rıfat ılgaz
dolmuş dergisinin en hızlı günleriydi. hababam sınıfı öyküleri üçten ona, ondan yirmiye, yirmiden de otuza doğru ilerliyordu. ben "keselim mi artık?" diye sordukça ilhan selçuk: "aman kesme, iyi gidiyor!" diyordu.
gerçekten de iyi gidiyordu hababam sınıfı. kabataş lisesi'nde yatılı okuyan oğlum, bana yeni yeni olaylar getiriyor, anılarımı zenginleştiriyordu.
"sınıf" adlı bir kitap çıkarıp türkiyemizde 142. maddeden ilk kez içeri tıkılan anlı şanlı bir şairdim. markopaşa dönemini üstü kapalı atlatmıştım. tek başıma bu ünlü dergiyi yürüttüğüm yıllarda bile yazılarımın altında adım yoktu. sahibi ve sorumlu müdürü olarak adımın geçtiği yıllarda bile kimi yazıları benim yazdığıma kimse inanmıyor, ben de inanmamaları için elimden geleni yapıyordum.
bir gün ilhan selçuk: "dolmuş'taki hababam sınıfı öykülerini bir kitapta derleyelim." deyince şaşırmıştım. kitabın bir yazarı olacaktı. gelenek böyleydi. şairliğimi iki paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. öyküler dergiden kesildi. turhan selçuk güzel bir kapak çizdi. hababam sınıfı'nın haytaları jimnastiğe çıkar gibi dizilmişlerdi çift sıra. başlarında da kel mahmut. bu kapağa adımın yazılmaması için hiçbir engel kalmamıştı. ortalık sütlimandı artık. hele böyle bir kitabın basın savcısını kuşkulandırması için bir neden de yoktu ortada. ilhan:
"koyalım adını" dedi, "hiçbir sakınca yok!"
"hayır!" dedim, "gene dergideki gibi 'stepne' yazılsın kapağa!"
"derginin adı dolmuş olunca stepne'nin bir anlamı olabilir; ama bir kitabın üstünde stepne ne anlama gelir?"
"bunu okurlarımız düşünsün!" dedim.
kitap çıktı. yazarı stepne. ister dolmuş'un yedek lastiği olsun ister kitabın yazarı. okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan 5 bin kitap dergi gibi eriyip gitmişti. kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı. aldığım 250 lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif ücretiydi. şairlik adımı kullanmadan, mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.
dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni hababam sınıfı öykülerinin bir bölümünü de tan basımevi'nde haluk yetiş basmıştı. nasıl olsa kitap kendini sattıracaktı. bu bakımdan dizgi baskı hacıbaba işi olmuştu. kapağını bile turhan selçuk'un dergideki çizgilerinden yararlanarak ben düzenlemiştim. olmuşken olsun dedim. ünü rıfat ılgaz'ı çoktan aşan hababam sınıfı'na ilerde sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. birinci kitabın her bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:
"birincisi daha güzeldi. ne gerek vardı bu ikincisine?"
oysa dergide severek okudukları öykülerdi bunlar. kitap olarak derlenince mi gereksizleşiyor, değerden düşüyordu? bu tür eleştiriyi yapanların gene de iyi niyetli arkadaşlar olduğunu sonradan öğrendim.
babıali demirbaşlarından dağıtıcı faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:
"nerde stepneee.." demişti, "nerde rıfat ılgaz.. herif yazmış. ancak iki hikayesini okuyabildim bu yeni kitabın. bırak dostum sen bu işleri!"
ne demek istediğini anlayamamıştım. şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:
"rusçan fena değil" dedi. "doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!"
ben rusça biliyordum haaa? haraşo'dan başka tek sözcük bilmiyordum rusça olarak. şaşkınlıkla sordum:
"ben mi çevirmişim? hangi yazardan?"
"hangi yazardan olacak! stepne'den!"
"yani bu stepne sovyet yazarı, öyle mi?"
"bırak laf cambazlığını.. ha sovyet yazarı ha rus yazarı.. hepsi aynı kapıya çıkar. baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden."
babıali'nin kral faruk'u beni sinemacılarla karıştırıyordu. ya da mayk hammer üreticilerine benzetiyordu. bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani. haklıydı bir bakıma. yanlışlığı birinci kitabın kapağına stepne koymakla değil, ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. hey garip kişi! durup dururken ne diye böyle işlere özenirsin! baban da mı mizah yazarıydı? şairlik neyine yetmiyordu senin!
