31.7.09

uzun lafın kısası

jorge semprun: bilgeliğin doruğu, peşlerinden koşarken gözden kaybetmeyecek kadar büyük düşlere sahip olmaktır.

vasili grossman: faşizmin en büyük düşmanı insandır.

chamfort: hiçbir değerli insan yoktur ki kırk yaşından sonra biraz olsun insanlardan nefret etmeye başlamasın.

gandhi: insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır.

liam o'flaherty: yoksullar kuşlara benzer. yavrularına yiyecek toplamak için şafakla birlikte yola düşerler.

jeremy clarkson: suyun üzerinde yürümeye çalışırsanız batarsınız. öldüğünüzde ise yeniden dünyaya gelemezsiniz. her şey bu kadar basittir.

marquis de condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu şarlatanlar aldatır.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

louis aragon: insanın günü gününe uymaz; bugün zenginlikler içinde yüzer, yarın sefaletin koynundadır.

balzac: acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

lou andreas-salome: inan bana, dünya sana armağanlar sunacak değildir; yaşanacak bir hayatın olsun istiyorsan bu hayatı çalacaksın.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır.

30.7.09

radyo oyunları

ingeborg bachmann



birbirimize sarılmış, yatmaktayız
denizin dibinde, suları örtünmüş
tek bir ağız olmuşuz şimdi
unutmayı ve huzuru solumaktayız

ve sessiz tekne üzerimizde
toprağı götürmekte gülümseyerek, eve
söndürmekte sıcacık bir kırmızının dalgası
kendisinden daha serin olan güneşi

uyuyoruz ve farkında değiliz artık
sahilde uçup gitmiş saatlerin
sarılmışız birbirimize istiridyeler gibi
içinde incilerin, düşlerin ve kumların saklandığı

29.7.09

the doors

oliver stone

kollarında bir ada buldum, gözlerinde bir ülke. 

film birazdan başlayacak. anons yapıldı. oturacak yer bulamayanlar gelecek gösteriyi bekleyecekler. salona tek sıra halinde yavaş yavaş girdik. oditoryum çok büyük ve sessiz. oturup, karanlığa gömüldüğümüzde anons devam etti. bu akşamki program yeni değil. bu eğlenceyi defalarca gördünüz. doğum, ölüm ve yaşamınızı gördünüz. gerisini hatırlarsınız. öldüğünüzde, yaşamınız nasıl görünecek? filmi yapılabilecek kadar güzel olacak mı? 

umudum senin serinkanlılığındır. 

bu dünya, bir enerji canavarı. başlangıcı ve sonu yok. ayrıca, ne bir artış ne de kazanç var. hiçbir şey söylemiyor. bu dünya güç arzusundan başka bir şey değil. gösteriş dolu. takip etmesi zor. birazcık tutarsız. dans eden ayılar, nazizm, mastürbasyon. sırada ne var? 

arkadaşlarımın verdiği partiyi büyük bir aileye tercih ederim.

"algının kapıları temizlendiği zaman her şey olduğu gibi görünür." (aldous huxley)

blade runner

douglas kellner / michael ryan

blade runner, "üreticileri" tyrell corporation'a başkaldıran 4 androidle ilgilidir. deckard adlı bir polis onları "emekliye ayırmakla" görevlendirilir. deckard, tyrell şirketinin en gelişmiş modellerinden biri olan rachel'a aşık olur. rachel'ın yardımıyla asilerin üçünü öldürüp dördüncüsü olan roy'la teke tek bir kavgaya tutuşur. ölmek üzereyken deckard'ı öldürme fırsatını ele geçiren roy, bu fırsatı kullanmaz ve yaşamasına izin verir. filmin sonunda bir başka polis deckard ve rachel'ın kentten doğaya kaçmalarına göz yumar. film, teknoloji ve insani değerler arasında bir uzlaşma zemini sunar. deckard'ın sözleriyle, androidler de diğer tüm makinelerden farksızdır; faydalı olabilecekleri gibi tehlikeli de olabilirler. film, insanla makine arasındaki mutlu evlilikle sonlanır.

blade runner'ın bir özelliği de, kapitalizmin baskıcı özüne dikkat çekmesi ve sömürüye başkaldırıyı desteklemesidir. tyrell corporation daha kolay söz geçirebileceği bir emekçi ordusu yaratmak için androidler geliştirir; film, lang'in metropolis'ini andıran bir motifle kapitalizmin insanları makineleştirmesini betimler. dev elektrikli tabelalardan yansıyan parlak pembe ve kırmızı ışıkların sokakların karanlık yeraltı dünyasıyla oluşturduğu keskin karşıtlık, varlıklı sınıfın tüketim dünyası ile kapitalizme özgü kentsel yoksulluk ve emekçiliğin karanlık dünyası arasındaki uçuruma dikkat çeker. ayrıca, şirket binalarının maya uygarlığının modernize edilmiş bir uyarlamasını andıran mimari üslupları insanlığın kapitalist tanrı için kurban edilişini akla getirir; nitekim tyrell da bir çeşit tanrısal babaerkil lider olarak temsil edilmiştir.

28.7.09

kimse

ali püsküllüoğlu


kim düşünür karıncaları şimdi
buğular çıkarken yerden
yağmurdan sonra
kim bakar sabah çiyine
şu iğdenin ıslanmış yapraklarına
kim üstlenir sorumluluğunu
insanın olmanın
yüzyılımızda

27.7.09

din şurası

ilhan selçuk

cumhuriyet tarihinde ilk din şurasının çalışmaları ankara'da sürüyor. başkentte düzenlenen din şurası'nın adı yerli yerine oturmamış. "islam şurası" mı denmeliydi? çünkü bu şura, anadolu'daki çeşitli dinlere ve mezheplere açık değil, kapalı. ama "islam şurası" da olmaz. çünkü alevilere kapalı. en iyisi, bu şura'ya "sünni şurası" adının verilmesiydi, yakışırdı. din şurası'nda kadın da yok.

alevi yok, kadın yok; diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanı ve başbakan'ın katılımıyla din şurası'nı açıyor; adımız da laik devlete çıkıyor.

diyanet işleri başkanı mehmet nuri yılmaz diyor ki:

"ateizmi devlet ideolojisine dönüştürmüş rejimler çöktü."

batı kendi içinde bu sorunu yaşıyor; ama biz islam dünyasına bakalım: açlık, sefalet, rezillik, kölelik, gerilikten gayrı ne var?

din şurası sonuçlandı.

şura kararlarından en ilginç olanlarının altını çizen bir özet:

- din görevliliğinin cazip hale getirilmesi için din görevlilerinin maddi durumları düzeltilmeli.

- cezaevi, ıslahevi, hastane gibi yerlerde yapılan "irşad" (yol gösterme) hizmetlerinin yasal bir dayanağa kavuşturulması için çalışılmalı.

- diyanet işleri başkanlığı'nın özel radyo ve televizyon yayınlarına başlaması gerekir; yayınlara geçinceye kadar yasal düzenlemeler yapılırken yeterli teknik eleman ve program uzmanları yetiştirilmeli.

- dini öğretim veren orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulamaya ağırlık verilmesi.

- zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması halinde kuran kurslarının zarar görmemesi için 222 sayılı ilköğretim kanunu'nun değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısında kuran kurslarının zorunlu eğitimden sayılmasının sağlanması.

- camisi olmayan köy ve mahallelere ilgili devlet kuruluşları ve belediyelerce cami yaptırılmalı; imar planlarında bu konuda değişiklik sağlanmalı.

- isteyenlerin resmi nikahlarının müftüler tarafından kıyılması.

