31.3.11

uzun lafın kısası

sigmund freud: anatomi yazgıdır.

adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.

augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.

cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.

philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.

ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.

doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.

edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.

jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.

montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.

turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

29.3.11

ingeborg bachmann

ahmet cemal

malina'da toplumu 'en kanlı arena' diye nitelendirmiş olduğu anımsatıldığında, bachmann'ın yanıtı şöyledir: "evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? insanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği; ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içerisinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla."

"insan ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. gerçekte inandığım bir şey var ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. evet, belki de gelmeyecek; çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. gelmeyecek; ama ben yine de inanıyorum geleceğine. çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam."

27.3.11

kitapçıl

güven turan

kitapçıl.. nasıl etçiller etle beslenirse, otçullar otla beslenirse, kitapçıllar da kitapla beslenirler. kitapdelileri (biblioman), kitapçıllardan farklıdır; hatta ve hatta kitapoburlardan da farklıdır. kitapseverlerdir (bibliophile) gene de hepsi.

kitapçıllar için kitap, okunmak için vardır. bir kitapçıl, kitaplarını paylaşmaktan, eşine dostuna gönül rahatlığıyla kitap vermekten gocunmaz; kitabını geri alamadığı zaman yüreği burulur biraz ama çok da durmaz üstünde, gider bir tane daha alır. bir kitapçıl için kitap birinci baskıymış, imzalıymış, cep kitabıymış; hatta fotokopi ile çoğaltılmışmış, hiç mi hiç fark etmez.

kitapçıllar, olanakları varsa, kendi adlarını taşıyan kütüphaneler; hatta yayınevleri kurarlar. olmadı, kitaplarını kütüphanelere bağışlarlar. rönesansı bir kitapçıla borçlu olduğumuz önermesi hiç de abartılı değildir; cosimo de medici'den başlayarak tüm medici ailesi'nin yaptıklarını düşünürsek. medici ailesi, bankerlikten ve ticaretten kazandıkları parayı kitaplara dökmekten çekinmedikleri gibi, okumayı, ellerindeki kitapları çoğaltmayı, kütüphaneler kurup tüm kitapçıllara açmayı da savsaklamamışlardır.

medici ailesi'nin merkezi floransa olmakla birlikte tüm italya'da etkili olan dönemleri 14'üncü yüzyıl sonundan başlayarak tüm 15'inci yüzyılı kapsar. bu dönemde kitapçılların ana hedefi, unutulmuş ya da elde bölük pörçük kalmış eski yunan ve latin klasiklerinin doğru nüshalarını ele geçirip okumak olmuştur. bunun için adamlar göndermiş, tüm avrupa'yı ve ortadoğu'yu didik didik aramışlar, bir kitabın peşinde maceradan maceraya koşmuşlardır.

bu kitap avcılarının en önemlisi belki de 1380 yılında floransa yakınlarındaki terranova'da doğmuş olan poggio bracciolini'dir. bir süre kitap kopyalama (o zamanlar gutenberg daha olağanüstü keşfini yapmamıştı), papalık kurumunda mektupçuluk gibi işlerde çalıştıktan sonra klasik elyazmaları avına çıkmıştır. poggio'da macera çok ama birini aktaralım:

1416 yılının yazında, toskanalı iki arkadaşıyla konstanz'ın yakınlarındaki st. gall manastırı'na gelir. burası 7'nci yüzyılda irlandalı keşişler tarafından kurulmuş bir benedikten manastırıdır (bu arada poggio'nun papaz olduğunu; buna rağmen, evlilik dışı 12 oğlu, 2 de kızı bulunduğunu belirtelim) ve keten bezi üretimiyle ünlüdür. poggio, keten alımı falan gibi tümüyle aldatıcı konulardan girip kütüphaneyi görmek istediğini söyler. izni alır ve kendi ifadesiyle "bir kulenin dibindeki son derece pis ve göz gözü görmez bir zindan" olan kütüphanede araştırmalarına girişir. ve floransalıların yıllardır aramakta oldukları quintilian'ın "bir orator'un eğitimi" adlı metninin tamamını bulur. kitabı alıp odasına çekilir ve 32 günde bütün yazmayı temize çeker ve bir mektubun eşliğinde floransa'ya gönderir; sonra da yeni kitapların ardına düşer. mektubunda şöyle der:

"gerçekten de inanıyorum ki, biz gelip kurtarmasaydık şu quintilian denen adam hızla yok olacaktı; çünkü bu muhteşem, seçkin, zarif, zeki kentli kişi daha fazla dayanamazdı zindancıların vahşetine, içinde bulduğum yerin inanılmaz pisliğine daha fazla dayanamazdı. sahiden acıklı bir görüntüsü vardı: mahkum edilmiş bir mücrim gibi, üstü başı lime lime, saç sakal birbirine karışmış, ifadesiyle, giyimiyle cezasına karşı çıkıyordu. sanki ellerini uzatıyor, romalıları çağırıyor, hak etmediği bu kaderden kendisini kurtarmalarını bekliyordu."

kitap floransa'ya erişince ne olur? bir zenginin kitaplığına mı girer? hiç de değil! isteğe göre, hemen yazıcılar bulunur ve kitap çoğaltılır; düşünürlere, araştırmacılara, üniversite kütüphanelerine gönderilir. işte kitapçıllık budur!

