31.10.16

uzun lafın kısası

anatoli ribakov: insanın yarattığı en iyi şey kitaptır. dünyadaki en büyük insan yazardır.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

epikuros: bilge kişi, elle tutulabilen bütün zevkleri tatmak için harcar hayatını ve ölüm saati çaldığında hayat masasından memnun, tatmin olmuş ayrılarak yerini başka konuklara bırakır.

gustave flaubert: burjuvalardan nefret etmek bütün erdemlerin kaynağıdır.

jack london: sosyalizm mümkün hale gelmeden hiçbir ruh temiz doğmayacaktır.

alexander pope: sözcükler yapraklar gibidir; onların çok bulunduğu yerde, anlam meyvesi pek fazla bulunmaz.

matisse: herkes işini benim ve picasso'nun yaptığı gibi yapsa savaş çıkmazdı.

walker percy: en kötüsünü bilmekten daha da kötü bir şey vardır, o da bilmemektir. insan bilmek zorundadır. kötü haberden daha kötü şeyler vardır. yenilgi bile bilmemekten daha iyidir.

sun tzu: asıl her şeyden korkulacak durumlarda korkulacak hiçbir şey yoktur.

wilhelm reich: amaç, ona varmak için yürüdüğün yoldur. bugün attığın her adım, senin yarınki yaşamındır.

oğuz atay: karınca gibi, insan da öteberi taşımayı seviyor yuvasına.

yusuf atılgan: bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse insanın yapamayacağı şey yoktur.

30.10.16

kuzeye göç mevsimi

tayeb salih

dünyada zinadan daha zevkli bir şey yok.

eğer bir tanrı varsa eminim kalbini açarak ulaştığı mutluluğa engel olamayan bir kadının telaşına sempatiyle bakacaktır; bu, düzenin bozulması ve bir kocanın gururunun çiğnenmesi anlamına gelse de.

eğer kocam bacaklarımın arasındayken otlaktaki hayvanları korkutacak kadar çığlık atmıyorsam boşanırım.

günah dedikleri şey seni sarmalayan zevkten başka bir şey değil. 

nasıl istersen öyle yap. git ya da kal, sen bilirsin. bu senin hayatın ve ne yapmak istediğine ancak sen karar verebilirsin.

her kadının derinliklerinde durgun bir gölcük vardır. 

hayatlarının monotonluğu yüzünden köydekiler her mutlu olayı, ne kadar küçük olursa olsun, bir tür düğüne çevirirler. 

bir ağaç sadelikle büyür.

artık sıradan insanların ağızlarından çıkan bilgeliğin bütün o kurtuluş umudumuzdan kaynaklandığını şöyle böyle biliyorum.

dünya çocukluğun bitmeyen halleridir.

her gün binlerce insan hayatını kaybediyor. hayata ara verip her birinin neden ve nasıl öldüğünü düşünürsek bize, yaşama ne olur?

kadınlar ve çocuklar yeryüzündeki yaşamı güzelleştirenlerdir.

hayat böyle: her zaman almak istemeyene veriyor.

şiddet kullanımı insanın yüzünde gözden kaçmayacak kadar büyük izler bırakır. 

bu dünyada böyle geçiriyoruz günlerimizi. allah öteki dünyada bizi bildiği gibi yapsın. 

geçmişi kurcalamak kimseye iyi gelmez.

kadın kadındır. mısırlı, sudanlı ya da ıraklı.. nereli olursa olsun fark etmez. siyah, beyaz ya da kızıl. hepsi kadın ve hepsi aynı.

kadınlar erkeklere aittir. dünyada bazı şeyler değişti; su dolaplarının yerine pompalar geldi, tahta sabanlar yerine demir sabanlar geldi, artık kızları da okula gönderiyoruz, radyolar ve arabalar değişti, rakı ve mısır şarabının yerine viski ve bira içmeyi öğrendik. ama tüm bunlara rağmen, her şey eskisi gibi.

bu topraklarda peygamberlerden başka kimse yetişemez. bu kuraklığı yalnızca gökyüzü iyileştirebilir.

acıma, bazı durumlarda sonuçları belli olmayan bir duygudur.

hayat acılarla dolu ama yine de iyimser olmalı ve ona cesaretle sarılmalıyız.

kadınları yalnızca erkeklere kur yaparken gördüğümüz bir çağda yaşıyoruz.

dünyada ne adalet ne de insaf var.

bu topraklar şiirin ve olasılığın toprakları. yıkabilir ve yapabiliriz; istersek güneşin kibrini kırabiliriz, bir şekilde yenebiliriz yoksulluğu.

onu çarpık bir şekilde sevdim. o da beni.

"her kim ki iyiyi emzirir, onun için yumurtalarından mutlulukla uçan kuşlar çıkacak. her kim ki kötülüğü doğurur, onun için dalları acı ve meyveleri pişmanlık dolu bir ağaç büyüyecek."

29.10.16

defne ormanı

melih cevdet anday


köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
için felsefe yapıyorlardı; çünkü
ekmeklerini köleler veriyordu onlara

köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
felsefe yapmıyorlardı; çünkü ekmeklerini
köle sahipleri veriyordu onlara

ve yıkıldı gitti likya

köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapıyorlardı; çünkü
felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara

felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
için ekmek yapmıyorlardı; çünkü kölelerini
felsefe veriyordu onlara

ve yıkıldı gitti likya

felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
felsefesi. ve sahipsiz felsefenin
ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi
ekmeğin sahipsiz felsefesini
felsefenin sahipsiz ekmeği

ve yıkıldı gitti likya
hala yeşil bir defne ormanı altında

echo

eduardo galeano

çok eski zamanlarda orman perisi echo konuşabiliyordu. üstelik o kadar güzel konuşuyordu ki, sözcükleri sanki daha önce başka hiçbir ağız tarafından dile getirilmemiş gibi güzel geliyordu dinleyenlere.

ancak zeus'un resmi karısı tanrıça hera sıklıkla yaşadığı kıskançlık krizlerinden birinde onu lanetleyince, echo cezaların en kötüsünü çekti: kendi sesinden mahrum kaldı.

o andan itibaren artık kendi başına hiçbir şey söyleyemedi, sadece başkalarının söylediğini tekrar etti.

zaman içinde gelenekler, bu laneti en üstün erdeme dönüştürecekti.

