michel tournier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
michel tournier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.06.2021

tören

michel tournier

toplumların çoğunda erkek çocukları için çocukluktan erkekliğe geçişte birtakım törenlerin var olduğu doğru. kızlar için böyle bir şey yok. neden mi? nedeni, galiba oğlan çocukların doğuşlarından başlayarak erkekler topluluğunun bir parçasını oluşturmayışlarında yatar. anneleri tarafından yetiştirilmiş olan erkek çocuklar, ergenlik çağına gelinceye kadar kadınlar toplumuna aittir. ergenlik çağına girme, bir oğlan çocuğunun kadınlar toplumundan erkekler toplumuna geçişini vurgular.

bugünün yeniyetmesi, erkekler topluluğundan çifte bir dışlanmayla karşı karşıyadır. önce cinsellik alanında. "ruhsat verici" tavırlarıyla toplumumuz kuşkusuz, tanıdığımız en püriten toplumlardan biridir. yüz yıl önce yeniyetmenin çok daha fazla sevişme fırsatı vardı. bu dışlanmanın en acımasızı özellikle mesleki plandadır. bu alanda mutlak üstünlük halinde kıdemlilik hüküm sürer. günümüzdeki işsizlik özellikle gençlerin işsizliğidir. bekarlık ve işsizlik, işte eski bir geleneksel giriş ayininin merhem olacağı iki kötülüktür bunlar.

bir yeniyetme, erkekler topluluğuyla bütünleşmek üzere kadınlar kümesini terk ediyor. geçiş olayı onun gözünde bir statüde hak talebi niteliği taşımaktadır. bir kız ne yapabilir? haremin, yani kadınlar dünyasının tutsağı olarak ondan çıkmaya çabalayabilir. iyi ama nereye gitmek için? kadın özgürlüğü sorunu bu işte.

31.03.2018

uzun lafın kısası

sophokles: devlet esenlik içindeyse her şeyimizi onda buluruz; dostluklarımızı bile.

kürşat başar: ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir söz dizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

michel tournier: şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

jean-françois bayart: insanlar bir şeyi yadsıdıklarında değil de daha çok onu sahiplendiklerinde onunla çatışma yoluna giderler.

jerzy andrzejewski: sorgulamak istemeyen insan, insan olmak istemeyen insandır.

maurice duverger: imparatorluk, başka ulusları fetheden bir ulusun egemenliği altında kurulan çok uluslu bir devlette uygulanan kişisel bir diktatörlüktür.

lucretius: başkalarının başına gelen kötülükleri seyretmek bize keyif verir.

max horkheimer: insanlar gerçekte yaptıklarından, düşündüklerinden ve hissettiklerinden daha iyidirler.

lidia yuknavitch: tam işlerin toptan sıçmış olduğunu düşündüğünüz anda, son bir kez osurup yörüngeden çıkıveriyorlar.

mehmet eroğlu: yaşanan her serüven insan hayatında eksik kalan bir resmin tamamlanmasıdır.

31.12.2013

uzun lafın kısası

joel kovel: hiçbir şey insanca yaşama hakkından daha değerli değildir.

antoine furetiere: genç bir erkeği kadınlarla sohbet etmekten daha fazla uygarlaştıran ve kibarlaştıran bir şey yoktur.

botho strauss: en kötüsünü yaşamışsan artık öyle saf olamıyorsun.

samuel johnson: hemen hemen tüm saçmalıklar benzemeye çalışıp da başaramadığımız insanları taklit etmeye çalışırken çıkar.

james joyce: hayat en büyük öğretmendir.

felicien challaye: bütün öteki kutsal kitaplar gibi, hristiyanlığın kutsal kitabı da insan elinden çıkmadır.

henry miller: bazı kancıklar kendilerine çiçek bahçeleri gönderilmesinden hoşlanırlar. kendilerini önemli hissederler.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

romain gary: görkemli senfonilerin ortasında bir yerde beliriveren, yumuşacık bir flüt sesini beklemek gibi bir eğilimim vardır.

la rochefoucauld: insanın sevdiğine sadık kalmak için kendine çektirdiği işkence hemen hiçbir zaman sadakatsizlikten daha iyi değildir.

michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.

sabahattin eyüboğlu: ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de köreltiyorlar.

31.07.2013

uzun lafın kısası

çehov: dünya büyüktür ama, gene de çaldığı şeyi saklayacak yer bulamaz insan.

alain: neşenin nüfuz ve itibarı yoktur; çünkü gençtir; oysa keder bir tahta oturmuştur, ona herkes saygı gösterir.

sean o'casey: politika, esaretindeki binlerce insanı katletmiştir; din ise on binlercesini.

antoni casas ros: hayaller kurulabilir, gökyüzü arzulanabilir, hafızada binlerce enfes anı canlandırılabilir; ama bir bedenin bir ötekini arayışının yeri nasıl doldurulabilir?

