31.07.2019

öz yaşam öyküsü

hermann hesse

dünya tarihi denen o eğlenceli derste öğretmenlerimizin söylediklerine bakılırsa, her zaman dünyayı, geçmişten aktarılagelen yasalarla bağlarını koparıp kendi içlerindeki yasalara uygun davranan insanlar yönetip değiştirmişti ve bu insanların önünde saygıyla eğilmek gerekiyordu. ancak, derste anlatılan öbür şeyler gibi bu da yalandan başka şey değildi; çünkü biz çocukların arasından biri çıkıp da ister iyi, ister kötü niyetle gözünü karartarak verilen bir buyruğa ya da sadece aptalca bir alışkanlığa yahut moda bir davranışa karşı başkaldırayım dese, ne kimse saygıyla önünde eğiliyor ne de böyle biri başkalarına örnek diye gösteriliyordu; cezalandırılıp alay konusu yapılıyor yalnızca ve öğretmenlerin ödleklik taşan o üstün güçleri altında ezilip çiğneniyordu.

belki de öğretmenlerin başta gelen görevi, öğretmen olarak eğitilmelerinin başlıca amacı seçkin ve özgür insanların yetişmelerini, büyük ve görkemli eylemlerin gerçekleştirilmesini ellerinden geldiğince önlemekti.

ya bir şair olacaktım ya hiçbir şey. ne var ki, bunun yanı sıra bir başka tatsız gerçek daha belirip ortaya çıkmıştı. öğretmen olabilirdi insan, rahip, hekim, sanatçı, ressam, mimar olabilirdi, dünyadaki bütün mesleklere insanı ulaştıracak bir yol vardı, her meslek için aranan kimi önkoşullar, her meslek için, bu mesleği seçen acemilerin eğitim göreceği bir okul vardı. bir tek şairlik bunun dışında kalıyordu. şairlik açıktı herkese; hatta onurlandırıcı bir şeydi. yeter ki başarılı ve ünlü bir şair olsundu insan; ama ne yazık ki başarı ve üne kavuşmadan çokluk ölüm gelip insanın yakasına yapışıyordu.

şairlik serbestti ama şair olmak imkansızdı. şair olmayı istemek, çok geçmeden öğrendiğime göre bir soytarılık, bir yüz karasıydı. bu durumda öğrenilecek şeyi çarçabuk öğrenmiştim: şairlik yapılabilir ama şair olunamazdı. kaldı ki, şiir sanatına duyulacak ilgi ve insandaki şairlik yeteneği okuldaki öğretmenleri huylandırıp kuşkuları üzerine çekiyor ya da alay konusu yapılıyordu. şairlere de tıpkı kahramanlar gibi davranılmaktaydı. bütün o güçlü ya da yakışıklı, geleceğe güvenle bakan üstün kişi ve üstün çabalar karşısında yakınılan tavrın aynısı şairler için de söz konusuydu: geçmişe karışmışlarsa baştacı ediliyor, okul kitapları onların övgüsüyle dolup taşıyordu; ama henüz yaşıyor, henüz yaşamlarını sürdürüyorlarsa kin ve nefretle karşılanıyorlardı.

böylece kendimle varmayı amaçladığım uzaktaki hedefim arasında tek algıladığım şey, uçurumların varlığıydı. her şey bir belirsizlik içindeydi. her şey değersiz kılınıyordu benim için. değerini koruyan tek şey varsa, ister kolay, ister zor, ister gülünç, ister şerefli olsun, şairliğe özenmemdi. bu kararım, daha doğrusu üzerime çullanan bu bela şu sonuçlara yol açmıştı: on üç yaşıma gelip de böyle bir çatışma içine sürüklenir sürüklenmez, gerek evde gerek okuldaki davranışım istenilen düzeyin düpedüz altına düştü. bu yüzden de adeta sürgün edilip bir başka kentteki latince okuluna yollandım. bir yıl sonra da bir manastır okulunun öğrencisi oldum. ibranice alfabeyi öğrendim.

tam dagesch forte implicitum'un anlamını kavramak üzereydim ki, içimde bir fırtınadır koptu. beni manastır okulundan kaçmaya zorlayıp ağır bir cezayla cezalandırılmama yol açtı. sonunda da ister istemez okuldan uzaklaştırıldım. bunun üzerine bir süre lisede öğrenimimi sürdürmeye çalıştım; ama orada da ağır bir cezaya çarptırılıp çaresiz uzaklaştırıldım okuldan. bir işyerine çırak girdim. üç gün sonra mağazadan ayrıldım yine. birkaç gün ortadan kayboldum, anne ve babamı bir hayli tasalandırdım. altı ay kadar babamın yanında kalfalık yaptım. derken, bir buçuk yıl kadar da bir torna atölyesinde ve kule saatleri yapan bir fabrikada çalıştım.

sözün kısası, ailemin dört yıl boyu beni yönlendirmek için harcadığı tüm emekler boşa gitti. hiçbir okul beni sinesinde fazla barındırmak istemiyor, hiçbir yerde de ben çıraklığa fazla katlanamıyordum. beni adam etmeye yönelik girişimler hep başarısız kalmış, yüzkarası ve rezaletle, okuldan kaçmalar ya da kovulmalarla sonuçlanmıştı. ama yine de herkes benim yetenekli biri olduğumu; hatta bir ölçüde dürüst ve iyi niyetli sayılacağımı teslim ediyordu. sonra, iyi kötü çalışkanlığı da elden bırakmıyordum hiç. avareliğin o yüce erdemine hep hayranlık duymuşumdur; ne var ki, bu erdemde işi asla ustalık aşamasına ulaştırabilmiş değildim.

