31.03.2011

uzun lafın kısası

balzac: kamuoyu tüm fahişelerin en kokuşmuşudur.

dan brown: gerçek, sadece ölümün gözlerinden görülebilir.

cemil meriç: biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.

albert camus: dünyada her kuşaktan bir avuç üstün insan çıkar, iki ya da üç tane.

arthur koestler: burjuva evliliği, toplum tarafından onaylanmış bir fuhuş biçimidir.

ömer faruk toprak: küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz.

ahmet hamdi tanpınar: bir şeyi veya bir insanı hakkıyla tadabilmek, sevebilmek için kendisiyle alakası olmayan ne kadar çok şeye muhtacız!

hegel: felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar.

nedim gürsel: insanın karnı nerede doyuyorsa vatanı orasıdır.

ebu'l-ala el-maari: insanlar iki kısımdır; bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur.

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

napolyon: bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır.

thomas carlyle: tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir.

30.03.2011

kuşbeyin

allen ginsberg


tanrılar dans ediyor kendi gövdeleri üstünde
yepyeni çiçekler açıyor ölümü unutarak
yanılsamanın gönül kırıklığı ötesinde göksel gözler
görüyorum şen parlak yaratıcıyı
bandolar kalkıyor ayağa dünyalara şükür dolu ilahiler döktürerek
bayraklar sancaklar dalgalanıyor aşkınlık içinde
en sonu tek bir imge kalıyor bengilik içre milyon gözlü
yapıttır bu! bilgidir bu! insanoğlunun sonudur bu!

29.03.2011

ingeborg bachmann

ahmet cemal

malina'da toplumu 'en kanlı arena' diye nitelendirmiş olduğu anımsatıldığında, bachmann'ın yanıtı şöyledir: "evet, yoksa kuşku mu duyuyorsunuz bundan? bu sözde uygar dünyada, görünüşte uygar davranan insanlar arasında, gerçekte sürekli bir savaşın egemenliğinden kuşku mu duyuyorsunuz? insanların birbirlerini ağır ağır öldürmekte olduklarına inanmıyor musunuz? kimi zaman herkes açık ve seçik görebiliyor bu gerçeği; ama uzun zaman parçaları boyunca da insanlar yine belli bir dinginlik içerisinde yaşayıp gidiyorlar, küçük yaralarıyla, yaralanmalarıyla birlikte ve aslında yaşanabiliyor da bunlarla."

"insan ancak maddi şeylerin ötesinde bir şeylere sahipse zengindir. ve ben bu materyalizme, bu tüketim toplumuna, bu kapitalizme, burada cereyan eden bu korkunçluğa, sırtımızdan yaşamaya hakları olmayan bu insanların zenginleşmesine inanmıyorum. gerçekte inandığım bir şey var ve ben buna 'bir gün gelecek' diyorum. ve özlemini çektiğim şey, bir gün gelecek. evet, belki de gelmeyecek; çünkü onu hep yıktılar, binlerce yıldır yıktılar. gelmeyecek; ama ben yine de inanıyorum geleceğine. çünkü eğer inanmazsam, artık yazamam."

27.03.2011

kitapçıl

güven turan

kitapçıl.. nasıl etçiller etle beslenirse, otçullar otla beslenirse, kitapçıllar da kitapla beslenirler. kitapdelileri (biblioman), kitapçıllardan farklıdır; hatta ve hatta kitapoburlardan da farklıdır. kitapseverlerdir (bibliophile) gene de hepsi.

kitapçıllar için kitap, okunmak için vardır. bir kitapçıl, kitaplarını paylaşmaktan, eşine dostuna gönül rahatlığıyla kitap vermekten gocunmaz; kitabını geri alamadığı zaman yüreği burulur biraz ama çok da durmaz üstünde, gider bir tane daha alır. bir kitapçıl için kitap birinci baskıymış, imzalıymış, cep kitabıymış; hatta fotokopi ile çoğaltılmışmış, hiç mi hiç fark etmez.

kitapçıllar, olanakları varsa, kendi adlarını taşıyan kütüphaneler; hatta yayınevleri kurarlar. olmadı, kitaplarını kütüphanelere bağışlarlar. rönesansı bir kitapçıla borçlu olduğumuz önermesi hiç de abartılı değildir; cosimo de medici'den başlayarak tüm medici ailesi'nin yaptıklarını düşünürsek. medici ailesi, bankerlikten ve ticaretten kazandıkları parayı kitaplara dökmekten çekinmedikleri gibi, okumayı, ellerindeki kitapları çoğaltmayı, kütüphaneler kurup tüm kitapçıllara açmayı da savsaklamamışlardır.

medici ailesi'nin merkezi floransa olmakla birlikte tüm italya'da etkili olan dönemleri 14'üncü yüzyıl sonundan başlayarak tüm 15'inci yüzyılı kapsar. bu dönemde kitapçılların ana hedefi, unutulmuş ya da elde bölük pörçük kalmış eski yunan ve latin klasiklerinin doğru nüshalarını ele geçirip okumak olmuştur. bunun için adamlar göndermiş, tüm avrupa'yı ve ortadoğu'yu didik didik aramışlar, bir kitabın peşinde maceradan maceraya koşmuşlardır.

bu kitap avcılarının en önemlisi belki de 1380 yılında floransa yakınlarındaki terranova'da doğmuş olan poggio bracciolini'dir. bir süre kitap kopyalama (o zamanlar gutenberg daha olağanüstü keşfini yapmamıştı), papalık kurumunda mektupçuluk gibi işlerde çalıştıktan sonra klasik elyazmaları avına çıkmıştır. poggio'da macera çok ama birini aktaralım:

1416 yılının yazında, toskanalı iki arkadaşıyla konstanz'ın yakınlarındaki st. gall manastırı'na gelir. burası 7'nci yüzyılda irlandalı keşişler tarafından kurulmuş bir benedikten manastırıdır (bu arada poggio'nun papaz olduğunu; buna rağmen, evlilik dışı 12 oğlu, 2 de kızı bulunduğunu belirtelim) ve keten bezi üretimiyle ünlüdür. poggio, keten alımı falan gibi tümüyle aldatıcı konulardan girip kütüphaneyi görmek istediğini söyler. izni alır ve kendi ifadesiyle "bir kulenin dibindeki son derece pis ve göz gözü görmez bir zindan" olan kütüphanede araştırmalarına girişir. ve floransalıların yıllardır aramakta oldukları quintilian'ın "bir orator'un eğitimi" adlı metninin tamamını bulur. kitabı alıp odasına çekilir ve 32 günde bütün yazmayı temize çeker ve bir mektubun eşliğinde floransa'ya gönderir; sonra da yeni kitapların ardına düşer. mektubunda şöyle der:

"gerçekten de inanıyorum ki, biz gelip kurtarmasaydık şu quintilian denen adam hızla yok olacaktı; çünkü bu muhteşem, seçkin, zarif, zeki kentli kişi daha fazla dayanamazdı zindancıların vahşetine, içinde bulduğum yerin inanılmaz pisliğine daha fazla dayanamazdı. sahiden acıklı bir görüntüsü vardı: mahkum edilmiş bir mücrim gibi, üstü başı lime lime, saç sakal birbirine karışmış, ifadesiyle, giyimiyle cezasına karşı çıkıyordu. sanki ellerini uzatıyor, romalıları çağırıyor, hak etmediği bu kaderden kendisini kurtarmalarını bekliyordu."