ilhan selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilhan selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16.02.2021
11.08.2019
din şurası
ilhan selçuk
cumhuriyet tarihinde ilk din şurasının çalışmaları ankara'da sürüyor. başkentte düzenlenen din şurası'nın adı yerli yerine oturmamış. "islam şurası" mı denmeliydi? çünkü bu şura, anadolu'daki çeşitli dinlere ve mezheplere açık değil, kapalı. ama "islam şurası" da olmaz. çünkü alevilere kapalı. en iyisi, bu şura'ya "sünni şurası" adının verilmesiydi, yakışırdı. din şurası'nda kadın da yok.
alevi yok, kadın yok; diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanı ve başbakan'ın katılımıyla din şurası'nı açıyor; adımız da laik devlete çıkıyor.
diyanet işleri başkanı mehmet nuri yılmaz diyor ki:
"ateizmi devlet ideolojisine dönüştürmüş rejimler çöktü."
batı kendi içinde bu sorunu yaşıyor; ama biz islam dünyasına bakalım: açlık, sefalet, rezillik, kölelik, gerilikten gayrı ne var?
din şurası sonuçlandı.
şura kararlarından en ilginç olanlarının altını çizen bir özet:
- din görevliliğinin cazip hale getirilmesi için din görevlilerinin maddi durumları düzeltilmeli.
- cezaevi, ıslahevi, hastane gibi yerlerde yapılan "irşad" (yol gösterme) hizmetlerinin yasal bir dayanağa kavuşturulması için çalışılmalı.
- diyanet işleri başkanlığı'nın özel radyo ve televizyon yayınlarına başlaması gerekir; yayınlara geçinceye kadar yasal düzenlemeler yapılırken yeterli teknik eleman ve program uzmanları yetiştirilmeli.
- dini öğretim veren orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulamaya ağırlık verilmesi.
- zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması halinde kuran kurslarının zarar görmemesi için 222 sayılı ilköğretim kanunu'nun değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısında kuran kurslarının zorunlu eğitimden sayılmasının sağlanması.
- camisi olmayan köy ve mahallelere ilgili devlet kuruluşları ve belediyelerce cami yaptırılmalı; imar planlarında bu konuda değişiklik sağlanmalı.
- isteyenlerin resmi nikahlarının müftüler tarafından kıyılması.
- çalışanların cuma namazlarını kılabilmeleri için mesai saatlerinde düzenleme yapılması.
- yeni imam-hatip liselerinin açılması.
ne istiyor diyanet işleri başkanlığı'nın düzenlediği 1. din şurası? resmi nikah dini nikaha çevrilsin, kuran kursları 8 yıllık ilköğretim yerine sayılsın, orta ve yükseköğretim kurumlarında din eğitimi uygulamalı olsun, diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanlığı'na bağlı özerk bir konuma kavuşsun.
şeyhülislamlık ihdası mı?
dinde devletçilik, gide gide şeriatçılığın cumhuriyet türkiyesi'ndeki yatırımına dönüştü.
cumhuriyet tarihinde ilk din şurasının çalışmaları ankara'da sürüyor. başkentte düzenlenen din şurası'nın adı yerli yerine oturmamış. "islam şurası" mı denmeliydi? çünkü bu şura, anadolu'daki çeşitli dinlere ve mezheplere açık değil, kapalı. ama "islam şurası" da olmaz. çünkü alevilere kapalı. en iyisi, bu şura'ya "sünni şurası" adının verilmesiydi, yakışırdı. din şurası'nda kadın da yok.alevi yok, kadın yok; diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanı ve başbakan'ın katılımıyla din şurası'nı açıyor; adımız da laik devlete çıkıyor.
diyanet işleri başkanı mehmet nuri yılmaz diyor ki:
"ateizmi devlet ideolojisine dönüştürmüş rejimler çöktü."
batı kendi içinde bu sorunu yaşıyor; ama biz islam dünyasına bakalım: açlık, sefalet, rezillik, kölelik, gerilikten gayrı ne var?
din şurası sonuçlandı.
şura kararlarından en ilginç olanlarının altını çizen bir özet:
- din görevliliğinin cazip hale getirilmesi için din görevlilerinin maddi durumları düzeltilmeli.
- cezaevi, ıslahevi, hastane gibi yerlerde yapılan "irşad" (yol gösterme) hizmetlerinin yasal bir dayanağa kavuşturulması için çalışılmalı.
- diyanet işleri başkanlığı'nın özel radyo ve televizyon yayınlarına başlaması gerekir; yayınlara geçinceye kadar yasal düzenlemeler yapılırken yeterli teknik eleman ve program uzmanları yetiştirilmeli.
- dini öğretim veren orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulamaya ağırlık verilmesi.
- zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması halinde kuran kurslarının zarar görmemesi için 222 sayılı ilköğretim kanunu'nun değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısında kuran kurslarının zorunlu eğitimden sayılmasının sağlanması.