- çalışanların cuma namazlarını kılabilmeleri için mesai saatlerinde düzenleme yapılması.

- yeni imam-hatip liselerinin açılması.

ne istiyor diyanet işleri başkanlığı'nın düzenlediği 1. din şurası? resmi nikah dini nikaha çevrilsin, kuran kursları 8 yıllık ilköğretim yerine sayılsın, orta ve yükseköğretim kurumlarında din eğitimi uygulamalı olsun, diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanlığı'na bağlı özerk bir konuma kavuşsun.

şeyhülislamlık ihdası mı?

dinde devletçilik, gide gide şeriatçılığın cumhuriyet türkiyesi'ndeki yatırımına dönüştü.

ip

charles baudelaire

"yanılsamaların sayısı insanın insanla ya da insanın nesneyle ilişkileri kadar çoktur." diyordu dostum. ve yanılsama bitince, yani varlığı ya da olayı bizim dışımızdaki haliyle, asıl haliyle görünce, yarı, hayal görüntünün kaybolmasından doğan eserden, yarı yenilik önündeki, gerçek olay önündeki hoş şaşkınlıktan doğan, garip ve karmaşık bir duyguya kapılırız. açık seçik, olağan, her zaman aynı, asla yanılgıya düşmeyeceğimiz bir şey varsa o da analık duygusu, annenin sevgisidir. anneyi anne sevgisinden ayrı düşünmek ışığı ısısız düşünmek kadar güçtür; annenin çocuğuyla ilgili tüm davranış ve sözlerinin analık sevgisinden kaynaklandığını ileri sürmek çok doğal değil mi? ama siz, bir yanılsamayla, görülmedik biçimde hataya düştüğüm şu küçük öyküyü dinleyin.

ressam olduğum için sokakta gördüğüm insanların yüzlerine, görünüşlerine daha bir dikkatle bakarım, yaşamı, diğer insanlara göre, daha canlı, daha anlamlı kılan bu özel yeteneğimizden bir ressamlar nasıl sevinç duyarız, bilemezsiniz. oturduğum mahalle kent merkezinden uzak ve ıssızdır, evlerin arasında geniş çayırlar vardır ve ben, sık sık, ateşli ve afacan görünüşüyle diğer çocuklardan daha çok dikkatimi çeken bir çocuğu inceler dururdum. birkaç kez modellik etti bana, bazen küçük bir çingene, bazen melek, bazen efsanedeki aşk tanrısı olarak resmini yaptım. serserinin kemanı'nı, dikenli taç'ı, tutkunun çivileri'ni, eros'un meşalesi'ni taşıtmıştım ona. sonunda, bu yaramazın maskaralıklarını öyle sevmeye başladım ki, evine, o yoksul insanlara gidip babasından ve annesinden onun benim yanımda kalmasını istedim, iyi giyindireceğimi, harçlık vereceğimi, fırçalarımı temizlemekten ve alışverişten başka bir iş yaptırmayacağımı söyledim. yüzü gözü yıkanıp açılınca daha bir sevimli oldu, kendi yoksul evine kıyasla benim evim cennet gibi geldi ona. ancak şunu da söyleyeyim ki bazı yersiz davranışlarıyla zaman zaman üzüyordu beni, örneğin şekere ve tatlı içkilere aşırı düşkündü. sayısız uyarılarıma rağmen, yine bu türden bir yaramazlıkta bulununca, ona, böyle devam ederse kendisini evine geri göndereceğimi söyledim. sonra çıktım, işlerim yüzünden eve bir hayli sonra döndüm. girince şaşkınlıktan donakaldım, tüylerim diken diken oldu; küçük delikanlım, yaşamımın afacan yoldaşı dolabın kapağına kendini asmıştı! ayakları nerdeyse yere dokunuyordu; kuşkusuz ayağıyla itmiş olduğu iskemle yanında yuvarlanmış, başı, çırpınıp, omzuna düşmüştü; şiş yüzüne, hep aynı noktaya dehşetle dikilmiş ve faltaşı gibi açılmış gözlerine bakınca bir an hayal gördüğümü sandım. çocuğu ipten indirmek hiç de kolay olmadı. bedeni şimdiden kaskatı kesilmişti, yere indirmek için korkunç bir çaba göstermek zorunda kaldım. çocuğu kavrayıp kaldırmam, öteki elimle de ipi kesmem gerekti. iş bununla da bitmiyordu; küçük vahşi çok ince bir ip kullanmış ve ip derin bir şekilde etine gömülmüştü; şimdi de et boğumlarına girmiş ipi ince bir makasla kesip boynunu kurtarmak gerekiyordu.

söylemeyi unuttum, hemen komşuları çağırıp yardım istemiştim; ama uygar insanın alışkanlıklarını terk etmeyen komşularım, bir asılma olayına adlarının karışmaması için yardıma yanaşmadılar. doktor geldi, çocuğun saatler önce ölmüş olduğunu söyledi, kefenlemek için soymamız gerekti, ceset öyle katılaşmıştı ki elbiseleri ancak keserek çıkarabildik.

komiser, ya bile bile, zevk için ya da suçluları olduğu kadar suçsuzları da korkutma alışkanlığıyla iş olsun diye, yüzüme şöyle bir bakıp mırıldandı: "şüpheli, karanlık bir olay!"

geride en güç iş, durumu çocuğun babasına, annesine söylemek kalmıştı, bunu düşünmek bile perişan ediyordu beni; anlatmak gerekiyordu ama nasıl gidecektim, ayaklarım birbirine dolaşıyordu. sonunda o cesareti gösterdim. ancak hiç ummadığım bir şey oldu, çocuğun annesi gayet soğukkanlıydı, gözünden bir damla yaş akmadı. bir söz vardır: "en korkunç acılar sessiz çekilen acılardır." içimden "duyduğu acının dehşeti yüzünden kadıncağız donup kaldı" dedim. babaya gelince, yarı alık, yarı dalgın söylenmekle yetindi: "belki de hayırlısı buymuş; sonu iyi olmayacaktı zaten!"

çocuğun cesedi divanımda, bir hizmetçi kızın yardımıyla son hazırlıkları yaparken annesi girdi atölyeye. cesedi görmek istediğini söyledi. daha bir perişan olacaktı; ama, görmesini engelleyemezdim de, son, yüce ve hüzünlü bir avuntuydu bu onun için. ardından oğlunun kendini astığı yeri göstermemi istedi. "hayır, hayır, olmaz hanımefendi, -perişan eder bu sizi" dedim. ama gözlerim istemeden o uğursuz dolaba takılınca, çivinin hala kapakta olduğunu ve ucundan da hayli uzunca ip parçasının sarktığını dehşet ve öfkeyle gördüm. yıkımın bu son kalıntılarını da göz önünden kaldırmak için atıldım ve tam çiviyle ipi pencereden atarken kadın kolumu tutup karşı konmaz bir sesle: "oh bayım! bana verin bunu! lütfen! yalvarırım!" dedi. kuşkusuz duyduğu acıdan ne kadar çılgına dönmüş ki oğlunun ölümüne neden olan şeye bile sevgi gösterip onu saklamak istiyor, dedim içimden. ve çiviyle ipi aldı.

evet, yapılacak her şey yapılmıştı, bu acı olayı, çocuğun gözünün önünden gitmeyen hayalini kafamdan silmek için artık eskisinden daha da fazla çalışmalıydım. ama ertesi gün bir yığın mektup aldım; kimi bizim evdeki kiracılardan, kimi komşu evlerden geliyordu: üç mektup birinci, ikinci, üçüncü kat kiracılarından, ötekiler komşu evlerden; bazıları asıl amaçlarını latife örtüsü altında gizleyerek yarı şakacı bir üslupla, bazıları dil dökmeye kalkmadan doğrudan doğruya yazılmış; ama hepsi de benden çocuğun kendini astığı o uğursuz, lanet ipin bir parçasını onlara vermemi istiyordu. yazanların çoğu da, inanın, kadındı ve kadın erkek, hepsi de varlıklılardan, tuzu kurulardandı. o mektupları sakladım.

ve düşünüp dururken birden kafamda bir ışık çaktı, çocuğun annesinin de, hangi amaçla, nasıl bir tecimle avunmak için ipi aldığını o zaman anladım.