sözü bir başka kitapçılın, erasmus'un, şaşmaz bir kitapçıl tanımı da olan sözleriyle bağlayalım: "elime para geçti mi hemen kitap alırım. ancak artarsa yiyecek ya da zorunlu gereksinimler için harcarım paramı."

recai efendi

salah birsel

bir akşam recai efendi körfez'dedir. sırtında kürkü, elinde oltası denizde bahtını arıyor, bir yandan da papaz uçuruyordur.

padişah kayığının üstüne gelmesi kesindir.

padişah'ın üç çiftesi recai efendi'nin kayığının yanından geçerken küreklerden biri oltasını koparır. recai efendi'nin canı sıkılır. oltayı çekip bir yenisini fırlatır. bunu yaparken de başını bir sağa, bir sola sallar (lahavle çeker). nevres paşa onun öfkesi burnunda biri olduğunu sezmiştir. sultan aziz'i eğlendirmek düşüncesiyle:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'nin yüzü iyiden iyiye sirke satmaya geçmiştir. yine de sesini çıkarmaz. paşa baştan alır:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

efendimiz yine tıs.

"sana söylüyorum babalık, duymadın mı? balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'de sabır mabır kalmamıştır. başı da tütsülü olduğu için padişah sandalına dönerek bütün zehrini boşaltır:

"be herif! baş vuruyor mu, baş vuruyor mu? kafamı şişirdin. musallat olma, git işine. anlaşılıyor ki sen gevezenin tekisin. ya şu kara sakallı adama ne diyelim, senin saçmalıklarını dinliyor da gıkını çıkarmıyor."

recai efendi kiminle alışverişi olduğunu daha çakmış değildir. yalnız, kayıkçısı üç çiftedeki kürekçilerin düğmelerinden, sultan aziz'in sandalda bir pehlivan gibi kuruluşundan bir şeyler sezinlemiştir. efendisine işaret çekmeye başlar.

öfkesi başına sıçramış olan recai efendi kayıkçının göz kaş oynatmasına da bozulur:

"ulan ağzını burnunu ne eğip duruyorsun?"

sultan aziz kahkahalarını zor tutuyordur. "haydi, renk vermeden ayrılalım." der. onlar uzaklaşırken kayıkçı da recai efendi'ye doğru eğilerek, ona sandaldaki adamın kimliğini fısıldar.

recai efendi başını çevirip de sultan aziz'i tanıyınca "hay!" diyerek kayığın içine yıkılır. kendine gelince de, arkasından biri kovalıyormuşçasına, yel yepelek, yelken kürek yalısına sığınır. başına bir şey geleceği korkusu içinde sabahı zor bulur.

26.3.11

atölye

richard sennett

atölye, zanaatkarın yuvasıdır. geleneksel olarak gerçekte de böyleydi: orta çağlarda zanaatkarlar, çalıştıkları yerlerde uyurlar, yerler, içerler ve çocuklarını yetiştirirlerdi. atölyeler, aileler için bir yuva olması yanı sıra küçük mekanlardı, her birinde en fazla 10-15 kişi bulunurdu; orta çağ atölyesinin yüzlerce ya da binlerce insan çalıştıran modern fabrikalarla hiçbir benzerliği bulunmazdı.

c. wright mills: zanaat duygusu taşıyan bir emekçi, kendi içinde yer aldığı ve kendisi için yaptığı bir işle ilgilenir; yaptığı işten duyduğu memnuniyetler kendi ödülleridir; gündelik emeğin ayrıntıları, ortaya konulan ürünle bağlantısını işçinin zihninde kurar, beceri iş sürecinde gelişir, iş de deney yapma özgürlüğüyle bağlantılıdır; nihayet, aile, topluluk ve siyaset zanaat emeğindeki içsel tatmin, uyum ve deney tarafından ölçülür.

malzemelere atfedilen insani etik nitelikler (dürüstlük, alçak gönüllülük, erdem) bir açıklamayı hedeflemez; bunun amacı bizzat malzemeler hakkındaki bilincimizi yükseltmektir ve bu yoldan bunların değeri hakkında düşünmemizi sağlamaktır.

25.3.11

meşrutiyet

halide edip adıvar

hamallar:

"söyle bize, meşrutiyet ne demektir?"

rıza tevfik:

"meşrutiyet öyle büyük bir şeydir ki, onu bilmeyen eşektir."

hamallar:

"biz hep eşeğiz."

rıza tevfik:

"babanız da bilmiyordu. siz eşek oğlu eşek olduğunuzu söyleyiniz bakalım!"

hamallar hep bir ağızdan:

"hepimiz eşek oğlu eşeğiz."