kitap floransa'ya erişince ne olur? bir zenginin kitaplığına mı girer? hiç de değil! isteğe göre, hemen yazıcılar bulunur ve kitap çoğaltılır; düşünürlere, araştırmacılara, üniversite kütüphanelerine gönderilir. işte kitapçıllık budur!

sözü bir başka kitapçılın, erasmus'un, şaşmaz bir kitapçıl tanımı da olan sözleriyle bağlayalım: "elime para geçti mi hemen kitap alırım. ancak artarsa yiyecek ya da zorunlu gereksinimler için harcarım paramı."

recai efendi

salah birsel

bir akşam recai efendi körfez'dedir. sırtında kürkü, elinde oltası denizde bahtını arıyor, bir yandan da papaz uçuruyordur.

padişah kayığının üstüne gelmesi kesindir.

padişah'ın üç çiftesi recai efendi'nin kayığının yanından geçerken küreklerden biri oltasını koparır. recai efendi'nin canı sıkılır. oltayı çekip bir yenisini fırlatır. bunu yaparken de başını bir sağa, bir sola sallar (lahavle çeker). nevres paşa onun öfkesi burnunda biri olduğunu sezmiştir. sultan aziz'i eğlendirmek düşüncesiyle:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'nin yüzü iyiden iyiye sirke satmaya geçmiştir. yine de sesini çıkarmaz. paşa baştan alır:

"baba efendi, nasıl, balık baş vuruyor mu?"

efendimiz yine tıs.

"sana söylüyorum babalık, duymadın mı? balık baş vuruyor mu?"

recai efendi'de sabır mabır kalmamıştır. başı da tütsülü olduğu için padişah sandalına dönerek bütün zehrini boşaltır:

"be herif! baş vuruyor mu, baş vuruyor mu? kafamı şişirdin. musallat olma, git işine. anlaşılıyor ki sen gevezenin tekisin. ya şu kara sakallı adama ne diyelim, senin saçmalıklarını dinliyor da gıkını çıkarmıyor."

recai efendi kiminle alışverişi olduğunu daha çakmış değildir. yalnız, kayıkçısı üç çiftedeki kürekçilerin düğmelerinden, sultan aziz'in sandalda bir pehlivan gibi kuruluşundan bir şeyler sezinlemiştir. efendisine işaret çekmeye başlar.

öfkesi başına sıçramış olan recai efendi kayıkçının göz kaş oynatmasına da bozulur:

"ulan ağzını burnunu ne eğip duruyorsun?"

sultan aziz kahkahalarını zor tutuyordur. "haydi, renk vermeden ayrılalım." der. onlar uzaklaşırken kayıkçı da recai efendi'ye doğru eğilerek, ona sandaldaki adamın kimliğini fısıldar.

recai efendi başını çevirip de sultan aziz'i tanıyınca "hay!" diyerek kayığın içine yıkılır. kendine gelince de, arkasından biri kovalıyormuşçasına, yel yepelek, yelken kürek yalısına sığınır. başına bir şey geleceği korkusu içinde sabahı zor bulur.

26.03.2011

lanetli çocuk

honore de balzac

yoksullar, çileliler, ezilenler dile sığmaz sevinçler yaşarlar; küçücük bir şey onlar için dünyalara bedeldir.

duyguların ifadesi çok derin olduğunda daha az açığa vurulur. her bengi aşk önce derin derin düşlere dalmakla başlar.

aşkta bir süreç vardır, aşk kendi kendine yeter; sadece varlığı mutluluk nedenidir.

aşkların en safı gizi hep sever.

25.03.2011

kadın ve çocuk

erica jong

eğer çocukları erkekler doğuruyor olsaydı insan nesli yok olurdu. hangi erkek bir bebek için kendi hayatını tehlikeye  atardı? bir namus anlaşmazlığı için başka bir erkekle düello etmeye razı olan, o zaman canını tehlikeye atmaya hazır olan erkek bile, kıpkırmızı, titrek bir et parçası uğruna acılar çekmeye ve belki de ölmeye hiçbir zaman razı olmazdı. kendine saygı göstermeyecek bir et parçası için! çünkü erkek milletinin kötü yanı, herkesten her zaman saygı görmek istemesinde yatmaktadır. aklına saygı, esprisine saygı, cesaretine saygı, iki çarşaf arasındaki gizli organına saygı. oysa kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

her türlü kalleşliği gelecek neslin hatırı için üstlenmek de kadınların değişmez kaderidir. ırkın bekası gibi bir yükü taşımak bizim görevimiz olduğuna göre.. hayatı veren biz kadınlar olduğumuza göre.. biz olmasak ne krallar taç giyebilir ne de bakanlar entrikalarını çevirebilirlerdi. biz olmadan ne komediler olurdu, ne trajediler, ne epikler ne de tarih! biz olmadan doktorlar hastalıkları tartışamaz, astronomlar yıldızları konuşamaz, falcılar geleceği söyleyemez, askerler uygun adım yürüyemezdi. dansözler dans edemez, şarkıcılar şarkı söyleyemez, ressamlar kalplerini tuvallere yansıtamaz, artistler rol yapamazdı. biz toplumun zaferlerinin köküydük. felaketlerinin de. bilimin de temeliydik, cahilliğin de. tüm sağlığın ve tüm hastalığın sahibiydik. sanatın da. doğanın da. biz olmasak hayat dansı olduğu yerde dururdu. dansçılar da, ister maskeli olsunlar ister maskesiz, oldukları yere yığılır, bir daha yerlerinden kıpırdayamazlardı.

hayatın tüm iyilikleri karışıktır ama, hiçbiri de annelik kadar karışık değildir.

bir ayağı delilikte, bir ayağı ilahilikte bir durumdur hamilelik. başka hiçbir durum bu iki kavrama birden böylesine yakın değildir. en başta, ölüm korkusu vardır. doğuma yatan hiçbir kadın, bu işten sağ salim kurtulacağından emin değildir. sonra can acısı, korkusu vardır. bunlar yetmiyormuş gibi, bir de yetersiz anne olma korkusu vardır. sevgisiz anne olma korkusu. her ağlayışında, çocuğa acıyacağı yerde, onun ölmesini isteyeceği korkusu.

ama bebek annenin karnında büyüdükçe kadındaki güven duygusu da artar, onun yazgısını kendininkiyle birleşmiş görmeye başlar. bir bakıma kendini o bebeğin annesi olarak tanımlamaya başlar. bebek ölürse o da ölü bir bebeğin annesi olur. yaşarsa, gülümserse, ağlarsa; o gülücükler, o gözyaşları hep anneye de aittir. bebek anneden ayrılırsa o kadın artık dünyada da, cennette de değişmiş bir insan olur. önce ikileşmiş, sonra yarıya bölünmüştür. ve bir daha da asla bütün olmayacaktır.