on beş yaşımda, okulda dikiş tutturamadığımı görerek bilinçli şekilde harıl harıl çalışıp kendimi yetiştirmeye koyuldum. evimizde dedeminki gibi görkemli bir kitaplığın varlığı benim için bir şans eseri ve bir haz kaynağıydı. bütün bir salon baştan başa kitap doluydu. kitaplar arasında on sekizinci yüzyıl alman edebiyatı ve felsefesine ilişkin hemen bütün eserler bulunmaktaydı. on altı ve yirmi yaş arasında ilk yazarlık denemelerine girişip bir sürü kağıt karalamakla, dünya edebiyatına ait kitapların nerdeyse yarısını devirmekle kalmamış; çeşitli dilleri öğrenmeye, sanat tarihi ve felsefeyle uğraşmaya kendimi öylesine inat ve sabırla vermiştim ki, gösterdiğim çabanın yarısı bile normal bir yüksek öğrenim için yeter de artardı.

sonunda, kendi ekmeğimi kendim kazanmak isteyerek bir kitabevinde iş bulup çalışmaya başladım. ne de olsa kitaplarla aram iyiydi. bir çırak olarak hayli eziyetli zor günler geçirdiğim tornacı atölyesinde mengene başında dikilip demir döküm dişlileri ve çarklarla cebelleşmeye benzemiyordu. ilk zamanlar yeni, en yeni edebiyat yapıtları içinde yüzmekten; hatta bu yapıtların seline kapılıp sürüklenmekten adeta esrikliğe benzer bir haz duydum.

ancak, çok geçmeden şunu kesinlikle anladım ki, güncelin içinde sürdürülecek bir yaşam entelektüel açıdan katlanılacak gibi değildi ve saçmaydı. entelektüel bir yaşam için geçmişle, tarihle, eski ve çok eskiyle sürekli ilişki içinde bulunmak bir kez şarttı. bu yüzden, kitabevinde çalışmak zamanla haz vermez oldu bana. yeninin selinden kendimi çekip alarak eskiye dönme gereksinimini duydum. kitabevinden ayrılıp bir sahafın yanında işe başladım. ama bu meslekte de yaşamımı sürdürmek için gereken bir süre sadakatle çalıştım ancak. yirmi altı yaşında, yazdığım ilk kitabın başarısı üzerine bu yeni işimi de bıraktım.

onca fırtınalar ve özverilerden sonra amacıma ulaşmış, imkansız görünmesine karşın yine de bir yazar olup çıkmıştım ve öyle anlaşılıyordu ki, dünyayla dişimi tırnağıma takarak sürdürdüğüm savaşı kazanmıştım sonunda. beni çokluk uçurumun kenarına kadar getirip bırakan okul ve çocukluk yıllarımın acılığı ve burukluğu artık gerilerde kalmış, gülümsemeyle anımsanır olmuştu. o zamana kadar benden umudu kesmiş olan evdekiler, ayrıca ahbap ve tanıdıklar da şimdi bana güler yüz göstermeye başlamıştı. 

savaştan zaferle çıkmıştım, bundan böyle ne kadar aptalca, ne kadar değersiz bir iş yaparsam yapayım, yaptığım iş yine de hayranlıkla karşılanıyordu. öte yandan, ben kendim de kendime hayranlıkla bakıyordum. yıllar yılı ne müthiş bir yalnızlık, ne müthiş bir yoksunluk ve tehlike içinde yaşamış olduğumun ancak şimdi ayrımına varmıştım. hüsn ü kabul görüp takdir edilmenin o serinletici havası iyi gelmiş, beni rahatlatmıştı. halimden memnunluk duymaya başlamıştım.

dıştan bakınca yaşamım epey zaman huzur içinde geçti, tatlı bir seyir izledi. bir karım, çocuklarım, evim ve bahçem vardı artık. kitaplar yazıyor, herkes tarafından sevimli bir yazar gözüyle bakılıyor, dünyayla barışık yaşayıp gidiyordum.

1905 yılında ıı. wilhelm'in keyfî yönetimine karşı cephe alan bir derginin çıkarılmasına katkıda bulundum; oysa böylesi politik amaçları pek ciddiye aldığım yoktu. güzel güzel gezilere çıkıyor; isviçre'yi, almanya'yı, avusturya'yı, hindistan'ı dolaşıyordum. görünüşe bakılırsa her şey yolundaydı.

derken 1914 yazı çıkageldi, ansızın içte ve dışta her şeyi tümüyle değiştirdi. o zamana kadarki rahat yaşamaların pek sağlam bir zemine oturmadığı görüldü. kötü günler, o büyük terbiye dönemi başlamıştı. o büyük çağ çıkıp gelmişti sonunda. bu çağın beni başkalarından daha hazırlıklı, daha vakur ve iyi durumda yakaladığını söyleyemem doğrusu. beni o zamanlar ötekilerden ayıran bir şey varsa, başka pek çok kişide rastlanan o büyük avuntunun, yani o büyük coşkunun bende bulunmayışıydı. dolayısıyla yeniden toparlanıp kendime geldim, çevreme ters düştüm. bir kez daha bana okulun yolu göründü, bir kez daha kendimden ve çevremden duyduğum hoşnutluğu unuttum ister istemez. ancak böyle bir deneyimle gizlerinin eşiğini aşıp yaşamdan içeri adım attım.

savaşın ilk yılında başımdan geçen küçük bir olayı hiç unutmamışımdır. büyük bir sahra hastanesine gitmiştim. çevremdeki değişen dünyaya bir gönüllü olarak anlamlı bir şekilde ayak uydurmanın yolunu arıyor, böyle bir şeyi o zamanlar henüz mümkün görmüyordum. yaralıların tedavi edildiği hastanede yaşlı bir matmazelle tanıştım. varlıklı biri olduğundan, daha önce hiçbir işte çalışmamıştı. şimdi ise hastanede hastabakıcılık yapıyordu. bana, bu büyük günleri görebildiği için ne kadar sevinip gururlandığını dokunaklı bir coşkuyla anlattı. kendisine hak verdim içimden. evlenmemiş geçkin bir matmazel olarak sürdürdüğü miskin ve bencil yaşamdan kendisini çekip alarak etkinlik dolu daha değerli bir yaşamın kucağına atmak için böyle bir savaşın kopması gerekmişti. 