27.10.16

kral yolu

kierkegaard

ben özgürlük tutkunuyum ve bana özgürce gelmeyen bir şeyle uğraşmam bile.

aşk her şeydir. bu yüzden seven biri için hiçbir şey kendi başına bir anlam taşımaz; her şey ancak aşkın ona kazandırdığı yorumla bir anlam ifade eder.

seven biri, ana yolu izlemez. ancak evlilik kral yolunun tam ortasından geçer.

yok olup giden öteki hikayelere kıyasla aşkı mutlaklaştıramayan biri on kez de evlense aşka bulaşmamalıdır.

benim özlemim sonsuz bir sabırsızlıktır.

kadın, düşüncelerim için bitmez tükenmez bir kaynak, gözlemlerim için sonsuz bir zenginliktir ve öyle kalacaktır. bu konuda çalışmak için bir dürtü duymayan kişi dünyada ne olmayı istiyorsa olabilir ama bir şey hariç: bir estet olamaz. estetiğin görkemi ve kutsallığı şudur: sadece güzel olanla ilişkiye girer, edebiyat ve kadınlar dışında hiçbir şeyle ilgisi yoktur.

insanlar gönülleri çalınarak kandırılır; çünkü gönül aklın bulunduğu yerdir.

sen buyruk verince istemin şekle bürünür ve ben de onunla birlikte; çünkü sözünü bekleyen bir ruh karmaşasından ibaretim ben. hiçbir şeyim yok; çünkü yalnızca sana aitim, ben yokum, var olmayı bıraktım senin olmak için.

26.10.16

bahtiyar ol nazım

vera tulyakova hikmet

benim için bir kitap yaz vera. orada benim insan yanımı anlat. şiirlerimden, oyunlarımdan, bütün yazdıklarımdan daha önemli olan, benim insan yanımdır.

bugün, şiir dediğimiz ve vezinsiz, ölçüsüz, serbest yazıldığını iddia ettiğimiz şiirler de vezinli ve ölçülüdür. şiir, şekil bakımından, nesirden, ölçülü vezinli oluşuyla ayrılır.

şairin alim olması şart değildir ama, cahil olmaması şarttır.

diyalektik materyalizm şimdiye kadar mevcut olan bütün felsefi ve ilmi inkişaf (ilerleme) fikrinin zaruri bir neticesidir.

bugün halkının ve bütün ilerici insanlığın mutluluk ve barış mücadelesinin dışında kalan aydın, ya egemen sınıfın elinde basit bir araçtır ya da havayı zehirlemekten başka bir şeye yaramayan kokuşmuş bir verimsiz ottan ibarettir.

şiir silahıyla yapılacak muhasebe, çok daha geniş meseleleri çok daha kısa, belki teferruatsız fakat kuvvetle, ana hattında vermek gibi bir imkana sahiptir.

"on şairlik bir çağdaş dünya şiiri antolojisi yapsanız nazım hikmet'i alır mısınız?"
pablo neruda: "tek şairlik bir çağdaş dünya şiiri antolojisi yapsam nazım hikmet'i alırım.".

zafer, bütün felaketleri unutturacak kadar kuvvetli bir nesnedir.

hep aklımda fikrimde sana [kemal tahir'e] "edepsiz komünist" diyen sertabip bey. bir komünist kadar yurtsever, halksever, namuslu olmak kolay iş değildir ve bizler yurdumuzu, milletimizi, insanlarımızı sevmeyi, namuslu olmayı çok ağır ve acı emekler sarfıyla, çok defa hayatımız, hürriyetimiz pahasına elde ettiğimiz, öğrendiğimiz için, birçokları, yurtlarını ve milletlerini sevmeyen birçok baylar bu sevgiden mahrum olduklarından, bizi "edepsiz" görürler. onların gözünde "edepsiz" olmayı, elbette ki onlar gibi yurt ve millet düşmanı olmaya tercih ederim.

dostluk; kafa, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.

doğru laf orijinal laftan daha değerlidir.

hikayeyi bilirsin: isa'nın önüne zina etmiş bir kadını getirmişler. recmetmek gerekiyor. isa: "kimin günahı yoksa ilk taşı o atsın" demiş.

en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

yeryüzünde, reel oldukça, iç bulandıracak hiçbir konu yoktur.

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır." beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkarım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkarlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkara muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.

bu dünyada ihtiyarlamamak, kör olmamak, yaşamak için güzel bir şeye bağlanmak ve onunla faal münasebette bulunmak biricik çaredir. sevmek; ihtiyarlığı, hastalığı ve ölümü yeniyor.

hikaye merakla okunmazsa hikaye değildir.

daktilo ile yazmak ne güzel şey; yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegane istihsal aleti daktilo makinesidir.

diyalektik denen nesne bir acayip şeydir ve hakikat bazen en umulmadık şartlarla tecelli eder.

kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

yoldaşlar, dünyada insanların kesintisiz dört saat şiir dinleyebildiği tek ülke sovyetler birliği'dir. bunu biliyorum. kendim şair olmama rağmen yarım saatten fazla şiir dinleyemem, en güzellerini bile. fakat siz beceriyorsunuz bunu.

dünyada kaygı ve yoksulluk kadar hiçbir şey yıpratıp yaşlandırmaz kadınları.

vatan sadece dedelerinin mezarları, selvi ve kayın ağaçları değildir. bunların hasretini çekmek zor iştir; ama dayanılır. vatan kavramını gerçek kılan, en basit hayalinden en yüksek amacına kadar, halkının ruhudur! eğer halkından uzak düştüysen ve eğer basit hayallerden en yüksek amaca uzanan yolda, süreci kısaltacak bir katkın olamıyorsa ona, bahtsız bir insansın demektir.

* bu yazıda tırnak içinde olmayan tüm alıntılar nazım hikmet'in sözleridir.

