29.08.2022
reichstag yangını
1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.
hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,
"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.
hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,
"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.
ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:
"sinyal ateşi."
hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:
"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."
yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:
"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."
"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,
"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.
bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,
"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.
bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.
reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.
hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.
hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.
4.08.2022
kapitalizm ve faşizm
1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.
aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.
ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.
ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.
"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kâr ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?
o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."
9.08.2021
homo homini lupus
insanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini kırmak için şiddetin şaşmaz bir biçimde uygulandığı bir tarihtir bu. hitler milyonlarca yahudi'yi tek başına mı yok etti? stalin siyasal düşmanlarını kendi başına mı ortadan kaldırdı?bu kişiler yalnız değildiler; kendileri için yalnız isteyerek değil, koşa koşa adam öldüren, işkence yapan binlerce yardımcıları vardı; insanın insana karşı acımasızlığına her yerde -acımasız savaşlarda, cinayet ve ırza geçmelerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde, işkence gören, acı çeken canlıların inlemelerine kimsenin kulak vermemesinde, bunlara herkesin yüreğini kapamasında- tanık olmuyor muyuz?
bütün bunlar hobbes gibi düşünenleri homo homini lupus (insan insanın kurdudur) inancına götürdü. bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.
3.10.2020
hitler ve yahudiler
hiçbir halkı anlamak yahudileri anlamak kadar zor değildir. köklerinin olduğu ülkeden yoksun bırakılınca dünyanın insan bulunan her bölgesine yayıldılar.yahudilerin uyum sağlama yetenekleri iyi bilinir; ama uyum sağlama dereceleri son derece değişkendir. aralarında ispanyollar, hintliler ve çinliler bulunmaktadır. bir ülkeden diğerine dillerini ve kültürlerini taşırlar ve bunları kendi mallarından daha büyük bir titizlikle korurlar.
eski halklar arasında, bu kadar uzun zamandır dolaşan tek halk yahudilerdir. hiç iz bırakmadan ortadan kaybolmaları için en çok zaman onlara verilmiştir; ama buna rağmen bugüne kadar olduklarından çok daha fazla buradadırlar.
1914 yılı ağustosunun o ilk günleri nasyonal sosyalizmin de doğmasına sebep olan günlerdi. bu konudaki kaynağımız hitler'in kendisidir. daha sonraları, savaş patlak verince nasıl dizlerinin üzerine çöküp tanrı'ya şükrettiğini anlatır. bu onun dönüm noktası niteliğindeki deneyimi, kendisinin de şahsen dürüstçe bir kitlenin parçası olduğu bir andı. o anı asla unutmadı ve bu anı takip eden kariyeri o anın, yeniden; fakat dışarıdan yaratılmasına adandı. almanya o zamanki haline dönecekti; çarpıcı askeri gücünün bilincinde, onunla övünerek ve onun içinde birleşerek.
versailles antlaşması alman ordusunu terhis etmeseydi, hitler amacına asla ulaşamazdı. askerlik hizmetine konan yasak, en temel kapalı kitlelerini almanların ellerinden aldı. talimler, alınıp verilen emirler, artık ne pahasına olursa olsun kendi kendilerine yapmaları gereken, mahrum kaldıkları etkinlikler oldu. askerlik hizmetinin yasaklanması nasyonal sosyalizmin doğuşu oldu.
zor kullanılarak çözülen her kapalı kitle bütün karakteristik özelliklerini aktardığı açık kitleye dönüşür. parti ordunun cankurtaranı haline geldi ve partinin yeni askerlerini ulusun içinden çıkarmasının önünde hiçbir engel kalmadı. kadın, erkek, çocuk, asker ya da sivil, her alman bir nasyonal sosyalist haline gelebilirdi. daha önce asker olmamışsa, asker olmaya daha da hevesli olabilirdi; çünkü böylece o ana kadar yoksun bırakıldığı etkinliklerde yer almayı başaracaktı.
hiç kimse başına gelen ani değersizleşmeyi hiçbir zaman unutmaz; çünkü bu çok acı veren bir deneyimdir. bu acıyı başka birine yükleyemezse, hayatı boyunca taşır. bir kitle de kendi değer kaybını asla unutmaz. bu değer kaybından sonra ortaya çıkan doğal eğilim kendisinden bile daha değersiz, kendisini küçümsediği gibi küçümseyebileceği bir şey bulmaktır. eski bir hor görmeyi devralıp onu aynı seviyede korumak yetmez. burada istenen dinamik bir aşağılama sürecidir. bir şeye öyle muamele edilmelidir ki, tıpkı paranın enflasyon altındaki akıbeti gibi, giderek değersizleşsin. bu sürecin o nesne mutlak değersizliğe indirgenene kadar sürdürülmesi gerekir. o zaman o nesne bir kağıt parçası gibi atılabilir ya da kağıt hamuruna dönüştürülebilir.
hitler'in, almanya'daki enflasyon sırasında bu süreç için bulduğu nesne yahudilerdi. yahudiler bu iş için biçilmiş kaftan gibi görünüyorlardı: parayla uzun sürmüş ilişkileri, paranın hareketlerini ve dalgalanışını kavrama gelenekleri, spekülasyon becerileri, davranışlarının, almanların ideali olan askerce tutumla çarpıcı karşıtlıklar gösteren para piyasalarında, birlikte sürüler oluşturmaları; bunların hepsi, paraya karşı tavrın değişken olduğu, ona kuşku ve düşmanlıkla bakıldığı yerde, yahudilerin kuşkulu ve düşman görülmesine neden oldu.
birey olarak yahudi göze "kötü" görünüyordu; çünkü diğerleri parayla nasıl başa çıkacağını bilmezken ve parayla hiçbir işinin olmamasını yeğlerken, onun parayla arası iyiydi. eğer enflasyon almanların yalnızca bireyler olarak değerlerinin düşmesine yol açsaydı, birey olarak yahudilere duyulan nefretin kışkırtılması sorunlu olurdu. ancak durum böyle değildi; çünkü, milyonları baş aşağı gidince, almanlar kendilerini bir kitle olarak da aşağılanmış hissettiler. hitler bunu açık bir biçimde gördü ve bu yüzden eylemlerini bir bütün olarak yahudilere karşı çevirdi.
nasyonal sosyalizm, yahudilere yaptığı muamelede, enflasyon sürecini büyük bir titizlikle tekrarladı. yahudiler önce kötü, tehlikeli ve düşman görülerek onlara saldırıldı; sonra daha da değersizleştirildiler; sonra almanya'da yeterince yahudi bulunmadığından, işgal edilen ülkelerdekiler toplandı; son olarak sözcüğün tam anlamıyla, milyonlarcası cezalarını çekerek yok edilecek haşarat muamelesi gördüler.
almanların bu kadar ileri gidebildikleri, bu denli büyük çaptaki bir suçta ya doğrudan yer aldıkları ya göz yumdukları ya da görmezlikten geldikleri gerçeği karşısında dünya, hâlâ dehşete kapılmış ve sarsılmış durumdadır. birkaç yıl önce, markın değerinin önceki değerinin milyarda birine düştüğü enflasyondan geçmemişken almanlara bunu yaptırmak mümkün olmayabilirdi. almanlar, bir kitlesel deneyim olarak bu enflasyonun yerine yahudileri koydu.