ne var ki, kurşun yaralarından delik deşik vücutları sargılar içindeki askerlerden geçilmeyen koridorlarda, kiminin kolları, kiminin bacakları kesilmiş, kimi can çekişen askerlerin doldurduğu salonlar arasında mutluluğunu açıklayan sözlerini işitince yüreğim sızladı. her ne kadar bu hanım teyzenin coşkusunu anlıyorsam da, kendisiyle bu coşkuyu paylaşmak, bu coşkuyu onaylamak elimde değildi. böyle bir coşku için on askerin yaralanması gerekiyorsa, söz konusu hanımların mutluluğu biraz tuzluya mal oluyor demekti.

hayır, büyük çağdan duydukları sevinci başkalarıyla paylaşmam olacak şey değildi. dolayısıyla, başından başlayarak savaş yılları boyunca fena halde acı çektim. görünürde dışardan gelip günlük güneşlik bir havada çakan bir şimşek gibi tepemize binen felakete karşı yıllar yılı umutsuzca direndim. oysa çevremdeki herkes bu felaketten ötürü coşup bayram yapıyordu. çeşitli yazarların gazetelerde çıkıp savaşın mutluluğunu dile getiren yazılarını, profesörlerin çağrılarını, ünlü şairlerin çalışma odalarında düzdükleri savaş şiirlerini okudukça daha da fena oluyordum.

1915 yılıydı, bir gün dayanamayarak kaleme aldığım bir yazıda korkunç bir felaketin yaşanmakta olduğu görüşünü dile getirdim. aydın geçinen kişilerin kin ve nefretin sözcülüğünü yapmalarından, yalanlar atıp büyük felakete övgüler düzmelerinden duyduğum üzüntüyü belirten bir iki laf ettim. hayli ihtiyatla açığa vurduğum bu yakınmam da, kendi ülkemin basınında adımın bir vatan hainine çıkmasına yol açtı. benim için doğrusu yeni bir yaşantıydı bu; çünkü basınla o zamana kadar pek çok ilişkim olmuş; ama çoğunluk tarafından dışlanıp yüzüme tükürülen bir kimse durumuna asla düşmemiştim.

şikayet yollu kaleme alınmış yazım, yirmi kadar ayrı gazetede yeniden basıldı. basında var olduğunu sandığım pek çok dostumdan ancak ikisi bana arka çıktı. eski dostlarımdan, koyunlarında bilmeden yılan beslediklerini, yüreklerinin bundan böyle benim gibi soysuzlaşmış biri için değil, imparator ve reich için çarptığını açıklayan mektuplar aldım. bilmediğim, tanımadığım kimselerden bir sürü hakaret mektubu geldi. kitabevleri, benim gibi böyle rezilce görüşleri savunan birinin kendileri için artık yok sayılacağını açıkladı. yollanan mektuplardan pek çoğunun üzerinde o zamana kadar hiç bilmediğim bir mücevher parçası gibi "tanrı ingiltere'yi cezalandırsın!" yazısı okunuyordu.

böyle bir yanlış anlamadan dolayı kahkahalarımı tutamadığımı düşünenler olabilir; ama elimden gelmedi böyle yapmak. başımdan geçen aslında bu pek önemsiz olay, yaşamımda ikinci büyük değişikliğe yol açtı.

anımsanacaktır sanırım, ilk değişiklik yazar olmaya bilinçli olarak karar verdiğim zaman gerçekleşmişti. daha önce okulda örnek bir öğrenci sayılan hesse, böyle bir karardan sonra kötü bir öğrenciye dönüşmüş, cezalara çarptırılıp okuldan kapı dışarı edilmişti. hiçbir yerde dikiş tutturamamış, hem kendisini hem anne ve babasını üzüntüden üzüntüye sokmuş; bütün bunlar da çevresinde gördüğü haliyle dünyayı ve kalbinden yükselen sesi bir yolunu bulup uzlaştıramamasından kaynaklanmıştı. aynı durum şimdi, savaş yıllarında yeniden tekrarlanıyordu.

o zamana kadar barışık yaşadığım dünyayla bir kez daha aramın açıldığını görüyordum. yine işler ters gitmeye başlamıştı; yine yalnızlığa gömülmüş, çaresizliğe düşmüştüm. sözlerim ve düşüncelerim yine başkaları tarafından düşmanca bir tutumla yanlış anlamalara konu yapılıyordu. yine gerçekle benim arzu edilmeye değer, akla uygun ve iyi gözüyle baktığım şey arasında bir uçurumun varlığını duyumsamaya başlamıştım.

ne var ki, bu kez kendi kendimi sigaya çekmekten yakayı kurtaramadım. çok sürmedi; başıma gelenlerin suçunu kendi dışımda değil, içimde aramam gerektiği sonucuna vardım ister istemez. çünkü şunu iyi görüyordum ki, bütün insanlığı aklını kaçırmış olmakla ve barbarlıkla suçlamaya kimsenin hakkı yoktu; hele benim asla. dolayısıyla, dünyada olup bitenlerle aramda bir uyuşmazlık başgöstermişse, bu benim içimdeki bir düzensizlikten kaynaklanıyordu kuşkusuz. ve gerçekten de içimde böyle bir düzensizlik vardı. bu düzensizliğin üzerine yürüyüp onu düzene dönüştürmek doğrusu zevkli bir iş değildi.