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.

bret easton ellis: en büyük iki yalan nedir? "paranı geri vereceğim." ve "ağzına boşalmayacağım."

ferit edgü: insanoğlunun bazı gerçeklerini hasıraltı etmek sevdasında olan ahlakçılar kadar ahlaksız kişi yoktur.

johannes mario simmel: hayatta işlenecek tek günah, cesaretini kaybetmektir.

michel tournier: insanın yaşamındaki en heyecan verici şey, içinde doğuştan var olan sapkınlık yönelimini keşfidir.

samuel taylor coleridge: on bin kişiden biri bile, ateist olabilecek zihin gücü ve kalp temizliğine sahip değildir.

thomas bernhard: kendimizi aldatmayalım; cenazeler her zaman tiyatrodur.

robert m. pirsig: biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız; ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.

29.06.2013

uzun lafın kısası

alain: umut etmek mutluluktur.

çehov: namuslu, dürüst insanların ne kadar az olduğunu anlamak için herhangi bir iş yapmaya kalkışmak yeter.

montesquieu: azgelişmiş ülkeler kendi ordularının işgali altındadır.

fernando pessoa: en yücelerimizin tek üstünlüğü, her şeyin boş ve kaypak olduğunu daha iyi biliyor olmalarıdır.

henry miller: insanların günah ve suç dedikleri şeylerin hiçbir son anlamı yoktur.

johannes mario simmel: öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insanların davranışlarında insanlıktan eser yok.

la rochefoucauld: öyle kusurlar vardır ki, iyi kullanıldılar mı erdemden de fazla parlar.

michel tournier: insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.

paul auster: kapitalist dünya insanların değil, nesnelerin dünyasıdır.

sandor marai: insanlar hiçbir şeye, menfaat gütmeyen bir arkadaşlığa duydukları kadar büyük bir özlem duymazlar.

thomas bernhard: yaşam, insanın kim olursa olsun ve ne yaparsa yapsın yitirdiği bir davadır.

sevan nişanyan: terk edip gitmenin özgürlüğüyle sarhoş olan birini kavgada yenemezsin. seni sıfırlar geçer. sırf zevki için kavgayı tırmandırır, tahmin bile edemeyeceğin seviyelere taşır. kırılırsın.

20.01.2012

çalı horozu

michel tournier

eğer bir tek talihsizliğe uğradıysanız ilgi çekersiniz; uğradığınız talihsizliğin sayısı ikiye çıkarsa acıma duygusu uyandırırsınız; bu rakam yüzü bulursa, insanları güldürürsünüz.

köpekler, kendilerine et parçası ya da şeker fırlatıldığında havada yakalar ve büyük bir güven içerisinde kıtır kıtır yerler. kediler öyle değil. onlar kuşkucu. hemen kapmıyorlar. yere düşmesini bekliyor, sonra eni konu inceliyorlar.

ya yazım kuralları? bir pusulanın saygınlığını ortadan kaldıracak büyük bir yanlış kadar gülünç bir şey olamazdı.

işte insanların laneti demek ki şuradan geliyor: insanlar bitkiler aleminde doğup hayvanlar alemine düşmüşler. oysa, ne demektir hayvanlar alemi? avcılık, şiddet, cinayet, korku. bitkiler dünyasıysa tersine, toprağın ve güneşin birleşmesinden meydana gelen sakin bir çoğalmadır. bu nedenle tüm bilgelik, bir ormanda otobur insanların yürüttükleri bir ağaç düşüncesi üzerine temellenebilir.

ne kadar yükselmek isterseniz, ayaklarınızın o ölçüde yere basması gerekir. her ağaç bunu böyle söyler size.

ağacın soluk alışı rüzgardır. rüzgar ağacın hareketidir, yaprakların, sapçıkların, sapların, dalların, dalcıkların, kolların ve sonunda gövdenin hareketi.

onun için her mutlu rastlantı bir tuzağı haber veriyordu.

yeniyetmeliği ve gençliği yıldan yıla ortadan kalkarak geride, mesleğinde önemli bir yeri olan parisli bir avukat oluşuna rağmen kötü anlarda alay ve horgörü, biraz daha iyi anlardaysa acıma duygusu yaratan ve hiçbir zaman korku ya da saygı uyandırmayan çelimsiz bir yetişkin bırakıyordu.