26.7.09

kelepçemin karasında bir ak güvercin

hasan hüseyin korkmazgil


kardeşimi seviyorum
kendimi seviyorum
kanaryanın ötüşünü kayalıklarda
dvorak'ı haydn'ı rahmaninof'u
ormanlı fırtınayı
içimin uğultusunu
seviyorum güneşte kıpırtımı
saçlarınla sonsuz haziranımsın
gözlerine baktıkça
ellerin mi sümbül mü unutuyorum
seni uzun mavilerin ve pembelerin
ama bitti sigaram

"güldümse de bir handeye şayandı azabım
güldüm, bu gülüş benden eziyet gibi geçti"
(rıza tevfik bölükbaşı)

hiçbir şey istemedim şu dünyada kendim için
ne köşk ne araba ne para
tükürmüşsem içine
senin tapındığın o sıfatların
satıyorsam emeğimi yok pahasına
ben işçi çocuğuyum evladım
benim davam başka dava

"ben babamdan ileri
doğmamış çocuğumdan geriyim"
(nazım hikmet)

himalayaların tepesine tırmanmak güç
ama mümkün
okyanusu aşmak da güç
ama mümkün
ay'a ulaşmak da öyle
ama mümkün değil işte
bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede
sanatı zincire vuranlara
meram anlatmak

dört duvar arasında yıllar geçirmek değildir asıl hapislik
dişlerini sıka sıka ışıklı bulvarşarda
uyutan sabahlarında rotatiflerin
susuz balıklar gibi sönüp gitmektir
asıl hapislik

kim bilir
belki ölümün bile içi götürmüyordur
girmeye buralara

gecenin en zalim saatiyse
yoksa hiç umut
batan bir gemiden denize atıl
yanan bir uçaktan boşluğa tutun
demirse de betonsa da kilitliyse de
yine de bir yerlere varıyor insan

fabrika naci beyin
çiftlik kamran ağanın
ithalat ihracat sigorta
beylerin efendilerin
şirketler tekeller holdingler
ekmeğin etin dizgini
elinde rüfailerin
uludağ sosteyenin
deniz varsılın
peki ama ya devletin
hapishane devletin
ve bizler de işte öyle
kamu adına

benim yoksul halkımın muhteşem zindanları
verilmemiş hakların, kısılmış özgürlüklerin
suçluların korkusunun muhteşem kaleleri
bütün bu gürültüler, bütün bu yaygaralar
açı biraz daha aç, toku biraz daha tok
tutmak için mi
bu karanlık geceleri uzatmak için mi

sizler de insansınız beyler
sizler de yürek taşıyorsunuz
hep bu yönden esmeyebilir rüzgar
bu koltuk hep bu yerde kalmayabilir
nasıl yatacaksınız beyler
nasıl dinlenecek o tatlıcan bedenleriniz
bu ahır gibi zindanlarda

25.7.09

türk, övün, çalışma, kıskan!

zülfü livaneli

devletin ve terörün baskılarını ağırlaştıran bir durum da kendine 'sol aydın' adını veren bir takımın bana uyguladığı saldırı kampanyasıydı. belki size biraz tuhaf gelebilir ama o kan ve ateş günlerinde bile yarı-aydın sanatçı kesimi, birbiriyle uğraşmayı ve kıskançlık krizlerinin sebep olduğu dedikodu alışkanlığını bırakmamıştı. genellikle barlarda toplanıyor ve onu bunu çekiştirerek vakit öldürüyorlardı. hiçbirinin de elle tutulur bir yaratısı yoktu.

bunlar için bir arkadaşlarının ufak tefek başarıları hoşgörülebilir, sırayı bozmadığı ve kategoriyi değiştirmediği sürece bağışlanırdı. ama iki şey bağışlanmazdı: halkla ve dünyayla ilişki. eğer yaptığınız iş halkta yankılanıyorsa hapı yuttunuz demekti. bundan da kötüsü, batı'da bir şeyler yapmak ve adını duyurmaktı. böyle bir başarı, bizim yarı-aydınların içine yılan gibi çörekleniyordu.

bu yüzden yıllarca yaşar kemal'i çekiştirmişler, alay etmişlerdi. bir arkadaşlarının batı'da ünlü olması ve kitaplarının yayımlanması onları çileden çıkarıyordu. en yaygın söylenti, o kitapları yaşar kemal'in eşi thilda kemal'in yazdığıydı. yoksa yaşar kemal o kitapları nasıl yazabilirdi?

batı'da yaşar kemal kitapları yayımlayan yayınevi sahiplerinin thilda'nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. bununla da yetinmeyerek yaşar kemal'i siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün yaşar kemal'den le monde'a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. yaşar kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, "aaa!" dedi, "le monde'un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?" olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: "o zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?"

bir romancı arkadaşlarının başarısı karşısında canı yanan sanatçı takımının tepkileri işte böyleydi.

24.7.09

dalgalar

virginia woolf

bütün dokunulabilir yaşantı biçimleri başarısızlığa uğrattı beni. uzanıp katı bir şeye dokunamazsam, ölümsüz koridorlarda sonsuza dek savrulacağım. öyleyse neye dokunabilirim? hangi kiremite, hangi taşa ki devsi girdaptan kendimi bedenime geri çekebileyim, güven içinde?

içim eğitilmemiş benim; korkuyorum, nefret ediyorum, seviyorum, sizi kıskanıyorum ve küçümsüyorum; ama hiçbir zaman mutlulukla katılamıyorum size. ağaçların, posta kutularının gölgelerine sığınmaya karşı çıkarak istasyondan gelirken önceden sezdim, paltolarınızdan, şemsiyelerinizden, uzaktan bile, sizin nasıl da birlikte akan anların yinelenmesinden yapılmış bir özün içine gömülü durduğunuzu, bir şeye bağlı olduğunuzu; çocuklar, yetki, ün, sevgi ve toplulukla nasıl da bir tavır aldığınızı, benim hiçbir şeyimin olmadığı yerde. yüzüm yok benim.