özellikle bir şey açığa vurmuştu kendini: dünyayla içinde yaşadığım o güzelim barışıklık havasının karşılığını pahalıya ödemekle kalmamıştım, dış dünyadaki barış havası gibi kendi içimdeki barış havası da fos çıkmıştı. gençlik yıllarımdaki uzun sürmüş çetin savaşımlar sonucunda dünyadaki yerimi alnımın teriyle kazanıp yazarlık mevkiine oturduğuma inanmıştım. ne var ki, aradan geçen zaman içinde başarı ve rahatlık üzerimdeki alışılmış etkisini göstermiş; beni halinden memnun, rahatına düşkün bir kimseye dönüştürmüştü. daha bir dikkatle bakınca, yazar hesse'nin, gazetelerdeki sohbet köşesi yazarlarından pek farkı kalmamıştı anlaşılan. rahatlık tepmişti beni.

her zaman seçkin ve acımasız bir okul olan tepetaklak gidiş için elden gelenler fazlasıyla yapılmıştı. bu durumda dünyanın gidişine seyirci kalmayı yavaş yavaş öğrenmiş, dünyadaki karışıklığa ve işlenen suça kendi katkım üzerinde düşünmeye başlamıştım. bu yoldaki çabamı yazılarımdan çıkarmayı okuyuculara bırakacağım.

hâlâ içimde gizli bir umut taşıyor, zamanla benim ulusum da bütün olarak değil ama sorumluluk duygusu taşıyan uyanık pek çok bireyiyle benimkine benzer bir iç hesaplaşmayı kendi üzerinde uygulayacak ve lanet olası savaş, lanet olası düşmanlar ve lanet olası devrimle ilgili yakınma ve suçlamaların yerini binlerce yürekte şu sorunun alacağını düşünüyorum: nasıl olup ben kendim de bu suça bulaştım? nasıl yapıp edip de bu suçtan yine arınabilirim? çünkü suça bulaşmış herkes, yine suçundan yunup arıtabilir kendini; yeter ki olup bitenlerden hep başkalarını suçlu tutmasın, kendi suçunu da görsün ve uğranılan felaketin acısını sonuna kadar çeksin.

yeni değişimin yazılarda ve yaşamımda kendini açığa vurduğunu gören dostlarımdan pek çoğu başını salladı. pek çoğu selamı sabahı kesti benimle. gerek bu durum; gerek evimi, ailemi ve sahip olduğum diğer şeyleri, huzur ve rahatımı kaybedişim, yaşamımın değişen manzarasının bir parçasını oluşturuyordu. öyle bir zamandı ki, her allahın günü pes edecek oluyor, her allahın günü o günün acılarını da sineye çekebildiğimi, hâlâ yaşıyor olduğumu; bana acılar, düş kırıklıkları ve kayıplardan başka şey getirmeyen bu acayip yaşamda hâlâ sevilecek bir taraf bulduğumu görerek şaşıyordum.

unutmadan ekleyeyim ki, savaş yıllarında olumlu bir yıldız, koruyucu bir melek gibi bir şey bana el uzattı hep. acılarımla kendimi koyu bir yalnızlık içinde duyumsadığım anlarda, söz konusu değişikliğe kadar kötü gözle baktığım yazgıma her an lanet okuduğum günlerde çektiğim acılar, bu acılarla deli divaneye dönmem, dış dünyaya karşı beni koruyan bir zırh işlevi görmüştü. çünkü politikanın, casuslukların, rüşvet alıp vermelerin ve konjonktür cambazlıklarının o zamanlar dünyanın pek az yerinde rastlanacak bir yoğunlukla at koşturduğu bern kentinde, tarafsız ve düşman ülkelerle alman diplomasisinin ortasında savaş yıllarını geçirmiştim. göz açıp kapamadan çeşitli ülkelerin diplomatlarından, siyaset adamlarından, casuslarından, madrabazlarından ve vurguncularından geçilmez olmuştu kent.

diplomatlarla askerler arasında yaşayıp gidiyor, ayrıca düşman ülkeler de içinde olmak üzere pek çok ülkeden insanlarla görüşüp konuşuyordum. çevrem casusluk ve karşı casusluktan, jurnalcilikten, entrikadan, politik ve kişisel alışverişlerden örülmüş bir ağla çevriliydi ve ben savaş yılları boyunca hiç farkına varmadım bütün bunların; bazen düşmanların, bazen tarafsızların, bazen de kendi ülkemin insanlarının kuşkularını üzerime çekmiş ama hiç farkında olmamıştım. ancak çok sonradan bu konuda bazı şeyleri öğrenebilmiş, böyle bir ortamda nasıl hiç yara almadan ayakta kalıp yaşayabildiğime akıl erdirememiştim. ama başarabilmiştim işte.

savaşın bitmesiyle bendeki değişim sürecinin tamamlanıp sona ermesi ve çektiğim çilelerin doruk noktasına ulaşması aynı zamana denk gelmişti. bu acı ve çilelerin savaşla, dünyanın başına gelen felaketle ilişkisi yoktu artık. dış ülkede yaşayan bizler tarafından iki yıldır kesinlikle beklenen almanya'nın yenilgiye uğraması da savaşın sonunda benim için korkunç bir şey olmaktan çıkmıştı. tamamen kendi içime gömülmüş, gözlerimi kendi yazgımın derinliklerine çevirmiştim. ancak bunu yaparken, bazen söz konusu olan kendi yazgım değil, genel olarak insanın yazgısıymış gibi bir duyguya kapılıyordum.