her şeyin temelinde bir balık yüzer
içerisinden ancak çıplak çıktığın korku balığı
imge örtümü atarım üstüne (lanza del vasto)

kadın onun sarılmasıyla inlemeye başlıyor ve alışılmış bir biçimde gırtlaktan gelen ses titremeleri, baygın inlemeler, üç oktavda yinelenen ses temrinleriyle başlayan aşk türküsü, sevgi dolu ve yakası açılmadık küfürlerle doruk noktasına varıyordu. bu durumda kadın adama mancınığım, tokmakçım, havuz tıkacım, diyordu.

boşanma avukatlığının verdiği uzun deneyimler sonucu, kadının erkekten çok daha toplumsal bir varlık olduğunu ve yalnızca insani ilişkiler açısından zengin bir ortamda mutlu olduğunu çok iyi biliyordu. günün birinde sırf göze daha hoş görünen bir sevgili uğruna onu terk etmez miydi acaba?

şimdi fotojenik oldu. fotojeni olayı neye dayanır? gerçek nesneden öteye giden fotoğraflar üretme yeteneğidir bu. fotojenik insan, kendisini tanıyan ve fotoğraflarını ilk kez görenleri şaşırtan demektir. fotoğraflar ondan daha güzeldir, o ana kadar onda gizli kalmış bir güzelliği gün ışığına çıkarır gibidirler. oysa bu güzelliği fotoğraflar ortaya çıkarmaz, yaratır.

can sıkıntısının zararlı gücü böyleydi: çevresi bir tür evrensel salgınla kuşatılır ve uğursuz dalgalarını tüm dünyaya, tüm evrene yayar. hiçbir şey, hiçbir yer, hiçbir nesne bundan kaçamazmış gibi görünür.

batı dünyasının en eski tarihinden bu yana, biri elealı parmenides'in, öteki ephesuslu herakleitos'un egemen oldukları iki akım kesişir, birbiriyle çatışırlar. parmenides'e göre gerçek ve hakikat hareketsiz, yekpare ve her şeyi birbirine özdeş kılan varlık'ta birleşirler. bu donmuş görüntü, titreyen ve homurdanan ateşte tüm nesnelerin modelini ve şırıl şırıl akan bir suyun berrak akıntısında sürekli olarak yaratan yaşamın simgesini gören öbür düşünürü, herakleitos'u korkutur. varlıkbilim ve metafizik -varlık'ta dinginliğe ulaşma ve varlık'ın aşılması- öteden beri iki bilgeliği ve iki kurguyu karşı karşıya getirir.

benim köyümde bir söz vardır: şubat yağmuru, gübrelemeye bedeldir.

kış arifesinde bir bahçeyi temizlemek, ölüyü tabuta koymadan önce temizlemeye benziyor biraz.

- guillaume, sövüp saymayı bırakın da vereceğimiz ziyafeti düşünün.
- hayır hayatım, evet hayatım!
- bretonnierler bitti. artık onları çağıramayız.
- nedenmiş o?
- biliyorsunuz, inşaat firmalarının iflasından söz ediliyor.
- hıhhı, söyleniyor, evet.
- evimde kuşkulu kişiler istemiyorum.

süs, kusuru örtmek için vardı.

bir kadının gönlünün tıpkı bir ata hakim olunur gibi kazanıldığını -önce dudak, sonra sağrı kendiliğinden gelir- ya da tıpkı çalı horozu gibi avlanıldığını açıklıyordu. (ilk gün havalandırırım, ikinci gün yorarım, üçüncü gün ateş ederim.) bu sözler nedeniyle ayrıca da hafifçe geriye kıvrık baldırları ve her zaman kabarık göğsünden dolayı sevgiyle "çalı horozu" diyorlardı ona.

bir lokantada, ne kadar az şey seçebiliyorsan o kadar iyi demektir. eğer önüne yetmiş çeşit yemek çıkarırlarsa, çekip gidebilirsin; çünkü bu demektir ki hepsi kötüdür. iyi aşçı tek bir şeyi iyi bilir: günün yemeği.

yaşdönümü histerileri ve organ nevrozları: ben var, bilinçli ben'in altında, bilinçsiz, içgüdüsel ve duygusal eğilimler düğümü de var, o. ve bilinçli ben'in üstünde bir tür ideallerin, ahlak ilkelerinin yaşadığı üstben. şu halde üç düzey var: bodrum katta o, zemin katta ben, üst katlarda da üstben.