10.08.2020
komünizm vs. nasyonal sosyalizm
nasyonal sosyalizm ile komünizm arasındaki benzerliklerin çoğu apaçık ve ortadadır.her ikisi de, bir ölçüde savaş sonrasının sorunları olan; ama bir ölçüde de batı toplumunun yapısındaki uyumsuzlukları ortaya koyan toplumsal ve ekonomik moral yıkıntısı üzerinde güçlendiler. her ikisi de siyasal deneylerinin, diktatörlüğün yerine daha durağan ve daha işleyebilir bir yol olarak geliştirdiği parlamento görüşme ve tartışmalarını aşağılayarak bir yana attı. her ikisi de dışarı atma yolunu siyasal bir kuram olarak yeniden canlandırdılar. her ikisi de yalnız bir siyasal partiye ve bu partinin kendisine ait zorlayıcı bir aygıt bulunmasına hoşgörülü davrandı. her ikisinin de kuramına göre parti kendi kendisini kuran bir aristokrasiydi ve ödevi bir ölçüde önderlik etmek, bir ölçüde öğretmek, bir ölçüde de insanların büyük çoğunluğunu izlemeleri gereken yola zorlamaktı. her ikisi de bireysel takdir alanıyla kamu denetimi alanı arasında yapılan liberal ayrımı ortadan kaldırmaları dolayısıyla totaliterdi ve her ikisi de eğitim düzenini evrensel bir aşılama aracı durumuna getirdi.
felsefeleri bakımından her ikisi de son derece bağnaz olup birisi aryan ırk, öteki de proletarya adına sanat, edebiyat, bilim ve dinin kurallarını koyabilecek daha üstün bir kavrayış gücüne sahip olduklarını söylüyordu. her ikisi de dinsel bağnazlığa benzer bir düşünce yapısı geliştirdi. stratejileri bakımından her ikisi de savlarında gözüpek, isteklerinde sınırsız, karşıtlarına karşı sövgücü, kendilerinin verdiği herhangi bir tavizi geçici bir "durumu götürme", karşıtlarınınkini ise bir zayıflık belirtisi saymaya yatkın idi. ikisinin de toplum felsefesi toplumu asıl olarak bir güçler -ekonomik ya da ırksal- düzeni sayıyordu; bu güçlerin birbirine uyumu karşılıklı anlayış ve ödünle değil, kavga ve baskıcılıkla olurdu. bundan dolayı her ikisi de siyaseti bir güç ifadesinden ibaret saydılar.
ancak bu açık benzerliklere karşın, komünizmin hem ahlaki hem de entelektüel bakımdan nasyonal sosyalizmden çok daha yüksek bir düzeyde olduğu kesindir. bu fark, her birinin simgesi olan iki insanın yaşamları arasında açıkça görülmektedir. hem hitler hem de stalin birer baskıcı idiler; kişisel kötülük bakımından ikisi arasında bir seçim yapmaya olanak yoktur. fakat uygar siyasal değerler bakımından hitler bir nihilisttir; meslek yaşamının hiçbir yapıcı düşüncesi ya da politikası olmamıştır. almanya ve avrupa için sözcüğün tam anlamıyla bir yıkımdı. stalin de şiddet ve vahşet yöntemlerini sonuna değin kullandı; ancak kuşku yok ki tarihçiler onun çeyrek yüzyıllık yönetimini, rusya'nın yalnız büyük bir siyasal güç olduğu dönem değil; ama aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bakımdan çağdaş bir ulus durumuna geldiği dönem olarak nitelendireceklerdir.
iyi ya da kötü, komünizmin ortaya çıkması, çağdaş siyaset ve uygarlık tarihine yeni bir sürekli öge eklemiş oldu. bundan başka, hitler'le stalin'in meslek yaşamları arasındaki bu fark, her birinin temsil ettiği felsefeler arasındaki farkı da anlatmaktadır.
nasyonal sosyalizm, temelinde, siyasal sinizmden ibaretti. bir değeri gerçekleştirmek için değil; ama çeteden başka bir şey olmayan kendine özgü bir seçkinler kümesinin erkini artırmak için insan doğasını zehirleme ve histeri yollarıyla durmadan sömürme arzusuydu. komünizm de bağnazdı; ama asıl olarak dürüsttü ve hiç olmazsa başlangıcında temel amacı yüce gönüllü ve insancaydı. nasyonal sosyalizmin kuramı, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın ad hoc bir biçimde bir araya getirilen söylenceler ve ön yargıların saçma bir karışımıydı.
lenin'in kalıt aldığı marksizmin arkasında yalnız bir avrupa geleneği değil, hem manevi ve hem de entelektüel süreklilik savında bulunabilen iki kuşaklık bir sosyalist bilim adamlığı vardı. demokrasinin de paylaştığı bir inançtan doğmuştu: sanayi teknolojisinin ve kapitalizmin ilk sonuçları insanlık dışı ve toplumsal bakımdan moral yıkıcıydı. marksizmin sonul amaçları da doğrudan doğruya demokrasinin amaçlarıydı.
buna karşılık nasyonal sosyalizm, sömürüyü görkemli bir ulusal ödevin duygusallığıyla yaldızlayan bir ekonomik emperyalizm düzeniydi. amacı kirli ahlakına uygun bir düzeydeydi. bizzat kendi amaçlarının kaçınılmaz kıldığı yenilgi tam bir yıkılma biçiminde oldu ve bir nevi doğu despotizmi durumunu alan nasyonal sosyalist hükümet, ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal yapıya dokunulmaması için iktidardan istifa bile edemedi.
ancak aralarındaki büyük ve gerçek farklılıklara karşın nasyonal sosyalizm ve komünizm felsefelerinin ortak bir tanıtıcı özellikleri vardı: bir noktada, kendisini adamış olmayan bir kimse için entelektüel bakımdan anlaşılmaz oluyorlardı.
her ikisi de eleştirel düşüncenin yerini kör bir inanca bırakmasını istiyor ve içerdekilerle dışardakiler, önderlerle ardıllar arasında haberleşme ve teması önleyecek engeller kuruyorlardı. kuşkusuz bunu oldukça farklı biçimlerde yaptılar. nasyonal sosyalizmin kurduğu engel yalan bir ırk arılığı savı ve aryan ırkından olmayan halkların anlayamayacağı bir aryan bilimi ve sanatı masalıydı ve seçkinlerle yığınlar arasında geçilmesi olanaksız bir çizgi yarattı. sahip olduğu bu felsefe açıkça usdışı olup us yoluyla eleştirilemeyen, yalnızca algılanması gereken bir kavrayış gücüne dayalıydı.
komünizm de gerçekte aşılmaz duruma gelen bir engel çıkarmaktadır. çünkü bir tür 'yalan usçuluk' yoluyla diyalektik maddecilik, evrimi sona erdirmek isteyen bir evrim oldu.
gizemsel bir kavram olan sınıfsız toplum olarak tamamlanmadıkça uygarlık, kapitalist ve sosyalist uygarlıklar arasında bölünmüştür; bu uygarlıklar birbirlerine öylesine düşmandırlar ki savaş durumunda bir arada bulunmaktadırlar. bu savaş ancak taraflardan birinin egemenliğiyle sonuçlanabilir. uluslar bugün proletaryanın egemen olduğu uluslar ve orta sınıfın egemen olduğu uluslar diye ikiye bölünmüşlerdir. diyalektiğe egemen olmak, yalnız yönettikleri yığınların eleştirisinin üstünde bulunan marksçı ustaların sahip olduğu gizli bir bilgi durumuna gelmektedir.
hem nasyonal sosyalizm hem de komünizm için hükümet, gerçeği bilmek tekeline ve bundan dolayı hem davranışları hem de inançları belirlemek ayrıcalığına sahip olan bir seçkinler kümesinin toplumu denetlemesidir.