25.10.16

ada

aslı erdoğan

"ada, bir venüs ülkesi gibi denizden doğdu, her daim güzel köpüklerden." bu cümleyle başlar cabrera infante, ince uzun, mahzun adanın, küba'nın öyküsüne. "denizle körfezin arasında yükselen, mercanadalar ve kumluk kıyı adalarıyla taçlanan, akıntıyla okyanusa bağlanan ada bugün de orada. işte orada.." tarih genellikle galibin yanında pervasızca durur; kızılderililer söz konusuysa kalemle kılıç tam bir işbirliğine girişir. "tarih, işlerini iş edindiği beyaz adam'ın gelişiyle başlar."

elbet beyaz adam'dan çok önce yerliler vardı. kendilerini kaşif ya da fatih diye adlandıranlardan çok önce tainolar, arawaklar, karibler vardı. ispanyolların yeni bilenmiş kılıçlarını denemek için kullandıkları barışçıl arawakların tersine, karibler acımasız, gözüpek, gururluydular. ateşle demirin önünde kaybetmeye yazgılı olduklarını anladıklarında toplu intiharı seçtiler.

bilinen ilk kızılderili-beyaz çatışması, kariblerle kolomb'un adamları arasında, st. croix adası'ndaki oklar körfezi'nde yaşandı. son ferdine dek yok olan bu halktan geriye bütün adalara takılan ad kaldı: karayibler.

kendi abartılı profilini madeni paraların üzerinde seyretmek zorunda kalan kızılderililer denli hüzünlü infante'nin de aktardığı efsane oldukça bilinir. bir kızılderili reisi yakılmak üzeredir. iyilikseverliği, yüce gönüllülüğü dehşetine ağır basan bir papaz yaklaşır yanına. isa'nın yolunu seçmek için son bir fırsat sunmakta, karşılığında cennet vaat etmektedir. şef kırık dökük ispanyolcasıyla sorar: "kimler var cennette? senin gibiler mi?" "elbette" der papaz sevecen bir sesle, "iyi insanlar." şef yakıcı dumanın arasından ağır ağır konuşur: "o zaman cehenneme gideyim, daha iyi."

kölelerin koca koca yüzyıllara yayılan, kuşaktan kuşağa aktarılan trajedileri de suskunluğun, unutuşun karanlığına gömülü. belgeler var elbet; alım satım, zayiat, kaçakları avlama vb. örneğin öldürücü küba tazısı köle avcılığı için üretilmiş. ender durumlarda, adı sanı bilinmeyen efsanevi direniş liderlerinin, isyancıların öyküsü derin mezarlardan seslenmeyi başarır. oysa belki kölelerin gerçek sesini ulaştıran müziktir. tüketilmiş, yağmalanmış, kamçılanmış kölenin toprak zeminli kulübelerde yarattığı müzik.

infante gravürlerden, eski ve kanlı fotoğraflardan, küçük, kişisel, korkunç anılardan, kapkara imgelerden, duvar yazıları ve halk şarkılarından bir küba tarihi kurar. son noktayı hep alaycı ölümün koyduğu sayısız -gerçek- öykü anlatır. söz gelimi havana sokaklarında şafağa karşı dolaşan süt kamyonları. içlerinden biri vardır ki, en ihtiyatlısıdır. farları hep yanar, ağır ağır gider, sapaklarda aksatmadan sinyal verir. karakollardan toplanan muhalifleri taşımaktadır. talihlileri sorgusuz öldürülmüştür, diğerlerini akrabaları teşhiste zorlanır. sekiz-on satırda verilen yaşam öykülerinden biriyse tarak yaparak geçimini sağlayan melez bir şaire ait. en büyük düşünü gerçekleştiren, yani ona uluslararası ün kazandıran şiirini idamından bir gece önce yazar, ki aslında uzun bir duadır bu. 2717 nolu mahkuma gelince.. iki ayrı rejim tarafından hapsedilmiş, açlıktan tükeninceye dek iktidarla tartışmayı sürdüren bir öğrenci hareketi lideridir. devrimciler, karşı devrimciler, isyancılar, savaş kaçakları, generaller, sürgünde karşılaşan işkencecilerle kurbanları, cellatlar, askerler, oğullar ve anneler.

ilk okuyuşta gözden kaçan öykülerden biri aslında çok basit. üç çocuk, esperanza sokağı'nda bir eve saklanır, polisçe yakalanır ve pazar yerinde öldürülür. can alıcı olan, bu üç yarı çıplak, yalınayak çocuğun ev sahibine söyledikleridir: "n'olur, bizi saklayın. zorbalık peşimizde."

onları kovalayanın polis değil de zorbalığın ta kendisi olduğunu kavramaları, somut bir durumdan soyut ve genel bir kavrama ulaşmaları, kişisel bir yazgıdan yola çıkıp insan yazgısının farkına varmaları.. belki de anahtar sözcük "zorbalık". kılıktan kılığa giren, her yüze kolayca yapışan, herkese kendi dilini, kendi yöntemlerini bulaştıran zorbalık. ve zorbalığın bulunduğu her yerde ayrıkotu gibi filizlenen, yalnızca kendi yaşama arzusuyla beslenen, boy atan başkaldırı, direniş, umut.. "ve ada hep orada olacak. hep öyle güzel, hep öyle yeşil, hep öyle ölümsüz, hep öyle sonsuz."

23.10.16

yitirilen çocuk

frida kahlo

bir buçuk ay sonra, yazgım beni bir lokmada yuttu gitti. yazgının dişleri köpek balığınınki gibidir. bir gecede her şeyi yitirdim. ağlamamın, inlememin ve çığlıklarımın duvarların ötesinden duyulduğu söyleniyor. sabah yalnızca, mutsuz ifadesiyle bir diego ve bozulmuş saç örgüleri yaşlardan sırılsıklam olmuş, bir ambulans sireni gibi çığlığı tükenmiş bir frida kalmıştı. bugünse yazmış olduğum şu sayfalar da var:

uçsuz bucaksız bir su, altın ve kan yağmuruydu. sonra hiçbir şey görmez oldum, yer ayağımın altında kayganlaşıyor, şimşek parçaları bedenimi parçalıyor, mutlak bir üzüntü benliğimi kavrıyor, bedenim sıvılaşıyor, yitireceği önceden belli bir mücadele veriyordu; birdenbire ellerim ve ayaklarım kaskatı kesildi, bir bütün parçalara ayrıldı; bir beden açılmış canını veriyor, içinden ölüm fırlatıyor, kendi ölümünü doğuruyordu.

çıldırtıcı bir kederdi.

panik gibi bir korkuydu. dehşet. bir sıkıntı, ter ve kan, dayanıp güç alacağım hiçbir sağlam şey yoktu; duvarlar tozdan yapılmış gibiydi, eşyalar oynuyordu. elle tutulur hiçbir şey bulamazken tüm görüntüler bulanıktı. gökyüzünün maviliğine hançer darbeleri vuruluyordu. yaşamın yolunda kapkara kurumdan çatlaklar açılıyordu. ufuk çizgisi dayanılmaz bir solgunluktaydı. vahim bir öykü.

bunu istememiştim. her şeyi isteyebilirdim ama bunu değil. beni dolduran şeyin onmaz yitimini, yaşamımın sakatlanmasını, benliğimin böyle şiddetli biçimde bozulmasını istememiştim. delilik o denli uzak değil. delilik bir adım ötede. delilik, acının tümel olduğu, yaşamın her parçasına çarptığı, ışığı boğduğu, her hareketi düğümlediği, her tür kurtulma çabasını yerle bir ettiği, her hava kabarcığını yutmaya çalıştığı, güçleri parçalamaya sebat ettiği bu yere dokunuyor ya da kapsıyor.

atlattığımda kırgındım.