kadın ve çocuk

erica jong

eğer çocukları erkekler doğuruyor olsaydı insan nesli yok olurdu. hangi erkek bir bebek için kendi hayatını tehlikeye  atardı? bir namus anlaşmazlığı için başka bir erkekle düello etmeye razı olan, o zaman canını tehlikeye atmaya hazır olan erkek bile, kıpkırmızı, titrek bir et parçası uğruna acılar çekmeye ve belki de ölmeye hiçbir zaman razı olmazdı. kendine saygı göstermeyecek bir et parçası için! çünkü erkek milletinin kötü yanı, herkesten her zaman saygı görmek istemesinde yatmaktadır. aklına saygı, esprisine saygı, cesaretine saygı, iki çarşaf arasındaki gizli organına saygı. oysa kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

her türlü kalleşliği gelecek neslin hatırı için üstlenmek de kadınların değişmez kaderidir. ırkın bekası gibi bir yükü taşımak bizim görevimiz olduğuna göre.. hayatı veren biz kadınlar olduğumuza göre.. biz olmasak ne krallar taç giyebilir ne de bakanlar entrikalarını çevirebilirlerdi. biz olmadan ne komediler olurdu, ne trajediler, ne epikler ne de tarih! biz olmadan doktorlar hastalıkları tartışamaz, astronomlar yıldızları konuşamaz, falcılar geleceği söyleyemez, askerler uygun adım yürüyemezdi. dansözler dans edemez, şarkıcılar şarkı söyleyemez, ressamlar kalplerini tuvallere yansıtamaz, artistler rol yapamazdı. biz toplumun zaferlerinin köküydük. felaketlerinin de. bilimin de temeliydik, cahilliğin de. tüm sağlığın ve tüm hastalığın sahibiydik. sanatın da. doğanın da. biz olmasak hayat dansı olduğu yerde dururdu. dansçılar da, ister maskeli olsunlar ister maskesiz, oldukları yere yığılır, bir daha yerlerinden kıpırdayamazlardı.

hayatın tüm iyilikleri karışıktır ama, hiçbiri de annelik kadar karışık değildir.

bir ayağı delilikte, bir ayağı ilahilikte bir durumdur hamilelik. başka hiçbir durum bu iki kavrama birden böylesine yakın değildir. en başta, ölüm korkusu vardır. doğuma yatan hiçbir kadın, bu işten sağ salim kurtulacağından emin değildir. sonra can acısı, korkusu vardır. bunlar yetmiyormuş gibi, bir de yetersiz anne olma korkusu vardır. sevgisiz anne olma korkusu. her ağlayışında, çocuğa acıyacağı yerde, onun ölmesini isteyeceği korkusu.

ama bebek annenin karnında büyüdükçe kadındaki güven duygusu da artar, onun yazgısını kendininkiyle birleşmiş görmeye başlar. bir bakıma kendini o bebeğin annesi olarak tanımlamaya başlar. bebek ölürse o da ölü bir bebeğin annesi olur. yaşarsa, gülümserse, ağlarsa; o gülücükler, o gözyaşları hep anneye de aittir. bebek anneden ayrılırsa o kadın artık dünyada da, cennette de değişmiş bir insan olur. önce ikileşmiş, sonra yarıya bölünmüştür. ve bir daha da asla bütün olmayacaktır.

ıstırapların pek çoğu kadınların üzerine yığılıyor. ama zevklerin pek çoğu da öyle.yanağını bebeğinin yumuşacık pembe yanağına dayamaktan kim söz edebilir, kadından başka? süt akıtan memelerinden, o memelerden fışkırıp sanki gökteki yıldızlara kavuşmak isteyen ırmak ırmak sütlerden kim söz edebilir başka? bakışlarını netleştirmeyi beceremeyen gözlere, derin derin bakmayı kim bilir başka? neyi tuttuğunu bilmeden tutan parmakları ellemeyi, yürümeyi bilmeyen ayak parmaklarını öpmeyi başka kim bilebilir? yeni doğmuş bir bebek, erkek düşünürlerin gözünde akıldan ve mantıktan ne kadar uzak olursa olsun, kendi annesinin gözünde mantığın ta kendisidir. öylesine kapılmıştır anne onun çekiciliğine. kendisi uyumak isterken, gece boyunca ağlayıp duran bir yaratığı başka kim sevebilir? uyandığı zaman aç olan; ama ancak annesinin önüne yemek tabağı konduğu zaman canı emmek isteyen, tatlı sohbetten anlamayan, yalnızca aptal bir köpek yavrusu gibi dilini çıkarıp duran, gece gündüz kusan ve altına yapan bu yaratığı başka kim sevebilir? 

kadınların yeni doğmuş bebeklerine sevgileri olmasaydı bu nesil nasıl devam ederdi? belki olağan bir şeydir bu sevgi. ama aynı zamanda da bir mucizedir. çünkü insanın zaman zaman ağlamasını duymamak için o bebeği fırlatıp çöp sepetine atacağı gelse de, koruma, saklama, esirgeme güdüleri o kadar güçlüdür ki, bebeklerin annelerinden korkmaları için hiçbir neden yoktur. 

kadının bir bebek dünyaya getirirken çektiği acılar türünde yoğun acılar, bir erkeğe herhangi bir yaratıktan gelseydi, erkek o yaratıktan ebediyen, hırsla nefret ederdi. ama bizim cinsimizin büyüklüğü, tüm acılara tahammül ettikten sonra ortaya çıkan yaratığa kin tutmayışımızdadır. zaten bu yüzden birine düşman olacaksak, o da çocuk değil, erkek olmaktadır. dünyanın adaletsizliği yüzünden de ne kadar çok yük taşır, ne kadar çok sorumluluk yüklenirsek dünya bize o kadar az itibar etmektedir.