şimdi farz edin ki bodrum katla üst kat arasında giriş kata uğramadan bir bağlantı olsun. varsayalım ki üstben kendi altındakine bir emir iletiyor; ama bu emir ben'e ulaşacağı yerde, kestirmeden gidip doğrudan o'yu etkiliyor. o itaat edecektir bu emre; ama bir hayvan gibi. düşünüp taşınmadan, akıl yürütmeden, harfi harfine itaat edecektir. bu durumda psikojen, yani psikolojik rahatsızlıklarınız olacaktır; ama bilinçli ben bunlardan etkilenmeyecektir. ve yalnızca hastalıklar, kazalar değil, üstbenin yanlış anlaşılmış bir kararına uygun olarak o tarafından intihar eylemleri de gerçekleştirilir.

cam, yasak, dokunmayı engelliyor. mağazanın içine girdiğinizde ve bir şeyi gösterip vitrinden çıkarttığınızda, o anda çekiciliğini yitiriyordu.

sarık sarmayla hoca olunmaz diye bir söz vardır; ama olunuyor, evet. ayrıca giysi insanı adam da ediyor! çıplak bir insan hiçbir saygınlığı, hiçbir işlevi olmayan bir larvadan farksızdır, toplumda yeri yoktur. ben oldu bitti çıplaklıktan korkmuşumdur. çıplaklık uygunsuz kılıktan daha beterdir, hayvandır. giysi insanın ruhudur. ve ayakkabıysa giysiden kat kat daha önemli.

kimi zaman kendi kendime şöyle diyorum: yapmamalıydım. yazgısı olan bir erkek evlenmez. bekar kalır. ya rahip olur ya da bir papazevinde yaşlı bir hizmetçiyle birlikte yaşar.

bir vitrinde, bir mağazada yeniyken yaşamıyordur giysiler. ama yaşam vaat ediyordur.

kadınlar ince iç çamaşırları, yumuşak, rahat, kokulu.. erkeklerse içerisi gizli şeyler, yumuşamış, kokar hale gelmiş banknotlar dolu şişkin cüzdanlardır.

tüm geçiş dönemleri az buçuk kanlı olur.

toplumların çoğunda erkek çocukları için çocukluktan erkekliğe geçişte birtakım törenlerin var olduğu doğru. kızlar için böyle bir şey yok. neden mi? nedeni, galiba oğlan çocukların doğuşlarından başlayarak erkekler topluluğunun bir parçasını oluşturmayışlarında yatar. anneleri tarafından yetiştirilmiş olan erkek çocuklar, ergenlik çağına gelinceye kadar kadınlar toplumuna aittir. ergenlik çağına girme, bir oğlan çocuğunun kadınlar toplumundan erkekler toplumuna geçişini vurgular.

bugünün yeniyetmesi, erkekler topluluğundan çifte bir dışlanmayla karşı karşıyadır. önce cinsellik alanında. "ruhsat verici" tavırlarıyla toplumumuz kuşkusuz, tanıdığımız en püriten toplumlardan biridir. yüz yıl önce yeniyetmenin çok daha fazla sevişme fırsatı vardı. bu dışlanmanın en acımasızı özellikle mesleki plandadır. bu alanda mutlak üstünlük halinde kıdemlilik hüküm sürer. günümüzdeki işsizlik 
özellikle gençlerin işsizliğidir. bekarlık ve işsizlik, işte eski bir geleneksel giriş ayininin merhem olacağı iki kötülüktür bunlar.

bir yeniyetme, erkekler topluluğuyla bütünleşmek üzere kadınlar kümesini terk ediyor. geçiş olayı onun gözünde bir statüde hak talebi niteliği taşımaktadır. bir kız ne yapabilir? haremin, yani kadınlar dünyasının tutsağı olarak ondan çıkmaya çabalayabilir. iyi ama nereye gitmek için? kadın özgürlüğü sorunu bu işte.

14.12.2011

cuma

michel tournier

hiçbir engelle karşılaşmaksızın kendi iradesini kabul ettirmesini sağlayacak mutlak bir iktidara sahip olmak kadar, bir adamın ruhunu delip geçebilecek bir şey daha yoktur.

her insanın yaşamında ölümcül bir iniş vardır.

yoksulluk bir adamı bütün erdemlerden yoksun kılar. boş bir torbanın dik durması güçtür.

her türlü üretim bir yaratmadır ve dolayısıyla iyidir. her türlü tüketim bir yıkımdır ve dolayısıyla kötüdür.

rakibinin topraklarında savaşan bir hayvanın sırtı her zaman yere gelir.

bir yapının içini, sonunda yıkılmasına yol açmadan sonsuza dek kazmak imkansızdır.

göklerin krallığı'na, küçük bir çocuğa benzemeden girilmeyeceği yazılmıştır.

yükseklik korkusu, inatla yere yönelik kalmış olan bir adamın yüreğine yönelik bir yerçekimidir.

