aziz maurus: kitapların kendi yazgıları vardır.
umberto eco: bir kütüphanenin ideal işlevi, birazcık sahaf tezgahına benzemektir; orada keşif yapılır.
petrarca: kütüphanem, bilgisiz birine ait olsa bile kendisi bilgisiz bir koleksiyon değildir.
robert musil: bütün iyi kütüphanecilerin sırrı, başlıklarla içindekiler listesi dışında ona emanet edilen edebiyata ait hiçbir şeyi okumamaktır. burnunu kitapların içine sokan kütüphaneci kütüphanenin içinde kaybolmuş demektir.
northrop frye: büyük bir kütüphane, dil yeteneğine ve telepatik iletişimin uçsuz bucaksız etkisine sahiptir.
gabriel naude: bir kütüphaneyi içinde başka yerde arayıp da bulamadığı her şeyi bulan bir adamdan daha fazla tavsiye edilir kılan hiçbir şey yoktur. ne kadar kötü olursa olsun veya ne kadar kötü eleştiri alırsa alsın, ileride bir gün belli bir okurun aramayacağı bir kitap dahi mevcut değildir.
muhammad uthmani: şeytana karşı bir edip, ibadet eden bin kişiden daha güçlüdür.
samuel johnson: insanı, umutlarının boş olduğuna bir halk kütüphanesi kadar çarpıcı bir biçimde inandıran bir yer yoktur.
montaigne: onları seçmeyi bilenler için kitapların pek hoş özellikleri vardır; ama çaba harcamadan iyiye ulaşılmaz; bu yalın ve temiz bir zevk değil, diğerlerinden daha fazla değil; rahatsız edici yanları da var, hem de çok; ruh kendini eğlendirir; ama savsakladığım beden işlemez, bitkin düşer ve mahzunlaşır.
northrop frye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
northrop frye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1.06.2019
10.09.2016
kitaplar arasında
necla aytür
şiir dili, okuyanın dünyasını reklamların ve sloganların dünyasından ötelere, simgesel anlamların dünyasına ulaştırır. bunu yaparken de okurun üstün tatlar almasını sağlar.
herman melville: savaşmakla ilgisi olmayan bir kişi, üstünden kırk yıl geçmiş bir savaşın nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kolayca fikir yürütebilir. kendi de ateş altında olan biri için, toz duman içinde bir çatışmayı yönetmekse bambaşka bir şeydir.
ahlaksal yargılar insanın gerçekliğiyle bağdaşmadığı gibi, insan davranışlarını ahlak kurallarına göre yargılamak da anlamsızdır.
seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.
tüm insanların yaşamı ortaktır. iki kişilik bir dünya kurulup orada mutlu olunamaz.
northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.
doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.
herman melville: gerçek bir subay, bir açıdan gerçek bir keşiş gibidir. keşiş manastıra boyun eğmeye yemin edince nasıl özveri içinde bu yemine bağlı kalırsa, bir subay da bir kez görevini yapacağına yemin edince büyük bir özveri ile bu yemini yerine getirir.
şiir dili, okuyanın dünyasını reklamların ve sloganların dünyasından ötelere, simgesel anlamların dünyasına ulaştırır. bunu yaparken de okurun üstün tatlar almasını sağlar.herman melville: savaşmakla ilgisi olmayan bir kişi, üstünden kırk yıl geçmiş bir savaşın nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda kolayca fikir yürütebilir. kendi de ateş altında olan biri için, toz duman içinde bir çatışmayı yönetmekse bambaşka bir şeydir.
ahlaksal yargılar insanın gerçekliğiyle bağdaşmadığı gibi, insan davranışlarını ahlak kurallarına göre yargılamak da anlamsızdır.
seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.
tüm insanların yaşamı ortaktır. iki kişilik bir dünya kurulup orada mutlu olunamaz.
northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.
doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.
herman melville: gerçek bir subay, bir açıdan gerçek bir keşiş gibidir. keşiş manastıra boyun eğmeye yemin edince nasıl özveri içinde bu yemine bağlı kalırsa, bir subay da bir kez görevini yapacağına yemin edince büyük bir özveri ile bu yemini yerine getirir.
