#savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.12.2022

gerçek barışın aracı

friedrich nietzsche

şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.

şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:

"kılıçları parçalıyoruz!"

ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. en silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.

bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.

15.10.2022

hayal

ahmet hamdi tanpınar

mümtaz mavi zarfı cebine soktu. gözleri, başka bir öğreteceğin var mı? diye telefona dikili, kiracıya veda etti. adamın yüzüne garip bir utanma hissiyle bakmamıştı. hiçbir siyasi münakaşa, hiçbir sefir dosyası, yalnız bir tarafına şahit olduğu bu konuşma kadar ona vaziyeti öğretemezdi. harp olacaktı. sendeleye sendeleye yürüyor, ikide bir alnını siliyordu. "harp olacak" diyordu. bu herhangi bir seferberlikten başka türlü; daha emin, daha kat'i bir hazırlanıştı. bu yüzde yüzün, yüzde binin kat'iliği idi. demek bütün bu dükkânların içinde bu sessiz hazırlanış vardı. telefonlar işliyor, bir lahzada kalay, kösele, boya ve makine eşyası kalkıyor; rakamlar değişiyor, sıfırlar çoğalıyor, imkânlar azalıyordu.

"harp olacak. gideceğiz, hepimiz gideceğiz." korkuyor muydu? kendisini iyice yokladı. hayır, korkmuyordu. hiç olmazsa, bu anda duyduğu şeye korku denemezdi. sadece rahatsız olmuştu. içine birdenbire, renksiz, manasız bir şey, henüz cinsini bilmediği bir hayvan çöreklenmişti. ne olduğunu anlamak için beklemek lazımdı. "ölümden korkmuyorum." diyordu. bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki.. ondan korkmama sebep yok. fakat harp, hatta gidenler için bile sade ölüm değildi. tek başına ölüm basit bir şeydi. bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi.

kaç defa mümtaz, tıpkı, şurada sekiz, on kulaç su kaldı; ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. -bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek.

acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü, hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak ki bir akıbet. "fakat mademki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. mademki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak, satıhta yüzmekti.

kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye eteklerine yapışıyoruz. hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz. bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz. hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gibi kabul etmiyoruz. hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor. ne ölüm var, ne de hayat var. biz varız. ikisi de bizde. onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.

merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgârların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.

yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor; içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi. onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; her şey bitti. mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmaya razı olduk, bunu kabul etmek lazım. fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor. hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.

insanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. insanlığın hakiki talihi buydu. küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeye mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük homunculos'un peşine takılıp koşmasıydı. fakat asıl homunculos bir aksülamelden doğmuştu. onun için daha anlayışıydı. kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti. onun için galathe'nin arabasının tekerleklerine çarpıp küçük şişesini kırmayı, geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu.

kendi kendine bir masal uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu. onun için ölümün sofrası oluyordu. büyük nehirden ayrıldıktan sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. orada her türlü arızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. insanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! şuurla var olmayı, gerçekten var olmayı ödüyordu. fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu.

hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu. hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. fakat hayır, o bunu diyeceği yerde,  -mademki düşünüyorum. o halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım, mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum, o halde varım! sefilim varım, budalayım varım! varım, varım, diyordu.

insanlıktan ümit kesmedim fakat insana güvenmiyorum. bir kere bağları çözüldü mü o kadar değişiyor, o kadar kurulmuş makine oluyor ki.. bir de bakıyorsun ki, o sağır ve duygusuz tabiat kuvvetlerine benzemiş. harbin, ihtilalin korkunç tarafı, asırlarca gayretle, terbiye ile, kültürle yendik sandığımız bu kaba kudreti birdenbire başı boş bırakmasıdır.

ben insanı seviyorum. onun şartlarıyla dövüşme kudretini seviyorum. kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum. hangimiz yıldızlı bir gecede kainatı bütün ağırlığıyla sırtımızda taşımayız? hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz.

hayatında bir yığın hülyadan başka ne vardı; yarın sabah, sen de bir hayal olmayacak mısın?

8.07.2022

hayata dair

bertrand russell

- mutluluğu yapan ögeler nelerdir sizce?

"dört ögeyi en önemliler sayarım: bunların birincisi sağlıktır belki, ikincisi yoksulluğa düşmeyecek kadar varlık, üçüncüsü yakınlarımızla iyi geçinme, dördüncüsü de işte başarı."

- insan yaşadığı dönemin yaşanabilir olduğunu nasıl bilir?

"özgür kurumlardan anlarsınız. basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz."

- genel olarak, hükümetlerin birazcık daha az etkin olmasından yana mısınız?

"kötü işlerin yapıldığı yerde, bu etkinlik ne kadar az olursa o kadar iyidir. insanoğlunun yaradılışı öyledir ki, öyle büyük kötülükler vardır ki, halk onları işlemekte etkinliğe can atar. denebilir ki, insan soyu dünya yüzünden kalkmadıysa, etkinsizlik yüzünden kalkmamıştır. zeki bir katilseniz, etkinsiniz ve bir hayli insan öldürebilirsiniz demektir. budala bir katilseniz, yakalanırsınız, öldüremez olursunuz. ne yazık ki, katiller gittikçe zeki, daha zeki oluyorlar."

- insanlar savaştan hoşlanıyorlar mı sizce?

"eh, birçokları hoşlanıyorlar. insanların birçoğu, yakınlarında olmayan ve kendilerine büyük kötülüğü dokunmayan bir savaştan hoşlanıyorlar. ama savaş kendi yurdunuza girdi mi, pek o kadar hoş olmuyor."

- insanlara savaş fırsatı verilmediği zaman saldırganlık isteklerini nasıl doyurabilirler?

"onların duyduğu aslında saldırganlık değil, serüven ihtiyacıdır. bence insanların serüven sevenlerinin hepsine imkan ölçüsünde serüven fırsatı sağlamaya çalışmak önemli, çok önemlidir. fazla para harcamadan dağlara tırmanma fırsatını bulabilmelisiniz. canı isterse kuzey kutbu'na, güney kutbu'na gidebilmeli insan. serüven için her çeşit fırsatı bulabilmeli."

- herkesin yazdığı müstehcen her şey yayınlanırsa, halkın ilgisini artırmaz mı bunlar?

"bence azaltır. aşağılık, açık saçık posta kartlarına izin verildiğini düşünelim. bence, ilk bir iki yıl bunlar kapış kapış alınır; sonra, herkes kanıksar ve kimse yüzlerine bakmaz olur."

* woodrow wyatt tarafından sorulan sorulara bertrand russell'ın verdiği yanıtlar.