batı felsefesinin ve çağdaş bilimin usçu geleneği içinde yetişmiş herhangi bir kimse için, daha üstün bir bilgi biçimine sahip olmak yolundaki bu savı ciddiye alma olanağı yoktur. çünkü bu sav, deneylerin gösterdiği üzere bilimsel bilginin olanaklı olması için kaçınılmaz koşul olan yöntemleri çiğnemektedir. bu yöntemler, yeni ya da gizli bir kavrayış türüne sahip olunduğu anlamına gelmez; tersine, herkese açık doğrulama ölçülerinin kullanılmasını ve hiçbiri en üst ve en son otorite olduğunu ileri sürmeyen araştırmacılar arasında eleştiri yolunun serbestçe işlemesini öngörür. böyle araştırmacıların sahip oldukları şey de, üstün bir kavrayış yeteneği ya da doktrin değildir; pratikte nitelikleri bakımından kendi kendilerini düzeltici olan ve böylece gözlem yanlışlarıyla çıkarsama başarısızlıklarının birbiri arkasından giderilmesini olanaklı kılan bir dizi işlemlerdir.
nasyonal sosyalizmin ırktan gelen bir algı ya da kavrayış yetisi bulunduğu yolundaki savı, görünüşte, marksistlerin herkesten önce belirttikleri gibi, bir şarlatanın savıdır. ama lenin'in diyalektikle ilgili savı da -bunun mantık yönteminin biricik türü olduğu savı- özü bakımından aynı niteliktedir. çünkü diyalektik yönteme sahip olan kimseyi bir usta haline getirmekte, marksizmi de bir tür büyüye, her kapıyı açabilen bir anahtara çevirmektedir; oysa bunlar bilimin ya da ussal bilginin tam karşıtı olan şeylerdir.
lenin'in peygamberce sözlerinde ve her türlü toplumsal ve kültürel ilerlemenin yönetim ve denetimini tekeli altına alacak bir parti yaratmak gibi insanlık dışı tasarısındaki dar görüşlülüğün arkasında, büyülü bir kavrayış gücüne sahip olma duygusu vardı. çünkü bu tasarı, dünyada örgütlenmeye gelmeyen biricik şeyi, yani özgünlüğü ve buluculuğu örgütlemeyi öneriyordu.
2.01.2020
yüreğin katılaşmasının öyküsü
sekiz yaşında beyaz derili çocuğun bir arkadaşı vardır: kara derili hizmetçinin oğlu. beyaz çocuğun annesi oğlunun küçük zenciyle oynamasını istemez; ona arkadaşıyla görüşmemesini söyler. çocuk direnir. annesi söylediğini yaparsa onu sirke götüreceğine söz verir. çocuk boyun eğer. istediğinden caymak ve rüşveti kabul etmek çocukta bir şeylere yol açmıştır. utanır, kişilik bütünlüğü zedelenmiştir, kendine güvenini yitirmiştir. ama henüz onarılamayacak bir durum yoktur.on yıl sonra bir kızı sever. şöyle bir tutuluverme değildir bu; ikisi de birbirlerine karşı derin, insanca bir bağlılık duymaktadırlar. ama kızın ailesi oğlanınkine göre daha aşağı sınıftandır. oğlanın anne-babası nişanlanmalarını istemez; oğlanı kandırmaya çalışırlar. oğlan ayak direyince nişanı dönüşüne ertelemek koşuluyla altı aylığına onu avrupa'ya göndermeyi önerirler. delikanlı öneriyi kabul eder.
bilinçüstünde bu yolculuğun kendisine çok iyi geleceğine -ve elbette dönüşünde sevgilisine karşı duygularında hiçbir değişiklik olmayacağına- inanmaktadır. ama öyle olmaz. pek çok kızla tanışır, çok beğenilir, benlik duygusunu doyurur; sonunda sevgisi ve evlenme kararı zayıfladıkça zayıflar. dönüşünden önce kıza nişanı bozduğunu bildiren bir mektup yazar.
delikanlının kararı ne zaman verilmiştir? onun sandığı gibi son mektubu yazdığı gün değil, anne-babasının avrupa'ya gönderme önerilerini kabul ettiği gün. bilinçüstünde olmasa da bu rüşveti kabul etmekle kendisini sattığını sezmiştir -ve karşılık olarak söz verdiği şeyi yerine getirmesi, kızdan ayrılması gerekmiştir. ayrılmasının nedeni avrupa'da yaptıkları değildir; sözünü tutmak için içinden geçtiği mekanizmadır. burada da gene sözünden caymıştır; sonunda bu, kendinden nefret etmesine (yeni fetihlerin vb. getirdiği doyumun ardına gizlenmiş de olsa) iç sağlamlığını, kendine güvenini yitirmesine yol açmıştır.
bu delikanlının yaşamını ayrıntılarıyla izlemeye gerek var mıdır artık? fizik okuyacağına babasının işini sürdürecektir; karşılığında ödüllendirilecektir; anne-babasının zengin dostlarının kızıyla evlenecektir; başarılı bir işadamı ve siyasal bir önder olacaktır; kamuoyuna karşı direnmekten korktuğu için vicdanının sesine kulak vermeyerek öldürücü kararlar alacaktır. yüreğin katılaşmasının öyküsüdür onun öyküsü. bir ahlaksal yenilgi onu ikinci bir ahlaksal yenilgiye götürür; sonunda dönüşü olmayan bir noktaya sürüklenir.
sekiz yaşındayken direnip rüşveti almayabilirdi; özgürdü henüz. o zaman belki onun çıkmazını duyan, bilen bir dostu, büyükbabası ya da bir öğretmeni yardım edebilirdi kendisine. on sekiz yaşında özgürlüğü biraz daha azalmıştır; daha sonraki yaşamı özgürlüğünün gittikçe azaldığı bir süreçtir artık; sonunda öyle bir noktaya gelir ki yaşam oyununu bütünüyle yitirir.
pek çok insan hitler'in ya da stalin'in adamları ölçüsünde vicdansız ve katı yürekli olsalar bile iyi insan olma şansıyla başlamışlardır yaşamlarına. bu insanların yaşamlarını çok ayrıntılı bir biçimde çözümlersek belki bir anda yüreklerinin ne ölçüde katılaşmış olduğunu, insan olma şanslarını son olarak ne zaman yitirdiklerini öğrenebiliriz. bunun tersi de doğrudur: ilk başarı ondan sonrakini kolaylaştırır, sonunda doğruyu seçmek hiçbir çaba gerektirmez artık.
bu insanların yaşama sanatında başarısızlığa uğramalarının nedeni, yaradılıştan kötü ya da istenç gücünden yoksun olmaları yüzünden daha iyi bir yaşam sürememeleri değildir; başarısızlıkları yolun ikiye ayrıldığı noktada durdukları, bir karar vermelerinin gerektiği zaman uyanıp gözlerini açmamalarından doğar. yaşamın kendilerine bir soru getirdiğinin, yanıt verme seçeneklerinin henüz ellerinde olduğunun farkında değillerdir. yanlış yolda attıkları her adımla, yanlış yolda olduklarını kabul etmeleri gittikçe güçleşir; bu da çoğu zaman o ilk yanlışlık noktasına dönmeleri gerektiğini, boşu boşuna zaman ve enerji harcamış olduklarını kabul edememelerinden doğar.
27.10.2019
arabölge
sıcak bir öğleden sonra soğutulmuş bir oğlan gibisi yoktur.arabölge, ergenleşmemiş çocuk takıntısı olan sübyancılarla dolu. beni açmaz. on üç yaşa kadar sabredemeyen biri iflah olmaz bir ahlaksızdır.
bir kadının kukusundan her şey fırlayabilir.