- camisi olmayan köy ve mahallelere ilgili devlet kuruluşları ve belediyelerce cami yaptırılmalı; imar planlarında bu konuda değişiklik sağlanmalı.
- isteyenlerin resmi nikahlarının müftüler tarafından kıyılması.
- çalışanların cuma namazlarını kılabilmeleri için mesai saatlerinde düzenleme yapılması.
- yeni imam-hatip liselerinin açılması.
ne istiyor diyanet işleri başkanlığı'nın düzenlediği 1. din şurası? resmi nikah dini nikaha çevrilsin, kuran kursları 8 yıllık ilköğretim yerine sayılsın, orta ve yükseköğretim kurumlarında din eğitimi uygulamalı olsun, diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanlığı'na bağlı özerk bir konuma kavuşsun.
şeyhülislamlık ihdası mı?
dinde devletçilik, gide gide şeriatçılığın cumhuriyet türkiyesi'ndeki yatırımına dönüştü.
12.03.2016
on bin adam
ilhan selçuk
ebu süfyan'ın oğlu muaviye, islam tarihinin en ilginç kişilerindendir. hz. muhammet'e uzun süre direnmiş, peygamber'in son yıllarında müslüman, 20 yıl geçmeden de halife olmuştur. öykünün geçtiği yıllarda muaviye şam'da, hz. ali de kufe'de idi.
muaviye ile ali iki can düşmanı.
bir gün ali'nin kufe'sinden bir arap, satacağı malları devesine yükleyip muaviye'nin buyruğundaki şam'a gelmiş. pazarda bir şamlı arap, deveye sahip çıkmış:
"bu dişi deve benimdir."
kufeli:
"nasıl olur" diye direnmiş, "bu deve benim elimde büyüdü; hem bu deve dişi değil, erkek."
tartışma muaviye'ye yansımış, herkes davayı izlemek için meydanda toplanmış, muaviye davacıya sormuş:
"bu dişi deve kimindir?"
şamlı:
"bu dişi deve benimdir."
muaviye kararını açıklamış:
"bu dişi deve şamlınındır."
sonra cemaate sormuş:
"ey cemaat, bu dişi deve kimindir?"
cemaat bir ağızdan:
"bu dişi deve şamlınındır."
deve şamlıya verilmiş. kufeli şaşkın şaşkın bakınırken muaviye adamı kenara çekip demiş ki:
"ey kufeli! sen de ben de biliyoruz ki bu deve erkektir. ama sen burada gördüklerini kufe'ye dönünce ali'ye anlat ve de ki: muaviye'nin, erkekle dişiyi birbirinden ayırt edemeyen on bin adamı var; ona göre ayağını denk alsın!"
ebu süfyan'ın oğlu muaviye, islam tarihinin en ilginç kişilerindendir. hz. muhammet'e uzun süre direnmiş, peygamber'in son yıllarında müslüman, 20 yıl geçmeden de halife olmuştur. öykünün geçtiği yıllarda muaviye şam'da, hz. ali de kufe'de idi.
muaviye ile ali iki can düşmanı.
bir gün ali'nin kufe'sinden bir arap, satacağı malları devesine yükleyip muaviye'nin buyruğundaki şam'a gelmiş. pazarda bir şamlı arap, deveye sahip çıkmış:
"bu dişi deve benimdir."
kufeli:
"nasıl olur" diye direnmiş, "bu deve benim elimde büyüdü; hem bu deve dişi değil, erkek."
tartışma muaviye'ye yansımış, herkes davayı izlemek için meydanda toplanmış, muaviye davacıya sormuş:
"bu dişi deve kimindir?"
şamlı:
"bu dişi deve benimdir."
muaviye kararını açıklamış:
"bu dişi deve şamlınındır."
sonra cemaate sormuş:
"ey cemaat, bu dişi deve kimindir?"
cemaat bir ağızdan:
"bu dişi deve şamlınındır."
deve şamlıya verilmiş. kufeli şaşkın şaşkın bakınırken muaviye adamı kenara çekip demiş ki:
"ey kufeli! sen de ben de biliyoruz ki bu deve erkektir. ama sen burada gördüklerini kufe'ye dönünce ali'ye anlat ve de ki: muaviye'nin, erkekle dişiyi birbirinden ayırt edemeyen on bin adamı var; ona göre ayağını denk alsın!"