ıstırapların pek çoğu kadınların üzerine yığılıyor. ama zevklerin pek çoğu da öyle.yanağını bebeğinin yumuşacık pembe yanağına dayamaktan kim söz edebilir, kadından başka? süt akıtan memelerinden, o memelerden fışkırıp sanki gökteki yıldızlara kavuşmak isteyen ırmak ırmak sütlerden kim söz edebilir başka? bakışlarını netleştirmeyi beceremeyen gözlere, derin derin bakmayı kim bilir başka? neyi tuttuğunu bilmeden tutan parmakları ellemeyi, yürümeyi bilmeyen ayak parmaklarını öpmeyi başka kim bilebilir? yeni doğmuş bir bebek, erkek düşünürlerin gözünde akıldan ve mantıktan ne kadar uzak olursa olsun, kendi annesinin gözünde mantığın ta kendisidir. öylesine kapılmıştır anne onun çekiciliğine. kendisi uyumak isterken, gece boyunca ağlayıp duran bir yaratığı başka kim sevebilir? uyandığı zaman aç olan; ama ancak annesinin önüne yemek tabağı konduğu zaman canı emmek isteyen, tatlı sohbetten anlamayan, yalnızca aptal bir köpek yavrusu gibi dilini çıkarıp duran, gece gündüz kusan ve altına yapan bu yaratığı başka kim sevebilir? 

kadınların yeni doğmuş bebeklerine sevgileri olmasaydı bu nesil nasıl devam ederdi? belki olağan bir şeydir bu sevgi. ama aynı zamanda da bir mucizedir. çünkü insanın zaman zaman ağlamasını duymamak için o bebeği fırlatıp çöp sepetine atacağı gelse de, koruma, saklama, esirgeme güdüleri o kadar güçlüdür ki, bebeklerin annelerinden korkmaları için hiçbir neden yoktur. 

kadının bir bebek dünyaya getirirken çektiği acılar türünde yoğun acılar, bir erkeğe herhangi bir yaratıktan gelseydi, erkek o yaratıktan ebediyen, hırsla nefret ederdi. ama bizim cinsimizin büyüklüğü, tüm acılara tahammül ettikten sonra ortaya çıkan yaratığa kin tutmayışımızdadır. zaten bu yüzden birine düşman olacaksak, o da çocuk değil, erkek olmaktadır. dünyanın adaletsizliği yüzünden de ne kadar çok yük taşır, ne kadar çok sorumluluk yüklenirsek dünya bize o kadar az itibar etmektedir.

dünya bu yüzden kadınlara ne kadar tiksinti duyarsa duysun, çocuk doğurmak yeteneği bir mazhariyettir kadınlar için. tehlikeli olmakla birlikte, vücudu olduğu kadar ruhu da terbiye etmektedir. alevin içinden geçip sağ kalmak gibi bir şeydir. ama sağ kalabilenler, bundan sonra ömürleri boyunca daha sağlam olurlar.

doğum sancıları unutulabilir ve unutuluyor ama o mucizenin inanılmazlığı.. o en olağan mucizenin inanılmazlığı, kadın nesli var oldukça dilden dile anlatılacak bir öyküdür.

annelik, doğuştan var olan bir nitelik değildir. zamanla öğrenilen bir şeydir.

kadın vücudu ne kadar da sulu bir vücut! süt, gözyaşı, kan.. maddelerimiz bunlar. her an bunlardan birinin elinde oyuncağız. sulardan yapılmışız biz. denizler gibiyiz. her tür biçim ve renkteki hayatın şeklini alırız.

bir anne bebeğini dokuz ay karnında taşır ama, o bebek annesini ömrü boyunca kalbinde taşır.

24.03.2011

sarı şey

küçük iskender


herkesin trajedisi mevsimsizdir

korkunun kelime haznesi dar
oysa hayat, kelimelerden çalınmış sırlarla sürdürülür

kendi etrafında dönen her şey çıldırır
insan gibi, dünya gibi, kalp gibi, girdap gibi, ruh gibi

ulak mı
rüzgar mı yüzümüzü büyüten serinlik
hangi sabahın boş kızıllığı
hangi sıradan günün mucizeye saplı hançeriyiz

yine otoban
yine ezilmiş kediler

neden sadece köşelere ağ kuruyor örümcek bunu niçin tartışmalı
demek bir köşesi olmalı hayatın tuzak kurmak için hayale

cinselliğin derin devletidir kadınlar

her insanda bir iskele bulur, yanaşır acı
sahiller kayalıklarla ne kadar gizlense de

tedavi sansürdür hayata

meğer yalnızmışım
savaşı kaybettiği için barış yapan bir lider kadar

insan üzülmeyegörsün ona hayat hep suçluluktur

deniz kızı

orhan veli kanık


denizden yeni mi çıkmıştı neydi
saçları, dudakları
deniz koktu sabaha kadar
yükselip alçalan göğsü deniz gibiydi

yoksuldu, biliyorum
-ama boyuna da yoksulluk sözü edilmez ya-
kulağımın dibinde, yavaş yavaş
aşk türküleri söyledi

neler görmüş, neler öğrenmişti kimbilir
denizle boğaz boğaza geçen hayatında
ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak
olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek
dikenli balıkları hatırlatmak için
elleri ellerime değdi

o gece gördüm, onun gözlerinde gördüm
gün ne güzel doğarmış meğer açık denizde
onun saçları öğretti bana dalgayı
çalkandım durdum rüyalar içinde

beyaz at

elsa triolet

hakikate içgüdü yoluyla ulaşır kadınlar.

kapitalist bir toplumda, sanki komünist düzendeymişiz gibi davranmak imkansızdır; hele tek başınaysanız. sınıf dışı duruma düşersiniz hemen.

cebinde parası olmayan çok daha sağlam, çok daha mantıklı düşünür. para çoğu zaman insanın aklını çeliyor çünkü.

hiçbir zaman, bu dünyada her şeyin geçici ve çabucak kırılıp parçalanmaya mahkum olduğu düşüncesinden kurtaramadım kendimi. her şey pamuk ipliğine bağlı. insanlar tarafından yaratılmış ne varsa kanunlar, inançlar, bu duvarlar bile. şu karşıki ev sonra ve bütün şehir.. her şey bu kadar geçici olduğuna göre, dünyayı ayakları üzerine oturtmak için mücadele etmeye değmez demektir.

iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

"some of these days
you'll miss me honey"

bazı insanların bir saplantısı vardır; bir çeşit talih kuşu işte herkese konmaz ve kesin olarak doludur kafaları; ne düşüneyim diye dolanıp durmazlar.

ölümsüz olana karşı daima kapalı kalır kadınlar ve istedikleri kadar insan dışı olsunlar, erkekleri aşamazlar bir türlü.

kültür dans gibidir; çocukken başlamak lazım.

komünizmin, memleketteki bütün parayı toplamak ve adam başına eşit parçalara bölüp dağıtmak olduğunu sanıyorsan, tam bir cahil gibi düşünüyorsun demektir.

bütün insanlar keldir; ama bazıları kellerinin üzerinde saç taşır.