"kırgınım" denemez, "bir parçalanma yaşıyorum" da denemez; hiçbir şeyi atlatmadım henüz, yaşama kavuşmadım. düşlemsel de olsa, henüz mevcut değilim. patlamalar, kırılmalar, parçalanma, gözyaşı tufanı ve bu isimsiz boşluğu dolduran hiçbir şey olmaması: bu, ben miyim? güçlü, çarpıcı bir tuhaflık yayıldı içime; beni etkisi altına altında tutuyor, umutlara karşı dilsiz kılıyor, bir yaşam boşluğu. anlamından sıyırtılmış, öylesine büyük bir sevgiyle sahip olduğu şeyden yoksun bırakılmış bir beden. düzensizlik, dağınıklık. sarhoş bir gemi, enginlerin sarhoşu bir gemi gibi, içi boş bir sandal gibi dalgalar arasında sallanıp duruyorum. yaralıyım, hiç bu denli yara almamıştım.

çocuğum, sana karşı suçluyum. kendimi ne denli suçlu hissettiğimi bilsen. seni sıcacık bağrımda tutmak, korumak için her şeyi yaptım. sevdim, sevdim, görmeden, tanımadan, anlamadan çok önce sevdim seni. ama bu yetmedi. bir şeyler eksik kaldı, bir parçan eksik kaldı. belki de, babanın "mevcut değil" hanesine çarpı koyduğu mekandı bu. gerçekte sen onun eksikliğini duydun, ben de senin, benden gelmeyen, noksan kalarak eksikli olmana yol açan o parçanı doldurmak için yeterli güce sahip olamadım. onun bendeki eksikliğini doldurmaya da gücüm yetmedi.

sen ve ben, bu zaman zarfında birleştik, aynı yazgıyla bağlandık, aynı şeylere tosladık, aynı noksanların acısını çektik. bunun ayıbı bana ait, yalnızca bana. seni iki kişilik sevme, kendimizi iki kişilik sevme, seni aksiliklerden koruma gücüne sahip olmalıydım. her tür acıyı çekmeni engelleyecek, yitip gitmenin önüne geçebilecek, birlikte yıkılmamızın önüne geçebilecek denli güçlü olmalıydım. senden af diliyorum, sonsuza kadar.

senin duyumunu bir daha asla bulamayacağım. o gece kanatlarını açan, sıcaklığıma bir kıvılcım yağmuru gibi, el ve ayaklarımın hazzına girift ilmekler gibi dolan bu istek geri gelmez artık. o bana ulaşmaya çalışırken ben hazzımın tüm gücüyle onu ağırlamaya, içimde kök salman için ona sahip olmaya çalışıyordum. ve tanıdık bir toprakmışçasına, yerinin orası olduğunu her zaman bilmişçesine karnımın içine yuvalandın. gerindin, karanlık ve nemli yuvanı oraya yaptın.

kabahatliydim, daha güçlü olmalıydım, bin kez daha güçlü olmalı, sana gelecek her tehlikeyi engellemeli, bedenin ve ruhunla seni içimde tutabilmeliydim. her şey yıkıldı, içimde ve çevremde bir uçurum açıldı. sen yoksun artık ve yitimine yaklaşan, parçalanan kendi bedenim. hiçbir umuda yer yok artık.

yok oldum. tıpkı üzerime bir granit parçası düşmüş gibi. onu engellemeye, ondan kaçmaya çalıştım. ama gücüm o an beni felce uğratarak, elimdeki her şeyi alarak, beni bir hiçliğe teslim ederek uçtu gitti. yok oldum. ne düşünecek kafam, ne bedenim ne de cinsiyetim kaldı. ben seninle dopdoluydum. senin yitmen, birdenbire her şeyimi aldı götürdü. bana getireceğin gelişmeden, aydınlanmadan yoksun kaldım. varlığının bana getirdiğinden böyle şiddetle kopmak ölçülebilir bir şey değil. ayrımsız, her şeyi yitiriyorum. hiçliğe gidiyorum.

gün ışığını göremeyen yavrum, kendimi kaybediyorum.

birbirimize bu denli yakınken nasıl terk edebildin beni? sana nasıl izin verdim? birbirimize mahkumduk, hala da öyleyiz. her gittiğim yere seni de götürüyordum. şimdiyse sen beni gittiğin yere götürüyorsun. inanmıştım, umudumu yitiriyorum. sana bağlı olarak vardım, bana bağlı olarak vardın. dahası, birlikteydik, ikimiz tektik. isyan etmek isterdim ama yıkım öyle yoğun ki edemiyorum. bu yıkım, hırçın kum dalgaları arasında boğulan biri gibi beni alıp götürüyor.

ne yaptım da bizi bu hallere düşürdüm, söylesene? senin imdadına yetişemedim, sen de benim imdadıma yetişemedin, kimse bizim imdadımıza yetişemedi.

artık söyleyecek hiçbir şey yok. söz dağarcığım da üzüntüm gibi yoksul.

yavrum, senin pahan biçilemezdi. sen benim gözümde pahası olan her şeyi kendinde birleştirmiştin: diego'yu, aşkı, yaşamı, iletişimi, insanın kendini feda etmesini. insan sevdiklerini korumalı, her şeye karşı, her şeye rağmen koruması gerektiğini bilmeli.

çıldırtıcı bir keder.

artık seni yaralı bir giz gibi içimde taşıyorum. çevreme bakıyorum: sessizlik yutuyor beni, eşyalar siliniyor, bacaklarım halsiz. hiçbir mihenk taşı yok, hiçbir mekan yok. ben işte bu dağınık maddeyim ve içim sessizlik dolu. çevremdeyse eter kokusu yayan, bozulmuş bir evreni kapsayan dört beyaz duvar var. beklemek..

22.10.16

minima moralia

theodor adorno

ancak kendilerini anlamayan düşünceler doğrudur.