5.09.2012
imam-hatip ahlakı
ilhan selçuk
15 ocak 1966'da bir sabah gazetesinde özetle şöyle bir haber çıktı:
"konya imam-hatip okulu öğretmenlerinden bilhan uluçay, bugüne kadar girdiği bütün sınıflarda türkçe derslerinde hristiyanlık propagandası yapmaktadır."
haberi veren sabah gazetesinin arkasından kapağında yazılı olduğu üzere şubat 1966 tarihli bir dergide çıkan yazı, olayı biraz daha aydınlatıyordu. dergi sıradan bir yayın organı olsa belki yaptığı yayının önemi yoktu. ama türkiye imam-hatip okulları mezunları cemiyeti'nin yayın organı idi bu dergi. türkçe öğretmeni bilhan uluçay'a sayfalar dolusu yazıyla hücum ediyordu.
türkiye imam-hatip okulları mezunları cemiyeti'nin dergisinde türkçe öğretmeni hanım hakkında şu satırları okuyoruz:
"bazı iffetsizler kalkmış konya imam-hatip okulu'nda hristiyanlık propagandasına başlamış. mukaddes kitabımızı, insan muhayyilesinin icatkerdeşi, işlenmemiş cinayetlerin, irtikap edilmemesi günahların tablosu romanlarla mukayeseye yeltenmiş. bre iffetsiz kadın! sana kadın derken bütün müslüman-türk anasından özür dilerim. çünkü kadın iffetin timsali, hayanın heykelidir. sana iffetsiz diyeceğim. çünkü sen okutmak için teslim ettiğimiz çocuklarımızı kırk yıllık orospu hayasızlığı içinde kendin gibi yüzsuyu dönmüş arsızlar sınıfına sokmak için onların pantolonunu aşağı indirtiyorsun. utanmayı tarif edemeyen körpe yavruya böyle davranacağına, dizlerinden yukarı çıkmış olan eteğini biraz daha kaldırsaydın senin bu hareketinden kulaklarına kadar kızaran masum çocuklarda hayanın ne olduğunu görürdün. ruh berraklığı nasiyelerinden okunan tertemiz çocuklara 'yerim seni' gibi umumhane sözlüklerinde bile rastlanmayan şehvet ifadelerini çekinmeden söyleyen sen iffetsizin yeri, öğretmenlik kürsüsü değil, kerhane yataklarıdır."
konya imam-hatip okulu'nda türkçe öğretmenliği yapan hanımın eşi de konya karma ortaokul ingilizce öğretmenidir. karı-koca, yapılan hakaret ve tecavüzleri göğüslemeye çalışmaktadırlar. bana verilen bilgilere göre okul idaresinin 440 öğrenci arasında yaptığı tahkikatın ardından bakanlık müfettişlerinin araştırmalarında türkçe öğretmeni bilhan uluçay hakkında ileri sürülen bütün iddiaların asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. ama yobazlar, öğretmen karı-kocanın yaşadıkları çevreyi cehennem haline getirmişlerdir. gerçekte türkçe öğretmeninin kabahati, öğrencileriyle şöyle konuşmak olmuştur:
"bana selamünaleyküm diye selam vermek yok; günaydın diyeceksiniz. üstünüz, başınız, eliniz, yüzünüz pislik içinde olmasın. temizlik imanın yarısıdır. sırf bir din bir milleti kurtarmaya yetseydi, araplar yeni kazandıkları bağımsızlıklarını muhafaza edebilirlerdi. dünya işlerini çok iyi bilmek ve anlamak zorundasınız."
ve böyle konuşan türkçe öğretmeni bir de "din dersi öğretmenimiz yılbaşında eğlenmek günahtır dedi" diyen öğrencisine:
"noelde eğlenmek belki günah olabilir; ama yılbaşının bu işle bir ilgisi yok." diye cevap verince hristiyanlık propagandası yapmış oluyor.
15 ocak 1966'da bir sabah gazetesinde özetle şöyle bir haber çıktı:"konya imam-hatip okulu öğretmenlerinden bilhan uluçay, bugüne kadar girdiği bütün sınıflarda türkçe derslerinde hristiyanlık propagandası yapmaktadır."
haberi veren sabah gazetesinin arkasından kapağında yazılı olduğu üzere şubat 1966 tarihli bir dergide çıkan yazı, olayı biraz daha aydınlatıyordu. dergi sıradan bir yayın organı olsa belki yaptığı yayının önemi yoktu. ama türkiye imam-hatip okulları mezunları cemiyeti'nin yayın organı idi bu dergi. türkçe öğretmeni bilhan uluçay'a sayfalar dolusu yazıyla hücum ediyordu.