23.03.2011

dizeler

goethe



inan ki, akıllılık dedikleri, çoğu zaman
önünü göremeyen bir kendini beğenmişliktir

kızlar büyük bir ilgi gösterirler
birinin geleneğe uygun olarak
dindar ve yalın bir yapıda olmasına
çünkü bu konuda boyun eğiyorsa
bize de boyun eğer diye düşünürler

esaslı bir etki elde etmek
ancak en iyi gereçlerle mümkündür

çoğumuzun bilmeden yaşadığı bir yaşamdır bu

tamamlanmış kişilikler bir şey beğenmez
oluş içindekilerse hep kanarlar

denildiği gibi yaşlılık çocuklaştırmaz
bizi gerçek birer çocuk olarak bulur

bir şeyler bilen o azınlık
taşan yüreklerini susturamayıp
ayaktakımına duygularını ve gördüklerini
açıklamaya kalkan o aptallar
ezelden beri çarmıha gerilip yakıldı

tinimiz her neyi doğuruyorsa yüce güzelliklerden
yabancı bir tarzda, hep yabancı maddeler karışır
iyiliğe eriştiğimizde bu dünyada, bir de bakarız ki
yanılsama ve deliliktir bunlar aslında
bize dirilik veren o yüce duygular
donup kalırlar dünyanın karmaşasında

mucize, en sevdiği çocuğudur inancın

insanların anlamadıklarıyla
alay etmelerine alışığız
ve homurdanmalarına
erişemedikleri
iyi ve güzelin karşısında

tatlı, tanıdık bir ses
korkunç duygulardan arta kalanı
sevinçli zamanların vaadiyle
kandırdıysa da
ruhu kuşatan tuzak ve kandırmacaları
ve onu kör ederek, yaltaklanarak
bu yas dolu mağarada tutsak eden
bütün güçleri kahrediyorum
ruhun içine sarıldığı
kendi beğenmişliği kahrolsun
duyularımızı bırakmayan görünüşün
körleştiriciliği kahrolsun
kahrolsun düşlerin ikiyüzlülüğü
ünümüz ve adımızın sözde kalıcılığı
kahrolsun yaltaklanan mal ve mülk
kadın, çocuk, hizmetçi ve kul
kahrolsun, hazineler vaat ederek
akılalmaz şeyler yaptıran
ya da tembel bir zevk için
yastığımızı hazırlayan para tanrısı
üzümlerin uyuşturan sıvısı kahrolsun
en yüksek aşk, umut, inanç
her şeyden önce sabır kahrolsun

başına
kıvırcık saçlı bir peruk da taksan
ayağını
kaidelerle arşın arşın yükseltsen de
her kimsen hep o olursun

kuramlarla uğraşan bir herif
kötü bir ruhun kurak bir çayırda
dolaştırdığı bir hayvan gibidir
çevrede güzelim yeşil otlaklar dururken

iyi şeyler çoğu zaman uzağımızdadır

illa ki haklı çıkmak isteyen
ağzı laf yaptığı sürece
mutlaka haklı çıkacaktır

bir atasözü der ki
kendine ait bir ocak
ve iyi bir kadın
altın ve incilere bedeldir

evliliğin altın olması
elli yıl gerektirir
ama olmaması kavganın
altının ta kendisidir

22.03.2011

küçük kara balık

samed behrengi

balıkların çoğu yaşlandıkları zaman ömürlerini boşu boşuna geçirdiklerinden yakınırlar. sürekli sızlanır, lanet okur, her şeyden şikayet ederler. ben bilmek istiyorum; gerçekten de yaşamak dediğimiz şey şu bir avuç yerde yaşlanıncaya kadar dolaşıp durmaktan mı ibaret; yoksa dünyada başka şekilde yaşamak da mümkün mü?

her an ölümle yüz yüze kalabilirim. ama yaşayabildiğim sürece ölümü karşılamaya gitmem gerekmez. bir gün ister istemez ölümle karşılaşacağım; bu önemli değil. önemli olan benim yaşamamın veya ölümümün başkalarının yaşamını nasıl etkileyeceği.

21.03.2011

davet

yusuf atılgan

davete geç mi kaldınız? her zaman geç kalanlar bulunur. hindi dolması daha bitmemiştir. bu gece insanların hindi yemesi gerekir. bulamayanlar üzülür. yılbaşı hindisi.. ooooo! eğlenmek de zorunludur bu gece. sinemalar, tiyatrolar, barlar doludur. evlerde toplantılar vardır. küçük kumarlarınız vardır. on kuruşluk tombalalar. şimdi kim bilir kaç evde, kim bilir kaç kadının "aman ayol, bu ne kötü şans böyle!" sözüne karşılık kim bilir kaç erkek "üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır." diyordur. kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem ne kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen? bir ben miyim yalnız?

şiir sanatı

turgut uyar

şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder.

bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür.

şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır.

bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak.

niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır. 

şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir.

belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek.

meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz.

şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka. 

şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için.

evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir.

ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı.

20.03.2011

hikayeler

franz kafka

"beyefendi! ben gizli polisim. hemen bana ölüyü göstermenizi istiyorum!" adam: "bir ölü mü?" diye soruyor ve sanki kendisine hakaret edilmiş gibi bir sesle: "hayır! ölü falan yok bizim burada!" diye ekliyor. "bizim burası namuslu bir evdir." bunun üzerine selam verip uzaklaşıyorum.

itiraflar sonradan geri alındıklarında her zamankinden kesin nitelik kazanırmış.

geceleyin bir sokakta dolaşmaya çıkarız da, adamın biri uzakta boy göstererek -çünkü önümüzde sokak bayır yukarı çıkmaktadır ve ayrıca dolunay vardır- karşıdan koşup bize doğru yaklaşırsa, ister zayıf vepejmürde kılıklı biri olsun, isterse ardı sıra seğirten biri yakalayın diye bağırsın, onu tutmaya kalkmaz, koşarak yoluna devam etmesine karşı durmayız.

çünkü vakit gece olup sokak önümüz sıra dolunayda bayır yukarı çıkıyorsa, buna karşı elden ne gelir! hem belki bu iki kişi söz konusu kovalamacayı kendileri için bir eğlence diye düzenlemiştir; belki her ikisi de bir üçüncü kişinin peşine düşmüştür; belki birincisi suçsuz yere kovalanmaktadır; belki arkadan gelen bir cinayet işler, biz de suç ortağı oluruz, belki ikisinin de hiç haberi yoktur birbirinden ve her biri davranışının sorumluluğunu kendisi yüklenerek yatmak üzere evine yollanmaktadır; belki uyurgezer kimselerdir ikisi de; belki birincisinin üzerinde silah vardır. ve nihayet yorgun olamaz mıyız? yorgun düşecek kadar şarap içmedik mi? derken, arkadan gelen ikincisini de göremez olup seviniriz.

hayat şaşılacak kadar kısadır.

gerçek söz konusuysa, yüce ruhlu herkes aşırı nezaketi bir kenara bırakır.

insan zora gelince öğreniyor, bir çıkış yoluna kavuşmak istedi mi öğreniyor, hiçbir şeye aldırış etmeden öğreniyor! kamçıyla denetliyor kendini, öz varlığında en ufak bir direnişle karşılaşmaya görsün, etini kıymık kıymık ediyor.

açlık çekmeyen biri açlığı anlayamaz.

bir dostluğun pekiştirilmesi isteniyorsa, yeni bir çevrenin aranıp bulunması gerektiği hatırdan çıkarılmamalıdır.

ciddi ciddi uyuyan bir kimseden gelen uyarıya, uzakta oturan boşboğazlar bile karşı duramaz. yaşam tarzındaki en büyük karşıtlıkların tren kompartımanlarındaki kadar yakından, dolaysız ve şaşırtıcı biçimde bir arada bulunduğu ve karşılıklı gözlem dolasyısıyla alabildiğine kısa sürede birbirlerini etkilemeye başladığı bir başka yer yoktur.