11.04.2015
yaratıcı yazının sırları
roland fishman
robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.
zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.
mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.
albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.
david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.
konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.
northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.
henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.
victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.
frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.
erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.
john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.
harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.
ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.
victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.
robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.
mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.
albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.
david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.
konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.
northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.
henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.
victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.
frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.
erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.
john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.
harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.
ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.
victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.
21.10.2014
okumak
northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.
bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulabilmiş değilim.
henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.
g.k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.
somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.
thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir.
northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.
cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.
isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.
bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulabilmiş değilim.
henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.
g.k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.
somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.
thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir.
northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.
cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.
isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.
17.10.2013
edebiyat
necla aytür
genel kültür aracı olarak edebiyat, yalnız üniversitede yabancı edebiyat okuyanları değil, her uğraştan aydınları da ilgilendirir. roman okumayan bir devlet adamının ne kendi toplumunu ne de yabancı toplumları anlayışı tam olabilir. hiçbir zaman şiirden etkilenmemiş bir bilim adamından bilimin gerektirdiği geniş düşgücüne sahip olması beklenemez. evet, edebiyat artık üstün zekaları kendine çeken bir uğraş değildir belki ama, esas uğraşları ne olursa olsun, üstün zekaların geçmişin hiçbir döneminde edebiyattan uzak kalmadıkları da bir gerçektir.
doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.
seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.
northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.
genel kültür aracı olarak edebiyat, yalnız üniversitede yabancı edebiyat okuyanları değil, her uğraştan aydınları da ilgilendirir. roman okumayan bir devlet adamının ne kendi toplumunu ne de yabancı toplumları anlayışı tam olabilir. hiçbir zaman şiirden etkilenmemiş bir bilim adamından bilimin gerektirdiği geniş düşgücüne sahip olması beklenemez. evet, edebiyat artık üstün zekaları kendine çeken bir uğraş değildir belki ama, esas uğraşları ne olursa olsun, üstün zekaların geçmişin hiçbir döneminde edebiyattan uzak kalmadıkları da bir gerçektir.doğalcı romanın dünyasında iki tür insan vardır: güçlüler ve güçsüzler. her iki tür de koşullar gerektirdiği için güçlü ya da güçsüz olmuşlardır. yaptıkları ya da yapmadıkları şeylerden dolayı suçlanamazlar. darwin'in "güçlü olan yaşar" kuralına göre, güçlünün zayıfı ezip yok ettiği bir savaştır hayat. koşullar bu savaşta yeneni üstün insan, yenileni de kurban olarak hazırlamıştır. onlar yalnızca içgüdülerine uyarlar.
seymour kim: tarih boyunca edebiyatın bir ereği dünyaya ve yaşam koşullarına çok büyük bir şiddetle karşı çıkarak, insanlığın vicdanında onarılamayan bir yara açmak olmuştur.
northrop frye: edebiyat öğreniminin ereği, öğrencinin dildeki yaratma gücünü genişletmektir. bu gücü mutlaka kendisi de edebiyat ürünleri vererek değerlendirmeyebilir; ama bu gücü kazanması için edebiyat öğrenmekten başka yol yoktur.