dünya bu yüzden kadınlara ne kadar tiksinti duyarsa duysun, çocuk doğurmak yeteneği bir mazhariyettir kadınlar için. tehlikeli olmakla birlikte, vücudu olduğu kadar ruhu da terbiye etmektedir. alevin içinden geçip sağ kalmak gibi bir şeydir. ama sağ kalabilenler, bundan sonra ömürleri boyunca daha sağlam olurlar.

doğum sancıları unutulabilir ve unutuluyor ama o mucizenin inanılmazlığı.. o en olağan mucizenin inanılmazlığı, kadın nesli var oldukça dilden dile anlatılacak bir öyküdür.

annelik, doğuştan var olan bir nitelik değildir. zamanla öğrenilen bir şeydir.

kadın vücudu ne kadar da sulu bir vücut! süt, gözyaşı, kan.. maddelerimiz bunlar. her an bunlardan birinin elinde oyuncağız. sulardan yapılmışız biz. denizler gibiyiz. her tür biçim ve renkteki hayatın şeklini alırız.

bir anne bebeğini dokuz ay karnında taşır ama, o bebek annesini ömrü boyunca kalbinde taşır.

24.3.11

sarı şey

küçük iskender


herkesin trajedisi mevsimsizdir

korkunun kelime haznesi dar
oysa hayat, kelimelerden çalınmış sırlarla sürdürülür

kendi etrafında dönen her şey çıldırır
insan gibi, dünya gibi, kalp gibi, girdap gibi, ruh gibi

ulak mı
rüzgar mı yüzümüzü büyüten serinlik
hangi sabahın boş kızıllığı
hangi sıradan günün mucizeye saplı hançeriyiz

yine otoban
yine ezilmiş kediler

neden sadece köşelere ağ kuruyor örümcek bunu niçin tartışmalı
demek bir köşesi olmalı hayatın tuzak kurmak için hayale

cinselliğin derin devletidir kadınlar

her insanda bir iskele bulur, yanaşır acı
sahiller kayalıklarla ne kadar gizlense de

tedavi sansürdür hayata

meğer yalnızmışım
savaşı kaybettiği için barış yapan bir lider kadar

insan üzülmeyegörsün ona hayat hep suçluluktur

deniz kızı

orhan veli kanık


denizden yeni mi çıkmıştı neydi
saçları, dudakları
deniz koktu sabaha kadar
yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi

yoksuldu, biliyorum
-ama boyuna da yoksulluk sözü edilmez ya-
kulağımın dibinde, yavaş yavaş
aşk türküleri söyledi

neler görmüş, neler öğrenmişti kimbilir
denizle boğaz boğaza geçen hayatında
ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak
olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek
dikenli balıkları hatırlatmak için
elleri ellerime değdi

o gece gördüm, onun gözlerinde gördüm
gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde
onun saçları öğretti bana dalgayı
çalkandım durdum rüyalar içinde

23.3.11

dizeler

goethe



inan ki, akıllılık dedikleri, çoğu zaman
önünü göremeyen bir kendini beğenmişliktir

kızlar büyük bir ilgi gösterirler
birinin geleneğe uygun olarak
dindar ve yalın bir yapıda olmasına
çünkü bu konuda boyun eğiyorsa
bize de boyun eğer diye düşünürler

esaslı bir etki elde etmek
ancak en iyi gereçlerle mümkündür

çoğumuzun bilmeden yaşadığı bir yaşamdır bu

tamamlanmış kişilikler bir şey beğenmez
oluş içindekilerse hep kanarlar

denildiği gibi yaşlılık çocuklaştırmaz
bizi gerçek birer çocuk olarak bulur

bir şeyler bilen o azınlık
taşan yüreklerini susturamayıp
ayaktakımına duygularını ve gördüklerini
açıklamaya kalkan o aptallar
ezelden beri çarmıha gerilip yakıldı

tinimiz her neyi doğuruyorsa yüce güzelliklerden
yabancı bir tarzda, hep yabancı maddeler karışır
iyiliğe eriştiğimizde bu dünyada, bir de bakarız ki
yanılsama ve deliliktir bunlar aslında
bize dirilik veren o yüce duygular
donup kalırlar dünyanın karmaşasında

mucize, en sevdiği çocuğudur inancın

insanların anlamadıklarıyla
alay etmelerine alışığız
ve homurdanmalarına
erişemedikleri
iyi ve güzelin karşısında

tatlı, tanıdık bir ses
korkunç duygulardan arta kalanı
sevinçli zamanların vaadiyle
kandırdıysa da
ruhu kuşatan tuzak ve kandırmacaları
ve onu kör ederek, yaltaklanarak
bu yas dolu mağarada tutsak eden
bütün güçleri kahrediyorum
ruhun içine sarıldığı
kendi beğenmişliği kahrolsun
duyularımızı bırakmayan görünüşün
körleştiriciliği kahrolsun
kahrolsun düşlerin ikiyüzlülüğü
ünümüz ve adımızın sözde kalıcılığı
kahrolsun yaltaklanan mal ve mülk
kadın, çocuk, hizmetçi ve kul
kahrolsun, hazineler vaat ederek
akılalmaz şeyler yaptıran
ya da tembel bir zevk için
yastığımızı hazırlayan para tanrısı
üzümlerin uyuşturan sıvısı kahrolsun
en yüksek aşk, umut, inanç
her şeyden önce sabır kahrolsun