19.03.2011

seçme şiirler

necati cumalı



bilirim yalnızlık üşütür insanı
kalp daima sevecek birini arar
hatırlar bakışlarda kalan aşklarını
avuçları hafif terli, yanakları al al
ağaçlıklı yollarda akşam dolaşmalarını

aşkı şehirler yaratır, şehirler yaşatır diyorum
gün gelir aşklarıyla anılır şehirler anılırsa
niyetim sevdalı sözler etmek de olmasa
izmir için ne yazarsam sana adıyorum

kötülüğün kökü derindedir
sevgilerin kuşkuları uykuda
hatırla zengin amon rahiplerini
kötülük ne çabuk din değiştirir
kurur ışıkta zehirli çiçekleri
dirilir boy atar karanlıklarda

bir aşk, bir kavga
yitirilebilir de
sürdürür öyküsünü
her taş düştüğü yerde

ey papazları
yeni dünyanın
ilericilik adına
alın yasaklarınızı
kafanıza çalın

18.03.2011

şen bilim

friedrich nietzsche



asıl şimdi iyisin, doğru bu yorum
sağlıklıdır çünkü bütün unutanlar

yapış yapış bir arkadaştan
yeğdir açık yürekli düşman

hiç de sevilesi gelmiyor bana şu dar ruhlular
ne iyilik sığar içlerine ne kötülük sığar

yağmala beni kadın, yüreğinin istediği kadar
diye düşünür erkek, kadın yağmalamaz oysa, çalar

durur ve dikkat kesilir: nedir yanıltan onu
nedir bu kulaklarından hiç gitmeyen uğultu
nedir ya, gazabı onu yere çalanın

bir vakitler o zincirlere vurulmuş insanın
iç dünyası hep zincir şakırtılarıyla dolu

yabancılara hiç de güvenlikli değil bu bölge
hele varsa bir ruhun, iki misli olur, tehlike
kandırıp da severler, parçalarlar sizi ardından
ayran gönüllüdürler, eksiktir ruhları her zaman

parmak uçlarında o, yükselmeyi seçer
sürüneceğine dört ayağı üzerinde
anahtar deliklerinden kolayca geçer
açık kapılardan gelip gideceğine

tırmanır yukarı, demek ki övülmeli
oysa her zaman tepeden iner diğeri
övgüden arınmış, övgünün değmediği
bir yaşamda, çok çok ötede durur yeri

yeni dansların ustası! selam sana!
bin bir türlü dans edelim can neşe bulsun
özgür -sanatımızın tek adı olsun
şen -olsun bilimimiz, şenlikten yana!

dünya, içindeki insana hakikati açmaz, aramalarında engeller insanı.

sicilya'da agrigentum tiranı falaris, yönetimi altındaki, en küçük kuşku duyduğu insanları perillos'un tasarladığı pirinçten yapılma içi boş boğaya kapatır, içindeki adamı pişirirmiş. ilk kurbanı da perillos'tu. m.ö. 552'de halk, ayaklanarak, tiranı aynı biçimde cezalandırdı.

17.03.2011

pedagog

schopenhauer

tam bir insan olan kişi kusursuz bir insandır; bir parça değil, bir bütünlük oluşturur ve bu yüzden kendisiyle yetinir.

sıradan toplum, her kornonun yalnızca bir sesi çıkardığı ve ancak hepsinin aynı anda ses çıkarmasıyla bir müziğin oluştuğu rus korno müziğine benzer. çünkü, insanların çoğunun aklı ve zihni böyle teksesli bir korno gibi tekdüzedir. insanların çoğu, ezelden beri yalnızca tek bir sese, aynı düşünceye sahipmişler gibi, başka bir şeyi düşünemezlermiş gibi görünürler. buradan, insanların sadece neden böyle can sıkıcı oldukları değil, neden böyle arkadaş canlısı oldukları ve sürü gibi dolaşmaya bayıldıkları da açıklanmış olur: insanoğlunun sürü hayvanı doğası. her bir insana katlanılmaz gelen şey, kendi özünün monotonluğudur. her budalalık, kendi sıkıntısından mustariptir.

buna karşın, zihinsel dünyası zengin bir insan, tek başına konser veren bir virtüöze ya da piyanoya benzetilebilir. nasıl ki piyano kendi başına küçük bir orkestraysa, bu insan da kendi başına küçük bir dünyadır ve ötekilerin ancak bir arada oluşturdukları şeyi, o kendi bilincinin bütünlüğü içinde oluşturur. bir piyano gibi, o da senfoninin bir parçası değildir, soloya ve yalnızlığa uygundur. onlarla birlikte çalması gerektiğinde ancak piyano gibi eşlik edilmesi gereken esas ses olabilir ya da vokal müzikteki piyano gibi ses verebilir. toplumu seven kişi için, ilişkide bulunduğu kişilerdeki nitelik eksikliğinin, nicelikle bir ölçüde giderilmesi gerekir. zihinsel dünyası zengin tek bir insanla ilişki yeterli olabilir; ama sıradan insan türünden başkasını bulması mümkün değilse. o zaman çeşitlilik ve birliktelik sayesinde bir şeylerin ortaya çıkabilmesi açısından, böyle yeterince çok sayıda insanla ilişki içinde olması -sözü edilen korno müzik benzetmesine göre- iyidir ve bir de tanrı ona sabır vermelidir.

büyük kafalar söz konusu olduğunda, tüm insan soyunun bu asıl eğiticilerinin, tıpkı etrafında gürültü yapan çocuk sürüsünün oyununa karışmak eğiliminde olmayan bir pedagog gibi, başka insanlara eğilim duymamaları elbette çok doğaldır. çünkü onları yanılgılar denizinde doğru yola sevk etmek için ve hamlıklarının ve bayağılıklarının karanlık uçurumundan ışığa, kültüre ve soylulaşmaya çekmek için dünyaya gelmiş olanların, onların arasında; ama onlara ait olmadan yaşaması gereklidir. bu yüzden, gençliklerinden başlayarak, ötekilerden belirgin bir biçimde değişik varlıklar olduklarını duyumsarlar; ama ancak yavaş yavaş, yılların içinden geçerek durumun açık bir bilgisine ulaşırlar; bundan sonra ötekilerden zihinsel uzaklıklarının yanı sıra fiziksel bir uzaklığın bulunmasını ve kendisi de genel sıradanlıktan az ya da çok dışlanmış bulunmayan hiç kimsenin onlara yaklaşmamasını da isterler.

16.03.2011

müneccim krallar

michel tournier

şeytan dünyanın güzelliği karşısında gözyaşı döker.

insanlar böyledir işte: sevdiklerine ve gurur duyduklarına nefret ettiklerinden ya da hor gördüklerinden daha çok acı çektirmenin bir yolunu bulurlar.

değersizleşmiş tüm yaratıklar için bu böyledir: her şeyin arılığı, bunların içlerinde kötü olan ne varsa hepsini pişmanlıkla kanatır. aydınlık varlıklardan sakın!

çocuklar ve küçük hayvanlar sevimlilikleri sayesinde zayıflıklarından arınır ve düşmanlardan korunur. bir kadının güzelliği ya da bir yeniyetmenin körpeliği aynı derecede etkili silahlardır.

yolculuk, senin içini kemiren derde en iyi çaredir. "yolculuk, art arda çaresiz ortadan kaybolmalardır." (paul nizan) git, ortadan kaybol, tedavi ol; bunun sonucu yalnızca senin yararına olabilir.

hep durgun ve cansız olan su acı ve çamurlu suya dönüşür. canlı ve ezgili olan su ise tersine hep arı ve duru kalır. bunun gibi, hep oturan insanın ruhu da, içinde durmadan yinelenen yakınmaların kaynadığı bir kaba benzer. yolculuk yapanın ruhundansa arı dalgalar halinde yeni fikirler ve umulmadık eylemler fışkırır.

insanın birini -bu bir kral bile olsa- kendine boyun eğdirmesi için, yürekten yapmayı dilediği işi ona buyurması gibisi yoktur.