uyuyan kişinin başına gelebilecekler arasında uyanmak, kuşkusuz en az beklediği ve en az hazırlıklı olduğu şeydir. hiçbir karabasan, onu ışığa, başka bir ışığa bu ani geçiş kadar şaşırtamaz. hiç kuşku yok ki her uyuyan için uykusu kesin ve sondur. ruh, bedenini geriye dönmeyecekmiş gibi ardına bakmadan, dönme amacında olmadan, bir çırpıda terk eder. her şeyi unutmuş, her şeyi boşluğa fırlatmışken, birdenbire zorba bir güç onu yeniden geriye dönmeye, yaşlı bedensel kılıfını, alışkanlıklarını, adetlerini yeniden sırtlamaya zorlar. ne garip yabancılaşma. uyuyan, kendini ölmüş sanan, yabancılaşmış bir kişidir.

kusurların ikincisi yalan söylemekse birincisi borçlanmaktır; çünkü yalan, borcun üzerinde gider.

beni kendi yüreğin üzerine bir mühür gibi
kolunun üzerine bir mühür gibi koy
çünkü sevgi ölüm gibi kuvvetlidir 

alçaklar erdemin faydalarını bilselerdi, alçaklık yoluyla erdemli olurlardı.

yalnız bir kişiyle yaşamak zorunda kalındığında, rahatsız olmaktan daha tehlikeli bir şey yoktur. bu, birbirlerine çok bağlı çiftleri bile parçalayan bir dinamittir.

tarih bize, büyük zaferlerin, üstesinden gelinmiş yenilgilerden çıktığını öğretir ve yarışı önde götüren, her zaman varış noktasında bir baş farkla geçilir.

ihtiyar bir adam için yalnızlıktan daha kötü bir lanet olamaz.

gilles deleuze: sapkınlık kavramı yarı adli, yarı tıbbi, yoz bir kavramdır.

zamanı harcama; o, hayatın dikildiği kumaştır.

12.06.2011

kızılağaçlar kralı

michel tournier

gustave flaubert: bir şeyin ilginçleşmesi için ona uzun süre bakmak yeter.

öldükten sonra kendileirni neyin beklediğinden deli gibi kaygılanan; ama doğmadan önce ne olduklarıyla zerrece ilgilenmeyen insanların vurdumduymazlıkları da tepemin tasını fena halde attırıyor. oysa yaşam öncesi de yaşam sonrası kadar önemlidir; yaşam sonrasının anahtarı da belki yaşam öncesindedir. ben, işte, o zamanlarda oradaydım, bin yıl önce, yüz bin yıl önce. dünya daha gökyüzünde fırdolanan helyumdan bir ateş topuyken, onu alevlendiren ruh, onu döndüren ruh benim ruhumdu. kökenlerimin bu baş döndürücü eskilliği bile yeter aslında doğaüstü gücümü açıklamaya: varlık ve ben, o kadar uzun süredir birlikte yol alıyoruz ki, o kadar eski yoldaşlarız ki, birbirimizden öyle pek fazla hoşlanmasak da, yeryüzünün geçmişinden beri var olan bir alışkanlıkla birbirimizi anlıyoruz ve birbirimizden bir şey esirgemiyoruz.

iki tür kadın vardır. bir, ne istersen yapan, kullanabildiğin, sarıp öpebildiğin, erkek yaşamının süsü olan biblo-kadın. bir de görünüm kadın. bu kadında gezilir, tozulur; içinde kaybolma tehlikesi bile vardır. birincisi dikeydir, ikincisi yatay. birincisi çalçenedir, kaprislidir, kokettir, istekleri bitmek tükenmek bilmez. ötekiyse suskundur, dik kafalıdır, sahiplenicidir, düşçüdür, hiçbir şeyi unutmaz.

kadının tam anlamıyla kendisine ait cinsel parçalarının olmamasının nedeni, kadının kendisinin bütünüyle bir cinsel parça olmasıdır. sürekli taşınması zahmetli olduğu ve fazla yer tuttuğu için erkeğin çoğu kez bir yerlere bıraktığı, ondan sonra da gerek duyduğunda gidip aldığı cinsel parçası.