başına
kıvırcık saçlı bir peruk da taksan
ayağını
kaidelerle arşın arşın yükseltsen de
her kimsen hep o olursun

kuramlarla uğraşan bir herif
kötü bir ruhun kurak bir çayırda
dolaştırdığı bir hayvan gibidir
çevrede güzelim yeşil otlaklar dururken

iyi şeyler çoğu zaman uzağımızdadır

illa ki haklı çıkmak isteyen
ağzı laf yaptığı sürece
mutlaka haklı çıkacaktır

bir atasözü der ki
kendine ait bir ocak
ve iyi bir kadın
altın ve incilere bedeldir

evliliğin altın olması
elli yıl gerektirir
ama olmaması kavganın
altının ta kendisidir

din adamı

boris vian

din adamı isviçreliyle konuşmaya dalmıştı, colin konuşmanın bitmesini bekledikten sonra yaklaştı. ayaklarının altındaki yeri bile görmüyordu artık ve her keresinde tökezleniyordu. gözleri, düğün gecesi yatağın üstündeki chloé'ye bakıyordu, duru rengi, koyu saçları, dik burnu, biraz çıkık alnı, yuvarlağa kaçan uzun ve yumuşak yüzü, onu evren dışı bırakan kapalı göz kapakları.

- cenaze için mi geldiniz? dedi din adamı.

- chloé öldü, dedi colin.

kendini işitti "chloé öldü" derken ve inanmadı.

- biliyorum, dedi din adamı. ne kadar harcamak niyetindesiniz? şüphesiz iyi bir tören istersiniz?

- evet, dedi colin.

- 2000 dublözona çok esaslı bir şey yapabilirim sizin için, dedi din adamı. daha pahalısı da var.

- yalnız 20 dublözonum var, dedi colin. belki 30 ya da 40 da bulabilirim ama hemen değil.

din adamı ciğerlerini havayla doldurdu ve tiksintiyle nefes verdi.

- o zaman fakir töreni yapılabilir size ancak.

- fakirim ben.. dedi colin. ve chloé de öldü..

- öyle, dedi din adamı. ama gene de doğru dürüst gömülmeye yetecek parası olmadan ölmemeli insan. demek 500 dublözonunuz bile yok.

- hayır, dedi colin. 100'e kadar çıkabilirim, o da eğer birkaç taksitte ödememi kabul ederseniz. kendi kendime "chloé öldü" dememin ne olduğunu anlayabiliyor musunuz?

- biliyor musunuz, dedi din adamı, ben alıştım artık buna, hiç etkilenmiyorum. size tanrı'ya yakarmanızı salık vermem gerekir; ama bu kadar az bir parayla o'nu rahatsız etmek de ters bir etki yapar korkarım.

- yok! dedi colin, rahatsız edecek değilim kendisini. zaten artık pek de bir şey yapabileceğini sanmıyorum; çünkü chloé öldü.

- değiştirin bu konuyu, dedi din adamı. başka bir şey düşünün. ne bileyim ben, herhangi bir şey. örneğin..

- acaba 100 dublözona derli toplu bir tören yapabilir miyim? dedi colin.

- aklıma bile getiremem böyle şeyi, dedi din adamı. 150'ye kadar çıkabilirsiniz pekala.

- ödemem için çok zaman gerekecek.

- bir işiniz var.. senet imzalarsınız.

- nasıl isterseniz, dedi colin.

- bu şartlar altında, dedi din adamı, belki 200'e kadar da çıkarsınız ve böylece mübaşir ve isviçreli de sizden yana olurlar, yoksa 150'ye onları karşı takımda bulursunuz.

- sanmıyorum, dedi colin. bu işte uzun zaman kalacağım belli değil.

- o zaman 150 diyelim, diye bitirdi din adamı. üzücü bir şey bu, çok berbat bir tören olacak. iğreniyorum sizden, çok pintisiniz.

- özür dilerim, dedi colin.

- gelin de şu kağıtları imzalayın, dedi din adamı ve hırsla itti colin'i.

colin iskemleye çarptı, bu gürültüye büsbütün kızan din adamı onu bir kez daha itti mihraba doğru ve homurdanarak arkasından yürüdü.

22.3.11

aile mutluluğu

tolstoy

iyinin düşmanı daha iyidir.

sevdiğini erkekler bile söylememeli; zaten söyleyemezler de. yalandır çünkü. seviyormuş.. ne biçim söz bu böyle? sanki bunu söyleyince başı göklere mi erecek? sanki sevdiğini söylemekle olağanüstü şeyler olacak, dünyanın altı üstüne gelecek, öyle mi? bana kalırsa, bu sözü söyleyen insanlar ya kendilerini ya da en kötüsü, başkalarını kandırıyorlar.

tolstoy aile mutluluğu'nu 1859'da yazdı. hikayenin en önemli kaynağı, 1856'da valeria arseneva adlı zengin ve yetim bir kızla yaşadığı ve kendi kararıyla sona eren aşk ilişkisiydi. tolstoy yazıp bitirdikten sonra hikayeyi zayıf, değersiz ve anlamsız bularak yayımlamaktan vazgeçti; ama arkadaşları ve yayıncısı tam tersini düşünüyordu. onlara göre aile mutluluğu hayranlık uyandırıcı, yetenekle dolu ve çok anlamlıydı.