"ah, bu düpedüz çocuk saflığı; hem, bilirsin, bir çocuğun isteği rüzgârın isteğidir, gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir."
patron, siz merhametlisiniz. siz pembe götlü bir ahir zaman azizisiniz.
bir erkek bir kadınla sidik yarışına girerse ancak ikinci gelebilir.
kendisine ısmarladığınız üçüncü içkiden sonra samimiyeti artıran biri size evine dönemediğini söylüyorsa bilin ki sizi söğüşleme işine soyunmuş demektir.
nefret her zaman iyi para getirir.
bir kadın ne zaman kadın değildir? anasını siktiğimin kafasını kopardığımda.
joan vollmer, sarhoş bir hödüğün -bu ben oluyorum- william tell hevesine kapılıp kafasındaki viski bardağını vurmaya kalkması sonucu alnından vurularak öldü.
tanrıya edilmiş küfürlerin en kötüsü, onun bize verdiği bedene hayasızca tükürmektir.
jean genet: yaratıcı, yarattıklarının maruz kaldığı riskleri sonuna kadar kendisinin üstlenmesi gibi ürkütücü bir maceraya kendisini vakfetmiştir.
küçük göt deliklerinden ne musibetler çıkar!
belki de hitler bir açıdan haklıydı. demek istediğim, belki de homo sapiens türünün bazı alt türleri uyumsuzdur. "yaşa ve yaşat" anlayışı mümkün değildir. onların yaşamasına izin verirsen sana yer olmayan ve zaten ölüp gideceğin bir ortam yaratıp seni ortadan kaldırırlar. güvenlik, senin yaşamanın mümkün olmadığı koşulları yaratan türü yok etmekten geçer.
amerika'daki doktor bozuntuları bir junky'nin tedavi görürken acı çekmesi gerektiğini düşünen sofu sadistlerdir.
paul klee: ilham gelen ressam, temel yasanın evrimi beslediği gizli abise (ilksel boşluk veya kaos) yaklaşır.
insan diğerlerinin bokunun içinde yaşıyorsa, bir osuruk patlatmayagörsün, koku hiç gitmez.
bir insanın suçu bir osuruk gibi takip eder onu.
"bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir
gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir" (henry wadsworth longfellow)
16.05.2019
nasyonal sosyalizm
faşizm ve nasyonal sosyalizm, tıpkı büyücülerin cezalandırılmasında olduğu gibi, bir moral yıkıntı zamanında siyasetten hem usu hem de ahlakı silip atabilen duyguların melankolik örnekleriydi.stalin'in yönetimi, vahşetin ödettiği korkunç fiyata rağmen, ülkesini çağdaş bir endüstriyel güç durumuna getirmiş, okuma-yazması olmayan köylü nüfusu da, yüksek bir bilim düzeyine sahip eğitilmiş bir halka dönüştürmüştür.
italya'daki faşizm ya da almanya'daki nasyonal sosyalizm hakkında ise buna benzer hiçbir yargı ileri sürülemez. bu partiler 1. dünya savaşı'nın moral yıkıntısı içinde mantar gibi yerden bitivermişlerdi; önderleri birer demagogdu ve hangi başarı ölçüsü kullanılırsa kullanılsın, yaptıkları işler yalnızca yıkıcıydı. sözde felsefeleri, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın bir araya getirilen eski ön yargıların birer mozayiğiydi ve ortak amaçlara değil, ortak korku ve nefretlere sesleniyordu. hem hitler hem de mussolini, herhangi bir politikayı açıkça ileri sürmekten bilinçli olarak kaçındılar; çünkü böyle bir şey, kazanmak istedikleri kimi kesimlerin kaçmasına yol açacaktı.
olağanüstü bir entelektüel yetenek iddiasında bulunabilecek tek nasyonal sosyalist önder olan ve kuşkusuz yeteneğini komünizme, monarşiye ya da hatta demokrasiye, eğer hitler bunlardan birini benimseseydi, adamak isteyecek olan goebbels, hitler'e karşı duyduğu kahramana tapma duygusu ve yahudi düşmanlığı dolayısıyla tam bir yanılgı içine düşmüştü.
faşizm ve nasyonal sosyalizmin düşmanları genellikle bu hareketleri "usa karşı başkaldırı" olarak niteliyorlardı. nitekim kuramcıları bu betimlemeyi tümden haklı bulmuşlardır. bunların yazıları, usun yaşamı değil, yaşamın usu denetlediğini; tarihteki büyük işlerin zekanın değil, kahramanca istencin ürünü olduğunu, halkları koruyan şeyin düşünce değil, sürü içgüdüsü ya da kanda bulunan ırksal sezgi olduğunu; güçlü olmak istençleri fiziksel ve manevi engellerini aştığı zaman büyüklüğe ulaştıklarını ileri süren savlarla doludur. bunun gibi, mutluluk arzusunun da, düzenli olarak, kahramanlık, özveri, ödev ve disiplin güdülerine göre aşağılık bir güdü olduğunu söylemiştir. özgürlük ve eşitlik gibi demokratik ülkülerle anayasalı ve temsili hükümet düzeninin sivil ve siyasal özgürlüklerini, en yüksek noktasına fransız devrimi'yle ulaşan felsefi usçuluğun eskimiş kalıntıları olarak sunmuştur.
faşizm ve nasyonal sosyalizm, ister liberal ister marksçı olsun her türlü karşıt siyasal kuramı aynı biçimde "kısır entelektüalizm" aşağılayıcı terimiyle niteliyordu.
kahramanın bireyciliği, demokratik eşitçiliğin tam tersidir. kahraman, düzenli burjuva yaşamının yararcı ve insanlıksever niteliklerini küçük görür; rahat ve mutluluğa karşı kötümser bir horgörü besler; tehlikeli bir yaşam sürer ve en sonunda kaçınılmaz yıkıma uğrar. kendi ruhunun insanüstü güçleriyle yaratıcılığa sürüklenen doğal bir soyludur ve bayağı beyinlerin tembelliği kendisini yıktıktan sonra halk ona tapınır.
ne mussolini ne de hitler üstün insan olarak görülmelerine karşı çıkmıştır ve her ikisi de önderlik ettikleri halka karşı içtenlikli olarak tiksinti duymuş ve bunu gerçekten saklamamıştır. hitler, bir ulusun büyük bölümünün ne kahraman ne de zeki olabileceğini söyledi; halk iyi değildir ama kötü de değildir; yalnızca bayağıdır. bir toplumsal mücadelede hareketsizdir; ama muzaffer olanın arkasına dizilir. içgüdüsel tepkisi özgünlükten korkmak ve üstünlükten tiksinmektir. anlayamadığı entelektüel ya da bilimsel görüşler onu etkilemez; yalnız tiksinme, bağnazlık ve çılgınlık gibi kaba ve şiddetli duygulardan etkilenir. ona ancak durmaksızın ve her zaman bağnaz bir biçimde tek yanlı olarak söylenen ve gerçeğe, yansızlığa ve haklılığa vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan sırt çeviren en yalınkat savlarla yaklaşılabilir.
bu yaşam görüşü hiçbir zaman uzlaşma kabul etmez, başka her seçeneği dışarda bırakan tam ve saltık bir kabulü gerektirir; din gibi hoşgörüsüzdür ve kendisine karşı olanlarla mücadelede elindeki her türlü aracı kullanır. karşı bir düşünceyle tartışmaz, ona hiçbir geçerlilik tanımaz, tümden dogmatik ve bağnazdır. bu yüzden, insanların yaşam kavgasını kazanmaları için zorunlu olan acımasızlık ve vicdansızlığın manevi temelini veriyordu. siyaset, asıl olarak, yaşam görüşleri arasındaki ölüm kalım savaşıdır.
mussolini faşizmin bir felsefeye gereksinimi olduğuna karar verdiğinde, bu işi giovanni gentile'ye verdi, gentile'nin kendisine sunduğu şeyi aldı ve sonuç olarak italyan faşizminin kuramı, bir devlet kuramı, devletin üstünlüğünün, kutsallığının ve her şeyi kapsar oluşunun kuramı olduğunu ileri sürdü: "her şey devlet için; devlete karşı hiçbir şey yoktur, devletin dışında hiçbir şey yoktur."
faşizm, gerçekten bireyi aşan ve onu manevi bir toplumun bilinçli üyesi mevkiine yükselten üstün bir hukuk ve nesnel bir istenç ile insan arasındaki içrek ilişki biçiminde bir dinsel kavramdır. bu manevi toplumu yaratan ve temsil eden şey de ulustan çok devlettir.