şimdiki zamanı içeren bir dünyada niçin ayrımlar yapmalı? böylelikle biz onu değiştirmediğimiz sürece hiçbir şey adlandırılmamalı. bırak, böylece var olsun, bu ırmak kıyısı, bu güzellik ve bir an için hazlara boğulan ben. güneş sıcak. ırmağı görüyorum. sonbahar güneşiyle benek benek, yanmış ağaçları görüyorum. kayıklar akıp gidiyor kırmızının içinden, yeşilin içinden. uzaklarda bir çan çalıyor; ama ölüm çanı değil. yaşam için çalan çanlar da vardır. bir yaprak düşüyor, hazdan. ah! yaşamaya aşığım!

esinti onları savurdukça bulutlar küme küme beyazlıklarını yitiriyor. bu mavi hep böyle kalabilseydi; bu açıklık hep böyle durabilseydi; bu an hep böyle kalabilseydi..

onların yanlarına oturacakları arkadaşları var. köşelerde anlatacakları özel şeyleri var. ama ben yalnız adlara ve yüzlere veririm kendimi; yıkımlara karşı muska gibi biriktiririm onları. salonun karşısında bilinmeyen bir yüz seçerim, o adını bilmediğim karşımda oturdukça güç bela içebilirim çayımı. tıkanırım. tutkumun şiddetinden bir o yana bir bu yana sallanırım. çalıların arkasından beni gözleyen bu adsız, bu kusursuz insanları düşlerim. onlar beni beğensinler diye yükseklere sıçrarım.geceleyin yatakta onları şaşkına çeviririm. bana ağlasınlar diye sık sık oklarla delik deşik olup ölürüm.eğer son tahlilde scarborough'da olduklarını söylerlerse ya da ben bavullarındaki etiketlerden anlarsam bunu, bütün kasaba altına dönüşür, bütün kaldırım süslerle donanır. işte bu yüzden nefret ediyorum bana gerçek yüzümü gösteren aynalardan. yalnızken çoğu zaman hiçliğe yuvarlanıyorum. ayağımı uzatmalıyım gizlice, düşüp gitmeyeyim diye dünyanın kıyısından hiçliğe. sert bir kapıya vurmalıyım elimi, kendimi yeniden bedenime çekebilmek için.

bizi bıraktıkları zaman bir gizemlilik vardır insanlarda. bizi bıraktıkları zaman havuza kadar eşlik edebilirim onlara, görkemli kılabilirim onları. aylar geçtikçe her şey katılığını yitiriyor; benim bedenim bile ışığı geçiriyor şimdi; omurgam mum alevinin yanındaymış gibi yumuşak. düşler görüyorum, düşler görüyorum.

yansımalara karşı çok az eğilimim olduğu bir gerçek. her şeyde somut olanı istiyorum. yalnızca bu yoldan yeryüzünü yakalıyorum. yine de iyi bir tümcenin bağımsız bir varlığı varmış gibi geliyor bana. ama sanırım en iyileri, yalnızken kurulanlardır.

dostlarımızın kendi gereksinimlerini karşılamak için bizi ele aldıkları gibi yalınkat değiliz. yine de sevgi yalındır.

şenlik alevleri yükseliyor. koca koca yeşil dallar fırlatarak, ellerindeki dalları sallayarak şenlik alayı geçiyor. boynuzlarından mavi bir duman çıkıyor; meşale ışığındaki derileri kırmızı, sarıyla benek benek. menekşeler atıyorlar. çelenklerle defne yapraklarıyla dolduruyorlar her yanını sevgilinin, orada, dik sırtlı tepelerin indiği çim halkası üzerinde. alay geçiyor. ve o geçerken biz yıkılışın bilincindeyiz. çürümeyi önceden duyuyoruz. gölge yana yatıyor. biz, soğuk bir ceset külü kabına eğilmek için bir araya sürülmüş kötülük hazırlayıcıları, eflatun alevin nasıl aşağılara sarktığını gösteriyoruz.

geçmiş, yaz günleri, oturduğumuz odalar, akıp gidiyor kızıl gözlerle dolu yanmış kağıtlar gibi. ne diye karşılaşıp yeniden başlamalı? ne diye konuşmalı, yemek yemeli, öbür insanlarla başka karışımlar oluşturmalı? bu andan sonra ben yalnızım. hiç kimse bilmeyecek beni şimdi.

ben, yine ben, yine ben. açık seçik, katı, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde duruyor işte orada, benim adım. açık seçiğim, kuşkuya yer bırakmıyorum ben de. ama koskoca bir deneyim kalıtı dertop olmuş içimde. binlerce yıl yaşadım. çok yaşlı bir meşe ağacının içinde yolunu kemiren kurtçuk gibiyim. artık, şimdi yoğunum, bu güzel sabahta bütünlendim.

şapkamı başıma geçirerek bir yeryüzüne attım adımımı, şapkalarını başlarına geçirmiş çok sayıda adamla dolu bir yeryüzüne ve itişip kakıştık, trenlerde, yeraltı trenlerinde yüz yüze geldikçe, yarışmacıların, yoldaşların duygudaşlığıyla birbirimize göz kırptık, binlerce tuzak ve kaçışla bağlanmıştık birbirimize, aynı sonuca varmak için, yaşamımızı kazanmak için.

hoştur yaşamak. iyidir yaşamak. yaşamın yalın ilerleyişi doyurucudur. sağlığı yerinde sıradan adamı al ele. yemek yemekten, uyumaktan hoşlanır. temiz havayı koklamaktan, strand'dan aşağı canlı adımlarla yürümekten hoşlanır. ya da kırlarda, bir bahçe kapısında öten bir horoz vardır; tarlanın çevresinde dörtnala koşturan bir tay vardır. hep bir şeylerden sonra bir şeyler yapılmalıdır. pazartesiyi salı izler; salıyı çarşamba. her biri o aynı gönenç dalgacığını yayar; aynı ritim eğrisini yineler; taptaze kumu bir ürpertiyle örter ya da onsuz ağır ağır geri çekilir. böylece, varlık halkalar geliştirir, kimlik güçlenir. havaya fırlatılıvermiş, her dönemden yaşamın yabanıl, zorlu esintileriyle oraya buraya savrulmuş bir tohum serpintisi gibi coşkun ve sinsi olan şey, şimdi bir yönteme bağlı, düzenli ve bir amaçla savruluyor.

hep bir şeylerden sonra bir şeyler yapılmalıdır. pazartesiyi salı izler, salıyı çarşamba. her biri aynı dalgacığı yayar. varlık, halkalar geliştirir; ağaç gibi. ağaç gibi yapraklar dökülür.

yaşam kusurlu, bitmemiş bir söz dizisi.

yazık! hindistan'da güneş başlığıyla at sürüp küçük bir eve dönemedim. senin yaptığın gibi, geminin güvertesinde hortumla birbirlerine su fışkırtan yarı çıplak oğlan çocukları gibi, ortalıkta yuvarlanamam. bu ateşi istiyorum ben, bu sandalyeyi istiyorum. gün boyu bu şeylerin peşinde koştuktan sonra, onun üzünçlerinden sonra, inlemelerinden, beklemelerinden, kuşkularından sonra yanına oturacağım birisini istiyorum. tartışmalardan, uzaklaşmalardan sonra özel yaşamımı istiyorum, seninle yalnız olmak, bu yaygarayı düzene sokmak. çünkü, alışkılarım konusunda kedi denli düzenliyim. yeryüzünün pisliğine, bozulmuşluğuna karşı çıkmalıyız; dönen, girdaplar oluşturan, kusulmuş, ezen kalabalığına. kişi, kağıt keseceğini bile romanın sayfaları arasında tam bir düzenle kaydırmalı, mektup paketlerini yeşil ipekle düzgünce bağlamalı, faraşla külleri toplamalı. bozulmuşluğun korkusunu sindirmek için elinden geleni yapmalı. romalıların dayanıklılığını ve erdemlerini yazanları okuyalım, kumlar içinde yetkinlik arayalım. evet; ama soylu romalıların erdemini, dayanıklılığını senin gri gözlerinin ışığı altına kaydırmayı seviyorum, dans eden çimenlerin, yaz esintilerinin, oynayan oğlanların kahkahaları, bağrışmaları altında, gemi güvertelerinde hortumla birbirlerini ıslatan çıplak kamarotların. bu nedenle yan tutmaz bir arayıcı değilim. her zaman renkler lekeliyor sayfayı, bulutlar geçiyor üzerinden. ve şiir, düşünüyorum da, yalnızca senin konuşan sesin. alkibiades de ajax, hektor, percival de sensin. ata binmeyi sevdiler, umursamazca tehlikeye attılar yaşamlarını onlar; kitaplara çok düşkün de değillerdi öyle. ama sen, ne ajax'sın ne percival. senin kendine özgü tavırlarınla burunlarını kırıştırmadılar, alınlarını kaşımadılar. sen sensin. birçok şeyin yokluğuna karşın beni avutan da bu işte -çirkinim, güçsüzüm- yeryüzünün aktöre çöküşüne karşın, gençliğin uçuşuna. percival'in ölümüne, sayısız acılara, kinlere, kıskançlıklara karşın.