"biz" derken aslında "ben"i kastetmek hakaretlerin en örtülüsüdür.

aşk, farklı olanda benzerlik görme gücüdür.

ancak erki kışkırtmaksızın zayıf görünmeyi başardığında bulacaksın aşkı.

sanat, hakikat olma yalanından kurtarılmış sihirdir.

umut, rahata ermemişler arasında bulunur en çok.

okültizm eğilimi bir bilinç gerilemesinin belirtisidir. okültizm kalın kafalıların metafiziğidir.

iyi niyetliler, ahlaki sofuluk adına hareket ederken yok edicilere dönüşürler.

gün yüzü gören her şey yok olmaya yazgılıdır.

her türlü ahlakın modeli ahlaksızlıktır ve bugüne kadar ahlak, ahlaksızlığı hep yeniden üretmiştir.

burjuvazi hoşgörülüdür: insanları oldukları gibi sever; çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir.

istisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir.

hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: sonradan "faşist" adını alarak dünyayı da bir hapishaneye çevirecektir.

yalanların uzun bacakları vardır; kendi zamanlarının önünde giderler.

bütün şefkatli, iyi ilişkiler, hatta belki de organik doğanın bir parçası olan o barışma bile, bir hediyedir. fazla mantıklı düşündüğü için bu yeteneğini yitiren kişi, kendini de şeyleştirir ve donar.

en bireysel olan, en genel olandır.

yakın geçmiş her zaman felaketlerden arta kalmış bir yıkıntı olarak görünür bize.

karşılıklı şapka çıkarmak yerine bir "meraba"nın aşina kayıtsızlığıyla selamlaşmak, mektup yazmak yerine hitapsız ve imzasız ofis içi yazışmalar göndermek, insani temasta baş göstermiş bir hastalığın rastgele belirtileridir sadece.

cinsel ahlakın ilk ve tek ilkesi: suçlayan her zaman suçludur.

sahte zenginlikleri ve pahalı üretimi reddetmeyen, renkli filmleri ve televizyonu, milyoner dergilerini ve toscanini'yi geri çevirmeyen hiçbir sanat yapıtının, hiçbir düşüncenin sağ kalma şansı yoktur.

gelenekten nefret edebilmek için ona sahip olmak gerekir.

şudur nerdeyse imkansız olan görev: başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek.

her yerde benzerlikler görmek, her şeyi aynı kılmak, zayıf gözlerin işaretidir.

düşünce, bir sabah kaçırılmış olanın anısıyla uyandırılmayı bekler ve böylece öğretiye dönüşmeyi.

hiçbir düzeltme, denenmeye değmeyecek kadar küçük veya önemsiz değildir.

"bu dünyada mutlu olmanın tek yolu vardır: başkalarını olabildiğince mutlu kılmaya çalışmak."

ince zevke ve hak gözeten düşünceliliğe saygısızlık etmeyecek hiçbir iyilik edimi yoktur ve bu saygısızlık da o güçsüz güzellik ütopyasının karşı durmaya çalıştığı düzleşmeyi tamamlar.

ne zaman haz duyguları işe karışmışsa, hakikatten kuşkulanmak için sağlam nedenler de var demektir.

hayal gücünü tutuşturan, tam da hayal gücünden yoksun kadınlardır.

baskıcı toplumda, insan kavramının kendisi de tanrının suretinde yaratılmanın bir parodisidir.

her sanat yapıtı işlenmemiş bir suçtur.

yardım edemeyenlerin öğüt de vermemesi gerekir.

diyalektik düşünce, mantığın zorbalığından yine onun kendi araçlarını kullanarak kurtulma çabasıdır.

aşkta adaletin sırrı, aşkın da dilsizce söylediği gibi, her türlü hakkın iptal edilmesidir. 

hayal gücü, yoksulluğu rencide eder.

düşmanca karşıtlıklara bölünmüş bir toplumda, kuşaklar arasındaki ilişki, dipteki kaba gücün varlığını gizleyemeyen bir rekabet ilişkisidir hep.

olağanüstü güzel kadınlar mutsuzluğa yargılıdır.

toplumunkinden bağımsız bir kurtuluş yoktur.

insanlar, yitirdiklerini ötelerde ararken, sadece sahip oldukları hiçlikle karşılaşırlar. iflah olmaz gerçekçiler olarak bağlantıyı koparmamak için, pek bayıldıkları anlamı, uzağına kaçmaya çalıştıkları anlamsızlığa uyarlarlar.

aramızdaki

birhan keskin


unutmadım aramızdaki beceriksiz dili
dünya yordu bizi. benim de söyleyemediklerim
var. hiç söyleyemeyeceğim onları belki de
uzun bir yolu geliyoruz seninle, yolu
geldikçe anlıyorum ki, biz
bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile

21.10.16

insan

hermann hesse

gerçekten yaşayan bir insanın ne demek olduğu günümüzde her zamankinden az bilinmekte, her biri doğanın değerli ve bir kereliğine denemesi sayılacak insanlar, yığın yığın kurşunlanıp öldürülmektedir. eğer bir kereliğine insanlar olarak daha fazla bir değer taşımasaydık, içimizden her biri bir filinta kurşunuyla gerçekten saf dışı edilebilseydi, yaşam öykülerini kaleme almanın hiçbir anlamı kalmazdı. ne var ki, her insan yalnız kendisi değil, aynı zamanda bir kereliğine, tamamen kendine özgü, her bakımdan önemli ve dikkate değer bir noktadır. öyle bir nokta ki, dünyanın tüm olayları kesişir burada; bir daha asla yinelenmeyecek bir kesişimdir bu. dolayısıyla her insanın öyküsü önemli ve dünya durdukça yaşayacak tanrısal nitelik taşır, her insan yaşadığı ve doğanın istemini yerine getirdiği sürece olağanüstüdür, her türlü dikkat ve ilgiye layıktır. her insanda ruh bir ete, kemiğe bürünmüştür, her insanda bir canlı acı çeker, her insanda bir kurtarıcı çarmıha gerilir.

20.10.16

bir şairin günlüğü

yorgo seferis

yazdığım her cümlenin son cümlem olduğu duygusunu taşıdım her zaman.

"yönettiklerine karşı silaha sarılmak, görevlerini yapmayan ve tahttan indirilmeyi hak eden kötü hükümdarın özelliğidir."