"ne mutlu akıl fukarası olanlara; çünkü göklerin krallığı onlarındır. ne mutlu alçak gönüllülere; çünkü onlar yeryüzüne sahip olacaklardır. ne mutlu adalete susamış olanlara; çünkü onların susuzlukları giderilecektir. ne mutlu ağlayanlara; çünkü onlar avutulacaklardır." (incil)

bir nefeslik ömrünüz kaldığı sürece korkulacak hiçbir şey yoktur.

nedir dövme? sürekli bir muskadır, bedenden ayrılamadığı için çıkartılıp atılamayan bir canlı mücevherdir. beden mücevher olmuştur ve mücevherin bozulmaz gençliğini paylaşır.

gençliğin açık fikirlilikten çok, ateşli tutkularıyla kendini gösterdiği pek doğrudur.

en güncel ve en canlı deneyim, mütevazı bir hizmetçi kızın siluetinde, bir dilencinin yüzünde ya da küçük bir çocuğun el ve kol hareketinde parıltılı bir güzelliği keşfetmektir.

yaşam, ayrıcalıklardan ve uzlaşmalardan oluşmuştur.

sanat ancak bedenle vardır. yalnızca göz, kulak ya da el için güzellik vardır. beden lanetliyken sanatçılar da öyledir.

gerçek aşk, başkasının hazzının bize verdiği hazdır, sevinç karşısında içimde doğan sevinçtir, onun mutlu olduğunu bildiğimde duyduğum mutluluktur. hazzın hazzı, sevincin sevinci, işte aşk budur, daha başka bir şey değildir.

15.03.2011

vatan haini

nazım hikmet


"nazım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala
amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet
nazım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala"
bir ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla
bir ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında amiral vilyamson'un
66 santimetrekarede gülüyor, ağzı kulaklarında, amerikan amirali
amerika, bütçemize 120 milyon hibe etti, 120 milyon lira
"amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz dedi hikmet
nazım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala"

evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz
siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim
vatan çiftliklerinizse
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın
vatan mızraklı ilmühalse, vatan polis copuysa
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan
vatan amerikan üsleri, amerikan bombası, amerikan donanması topuysa
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan
ben vatan hainiyim
yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla
nazım hikmet vatan hainliğine devam ediyor hala

13.03.2011

ada

iain banks

zaman zaman adadan uzaklaşmayı seviyorum. çok da fazla değil; mümkünse onu görebileceğim bir yere gitmek isterim; ama biraz uzaklaşıp başka bir bakış açısından görmek bazen iyi geliyor. tabi onun ne kadar küçük bir kara parçası olduğunu biliyorum; aptal değilim. gezegenin ne kadar büyük olduğunu ve benim bildiğim parçasının ne kadar küçük olduğunu da biliyorum. televizyonda o kadar çok doğa ve gezi programı seyrettim ki değişik yerleri bizzat gidip gezerek edinilmiş bilgi karşısında benim bildiklerimin ne kadar sınırlı olduğunu görmemem mümkün değil; ama ben uzağa gitmek istemiyorum, yabancı iklimler görmeye ya da değişik insanlar tanımaya ihtiyacım yok. kim olduğumu ve sınırlarımı biliyorum. ufkumu daraltmak için iyi nedenlerim var; korku -tamam, kabul ediyorum- bir de ben onu değiştirmeye fırsat bulamadan, çok küçük bir yaşta bana çok zalimce davranan bu dünyada güvenceye duyduğum ihtiyaç.

asfalt yol

sabahattin ali

istasyondan kalkıp vilayet merkezine giden kamyon, iki saat kadar sarstıktan sonra, beni gideceğim köye ayrılan yolun başında bıraktı. iki adım bile atacak halim yoktu. çantamı yanıma koyarak, kenarlarından otlar fırlayan bir taşın üstüne oturdum. kafamdaki uğultuyu dinlemeye başladım.

içi tozla karışık ter kokan kamyon dünyanın bu en bozuk yolunda bizi birbirimize vura vura sersem etmişti. birdenbire duraklamalar, bir çukura yuvarlanır gibi sarsıntılar, bana nerede olduğumu bile unutturmuş ve beni karanlık bir rüya dünyasına atmıştı. şimdi oturduğum taşın üzerinde bu rüyadan silkinmeye çalışıyordum.

gideceğim köyü bir şoför göstermişti. burası oturduğum yerden yarım saat kadar uzakta, kül rengi bir kerpiç yığını idi. bir kenarda ince ince yükselen yine külrengi birkaç kavak, orada, ufacık da olsa, bir su bulunduğunu anlatıyordu.

belki bir saat oturduğum yerde kaldıktan sonra yavaşça ve sallanarak doğruldum. küçük çantamı yerden alıp yürümeye başladım. kendim köylü olduğum ve bizim köylülerimizi iyi tanıdığım için içimde yabancı bir yere gidiyorum hissi yoktu. ilk vazifemde muvaffak olacağıma emindim.

akşam olmaya başlamıştı. köye yaklaşınca ortalığı büsbütün bir kızıllık kapladı. kırmızı bir deniz gibi parlayıp kımıldayan bu bir karış boyundaki kuru bozkır otlarının üzerinde upuzun gölgem yatıyor ve gölgemin başı, ileride, aralarından yer yer çekirgeler fırlayan bu otların arasında kayboluyordu.

köyün kenarındaki birkaç evin önüne gelince burnuma yanmakta olan tezek kokusu geldi. gözümün önünde, saç üzerinde yufka pişirilen bir ocak ve bekleşen yalınayak çocuklar canlandı.

sokaklarda daha evlerini bulamamış birkaç inek kuyruklarını kalçalarına çarparak yürüyor ve ara sıra böğürüyordu. bu öyle bir böğürüştü ki, uzun uzun düşündükten sonra söylenen derin manalı bir söze benziyordu.

gitgide daha kuvvetlenen keskin bir gübre kokusu beni daha çok buraya yaklaştırdı. köy yaşayan, çalışan bir mahluktur ve bu koku onun ter kokusudur. dünyada hiçbir koku beni bu kadar saramamış, kafamda birbiri arkasına bu kadar çok hatıralar yuvarlayıp geçirmemiştir.

kahvenin önünde birkaç ihtiyardan başka kimse kalmamıştı. beni görünce yerlerinden kalkmadan baktılar. yanlarına gidip oturdum; kim olduğumu anlattım. içlerinden biri muhtarmış. benden önceki öğretmen gideli altı ayı geçtiğini, o zamandan beri okulun kapalı durduğunu söyledi:

"daha harmanların hepsi kaldırılmadı. çocuklar okula falan gelmezler. beş on gün oturup dinlenirsin!" dedi.