ama bir gün kahvaltıdan sonra gelmezsen, bir gün seni bir aynada, belki de bir başkasının ardından bakarken görürsem, telefon senin boş odanda çınlar çınlarsa, ondan sonra ben, anlatılmaz acılardan sonra ben -çünkü insan yüreğinin çılgınlığına sınır yoktur- bir başkasını arayacağım, bir başka sen bulacağım. bu arada, gel, zaman saatinin tiktaklarını bir vuruşta susturalım. yaklaş.

23.7.09

der himmel über berlin

wim wenders

bir kez olsun ciddi olmalı. çok yalnızdım. ama hiç tek başıma yaşamadım. biriyle olduğumda genelde memnundum. ama bunu hep bir tesadüf sandım. bu insanlar benim ebeveynlerimdi. ama başkaları da olabilirdi. neden o kahverengi gözleri olan kardeşimdi de şu karşıda öylece duran yeşil gözlü adam değil? taksi şoförünün kızı benim arkadaşımdı. ama yerine kollarımı bir atın boynuna da dolayabilirdim, öyle değil mi?

bir erkekle birlikteydim. hatta aşıktım. ama onu aniden terk edip o anda sokakta karşıdan gelen yabancı bir erkekle de kaçıp gidebilirdim.

bana ister bak ister bakma. ister elini ver ister verme. hayır, bana elini verme. bakışlarını uzaklaştır.

sanırım bugün yeniay var. gece pek sakin değil. ama şehirde hiç kan akmayacak. ben hiç kimseyle oynamadım. buna rağmen hiçbir zaman gözlerimi açıp şöyle demedim: "işte şimdi ciddi. nihayet ciddileşiyor." böylece yaşlandım işte. yalnız ve ciddi değildim hiç. zaten zaman ciddiyetsizdir.

hiç yalnız kalmadım. ne tek başınayken ne de biriyle birlikteyken. aslında artık yalnız olmak isterdim. çünkü yalnızlık şu demektir: "artık bir bütünüm. artık bunu söyleyebilirim. işte bu gece ben de nihayet yalnızım."

tesadüfler artık bitmeli. karar vermenin yeniayı. yazgı diye bir şey var mı bilmiyorum. ama karar vermek diye bir şey var. karar ver. bak, biz zamanız şimdi. sadece bütün şehir değil, bütün dünya bizim bu önemli kararımıza katılıyor. ikimiz, iki kişi olmaktan da öteyiz. bir şeyleri oluşturuyoruz.

seninle, halkın yerinde oturuyoruz. ve bütün meydan bizimle aynı dilekleri paylaşan bir sürü insanla dolu. oyunun kurallarını biz belirliyoruz. ben hazırım. ama şimdi sıra sende. oyun senin elinde. ya şimdi ya da asla. bana ihtiyacın var. bana ihtiyacın olacak. ikimizin hikayesinden daha büyük bir hikaye yok. erkeğin ve kadının hikayesi. bu, devlerin hikayesi olacak. bu, görünmez ama aktarılabilen yeni bir neslin hikayesi. bak, gözlerime bak. onlar zorunluluğun resmidir. buradakilerin geleceğinin resmi. dün gece rüyamda o yabancıyı gördüm. yani kocamı. ben bir tek onunla yalnız olabilirim. ona karşı açık olabilirim. alabildiğine açık. sadece onun için. bütün olarak içime alabiliyordum onu. onu paylaşılan mutluluğun labirentiyle sarmalayabiliyordum. biliyorum, o sensin.

bir şey oldu. olmaya da devam ediyor. bağlayıcı bir şey. aslında önce geceleyin oldu. ve şimdi gündüz de devam ediyor. asıl şimdi. kim, kimdi? ben onun içindeydim, o da benim etrafımda. bu dünyada kim başkasıyla beraber olduğunu iddia edebilir ki? ben onunla birlikteyim. bundan ölümlü bir çocuk yaratılmadı sadece. ölümsüz bir birlikteliğin resmi yaratıldı.

bu gece hayret etmeyi öğrendim. o beni yurduma geri getirdi. ve ben yurdumun yolunu buldum. bir zamanlar, bir zamanlar olduysa demek şimdi de olacak. yarattığımız resim bana ölürken refakat edecek. onun içinde yaşamış olacağım. öncelikle birbirimize hayret etmek, yani kadın ve erkeğe hayret etmek beni insan yaptı. ve şimdi hiçbir meleğin bilmediğini biliyorum diyebilirim.

22.7.09

deniz feneri

virginia woolf

seni övmeye kalkmak, seni küçük görmektir, cömert, temiz yürekli, kahraman adam!

tıpkı bir çocuk gibi, güzelliğinin farkında değil.

ölmek üzere olan bir kahramanın bile, gözlerini kapamadan önce, "arkamdan insanlar benim için ne diyecek acaba?" diye düşünmek hakkıdır. 

zamanımızda sıradan bir insanın yaşayışı, firavunlar zamanında olduğundan daha mı iyidir?

sanki böyle yoksul ve acılı bir dünyada dürüst bir adamın mutlu görünmesi suçların en bağışlanmazıydı.

ona "hepimiz tanrı'nın elindeyiz" dedirten ne idi? anlamıyordu. gerçekler arasına sokuluveren bu içtensizlik onu kızdırıyor, rahatsız ediyordu. yeniden örgüsünü örmeye başladı. "bu dünyayı nasıl olur da bir tanrı yaratmış olabilir" diye kendi kendine sordu. kafasıyla her zaman şu gerçeğe varıyordu: dünyada ne mantık, ne düzen, ne de adalet vardır; acıdan, ölümden, yoksulluktan başka bir şey yoktur. dünyanın yapamayacağı hiçbir kötülük yoktu; bunu biliyordu. hiçbir mutluluk sürekli olmazdı; bunu biliyordu.

evlenmeseydim belki daha iyi kitaplar yazardım, diye düşünüyordu.

yine kendini o eski düşmanının, yaşamın karşısında yapayalnız hissetti.

ingiltere kraliçesinin hatırı için bile bekleyemeyiz.
meksika imparatoriçesinin hatırı için bile olmaz.

rose'a dönerek "bak, bak" dedi. rose'un bunu kendisinden daha net görebileceğini umuyordu. çünkü çocuklarımız çoğu zaman bizim algılarımızı daha bir pekiştirirdi.

ne tuhaftır, insan çoğu kez postadan önemli bir şey çıkmayacağını bilir de yine dört gözle mektup bekler.

fransızcada, konuşanın düşüncelerini anlatacak sözcük yoktur.

insanların boyuna tıkınıp durmalarına dayanamıyordu. bir şeyin böyle saatlerce sürüp gitmesine dayanamıyordu.

insan, dağlara taşlara mücevherlerini takınıp da tırmanacak denli budalalık eder miydi?