"gün için yeterli olan, ondan gelen kötülüktür."

bir zamanlar haymatlos yurtsuz adamdı; şimdi tarafsız adam.

en basit şeyleri bile görmek için ne kadar çok sabır gerektiği akla hayale sığmaz. gece, geç vakit. bir dizeyi bitirmek, bir kayayı kaldırmaktan zor.

sıcakta günler birbirine benziyor; kayıtsız. zihin çalışmıyor; insan tümüyle ölümcül bir hale giriyor. yalnızca alışkanlıklarıyla davranıyor.

aşk, sakin meskeni insanın.

uyanışlarım her zaman bir suçlunun uyanışları oldu.

anı.. nereye dokunsan acıtıyor.

eğer varsa çözüm, asla ne geçmişte ne de durmakta; var git yoluna.

aslında bir tek teması var şairin; o da kendi canlı gövdesi.

gecenin yorgun düşünceleri, sabahları daha gelişmiş bir fikre dönüşüyor.

"karanlık; benim ışığım olacaksın."

tatil, dertsiz olmak değil. her şeyin insanı incitip hastalıklı, darmadağınık bir hal yarattığı duygusu. insan kan kaybettiğini hissediyor, ilk güçlü dalganın insafına sığındığını.

varız; çünkü her fırsatta birileri cezamızın ertelenmesi için bizi bağışlamaya karar veriyor.

"bir ülkede artık mantıklı bir biçimde düşünemiyorsan o ülkeden ayrılmalısın."

hastane toptan üretimi; onarım altındaki insan gövdelerinin çaresizliği. aşk ayininin arındırmasını, verdiği kıvancı anlamak için onu birebir görmek gerekir.

günü gününe hayatımızı yaşarız; onu yazmayız. yazma eylemi, insan ne yazarsa yazsın, yaşamının yalnızca bir parçasıdır.

dünyanın tüm şairlerine yalnızca bir tek aynı sözcük kullanma izni verilseydi iyi şairler yine de ötekilerden ayrı bir yol bulurlar, bu tek sözcükle değişik, kişisel şiirler yazarlardı. 

haz verdikleri için iyi olan yapıtlar ya da haz versin vermesin iyi olan yapıtlar; bu ayrıma dikkat.

anadolu'nun yıkıntılarındaki keder tanımlanamaz. her şey bu kederi daha da kasvetli yapmak için bir noktada birleşiyor. konuşmak için ölüler canlı kana gereksinirler; burada eksik olan işte bu.

dünya orada burada, her yerde var, ilerlerken ve insan bir yere varamazken.

toplumsal yaşamımız, herkesin birbirini kurnazlık, iftira, korkaklık, utanmazlıkla suçlayarak boğazladığı bir cengel. bu insanları görünce bir dumanı çiğniyor duygusuna kapılıyorum.

erdemi fırlatıp attık hayatımızdan; bizde eksik olan bu.

19.10.16

niteliksiz adam

ernst fischer

niteliksiz adam, görünüşte romanın içeriğiyle hiçbir ilintisi bulunmayan küçük bir olayla başlar. bir kamyon bir yayayı ezmiştir. bir bey ile bir hanım yaklaşırlar.

"hanım, kalbiyle midesi arasındaki boşlukta acıma diye nitelendirmekte haklı olduğu nahoş bir şey hissetmekteydi; bu, ne olduğu belirsiz, felce uğratıcı bir duyguydu. bey, bir süre sustuktan sonra ona şöyle dedi: 'burada kullanılan bu ağır kamyonların fren mesafesi çok uzun.' hanım, bunu duyunca rahatladığını duyumsadı ve sıcak bir bakışla teşekkür etti. bu sözcüğü herhalde daha önce de duyduğu olmuştu; fakat fren mesafesinin ne olduğunu bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. bu iğrenç olayın böylece belli bir düzene yerleştirilebilmesi ve kendisini artık doğrudan ilgilendirmeyen bir teknik soruna dönüşmesi, ona yetiyordu."

bu görünüşte önemsiz olay, ortaya bir leitmotif çıkarır: insanlar ancak bir düzen içerisinde yaşayabilirler. iç düzen yitirilmiştir ama burjuva insanı kendisi için çoktan yabancılaşmış ve anlaşılmaz olmuş bir dış düzene sarılmaktadır. yeni gerçekliği algılamaksızın, özünü tekerlemenin oluşturduğu, salt görünürde var olan bir dünyada yaşamaktadır. anlamını kavramadığı ama kendisine tanıdık gelen herhangi bir söylem, onu rahatlatabilmektedir. tedirginliğin sesi bastırılmaktadır ve burjuva insanı, sorumluluğundan kurtarılmıştır. iğrenç olan, artık onu ilgilendirmemektedir. iğrençlik, teknik bir soruna dönüşmüştür. bu sorun konusunda yetkili olanlar artık uzmanlardır, teknisyenler, politikacılar, bürokratlardır, herhangi biridir, sorumlu olmayan tek kişi, "burjuva bireyi"dir.

musil, yeni ve tedirgin edici bir gerçekliğin ayrıntılarını acımaksızın, burjuvaya tanıdık gelen bir söylemle açıklamaya kalkışmaksızın, şoka uğratırcasına betimlemekte kararlıdır. ayrıntıyı en uç noktaya kadar yoğunlaştırır; çünkü amaç burjuva insanını rahat ettirmek değildir. başkaldıran yazarın görevi, burjuva insanını tedirgin etmektir.

dua

emerson: sıkıcı insanlar dua eder; dahiler ise umursamaz şakacılardır.

hipokrat: duaların, nazarlıkların ve büyünün işe yaradığı tek yer, hastanın inancının dışavurumudur.

robert g. ingersoll: yardım eden eller, dua eden dudaklardan çok daha yararlıdır.

wendy kaminer: tanrı'nın var olduğuna ve onların dualarına kulak verdiğine inanan insanlar, ağaçlarla konuşan ya da amerika yerlilerinin ruhlarına kanallık ettiklerini iddia eden insanlarla alay etme haklarından feragat etmişlerdir.

jomo kenyatta: misyonerler buraya geldiklerinde, afrikalıların elinde toprak, misyonerlerin elinde ise incil vardı. bize gözlerimizi kapatarak nasıl dua edeceğimizi öğrettiler. gözümüzü açtığımızda, toprağın onların elinde, incil'in ise bizim elimizde olduğunu gördük.

gypsy rose lee: dua etmek sallanan bir sandalyede oturmak gibidir, size yapacak bir şey verir; fakat sizi hiçbir yere götürmez.

emo philips: çocukluğumda, her gece yeni bir bisiklet için dua ederdim. sonra tanrı'nın, tüm bilgeliğiyle, böyle çalışmadığını fark ettim. bu yüzden bir bisiklet çalıp ondan beni affetmesini istedim.

thomas szasz: eğer tanrı'yla konuşursanız bu, dua etmektir; eğer tanrı sizinle konuşursa şizofrensiniz demektir. eğer ölüler sizinle konuşuyorlarsa bir tinselcisiniz; eğer siz ölülerle konuşuyorsanız yine bir şizofrensiniz.

lemuel k. washburn: dua, boş bir kuyunun pompası gibidir; çok fazla ses çıkarmasına rağmen, suyun akmasını sağlamaz.