kitabı mukaddes'in, insanoğlunun ilk cinayetini anlatan satırlarını okuyuncaya kadar adım olan abel'in, yani habil'in bana öylesine, düşünülmeden konmuş bir ad olduğunu sanıyordum; hiç merak etmemiştim adımın kökenini. abel/habil çobandı, cain/kabil ise çiftçi. çoban, yani göçebe; çiftçi, yani yerleşik. abel/habil ile cain/kabil kavgası, zamanın başlangıcından beri göçebeler ile yerleşikler arasındaki temel toplumsal karşıtlık olarak sürüp gitmekte; daha da açıkçası, bu durum, yerleşiklerin göçebeleri kendilerine kurban belledikleri amansız bir kıyım olarak kuşaktan kuşağa sürmekte. bu kin bugün de sönmüş değil. çingenelerin uymak zorunda oldukları aşağılık ve aşağılayıcı yönetmeliklerde bile var -sabıkalı muamelesi yapılıyor onlara resmen- köy girişlerine filan hiç utanmadan arlanmadan dikilen ve üstlerine "göçebelerin konaklamaları yasaktır." yazan tabelalara varıncaya kadar sergilenmekte bu kin.

s.s.'lerin en çok saldırdıkları, köklerini kazımak istedikleri iki halk da yahudi ve çingene halkarıydı. böylece, burada, yerleşik ırkların göçmen ırklara karşı besledikleri bin yıllık kini de doruğuna ulaşmış bulunuyordu. yahudiler ve çingeneler, göçmen halklar, habil'in çocukları; auschwitz'de çizmelerini çekmiş, miğferini giymiş, bilimsel bir biçimde örgütlenmiş bir kabil'in darbeleri altında kitle halinde ölüp gidiyorlardı.

insanın yaşamındaki en heyecan verici şey, içinde doğuştan var olan sapkınlık yönelimini keşfidir.

yoğunluk, şaşırtıcı gizlerle doludur; çünkü o yaşamdır; ama arılığın da iyi yanı yok değildir. arılık eşittir hiçlik. arılığın bizim için karşı konulmaz bir çekiciliği vardır; çünkü hepimiz hiçliğin oğullarıyız.

mutluluk nedir? bu kavramın içinde, insanın belirli bir refaha erişmiş, yaşamını bir düzene sokmuş olması, durmuş oturmuşluğa ulaşması gibi hepsi de bana yabancı kavramlar var. insanın birtakım mutsuzluklarının olmasıysa, mutluluğun çevresine kurulmuş olan iskelesinin, yazgının darbeleriyle sarsıldığını hissetmesi demek. onun için, içim rahat. mutsuzluklara karşı güvencedeyim; çünkü benim iskelem falan yok. hüznün ve sevincin adamıyım ben. mutluluk/mutsuzluk seçeneğinin tam karşıtı olan seçenektir bu. çırılçıplak ve tek başıma, ailesiz, dostsuz, geçinmek için, nefes alır ya da hazmeder gibi ayrımına varmadan yaptığım, düzeyimden çok aşağı bir mesleği sürdürerek yaşıyorum ben. abanoz gibi kapkara, ışık sızdırmaz, karanlık mı karanlık bir hüzündür, benim doğal tinsel ortamım. ama bu karanlığın içinden sık sık beklenmedik ve hak edilmedik, hemen sönüveren; ancak gözlerimin önünde yine de yaldızlı, dans eden, parlak izler bırakan coşkun sevinçler de geçmez değil.

arılık düşüncesi, en bilinen ve en öldürücü kötücül tersyüz edilmelerin birinden doğmuştur. arılık, masumluk durumunun kötücül tersyüz edilmesidir. masumluk, varoluşu sevme, göksel ve yersel besinlerin gülümsemeyle kabulü, cehennemsel arılık ya da kirlilikten birini seçebilme olasılığından habersiz oluş demektir. bu kendiliğinden olan ve sanki doğuştan gelen azizlikten, şeytan, bunun tam tersi olan ve kendisine benzeyen bir maskaralık üretmiştir: arılık saplantısı. arılık saplantısı, yaşamdan nefrettir, insana kin duymadır, hastalıklı bir hiçlik tutkusudur. kimyada arı bir cisim, tümüyle doğala aykırı bir duruma gelebilmek için vahşice bir işlemden geçirilir. sırtına arılık şeytanı binmiş insan çevresine yıkım ve ölüm saçar. dinsel arılaşma, siyasal temizlik, ırkın arılığını koruma gibi pek çok çeşitlemesi vardır bu korkunç izleğin; ancak bunların hepsi, aynı biçimde, hem arılığın hem de cehennemin simgesi olan o ayrıcalıklı araç ateşle işlenen sayısız cinayetle son bulur.

sanat yapıtının işlevi, zamanın -zaman aşındırmasının, her yerde hazır ve nazır ölümün, sevdiğimiz her şeyin bir gün yok olup gideceği konusundaki var olan kesin sözün- hasta ettiği yüreklerimize biraz sonsuzluk getirmek olmalıdır. sanat yapıtı en yüce ilaçtır, ulaşmak için çabaladığımız sakin huzur limanıdır, ateşten yanan dudaklarımıza bir damla soğuk sudur.