gerçekten de, bazen, en çok bu beyinsizlerden hoşlanıyorum galiba. bunlar tezlerden filan söz edip insanın canını sıkmazlardı. şu çok zeki, çok akıllı adamlar kendilerini nelerden etmiyorlardı ki! nasıl da teker teker kurur kalırlardı.

ama, yine de dünya kuruldu kurulalı sevgi için şarkılar yakılıp duruyor, çelenkler, güller üst üste yığılıyor, insanlara sorarsanız on kişiden dokuzu, bize yalnız onu verin yeter, der. oysaki kadınlar, bunu kendi deneylerinden biliyordu, böyle derken asıl istediklerinin bu olmadığını pekala hissederlerdi. hissederlerdi ki sevgiden daha sıkıcı, daha çocukça, daha acımasız bir şey yoktur; ama yine de güzeldir ve onsuz olmaz.

yaşam sadece bir kadınla yatmak demek değildir.

kışa geçmiş denmezdi ve sen uzaklardaydın
bunlarla oyalandım ben de gölgenmiş gibi

bu arada mistikler, düş kurucular, kumsal boyunca yürüyorlar, bir su birikintisini karıştırıyorlar, bir taşa bakıyorlar, sonra kendi kendilerine "ben neyim?", "bu nedir?" diye soruyorlardı ve birden onlara bir yanıt bağışlanıyordu ama bunun ne olduğunu kendileri de bilmiyordu. yalnız o zaman artık kendilerini buzlar arasında sıcak, çölde serin hissediyorlardı.

her bir martı, her bir çiçek, her bir ağaç, her kadın, her erkek, ak toprağın kendisi bile; yengi iyiliğindir, kalan mutluluktur, egemen olan düzendir, diyordu sanki.

peki ama ne diye böyle durup durup bunu yineliyordu sanki? içinde olmayan bir duygu doğsun diye hep böyle uğraşmak nedendi? bu, kutsal olan bir şeye karşı bir tür saygısızlıktı. bu duygu onda kurumuş, kavrulmuş, tükenmişti. onu buraya çağırmamalılardı, buraya gelmemeliydi. insan kırk dördüne geldikten sonra vaktini böyle boşuna harcamamalıydı.

büsbütün aptal olmadıktan sonra, bir insan nasıl olur da yönleri bilmez, anlamıyordu.

kadınlar hep böyledir; zihinlerindeki bu bulanıklığı gidermek olamaksızdır. onların zihninde her şey açıklığını yitirirdi. 

sen ve ben, o, hepimiz geçip gidiyoruz; hiçbir şey kalmaz; her şey değişir; ama sözcükler kalır, resimler kalır.

macalister'in oğlu balıklardan birini aldı, yanından dört köşe bir parça kesip, oltasının ucuna yem diye taktı. hala canlı olan bu küçük vücut parçasını yeniden denize fırlattı.

öyleyse ne idi bu? ne demek oluyordu? birtakım şeyler böyle birden ellerini uzatıp insanı yakalayabilirler miydi? o kılıç kesebilir miydi? o yumruk inebilir miydi? insanın güven içinde olacağı hiçbir yer yok muydu? dünyanın gidişini yürekten bilmek olanağı yok muydu? bir yol gösterenimiz, başımızı sokacağımız bir sığınak yok muydu? yaşam böyle, beklenmeyen bilinmez bir şey miydi? insan kendini bir kulenin tepesinden boşluğa atı mı veriyordu? yaşlı insanlar için bile yaşam bu muydu? hep böyle, insanı şaşırtan, beklenmeyen, bilinmeyen bir şey miydi?

acı insanı nasıl da aptallaştırıyor!

insanın yapısı resim yapmak için, hissetmek için ne kadar güçsüz, ne kadar yetersiz bir makine idi; hep en nazik anda bozuluveriyordu. o zaman insanın bu makineyi bütün gücüyle zorlaması gerekiyordu.

öyle anlar vardır ki insan o zaman ne bir şey düşünebilir, ne de bir şey duyumsayabilir. peki ama insan böyle hem düşünemiyor, hem bir şey duyumsayamıyorsa nerededir acaba?

21.7.09

kimi sevsem sensin

attila ilhan



bir rüya gemisi iskele sancak
dokunup geçiyor hayallerine
ağlayasın gelir ağlayamazsın

yanımda o hayal kız ikide birde
yolumu gözlerine bakıp bulduğum

birbirimizde çok fena kayboluyoruz

sevmek için geç ölmek için erken
telefonda kaybolmak sesini beklerken

sevmek sevildiğini bile fark etmeden
yaklaştıkça ölüm soğuk bir yağmur gibi
sevmek zehir zemberek ve yürekten
gecikerek de olsa vuruşur gibi

kimi sevsem sensin / hayret
sevgin hepsini nasıl da değiştiriyor

gözlerinin sisinde sevdalı bir yolcuyum

sinemadan çıkmışız, yağmur başlamış
o gizli hüzünler ki hiç anlaşılamamış

yeşil karanlığında ağır tutsağım
gözlerinden çıkmak başlıca tasam

korkunun bıraktığı yerdeki kız
yasaklarını mı aşamıyor

gülümse tozu gitsin yalnızlığımızın

ikimiz sanki hayal tepeden tırnağa aşık
asla görülmeyecek bir filmde yaşamıştık

hiç kimse bilmiyor kaybolduğumuzu

en büyük kumar ölmek hiç anlaşılamadan

senin beklediğin gemiler hiç gelmeyecek
hiç gelmeyecek o uzun saçlı çocuk
ne kimse onu bekliyor ne de o kimseyi

yalnız bir çocuk geceleri çok kalabalık

bütün bir ömür varılamayacak o liman

öyle ağır yalnızlığı herkese vermiyorlar

içindeki o harp ne yapsa bitmiyor ki

hala kanayan kalbimi aşk ateşi dağlar

çift atlı arabalar hangi rüyayı taşıyor

mehtapta gülümseyen alaycı yunuslar

ne çok ağustos böceği yalnızlığa uzayan

insan annesi ölünce anlar
içindeki çocuğun hiç ölmeyeceğini
aklına geldikçe kahrolur
bunu anlamakta neden bu kadar geciktiğini

sonra o güller
ay ışığında vahşi
bilinmez hangi acıların kanattığı

ve çaresizliği boş bir silah gibi taşımak

martılar uçurulmuş
bir yağmur loşluğuna
kimse kimseyi anlamıyor

ne de olsa insanız
korktuğumuz da olmuştur
ne yalan söylemeli
diz çöküp ferane avlularında
soğuk duvar diplerine

hafızanın perişanlığı
çağrışımların seli

ortalık fena karanlık
yüreğim örtülüyor

içim içime sığmıyor artık
belki fena halde yanılmaktayım

dudakları titrek
gözlerinde buğu
bilmem ki nasıl anlatayım
bağışlanmaz suçu dünyayı sevmek

hesabım yanlış bir mahkemede görülüyor

yaşamak mı gerek yoksa unutmak mı

sanki yalın bir bıçak
bir kırlangıç hızıyla
bulutların arasından
karanlığın böğrüne saplanacak

ilkbahar kadar müşfik
sonbahar kadar yumuşak

gizli kıvılcımlar ki etrafa saçılıyor

dizeler

umay umay

kar yağarken çocukları kurşuna dizdiler. herhangi bir nedeni yoktu. ne ellerini ne de gözlerini bağladılar. soru sorulmadı. yalnızca en esmer olana ağaca bakmaması söylendi. o da gözlerini askerin çamurlu botlarına çevirdi. sonra sessizlik oldu. çocuklar hiç üşümediklerini fark etmediler. korkuyorlardı, nedenini boşverdiler. yalnızca esmer çocuk ikide bir ağaca bakıyor, ıslak bir kızarıklık rüzgarla gözlerine bulaşıyordu. sarı dişleriyle alt dudağını ısırarak "lanet olsun" dedi. "ben kötü bir şey yapmadım ki. neden dövüyorlar bizi? sadece duvarlara yaşamak istediğimizi yazdık. daha iyi bile değil sadece yaşamak istediğimizi. bağırmış da olabiliriz. belki sokaklarda çok hızlı yürüdük, belki botlarımızın sesi biraz fazla çıktı. ama biz üşümemek için koşuyorduk. belki de baba bütün suç senindi."