21.3.11

davet

yusuf atılgan

davete geç mi kaldınız? her zaman geç kalanlar bulunur. hindi dolması daha bitmemiştir. bu gece insanların hindi yemesi gerekir. bulamayanlar üzülür. yılbaşı hindisi.. ooooo! eğlenmek de zorunludur bu gece. sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. evlerde toplantılar vardır. küçük kumarlarınız vardır. on kuruşluk tombalalar. şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının "aman ayol, bu ne kötü şans böyle!" sözüne karşılık kim bilir kaç erkek "üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır." diyordur. kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen? bir ben miyim yalnız?

şiir sanatı

turgut uyar

şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder.

bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür.

şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır.

bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak.

niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır. 

şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir.

belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek.

meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz.

şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka. 

şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için.

evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir.

ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı.

20.3.11

hikayeler

franz kafka

"beyefendi! ben gizli polisim. hemen bana ölüyü göstermenizi istiyorum!" adam: "bir ölü mü?" diye soruyor ve sanki kendisine hakaret edilmiş gibi bir sesle: "hayır! ölü falan yok bizim burada!" diye ekliyor. "bizim burası namuslu bir evdir." bunun üzerine selam verip uzaklaşıyorum.

itiraflar sonradan geri alındıklarında her zamankinden kesin nitelik kazanırmış.

geceleyin bir sokakta dolaşmaya çıkarız da, adamın biri uzakta boy göstererek -çünkü önümüzde sokak bayır yukarı çıkmaktadır ve ayrıca dolunay vardır- karşıdan koşup bize doğru yaklaşırsa, ister zayıf vepejmürde kılıklı biri olsun, isterse ardı sıra seğirten biri yakalayın diye bağırsın, onu tutmaya kalkmaz, koşarak yoluna devam etmesine karşı durmayız.

çünkü vakit gece olup sokak önümüz sıra dolunayda bayır yukarı çıkıyorsa, buna karşı elden ne gelir! hem belki bu iki kişi söz konusu kovalamacayı kendileri için bir eğlence diye düzenlemiştir; belki her ikisi de bir üçüncü kişinin peşine düşmüştür; belki birincisi suçsuz yere kovalanmaktadır; belki arkadan gelen bir cinayet işler, biz de suç ortağı oluruz, belki ikisinin de hiç haberi yoktur birbirinden ve her biri davranışının sorumluluğunu kendisi yüklenerek yatmak üzere evine yollanmaktadır; belki uyurgezer kimselerdir ikisi de; belki birincisinin üzerinde silah vardır. ve nihayet yorgun olamaz mıyız? yorgun düşecek kadar şarap içmedik mi? derken, arkadan gelen ikincisini de göremez olup seviniriz.

hayat şaşılacak kadar kısadır.

gerçek söz konusuysa, yüce ruhlu herkes aşırı nezaketi bir kenara bırakır.

insan zora gelince öğreniyor, bir çıkış yoluna kavuşmak istedi mi öğreniyor, hiçbir şeye aldırış etmeden öğreniyor! kamçıyla denetliyor kendini, öz varlığında en ufak bir direnişle karşılaşmaya görsün, etini kıymık kıymık ediyor.

açlık çekmeyen biri açlığı anlayamaz.

bir dostluğun pekiştirilmesi isteniyorsa, yeni bir çevrenin aranıp bulunması gerektiği hatırdan çıkarılmamalıdır.

ciddi ciddi uyuyan bir kimseden gelen uyarıya, uzakta oturan boşboğazlar bile karşı duramaz. yaşam tarzındaki en büyük karşıtlıkların tren kompartımanlarındaki kadar yakından, dolaysız ve şaşırtıcı biçimde bir arada bulunduğu ve karşılıklı gözlem dolasyısıyla alabildiğine kısa sürede birbirlerini etkilemeye başladığı bir başka yer yoktur.

19.3.11

çift

adam phillips

bir çift, işleyecek suç arayan iki suç ortağından oluşur. suç işlemeye en yaklaştıkları durum ise cinselliktir çoğu kez.

çift olma durumu insanı dehşete düşürebilir; çünkü öteki kişi bu duruma asla gerçekten katılmaz. ya da, daha doğrusu, o da tam aynı şeyi ister; ama başka bir bakış açısından.

kendileri sık sık öyle zannetseler de, insanlar kendilerini güvende hissetmek için değil, tehlikenin ne olduğunu keşfetmek için ilişkiye girerler. sadakatsizliğin insanı hayal kırıklığına uğrattığı yer de budur işte.

büyümek hayali bir uzuv haline gelmektir; âşık olmak bir uzuv edinmektir.

eğer hayata bir başkasının vücudunun parçası olarak başlıyorsanız, bağımsızlığınız bir uzvun koparılmasıdır. çift olmak bize aynı zamanda bir başkası olduğumuzu, biriyle tek parça olduğumuzu hatırlatır, bizi yeniden buna ikna eder. âşık olan ya da yasta olan herkesin bildiği gibi, kibarca ayrılık denilen şey aslında bir uzvun koparılmasıdır.

saklayacak bir şeyiniz yoksa, gidecek bir yeriniz de yoktur. çiftlerin bazen birbirlerine tümüyle dürüst davranmayı istemelerinin nedenlerinden biri de budur.

bir ilişkiyi sürdürmek zor değildir; ama bir kutlamayı ilanihaye sürdürmek imkansızdır. uzun alkış kafa karıştırıcı olur.