nasyonal sosyalizm, yığınlara dayandığı için gerçekten demokratik olduğunu öne sürmüştür. ama yığınlara, siyasal görüşlerine değer kazandıracak hiçbir yargı yeteneği tanımamıştır.
hiç kuşkusuz bir siyasal örgütlenme ilkesi olarak totalitarizm diktatörlük demekti. kısa zamanda alman federalizmi ve yerel yönetim özerkliğini ortadan kaldırdı. parlamento ve bağımsız yargı gibi liberal siyasi kurumlar hemen tümden yıkıldı. seçimler dikkatle hazırlanıp yürütülen plebisitler düzeyine indirildi. siyasal yönetim her şeyi kapsamakla kalmayıp nasyonal sosyalistlerin hoşlandıkları terimle "monolitik" de oldu; yani bütün toplumsal örgütlenme bir düzene indirgenmiş ve bütün güçleri tek yürek olarak ulusal amaçlara yöneltilmişti.
seçkin muhafız yıldırım ekipleri ve hitler gençliği, ismen hükümetin değil, partinin organları olmakla birlikte, hepsi de yasama ve yargı yetkilerine sahipti ve yasadışı ayrıcalıkları vardı. öte yandan yargı organı bağımsızlığını ve güvenliğini tümden yitirdi ve aynı zamanda yargısal takdir yetkisi de gerçekte sınırsız ölçüde genişletildi. yasanın kendisi de yoruma elverişli olacak biçimde, belirsiz yapılmıştı; böylece her türlü karar asıl olarak öznel bir şey oldu.
1935'te ceza yasası, yürürlükteki hiçbir yasaya aykırı düşmese de, "sağlıklı halk duygusu"na aykırı her eylemi cezalandırmayı olanaklı kılmak üzere değiştirildi. açıktır ki böyle yasaların ussal bir şekilde yürütülmesine olanak yoktur. yasa önünde eşitlik ve yasal usul ilkelerinin yerini tam bir yönetsel takdir yetkisi aldı. uygulamada totalitarizmin anlamı şu oldu: eylemlerinin siyasal önem taşıdığı düşünülen bir kimse, hükümet ya da parti ya da bunların birçok organlarından biri önünde hiçbir yasal korumaya sahip değildi.
halk, propaganda organlarının duyurduğu dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve kendi aralarında, kendilerine ait herhangi bir amaç için bir araya gelemeyen "yığınlar"dan ibaretti.
hitler'in söylediği gibi, "çocukların alfabesinden en son gazeteye, her tiyatro oyunu ve her filme değin" hiçbir etkileme kanalı savsaklanmamalıydı. bilim de içinde olmak üzere her konudaki öğretim "ulusal övüncün yükseltilmesi için bir araç" olmalıydı. ve "en yüksek noktasına, ırk kavramına ve ırk duygusuna, içtepi ve us yoluyla, gençlerin yüreklerinde ve kafalarında tutuşturulmakla" ulaşmalıydı.
"kan arılığının zorunluluğu ve niteliği konusunda en üstün bilgiye yöneltilmeden, hiçbir erkek ya da kız çocuğu okuldan çıkmamalıdır." (hitler)
"totaliter devlet sanata ayrı bir varlık tanımaz. sanatçılardan devlete karşı olumlu bir tutum takınmalarını ister."
rosenberg'in "eskinin bozucu, sınırsız öğretim özgürlüğü" dediği şey alman üniversitelerinden kalktı ve yerine "gerçek özgürlük", "ulusun yaşama gücünün bir organı olmak" özgürlüğü geçti. yahudi profesörler yerlerinden atıldılar; öğretim üyeleri ve öğrenciler "önderlik ilkesi"ne göre örgütlendiler ve alman yüksek öğretiminin amacı, nasyonal sosyalist ilkelere uygun olarak, bir siyasal seçkinler kümesini yetiştirmek oldu. bu iş için tipik eğitim kurumları üniversiteler değil, teknik okullar ve partinin önderlik okullarıydı. tarih, toplumbilim ve ruhbilim gibi toplumsal bilimler geniş ölçüde ırk söylencesini işlemek ve yaymak için düzenlenen propagandanın dalları haline geldi.
saçmalıkların doruğuna herhalde, "bütün öbür insan ürünleri gibi bilim de ırksaldır ve kanla koşullanmıştır." diyen fizik kitabıyla ulaşıldı.
21.01.2019
josef stalin
aslında, komünistlerin sebep olduğu canavarlıklar, cinayetler ve yıkımlar nazilerin ve faşistlerinkinden çok daha fazla.geçenlerde bulunan ve doğruluğu kabul edilen toplu mezarların, sürekli olarak yüz binlerce insanı hapse atan stalin'e, hapishanelerin aşırı derecede kalabalık olduğu söylendiğinde, stalin'in ilave hapishane yapmaya para harcamak istememesi yüzünden mevcut mahkumları vurdurup yerlerine yeniden başka insanları tutuklaması nedeniyle oluştuğunu okudum.
soykırım her şeyi tüketti - ancak sovyetler birliği'nin her tarafında ve doğu avrupa'daki bütün komünist ülkelerde yahudiler öldürülmüş, işkence görmüş, zulme uğramış, hapsedilmişlerdi; bu kasıtlı bir katliamdı. ancak bir nedenle stalin'in kasıtlı toplu cinayetleri hiçbir zaman hitler'inkiler gibi lanetlenmemektedir. oysa stalin'in suçları, hem sayıca hem de çeşitlilik açısından çok daha fazladır. 1948, 1949, 1950, 1951, 1952 yılları o zavallı yahudiler için büyük talihsizlikti. onları, binlerce - belki milyonlarca insanı hiç kimse düşünmüyor.
insanın kendisinin daha iyi olduğuna inanma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki, 1992 kadar yakın bir zamanda, komünistler tarafından yapılan bütün cinayet, işkence, kasıtlı soykırım fırtınaları sonrasında komünist bir kadın yanıma gelip: "gerçeğe sırtını nasıl çevirirsin? senin iyi biri olduğunu sanıyordum." dedi.
28.08.2018
yanlış tanık
helen nielsen
kaderin oyuncağıdır insanoğlu; onu değiştirmek elinde değildir. insanoğlu toz üstüne yığılmış tozdur.
bir gün dediğimiz, geri bırakılmış şimdiden başka bir şey değildir.
tecrübe, analizden her zaman daha sağlamdır.
körü körüne bir atılış içerisindeydim. bu kör atılışlar da çoğu zaman insanları kör yollara sürükler.
insanoğlunun aklını yakından öğrendikçe, tanıdıkça, kişileri tutsak etmenin de değişik yollarını öğreniyoruz.
bir insan ömrünün sonuna kadar hayaletlerle yaşayamaz ki.. evinin kapılarını, pencerelerini aç; bırak temiz hava, güneş girsin içeri, hayaletleri dışarı kovala. daha çok gençsin, önünde uzun yıllar var.