18.10.16

bir başka şehir

kemal ateş

öldürmenin bir tadı varsa, silahla değil, ancak elleriyle, parmaklarıyla duyabilirdi insan bunu. haksızlık, hukuksuzluk, öfke, nefret, bunlarla bir araya gelince; elini, ayağını, dizini, yumruğunu, dişlerini, en zayıf organını bile yanında keskin bir silah gibi taşıyor insan. haksızlığa duyulan öfke, her uzvu silaha dönüştürebiliyor.

meğer ne boş bir eylemmiş konuşmak.. en çok da sözcüklere olan inancını yitirdiği zamanlarda konuşmasını isterler insanın. bunun ne zor bir iş olduğunu bilmezler.

"zenginler adaleti ceplerinde taşırlar."

koca kent neyi arıyorsan, onu gösteriyor insana.

menderes'in oğullarından biri, yüksel mi, öteki mi, bilemiyorum, bizden birkaç yıl önce atatürk lisesi'nde okumuş. sonra sınıf arkadaşlarından da duydum, tembel bir öğrenciymiş, bazı arkadaşları ondan birkaç kuruş alır, sınavlarda onun yerine de yazarlarmış. ancak son sınıftaki bitirme sınavlarında kurul bunu sınıfta bırakmış. menderes, vay siz misiniz benim oğlanı sınıfta bırakan, demiş; kuruldaki bütün öğretmenleri sürmüş, o yıllarda dört yıla çıkan lise öğrenimini de üç yıla düşürmüş. böylece oğlunu sınıfta kalmaktan kurtarmış.

evli bir erkeği seven kadının sırtına giydiği en zor giysidir beyaz gelinlik.

yoksul insanlar, köylüler, malı mülkü ne kadar çok seviyorlar! hayatı para, mal mülk ve dinden ibaret görüyorlar; dini ise, öbür dünyada karşılarına cennet-cehennem olarak çıkacak ödül ya da ceza olarak biliyorlar.

yaşamadan yanıtı verilemeyecek soruları çoktu hayatın.

sonunda eğileceksen başta hiç dik durma; başta dik durduysan, sonunda eğilme.

bazı insanların yazgısıdır bu; kendi yakınlarıyla uğraşmaktan, uzaktakilere sıra gelmez; bu yüzden de büyük ülkülerin, önemli davaların adamı olamazlardı.

siyasi konularda çıkarı nerdeyse o tarafa döner, "anamı kim beceriyorsa babam o" diye açıklardı bu tutumunu.

insanın kaderi alnında değil, çocukluğunda yazılı.

17.10.16

aforizmalar

~criminal minds

lucretius: birilerinin yemeği, diğerleri için acı bir zehir olabilir.

harriet beecher stowe: mezar başındaki en acı gözyaşları söylenmemiş sözler ve yarım kalan işler için akıtılır.

shakespeare: hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.

voltaire: bazıları vardır, kelimeleri kullanarak düşüncelerini maskelemeyi amaçlar.

la rochefoucauld: kendimizi başkalarına benzetmeye, gizlemeye o kadar alışmışız ki en sonunda kendimizi gizler hale gelmişiz.

abraham lincoln: sonuçta, yıllarınızın nasıl geçtiği önemlidir; yaşamınızda kaç yıl olduğu değil.

nietzsche: yalnız olan, kabile tarafından ezilmemek için her zaman mücadele etmek zorundadır.

anthony brant: bazı olaylar bizi değiştirebilir; fakat bizler ailemizle başlar, ailemizle biteriz.

oscar wilde: insan, kendi adına konuşurken kendinden çok uzaktır. ona bir maske verirsen sana gerçeği söyler.

16.10.16

tarihin cinsiyeti

fatmagül berktay

iyilikseverlik daima eşit olmayan iki tarafın varlığını gerektirir.

geçmişini bilmekten alıkonmak ile "sürekli çocuk bırakılmak" arasında gerçekten yakın bir bağ var; nitekim, ataerkil hukuk da bu durumu tescil edercesine çok uzun bir dönem boyunca kadınları, çocuklar ve delilerle aynı kefeye koyarak "kısıtlı" saymakta herhangi bir mahzur görmemiştir.

kadın hareketleri, demokrasinin kadın haklarıyla ilişkisinin bilincinde olarak demokratik kurumların geliştirilmesi ve toplumsal yaşamın her alanında demokratik değerlerin geçerli kılınması için mücadele ediyorlar. çünkü demokrasinin uygulanmasını ve gelişmesini engelleyen etkenler ile kadın haklarının ihlal edilmesine yol açan etkenler aynıdır.

türkiye'de sol, geleneksel olarak son derece laik olageldi; ama bu onun, aynı zamanda kadınları devrimci bir örgütün birliğini ve dayanışmasını yok etme potansiyeli taşıyan tehlikeli bir "fitne" kaynağı olarak görmesini engellemedi. tıpkı islam'ın kadınlara bakışı gibi! islam'da kadının, erkekleri şeriattan, allah'a giden yoldan saptırarak [erkek] müminlerden oluşan cemaatin dayanışmasını bozabilecek potansiyelde görülmesi ve bu nedenle özellikle bedeninin ve kılık kıyafetinin denetlenmesi gibi, sol örgütlerde de kadınların davranışları, giyinişleri vb. sıkı bir denetime tabidir. kadınlardan alçak gönüllü ve gösterişsiz olmaları, fazla dikkat çekmemeleri; hatta öyle yüksek sesle filan gülmemeleri beklenir; "çünkü kadınlar hareketin 'vitrin'idir."