türkiye imam-hatip okulları mezunları cemiyeti'nin dergisinde türkçe öğretmeni hanım hakkında şu satırları okuyoruz:
"bazı iffetsizler kalkmış konya imam-hatip okulu'nda hristiyanlık propagandasına başlamış. mukaddes kitabımızı, insan muhayyilesinin icatkerdeşi, işlenmemiş cinayetlerin, irtikap edilmemesi günahların tablosu romanlarla mukayeseye yeltenmiş. bre iffetsiz kadın! sana kadın derken bütün müslüman-türk anasından özür dilerim. çünkü kadın iffetin timsali, hayanın heykelidir. sana iffetsiz diyeceğim. çünkü sen okutmak için teslim ettiğimiz çocuklarımızı kırk yıllık orospu hayasızlığı içinde kendin gibi yüzsuyu dönmüş arsızlar sınıfına sokmak için onların pantolonunu aşağı indirtiyorsun. utanmayı tarif edemeyen körpe yavruya böyle davranacağına, dizlerinden yukarı çıkmış olan eteğini biraz daha kaldırsaydın senin bu hareketinden kulaklarına kadar kızaran masum çocuklarda hayanın ne olduğunu görürdün. ruh berraklığı nasiyelerinden okunan tertemiz çocuklara 'yerim seni' gibi umumhane sözlüklerinde bile rastlanmayan şehvet ifadelerini çekinmeden söyleyen sen iffetsizin yeri, öğretmenlik kürsüsü değil, kerhane yataklarıdır."
konya imam-hatip okulu'nda türkçe öğretmenliği yapan hanımın eşi de konya karma ortaokul ingilizce öğretmenidir. karı-koca, yapılan hakaret ve tecavüzleri göğüslemeye çalışmaktadırlar. bana verilen bilgilere göre okul idaresinin 440 öğrenci arasında yaptığı tahkikatın ardından bakanlık müfettişlerinin araştırmalarında türkçe öğretmeni bilhan uluçay hakkında ileri sürülen bütün iddiaların asılsız olduğu ortaya çıkmıştır. ama yobazlar, öğretmen karı-kocanın yaşadıkları çevreyi cehennem haline getirmişlerdir. gerçekte türkçe öğretmeninin kabahati, öğrencileriyle şöyle konuşmak olmuştur:
"bana selamünaleyküm diye selam vermek yok; günaydın diyeceksiniz. üstünüz, başınız, eliniz, yüzünüz pislik içinde olmasın. temizlik imanın yarısıdır. sırf bir din bir milleti kurtarmaya yetseydi, araplar yeni kazandıkları bağımsızlıklarını muhafaza edebilirlerdi. dünya işlerini çok iyi bilmek ve anlamak zorundasınız."
ve böyle konuşan türkçe öğretmeni bir de "din dersi öğretmenimiz yılbaşında eğlenmek günahtır dedi" diyen öğrencisine:
"noelde eğlenmek belki günah olabilir; ama yılbaşının bu işle bir ilgisi yok." diye cevap verince hristiyanlık propagandası yapmış oluyor.
1.10.2011
imam-hatip okulları
ilhan selçuk
imam-hatip okulu öğrencilerinin %99'u anadolu'nun fakir aile çocuklarıdır. öğrenim programlarının ağırlığı bellerini bükmüştür. çoğunun zengin istidadı toprak altındaki hazineler gibi içlerine gömülü kalır. kendilerine eğitimde eşitlik imkanı verilseydi, bu çocuklar, en iyi okullarda okutulmuş olanları fersah fersah geride bırakıp memlekette en önde gelen kişiler olacaklardı. şimdi nasiplerine düşmüş olan köy imamlığına razı olacaklar, razı olmakla da kalmayacak, başka işler yapmak için politikaya zorlanacaklardır.
hangi politikaya zorlanacaklar? gayet açık: kendilerinden sonra yetişecek fakir köylü kardeşlerinin de nasipsiz, yoksun ve çorak kalmaları için adaletsiz düzenin olduğu gibi sürmesi gerekmez mi? bu düzendeki sömürücüleri baştacı edenlerin ellerinde yetişen imam-hatip okulu öğrencileri, memleketin iktisadi gerçeklerinden uzak kalacaklardır. kendilerine aşılanan öğrenimin temel ilkesi:
"hakikatlere giden yol, akıl yolu değil şeriat yoludur."
ve akıl yolunu kapayıp da şeriat yolunu seçen imam-hatip öğrencisi sömürücü takımının aleti olmak için yetiştirilecektir. oğullarını, kızlarını gavur mekteplerinde okutup dans eden, flört eden, sosyete dedikodularında başrole çıkanlar, elbette bu durumun sürmesini isteyecek:
"memlekete din diyanet gerek efendim, daha da imam ve hatip yetiştirmeli" diye bağıracaklardır.