çok evlilikler böyle. insanlar karşılarındakinden, çevrelerinden çok şeyler bekliyorlar. gerçek sevgiyi, aşkı bulan o kadar az ki.. evlilik tıpkı o dağ trenine benzer. o derece mükemmel işlerse bir evlilik yürür, yoksa..
bazı anlar vardır ki, içgüdü mantığı bastırır; ne yapmamız gerekiyorsa yapar, sonra onu anlamaya çalışırız.
bir profesyonel ile, çok ilgili de olsa bir amatör arasında büyük farklar vardır.
gözü kapalı olarak bilinmeyen, doğaüstü şeylere atılmak, inanmak yersizdir. esrar diye bir şey yoktur, yalnızca cehalet vardır. bir sırrın gücü, bilinmezliğinde gizlidir. bir kere açıklandı mı her şey aydınlanır. ilmin gayesi de budur zaten: insanoğluna karanlıklara hakim olma gücünü sağlamak. ya da insanlığı egemenliği altına alma gücünü sağlamak. her zaman bu tehlikeyle burun burunayız, kıymetli dostum!
yeryüzünde gerçeği duydukları zaman ona inanan o kadar az insan kaldı ki..
hayal kurma yeteneği! işte bununla -yalnız bu düşünceyle- dünyaya yepyeni bir biçim verilebilir. çöküş bağışlanamaz. bu duvarların yıkılmasına, çökmesine izin verilmemeli.
mahvetme gücü insanın beynindedir. diğer bütün silahlar güçsüz birer oyuncaktır. cengiz han bunu bilmiş olsaydı yeryüzü egemenliğini eline geçirirdi.
hitler bir aptaldı. yaptıklarıyla önceleri yakından ilgilendim -hoşuma gitmek değil- ilgi yalnızca, dikkatinizi çekerim. fakat adamın stili yoktu. uçak, tank, top.. bunların, kılıçlardan ne farkı var ki? zorbalık, şiddet; direnmeyi, karşı koymayı doğurur. o da bu yola girdi ve yenildi, insanlara baş eğdirmek için şiddetin, zorbalığın seçilmesi hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. yalnızca korkunç bir direnmeye yol açar ve inatçı bir sessizlik içerisinde düşmanlarının mahvına neden olur. sıkı bir direnme, inatçı bir suskunluk ve düşmanın yenilgisi! yönetilen düşünce başarıya ulaşacaktır, yönetilen araç değil.
2.08.2018
sevginin ve şiddetin kaynağı
çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerini açıklayarak anlayabiliriz.
insan olmak, nesne olma durumunu aşmak demektir.
"zevk" der spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür." aynı çizgide şöyle devam eder: "özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar."
insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından ya da giderek çoğunun ölüme çekilmesindendir.
bir yazar bir dostuna rastlar, uzun süre ona kendinden söz eder; sonra şöyle der: "hep kendimden söz ettim. şimdi biraz da senden söz edelim. son kitabımı nasıl buldun bakalım?"
sophokles: insan olmaktan daha güzel bir şey yoktur.
kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.
spinoza'ya göre "bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır."
toplum içinde yükselmek için hiç durmadan savaşmak, hep başarısızlık korkusu içinde yaşamak sıradan insanda kendisini ve tümüyle dünyayı bekleyen tehlikeleri unutturacak sürekli bir huzursuzluk ve gerginlik yaratır.
"adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi." (george bernard shaw)
1939'da hitler silezya'da bir radyo istasyonuna sözde polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen (bunlar aslında ss'lerdi) yalancı bir saldırı tertipletmek zorunda kalmıştı. amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece polonya'ya karşı giriştiği haksız saldırıyı "haklı bir savaş" gibi göstermekti.
iyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır. insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık.
27.04.2018
faşizm
geniş ölçüde eğitilen bir halkın hiçbir zaman totaliter denetime ya da despot hükümete boyun eğmeyeceği söylenir. eğitilmiş bir nüfus, keyfi iktidarın bile dikkate almak zorunda olduğu bir kamuoyunu destekler. 1914'te almanya belki de dünyada en yüksek oranda okuryazar olan bir nüfusa ve en yüksek teknoloji düzeyine sahipti; ama bu, ikinci imparatorluğu siyasal bakımdan liberal yapmamış ya da almanya'yı nasyonal sosyalizmin saçmalığından ve hitler yönetiminin barbarlığından korumamıştır.zeki ve eğitilmiş bir nüfusun siyasal demokrasi uygulamalarını icat edeceği düşüncesini destekleyen şey bir 18. yüzyıl söylencesinin kalıntısından başka bir şey değildir. bu uygulamalar icat edilmezler, temel toplumsal kurumlara dayalıdırlar. hiç olmazsa avrupa'da onların vazgeçilmez koşulu, aralarındaki ayrılıkları karşılıklı konuşma ve anlaşma yoluyla gideren birden çok iktidar merkezinin yan yana varlığına izin veren bir toplum olmuştur.
george steiner: nazizmden sonra gelen bizler artık edebiyata, dile, eğitime kusursuz bir gözle bakamayacağız; zira kişinin akşam goethe ve rilke'yi okuyup bach ve schubert'i çalarak ertesi gün bir toplama kampındaki korkunç görevine çekinmeden başlayabileceğini artık çok iyi bilmekteyiz.
2.10.2017
nazi felsefesi
nazi felsefesi içindeki usdışı ögelerin varlık nedeni, politik anlamda, artık var olmaları için bir sebep kalmamış bulunan grupların desteğine duyulan gereksinmelere dayanırken, aklı başında ögeler de sanayicilerle militaristlere dayanmaktadır. önce saydığımız ögeler usdışıdır; zira mesela küçük esnafın, kendi umutsuzluklarıyla fantastik inançlarının kendilerini kopkoyu umutsuzluktan kurtaracak bir sığınaktan başka bir şey olmadığını algılamaları pek mümkün değildi; buna karşılık, sanayicilerle militaristlerin umutları faşizm yoluyla belki gerçekleşebilirdi; ama faşizmden başka bir yolla asla. sanayicilerle militaristlerin umutlarının ancak uygarlığın yıkımı pahasına gerçekleşebileceği olgusu, sanayicilerle militaristlere usdışı bir nitelik kazandırır. bu adamlar, bu akımın içinde kafa bakımından en mükemmel; ama töre bakımından en berbat ögeleri meydana getirirler, geri kalanlar ise, şan, şeref, kahramanlık, fedakarlık düşleriyle gözleri kamaştırılmış olduğundan, ötekilerin ciddi çıkarlarını göremeyip bir heyecan tufanı içinde kendi çıkarlarına zıt amaçlara alet olmuşlardır. nazilik denen akıl hastalığı işte budur.
15.09.2017
çürüme
hitler "çürüme belirtisi" gösteren ünlü kişilerden yalnızca biridir. şiddet, nefret, ırkçılık ve narsist ulusçulukla beslenen ve bu belirtinin kurbanı olan daha pek çok insan vardır. bunlar şiddete, savaşa ve yıkıma gönülden inananlara önderlik ederler. bunların arasında gerçek amaçlarını açıklayanlar ya da bu amaçların bilincine varanlar ancak en dengesiz, en hasta olanlardır.çoğu eğilimlerini yurtseverlik, görev duygusu, onur vb. diye akla uydurmaya çalışır. ne var ki uluslararası savaşlarda ya da iç savaşlarda olduğu gibi normal uygar yaşam biçimleri bozulunca bu tür kişiler artık bu yoğun arzularını bastırma gereksinmesini duymayacak, nefrete övgü şarkıları söyleyecek, dirilecek, ölüme hizmet edebilmek için tüm güçlerini ortaya dökeceklerdir.
gerçekten de savaş ve şiddet havası "çürüme belirtisi" içindeki insanın kendisini bulduğu ortamdır. bu belirtinin harekete geçirdiği insanlar büyük bir olasılıkla nüfusun küçük bir kesimini oluşturur. ne var ki bu tür kişiler de, bu dürtülerle harekete geçmeyen insanlar da gerçek dürtülerin farkında değildirler; bu yüzden "çürüme belirtisi" taşıyan kişiler gerginlik, çatışma, soğuk ve sıcak savaş zamanlarında salgın bir hastalığın, nefret salgınının taşıyıcıları olurlar. bu yüzden bu kişileri şu gerçek özellikleriyle tanımak çok önemlidir. bu kişiler kendi topluluklarının gereksinmeleri dışında gerçek tanımayan, bağımsızlıktan korkan, ölümsever kişilerdir.
bu insanları toplumdan ayırarak cüzamlılar gibi, belli bir yere kapatmak gerekmez; normal insanlar bu kişilerin bağnaz akla uydurmalarının ardında yatan eğilimlerin sakat ve hasta olduğunu görebilirlerse yeterli olacaktır bu; o zaman normal insanlar bu kişilerin hastalıklı etkilerine karşı belli bir bağışıklık geliştirebilirler. elbette bu bağışıklığı kazanabilmek için şunları çok iyi bilmek gerekir: bu insanların söylediklerini gerçeklik olarak kabul etmemek; insanların yakalanabileceği böyle bir hastalığın kurbanı olan bu kişilerin yanıltıcı akla uydurmalarının aslında yaşam bitmeden önce yaşamın yadsınmasından başka bir şey olmadığını görebilmek.