15.10.16

burukluk

murathan mungan

neden hep bir hüzün, hep bir burukluk anımsanır; yollarından, yanlarından geçerken kentlerin, küçük kasabaların? havada bir top asılı kalır sanki. ip atlayan bir kız havada, koşuşan çocuklar, bisikletli delikanlılar, seyyar satıcılar, balkondaki çiçekleri sulayanlar, çamaşır asanlar, her şey, her şey havada.. ve sanki her defasında geri dönsek, dönebilsek kaldıkları yerden sürdüreceklerdir hayatı. bütün hayatı tutmak isteriz, hepsi kaçar avucumuzdan. yalnızca başkalarınınki değil, en başta kendi hayatımızdır kaçan. bütün kentlerde, bütün ülkelerde, bütün hayatlarda olma isteği neden? hayata en yakın, ölüme en uzak olmak mıdır tüm bu çırpınmalar? ama gerçekte ölüm gelir bunların ortasında bulur bizi.

14.10.16

ilk adam

albert camus

yalnızca varlıklarıyla dünyayı doğrulayan, yaşamamıza yardım eden insanlar vardır.

bazı mutluluk dakikalarımız bırakılmışlık duygumuzun bizi şişirip sonsuz bir kedere yükselttiği dakikalardır. gene bu nedenle mutluluk çoğu kez mutsuzluğumuza acıma duygusundan başka bir şey değildir.

yoksullarda çarpıcı -tanrı derdin yanına çareyi koyar gibi umutsuzluğun yanına hoşgörürlüğü koymuştur.

gençken insanlardan verebileceklerinden fazlasını isterdim: sürekli bir dostluk, kesintisiz bir coşku. şimdi verebileceklerinden daha azını istemeyi öğrendim: tümcesiz bir yoldaşlık. ve coşkuları, dostlukları, soylu davranışları benim için tansık değerlerini tümüyle koruyor: eksiksiz bir tanrısal iyilik etkisi.

yaşamın bir gün yolunuza çıkardığı usta, her zaman sevilip sayılmalıdır; o bundan sorumlu olmasa bile.

paul claudel: alçak gönüllü, bilgisiz, inatçı yaşamın yerini hiçbir şey tutamaz.

yazarlık mesleğinin soyluluğu baskıya direnmesinde, dolayısıyla yalnızlığa razı olmasındadır.

ey anne, ey tatlı, sevgili çocuk; zamanımdan daha büyük, seni ona bağlayan tarihten daha büyük, bu dünyada sevdiğim her şeyden daha gerçek olan, ey anne; senin gerçeğinin gecesinden kaçmış olan oğlunu bağışla.

uygarlık

erich auerbach

edebi izlerini sürmenin mümkün olduğu son birkaç bin yıldan kalan belgelere ilişkin bilgimiz çok artmış durumda. ayrıca mutlak değer ölçüleriyle iş görmeyip farklı tarihsel görüngüleri kendi şartlarına dayanarak açıklamaya çalışan tarihsel düşünme tarzı çoğumuz için doğal bir hale geldi. bunun yanı sıra insani yaşam biçimlerinin çeşitliliğine ilişkin somut bir deneyime sahibiz hâlâ. ancak bu çeşitlilik, her ne kadar şu an var olan halklar arasında çatışmalarla kendini belli ediyorsa da, kaybolup gitme yoluna girmiştir. nisbeten kısa bir süre içinde uygarlıkların ya yok olacağını ya da birörnek hale geleceğini şimdiden söyleyebiliriz. ikinci olasılığın gerçekleşmesi durumunda tarihsel olanın çeşitliliğine ilişkin eşduyumsal anlayış da süratle yok olacaktır; çünkü tarih yazımı tarih deneyimine dayanır.

13.10.16

mutlak

zygmunt bauman

insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

tzvetan todorov şu uyarıda bulunuyor: "mutlak" peşinde olanların karşılaşabilecekleri yaygın bütün tuzaklar, aşk peşinde olanların sıklıkla yöneldiği dolambaçlı yollara çarpıcı biçimde benzer.

"aşk sever ve severken de her zaman sahip olduğundan daha fazlasını arar." der scheler.

özgün güzergahlar bile art arda uğranılacak limanların listesinden başka bir şey olamaz.

lawrence grossberg'in belirttiği gibi, "bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor."

gerçekten ilelebet hatırlamamız gereken şey, herhangi bir şeye ve herhangi birine ömür boyu bağlılık konusunda ant içmekten kaçınmak gerektiğidir.

the dark knight

christopher nolan

işler düzelmeye başlamadan önce hep kötüye gider.

insanı öldürmeyen şey tuhaflaştırır.

ya kahraman olarak ölürsün ya da yeterince uzun yaşayıp bir haine dönüştüğünü görürsün.

bir işi iyi yapıyorsan asla bedava yapmamalısın.

peşine düşülmesi insanın net görmesini sağlar. kaybetmeye dayanamayacağı şeyleri düşündürür insana. ömrünün sonuna kadar kimle olmak istediğini.

bazı insanlar para gibi "mantıklı" şeylerin peşinde değildir. satın almak, korkutmak, anlaşmak ya da pazarlık etmek mümkün değildir. bazı insanlar sadece dünyanın yandığını seyretmek ister.

gecenin en karanlık anı şafaktan hemen öncedir.

şu anda sana ihtiyaçları var ama olmadığında cüzamlı gibi dışlarlar seni. onların ahlakı, yasaları kötü bir espri gibi. ancak dünyanın izin verdiği kadar iyiler. işler yolunda gitmediğinde şu medeni insanlar birbirlerini yer.

insanlar son anlarında gerçek yüzlerini gösterirler.

bazen gerçek yeterince iyi değildir. bazen insanlar fazlasını hak eder.

arabaları kovalayan bir köpeğim. arabayı yakalasam ne yapacağımı bilemem.

delilik yer çekimi gibidir. sadece hafifçe itmek gerekir.

çarpık zamanlarda, düzgün insanlar olabileceğimizi sandın. ama yanıldın. dünya acımasız. ve acımasız dünyanın tek ahlakı şanstır. tarafsız. ön yargısız. adil.

her şey plana göre gittiğinde kimse paniklemiyor. plan korkunç olsa bile. yarın basına, bir çete üyesi vurulacak ve bir kamyon dolusu asker havaya uçacak desem kimse paniklemez. çünkü plana uygun olur. ama küçük bir belediye başkanı ölecek desem herkes kafayı yiyor. biraz anarşi. mevcut düzeni sarsınca her şey kaosa dönüyor. ben kaosun elçisiyim.