30.06.2022

hiroşima

ernesto sabato

hiroşima bombardımanı sabahında, diye anlatıyor bay yasuo yamamoto, uçakların sesini duyduğumda bisikletimle gidiyordum. ama önemsemedim çünkü o günlerde buna alışmıştık. iki dakika sonra, dehşet verici patlamaların ortasında, bir seferde atılan bin havai fişeğin patlamasına benzeyen, devasa bir ateş sütununun yükseldiğini gördüm. bisikletim havaya fırladı, ben bir duvarın arkasına düştüm. kalkıp duvara tırmanabildiğimde korkunç bir kargaşa gördüm, çocukların, kadınların çılgınca haykırışlarını, kesinlikle kötü şekilde yaralanmış ya da can çekişen insanların çığlıklarına benzer sesler işittim. evime koştum. yolda ağır yaralı insanlar gördüm, kana bulanmış, büyük kısmı yanmış insanlar. hepsi korku ve acı içindeydi, hayatımda gördüğüm en büyük korku ve çekilebilecek en büyük acı içinde. istasyonun orada, bir ateş denizi vardı ve bütün evlerin yıkılmış olduğu görülüyordu. tek oğlum masumi ve karımı düşünerek kahroluyordum. nihayet, evimin bulunduğu yere molozlar ve yangınlar arasında varabildim, ne var ki artık duvar falan kalmamıştı, apartman bir depremle eğilmişti sanki, kırık cam yığınları, kapı ve çatı parçaları her yerdeydi. karım yaralıydı, verdiği küçük bir işi yapmak için çıkmış olan oğlumuzun adını haykırıyordu. onu, gittiği yönde, her yerde aradık, ta ki yerdeki neredeyse derisi olmayan çıplak bir şeyin iniltilerini işitinceye kadar; saçları da yanmıştı, acıyla büzülmek için bile gücü yoktu neredeyse. dehşetle kim olduğunu sorduk ve o talihsiz, ancak anlaşılır, son derece tuhaf bir sesle masumi yamamoto diye mırıldandı. bir kapının artığı bir tablanın üzerine büyük bir özenle koyduk; çünkü adeta tamamen açık bir yaraydı ve yardım alacağımız bir yere kadar götürdük. birkaç on blok ötede, kendileri de yaralı doktorlar ve hemşireler tarafından bakılmayı bekleyen uzun bir yaralı ve yanık insan kuyruğu gördük. oğlumuzun artık iyileşmeyeceğini düşünerek bir askeri doktordan, hiç olmazsa acılarını hafifletecek bir şey vermesini rica ettik. üzerini iyice kaplamamız için bize yağ verdi, dediğini yaptık. çocuk ölüp ölmeyeceğini sordu. büyük bir gayretle hayır dedik, çok yakında iyileşecekti. onu tekrar eve götürmek istedik fakat bize, n'olur dedi, bulunduğumuz yerde kıpırdamayalım. hava kararınca biraz sakinleşti fakat devamlı su istiyordu. durumunu daha da kötüleştirip kötüleştirmeyeceğini bilmiyorduk ama veriyorduk. bazı anlar çıldırıyordu ve sözleri anlaşılmıyordu. bir süre sonra aklını toplamış göründü, bize bir cennetin gerçekten var olup olmadığını sordu. karım deliye dönmüştü, cevap vermeye kalkmadı; fakat ben ona, evet dedim, cennet var, asla savaşların olmadığı güzel bir yer. bu sözlerimi dikkatle dinledi, sakinleşmiş gibiydi. "öyleyse ölsem daha iyi" diye mırıldandı. artık hemen hemen nefes alamıyordu, karım ona duyurmamak için sessizce ağlarken göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. sonra oğlumuz yeniden sayıklamaya başladı ve artık su istemedi. birkaç dakika içinde, ne mutlu ki, nefes almaz oldu.

25.06.2022

tezgah

dragan babic

her zaman orada olan tüm bu eski barış ve savaş suçluları, şu anda ellerinde tuttukları ve sonu görülemeyen bir geçmişin yaşlı hayaletleri, onların, iktidarlarının, kahramanlarının, tüm kokuşmuşluklarının, bize güzellikle ya da zorla benimsettirilmiş boklarının yaşlı hayaletleri.. üstelik de bizden saygı göstermemizi istiyorlar. aksi halde, ölüm, tabancayla, hapishane, sakinleştiriciler, televizyon, aptallıklar, açlık; fakat ne olursa olsun.. ölüm! ya da ölümden besbeter, televizyon diktatörlüğü ile bir türlü gelmeyen bir vaat edilmiş hayatın bekleyişi arasında dağılmış bir yaşam..

savaş yapmak için her zaman iyi nedenleri vardır onların. her zaman sonuncu, insanları katletmek için nedenler, her zaman kötüler, onları aç bırakmak için nedenler ve insanların yaşadıkları çevreyi mahvetmek için mazeretler.. nedenler, aklın mazeretleri, bağışlanmış mazeretler ve akıl. aklın nedenleri, akılyürütülmüş mazeretlerle ve affedilmiş nedenlerle. kilometrelerce tarih kitapları, mazeretler, nedenlerin felsefeleri ve kuramları, yalanlarla dolu yüzlerce yıl, eğitim mazeretlerinin nedenlerini haklı çıkarmak için. ve ben bunun içinde, bombamı patlatmak için mazeretler aramaksızın küçük bir nedenim var. onlar.. ki onlar, aile.. halk, vatan adına, özgürlük ve ilerleme ve uygarlık ve demokrasi adına, kuşkusuz, o adına, bu adına.. kendi kendime tüm bu dangalakların ne zaman sona ereceğini, insanların ne zaman anlayacaklarını soruyorum!

fakat insanların anlamaları zaman alacak ve bu süre zarfında, ötekiler şu adına, bu adına tezgahlarını sürdürüp gidecekler. fakat neyin adına? neyin adına tıp, toplumsal düzenin her gün kasıtlı olarak yol açtığı yoklukların doğurduğu hastalıklardan para kırıyor? neyin adına bir adam, pratikte kırk para vergi ödemeyen bir adamdan yüz kat azını kazandığı halde daha fazla vergi ödemek zorunda kalıyor? neyin adına.. hangi güzel ilke uğruna bu bokluğu yaşıyoruz; oysa bu binaların ağırbaşlı sadelikteki ön cepheleri başka mahallelerdeki on kuşak insanın elde edemeyecekleri servetleri saklarken.. bir sinema yıldızı ya da pop müzik starı neyin adına, bir yılda, yüzlerce işçinin ya da üçüncü dünya ülkelerinde milyonlarca insanın ömürleri boyunca kazandıkları paranın toplamından çok daha fazla kazanıyor? bugün ingiltere'nin tahtına oturmuş ve dünyanın en zengin kadını olan bir alman hiç vergi ödemiyor.. neyin adına? hangi adalet? hangi yasa? hangi düzen? hangi tanrı? ve sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi, onlar, bir savaş, bir açlık, bir topyekün ölüm tehdidi altında tutarak insanlığı tutsak ettiler. bu kez yeni dünya düzeni adına, daha önce naziler, japon imparatorluğu, stalin tarafından ve şimdi de amerikalılar tarafından dile getirilen düzen.. uluslararası para fonu da öyle.. medya tarafından her gün anımsatılan ve gündemden düşürülmeyen tehditler ve korkular, dünyanın efendilerine var olmayan bir gelecek, ölü bir tanrı, yitip gitmiş bir peygamber, beyaz cübbe giymiş bir kaçık adına, hiçbir zaman sahip olamayacakları bir özgürlük adına topluluklara egemen olmalarını sağlıyor.

10.05.2022

hayat

dragan babic

hayat harika bir şey. yeter ki yaşamamıza izin versinler. toplum. ya da onu çekip çeviren azınlık. başkaları için. öyle her şeyin basit olmasına izin vermiyor. tuhaf; ama ona kendi düşüncelerini hangi düzeyde benimsetebiliyorsun. yaşamı karmaşıklaştırdı. ve.. olumsuz olan her şey için bir haklılık payı buluyor. ve her türlü değişiklik arzusunu karalamaya çalışıyor. sözde ilerlemenin tersine, onu ütopik olmakla suçluyor.

onlara göre savaş kaçınılmazdır; çünkü o her zaman var oldu. ve kanıtı, 2. dünya savaşı'ndan bu yana, 30 milyondan fazla insanın ölmesine yol açan 130 savaş söz konusu. çevrenin yıkımı ve bunun gibi şeyler söz konusu. aynı zamanda korkuyu kurumsallaştırdılar. senin bir işin var, senin işin yok türünden. ve insanların ne düşünecek vakitleri var ne seçecek cesaretleri. ama koşturup durmak. insanlığın büyük çoğunluğu gibi acından ölmedikleri zaman, yaşamlarını kazanmak zorundalar. bu da meydanı, dünyanın efendilerine bırakmak anlamına geliyor.

en üzücü yanı ne, biliyor musun? uşaklarını özgür olduklarına ve onlar için belirledikleri hedefin kendi seçimleri olduğuna inandırıyorlar. ve bunu medya aracılığıyla yapıyorlar. ve zaman zaman ortak çıkar.. ilerleme.. adalet.. gibi demokrasiyle çeşnilendirilmiş birtakım sözleri slogan olarak kullanıyorlar.

bu kimselerin, bir oyunun kurbanı olduklarını anlamalarını sağlamak gerekiyor. onlar toplumun bir parçası, onlar toplum, onlar çoğunluk; ama her şey bir azınlığın gereksinimlerini karşılamaya yönelik olarak planlanmış.

16.01.2022

kuruntu

bertrand russell

herkes, her gittiği yerde, rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. bunların bazıları kişiseldir; kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisinden ve tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek de iyi olmayan sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. onun ardından ailesinin olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir. daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları gelir. ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında rahatlatıcı kuruntular besler.

bazı aşağılamalara maruz kalmış bir kişi kendisinin ingiltere kralı olduğu yolunda bir kuram benimser ve kendisine bu yüce konumunun gerektirdiği saygı ile davranılmamasını mazur göstermek için de zekice işlenmiş bir sürü açıklama icat eder. bu örnekte, komşuları onun bu hayallerine sıcak bakmazlar ve kendisini bir tımarhaneye kapatırlar. fakat o kendi büyüklüğünü değil de ulusunun veya sınıfının veya mezhebinin büyüklüğünü ileri sürerse, görüşleri, dışarıdan bakan tarafsız bir kişiye tımarhanede karşılaşılanlar kadar abes gelse bile, birçok yandaş kazanır; bir siyasal veya dinsel -veya askeri- önder olur. bu yolla, kişisel delilikle benzer kuralları izleyen bir toplumsal delilik gelişir.

kendini ingiltere kralı sanan bir deliyle tartışmanın tehlikeli olduğunu herkes bilir; fakat tek başına olduğu için onun hakkından gelinebilir. bütün bir ulus bir kuruntuya kapıldığı zaman, savlarına karşı gelindiğinde kapıldıkları öfke tek bir delininkiyle aynıdır; fakat o ulusun aklını başına getirecek tek şey savaştır.

31.12.2021

yeni bir çağ

walker percy

aşık olmak diye bir şeyin olup olmadığını merak etmeye başladım; yoksa hayattaki en iyi şeyler sıradan cinsel ilişki ve sıradan içki içme gibi basit, kadim zevkler olabilir miydi? gerçekten de yetişkin, sağlıklı bir adam olmak ve daha önce hiç görmediğin hoş bir kadınla karşılaşmak ve onu oracıkta istemek ve onun da senden hoşlandığını görmek, onu bir barda birkaç kadeh içki içmeye davet etmek, elini onun elbisesinin altına sokmak, uyluklarının derin beyaz etine dokunmak, kulağına "peki, şimdi, tatlım, ne dersin?" diye fısıldamaktan daha hoş ne olabilirdi?

tahammül edilebilir sonlu bir hayat yaşayan, çalışan, yiyen, içen, avlanan, uyuyan, mutsuz sayılmayacak, egosantrik bir adam olmanın, sonra günlerden bir gün yüce, yıldızlı göklerin kendisine açılmış olduğunu ve yüreğinin onunla dolup taştığını keşfetmenin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun? onunla? o. kadın. bir kategori değil, bir cinsiyet değil, iki cinsiyetten biri değil, insan bir dişi yaratık değil, bir sonsuzluk. kadın eşittir sonsuzluk. sonsuzluk, senin için ekmek gibi, su gibi elzem hale gelmiş, yaşam ve yüreğinin kendi müziği, soluduğun hava haline gelmiş bir kadından başka nedir ki? sadece ona yakın olmak bile yaşamak ve ruhunun kendi benliğine sahip olmaktır.

etrafımızda bol miktarda kötülük var diyorsun. hitler, gaz fırınları ve benzerlerine ne mi demeli? ne olmuş onlara? herkesin bildiği ve söylediği gibi, hitler zırdeliydi. ve görünüşe göre başka hiç kimse sorumlu değilmiş. herkes emirleri yerine getiriyormuş. hatta böyle bir emrin olmaması, her şeyin bürokratik bir hata olması bile mümkünmüş. hiroşima'da 120 bin kişinin ölmesi mi? onun kötülüğü neresindeydi? harry truman kötü müydü? pilota ve bombacıya gelince, her bakımdan harika adamlardı, iyi birer baba ve aile erkeği. çağın niteliği, korkunç şeylerin olması ama işin içinde hiçbir "kötülük" bulunmaması. insanlar ya deli ya bedbaht ya da harika; o halde "kötülük" nerede işin içine giriyor?

basitçe, şu: bir kanaat ve bir özgürlük. kanaat: bu çağa katlanmayacağım. özgürlük: kanaatime dayanarak eyleme geçme özgürlüğüm var. ve eyleme geçeceğim de. benden başka hiç kimse hem o kanaate hem de o özgürlüğe sahip değil. birçokları benimle aynı fikirde, o kanaate sahipler ama eyleme geçmiyorlar. bazıları eyleme geçiyor, katlediyor, bombalıyor, yakıyor vesaire ama onlar deli olanlar. deli insanların delice eylemleri. ama ya bir tek, kendine hakim, mantıklı ve onurlu adam eyleme geçerse ve kusursuz bir kendine hakimiyet, mantık ve onurla eyleme geçerse? o zaman yeni bir çağın başlangıcı olur. biz yeni bir düzen başlatacağız.

geçmişten, neler olup bittiğinden emin olmayabilirim -her şey karmakarışık, bunun hakkında düşünmemeyi tercih ederim- ama geleceğin ve yeni düzenin ve hayatımın nasıl olacağını biliyorum. yeni düzen, katoliklik ya da komünizm ya da faşizm ya da liberalizm ya da kapitalizm ya da herhangi başka bir izm üzerine kurulmayacak; sadece yeni soyun değer verdiği ve ihlaline eşlik edecek olan şiddetle kendini gösterecek o katı fazilet üzerine kurulacak. bu çağa katlanmayacağız. onu yıkmak yeterli değil. yeni bir düzen kuracağız. dünyanın durumuna katlanmayacağız.

1.12.2021

karanlık

nikiforos vrettakos

insanlar kurşuna diziliyor, asılıyor. her şey yok ediliyor. gerçek dışında, dökülen kan dışında, her şey. çünkü, kanın, bütün olup bitenleri algılama yeteneği vardır. gözü vardır, kulağı vardır, zalimleri adım adım izler. ölüler de yaşayanlar gibi gözüpek ve korkunçturlar.

hiçbir şeyden kuşkulanmak istemem ama, dimitri, bu karanlık nereden kaynaklanıyor? nedir ölçüsü bu karanlığın? yeryüzünde, yapacağı kötülük nereye dek varabilir? işte bu yüzden zaman zaman insanın kötürüm olduğu kuşkusu düşüyor içime. tüm beynimdekilerin yarım olduğu kuşkusu. bir an geliyor, her şeyi kırıp geçiren bu güçleri bütün dünyanın üzerine gerilmiş ateşten bir örtü gibi görüyorum. özgürlük, adalet, barış? yoktur bu denli sulanan başka ağaç. nerede çiçekleri? nerede ürünleri?

15.11.2021

savaş

doris lessing

1919 yılıydı, 29 milyon insanın, bir nedenle o dönemin tarihinin dışında tutulan grip salgını nedeniyle öldüğü yıldı. büyük savaş'ta, çoğu siperlerde olmak üzere 10 milyon insan öldü ve bu istatistiği artık her 11 kasım'da hatırlarız, ancak ispanyol kadını da denilen gripten 29 milyon kişinin öldüğünüyse nadiren.

herhangi bir savaşa giden veya yakınında bulunan her erkeğin sesinde her zaman o yoğun deneyim pişmanlığı vardır. bizler duygu bağımlısıyız, heyecana meyilliyiz ve eğer bu tehlike ve ölüm anlamına geliyorsa buna hazırız. her nesil, bir önceki neslin nostaljik sesleri tarafından savaşa ikna edilmiştir.

savaş, turizmin gönderdiğinden daha da fazla insan kitlesini dünyanın orasına burasına gönderir.

hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı ama bunu unutmuş gibi görünüyoruz. savaş yüzünden hayatları rayından çıkarıldığı için potansiyelleri asla kullanılmayan insanlar..

13.10.2021

haçlı seferleri

sevan nişanyan

haçlı seferlerinin islam dünyası için büyük bir travma olduğunu savunan bir arkadaşa email.

amin maalouf'u okudum. aynı konuda daha ciddi iki üç kitap daha okudum, hillenbrand'ınki yanımdaki rafta duruyor. yıllar önce profesör geannakopulos'un dersinde, az kimsenin umursadığı üçüncü perspektifi de görmüştük, bizans'ın bakış açısından haçlı seferleri.

edindiğim izlenim o ki islam dünyasında haçlı seferleri kayda değer bir iz bırakmadan geçmiş. avrupa tarihi açısından haçlı seferleri bir dönüm noktasıdır. oysa islam dünyasında, 200 seneden beri süren anarşi ve kör dövüşü ortamında ufak bir dipnottan öte pek ilgi görmemiş. anadolu'da etkili olmuş, galiba türkleri bir tür devlet örgütlenmesine mecbur etmiş. (haçlı seferleri olmasa türkler belki alelade bir askeri maceracı sınıfı olarak kalır, bizans düzeni içinde erirdi.) mısır'da eyyubi devletinin şekillenmesine vesile olmuş. o kadar.

islam dünyasında 19. yüzyıl sonuna dek haçlı seferlerini hatırlayan pek yoktur. islam tarihçiliğinde üzerinde durulan bir konu değildir. ehl-i salib deyimi ne zaman çıktı tam emin değilim ama 19. yüzyıldan önce hadisenin islam söyleminde bir adı olduğunu bile sanmıyorum. batı'dan öğrendiler. 19. yüzyıl sonundaki ezilmişlik hissiyle birleştirince konu birden duygusal ağırlık kazandı. avrupalıların bir kahramanlık destanı olarak anlattığı konuyu tersinden okumaya giriştiler.

islam tarihinde asıl büyük travma moğol istilasıdır. islam dinini çöküşün eşiğine getirdiler. arap aristokrasisini bir daha belini doğrultamamacasına tükettiler. haçlıların aksine bilfiil büyük islam toplulukları üzerinde gayrimüslim (ve anti-müslim) bir unsur olarak hüküm sürdüler. islam medeniyetinin kıvılcımının sönmesi hemen hemen kesin olarak 13. yüzyıl sonlarına tarihlenir. moğollardan 200 sene önceki türk istilası da büyük bir travmaydı. ama moğolların aksine türkler zaten müslümandı. hızlıca adapte oldular. kısa bir bocalamadan sonra islam medeniyeti toparlandı, iyi ürünler vermeye devam etti. 

silah zoruyla din yayma kepazeliğini bu coğrafyalara getiren haçlılar değildir, islam'dır. bana sorarsan insanlık tarihinin büyük felaketlerinden biridir. hristiyanlık, roma'nın var olan egemenlik alanında serpildi. zorbalık kariyerini istila ve çapul sahasında değil, iç toplumsal baskı alanında geliştirdi. roma'nın egemenlik sınırları ötesine (mesela iran'a, iç asya'ya, çin'e, habeşistan'a) hristiyanlar yalınayak zahitler ve keşişler olarak gittiler. silah zoruyla din yayma adetini hristiyanlıkta en erken 10. yüzyılda, macar istilalarının ardından doğu ve kuzey avrupa'ya sefer eden şövalye tarikatlarında görürsün. bunların da çoğu ideolojik formasyonunu ispanya ve sicilya'da müslümanlarla çatışmada kazanmıştır. üç büyük şövalye tarikatından ikisinin kurucularının geçmişinde ispanya deneyimi vardır. 1. haçlı seferinin askeri liderleri olan roger ve tancred 1060-70'lerde sicilya'da müslümanlarla savaştı.

haçlı seferleri, müslümanlardan öğrenilmiş bir "cihat" zihniyetinin ürünüdür. hristiyan kültürünün bir yönüyle "müslümanlaşmasının" eseridir. aksiyon değil reaksiyondur. tetikleyici hadise 1081'de (83 müydü?) kudüs'ün türkler tarafından işgaliydi. bardağı taşıran damla oldu. 11. yüzyıl sonunda türkler islam dini adına koskoca anadolu ile suriye-filistin'i ele geçirip yağmaladılar. bu travma olmuyor da, bir avuç avrupalı maceraperestin suriye-filistin sahilinde bir düzine kasabayı ele geçirmesi mi travma oluyor? hadi canım sen de!

9.08.2021

homo homini lupus

erich fromm

insanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini kırmak için şiddetin şaşmaz bir biçimde uygulandığı bir tarihtir bu. hitler milyonlarca yahudi'yi tek başına mı yok etti? stalin siyasal düşmanlarını kendi başına mı ortadan kaldırdı?

bu kişiler yalnız değildiler; kendileri için yalnız isteyerek değil, koşa koşa adam öldüren, işkence yapan binlerce yardımcıları vardı; insanın insana karşı acımasızlığına her yerde -acımasız savaşlarda, cinayet ve ırza geçmelerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde, işkence gören, acı çeken canlıların inlemelerine kimsenin kulak vermemesinde, bunlara herkesin yüreğini kapamasında- tanık olmuyor muyuz?

bütün bunlar hobbes gibi düşünenleri homo homini lupus (insan insanın kurdudur) inancına götürdü. bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.

8.08.2021

alparslan

amin maalouf

savaş, semerkant'ta da yakından takip ediliyordu. her üç günde bir kaleyi savunanların yolladıkları bir güvercin geliyordu. asla bir imdat çağrısı olmuyordu bu; erzağın ve insanların tükendiğinden hiç söz etmiyor, sadece düşmanların verdiği kayıpları, şehri kuşatanların arasında salgın çıktığı söylentilerini anlatıyordu. kale kumandanı harezmli yusuf bir anda maveraünnehir'in kahramanı olmuştu.

bununla birlikte sonunda vakit geldi çattı, kaleyi savunan bir avuç asker sayıca çok üstün düşmanla artık başa çıkamaz oldu, kalenin temellerinin altına lağımlar döşenip surlar aşıldı. yusuf soluğu tükeninceye kadar savaştı; ama sonunda yaralanıp esir düştü. başına bela olan bu adamı yakından tanımak isteyen sultan'ın huzuruna çıkardılar onu. karşısında duran kara kuru, ufak tefek, yabanıl, üstü başı kir toz içinde bir adamdı. kollarına sıkı sıkıya yapışmış çam yarması gibi iki muhafızın ortasında, başı dimdik, ayakta duruyordu. alp arslan ise üzeri minderlerle kaplı, ahşap bir sekinin üzerinde, bağdaş kurmuş oturuyordu. iki adam karşılıklı meydan okuyarak uzun uzun bakıştılar, sonra galip emretti:

"yere dört kazık çakın, bunu kollarından bacaklarından bağlayın, sonra da bedenini dört parçaya ayırın!"

yusuf karşısındakini tepeden tırnağa süzdü aşağılayarak ve haykırdı:

"erkek gibi savaşmış birine böyle muamele reva görülür mü?"

alparslan cevap bile vermedi, başını çevirdi. tutsak onu azarlar gibi seslendi:

"hey karı kılıklı, sana söylüyorum!"

sultan bir anda sanki akrep sokmuş gibi yerinden sıçradı. yanında duran yayını kaptı, bir ok çekip taktı ve fırlatmadan önce muhafızlara tutsağı bırakmalarını emretti. yoksa onları da yaralayabilirdi. zaten korkusu da yoktu, o güne dek hedefini asla ıskalamamıştı.

aşırı sinirlendiği için mi, aceleden mi, çok kısa mesafeye ok atmanın zorluğundan mı, nedendir bilinmez, yusuf'u vuramadı ve sultan daha ikinci bir oka uzanmaya fırsat bulamadan, tutsak üzerine atıldı. sekinin üzerinde tünemiş vaziyette savunmasız kalan alp arslan oradan kurtulmaya çalışırken ayağı bir mindere takılıp sendeledi ve yere devrildi. yusuf üzerine çökmüştü bile, elinde de giysilerinin içine sakladığı bir hançer vardı. kafasına bir gürz yemeden önce sultan'ın böğrünü deşecek zamanı buldu yine de. askerler cansız bedeni üzerine üşüşüp lime lime ettiler. ama ölümün dudaklarında dondurduğu o alaycı gülümseyişi silemediler. öcünü almıştı, sultan'ın da günleri sayılıydı artık.

nitekim alparslan dört gün dört gece can çekiştikten sonra öldü. canı ağır ağır çekilirken acı bir muhasebeyle geçen dört gün. dönemin vakanüvisleri sözlerini şöyle naklettiler: "daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum, onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime, 'şu cihanın hakimiyim! benimle kim boy ölçüşebilir?' dedim. allah bu kibrime, bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkumunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı."

25.06.2021

çete savaşı

tolstoy

savaş kuralları denen şeylerin en göze batar, en elverişli istisnalarından biri, dağınık insanların sıkı bir kitle teşkil edenlere karşı hareketidir. bu tür hareketler ulusal savaşlarda daima görülür. bu hareketlerde insanlar kitleye karşı kitle olarak duracak yerde etrafa dağılır, ayrı ayrı hücum ederler, kendilerine büyük kuvvetlerle hücum edildiği zaman kaçarlar hemen, sonra fırsat bulunca gene saldırırlar. ispanya'da gerillalar böyle yapmıştı; kafkas dağlıları böyle yapmıştı; 1812'de ruslar böyle yapmıştı.

bu tür savaşa çete savaşı adı veriliyor, bunun böylece açıklandığı sanılıyordu. oysa bu tür savaş hiçbir kurala uymadığı gibi, yanılmaz kabul edilen malum taktik kurala da tamamıyla aykırıdır. bu kurala göre, hücum edenin savaşta düşmanından daha güçlü olması için gücünü bir yerde toplaması gerekir.

çete savaşı -tarihin gösterdiğine göre daima başarılı olur- bu kurala tamamıyla aykırıdır.

bu aykırılık savaş biliminin, ordunun gücünü askerlerinin sayısıyla özdeş kabul etmesinden ileri gelir. savaş bilimi, asker ne kadar çoksa güç o kadar çoktur, der. buna göre, büyük kuvvetler daima galebe çalar. savaş bilimi bunu söylemekle, kuvvetleri ancak kitlelerine göre inceleyen mekanik gibi, kuvvetlerin kendi aralarında eşit olup olmaması, kitlelerinin eşit olup olmamasına bağlıdır, demiş olur.

kuvvet -hareketin miktarı- kitlenin hızla çarpımıdır. savaşta ordunun gücü, kitlenin başka bir şeye, bilinmeyen x'e çarpımıdır.

savaş bilimi, bir ordu kitlesinin kuvvetle birbirine uymamasının, küçük müfrezelerin büyükleri yenmesinin tarihte sayısız örneklerini görerek bu bilinmeyen x'in varlığını belirsiz bir şekilde kabul eder ve onu kah geometrik bir planlamada, kah silahların üstünlüğünde ve en çok da komutanların dehasında bulmaya çalışır. ama bütün bu çarpanların vardığı sonuçlar, tarihi olaylara uygun olmaktan uzaktır. bununla birlikte, yüksek komutanların savaş sırasındaki emirlerine, kahramanların hatırı için önem veren yanlış görüşten vazgeçmek, bu bilinmeyen x'i bulmak için yeterlidir.

bu x, ordunun maneviyatı, yani dahilerin ya da dahi olmayanların kumandası altında, üç ya da iki cephede, sopalarla ya da dakikada otuz mermi atan tüfeklerle, nasıl olursa olsun dövüşmek, kendini orduyu oluşturan insanların karşısındaki tehlikelere atmak için az veya çok beslenen arzudur. dövüşmeye en çok arzusu olanlar her zaman dövüş için en elverişli mevkilerde yer alırlar.

ordunun maneviyatı, kitle ile çarpılınca kuvveti ortaya çıkaran şeydir. ordu maneviyatının önemini, bu bilinmeyen çarpanı belirlemek ve ifade etmek bir bilim meselesidir.

bu mesele ancak kuvveti doğuran şartları, yani komutanın emirlerini, teçhizat vesaireyi çarpan diye alarak keyfi surette bilinmeyen x'in yerine koymaktan vazgeçtiğimiz ve bu bilinmeyeni tam olarak, yani dövüşmeye, kendini tehlikeye atmaya karşı duyulan çok veya az bir arzu diye kabul ettiğimiz takdirde mümkündür. ancak o zaman, tarihi olayları denklemlerle göstererek bu bilinmeyenin orantısal değerinin kıyasından bizzat bilinmeyenin belirlenmesi beklenebilir.

on kişi, on tabur veya on tümen; on beş kişi, on beş tabur veya on beş tümenle savaşarak onu yeniyor, yani istisnasız hepsini öldürüyor veya esir ediyor, kendileri de dört kayıp veriyor; şu halde bir tarafın dört, öbür tarafın on beş kaybı vardır. demek ki dört, on beşe eşittir ve 4x = 15y. öyleyse x:y=15. bu denklem, bilinmeyenin değerini vermiyor ama iki bilinmeyen arasındaki oranı veriyor. ayrı ayrı alınan tarihi birimlerin -savaşların, seferlerin, savaş aşamalarının- kurulacak bu denklemlerinden türlü kanunlar, teoremler elde edilebilir.

taarruzda toplu halde, çekilmede dağınık olarak hareket etmek gerektiği yolundaki taktik kural, ordunun gücünün maneviyatına bağlı olduğu gerçeğini doğrular, insanları ateş altına sürmek ancak toplu hareketle sağlanabilir. bir disipline, taarruza karşı korunmak için gerekenden daha sıkı bir disipline ihtiyaç vardır. ama ordunun maneviyatını gözden uzak tutan bu kural hep yanlış çıkar ve özellikle güçlü bir maneviyatın ya da tersinin olduğu yerde, bütün halk savaşlarında gerçeklikle şaşırtıcı bir tezat teşkil eder.

fransızlar 1812 yılında geri çekilirken, taktik kurala göre ayrı ayrı korunmaları gerektiği halde bir yerde toplanıyorlardı; çünkü askerlerin maneviyatı o kadar bozulmuştu ki, ancak kitle onları bir arada tutabiliyordu. rusların, tersine, taktik kurala göre kitle halinde hücum etmeleri gerekiyordu ama dağıldılar; çünkü maneviyat öyle yüksekti ki, insanlar emir almadan fransızları vuruyor, tehlikeye atılmak için emre gereksinim duymuyorlardı.

26.02.2021

tomanbay

amin maalouf

yılın en son gününde büyük türk yavuz sultan selim kahire'ye girdi. ordudan önce çığırtkanlar kenti dolaşıp kimsenin canına zarar gelmeyeceğini, halkın ertesi günü işinin başına dönmesini duyurdular. günlerden cumaydı. suriye'de tutuklanmış olan halife, kente yavuz'un yanında girdi. bütün camilerdeki cuma hutbeleri, "sultan oğlu sultan, iki kıtanın ve iki denizin hükümdarı, iki ordunun yok edicisi, iki ırak'ın hakimi, kutsal yerlerin hizmetkarı, muzaffer padişah selim şah" adına verildi.

ama bir kişi geri çekilmiyordu. bu kişi tomanbay'dı. kahire tarihinin en kahramanca sayfalarından birini yazabilmek için elinden geleni yapıyordu.

kahire'nin yeni efendisi, her kutsal yeri, her köşeyi, her kapıyı görmek, her korkulu bakışı unutulmaz gölgesiyle silmek istercesine kentin sokaklarında böbürlenerek dolaşıyordu. önüsıra, habercileri hiç durmadan ve yorulmadan, halkın canı ve malı için korku duymasının gereksiz olduğunu duyururken, sultanın birkaç adım gerisinde toplu öldürmeler ve yağmalar süregidiyordu.

ilk kurbanlar çerkezlerdi. memlükler ya da memlük soyundan olanlar hiç duraksanmadan yakalanıyordu. eski yönetimden yüksek rütbeli biri yakalandığı zaman, bir eşeğe ters bindiriliyor, başına mavi bir sarık takılıyor, boynuna küçük ziller asılıyor, öldürülmeden önce kent sokaklarında dolaştırılıyor, öldürüldükten sonra başı bir sopaya geçiriliyor, gövdesi ise köpeklere atılıyordu. osmanlı askerlerinin bulunduğu yerlerde böyle sopalardan yüzlercesi, selim'in dolaşmaktan hoşlandığı bir ölüler ormanı gibi yan yana yere çakılı duruyordu.

başta osmanlıların verdikleri sözlere kanan çerkezler, durumu kavrayınca geleneksel kalpaklarını ya da küçük sarıklarını çıkarıp halkın geri kalanından ayırt edilmemek için büyük sarıklar giymeye başladılar. bunun sonucunda osmanlı askerleri gelen geçeni yakalayıp kılık değiştirmiş çerkezler olmakla suçladılar ve onları özgür bırakmak için fidye istediler. sokaklar boş kalınca askerler bu kez evlere girdiler, kaçmış olan memlükleri aramak bahanesiyle çapulculuğa ve ırza geçmeye başladılar.

yılın dördüncü günü, sultan selim kahire'nin varoşunda, ordusunun en büyük bölümünün bulunduğu bulak'taydı. birçok subayın öldürülmesinde hazır bulundu, kampta yığılmış bulunan yüzlerce cesedin nil'e atılmasını buyurdu, sonra da konuşlandıkları yere yakın bir camiye akşam namazına gitmeden önce hamama girip yıkandı.

gün battıktan sonra ordugaha dönen selim yardımcılarından çoğunu yanına çağırdı. toplantı yeni başlamıştı ki dışarıda olağanüstü bir gürültü koptu. yanmakta olan meşaleler taşıyan yüzlerce deve osmanlıların arasına dalmış, çadırlar yanmaya başlamıştı. karanlık tümüyle basmıştı. kargaşa sırasında binlerce silahlı ordugahı ele geçirdi. başlarında tomanbay vardı. askerleri arasında düzenli birlikler de vardı; ama çoğu halk milis güçlerine katılan sıradan insanlar, gemiciler, sakalar, eski katillerdi. kiminin elinde kama, kiminin elinde de sopa ya da yaba vardı. karanlığın ve şaşkınlığın yardımıyla osmanlılardan çok adam öldürdüler. savaşın en kızıştığı sıra, selim her yandan kuşatıldı; ancak akıllı bir muhafızın yardımıyla kurtulup başka bir yere gidebildi. ordugah artık tomanbay'ın elindeydi. tomanbay hiç zaman yitirmeden kahire'nin her yanına dağılmalarını ve hiç tutsak almamalarını buyurdu.

başkent sokak sokak geri alındı. çerkezler halkın da yardımıyla osmanlı askerlerini kovalamaya başladılar. kurbanlar şimdi amansız cellatlara dönüşmüşlerdi. kaçarlarken camiye sığınan yedi türk'ü yirmi kahireli kovalıyordu. camiye girip minareye çıktılar, oradan halka ateş etmeye başladılar. sonra yakalandılar. boğazları kesilip kanlı gövdeleri minareden aşağı atıldı.

savaş salı akşamı başlamıştı. perşembe günü tomanbay, kendi askerlerinin elinde olan salibe caddesi'ndeki şeyhu camisi'ne gitti. kenti öylesine denetimine almış görünüyordu ki cuma hutbesi bu kez minberlerden onun adına verildi.

fakat üstünlüğü kalıcı değildi. ilk saldırının şaşkınlığından kurtulan osmanlılar harekete geçtiler. bulak'ı yeniden aldılar, kahire'de mahallelere yeniden girdiler, kenti adım adım yeniden ele geçirdiler. tomanbay çarçabuk hendekler kazdırdığı ve barikatlar yaptırdığı daha kalabalık semtleri elinde tutabildi.

sokaklarda savaş hala sürüyordu. varoşları ellerinde bulunduran osmanlılar kentin merkezine girmeye çalışıyorlar; ancak çok büyük kayıplar veriyorlar, çok yavaş ilerleyebiliyorlardı. yine de savaşın sonunun ne olacağı belliydi. askerler ve milis güçleri tomanbay'ın ordugahından kaçıyorlardı. memlük sultanının çevresindeki bir avuç inançlı yandaşı, tüfek kullanabilen birkaç kara askeri ve çerkez muhafızlarla bir gün daha savaştı. cumartesi gecesi, kararlılığını yitirmemesine karşın kentten ayrıldı. yakında bir orduyla gelip işgalcileri kovacağını söyledi.

osmanlıların kente ikinci girişlerinde yaptıklarını nasıl anlatabilirim? bu kez durum, ilk yengilerinde olduğu gibi, kendilerine karşı çıkan çerkezleri yok ettikleri durumdan değişikti. şimdi bütün kahire halkını cezalandıracaklardı. büyük türk'ün askerlerine sokaklara dağılıp soluk alan her şeyi öldürme buyruğu verildi. hiç kimse bu uğursuz kentten çıkamıyordu, bütün sokaklar kesilmişti. kimse kendine bir sığınak bulamıyordu; çünkü camilerle mezarlıklar savaş alanına dönmüştü. halk bu kasırganın geçmesi umuduyla eve kapanmıştı. söylenenlere göre o gün, gecenin son çeyreğiyle güneşin doğuşu arasında 8.000'den fazla insan öldürülmüş. sokaklarda kan seli içinde kadın, erkek, çocuk, at, eşek ölüleri birbirine karışmıştı.

ertesi gün selim, öcün alınmış olduğunu ve kıyımın durması gerektiğini göstermek için çadırının önüne biri beyaz, biri kırmızı iki bayrak diktirdi. bunun tam zamanıydı; çünkü öç alma kıyımı hep o yoğunlukta daha birkaç gün sürseydi, büyük türk'ün bu ülkede ele geçirdiği tek yer büyük bir ölüler çukuru olurdu.

piramitleri yapmak için kaç adam öldü? daha yıllarca çalışabilecek, yiyip içebilecek ve çiftleşebilecek kaç adam! sonra arkalarında hiçbir iz bırakmadan vebadan öleceklerdi. firavunun buyruğuna uyarak emeklerinin, acılarının ve en soylu amaçlarının anısını ölümsüzleştiren piramitleri yaptılar. tomanbay daha farklı bir şey yapmadı. dört gözüpeklik günü, dört saygınlık, dört savunma günü, dört yüzyıllık bir boyun eğmeden ve bükülmeden ve aşağılanmadan daha iyi değil midir? tomanbay kahire'ye ve halkına verebileceği en güzel armağanı verdi: başlamakta olan uzun gecenin karanlığında hep parlayacak olan o kutsal alev.

öğleyin çığırtkanların sesleri ezan seslerine karıştı. binlerce kişi, kadın, erkek, genç, yaşlı, koşar adımlarla zuveyla kapısı yönüne gidiyordu. kapıda gitgide artmakta olan kalabalığın sessizliği çok etkileyiciydi. birden kalabalık aralandı, osmanlı ordusundan yüz atlı, iki yüz yaya askerin geçmesi için yol verdi. arkaları halka dönük olmak üzere tek merkezli üç çember oluşturdular. ortada at üstünde bir adam vardı. görünüşünden tomanbay'ı tanımak çok kolay değildi. başı açık, sakalı karmakarışıktı. üstünde yalnızca kırmızı kumaş parçaları ve gelişigüzel giydirilmiş bir gömlek vardı. ayaklarıysa mavi paçavralarla sarılmış birer yumruydu sanki. söylentilere göre bir bedevi kabile reisinin ihanetine uğrayan tomanbay tutuklanmıştı.

yenik imparator bir osmanlı subayının buyruğu üzerine attan indi. birisi onun ellerini çözdü, kılıçları hazır on iki asker bir anda çevresini sardı. tomanbay kaçmaya çalışacak gibi görünmüyordu. bağları çözülmüş ellerini sallayarak, gözüpeklikle sevgi gösterisinde bulunan halkı selamladı. sonra kendi gözleriyle birlikte herkesin gözleri ünlü kapıya ip yerleştirmekte olan cellada döndü.

tomanbay şaşırmış göründü; fakat dudaklarından gülümseme eksik olmadı. yalnızca bakışları keskinliğini yitirdi. halka, "benim için üçer kez fatiha okuyun." diye bağırdı.

binlerce kişinin mırıltısı her an biraz daha yükselerek duyuldu.

"rahman ve rahim olan allah'ın adıyla. alemlerin rabbi olan allah'a hamdolsun. rahman ve rahim. din gününün sahibi..."

son söz "amin", öfkeli, başkaldıran, uzayan bir çığlıktı. sonra birden kesin bir sessizlik. osmanlılar kendileri de etkilenmişler, duraksamışlardı. sonunda tomanbay onları uyardı.

"cellat, görevini yerine getir!"

ip tutuklu adamın boynuna geçirildi. birisi ipin öteki ucunu çekti. sultan önce bir ayağını kaldırdı, sonra yere düştü. ip kopmuştu. bir kez daha ip bağlandı. gerilim doruğa, dayanılmaz bir noktaya erişmişti. yalnızca tomanbay eğleniyor gibi görünüyordu. sanki kendini, yürekliliğin bir başka biçimde ödüllendirildiği bir başka dünyada duyumsuyordu. cellat ipi üçüncü kez bağladı. bu kez ip kopmadı. bir gürültü yükseldi. iç çekişler, haykırışlar ve dualar. zuveyla kapısı'nda serseri bir at hırsızı gibi asılan, nil koyağını yöneten en yürekli kişi, mısır'ın son imparatoru tomanbay öte dünyaya göçmüştü.

23.02.2021

staj

sevan nişanyan

haçlı seferlerinin sorumlusu kim? töton şövalyeleri, 1300 başlarında gidip baltık denizi sahilindeki ilkel kavimleri kılıçtan geçiren ve kılıç zoruyla hristiyanlığı yayan tipler. bunlar "kötü" batı emperyalizminin prototipi ve ilk örneği sayılır. ondan önceki bin küsur yılda avrupalıların ilkel kabileleri hristiyan etmek gibi bir derdi görülmemiş. daha sonra amerika'larda, asya'da, afrika'da girişecekleri "irşad ve tebliğ" metotlarını burada geliştirmişler.

peki töton şövalyeleri mesleği nerede öğrenmiş dersiniz? yeni okudum, ağzım açık kaldı vallahi. kurucu şövalyelerin hepsi orta doğu'da müslüman savaşlarında staj yapmış.

itirazlara cevaben. hey allahım, savaşı müslümanlar mı icat etti demişim? hristiyanlar savaş bilmez mi demişim? savaş yoluyla din yayma ucubesinden söz ediyoruz. kepazeliklerle dolu insanlık tarihinin en saçma icatlarından biridir. bu eşsiz icadı insanlığa armağan eden kim? muhammed ve şürekası. o tarihe kadar hristiyanlarda böyle bir numara var mı? yok. batı hristiyanları bu harikulade yeni keşifle nerede tanışmış? ispanya'da. hemen benimsemişler mi? yok, ispanya'da 300 sene lokal çatışmalarla vakit geçirmişler. ne zaman akıllanmışlar? islamiyet 11. yüzyılda türkler eliyle ikinci emperyalizm çağına girince. ne yapmışlar? aynen müslümanların 400 seneden beri yaptığı gibi, cihat tezgâhına girişmişler.

bin sene boyunca silah yoluyla iman yaymak gibi bir saçmalıktan beri duran bir kültür, türkler 1071'de anadolu'yu ve kudüs'ü zaptedince "bunların da bi bildiği var elbet" deyip yoldan çıkmış. lakin ilkel kavimleri kılıç zoruyla hristiyan etme dalgası o zaman da yok henüz. daha sadece müslümanların orta asya ve kara afrika'da giriştiği bir spor o. avrupalılar bu sevimli sporu ne zaman keşfetmiş? 1290-1300 civarı prusya ve livonya'da (bugünkü kuzey polonya ve litvanya). kimmiş bu hoş icadı yapan arkadaşlar ve nerede yapmışlar çıraklık eğitimini? aaa tesadüfe bak, orta doğuda!

21.10.2020

savaş

trevanian

alpha: korkunç savaş hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.

(gerçekleşti.)

beta: savaş olsa bile kısa sürecek; çünkü insan bedeni ve ruhu, modern bir ölüm ve işkence makinesine tahammül edemez.

(kısa sürmedi. beden işkenceye ve ölüme dayandı, ruh dayanamadı.)

gamma: beni askere çağırırlarsa, bu çılgınlığı protesto etmek için isviçre'ye kaçacağım.

(kaçmadım. vız geliyordu artık bana.)

delta: savaşın vahşeti içinde bile, şiire dönük, derinliği olan bir insan, hayvanlaşmaksızın dayanabilmeli, katliamın üzerine çıkabilmeli ve ruhsal onurunu korumalı.

(başaramadım.)

1.08.2020

iç savaş

hans magnus enzensberger

hayvanlar kavga eder fakat savaşmaz. primatlar arasında, türdeşlerini planlı biçimde, büyük çapta ve coşkuyla öldüren tek varlık insandır. savaş, onun en önemli buluşlarından biridir. barış yapma yeteneği, muhtemelen onun daha sonraki bir kazanımıdır.

insanlığın en eski anlatıları, mitleri ve destanları çoğunlukla cinayet ve adam öldürmekten söz eder. savaşın göğüs göğüse yapılmasının nedeni yalnızca silah tekniğinin basitliği değildi. insanın, nefretini tanıdıklarına, yani en yakın komşularına yöneltmesi psişik yönden de daha fazla tatmin edicidir. böylece iç savaş, sanki yalnızca eski bir alışkanlık değil, tüm kolektif çatışmaların birincil biçimiymiş gibi çıkıyor karşımıza. iç savaş klasik anlatımını bulduğundan bu yana iki bin beş yüz yıl geçti ama peloponnes savaşı'nın öyküsü hiç aşılamadı.

28.03.2020

kardak krizi

pierre bourdieu

izleyici sayısını arttırmak uğruna girişilen sınırsız rekabetin yol açtığı tehlikelerin en mükemmel örneğini, hiç şüphesiz, yunanistan ile türkiye arasında yakınlarda patlak veren bir olay oluşturmaktadır: küçücük ıssız bir adacık olan kardak kayalıkları dolayısıyla bir özel televizyon kanalının yükselttiği savaş çığlıkları ve seferberlik çağrıları üzerine, yunanistan'ın özel radyo ve televizyonları, günlük gazetelerin eşliğinde, milliyetçi bir çılgınlık mezatına giriştiler. aynı izlenme oranı rekabetinin mantığıyla sürüklenen türk televizyon ve gazeteleri de kavgaya katıldılar. yunan askerleri adacığa çıkarma yaptı, donanmalar harekete geçti ve savaş kıl payıyla önlendi. türkiye ve yunanistan'da; ama aynı zamanda eski yugoslavya, fransa ya da başka yerlerde gözlenen yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik patlamalarındaki yeniliğin özü, belki de modern iletişim araçlarının, bugün, bu ilkel tutkuları sonuna kadar sömürme imkanlarını sağlamalarında yatmaktadır.

26.02.2020

savaş

andre malraux

savaş gibisi yoktur. hiçbir şey ondan kötü olamaz.

kan lekeleri karşısında önemini koruyabilecek tablo ne yazık ki yoktur.

duyarlığımızın, hatta hayatımızın savaşta esamisi bile okunmaz. savaş, diri vücutlara demir parçalarını sokabilmek için en olmayacak şeyleri yapmak demektir. 

cesaret de örgütlenen, yaşayan, ölen bir şey; tıpkı tüfekler gibi, bakımını aksatmayacaksın onun da.

senin gözün pek olursa birliğinin de gözü pek olur anlamına gelmez ki bu, çokluk tersine. gerçek ödlek, yirmi kişide bir kişi ya çıkar ya çıkmaz; yirminin en az ikisi de yaradılıştan yiğittir, takımı kurarken birinciyi atacak, öbür ikisini en iyi şekilde kullanarak geri kalan on yediyi düzene koyacaksın, örgütleyeceksin yani.

göreni olmadı mı kahraman da yok. adamın kafasına yalnızlık dank edince anlıyor bunu. hani derler ya, körlerin ayrı bir dünyası var diye, yalnızların da öyle, namussuzum ki. yalnız kaldın mı birden fark ediyorsun kafandaki kendi benliğinin öteki dünyaya ilişkin bir fikir olduğunu. artık terk ettiğin dünyaya. bu dünyada bir şey sanabilirsin kendini, san sanabildiğin kadar ya, aslında kendini başkası sanan deliden farkın yok.

aslında her şeye katlanabilir insan: bir gün sonra kurşuna dizileceğini, kafayı bir vurursa elinde kalan hayat parçasından nice saatleri çarçur edeceğini bile bile uyumaya; bakıp bakıp bozuluyorum, direnmeye gücüm kalmıyor diye sevdiğinin resimlerini yırtıp atmaya; mazgal deliğinden dışarıya bir kere daha boş yere göz atabileyim diye köpek gibi zevkle sıçradığını fark etmek zilletine, her şeye canım, her şeye dedim ya! tokatlanır ya da kıyasıya dövülürken insanın katlanamadığı nedir biliyor musun, bu iş biter bitmez hemen öldürüleceğini iyice aklının kesmesi. ve yapılacak başka bir şey de olmaması.

ben ki en marksist subayım, aklımdan bile geçirmediğim bir şey öğrendim yenilerde: ancak ölümün öteki kıyısında rastlanabilen bir kardeşlik de varmış meğer.

yalnız, birader, başka bir şey daha var: fasta da savaştım ben. düelloya benzer bir şeydi orada savaşmak. burada, ateş hattında bambaşka şeyler duyuyor insan. ilk on gün geçti mi geçti, bir uyurgezere dönüyorsun artık. ölümü kanıksıyorsun; bütün bu toplar, tanklar, uçaklar, sana göre fazla makina. kısacası, alınyazısına kalıyor her şey. içine bundan sağ çıkamayacağın kanısı bir güzel yerleşiyor, yalnız katıldığın çarpışmadan da değil, savaşın bütününden. etkisini birkaç saat sonra gösterecek bir zehir içmiş adama, adak adamışlara benziyorsun, hayatın önünde değil, ardında artık. işte o zaman hayatın anlamı değişiyor birdenbire, birdenbire bambaşka bir gerçeğe varıyorsun: deli olan sen değilsin, ötekiler.

her zafer bir sürü kayıplar pahasına elde edilir. yalnız savaş alanlarında da değildir bu kayıplar.

gerçek savaş ne zaman başlar bilir misin, insanın kendisiyle çatıştığı anda. oraya kadar her şey fazlasıyla kolaydır. ama adam olmanın yolu da böyle zorlu çarpışmalardan geçer. istese de istemese de dünyayı kendi içinde bulmalı insan, hem de her zaman bulmalı: olanca sorunuyla.