çocukları toplamak, dersleri yoluna koymak pek güç olmadı. köylüler kendi dilleriyle konuşanları anlamakta gecikmiyorlar. şimdilik hiçbir şeyden şikayetçi değilim. yalnız bir yol meselesi var ki, bunu kendime iş edindim ve aylardır uğraşıyorum. ilk geldiğim gün kamyonda canımı çıkaran o yol, meğer bütün vilayetin en büyük derdiymiş. herkes mahsulünü, yolcusunu bunun üzerinden geçirmeye mecbur. başka yol yok ve buna da yol demek için pek bol keseden atmak lazım. işin garibi, vilayet merkezini altmış kilometre uzaktaki demiryoluna bağlayan yol da bu. herhalde daha mühim işler bunun yapılmasını bu kadar geri bırakmış. ben, hem bizim köyden, hem de başka köylerden vilayete müracaat ettirdim; yolun yaptırılmasının ne kadar lazım olduğunu dilim döndüğü kadar anlattım. uzun istidaları hükümet memurları pek okumazlar diye, her fikrimi ayrı bir istidaya yazarak bunları ayrı ayrı köylerden verdirdim. böylece hepsi okunmuş olacak. yolun yapılmasında köylünün nasıl yardımı olacağına dair de birçok fikir ileri sürdüm.

geçenlerde şehre gittiğim zaman maarif müdürü bana biraz tuhaf muamele etti. kızıyor da kızdığını belli etmeyip alay etmeyi tercih ediyor gibiydi. neden diye merak ettim. sonra laf arasında:

"siz okul dışındaki işlerle de uğraşacak vakit bulabiliyorsunuz galiba, talebeniz pek mi az?" dedi.

"az değil ama, o da vazifem değil mi?" diye cevap verdim. alaycı gözlerini üstümde gezdirdi. bir şey söylemedi. sonra dışarıda, kahvede arkadaşlardan duydum. maarif müdürü bana kızgınmış. ben köylülere teşkilatı esasiye kanunu'nu (anayasa) okumuş, anlatmıştım. kadastro'da işi olan bir köylü bir istida vermiş, bir müddet sonra da cevap istemiş. "ne cevabı" denince: "basbayağı cevap vereceksiniz! mecbursunuz! kanun var!" diye dayatmış. sormuşlar, araştırmışlar, kanunu benden öğrendiğini anlayınca maarif müdürüne şikayet etmişler.

hele bu yol işiyle bu kadar uğraştığıma kızanlar pek çok. bir alakaları olduğundan değil, iş olsun diye kızıyorlar. benim öğretmen olduğum köyde oldukça zengin bir rüstem ağa var. şehirde arabacı dükkanı işletiyor, yaylıları, kağnıları tamir ediyor. bunun istida veren köylere gidip benim aleyhime sözler söylediğini duydum. pek şaşmadım. bütün teşebbüslerden henüz bir şey çıkmadı. ara sıra bu işin arkasını bırakacak oluyorum. (çünkü hükümetteki, hele nafıadaki (bayındırlık vekaleti) memurlar benimle açıktan açığa alay ediyorlar. fakat akşamları köyde, istasyondan dönen arabaların, kağnıların ve zavallı hayvanların halini görünce içim acıyor. kendi kendime: "başladığın işi yarıda bırakma iki gözüm, sana yakışmaz!" diyorum.

ne de uzun muameleleri varmış böyle şeylerin. vilayet konağında bizim istidaların girip çıkmadığı oda kalmadı. köylüler bile benim bu gayretime şaşıyorlar. onlarda da bu işin sonu çıkacağına dair bir ümit yok.

hala bir şey çıkmadı. galiba bu yolu yapmayacaklar. köylü de bana yardım etmiyor. pek ölü mahluklar. belki de pek akıllı mahluklar da, boş yere uğraşmak istemiyorlar. içimde hiç şevk kalmadı. insana birkaç kelime ile cevap verseler yine neyse; fakat ne evet, ne hayır! sanki bu istidaları ses vermez bir derin kuyuya atmışız.

akşamları köyün yanı başındaki sırta çıkarak uzakta tozlara bulanıp uzanan yolu seyrediyorum. bazen tozdan bembeyaz olmuş ve üstüne sepetlerle denkler sarılmış bir kamyon görünüyor, bir bataklıkta dizlerini kaldırıp indirerek yürüyen bir insan gibi ileri geri sallanarak, yıkılacak gibi olarak, ağır ağır ilerliyor. bu o kadar üzücü bir manzara ki, tekniğin en son ifadelerinden biri olan bu makine ile dünyanın bu en iptidai yolunun mücadelesini görmemek için insan gözlerini kapıyor. bazen koşup yolu avuçlarımla düzeltmek, orada hiç olmazsa beş on metrelik bir yeri bir "yol" haline koyarak kendi hisseme düşen vazifeyi yapmış olmak istiyorum.

bizim iş birdenbire canlandı. geçenlerde şehre büyüklerimizden biri gelmiş. otomobili ne kadar rahat da olsa bu yol yine kendini hissettirmiş olacak ki, bir laf arasında valiye bundan bahsetmiş, vali de hemen atılarak, "ilk düşündüğümüz şeylerden biri de budur, hemen bu sene yaptırmak istiyoruz, projeleri hazırlanıyor. hatta asfalt yaptırmayı bile düşünüyoruz. acaba bu yol asfalt olsa şehrimizi sık sık şereflendirir misiniz?" demiş.

o büyük zat da:

"gelirim tabi.." diye cevap vermiş.

bunun üzerine asfalt meselesi aldı yürüdü. ben meğer uykudaymışım, vali projelerden bahsediyor. demek zannettiğim kadar bu işe lakayt değillermiş; yalnız gürültüsüz, şatafatsız bir şekilde halka hizmet etmeyi daha uygun buluyorlarmış.

fakat bu sessizliğin aksine olarak bu sefer de iş pek yaygaraya verildi. vilayetin, yemek listesi büyüklüğünde haftalık gazetesinin yarısını asfalt şose havadisleri dolduruyor. köyde de itibarım artar gibi oldu. bizim köylülerin insana muamele edişleri zaten barometre gibi.

bence bu dört yolu asfalt yapmaya şimdilik hiç lüzum yoktu. üç dört misli fazla masraf edileceğine, bu para daha lüzumlu yerlere harcanabilir ve buraya, kendimize göre bir yol, temiz bir şose yeterdi. fakat belki başka bir düşündükleri var. belki her şeyin son derece mükemmel olmasını istiyorlar. bu kadar büyük işlere aklım ermez. bir yol olsun da, paramız varsa isterse halı da döşetilsin.

vali ankara'ya gitmiş. tetkikat yapan mühendisler yolun yarım milyona çıkacağını söylemişler; halbuki vilayet bütçesi 350 bin lira. bu parayı bulmak için bankalara müracaat edilmiş, onlar da maliye vekaleti'nin kefaleti olmadan para vermemişler, maliye vekaleti de meclis'ten izin almadan kefil olamazmış; hulasa karışık işler vesselam. vali bütün bunları yoluna koymak için gitmiş. adamcağız bu yol meselesini kendine iş edindi. meclisi umumi'den tahsisat almak için bir nutuk vermiş, vilayet gazetesinde okudum. bir belagat numunesi. kendisini bu yol işine dört elle sarılmaya sevk eden, o büyük zatın işareti olduğunu söylüyor ve onun yol yapıldıktan sonra daima geleceğini vaat ettiğini hatırlatıyor. hakikaten büyüklerimiz her şeyi görüyorlar ve bir işaretleriyle uyuyanları uyandırıyorlar. yalnız vali bu yol için halkın da birçok müracaatları olduğundan hiç bahsetmiyor, yolun köylülere ne kadar faydası olacağını da söylemiyor. belki bunlar herkesin bildiği şeyler de onun için. her ne ise, bu yol işinde bir damlacık tesirim olduysa, ne mutlu bana..