ölüm sevgisinin karşıtı yaşam sevgisi, narsisizmin karşıtı sevgidir; kandaşla cinsel ilişki saplantısıyla birlikte yaşamanın karşıtıysa bağımsızlık ve özgürlüktür. bu üç eğilimin birleşerek oluşturduğu belirtiye "büyüme belirtisi" diyeceğim.
bu düşünceler bizi insanın özgürlüğü sorununa götürür, insan herhangi bir zamanda iyiliği seçmekte özgür müdür, yoksa içindeki ve dışındaki güçlerle kuşatıldığından elinde böyle bir özgürlük yok mudur? istenç özgürlüğü sorunu üzerine çeşitli kitaplar yazılmıştır; bundan sonra yazacaklarıma william james'in bu konuda söylediklerinden daha iyi bir giriş düşünemiyorum.
james şunları yazıyor:
"herkeste özgür istenç konusundaki çatışmanın artık ilginçliğini yitirdiği, yeni ortaya çıkacak kimsenin herkesin zaten duyduğu savları yinelemekten başka bir şey yapamayacağı inancı yaygın. bu, büyük bir yanlışlığa düşmek demektir. bundan daha az deşilmiş, yaratıcı bir kafanın yepyeni olanaklar açabileceği başka bir alan yoktur bence - bu konuda yapılabilecek şey belki de zorla bir sonuca ulaşmak ya da başkalarını boyun eğmeye zorlamak değil, iki görüş arasındaki sorunun ne olduğunu daha iyi kavramaya çalışmak, alınyazısı ve özgür istenç kavramlarının gerçekte ne demek olduğunu anlamaktır."
bu sorunla ilgili olarak benim öne süreceğim öneriler ruhçözümleme deneylerinin, özgürlük sorununu yeni bir ışık altında aydınlatabileceği, bize sorunun bazı yeni yanlarını gösterebileceği inancına dayanıyor. özgürlüğün geleneksel olarak ele alınış biçiminde deneysel ve ruhbilimsel bilgiler kullanılmamış, özgürlük tanımı eksik kalmış, bu yüzden de sorunu genel ve soyut bir açıdan tartışma eğilimi ağır basmıştır. özgürlükten seçme özgürlüğünü kastediyorsak o zaman sorun, örneğin a'yla b arasında bir seçme yapmakta özgür olup olmamak anlamına gelir. gerekirciler özgür olmadığımızı söylemişlerdir; çünkü insan -doğadaki başka bütün varlıklar gibi- nedenlerle belirlenir; boşluğa atılmış bir taş nasıl düşmemekte özgür değilse insanın da a ya da b'den birisini seçmekten başka bir özgürlüğü yoktur; çünkü onun a'yı ya da b'yi seçmesini belirleyen, onu buna zorlayan ya da bu seçmeye neden olan duygular vardır.
gerekirciliğe karşı koyanlarca bunun tersi savunulur; dinsel temele dayanarak tanrı'nın insana iyilikle kötülük arasında seçme yapma özgürlüğünü verdiği -bu yüzden de insanın elinde bu özgürlüğün bulunduğu- ileri sürülür. ikinci olarak da insanın özgür olduğu, yoksa eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı belirtilir. üçüncü olarak, insanın öznel bir biçimde özgür olma deneyimini yaşadığı, özgürlüğünün bilincinde olmasının da özgür olarak var olabileceğine kanıt olduğu söylenir.
bu savların hiçbirisi inandırıcı değildir. birinci sav, insanın tanrı'ya inanmasını, tanrı'nın insanlar için ne gibi planlar yaptığını bilmesini gerektirir, ikincisi insanı eylemlerinden sorumlu tutma, böylece onu cezalandırabilme isteğinden doğmuş gibidir. eskiden de, şimdi de pek çok toplumsal düzenin bir parçası olan cezalandırma fikri, büyük ölçüde şu görüşe dayanmaktadır: ceza, "varlıklılar"ın oluşturduğu azınlığı "yoksullar"ın oluşturduğu çoğunluğa karşı koruma önlemidir (ya da öyle düşünülmüştür) ve yetkenin cezalandırma gücünün simgesidir. cezalandırmak için sorumluluk taşıyan birisinin bulunması zorunludur.
burada insan shaw'un şu sözünü anımsamadan edemiyor: "adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi."
üçüncü sav, özgürlüğün bilincinde olmanın özgürlüğün kanıtı olduğu savı, spinoza ve leibniz tarafından bütünüyle çürütülmüştür. spinoza yanlış bir özgürlük sanrısına kapıldığımızı, çünkü isteklerimizin farkında olduğumuzu, oysa bu istekleri doğuran nedenleri bilmediğimizi göstermiştir. leibniz de istencin yarı yarıya bilinçaltı olan eğilimlerle belirlendiğini kanıtlamıştır.
spinoza ve leibniz'den sonraki tartışmaların çoğunun şu gerçeği yakalayamaması şaşırtıcıdır aslında: bizi bilinçaltı güçlerin yönettiği kabul edilmedikçe, seçme özgürlüğü sorunu çözülemez; o zaman da insan olsa olsa seçmesinin özgür bir seçme olduğunu sanarak kendisini avutur, istenç özgürlüğü konusundaki savlar bu özel karşı çıkışların dışında gündelik deneylerle çelişki içindedir. savunucuları ister dinci ahlâkçılar, ister idealist düşünürler, isterse marksist eğilimli varoluşçular olsun bu savlar, yüce birer varsayım olarak kalacaktır; ayrıca bireye karşı büyük haksızlık ettiklerinden pek de yüce sayılamaz bu savlar.
maddi ve ruhsal yoksunluk içinde yetişen kimseye karşı sevgi ve ilgi duymayan, bedeni yıllarca alkol almaktan yıpranmış, koşullarını değiştirme olanağını hiçbir zaman bulamamış bir insanın -böylesi bir insanın- kendi seçmesini yapmakta "özgür" olduğu söylenebilir mi? bu tutum gerçeklere ters düşmez mi? sevgisiz bir tutum değil midir bu? son çözümlemede, yirminci yüzyılın dilindeyse, sartre'ın felsefesine çok benzeyen, burjuva bireyciliğini ve bencilliğini yansıtan bu tutum max stirner'in der einzige und sein eigentum'unun (biricik kişi ve mülkü) çağdaş bir yorumu değil midir?
bunun tersi olan tutum, insanın seçmekte özgür olmadığını, belli bir noktada aldığı kararların daha önce yer alan iç ve dış olaylar tarafından belirlenip kararlaştırıldığını savunan tutum ilk bakışta insana daha gerçekçi ve akla yakın gelir. gerekirciliği ister toplumsal gruplara, ister sınıflara, isterse bireylere uygulayalım freud'çu ve marksist çözümleme insanın içgüdüsel ve toplumsal dürtüleri belirlemeye karşı verilen savaşta ne denli zayıf kaldığını göstermemiş midir?