savaşı, dünyadaki öldürme hırsını, sersemce davranışları, ilkel zevk düşkünlüğünü ve ödlekliği olduğu gibi kendi içimde yeniden keşfetmiş; önce kendime karşı beslediğim saygıdan, sonra kendimi küçümsemelerden el çekmiş; gözlerimi ortadaki karmaşaya dikip enine boyuna gözden geçirmiştim. karmaşanın ötesinde yeniden doğayı, yeniden suçsuzluğu bulacağıma ilişkin çokluk bir umut ansızın içimde parlamış; bazen de umutsuzluğa kapılmıştım. uyanıp gerçekten kendine gelen herkes bir kez ya da pek çok kez çöl içinden geçen bu daracık yolu izler ister istemez. başkalarına bunu anlatmaya kalkmak boşuna zahmettir.

dostlarımın vefasızlığı karşısında bazen bir hüzne kapılıyor ama bundan asla hoşnutsuzluk duymuyor, söz konusu vefasızlıkların daha çok yürüdüğüm yolun doğruluğunu gösterdiğine inanıyordum. bu eski dostlarım geçmişte pek sempatik bir insan ve yazar olduğumu; oysa şimdiki durumumun hiç de iç açıcı sayılamayacağını söylemekte yerden göğe haklıydı. o zamanlar beğeni ya da karakter sorunları benim için çoktan önemini yitirmişti. konuştuğum dili anlayacak kimse yoktu ortada. yazılarımdaki güzellik ve ahenkten eser kalmadığı suçlamasını tarafıma yöneltmekte belki haklıydı dostlarım. ancak bu gibi sözcükler beni güldürmekten öteye geçmiyordu.

ölüme mahkum edilip yıkılan duvarlar arasında hayatta kalma savaşı veren biri için güzelliğin ne anlamı, ahengin ne anlamı vardı? kim bilir, yaşam boyu öyle sanmama karşın belki hiç de bir yazar değildim; estetik uğrundaki bütün uğraşıp didinmelerim bir yanılgıdan kaynaklanmıştı belki de. neden olmasındı? ama bu da artık önem taşımıyordu benim için. kendi iç dünyamda çıktığım cehennem yolculuğunda gördüğüm şeylerin çoğu bir yutturmacaydı, uydurma ve önemsiz şeylerdi. dolayısıyla yazar olmak için doğduğum, yazarlık yeteneğine sahip olduğum kuruntusu da bunlar içindeydi belki. böyle bir şeye ne kadar az önem veriyordum şimdi! ayrıca, kendini beğenmişlik ve çocuksu bir kıvançla bir zaman yaşamdaki misyonum gözüyle baktığım şeyden de artık ortada eser kalmamıştı. 

misyonumu, beni esenliğe çıkaracak yolu bundan böyle şiir ya da felsefede ya da buna benzer başka bir uzmanlık dalında değil, içimdeki az buçuk dirimselliği ve gücü korumaya çalışmakta, ruhumda henüz yaşadığını duyumsadığım şeye karşı ne olursa olsun sadık kalmakta görüyordum. bu yaşamdı işte, bu tanrı idi. -yaşam için tehlikeli bu yüksek gerilim dönemleri geride kaldıktan sonra tümü şimdi tuhaf denecek kadar değişik görünüyor bana. çünkü bir zamanki içerikler ve bunların isimleri artık önem taşımamakta, dünkü kutsal nesneler şimdi insana nerdeyse komik geliyor.

savaşın benim için de sona erdiği 1919 baharında isviçre'nin ücra bir köşesine çekilip münzevi bir hayat sürmeye başladım. öteden beri -anne ve babamla dedelerimden devraldığım bir mirastı bu da- hint ve çin bilgeliğiyle haşır neşir oluşum ve yeni yaşantılarımı doğu'nun simge diliyle açığa vuruşum, bana sık sık "budist" isminin yakıştırılmasına neden oldu. bense buna gülüp geçtim; çünkü benim doğrusu budizm kadar kendime uzak gördüğüm bir başka din yoktu. ama yine de doğru bir yanı vardı beni böyle nitelemelerinin, bir nebze de olsa gerçeği içeriyordu; ama bunu ancak biraz ilerde anladım.

mümkün olsa da bir insan özgür olarak kendine bir din seçebilseydi, ruhumun en derin köşesinde saklı yatan özleme uyarak diyelim konfüçyüs, brahmanizm ya da katoliklik gibi tutucu bir din seçerdim. ne var ki, bunu karşı kutba duyduğum özlemden yapar; söz konusu dinlere doğuştan yakınlık hissettiğim için böyle bir şeye kalkışmazdım. çünkü sadece bir rastlantı sonucu dindar protestan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmekle kalmayıp mizaç ve yaradılış bakımından da bir protestanım.

şimdilerde var olan protestan mezheplerine karşı beslediğim şiddetli antipati hiç de benim protestanlığımla çelişki oluşturmuyor. karşı kutba duyduğum özlemin nedeni de şu: gerçek anlamda bir protestan hem kendi kilisesinin hem başka kiliselerin karşısındadır her zaman; çünkü yaradılışı onu olmuşun değil, olmakta olanın yanında yer almaya zorlar. bu bakımdan buddha'nın da bir protestan sayılacağı söylenebilir kuşkusuz.

yazarlığımın ve edebi çalışmalarımın değerine inancım, bendeki değişmeden sonra kökten yıkılıp gitmişti. yazmak bana artık kıvanç vermiyordu. oysa insanın kıvanç duyacağı bir şeyi olmalıydı her zaman. nihayet ben de bütün o sıkıntı dönemlerimde böyle bir şeyi arıyor, istiyordum. yaşam ve dünyada adaletmiş, mantıkmış, anlammış, bütün bunlara senin olsun diyebilirim. bütün bu soyut nesneleri gereksinmeden de dünyanın pekâlâ yapabileceğini görmüştüm. ama bu birazcık kıvançtan da el çekemezdim. buna karşı duyduğum özlem, içimde yanan, henüz kendilerine inandığım ve kendilerinden yola koyularak dünyayı yeniden yaratmayı düşündüğüm o küçük alevlerden biriydi.