kabızlık önemli bir nemrutluk kaynağıdır. durmadan bağırsaklarını yıkatan 17. yüzyıl insanlarını o kadar iyi anlıyorum ki! insanın en son kabul edebileceği şey, iki ayaklı bir bok çuvalı olmaktır. bütün bunların çaresiyse, mutlu, bol ve düzenli bir sıçma; ama bu ayrıcalık ne kadar az kişiye nasip oluyor!

evrenin anlamı açık. çiçek olma zamanı geçmiştir. meyve olmak gerek, tohum olmak gerek. kısa süre sonra evlilik tuzağı çenelerini kapatıp budalayı içine alır. o da, böylece, başkalarıyla birlikte, türün üremesini sağlayan ağır arabaya koşulur, insanlığın gebermesine yol açan büyük nüfus ishaline katkıda bulunmaya zorlanır. üzül, kız istediğin kadar. ama neye yarar? yakında başka çiçekler de bitmeyecek mi bu gübre üstünde?

aslında kıştan nefret etmemin temel nedeni, kışın tenden nefret etmesi. kış, püriten bir vaiz gibi, nerede çıplak bir ten görse, onu cezalandırır, kamçıya yatırır. soğuk, bir ahlak dersidir, jansenistçe bir nefretten kaynaklanan bir ders. bu mantık gereğince, göstergelerin belirginleşmek için tene gereksinimleri olduğundan, kış sesleri susturur, genelde yolum boyunca dizilen ateşleri söndürür. o zaman, benim dengem bozulur. kış uykusuna yatarım, yüzümü duvara dönüp yumruklarımla kulaklarımı tıkayarak..

körlüğümüzün ve sağırlığımızın duvarını delebilmek için göstergelerin bıkıp usanmadan kafamıza dank dank vurmaları gerek. yeryüzünde her şeyin simge ve alegori olduğunu anlamak için gereken tek şey sonsuz bir dikkat yeteneği.

büyü ve büyü uygulamaları, fotoğrafçının fotoğrafı çekilene yarı-sevisel, yarı-ölümcül sahip oluşunu kullanırlar. bu büyüsel yan benim için de çekici; ama fotoğraf çekme eylemi benim kafamda çok daha uzağa ve çok daha yukarılara gidiyor. fotoğrafçılıkta yapılan şey gerçek bir nesneyi yeni bir güce, düşsel bir güce ulaştırmaktır. gerçeğin tartışma kabul etmez yayılımı demek olan fotoğraf imgesi, hem böyledir hem de düşlerimle aynı hamurdan, düşsel evrenimle tam bir uyum içinde. fotoğraf, gerçeği düş düzeyine yükseltir, gerçek bir nesneyi kendi öz söylenine dönüştürür. fotoğraf makinesinin objektifi bir dar kapıdır, ünlü ölülerimi sakladığım içimdeki anıt kabire girmek için her biri sahip olunmuş tanrılara ve kahramanlara dönüşecek seçkinlerin geçtikleri bir dar kapı.

fotoğraf yoluyla, yabanıl sonsuz evcilleşmiş bir sonsuza dönüşüyor.

paul claudel: olan biten her şey anlatılmaya layıktır; olan biten her şey bir anlam kazanır. her şey ya bir simgedir ya da bir alegori.

goethe: utanılacak olan yere düşmek değil, yerde kalmaktır.

yaşam ve ölüm, ikisi de aynı şey. ölümden nefret eden ya da korkan, yaşamdan da nefret eder ya da korkar. tükenmez bir yaşam çeşmesi olduğu için doğa her anın boğazlandığı bir yerden, büyük bir mezarlıktan başka bir şey değildir. metin olmak gerek. çocuğunu taşıyan kadın onun yasını da taşımak zorundadır.

16.03.2011

müneccim krallar

michel tournier

şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.

değersizleşmiş tüm yaratıklar için bu böyledir: her şeyin arılığı, bunların içlerinde kötü olan ne varsa hepsini pişmanlıkla kanatır. aydınlık varlıklardan sakın!