imam-hatip okulu öğrencileri eğlenemeyecekler, dans edemeyecekler, kızlarla arkadaşlık edemeyecekler, gençliklerini futbol topundan bile uzak geçirecekler; ama bütün bunları en ala tarafından yapan ve kendi çocuklarına yaptıranların politikasına alet olacaklardır. kırık, ezik ve bezgin bir hayatın, yılmışlığın, dövülmüşlüğün psikolojisinde yaşarken zaman zaman hırslanacaklar, kendilerine din düşmanı gibi tanıtılanlara diş bileyecekler, islam'ı ve tanrı'yı savunduklarını zannederek şairlere ve yazarlara:
"komünistler!" diye kızacaklardır.
imam-hatip öğrencileri memleketin iktisadi konularına kafa yormak ve bütün islam dünyasının niçin bu kadar geri kaldığını çözümlemek zorundadırlar. fakir, geri ve köle insanların ülkesinde islamiyetin durumu nedir? iran'da petrol gelirini hristiyan kapitalistleriyle kırışıp kendi halkını geri bırakanlar kimlerdir? kuveyt'ten başlayarak bütün arap dünyasında hristiyan kapitalistleriyle ortaklaşarak kendi halkını sömüren ve kendi kaynaklarını yabancılara peşkeş çekenler kimlerdir? petrol davasında yabancıların türkiye'deki temsilciliğini kimler benimsemiştir? madenlerimizi yabancılara peşkeş çekmek için kimler tertiplere girişmişlerdir? dava, nereden kazanıldığı soru işareti gibi zihinlere takılan paralarla iftar verip halk çocuklarının gözlerini bağlamak değildir. dava, türkiye'nin kurtuluşu için gerçekleri ortaya döküp konuşmaktır.
imam-hatip okulu öğrencilerinin %99'u anadolu'nun fakir aile çocuklarıdır. öğrenim programlarının ağırlığı bellerini bükmüştür. çoğunun zengin istidadı toprak altındaki hazineler gibi içlerine gömülü kalır. kendilerine eğitimde eşitlik imkanı verilseydi, bu çocuklar, en iyi okullarda okutulmuş olanları fersah fersah geride bırakıp memlekette en önde gelen kişiler olacaklardı. şimdi nasiplerine düşmüş olan köy imamlığına razı olacaklar, razı olmakla da kalmayacak, başka işler yapmak için politikaya zorlanacaklardır.hangi politikaya zorlanacaklar? gayet açık: kendilerinden sonra yetişecek fakir köylü kardeşlerinin de nasipsiz, yoksun ve çorak kalmaları için adaletsiz düzenin olduğu gibi sürmesi gerekmez mi? bu düzendeki sömürücüleri baştacı edenlerin ellerinde yetişen imam-hatip okulu öğrencileri, memleketin iktisadi gerçeklerinden uzak kalacaklardır. kendilerine aşılanan öğrenimin temel ilkesi:
"hakikatlere giden yol, akıl yolu değil şeriat yoludur."
ve akıl yolunu kapayıp da şeriat yolunu seçen imam-hatip öğrencisi sömürücü takımının aleti olmak için yetiştirilecektir. oğullarını, kızlarını gavur mekteplerinde okutup dans eden, flört eden, sosyete dedikodularında başrole çıkanlar, elbette bu durumun sürmesini isteyecek:
"memlekete din diyanet gerek efendim, daha da imam ve hatip yetiştirmeli" diye bağıracaklardır.
imam-hatip okulu öğrencileri eğlenemeyecekler, dans edemeyecekler, kızlarla arkadaşlık edemeyecekler, gençliklerini futbol topundan bile uzak geçirecekler; ama bütün bunları en ala tarafından yapan ve kendi çocuklarına yaptıranların politikasına alet olacaklardır. kırık, ezik ve bezgin bir hayatın, yılmışlığın, dövülmüşlüğün psikolojisinde yaşarken zaman zaman hırslanacaklar, kendilerine din düşmanı gibi tanıtılanlara diş bileyecekler, islam'ı ve tanrı'yı savunduklarını zannederek şairlere ve yazarlara:
"komünistler!" diye kızacaklardır.
imam-hatip öğrencileri memleketin iktisadi konularına kafa yormak ve bütün islam dünyasının niçin bu kadar geri kaldığını çözümlemek zorundadırlar. fakir, geri ve köle insanların ülkesinde islamiyetin durumu nedir? iran'da petrol gelirini hristiyan kapitalistleriyle kırışıp kendi halkını geri bırakanlar kimlerdir? kuveyt'ten başlayarak bütün arap dünyasında hristiyan kapitalistleriyle ortaklaşarak kendi halkını sömüren ve kendi kaynaklarını yabancılara peşkeş çekenler kimlerdir? petrol davasında yabancıların türkiye'deki temsilciliğini kimler benimsemiştir? madenlerimizi yabancılara peşkeş çekmek için kimler tertiplere girişmişlerdir? dava, nereden kazanıldığı soru işareti gibi zihinlere takılan paralarla iftar verip halk çocuklarının gözlerini bağlamak değildir. dava, türkiye'nin kurtuluşu için gerçekleri ortaya döküp konuşmaktır.