çokluk kıvancımı, düşümü, umutlarımı bir şişe şarapta bulmaya çalışıyordum ve pek çok zaman bu bir şişe şarap, eksik olmasın gerçekten imdadıma yetişti. ve derken bir gün geldi, ufak bir kıvanç kaynağı buldum kendime. kırk yaşında, durup dururken resim yapmaya başladım. kendime ressam gözüyle baktığım ya da ressam olmak istediğim için değil. resim yapmak şahane bir şey! insanı daha neşeli, daha sabırlı yapıyor. yazı yazdıktan sonraki gibi parmaklarınız siyaha değil, kırmızı ve maviye boyanıyor.

ne var ki, resimle uğraşmam da dostlarımdan pek çoğunu kızdırıyor. ne yapayım, böyle şeylerde pek şanslı biri değilim. benim için pek gerekli, bana mutluluk verecek şöyle hoşuma giden bir şey yapmaya kalkmayayım; herkes rahatsızlık duyuyor bundan. insanın olduğu gibi kalmasını, yüzünü değiştirmemesini istiyorlar. ama benim yüzüm onların isteğini yerine getirmeye yanaşmıyor; değişmeyi arzuluyor daha çok, buna gereksinim duyuyor.

bana yöneltilen bir başka suçlama var ki, bunu kendim de yerinde buluyorum. gerçeklik duygusu diye bir şeyden yoksunluğum ileri sürülüyor. gerek yazdığım yazılar, düzdüğüm şiirler, gerek yaptığım resimler gerçeğe uygun düşmüyor. bir yazı kaleme aldığım zaman, kültürlü okuyucuların eli yüzü düzgün bir kitapla ilgili beklentilerini göz önünde tutmayı unutuyorum çokluk. her şeyden önce gerçek karşısında doğrusu saygı duyduğum yok. benim kendi düşünceme göre, gerçek hepsinden az umursanacak bir şey; çünkü insanın başını ağrıtacak kadar sık çıkıyor karşısına, hatta sürekli gözler önünde duruyor; oysa ondan çok daha güzel ve gerekli şeyler bizden dikkat ve ilgi beklemekte.

gerçek ne olursa olsun asla kendisinden hoşnut kalınmayacak, asla baştacı edilip saygıyla önünde eğilinemeyecek bir şey; çünkü bir rastlantıdan, yaşamın çer çöpünden öte değeri yok. ayrıca insanı hep düş kırıklığına uğratan bu kuru ve pespaye gerçek bizim kendisini yoksamamızdan, kendisinden güçlü olduğumuzu göstermemizden gayrı hiçbir yoldan değiştirilecek gibi değil.

yazılarımda gerçek karşısında normal olarak duyulan saygıya sıklıkla rastlanmaz. yaptığım resimlerde ise ağaçlar yüzlerle donanır, evler güler, dans eder ya da ağlar; ama bir ağaç armut ağacı mıdır, yoksa kestane ağacı mı, anlaşılmaz çokluk. doğrusu söz konusu eleştiriyi kabullenmek zorundayım. ne saklayayım, benim kendi yaşamım da bana pek sık olarak bana bir masal gibi geliyor. çokluk dış dünyayı kendi iç dünyamla büyüsel diye nitelemekten kendimi alamayacağım bir ilişki, bir uyum içinde görüp duyumsuyorum.

birkaç kez patavatsızca davrandığım oldu. örneğin bir defasında ünlü ozan schiller'le ilgili olarak üzerinde pek durulmaya değmez bir söz çıktı ağzımdan; güney almanya'daki bütün bowling kulüpleri, o saat beni vatanın kutsal değerine dil uzatan bir kimse ilan etti. ama artık yıllar var ki, ağzımdan kutsal değerlere gölge düşürecek ve insanları kızdırıp çileden çıkaracak bir söz kaçırmamayı öğrendim. bunu da bir ilerleme sayıyorum doğrusu.

gerçek dedikleri şey benim yaşamımda pek büyük bir rol oynamadığından ve geçmişi çokluk şimdiki zaman gibi algıladığımdan, şimdiki zaman ise bana sonsuz bir uzaklıkta göründüğünden, başkalarının sıklıkla yaptığı gibi, geleceği de o kadar kesin çizgilerle geçmişten ayırdığım yok. pek çok zamanımı gelecekte yaşayarak geçiriyorum. dolayısıyla öz yaşam öykümü bugünle sona erdirmem gerekmiyor, rahatlıkla geleceğe doğru uzatabilirim onu.

yaşamımın nasıl bir yay çizip seyrini tamamladığını kısaca anlatayım: 1930'a kadar birkaç kitap daha yazdım, ardından da bu mesleğe kesinlikle sırt çevirdim. ben de bir yazar olarak öbürleri arasında yer alabilir miyim, alamaz mıyım? bu soru çalışkan gençler tarafından hazırlanan iki doktora tezinde irdelendiyse de cevaplandırılamadı. yeni edebiyatın titizlikle incelenmesinden ortaya çıkan sonuca göre, bir sanatçıdan çevreye yayılan ışınlar günümüzde öylesine zayıflamıştı ki, sanatçı yazarlarla sıradan yazarlar birbirinden pek ayrılacak gibi değildi. ne var ki, bu nesnel bulgulamadan yola koyulan doktora sahipleri birbirine karşıt sonuçlara varmışlardı.