çocuklar ve küçük hayvanlar sevimlilikleri sayesinde zayıflıklarından arınır ve düşmanlardan korunur. bir kadının güzelliği ya da bir yeniyetmenin körpeliği aynı derecede etkili silahlardır.

yolculuk, senin içini kemiren derde en iyi çaredir. "yolculuk, art arda çaresiz ortadan kaybolmalardır." (paul nizan) git, ortadan kaybol, tedavi ol; bunun sonucu yalnızca senin yararına olabilir.

hep durgun ve cansız olan su acı ve çamurlu suya dönüşür. canlı ve ezgili olan su ise tersine hep arı ve duru kalır. bunun gibi, hep oturan insanın ruhu da, içinde durmadan yinelenen yakınmaların kaynadığı bir kaba benzer. yolculuk yapanın ruhundansa arı dalgalar halinde yeni fikirler ve umulmadık eylemler fışkırır.

insanın birini -bu bir kral bile olsa- kendine boyun eğdirmesi için, yürekten yapmayı dilediği işi ona buyurması gibisi yoktur.

"ne mutlu akıl fukarası olanlara; çünkü göklerin krallığı onlarındır. ne mutlu alçak gönüllülere; çünkü onlar yeryüzüne sahip olacaklardır. ne mutlu adalete susamış olanlara; çünkü onların susuzlukları giderilecektir. ne mutlu ağlayanlara; çünkü onlar avutulacaklardır." (incil)

bir nefeslik ömrünüz kaldığı sürece korkulacak hiçbir şey yoktur.

nedir dövme? sürekli bir muskadır, bedenden ayrılamadığı için çıkartılıp atılamayan bir canlı mücevherdir. beden mücevher olmuştur ve mücevherin bozulmaz gençliğini paylaşır.

gençliğin açık fikirlilikten çok, ateşli tutkularıyla kendini gösterdiği pek doğrudur.

en güncel ve en canlı deneyim, mütevazı bir hizmetçi kızın siluetinde, bir dilencinin yüzünde ya da küçük bir çocuğun el ve kol hareketinde parıltılı bir güzelliği keşfetmektir.

yaşam, ayrıcalıklardan ve uzlaşmalardan oluşmuştur.

sanat ancak bedenle vardır. yalnızca göz, kulak ya da el için güzellik vardır. beden lanetliyken sanatçılar da öyledir.

gerçek aşk, başkasının hazzının bize verdiği hazdır, sevinç karşısında içimde doğan sevinçtir, onun mutlu olduğunu bildiğimde duyduğum mutluluktur. hazzın hazzı, sevincin sevinci, işte aşk budur, daha başka bir şey değildir.

12.11.2008

yüz ve söz

tahsin yücel

insan devlet için değil, devlet insan için vardır.

jean-marie floch: kullandığımız her türlü ürünün bizim için taşıdığı tüm değerler dört ana karşıtlık biçiminde sınıflandırılıp incelenebilir: bu değişik değerlerin ilkini yararsal değerler ya da kullanım değerleri oluşturur; bunun tam karşıtıysa, varoluşsal ya da temel değerlerdir. sonra da birincisinin altında yer alan varoluşsal olmayan değerler ve ikincisinin altında yer alan yararsal olmayan değerler gelir. söz konusu ürün bir otomobilse, yararsal değerlerinin kullanışlılık, rahatlık, güvenilirlik; varoluşsal olmayan değerlerinin karlılık, sağlamlık, ucuzluk; varoluşsal değerlerinin yaşam biçimi, kimlik, serüven; yararsal olmayan değerlerinin nedensizlik ve incelik olduğu söylenebilir.

yeryüzünde barışın kurucusu ve korumacısı işlevini yüklenmek savında olan büyük devletlerin tümünün aynı zamanda büyük silah üreticileri ve satıcıları olmaları da bende hep tiksinti uyandırmıştır. ama ürettikleri silahları pazarlarken barış ve insanlık kaygılarıyla nazlanma numaralarına girişmeleri daha da mide bulandırıcıdır; çünkü utanmazlık ve ikiyüzlülüğün son noktasıdır.

michel tournier: insan her şeyi yok eden zamana imgeyle karşılık verir.

yeşilçam filmlerinde aşk da, erdem de, romantizm de, namus da eminönü işportacılarının sokaklara döktüğü mallar kadar boldur; ama fazlasıyla ucuz, fazlasıyla yüzeyseldir. bu filmlerde, her şey cennet, cehennem ve araf diyebileceğimiz üç dünya arasında gidip gelmeler biçiminde gerçekleşir. temiz kalmış yoksul genç kız ya da delikanlı, tam cehennemin derinliklerine yuvarlanmak üzereyken, arafta iyi yürekli ve babacan fabrikatörün yakışıklı oğlu ya da güzel kızıyla karşılaşarak soluğu cennette alır; gözleri kör olduğundan istediği yere gelemeyen güzel sesli yoksul kız da, gene yolu arafa düşmüş bir cennetlinin yardımıyla, bir "mucize" ameliyatın ardından, sahnelere ve gönüllere taht kurar; iyi ya da kötü yönde, köşeler hızla dönülür.