yağmur yağıyordu ve çocuklar ilk kez bir şey hissettiler. dönecek yerleri yoktu. "ayağıma bakma" diye bağırdı asker. "ben de bir şey yapmadım. ama bir suçlu gerek adalet için. ve adalet için kurban gerek bir kahramandan çok." ama çocuklar yine de askere bağırmak istediler: "neden av tüfekleriyle vuruyorsunuz, neden salıncakların ipleriyle boğuyorsunuz, neden yağmurdan sığındığımız duvarların altında taşa tutuyorsunuz? kalbinizi söküp alan biz değildik ki."

yağmur yağıyordu. ucuz siyah ayakkabısı, yakası naylon deriden işlemeli montu, ötekinin çorapları beş gündür kurumamıştı ve yeni girmişti ergenliğe. düştükçe kalkıyordu ayağa, düştükçe kalkıyordu. bahara aldanıp çiçek açan ağaca bakıyordu esmer olanı. ağaç devrilirse diyordu içinden. ya ağaç devrilirse. ağacın arkasından askerin hıçkırık sesleri duyuluyordu. asker mırıldanıyordu: "sen bugün suçlusun; yarın belki de kahraman olacaksın. ama ben hep suçlu kalacağım. köye dönünce iyi asker diyerek yanaklarımdan öpecekler. lütfen affet beni; yoksa ben de öleceğim."

20.7.09

şahbazın harikulade yılı 1979

mine söğüt

tanrı'nın varlığı tartışılabilir ama kaderi inkar etmeye kimsenin gücü yetmez. eğer olacakları kendimiz tayin edemiyorsak, her şey isteklerimizden ve hayallerimizden bağımsız, bildiği gibi vuku buluyor.. deli nehir gibi kendi asi yolunu izliyor.. nihayetinde hiç aklımıza gelmemiş yerlere varabiliyorsa.. kader vardır.

hayatın bizden bu kadar bağımsız ama bizim adımıza ilerleme gücü her zaman korkutur.

ocak ayında doğan kızlar ileride güzel, alımlı kadınlar olurlar. uzun yaşarlar. duyguludurlar, süse, eğlenceye ve gezmeye düşkündürler. gerçekten utangaç olsalar da yaşlandıkça kibir kesilirler. kocalarını kıskanırlar. bir de boyları uzundur. ocak ayında doğan erkekler ileride doğruyu seven adamlar olurlar. istediklerini alabilmek için her türlü fedakarlığı yaparlar. disiplinlidirler. onların da boyları uzun olur.

şubat ayında doğanlara yıldızlar kuvvetin ve aklın gücünü bağışlarlar. bu ayda doğan kadınlar neşeli, sevimli ve alımlı olurlar. eğlenceye düşkündürler. ama iffetsiz de değildirler. bu ayda doğan erkekler çalışkan, zeki ve tıpkı bu ayın kadınları gibi sevimlidirler. soğukkanlılıkları dikkat çekicidir. sözlerinin eridirler ve ciddiyetleriyle tanınırlar.

mart ürkütücü bir aydır. içinde her şey vardır. iyilik.. kötülük.. tehlike.. güven.. ihanet.. mart hayata benzer.

mart ayında doğan kadınlar üstün bir güzelliğe ve saf bir kalbe sahiptirler. bu ay doğan erkekler kararsız olurlar ve esrarlı şeyleri severler. haris ve bencildirler ama söz tutmayı da bilirler.

harika; çok güzel, olağanüstü demek değildir yalnızca; yırtan, sırayı bozan anlamına da gelir. anarşist bir sıfattır. düzen karşıtlığını yüceltir. harikulade ondan da anarşisttir. o da "adet delen" demektir. olağanüstü olan kadar, olağandışı olanı da işaret eder. kural tanımazlığı, başkaldırıyı, isyanı barındırır içinde.

insanların başına ne gelirse inançtan gelir. sen inancın yüzünden buradasın; seni bu hale getirenler her şeyi inançları yüzünden yaptılar. inanç her şeye kadirdir. her şeye.. var etme gücü de ondadır, yok etme gücü de.

nisan ayında iyimserlik, tıpkı yeryüzünün çekirdeğine yakın yaşayan ve dünya yıkılsa ölmeyecek olan kalın kabuklu böcekler gibi toprağın yedi kat dibinden çıkar ve göğün yedi kat üstüne tırmanır. tam her şey bitti derken yeniden yaşama dönen bir hasta gibi.. hayat yeniden bir şeylere kanar. ölümsüzlük hevesine kapılır. bir kabustan uyanır. gözleri bir daha hiç kapanmayacak sanır. aldanır.

nisan ayında doğan erkekler çabuk öfkelenirler.

insanlar yanlış yollara sapmayı severler.

zaman unutturur. unutturur ki, hayat devam etsin. insanlar unutmasaydı, yaşayamazdı. hayat tekrarlanmasaydı, olmazdı. çünkü yaşananlardan başka bir şey yok. yaşananlar yeniden, yeniden, yeniden yaşanmalı ki, varoluş da tekrarlansın.

mayıs rüzgarların ayıdır. çiçekler sevişsin diye her yerde birbiri ardına deli rüzgarlar eser. sıcak bir aydır. sıcaklarda insanların kafası karışır.

mayıs ayında doğan erkekler yaradılış olarak sert, kızgın, hatta kimi zaman kaba olurlar.

dünyanın sonuna geldiğini ne kolay düşünür insan değil mi? sanki hemen kapımızda bekleyen ve gelmesi her an muhtemel bir son varmış gibi. sonsuzluğu hayal edemediğimiz için başımıza neler geldiğini düşündün mü hiç? sonsuzluğu anlayamıyoruz. çünkü bizim teker teker yaşadığımız hayatlar bitiyor. o yüzden zannediyoruz ki hayat bir gün toptan bitecek. hayır! bizim sonlanıp duran kısacık hayatlarımız sonsuzluğu besliyor. biz öldükçe sonsuzluk devam edecek.

savaş, atılan ilk kurşunla başlamaz. savaş önce akla düşer. cinayet de öyle. öldürmek üzerine düşünmeye başladığın anda birileri de ölmeye başlar. istek ve korku aynı güçte yol alır. ölümü isteyenle ölümden korkan.. ölenle öldüren.. aynı kişidir aslen.

yaz aylarında şehir insan kokar. insanlar hangi duyguları yaşıyorlarsa öyle kokar.

haziran vaatlerle dolu bir aydır. başka bir mevsimin ve başka bir zamanın müjdeleyicisidir. uzayan günler, ısınan havalar, hatta kavuran sıcaklar vaat eder. sanki iyi bir şeyler olacakmış gibi.. ama hayal kırıklığıyla doludur. baharın nasıl söndüğünü görür insan. dağlardaki yemyeşil otlar hızla sararır. bahar çiçekleri teker teker ölürler. toprağın çatlaklarında bir hüzün. ağaçların yapraklarında renge düşman bir gölge. haziran hayal kırıklıklarının ayıdır. fırtınaları bol, yağmurları ürkütücü olur. tam her şey artık değişiyor derken, tam bahara sevinmişken, kışla tehdit eder insanı. akılları karıştırır. hayatın hiç de sanıldığı kadar tekin olmadığını acımasızca hatırlatır.