iki gençten daha sempatik olanının görüşüne göre, böylesine gülünç derecede cılız edebiyata edebiyat denemezdi artık. sıradan yazarlığın ise hayatta kalmayı hak edecek yanı olmadığı için, günümüzde kendisine sanat adını yakıştıran yazarlık rahatlıkla ölüme terk edilebilirdi. ancak doktora sahiplerinden ötekisi alabildiğine cılız biçimde de olsa bir sanat dalı olarak edebiyata hayranlık duyan biriydi. onun görüşüne göre, belki damarlarında gerçek parnas kanından bir damla olsun taşıyan bir sanatçının da içlerinde bulunabileceği ve böyle birine haksızlık yapılabileceği düşünülerek, sanatçı sayılmayacak yüzlerce yazara da ne olur ne olmaz değer vermek yerinde sayılacaktı.

en başta resim yaparak, ayrıca çinlilerin büyü yöntemleri üzerinde çalışarak vaktimi geçiriyordum. ileriki yıllarda ise giderek müziğe verdim kendimi. bir hırs belirdi içimde, bir opera yazacak, bir operada insanın yaşamı gerçekliği içinde pek ciddiye alınmayacak, hatta alay konusu yapılacak; buna karşılık bir simge, tanrının büründüğü geçici bir suret olarak taşıdığı edebî değer ışıl ışıl parıldayıp göz kamaştıracaktı. yaşama büyüsel bir açıdan bakmayı kendime her zaman yakın hissetmiş, asla "çağdaş" bir insan olamamıştım.

hoffmann'ın goldene topf (altın kâse) ya da heinrich von ofterdingen'e bütün dünya ve doğa tarihlerinden daha değerli gözüyle bakmıştım hep; hatta dünya ve doğa tarihiyle ilgili kitaplarda bile her zaman büyüleyici anlatılar bulmuştum. ama artık yaşamımda öyle bir dönem başlamıştı ki, gelişimimi tamamlayıp yeterince ayrımlaşmış bir kişiliği daha çok derinleştirmenin ve ayrımlaştırmanın hiçbir anlamı kalmamıştı. bunun yerine değerli ben'in dünya denizi içinde gömülüp gitmesine çalışarak ölümlülük karşısında ezeli ve ebedi düzenlere kendimi uydurmayı ödev bilmiştim.

bu düşünceleri ya da yaşamla ilgili bu duyumsamaları ancak masal aracılığıyla dile getirebileceğime inanmış, masalın en yüce biçimi olarak da operayı görmüştüm. belki bunun nedeni, kötü kullanımlara konu yapılmış can çekişen dilimizde sözün büyüsel bir etkiyi içerdiğine bundan böyle pek inanmayışımdı; oysa müziği bugün bile dallarında cennet elmaları yetişebilecek diri bir ağaç gibi görüyordum.

şiirlerimde, yazılarımda bir türlü başaramadığım şeyi gerçekleştirip insan yaşamını hayranlık uyandıracak yüce bir anlamla donatacaktım. doğanın masumiyeti ve bitimsiz zenginliğine övgüler döşenecek, yürüyüp geldiği yolu öyle bir noktaya kadar izleyecektim ki, kaçınılmaz acı ve ıstırapların zorlaması karşısında us'a, uzaklardaki bu karşı kutba yönelecek, yaşamın doğa ve us'tan oluşan bu iki kutup arasındaki salimim, gökyüzüne gerilmiş bir gökkuşağı gibi neşe saçarak, oyunsu bir hava içinde, bir mükemmelliği içererek sergilenecekti.

ama ne yazık ki operayı sona erdiremedim bir türlü. yazarlık alanındaki çalışmalarımda yaşadığım bir durumla burada da karşılaşmıştım. kaleme almayı önemli bulduğum şeylerin goldene topf'ta ve heinrich von ofterdingen'de benim üstesinden gelebileceğimden bin kez daha saf ve temiz şekilde söylendiğini gördükten sonra yazmaktan el çekmiştim. şimdi operada da aynı durumu yaşıyordum. müzik alanında yıllar yılı ön çalışmalar yaptıktan ve birden çok metin taslakları hazırladıktan sonra yaratacağım eserin gerçek anlam ve içeriğini şöyle bir kez daha olanca dikkatle gözden geçirince birden şunu gördüm ki, benim operayla amaçladığım şey sihirli flüt'te çoktan harikulade biçimde gerçekleştirilmişti.

bu yüzden opera çalışmasını bir kenara kaldırıp kendimi tümüyle büyünün pratik yönüne verdim. sanatçılık düşün kuruntusuyla, gerek goldene topf, gerek sihirli flüt gibi bir eser yaratma yeteneğinden yoksunsam, o zaman bir büyücü olmak için doğduğum kuşkusuzdu. lao tse'nin ve i ching'in doğu yolunda yürüyüp çoktan öyle bir yere varmıştım ki, gerçek denen şeyin ne kadar rastlantıya bağlı, ne değişken bir şey olduğunu çok iyi öğrenmiştim. ve şimdi bu gerçeği büyüsel yoldan sıkıştırıp istediğim yönde etkilemeye çalışıyordum; doğrusu bu da pek haz veriyordu bana. ancak, şunu itiraf edeyim ki, ak büyü denen o sevimli bahçeyle yetinmediğim zamanlar oluyor, içimdeki o küçük diri alev beni kimi vakit kara büyü tarafına da çekiyordu.

yetmiş yaşını geçmiş, kısa bir süre önce iki üniversite tarafından fahri doktorluk unvanıyla taltif edilmiştim ki, genç bir kızı büyü yoluyla baştan çıkarmaktan dava edildim. tutukevinde resim yapmama izin verilmesini istedim, izin verildi; eş dost da boya getirdi, gereken araç ve gereçleri sağladı. kaldığım hücrenin bir duvarını küçük bir kır manzarasıyla donattım. böylece yeniden sanata dönmüştüm. bir sanatçı kimliğiyle o zamana kadar yaşadığım tüm fiyaskolar, beni bir kez daha dünyanın en tatlı içkisiyle dolu bu bardağı boşaltmakta, bir kez daha oyun oynayan bir çocuk gibi kendime küçük ve şirin oyunsu bir dünya kurup gönlümün isteklerine doyum sağlamaktan, tüm bilgelikleri ve soyutlamaları üzerimden silkip atarak bir kez daha yaratıcılığın ilkel hazzına yönelmekten beni alıkoymamıştı.