31.08.2008
uzun lafın kısası
karl marx: emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.
jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.
julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.
chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.
robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.
j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.
marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.
ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.
stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.
stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.
abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.
victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.
jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.
julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.
chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.
robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.
j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.
marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.
ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.
stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.
stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.
abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.
victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.
19.03.2008
enel hakk'ın hakkı
ilhan selçuk
"insanlar, layık oldukları mevkilerden icabında tereddütsüz feragat edebilirler. fakat o mevkiye layık değillerse orada kalabilmek için ne lazımsa yaparlar ve her şeyi meşru görürler." (mehmet küçük)
devrim şehidi kubilay, öldürüldüğü zaman yedek subaydı. ama esas mesleği öğretmenlikti. yobazlar, kubilay'ın başını kesip isyan bayrağının kargısına taktıkları zaman bir taşla iki kuş vurmuş gibiydiler. gerçi onlar cezalarını çektiler; ama laik cumhuriyetin öğretmenine ve subayına duydukları sonsuz hınç, o günden bugüne azalmamıştır, artmıştır.
ibrahim elmalı: müslüman türk milleti! senin mukaddes değerine saldıracak her kalem, diyanet işleri'nin iman, ahlak ve hakikat kayasına çarparak kırılacaktır, her salyalı dil koparılacak, her mütecaviz bir daha tecavüz edemeyecek hale getirilecektir. buna inan ve bu mana etrafında birleş. en büyük yardımcımız allah'tır.
şeriatçı kelle uçurur. kol keser. kadın taşlar. insan yakar. öğretisinde, kuralında, hukukunda, yasasında ve yaşam biçiminde fetva var. fetva tartışılmaz. uygulanır. anadolu halkı şeriatçının fetvasından ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyet devrimiyle kurtulmuştu. meğer kurtulamamış. yazarını, aydınını, şairini, sanatçısını yakan şeriatçı hortladı, ortalıkta kol geziyor, devlet örgütünde fink atıyor, yeni yetişen kuşaklardan irtica ordusu kuruyor.
aziz nesin: kadınların çuvala girmesini istiyorlar. niçin? erkeğe karşı korunma değil mi? erkek boğa mı ki saldıracak? ama erkeğin boğaya özenmesini marifet sayıyorlar. gençliğinde boğaya özenen erkek, yaşlanınca öküz olur.
gücü gücü yetene toplum düzeninde düşmanlıklar çağ dışı çelişkilerin zehirli memelerinden süt içer. insan bu ortamda bozulur. zamanla yüzünün anlamı değişir kişinin; gözü kaşı oynamaya başlar; beyinsel üretimi düşman yaratan fabrikanın uğultularıyla çalışır. bir kez düşmanlığın sarmalına dolanan kişi korkunun kuyusuna sanrılarının döner merdivenleriyle iner de iner. artık her köşebaşında bir düşman dikilmektedir.
macit gökberk: 12 eylül askeri darbesi, tüm kültür hayatımıza, üniversitelere çarptı. liselerde din dersi zorunlu hale getirilirken felsefe seçmeli ders yapıldı.
anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.
çöl şeriatında kadın, imam olamaz, halife seçilemez, minarede ezan okuyamaz, ikinci sınıf yaratıktır, çuvala girmeden sokağa çıkamaz, mahkemede tanıklık etse yarım insan sayılır, kadının miras hakkı erkeğin yarısıdır, koca karısını pata küte dövebilir.
"atatürk diye sevdiğin adam bizim hilafetimizi yıktı, islamın sembolü olan fesimizi yırttı. önderlerimizi astırdı. medreseleri kaldırdı. hanımlarımızı kızlarımızı açtı. bu millete yaptığı yetmiyormuş gibi bir de allahlık davasında bulundu. her il ve ilçeye bir putunu yaptırttı. bu milleti bu sefer de putuna taptırıyor."
hiçbir şey birdenbire olmadı. önce ezanı arapçaya çevirdiler. dinlediniz. sonra "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" dendi. demokrasi sandınız. sonra çığ gibi kuran kursları, imam-hatip okulları açıldı. din dersleri anayasal zorunluluk oldu. kabullendiniz. tesettür arttı, cami sayısı okulları geçti. inanç özgürlüğü saydınız. oruç tutmayanı öldürdüler. şaşırdınız. bilim adamı ve yazarları vurdular. milletvekili ve gazetecileri parçaladılar. şairleri ve dansçıları yaktılar. kimin yaptığını düşünüp durdunuz. en sonunda kapınızı çalacaklar. size kendinizden başka yardım edecek kimse kalmayacak.