8.05.2008
okuma uğraşı
akşit göktürk
bütünlük ile uyum, bir yazınsal metni oluşturan temel ilkelerdir.
wittgenstein: bir söz ancak yaşamın ırmağında anlamlıdır.
roman ingarden: okur çoğunlukla, bir yapıtı okumaya, yazarın, kendi yaşantı alanından birtakım ilginç şeyleri anlatacağı beklentisiyle girişir. çoğunlukla da, yazınsal yapıtlarda, kendi yaşamından tanıdığı nesnelerle durumların benzerlerini arar; bunları bulduğu anda yapıtı gerçek diye adlandırır. bunun tersi, okurda yapıtı gerçek ya da gerçek dışı diye görmek gibi toyca bir eğilim doğurabilir.
d.h. lawrence: bir kitap, iki kapaklı bir yeraltı kovuğudur. yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer.
hans-georg gadamer: yazınsal sözce tasarımsaldır; çünkü şimdi var olan dünyayı kopya etmez; nesneleri düpedüz var olan düzenleri içinde yansıtmaz, yazınsal buluş gücünün düşsel aracı ile bize yeni bir dünyanın yeni görünüşünü sunar.
jan mukarovsky: ölçüt-dil kurallarının kırılması, düzenli bir biçimde kırılması, dilin yazınsal kullanımını olanaklı kılar; bu olanak bulunmasa, şiir de olmazdı.
northrop frye: ne zaman bir şey okusak, ilgimizin iki yönde birden işlediğini görürüz. bunlardan dış doğrultulu, merkezkaç nitelikli olan birincisi ile okumamızın dışına çıkarız hep; bireysel yapıtlardan onların anlamlarına ya da gerçekte belleğimizdeki uzlaşımlarla ilişkilerine döneriz. ikinci yön ise iç doğrultulu, merkezcil niteliklidir. bununla da sözcüklerden, oluşturdukları daha geniş sözsel örgülerin anlamını geliştirmeye çalışırız.
octavio paz: adlandırılmayan, bilmediğimizdir.
her yazar, çizdiği dünyayı, belli bir dilin, belli törelerle yaşayan kişilerine iletmek amacındadır. bu bakımdan, ilk çırpıda seslenilen okurun kültürel yapısı ile dünya görüşü, aşağı yukarı bellidir. bu özellikle, politik söylev metinlerinde apaçık görünür. sözgelişi, dinsel duygular, alıcı kitlesinin yaşama biçimine yön veren önemli bir kültürel etkense, beklentinin ne olduğunu en kestirme yoldan bilir politikacı; bu beklentiyi karşılamayı iş edinir konuşmalarında. her türlü propaganda yazısında da açıkça görülür bu nitelik. dünyaya bakışı ilkel bir ulusçuluğun yanılsamalarıyla koşullanmış bir okur kitlesinin de beklentisi aşağı yukarı bellidir. ilkel politikacılar, nerdeyse bir içgüdüyle, çıkarlarını bu beklenti üstüne kurulmuş bir iletişimde ararlar.
t.s. eliot: coşkuyu sanat biçiminde dile getirmenin tek yolu, ona bir nesnel karşılık bulmaktır. başka bir deyişle, o belirli coşkunun örneği olabilecek bir nesneler dizisi, bir konum, bir olaylar zinciri bulmaktır. öyle ki, duygusal yaşantının içine girmeyen o dış gerçeklerin verilmesiyle, coşku hemen uyandırılmış olsun.
gabriel josipovici: her bilgi gösterişçisi bilmelidir okurun bilmek zorunda olduğu, her toy okurun da içgüdüyle bildiği şey, romanları da kapsayan simgesel dizgelerin birer anlam yığınağı değil, belli türden etkinliklere katılmaya bir çağrı olduğudur.
george poulet: gerçeği doğrudan doğruya algılayışım bir kitabın sözcükleriyle yer değiştirdiği an, elim kolum bağlı, kurmacanın egemenliğine boyun eğmiş olurum. var olandan ayrılırım, var olmayana inanıyormuş gibi davranmak için. kendimi kurmaca varlıklarla kuşatırım; dilin yemi olurum. dil beni kuşatır gerçek dışılığıyla.
bütünlük ile uyum, bir yazınsal metni oluşturan temel ilkelerdir.wittgenstein: bir söz ancak yaşamın ırmağında anlamlıdır.