ruh-çözümlemesi, anneye olan bağlılığını çözememiş bir kimsenin eyleme geçme, karar verme yetisi bulunmadığını, o insanın kendisini güvensiz duyduğunu, bu yüzden de dönüşü olmayan bir noktaya varıncaya dek gittikçe artan bir bağımlılıkla ana figürlerine çekildiğini göstermemiş midir? marksçı çözümleme -aşağı-orta sınıf gibi- bir sınıfın servetini, kültürünü ve toplumsal işlevini yitirdikten sonra umutsuzluğa kapılıp ilkel, ölüm-sever ve narsist bir duruma geri döndüğünü göstermemiş midir?
ne var ki marx da freud da nedensel bir gerekirciliğin geriye çevrilemezliğine inanmak anlamında gerekirci değillerdi, ikisi de eskiden tutulmuş olan bir yolun değiştirilebileceğine inanıyorlardı, ikisi de insanın kendisini arkasından yöneten güçlerin farkında olmasından doğan -böylece onun özgürlüğünü yeniden ele geçirmesini sağlayan- değişme olanağını görmüşlerdi.
marx da freud da -marx'ın çok etkilendiği spinoza gibi- hem gerekirciydiler, hem de gerekirci değildiler; ya da ne gerekirciydiler, ne de gerekirciliğe karşıydılar, ikisi de insanın neden-sonuç yasalarıyla yönetildiğini ama bilinçlilik ve doğru eylemlerle kendi özgürlük alanını yaratıp genişletebileceğini öne sürüyorlardı. optimum özgürlüğü kazanmak, zorunluluğun zincirlerinden kurtulmak insanın kendisine kalmıştı. freud'a göre bilinçaltının farkında olmak, marx'a göre de toplumsal-ekonomik güçlerin ve sınıfsal çıkarların farkında olmak bu özgürleşmenin koşullarıydı; her ikisinde de farkında olmaya ek olarak etkin bir istenç ve savaşım özgürlüğü sağlamak gerekli koşullardı.
spinoza'ya göre özgürlük gerçekliğin farkında olmaktan, bu gerçekliği kabul etmekten doğan, bireyin ruhsal ve zihinsel yeteneklerini en iyi biçimde geliştirmesini sağlayacak eylemleri belirleyen "yeterli fikirler"den oluşur. spinoza'ya göre insan eylemini, tutkular ya da (nedenler'le) akıl belirler. tutkuların yönetiminde insan, tutsak gibidir; aklın yönetimindeyse özgürdür.
spinoza'ya göre insanın görevi, ahlaksal amacı, gerekirciliği azaltmak, daha çok özgürlüğe ulaşabilmekti. insan bunu kendinin farkında olarak, onu kör ve tutsak eden tutkularını bir insan olarak kendisini gerçek çıkarları doğrultusunda davranmaya götüren eylemlere ("etkin sonuçlara") dönüştürerek başarabilirdi. "tutku olan bir duygu belirgin ve açık bir biçimde algılanır algılanmaz tutku olmaktan çıkar." spinoza'ya göre özgürlük bize verilmiş bir şey değil, belli sınırlamalar içinde sezgi ve çabayla elde edebileceğimiz bir şeydir. yürekliysek ve farkında olabiliyorsak seçme seçeneği elimizdedir. özgürlüğü ele geçirmek güç bir iştir; çoğumuzun başarısızlığa uğraması bundandır.
spinoza ethic'in sonunda şunları yazmıştır:
"zihnin duygular ve kafa özgürlüğü üzerindeki etkisiyle ilgili olarak söylemek istediklerimi böylece tamamladım. buradan bilge kişinin yalnızca duygularıyla sürüklenen bilisiz kişiye göre ne denli güçlü olduğu, onu nasıl geride bıraktığı açıkça görülüyor. çünkü bilisiz kişi kendi ruhunu gerçekten eline almaksızın dış nedenlerin elinde, çeşitli yönlerde sürüklenmekle kalmaz; üstelik sanki kendisinin, tanrının ve nesnelerin farkında olmadan yaşar; acı çekmez duruma geldiği -edilgen olduğu zaman da var olmaktan çıkar. oysa bilge kişi, böyle kabul edildiği sürece, ruhunda hiçbir huzursuzluk duymaz; tersine kendisinin, tanrının ve nesnelerin belli bir sonsuz gereklilik duygusuyla farkında olduğundan hiçbir zaman var olmaktan çıkmaz; tersine her zaman ruhunu gerçekten tanır. insanı bu sonuca götürdüğünü belirttiğim yol son derece güç görünse de bulunması olanaksız bir yol değildir. bu yolu bulmak güç olsa gerektir; çünkü yolu bulanlar çok azdır. kurtuluş hemen şuracıkta hazır ve hiç zahmetsiz erişilebilecek bir şey olsaydı, insanların nerdeyse tümünün ona erişememesi nasıl açıklanabilirdi? ama eksiksiz olan her şey az bulunduğu ölçüde güçtür de."
kendisini yöneten güçlerin farkında olabilirse, özgürlüğünü kazanmak için en büyük çabayı gösterebilirse, insan, zorunluluğun zincirlerini kırabilir. bu seçenekçiliği özlü bir biçimde dile getiren de en büyük marx yorumcularından biri olan rosa luxemburg'tur. yüzyılımızda insan "toplumculukla barbarlık" arasında bir seçme yapma durumuyla karşı karşıyadır.
11.01.2017
wittgenstein'ın maşası
pek azımız kürsülerden konferanslar veren filozoflar olsak da hepimiz mutfak masasında filozof kesiliriz.1910'la 1913 arasında işsiz ve vasıfsız hitler, viyana'da evsizler için kurulmuş bir hayır kurumu ve resimlerini satın alan yahudi esnaf sayesinde hayatta kalmıştı.
nazilerin almanya'yı ele geçirmesinin doğuracağı sonuçları düşünen wittgenstein en kötüsünü önceden bilmişti: "bir ülkenin hükümetini bir grup gangsterin ele geçirmesi ne demektir bir düşünün. karanlık çağlar geri dönüyor. insanların cadılar gibi diri diri yakılması türünden dehşet verici şeyler görürsek şaşmayın."
çocukluğunda fiziksel temasın sıcaklığından yoksun kalan karl popper yetişkinliğinde de aynı tutumu sürdürmüştür. bir arkadaşına annesinin onu hiç öpmediğini söylemişti -kendisi de karısını hiç dudaklarından öpmemiş. ayrı yataklarda uyurlarmış.
"bir şeye çok sinirlendiğimde bazen sopayla yere ya da bir ağaca vururum. ama elbette bu işin suçlusunun yer olduğunu ya da ona vurmamın bir şeye yarayacağını düşündüğümden değil. öfkemi boşaltmak için. bütün ritüeller de böyledir. önemli olan bir cezalandırma hareketine benzemesidir ama benzerlikten başka şey aranmamalıdır."
zenon'un en ünlü paradokslarından birinde iki yarışmacı vardır: yenilmez yunan kahramanı akhilleus ve bir kaplumbağa. ağır hareket eden kaplumbağanın yarışa erken başlamasına izin verilir. zeno'ya göre hızlı akhilleus kaplumbağayı asla yakalayamayacaktır: kaplumbağanın başladığı noktaya geldiğinde kaplumbağa başka bir konuma gelmiş olacaktır; akhilleus bu noktaya geldiğinde kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır ve bu böyle gider.
bertrand russell, her kelime itinayla betimlense bile sorunların ortadan kalkmayacağı görüşündeydi. bunu kanıtlamak için aşağıdaki küçük hadiseyi anlatmıştı. bisikletle winchester'a gidiyordu ve en kısa yolu sormak için bir bakkala girmişti. bakkal, dükkanın arka tarafındaki birine seslendi:
"beyefendi winchester'a giden en kısa yolu soruyor."
"winchester mi?"
"evet."
"winchester yolu, öyle mi?"
"evet."
"en kısa yol mu?"
"evet."
"bilmiyorum."