çift olma durumu, üçüncü şahısların müdahalesine karşı sürekli bir dirençtir.

birbirinden tatmin olan ve birbirine güvenen güvenli çift, iyi hayat kavramımızı oluşturan resimlerden biridir; tıpkı mutsuz çiftin mutluluğun imkânsızlığı duygumuzu temsil etmesi gibi. çocukken hepimiz ana-babalarımızın dramını gözledik, ne çok şeyin buna bağlı olduğunu gördük.

pavor nocturnus ya da delikli uykular

nilgün marmara

yüzü olmayan bir palyaço, elleriyle olmayan yüzünü örtüyor ve ağlıyor. içerden ağlıyor ve ölüyor. zaman yüzünü eskitemez çünkü yüz yok! yok yüzlü palyaçonun giysisi olması gerektiği gibi oysa, kabarık yakalar ve renk renk kareli tulumu.

yüzüyorlar, saydam ve ılık suyun içinde, şiddetle. yukarıdan görülüyor bedenleri yarım, belden aşağıları yok. hızla kayıyorlar sıvının içinden, adaya vardıklarında kollarıyla tırmanıyorlar kesik bedenlerini yukarı çekerek adamlar.

benle benim aramdaki farkı görebiliyor musun?

seçme şiirler

necati cumalı



bilirim yalnızlık üşütür insanı
kalp daima sevecek birini arar
hatırlar bakışlarda kalan aşklarını
avuçları hafif terli, yanakları al al
ağaçlıklı yollarda akşam dolaşmalarını

aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum
gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
izmir için ne yazarsam sana adıyorum

kötülüğün kökü derindedir
sevgilerin kuşkuları uykuda
hatırla zengin amon rahiplerini
kötülük ne çabuk din değiştirir
kurur ışıkta zehirli çiçekleri
dirilir boy atar karanlıklarda

bir aşk, bir kavga
yitirilebilir de
sürdürür öyküsünü
her taş düştüğü yerde

ey papazları
yeni dünyanın
ilericilik adına
alın yasaklarınızı
kafanıza çalın

18.3.11

şen bilim

friedrich nietzsche



asıl şimdi iyisin, doğru bu yorum
sağlıklıdır çünkü bütün unutanlar

yapış yapış bir arkadaştan
yeğdir açık yürekli düşman

hiç de sevilesi gelmiyor bana şu dar ruhlular
ne iyilik sığar içlerine ne kötülük sığar

yağmala beni kadın, yüreğinin istediği kadar
diye düşünür erkek, kadın yağmalamaz oysa, çalar

durur ve dikkat kesilir: nedir yanıltan onu
nedir bu kulaklarından hiç gitmeyen uğultu
nedir ya, gazabı onu yere çalanın

bir vakitler o zincirlere vurulmuş insanın
iç dünyası hep zincir şakırtılarıyla dolu

yabancılara hiç de güvenlikli değil bu bölge
hele varsa bir ruhun, iki misli olur, tehlike
kandırıp da severler, parçalarlar sizi ardından
ayran gönüllüdürler, eksiktir ruhları her zaman

parmak uçlarında o, yükselmeyi seçer
sürüneceğine dört ayağı üzerinde
anahtar deliklerinden kolayca geçer
açık kapılardan gelip gideceğine

tırmanır yukarı, demek ki övülmeli
oysa her zaman tepeden iner diğeri
övgüden arınmış, övgünün değmediği
bir yaşamda, çok çok ötede durur yeri

yeni dansların ustası! selam sana!
bin bir türlü dans edelim can neşe bulsun
özgür -sanatımızın tek adı olsun
şen -olsun bilimimiz, şenlikten yana!

dünya, içindeki insana hakikati açmaz, aramalarında engeller insanı.

sicilya'da agrigentum tiranı falaris, yönetimi altındaki, en küçük kuşku duyduğu insanları perillos'un tasarladığı pirinçten yapılma içi boş boğaya kapatır, içindeki adamı pişirirmiş. ilk kurbanı da perillos'tu. m.ö. 552'de halk, ayaklanarak, tiranı aynı biçimde cezalandırdı.

17.3.11

pedagog

schopenhauer

tam bir insan olan kişi kusursuz bir insandır; bir parça değil, bir bütünlük oluşturur ve bu yüzden kendisiyle yetinir.

sıradan toplum, her kornonun yalnızca bir sesi çıkardığı ve ancak hepsinin aynı anda ses çıkarmasıyla bir müziğin oluştuğu rus korno müziğine benzer. çünkü, insanların çoğunun aklı ve zihni böyle teksesli bir korno gibi tekdüzedir. insanların çoğu, ezelden beri yalnızca tek bir sese, aynı düşünceye sahipmişler gibi, başka bir şeyi düşünemezlermiş gibi görünürler. buradan, insanların sadece neden böyle can sıkıcı oldukları değil, neden böyle arkadaş canlısı oldukları ve sürü gibi dolaşmaya bayıldıkları da açıklanmış olur: insanoğlunun sürü hayvanı doğası. her bir insana katlanılmaz gelen şey, kendi özünün monotonluğudur. her budalalık, kendi sıkıntısından mustariptir.