bu ayda doğan erkekler duygulu, zarif ve şen olurlar. olağanüstü bir zeka ve kavrayış yetisine sahiptirler. bu ayda doğan kadınlar güzel olurlar. sevimli olurlar. temiz kalplidirler. yüksek duygulu. en önemlisi de görevlerine bağlı.

acımasız olmak yeryüzünün en meşakkatli işi. kendine bile acıyamayan insan, bizzat acı kesilir. dokunamazsınız. soluğunun keskin buzu sanmayın ki sadece sizin kalbinizi deler. kendi kalbini de delik deşik eder.

temmuz yorucu bir aydır. uzun günler, gittikçe ısınan, ısındıkça ağırlaşan havalar. yağmur yağmaz, rüzgar esmez. her şey durur sanki. yavaşlar. ağır çekimde çekilen acılar..

ölemeyen, ölmeyi beceremeyen insanlar için hayat çok uzundur.

her şey neden oluyor? neden insanlar böyle bir hayat inşa ediyorlar? neden kin ve öç duygusuyla beslenmekten büyük bir haz duyuyorlar? bunun için ölümcül bedeller ödemeye gözlerini kırpmadan katlanıyorlar?

kutsal kitaplar her şeyin cevabını verir, bir bu sorunun cevabında susarlar: "neden?" sorusu tanrıya sorulmayacak tek sorudur. tanrı evreni neden yarattı? bu soruya en yakın cevap "kendini görmek için" olabilir. peki tanrı kendini görmek için yarattığı evrende gördüklerinden memnun mudur? cevap evetse, o kötü demektir. cevap hayırsa, aciz..

yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.

sevdiğimiz birinin ölümü karşısında yaşadığımız acı, onun ölme ihtimalini düşündüğümüzde yaşadığımız acıdan daha hafiftir. bir şeyin korkusunu salmak, o şeyi yapmaktan daha çok yıpratır insanı.

ölürken de doğarken de kan akar, unutma..

herkesin eşit ve mutlu yaşamasını istemek şu anki düzende anlamsız bir hedef olabilir. ama iyiyi istemek her koşulda soylu bir uğraştır.

ağustos, adını bir hükümdardan alan, buyurucu ve tüm buyurucular gibi tembel bir aydır. ağustos ayında her şey rüzgarı tükenmiş bir değirmen misali durur. durmayanlar yavaşlar. yavaşlayanlardan bazıları yola bir daha devam edemez, ölürler. ölümlerin en çok olduğu aydır ağustos.

ağustosta, bu cehennem sıcağı ayda doğan kadınlar atak olurlar. bu ay doğan erkekler mert olurlar.

iyi ya da kötü.. olaylar olur. önemli olan ne olduğu, hatta senin başına ne geldiği değildir. önemli olan senin ne yaptığındır.

eylül bu şehirde yaşanan en büyülü aydır. ışık bu ayda, dünyanın saklı tüm renklerini bir anda ortaya çıkarır.

eylül ayında doğan kadınlar genellikle genç yaşta evlenip güzel evlat yetiştirirler. bu ayda doğan erkekler vatana ve ailelerine çok bağlıdır.

insan bir hedefi olmadan varlığını hissedemez.

uzun zamandır ağlamıyorum. ne özlemle, ne de acıyla ağlıyorum. oysa eskiden ne çok ağlardım. abim kaybolduğunda, gözaltına alındığımda, dayak yediğimde, askıda ayak tabanlarımdaki yaralara tuzlar basıldığında, memelerim mengenelere sıkıştırıldığında, uçlarında sigaralar söndürüldüğünde.. en çok da ağzımdaki dişler kırıldığında.. çok ağlamıştım. acıdan değil, yapılanları hazmedemediğimden. bir insan bir insana bunu nasıl yapar, demiştim. nasıl yaparlar insanlar bunu birbirlerine. hem de topluca, son derece rasyonel bir şeymiş gibi, sistemli ve hep birlikte. sonra birden ağlamam durmuştu. sanki tüm sinirlerimin ucu dağlanmış gibi, ne acı vardı, ne de aklımın almadığı korkunçluklar. her şey normalmiş gibi gelmeye başlamıştı. hayat hep böyleymiş gibi. şartlara göre, insan insana her şeyi yapabilir diye düşündüğümü fark etmiştim. ve o andan itibaren başıma gelen her şey sıradanlaştı.

insanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir. din bu soruya cevap verir ama en dindar insan bile bu cevabın şaibesini aklının derinliklerinde bir yerde saklar. kimse öldükten sonra ruhunun nereye gittiğini kesin olarak bilemez. daha da kötüsü, doğmadan önce nerede olduğunu da bilemez. düşün, dışarıda nereden gelip nereye gittiğini bilmeyen milyarlarca insan yaşıyor. hayat denilen şey, bu iki bilinmezin ortasındaki telaştır aslında. telaş insanı bencil kılar, suç işletir, tehlikeye boğar. hiç kimse başına gelenleri ve gelecekleri bilemiyor. bu şuursuzluk herkesi delirtiyor.

ekim tanrının toprağı uysallaştırdığı aydır. toprak uykuya yatar ve uyurken her şeyi kabule hazır olduğunu fısıldar. ekim ayı toprağın ayıdır.

ekim ayında doğanlar dengeyi temsil ederler. eleştiri ve ölçüyü severler. kadınlar meraklıdırlar. bu ay doğan erkekler yalancı olurlar. sözlerinde pek durmazlar.

yaralı insanlar birbirine yaklaştığı zaman, kader telaşlanır. sırları ortaya çıksın istemez. eğer insanlar başlarına gelenin başkalarının başına gelenlerden çok da farklı olmadığını sezerlerse güçlenirler. insanların gücünü azaltan, kendilerini hedef tahtasının ortasında sanmalarıdır. oysa hayatta hiçbir şey şahsi değildir. iyi şeyler de, kötü şeyler de rüzgarla birlikte yön ve şekil değiştiren bulutlar gibi başıboş dolaşırlar evrende.

tanrıyı arayan insanın aklı hep karışır.

hayat böyle bir şeydir. gerçeğin nerede başlayıp nerede bittiği, rastlantıların neye hizmet ettiği hiçbir zaman çözülemez bir bilmece. yaşamak da hayat labirentinde kaybolma yarışı. çıkışı bulan ölecek..

kasım veda ayıdır. geçmişe veda. geride kalan tüm mevsimlere elveda. mevsimsizdir. içinde yaz da vardır, bahar da.. oysa kış ayıdır. kafaları karıştırmakta o yüzden ustadır.

insanlar devamlı ölümü yaşıyorlar. birbirlerini öldürmeyi düşünerek ve ölümden deli gibi korkarak, hayatın farkına varmayarak. çürüyen bedenlerinin, topraktan başka bir canlı olarak çıkacak olmasındaki harikuladeliği kavrayamıyorlar. kendilerine yalan cennetler, yalan cehennemler uyduruyorlar. sahip oldukları hiçbir şeyi yitirmek istemiyorlar. oysa yitirmek ilerlemektir.

aralık ayında doğan erkekler hareket ve çalışkanlığı temsil ederler. bu ayda doğan kadınlar kararsız olurlar.