roman ingarden: okur çoğunlukla, bir yapıtı okumaya, yazarın, kendi yaşantı alanından birtakım ilginç şeyleri anlatacağı beklentisiyle girişir. çoğunlukla da, yazınsal yapıtlarda, kendi yaşamından tanıdığı nesnelerle durumların benzerlerini arar; bunları bulduğu anda yapıtı gerçek diye adlandırır. bunun tersi, okurda yapıtı gerçek ya da gerçek dışı diye görmek gibi toyca bir eğilim doğurabilir.
d.h. lawrence: bir kitap, iki kapaklı bir yeraltı kovuğudur. yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer.
hans-georg gadamer: yazınsal sözce tasarımsaldır; çünkü şimdi var olan dünyayı kopya etmez; nesneleri düpedüz var olan düzenleri içinde yansıtmaz, yazınsal buluş gücünün düşsel aracı ile bize yeni bir dünyanın yeni görünüşünü sunar.
jan mukarovsky: ölçüt-dil kurallarının kırılması, düzenli bir biçimde kırılması, dilin yazınsal kullanımını olanaklı kılar; bu olanak bulunmasa, şiir de olmazdı.
northrop frye: ne zaman bir şey okusak, ilgimizin iki yönde birden işlediğini görürüz. bunlardan dış doğrultulu, merkezkaç nitelikli olan birincisi ile okumamızın dışına çıkarız hep; bireysel yapıtlardan onların anlamlarına ya da gerçekte belleğimizdeki uzlaşımlarla ilişkilerine döneriz. ikinci yön ise iç doğrultulu, merkezcil niteliklidir. bununla da sözcüklerden, oluşturdukları daha geniş sözsel örgülerin anlamını geliştirmeye çalışırız.
octavio paz: adlandırılmayan, bilmediğimizdir.
her yazar, çizdiği dünyayı, belli bir dilin, belli törelerle yaşayan kişilerine iletmek amacındadır. bu bakımdan, ilk çırpıda seslenilen okurun kültürel yapısı ile dünya görüşü, aşağı yukarı bellidir. bu özellikle, politik söylev metinlerinde apaçık görünür. sözgelişi, dinsel duygular, alıcı kitlesinin yaşama biçimine yön veren önemli bir kültürel etkense, beklentinin ne olduğunu en kestirme yoldan bilir politikacı; bu beklentiyi karşılamayı iş edinir konuşmalarında. her türlü propaganda yazısında da açıkça görülür bu nitelik. dünyaya bakışı ilkel bir ulusçuluğun yanılsamalarıyla koşullanmış bir okur kitlesinin de beklentisi aşağı yukarı bellidir. ilkel politikacılar, nerdeyse bir içgüdüyle, çıkarlarını bu beklenti üstüne kurulmuş bir iletişimde ararlar.
t.s. eliot: coşkuyu sanat biçiminde dile getirmenin tek yolu, ona bir nesnel karşılık bulmaktır. başka bir deyişle, o belirli coşkunun örneği olabilecek bir nesneler dizisi, bir konum, bir olaylar zinciri bulmaktır. öyle ki, duygusal yaşantının içine girmeyen o dış gerçeklerin verilmesiyle, coşku hemen uyandırılmış olsun.
gabriel josipovici: her bilgi gösterişçisi bilmelidir okurun bilmek zorunda olduğu, her toy okurun da içgüdüyle bildiği şey, romanları da kapsayan simgesel dizgelerin birer anlam yığınağı değil, belli türden etkinliklere katılmaya bir çağrı olduğudur.
george poulet: gerçeği doğrudan doğruya algılayışım bir kitabın sözcükleriyle yer değiştirdiği an, elim kolum bağlı, kurmacanın egemenliğine boyun eğmiş olurum. var olandan ayrılırım, var olmayana inanıyormuş gibi davranmak için. kendimi kurmaca varlıklarla kuşatırım; dilin yemi olurum. dil beni kuşatır gerçek dışılığıyla.