buna karşın, zihinsel dünyası zengin bir insan, tek başına konser veren bir virtüöze ya da piyanoya benzetilebilir. nasıl ki piyano kendi başına küçük bir orkestraysa, bu insan da kendi başına küçük bir dünyadır ve ötekilerin ancak bir arada oluşturdukları şeyi, o kendi bilincinin bütünlüğü içinde oluşturur. bir piyano gibi, o da senfoninin bir parçası değildir, soloya ve yalnızlığa uygundur. onlarla birlikte çalması gerektiğinde ancak piyano gibi eşlik edilmesi gereken esas ses olabilir ya da vokal müzikteki piyano gibi ses verebilir. toplumu seven kişi için, ilişkide bulunduğu kişilerdeki nitelik eksikliğinin, nicelikle bir ölçüde giderilmesi gerekir. zihinsel dünyası zengin tek bir insanla ilişki yeterli olabilir; ama sıradan insan türünden başkasını bulması mümkün değilse. o zaman çeşitlilik ve birliktelik sayesinde bir şeylerin ortaya çıkabilmesi açısından, böyle yeterince çok sayıda insanla ilişki içinde olması -sözü edilen korno müzik benzetmesine göre- iyidir ve bir de tanrı ona sabır vermelidir.

büyük kafalar söz konusu olduğunda, tüm insan soyunun bu asıl eğiticilerinin, tıpkı etrafında gürültü yapan çocuk sürüsünün oyununa karışmak eğiliminde olmayan bir pedagog gibi, başka insanlara eğilim duymamaları elbette çok doğaldır. çünkü onları yanılgılar denizinde doğru yola sevk etmek için ve hamlıklarının ve bayağılıklarının karanlık uçurumundan ışığa, kültüre ve soylulaşmaya çekmek için dünyaya gelmiş olanların, onların arasında; ama onlara ait olmadan yaşaması gereklidir. bu yüzden, gençliklerinden başlayarak, ötekilerden belirgin bir biçimde değişik varlıklar olduklarını duyumsarlar; ama ancak yavaş yavaş, yılların içinden geçerek durumun açık bir bilgisine ulaşırlar; bundan sonra ötekilerden zihinsel uzaklıklarının yanı sıra fiziksel bir uzaklığın bulunmasını ve kendisi de genel sıradanlıktan az ya da çok dışlanmış bulunmayan hiç kimsenin onlara yaklaşmamasını da isterler.

16.3.11

müneccim krallar

michel tournier

şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.

değersizleşmiş tüm yaratıklar için bu böyledir: her şeyin arılığı, bunların içlerinde kötü olan ne varsa hepsini pişmanlıkla kanatır. aydınlık varlıklardan sakın!

çocuklar ve küçük hayvanlar sevimlilikleri sayesinde zayıflıklarından arınır ve düşmanlardan korunur. bir kadının güzelliği ya da bir yeniyetmenin körpeliği aynı derecede etkili silahlardır.

yolculuk, senin içini kemiren derde en iyi çaredir. "yolculuk, art arda çaresiz ortadan kaybolmalardır." (paul nizan) git, ortadan kaybol, tedavi ol; bunun sonucu yalnızca senin yararına olabilir.

hep durgun ve cansız olan su acı ve çamurlu suya dönüşür. canlı ve ezgili olan su ise tersine hep arı ve duru kalır. bunun gibi, hep oturan insanın ruhu da, içinde durmadan yinelenen yakınmaların kaynadığı bir kaba benzer. yolculuk yapanın ruhundansa arı dalgalar halinde yeni fikirler ve umulmadık eylemler fışkırır.

insanın birini -bu bir kral bile olsa- kendine boyun eğdirmesi için, yürekten yapmayı dilediği işi ona buyurması gibisi yoktur.

"ne mutlu akıl fukarası olanlara; çünkü göklerin krallığı onlarındır. ne mutlu alçak gönüllülere; çünkü onlar yeryüzüne sahip olacaklardır. ne mutlu adalete susamış olanlara; çünkü onların susuzlukları giderilecektir. ne mutlu ağlayanlara; çünkü onlar avutulacaklardır." (incil)

bir nefeslik ömrünüz kaldığı sürece korkulacak hiçbir şey yoktur.

nedir dövme? sürekli bir muskadır, bedenden ayrılamadığı için çıkartılıp atılamayan bir canlı mücevherdir. beden mücevher olmuştur ve mücevherin bozulmaz gençliğini paylaşır.

gençliğin açık fikirlilikten çok, ateşli tutkularıyla kendini gösterdiği pek doğrudur.

en güncel ve en canlı deneyim, mütevazı bir hizmetçi kızın siluetinde, bir dilencinin yüzünde ya da küçük bir çocuğun el ve kol hareketinde parıltılı bir güzelliği keşfetmektir.

yaşam, ayrıcalıklardan ve uzlaşmalardan oluşmuştur.

sanat ancak bedenle vardır. yalnızca göz, kulak ya da el için güzellik vardır. beden lanetliyken sanatçılar da öyledir.

gerçek aşk, başkasının hazzının bize verdiği hazdır, sevinç karşısında içimde doğan sevinçtir, onun mutlu olduğunu bildiğimde duyduğum mutluluktur. hazzın hazzı, sevincin sevinci, işte aşk budur, daha başka bir şey değildir.