yeniden resim yapmaya başlamıştım. boyaları karıp fırçayı içlerine daldırıyor, bütün o sonsuz büyüleri, zincifrenin şen şakrak, sarının dolgun saf, mavinin derin dokunaklı ahengini ve onların en uzak, en soluk griye kadar varan karışımlarındaki müziği bir kez daha hayranlıkla yudumluyordum. yaratıcılık oyununu mutlu ve çocuksu bir hava içinde sürdürüyordum., dediğim gibi hücremin duvarına bir kır manzarası oturtmuştum. bu manzara, yaşamımda bana haz veren ne varsa içeriyordu hepini; ırmakları ve dalları, denizleri ve bulutları, ekin biçen köylüleri ve bana zevk veren daha pek çok güzel şeyi kendisinde barındırıyordu. resmin ortasından ise küçücük bir tren geçmekteydi. bir dağa tırmanan trenin baş kısmı, bir elmanın içindeki kurt gibi dağın koynuna girmiş bulunuyordu. lokomotif küçük bir tünelden içeri dalmıştı ve tünelin kara yuvarlak ağzından top top dumanlar çıkıyordu.

oynadığım yaratıcılık oyunu beni hiç bu seferki kadar büyüleyip hayran bırakmamıştı. sanata dönmem, bir tutuklu ve sanık olduğumu, yaşamımı bir tutukevinden başka yerde noktalama umudunun pek olmadığını bana unutturmakla kalmamış, büyü alanındaki çalışmalarımı da unutmamı sağlamıştı. elimdeki ince fırçayla minik bir ağacın, ışıl ışıl küçük bir bulutun resmini yapmam, yeteri kadar yaman bir büyücü olduğum duygusuyla doldurmuştu içimi.

bu arada gerçekten tümüyle kendisine ters düştüğüm o gerçek, kotarmakta olduğum dünyamla alay ediyor; onu yıkıp atmak için elinden geleni geri koymuyordu. hemen her gün gelip beni hücremden alıyorlar, gardiyanların gözetiminde alabildiğine sevimsiz odalardan içeri sokuyorlardı; bir sürü kâğıdın başında oturan sevimsiz yüzlü insanlar beni sorguluyor, söylediklerime bir türlü inanmaya yanaşmıyor, bana çıkışıyor, bazen üç yaşındaki bir çocuk, bazen de hinoğluhin bir caniymişim gibi davranıyorlardı. kalem odalarının, kâğıtların, dosyaların bu acayip ve gerçekten cehennemsi dünyasını tanımak için bir sanık olmaya gerek yok.

kalem odalarının cehennemi, insanların ne tuhafsa kendileri için yarattıkları cehennemlerin en korkuncu görünmüştür bana hep. bir evden başka bir eve taşınmak istemen, evlenmeye kalkman bir pasaporta ya da kimlik cüzdanı çıkarayım demen yeter; kendini o saat bu cehennemin göbeğinde buluverirsin, bu kâğıtlar dünyasının havasız mekanında buruk saatler geçirirsin artık. sıkılıp duran, öyleyken acele eden asık suratlı insanlar tarafından sorgulanır, paylanıp azarlanır, en basit ve en doğru sözlerine bile inanılmadığına tanık olur, bazen bir ilkokul öğrencisi, bazen bir cani davranışı görürsün. evet, herkes bilir nihayet bunu, kâğıtların bu cehenneminde çoktan boğulup gider, kuruyup solardım ya; neyse ki boyalarım avuttu beni, içimi şenlendirdi, benim resmim, benim o güzelim küçük kır manzaram bana yeniden soluyacağım havayı sağladı, hayatta tuttu beni.

bir gün yaptığım resmin önünde dikiliyordum ki, gardiyanlar o sıkıcı davetiyeleriyle çıkıp geldiler yine; beni mutlu çalışmamdan koparıp almak istediler. ansızın bir bezginlik çöktü üzerime. bütün bu olup bitenler, bütün bu zalim ve ruhsuz gerçek karşısında tiksintiye benzer bir duygu içimi kapladı. bütün gün çektiğim eza ve cefaya bir son vermenin zamanı gelmiş gibi göründü bana. madem o masum sanatçı oyunlarını oynamakta beni rahat bırakmıyorlardı, ben de ister istemez yaşamımın pek çok yılını adadığım o ciddi sanatlara, hünerlere yönelecektim. büyü ve sihir olmadan bu dünyaya katlanılacak gibi değildi.

o çin kuralını anımsayıp nefesimi bir dakika süreyle tutarak gerçek kuruntusundan kendimi koparıp aldım. ardından gardiyana nazikçe rica edip bir dakika sabretmesini istedim, resimdeki trene binip aksayan bir yerine göz atacağımı söyledim. gardiyanlar her zamanki gibi güldüler; çünkü bana kaçık gözüyle bakıyorlardı.

bunun üzerine kendimi ufaltıp resimden içeri daldım, minik trene atlayıp küçük ve kara tünelde yol almaya başladım. tünelin yuvarlak ağzından bir süre top top dumanlar çıktı. derken kesildi dumanların arkası, dumanlarla duvardaki resim silinip gitti, resimle de ben kayıplara karıştık. gardiyanlar, büyük bir şaşkınlık içinde geride kalakaldılar.

Hiç yorum yok: