31.10.16

uzun lafın kısası

anatoli ribakov: insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

epikuros: bilge kişi, elle tutulabilen bütün zevkleri tatmak için harcar hayatını ve ölüm saati çaldığında hayat masasından memnun, tatmin olmuş ayrılarak yerini başka konuklara bırakır.

gustave flaubert: burjuvalardan nefret etmek bütün erdemlerin kaynağıdır.

jack london: sosyalizm mümkün hale gelmeden hiçbir ruh temiz doğmayacaktır.

alexander pope: sözcükler yapraklar gibidir; onların çok bulunduğu yerde, anlam meyvesi pek fazla bulunmaz.

matisse: herkes işini benim ve picasso'nun yaptığı gibi yapsa savaş çıkmazdı.

walker percy: en kötüsünü bilmekten daha da kötü bir şey vardır, o da bilmemektir. insan bilmek zorundadır. kötü haberden daha kötü şeyler vardır. yenilgi bile bilmemekten daha iyidir.

sun tzu: asıl her şeyden korkulacak durumlarda korkulacak hiçbir şey yoktur.

wilhelm reich: amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır.

oğuz atay: karınca gibi, insan da öteberi taşımayı seviyor yuvasına.

yusuf atılgan: bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse insanın yapamayacağı şey yoktur.

17.10.16

aforizmalar

~criminal minds

lucretius: birilerinin yemeği, diğerleri için acı bir zehir olabilir.

harriet beecher stowe: mezar başındaki en acı gözyaşları söylenmemiş sözler ve yarım kalan işler için akıtılır.

shakespeare: hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.

voltaire: bazıları vardır, kelimeleri kullanarak düşüncelerini maskelemeyi amaçlar.

la rochefoucauld: kendimizi başkalarına benzetmeye, gizlemeye o kadar alışmışız ki en sonunda kendimizi gizler hale gelmişiz.

abraham lincoln: sonuçta, yıllarınızın nasıl geçtiği önemlidir; yaşamınızda kaç yıl olduğu değil.

nietzsche: yalnız olan, kabile tarafından ezilmemek için her zaman mücadele etmek zorundadır.

anthony brant: bazı olaylar bizi değiştirebilir; fakat bizler ailemizle başlar, ailemizle biteriz.

oscar wilde: insan, kendi adına konuşurken kendinden çok uzaktır. ona bir maske verirsen sana gerçeği söyler.

10.10.16

felsefenin başlangıç ilkeleri

georges politzer

barış için mücadele etmeden ve özgürlüğü savunmadan ekmek kavgası yapılamaz. barış için mücadele politiktir, özgürlüğü savunma ideolojiktir; ekmek kavgası ise ekonomik mücadeledir.

bir bilgine bilgin diyebilmemiz için tutarlı olması, tutarlı olması için de dinsel inancından vazgeçmesi kaçınılmazdır. çünkü bilim ve inanç birbirine karşıdır.

agnostikler için engels, "utangaç materyalistler" diyor. lenin ise "agnostisizmi kazıyın, altında idealistleri bulacaksınız." der. 

"dünya, tanrı tarafından mı yaratıldı; yoksa öteden beri var mıydı?" filozoflar bu soruyu yanıtlayışlarına göre iki büyük kampa ayrıldılar: bilimsel olmayan görüşleri benimseyerek, dünyanın tanrı tarafından, yani maddenin ruh tarafından yaratıldığını söyleyenler idealizm kanadını oluşturdular. dünyayı bilimsel olarak açıklamaya çalışanlar, hareket noktası olarak doğanın, maddenin başlıca unsuru olduğunu seçenler ise materyalizmin çeşitli okullarını oluşturdular. 

her şeyin özü, karşıtların birliğidir. bütün şeyler kendi karşıtlarına dönüşürler.

diyalektik bize her şeyin eskiyip köhneleştiğini hatırlatarak hiçbir şeyin yok olmaktan kurtulamayacağını gösteriyor. bugün genç olan yaşlanır, zinde olan köhneleşir, yaşayan bir gün ölür. diyalektiğe göre, oluşun ve geçişin kesintisiz sürecinden başka hiçbir şey sonsuza kadar var olamaz.

insanların düşünme organlarında, kendilerini harekete geçiren düşünceler vardır; bu düşünceler, insanların içinde yaşadıkları maddi yaşam koşullarından doğar; sözü edilen maddi yaşam, insanların toplum içindeki yerleri, yani mensup oldukları sınıf yapısıyla belirlenir; sınıfların kendileri, toplumun içinde geliştiği ekonomik koşullar tarafından belirlenir. bir sarayda başka, bir kulübede başka türlü düşünülür.

9.10.16

hypatia

denis guedj

eskilerin öğretisini sürdüren hypatia matematikçiliğinin yanında aynı zamanda iyi bir filozoftu ve her iki disiplinde ders verebiliyordu. hypatia özgür bir kadındı. yüzlerce dinleyici geliyordu derslerine ve bunlar, onun zekasından, bilgisinden ve güzelliğinden olağanüstü etkileniyorlardı. iskenderiye'nin üstüne çöken yeni ahlak düzeni yandaşlarının kabul edemeyeceği şeylerdi bunlar. 415 yılında bir gün, iskenderiye patriğinin kışkırttığı ayaktakımı arabasına saldırdı, onu yere yuvarladı, soydu ve bir tapınağa sürükledi. bıçak gibi keskin ve sivri istiridye kabuklarıyla işkence ettiler, sonra da diri diri yaktılar. gerçekten de bazı din adamları yalnızca hypatia gibi, jeanne d'arc gibi diri diri yakılan kadınları ve engizisyon dönemlerindeki on binlerce "cadı" kadını severler.

pornografi

slavoj zizek

bakış ile görüş arasındaki karşıtlık pornografide ortadan kalkar. neden? çünkü pornografi bünyesi gereği sapıkçadır. sapıklığı o bariz "sonuna kadar gidip bize bütün kirli ayrıntıları göstermesi" olgusundan gelmez; bu sapıklık kesinlikle biçimsel bir biçimde kavranmalıdır. pornografide, seyirci önsel olarak sapıkça bir konum işgal etmeye zorlanır. bakış, görülen nesnenin tarafında olmak yerine, bizim, seyircilerin üzerine düşer. perdede gördüğümüz görüntünün bize baktığı hiçbir yüce-gizemli nokta içermemesi de bu yüzdendir. "her şeyi gösteren" görüntüye salak salak bakan sadece bizizdir. pornografide ötekinin (perdede görünen kişilerin) bizim röntgenci hazzımızın bir nesnesi derekesine düşürüldüğünü ileri süren beylik görüşün hilafına, nesne konumunu fiilen seyircinin kendisinin işgal ettiğini vurgulamamız gerekir. gerçek özneler bizi cinsel açıdan uyarmaya çalışan perdedeki aktörlerdir; biz seyirciler ise felç olmuş bir nesne-bakışa indirgeniriz.

bilim

howard gardner: dikkatli bir betimlemeden insan çok şey öğrenebilir.

joseph le doux: kendinizi bulmanız için hiçbir zaman çok geç değildir. kırk yıl sonra hala gitarda kendimi bulmaya çalışıyorum.

ray kurzweil: doğru bir fikrin gücü, aşılmaz gibi görünen bir sorunu her zaman alt edecektir.

j. doyne farmer: bilim hem evrensel bir inanç sistemidir hem de gündelik sorunları çözmenin bir yoludur.

steven strogatz: bazı insanlar bütün hayatlarını gerçekten ne yapmak istediklerini hiç bilmeden geçiriyorlar.

v.s. ramachandran: bilimle şiirin ortak noktaları çoğumuzun sandığından daha fazladır; her iki girişim de en aykırı düşünceleri yan yana getirmeyi ve dünyaya biraz romantik bir gözle bakmayı gerektirir.

lee smolin: einstein'ın bana çekici gelen düşüncelerinden biri, bir bilim adamı olarak insanın gündelik hayatın belirsizliği ve acılarını aşabileceği idi. doğanın yasalarını kavrayarak, insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel bir yönüyle bağ kurabilirdiniz.

newton: büyük hakikat okyanusu karşımda keşfedilmemiş halde dururken, deniz kıyısında oynayan, ara sıra daha düzgün bir çakıl ya da olağandan daha güzel bir deniz kabuğu arayarak kendimi oyalayan bir çocuğa benzer gibiyim.

matt ridley: bilim adamları gerçeklerle ilgilenmezler. onlar bilgisizliği severler. onun içini oyar, onu yer, ona saldırırlar -hangi eğretilemeyi canınız istiyorsa onu seçin- bunu yaparken de durmadan daha fazla bilgisizlik keşfederler.

8.10.16

aydınlanma

maureen freely

bu dünyada sevişmekten daha güzel hiçbir şey yoktur.

bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

saf aşk diye bir şey yoktur; mücadele dokunduğu her şeyi kirletir.

her şey geçmişle iç içedir. hiç kimse sana bütün hikayeyi anlatmaz; dolayısıyla nerede durduğunu bildiğinden asla emin olamazsın. riskini alıp düğümünü kendin atarsın; çünkü hikaye asla bitmez.

er ya da geç herkes geri döner.

dünyanın neden benim istediğim gibi olmadığını sormayı bıraktığımda, kendi yaptığım işi daha mütevazı bir ışıkta görmeye başladım. asıl onurun, her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışmakta yattığını düşündüm.

hayatın bana öğrettiği bir şey varsa, o da fırtınaların asla uzun sürmediğidir.

numaracı, sinsi ve pozcu insanlarla dolu bir ülkede yaşıyoruz. sahtekarlarla dolu bir ülkede. özgürce dolaşan, gayri meşru yollardan edindikleri servetlerini her geçen gün daha büyük bir kibirle sergileyen sahtekarlar.

dünyada adalet diye bir şey yoktur.

dünyanın kıyısında oturmuş, bilinmeyene bakıyorum ve uzakta parıldayan her ışık, arkasındaki her gölge daha büyük, daha hakiki, daha derin bir şeyler olduğunu ima ediyor. riski göze alıp devam etmek zorundayım.

insanların olduklarına inandıkları şey gerçekten oldukları şeyden daha önemlidir.

başını eğ, dünyayı tüm çirkinliğiyle gör, hiçbir şey söyleme, kaderinle savaşmayı bırak; ama utancını asla unutma.

7.10.16

arayış

mevlana


ilk aşk hikayemi duyduğum andan itibaren
seni aramaya başladım
arayışın nafile olduğunu fark etmeden
sevgililer yolda bir yerde karşılaşmaz
başından itibaren birbirlerinin ruhundadırlar.

6.10.16

yaşam ve yazgı

vasili grossman

faşizmin en büyük düşmanı insandır.

savaşta oğlunu kaybeden bir anneye karşı bütün insanlar suçludur ve insanlık tarihi boyunca bu annenin önünde boş yere kendilerini aklamaya çalışırlar.

faşizm ve insan bir arada yaşayamazlar. faşizm galip geldiği zaman insan varlığı sona erecek, sadece içi değişime uğramış, insana benzeyen yaratıklar kalacaktır. ama özgürlük, akıl ve iyilik giysisini sırtına geçirmiş olan insan galip geldiğinde faşizm ölecek ve boyun eğenler yeniden insan olacaklardır.

dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.

yaşamın özgünlüğünün ve kendine özgü özelliklerinin kaba kuvvetle silinmek, yok edilmek istendiği yerlerde yaşam söner.

bir ırk adına, tanrı adına, parti adına, devlet adına oluşturulan bir birliğin, yaşamın aracı değil, anlamı olduğuna ilişkin inanç bir kör inançtır. insanın yaşam mücadelesinin biricik, gerçek ve ebedi anlamı insanda, onun basit, alçak gönüllü özelliklerinde, bu özellikler üzerindeki hakkındadır.

en zor şey, zamanın üvey oğlu olmaktır. kendi zamanında yaşamayan bir üvey oğulun alın yazısından daha zor bir şey yoktur.

herkes aynı acıyı çeker; ama herkes kendince çeker.

derin keder ve ölüme mahkum olma duygusu keskin bir korkuyla yer değiştirdiği zaman anlamsız bir uyuşturucu olan iyimserlik insanların yardımına koşar.

5.10.16

leyla'ya mektuplar

ahmed arif

leylacığım, gene suskunluklara, iyi saatte olsunlara karıştın. öyledir kafir dünya. biraz erincimiz, biraz günlük gecelik can avuntumuz oldu mu, unutuveririz dostu, canı, uzaktakini. dağlarla, deli sularla, yasaklar, pis ve kuş beyinli katil adamlarla, senden ayrı düşeni. nicesin? can tılsımının bu tek kelimede gizlendiğini duyarım. nicesin?

şimdi burada güzel bir şafak. gene uykusuz, mutsuz, tedirginim. sana yazmak, yazmak, yazmak istiyorum. seni bütün şafaklarda, evrenlerin o ıssız ihanet saatinde öperim. ve sen geçersin içimden. bitmek bilmezsin.

seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir.

bana öyle geliyor ki sen beni görmek istemiyorsun. işte oraya gelmeme engel ya da sebep olan asıl bu. gelicem, kahveni, cıgaranı içicem, sonra da iyi akşamlar, iyi geceler deyip boynumu kırıp gidicem; otele ya da bir gecekondu yatağına. allah kahretsin, bunu düşündükçe geberesiye tiksiniyorum dünyadan.

dün yemekte anneme "beethoven gelse istese kızını verir miydin?" diye sordum. "kim bu herif?" dedi. "açlıktan ölen bir müzik peygamberi" dedim. önce tövbe çekti, sonra küfretti anam. kardeşlerime sordum; kızlar yalandan, erkekler canı gönülden "evet" dediler. galiba erkekler hayale, romantizme daha düşkün oluyor. kız kısmı peşinci, realist! haklı bir şey. bir dostluk delisi, bir garip şair, böyle ehli namus ve eli ayağı düzgün bir hatuncağızla evlendi mi boku yediğinin resmidir.

hiçbir uğraş, hiçbir umut, seni düşünebilmek, seni anlayıp sevmek, yüzüne bakabilmek kadar dolu, anlamlı ve yaşanmaya değer olamaz.

değil evlilik, insan düşüncesinin ulaşabildiği bütün kavramların üstünde, biz hep birbirimizi görecek, duyacağız. dostluğumuzun uzun ömürlü oluşu, bundan.

uygarlığın huzursuzluğu

sigmund freud

insan zekadan yana zayıf bir yaratıktır ve yalnızca dürtü dileklerinin egemenliğindedir.

"dünyayı döndüren açlık ve sevgidir." (schiller)

yaşamın amacını belirleyen şey yalnızca haz ilkesinin programıdır. yapımız icabı yalnızca karşıtlıklardan yoğun bir zevk alabiliriz, sürekli durumlardan aldığımız zevk ise pek azdır.

wilhelm busch: derdi olanın içkisi de vardır.

fantezi tatminleri içinde ilk sırada, sanatçı aracılığıyla kendisi yaratıcı olmayan kişiler için bile ulaşılabilir kılınan sanat eserlerinden alınan zevk gelir. sanatın etkisine açık kişiler için buna haz kaynağı ve yaşamsal teselli olarak ne kadar değer biçilse azdır. ama sanatın sağladığı hafif narkoz, yaşamın sıkıntılarından geçici bir uzaklaşmadan fazlasını veremez ve gerçek sefaleti unutturacak kadar güçlü değildir.

çok sayıda insanın hep birlikte, mutluluğu garantileme ve acıya karşı korunmayı, gerçekliği sanrılı bir biçimde yeniden kurma yoluyla sağlamaya kalkıştığı durumlara özel bir önem vermek gerekir. insanların dinleri de böylesi kitlesel sanrılar olarak tanımlanmalıdır. tabii ki insan bu sanrıyı paylaştığı sürece, bunun sanrı olduğunun asla farkına varmaz.

goethe: bir dizi güzel gün kadar çekilmez şey yoktur.

uygarlık insanın mutluluk olanağının bir bölümünü bir parça güvenlik ile takas etmiştir.

uygarlık, bireyin tehlikeli saldırganlık arzusunun üstesinden, bireyi zayıf düşürerek, silahsızlandırarak ve bireyin, tıpkı ele geçirilmiş bir şehirdeki işgal kuvvetleri gibi, bir iç merci tarafından gözetlenmesini sağlayarak gelir.

insanın kötülüğe, saldırganlığa, yıkıma ve dolayısıyla vahşete yönelik doğuştan gelen bir eğilim taşıdığından bahsetmek "küçük çocukların hoşuna gitmez". tanrı insanları kendi mükemmelliğinin bir eşi olarak yaratmıştır tabii ki; kötünün yadsınamaz varlığını tanrı'nın mutlak kudret ve iyiliğiyle bağdaştırmanın ne denli zor olduğunun kendisine hatırlatılmasını istemez insan.

büyüklükleri kitlenin hedef ve ideallerine tümüyle yabancı özellik ve işlerden kaynaklandığı halde çağdaşlarının takdirini kazanmış kimi insanlar vardır.

kimi insanların, biz diğerlerinin acı verici şüpheler ve ardı arkası kesilmez denemelerle ulaşmak durumunda olduğu en derin kavrayıştan kendi duygularının girdabından hiç de çaba göstermeden çekip çıkarma becerisine sahip olduklarını fark ettiğinde, insanın iç geçirmeye pekala hakkı vardır.

"freud'a göre hayvani dürtülerle güdülenen insanın aynı zamanda uygar bir varlık olmaya çalışması trajik bir durumdur. bununla beraber freud insanın uygarlıktan vazgeçemeyeceğini de kabul eder. sonuç uygarlığın kaçınılmaz huzursuzluğudur."

4.10.16

fragmanlar

herakleitos

aynı şeydir yaşayan ve ölen, uyanık ve uyuyan, genç ve yaşlı. çünkü sonrakiler öncekilerle, öncekiler sonrakilerle yer değiştirir.

güneş her gün yenidir.

karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.

eşekler samanı altına tercih eder.

aynı ırmaklara girenlerin üzerinden farklı sular akar.

insanların çoğu başlarına gelenler hakkında düşünmezler ve öğrendiklerini kavrayamazlar; yalnızca kendi kanılarına inanırlar.

beklenmeyeni beklemezsen, onu bulamazsın; çünkü ne bir iz vardır ne de bir yol.

altın arayanlar çok fazla toprak kazarlar ve çok az bulurlar.

en iyiler bütün şeyler arasında tek bir şeyi seçer: ölümlüler arasındaki ezeli ünü. çoğunluk ise sığır sürüsü gibi tıkınır.

bilgelik tektir; her şeyi her şeyle yöneten düşünceyi bilmektir.

halk yasayı kentin surlarını savunur gibi mücadele ederek korumalıdır.

bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın.

3.10.16

insan

albert camus

insanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur. kuşkulu olmaktan çıkmak için düpedüz var olmaktan çıkmak gerekir.

insan böyledir, aziz bayım, iki yüzü vardır onun: kendini sevmeden sevemez. gözleyin komşularınızı, şansınıza bir ölüm olursa binanızda. onlar kendi küçük yaşamları içinde uyurken, örneğin kapıcı ölür. hemen uyanırlar, koşturmaya başlarlar, acınırlar. taptaze bir ölü. gösteri başlar sonunda. onların trajediye gereksinimleri vardır. neylersiniz, onların küçük aşkınlıklarıdır bu, aperitifleridir.

her insanın temiz hava gibi, kölelere gereksinimi vardır. kumanda etmek soluk almak demektir. en nasipsizler bile soluk almayı başarır. toplumsal merdivenin en altında bulunan kişinin bile bir eşi ya da çocuğu vardır. bekarsa bir köpeği vardır. kısacası asıl olan, karşıdakinin yanıt verme hakkı olmaksızın insanın kızabilmesidir.

yalnız, tanrısız ve efendisiz kimse için günlerin yükü korkunçtur. o halde insanın kendine bir efendi seçmesi gerekir. kölelik olmadan kesin çözüm yoktur.

önemli olan, özgür olmaktan çıkmak ve kendinden daha namussuz olana pişmanlık içinde biat etmektir. hepimiz suçlu olduğumuz zaman demokrasi olacaktır. ölüm yalnız başına olur; kölelik ise ortaklaşadır. sonunda herkes bir yere gelir; ama dize gelmiş ve başı eğik olarak.

mutluluğunuz ve başarılarınız, ancak bunları cömertçe paylaşmaya razı olduğunuz takdirde affedilir. ama mutlu olmak için başkalarıyla fazla ilgilenmemek gerekir.

mesele kötü insan olmak değil; ama ışığı yitiriyor insan. evet, ışığı, sabahları, kendini bağışlayan kişinin o kutsal masumluğunu yitirdik biz.

2.10.16

aşkın celladı

irvin yalom

teknende yalnız da olsan, yakınlarda inip çıkan diğer teknelerin ışıklarını görmek her zaman avutucudur.

varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluktur. insan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır.

spinoza: her şey kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar.

ölüm gerçeğine uyum sağlayabilmek için, onu yadsıma ya da ondan kaçıp kurtulma yolları tasarlamakta üstümüze yoktur.

john gardner: her şey solup gider; her seçenek diğerlerini safdışı bırakır.

yaşamın gerçekleri arasında en açık olanı, sezgisel biçimde en kolay anlaşılanı ölümdür. erken bir yaşta, çoğu kez sanıldığından çok daha erken çağlarda, ölümün geleceğini ve ondan kurtuluş olmadığını öğreniriz.

thomas hardy: eğer daha iyiye giden bir yol varsa bu, en kötüye eksiksiz bir bakışı gerektirir.

insanın kendi yaşam planını yalnız ve yalnız kendisinin yapabileceği içgörüsüne sahip olmak olağanüstü zor, hatta dehşet vericidir.

bir ideolojinin yaratıcı üyeleri, eninde sonunda bağlı oldukları sistemi aşarlar.

kendini terk edilmiş hissetmekten, dünyada kesinlikle yapayalnız olduğunu hissetmekten daha kötü bir şey olamaz.

ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

woody allen: ölümden korkmuyorum; sadece geldiği zaman orada olmak istemiyorum.

eğer insan ölülerle yaşamayı öğrenecekse, önce yaşayanlarla yaşamayı öğrenmelidir.

her birimiz, sınırsız bir güç ve ilerlemenin inceden inceye işlenmiş yanılsamasıyla kuşatılmış olarak, en azından orta yaş bunalımına kadar, varoluşun yalnızca iradeye dayanan ve sonsuza dek yükselen bir başarı sarmalı olduğu inancıyla yaşarız.

gerçekten sevilmek, anımsanmak, bir başkasıyla sonsuza dek birleşmek ölümsüz olmaktır ve varoluşun canevindeki yalnızlıktan korunmaktır.

tanrı'nın antonius'u bırakması

konstantinos kavafis


birdenbire duyarsan gece yarısı
görünmeyen bir alayın geçtiğini
eşsiz ezgilerle, seslerle
artık boyun eğen yazgına, başarısız
yapıtlarına, tasarladığın işlere
hepsi aldanışlarla biten
boş yere ağlamayasın
çoktan hazırmış gibi, bir yiğit gibi
hoşça kal de ona, giden iskenderiye'ye
hele kendini aldatmayasın, demeyesin
bu bir düştü, kulaklarım iyi duymadı
böyle boş umutlarla eğilmeyesin

çoktan hazırmış gibi, bir yiğit gibi
böyle bir kente erişmiş sana yakışırcasına
kesin adımlarla yaklaş pencereye
dinle duygulanarak, ama
yanıp yakılmalarıyla değil korkakların
son bir kez, dinle doya doya ezgileri
o gizli alayın eşsiz çalgılarını
hoşça kal de ona, yitirdiğin iskenderiye'ye

1.10.16

tirza

arnon grunberg

üç yıl önce, karısının evden ayrılmasından birkaç hafta sonra tirza bir akşam yemeğinde, "baba ben ne zaman bekaretimi kaybedeceğim?" diye sormuştu.

tatlısını yemekte olan hofmeester, bu panna cotta'yı birkaç sokak ilerdeki tatlıcıdan almıştı, soruyu duyduğu zaman yemesini kesti. saatine baktıktan sonra, "herkesin bekareti bozulur." dedi, "er ya da geç herkesin başına gelir bu tirza."

"sınıfımdaki hemen hemen bütün kızların bekareti bozuldu. benimki ne zaman olacak? sen her şeyi bilmiyor musun?"

"her şeyi değil; hatta az bile biliyorum." kaşığını ağzında temizleyip masaya koydu. panna cotta ilk verdiği tadı vermiyordu.

"ama her şey hakkında bir fikrin var, değil mi? en tuhaf konularda bile fikrin var. peki benim bekaretimin bozulmamış olmasıyla ilgili ne düşünüyorsun? sınıfta zavallılar, sivilce suratlılar ve inekler hariç bütün kızların bekareti bozuldu, benim dışımda. buna ne diyeceksin?

hofmeester çatal bıçağına baktı. küçük kızıyla baş başaydı, sadece onunla kalmıştı.

"her şey bir nedenle olur." dedi. "eğer olmuyorsa onun da bir nedeni vardır. henüz bekaretinin bozulmamış olması doğru kişiye rastlamamış olmandan kaynaklanıyor."

tirza iç çekti. püfff, dedi sonra yine, püffff. tirza'nın tabağında daha yarım panna cotta duruyordu, kaşığıyla onu üçe böldü. "bu çok saçma baba, demode. söz konusu olan, doğru kişinin bekaretimi bozması değil. bekaretimin bozulması. tek mesele bu. bana yardım etmeni istiyorum. bana, bekaretimi kimin bozması gerektiğini söylemeni istiyorum."

hofmeester, ciddi bir diş ağrısı çekiyor gibi yüzünü ellerinin arasına aldı.

tirza'ya baktı, küçük zeki kızının bekaretini rastgele birisi bozmamalıydı. eskiden çok yüzerdi tirza. yarışmalara bile katılmıştı. haftada üç gün işten geldikten sonra onu bisikletiyle zuider havuzuna götürürdü. o da kızı gibi fanatikti. hayır ondan daha fanatikti. kızları onun yapmadığını yapmalı, ihmal ettiği şeyi ya da koşullar gereği yapamadığını yapmalı ve başarılı olmalıydılar. hofmeester hakkında her şey söylenebilirdi ama dünyada sadece başarılı olanlara yer olduğunu bilmemekle suçlanamazdı. geriye kalanlar bitiriliyor ya da kenara itiliyordu, sıkılmış bir şekilde köşeye atılıyordu. hatta başarılı olanlar bile bu kadere karşı duramıyorlardı.

tirza hasta olana kadar devam etti, sonra yüzmeyi bıraktı.

"uygun olan bütün oğlanların adını saymaya başlayacağım, sen bana, 'tamam, dur' diyeceksin, olur mu? böyle yapalım mı? yoksa ben seçemiyorum, ne yapayım bilemiyorum."

yerinden kalkıp babasının arkasına geldi ve ona sarıldı.

hofmeester oturmuş panna cotta'sına bakıyordu, elleri hala yanaklarına dayalı, kızını dinliyordu. karısı belki şimdi telefon eder diye düşündü, tam o sırada ve bunca hafta nerede olduğunu açıklar.

"bana yardım etmelisin." dedi tirza. "babalar bunun için yaratılmamış mıdır? hadi bana yardım et öyleyse baba."

"tirza, kendine gel, bırak bu acayiplikleri. lütfen, saçmalama artık. panna cotta'nı ye."

tirza babasının iskemlesine arkadan sıkı sıkı dayandı.

"şimdi oğlanların adını saymaya başlıyorum, kısa bilgi de vereceğim. hazır mısın? david, kahverengi düz saçlı, yaklaşık bir yetmiş dört boyunda."

"hayır" diye bağırdı hofmeester. "hayır tirza. git otur yerine. bırak bu saçmalığı. git otur." eliyle masaya vurdu.

tirza onu bıraktı ve yerine gitti.

bir süre ayakta durdu ve ayaktayken panna cotta'sından bir lokma aldı.

"üzülme baba" dedi. "lütfen üzülme. sadece bekaretimden kurtulmayı çok istiyorum, hepsi bu. ben çirkin miyim? değilsem neden olmadı o zaman?"

hofmeester da tatlısından bir lokma koparttı. tirza iskemlesine oturdu. ellerini sildi; oysa silecek bir şey yoktu, sonra yine yanaklarına yapıştırdı.

"çok güzelsin tirza." dedi. "müthiş güzelsin, bunun konuyla bir ilgisi yok. ancak oğlanlar utangaçtır; ancak ileri yaşlarda bu utangaçlıklarından kurtulurlar; hatta kimisi hiçbir zaman kurtulamaz. onları rahatlatmalısın."

"nasıl yani?"

hofmeester elleriyle gözlerini kapattı, onu almanya'daki kliniğe götürdüğü günü hatırladı, hayatında ilk defa dua etmişti. kelimelerle değil, vızıldama şeklinde, kulağının içinde kocaman bir böcek vızıldıyor gibiydi.

tirza tekrar, "nasıl yani?" diye sordu. "gençleri nasıl rahatlatmam gerekiyor? çok tuhaf davranıyorlar."

ellerini gözlerine daha da bastırdı. vızıldama durdu. "unutmamalısın ki" dedi yavaşça, "onlar senden biraz korkarlar. onlar aslında her şeyden korkarlar ama en çok senden korkarlar. bu nedenle seçtiğin genci sizi kimsenin göremeyeceği gizli bir yere götürmelisin. orada ona yavaşça dokunmalısın. önce ürkebilir. ne olursa olsun, sen hiç ürkme. ona yeniden dokun ve kulağına "adım tirza ve senden hoşlanıyorum." demelisin.

ellerini gözlerine daha da bastırdı, bu şekilde ellerinin gözyaşlarını içerde tutarak parmaklarının arasından sızmasını ve bahçede çalışırken kullandığı ellerinin arasından dış dünyanın gözleri önüne serilmesini önlemeyi ümit ediyordu.

"peki sonra ne olacak, ben bunu söyledikten sonra?"

"sonra" dedi hofmeester yutkundu. "seçtiğin gencin üzerinde tişört ya da gömlek ne olacak bilmiyorum ya da ceket?"

"gömlek."

"o zaman, gömleğinin düğmelerini en üst düğmeden başlayarak yavaş yavaş açmalısın. belki buna karşı koyacaktır ya da gitmek isteyecektir, o zaman kolundan tutup 'kaçma çünkü ben tirza'yım ve senden hoşlanıyorum.' demelisin.

"peki sonra, devam et."

hofmeester devam edemiyordu. aklı başından gitmiş gibiydi. gözlerinin şiştiğini ve kızardığını hissediyordu, elleri ıslak ve yaşlıydı.

"sonra" derin bir nefes aldı. sonra yine nefes aldı. "sonra sarılmalısın, onun ne kadar korktuğunu unutma, kadın olduğun için sana duyduğu korku ölüm korkusundan daha fazla. sonra onu hissetmelisin, nasıl durduğunu hissetmelisin, onu koklamalısın, öpmelisin, bedenini bedenine iyice yaslamalısın, onu sıkı sıkı tutmalısın, elinden kaçmak ister gibi olursa daha da sıkı sarılmalısın. unutma, o da kendisine birisi sarılsın ister, sen güçlü olmalısın, tek çözüm bu. sonra da ona 'sen de kimsin? ben tirza'yım ve senden hoşlanıyorum ama sen kimsin?' demelisin.

tam o anda hofmeester'ın ağzından sis düdüğü gibi bir ses yükseldi. kısa ama güçlüydü, kilometrelerce öteden duyulacak gibi bir sesti. tirza ayağa kalkmıştı, kendi sesinden irkilen hofmeester da ayağa kalkmıştı.

"ne oldu baba?" diye heyecanla sordu. "ne oldu?"

gözyaşlarını görecek diye korku içindeydi, kızına sarıldı. onu saçlarından, kulaklarından, burnundan, yanaklarından, dudaklarından öptü. "bir şey yok tirza" dedi. "hayal gördüm galiba, garip düşünceler geldi aklıma. ama bir şey yok. her şey güzel olacak. her şey."

bahçe kapısını açtı ve kızını, aslında ceketsiz çıkmak için soğuk olan bu havada, bahçenin karanlığına çıkarttı, bu şekilde kızarmış gözlerini görmeyeceğini ümit ediyordu.

"demek böyle yapmalıyım." dedi tirza, ıslak çimenlerin üzerinde yan yana dururken.

"evet, böyle yapmalısın." dedi hofmeester, başını ters tarafa çevirmiş bahçedeki kulübeye ve willemspark sokağındaki evlere bakarken.

"peki oğlanlar benden neden korkuyorlar?"

karşı sıradaki evlerden birindeki odada ışıklar söndü, çocuk odası olmalıydı bu. kitap okuma saati sona ermişti.

başını ondan tarafa tamamen çevirmeden "çünkü senin erişilmez olduğunu düşünüyorlar da ondan. seni kırdıktan sonra artık senden korkmayacaklar."

tirza, parmaklarının üstünde yükselerek babasının kulağına, "adım tirza ve senden hoşlanıyorum." diye fısıldadı.