"insanlar, layık oldukları mevkilerden icabında tereddütsüz feragat edebilirler. fakat o mevkiye layık değillerse orada kalabilmek için ne lazımsa yaparlar ve her şeyi meşru görürler." (mehmet küçük)devrim şehidi kubilay, öldürüldüğü zaman yedek subaydı. ama esas mesleği öğretmenlikti. yobazlar, kubilay'ın başını kesip isyan bayrağının kargısına taktıkları zaman bir taşla iki kuş vurmuş gibiydiler. gerçi onlar cezalarını çektiler; ama laik cumhuriyetin öğretmenine ve subayına duydukları sonsuz hınç, o günden bugüne azalmamıştır, artmıştır.
ibrahim elmalı: müslüman türk milleti! senin mukaddes değerine saldıracak her kalem, diyanet işleri'nin iman, ahlak ve hakikat kayasına çarparak kırılacaktır, her salyalı dil koparılacak, her mütecaviz bir daha tecavüz edemeyecek hale getirilecektir. buna inan ve bu mana etrafında birleş. en büyük yardımcımız allah'tır.
şeriatçı kelle uçurur. kol keser. kadın taşlar. insan yakar. öğretisinde, kuralında, hukukunda, yasasında ve yaşam biçiminde fetva var. fetva tartışılmaz. uygulanır. anadolu halkı şeriatçının fetvasından ulusal kurtuluş savaşı ve cumhuriyet devrimiyle kurtulmuştu. meğer kurtulamamış. yazarını, aydınını, şairini, sanatçısını yakan şeriatçı hortladı, ortalıkta kol geziyor, devlet örgütünde fink atıyor, yeni yetişen kuşaklardan irtica ordusu kuruyor.
aziz nesin: kadınların çuvala girmesini istiyorlar. niçin? erkeğe karşı korunma değil mi? erkek boğa mı ki saldıracak? ama erkeğin boğaya özenmesini marifet sayıyorlar. gençliğinde boğaya özenen erkek, yaşlanınca öküz olur.
gücü gücü yetene toplum düzeninde düşmanlıklar çağ dışı çelişkilerin zehirli memelerinden süt içer. insan bu ortamda bozulur. zamanla yüzünün anlamı değişir kişinin; gözü kaşı oynamaya başlar; beyinsel üretimi düşman yaratan fabrikanın uğultularıyla çalışır. bir kez düşmanlığın sarmalına dolanan kişi korkunun kuyusuna sanrılarının döner merdivenleriyle iner de iner. artık her köşebaşında bir düşman dikilmektedir.
macit gökberk: 12 eylül askeri darbesi, tüm kültür hayatımıza, üniversitelere çarptı. liselerde din dersi zorunlu hale getirilirken felsefe seçmeli ders yapıldı.
anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.
çöl şeriatında kadın, imam olamaz, halife seçilemez, minarede ezan okuyamaz, ikinci sınıf yaratıktır, çuvala girmeden sokağa çıkamaz, mahkemede tanıklık etse yarım insan sayılır, kadının miras hakkı erkeğin yarısıdır, koca karısını pata küte dövebilir.
"atatürk diye sevdiğin adam bizim hilafetimizi yıktı, islamın sembolü olan fesimizi yırttı. önderlerimizi astırdı. medreseleri kaldırdı. hanımlarımızı kızlarımızı açtı. bu millete yaptığı yetmiyormuş gibi bir de allahlık davasında bulundu. her il ve ilçeye bir putunu yaptırttı. bu milleti bu sefer de putuna taptırıyor."
hiçbir şey birdenbire olmadı. önce ezanı arapçaya çevirdiler. dinlediniz. sonra "siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz" dendi. demokrasi sandınız. sonra çığ gibi kuran kursları, imam-hatip okulları açıldı. din dersleri anayasal zorunluluk oldu. kabullendiniz. tesettür arttı, cami sayısı okulları geçti. inanç özgürlüğü saydınız. oruç tutmayanı öldürdüler. şaşırdınız. bilim adamı ve yazarları vurdular. milletvekili ve gazetecileri parçaladılar. şairleri ve dansçıları yaktılar. kimin yaptığını düşünüp durdunuz. en sonunda kapınızı çalacaklar. size kendinizden başka yardım edecek kimse kalmayacak.