yolun yapılmasına başlandı bile. bankalardan borç alınmış, bilmem kaç senede ödenecekmiş. borç taksitlerine karşılık olmak üzere hastane tahsisatından biraz kırpılmış ve önümüzdeki sene maarif kadrosu biraz kısılacakmış. işin buraya varacağını hiç düşünmemiştim. fakat daha ortada bir şey yok. vakitsiz telaş etmeyelim. para bulmak isteyince maariften önce akla gelecek çok şeyler var. mesela vali çok alakadar olduğu bu yol meselesi için şimdilik vali konağı yaptırmaktan vazgeçebilir.

yol ilerliyor, bizim köye ayrılan köşede de hararetli çalışmalar var. silindirler gelip gidiyor ve alacalı bulacalı bir sürü köylü amele karıncalar gibi çalışıyor. bu çalışma akşam geç vakte kadar sürüyor, sonra kenardaki çadırlara çekilip yatıyorlar. amelenin çoğu açıkta yatıyor. müteahhit çadır yetiştirememiş. şafakla beraber tekrar faaliyet başlıyor. bizim köyden de amele yazılanlar var. beş on kuruş kazanıp vergi borcunu ödeyecekler. bunlar geceleri köye dönüyorlar; ama pek bitkin bir halde. müteahhidin başlarına diktiği memur ekmek yemek için bile on dakika zor izin veriyormuş.

bizim köylü önceleri pek lakayttı; fakat taş döşenip asfalt işi başlayınca hepsini bir merak sardı. kocaman kazanlarda kaynatılıp sonra yerlere dökülen bu kara şeyin üzerinde yürünebileceğini, hele kamyonların ve arabaların geçeceğini pek kabul edemiyorlar. tarlaları bu tarafta olanlar akşamları dönerken yolun kenarındaki hendeğe çömelip sigaralarını tüttürerek silindirin ileri geri gidişine bakıyorlar ve tanıdıkları amelelerle aldıkları yevmiyeler hakkında konuşuyorlar.

yol bitti. birkaç gün sonra açılış töreni olacak. köyün yanındaki tepeye çıkıp bakınca, uzakta kara bir yılan gibi parlıyor. iki tarafına ağaç da dikeceklermiş. enfes bir şey doğrusu. bütün vilayet halkının buradan nasıl akın akın geçeceğini, nasıl kolaylıkla, kayar gibi istasyona varacağını düşündükçe içimde bir şey hopluyor. yolun sağlamlığı hakkında dedikodular var. müteahhit adamakıllı vurdu diyorlar. fakat herhalde dedikodudan ibaret. bu dehşetli güzel manzaranın karşısında insana nasıl fena düşünceler gelebilir, şaşıyorum.

bugün ömrümün en mesut günü idi. şehrin kenarında taklar kurulmuştu, bütün memurlar resmi elbiselerini giyip gelmişler. hususi muhasebe müdürü bile, bej pardösüsünün üstüne silindir şapkayı oturtmuş, "1.55" boyu ile ön tarafta yer almış. ben de bir kat elbisemi silip ütüledim ve öyle geldim. maarif müdürü ters ters bakıyor ama, ne derse desin, bir gün köyden ayrılmakla kıyamet kopmaz ya.. bu yol bir parça benim eserim demektir. halk ve köylü uzaktan seyrediyorlardı, yanlarına gittim, konuştum, sevincimden herkesi kucaklayacağım geliyor. yerime döndükten sonra aklıma geldi, köylülere, yakına gelmeleri için işaret ettim. bu yol herkesten evvel onların demektir. birkaç tanesi ilerleyecek oldu, jandarmalar bırakmadı, ben de sesimi çıkarmadım ama neşemin yarısı kaçtı.

vali uzunca bir nutuk verdi, sesi pek gür olmadığı için iyi işitemedim; yalnız kulağıma: "cumhuriyet, bayındırlık.. rehberlerimiz.. her şey halk için.." sözleri geldi. birkaç kişi daha, kısa sözler söylediler. kurdele kesildi, önce valininki olmak üzere, bir otomobil kafilesi hızla ileri atıldı. arkasından memurlar beş on adım yürüdüler, herkes ayağını asfalta alıştırır gibiydi. köylüler belki acemiliklerinden, belki de bir şey söylerler diye çekindikleri için, asfalta basmaya cesaret edemeyerek yolun iki kenarındaki toprak kısımda yürüyorlar ve büyük gözlerle ortaya, üzerinde taze otomobil lastiği izleri ıslak ıslak parlayan asfalta bakıyorlardı.

her şeye rağmen köye muzaffer bir kumandan gibi döndüm.

yolun açılışının onuncu günü nafıanın fen memurları vilayete bir rapor vermişler. kağnıların ve öküz arabalarının; hatta diğer arabaların da asfaltı şiddetle tahrip ettiğini bildirmişler. bunda yolun pek sağlam olmamasının da tesiri olacağını hiç ağızlarına almamışlar; halbuki yalnız kağnıların değil, biraz yüklüce kamyonların geçtiği yerlerde bile çukurlar kalıyor ve yer yer bozukluklar görülüyordu.

vilayetçe telaşa düşmüşler. daha parası ödenmeyen yolun, o büyük zat şehri bir kere bile şereflendirmeden on beş gün içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan geçmelerini men etmeye karar vermişler.

köyde bu havadise kimse inanmak istemedi; fakat birkaç köylü jandarmalar tarafından durdurulup kağnılarını yoldan çıkarmaya, çamurlu tarlalardan geri dönmeye mecbur edilince, herkes işin ciddi olduğunu anladı.

bu yasak pek ağırdı. yol iki dağ arasındaki bir boğazdan geçtiği için, şimdi istasyona gitmek isteyenler bu dağı dolaşacaklar ve tam altı saat ziyan edeceklerdi. bir yere toplanıp bir çare düşündüler; fakat ne jandarmalara karşı koymaya, ne de kağnılara lastik tekerlek taktırmaya, şimdilik imkan yoktu.

altı saat daha fazla süren ve eskisinden birkaç defa daha berbat olan bir yoldan gidecekler, dağın arkasından dolaşacaklardı.

hiçbirisi artık benimle konuşmuyor, hepsi bana düşman gözlerle bakıyordu. bir gün akşamüstü muhtar geldi:

"oğlum" dedi, "biz senden şikayetçi değildik ama, bu yol meselesi işi değiştirdi. köylü başımıza gelen bu derdi senden biliyor ve söz dinlemiyor. birkaç keredir seni dövmeye; hatta daha ileri gitmeye kalktılar, ben zor önüne geçtim. başka köylerde de senin düşmanların çoğalıyor. bir gün başına bir iş gelir. iyisi mi, güzellikle buradan git. darılma, gücenme, hakkını helal et!"

ben de bunu düşünmüyor değildim. köylünün bana karşı aldığı tavırdan hayırlı mana çıkaramazdım. birkaç parça eşyamı çantama doldurdum, artanını bir bohça yaptım; bu köye geldiğim gibi yine bir akşam vakti, güneş sarı otlara uzanır ve rüzgar bunları kızıl bir deniz gibi dalgalandırırken, keskin gübre kokularını ve tezek dumanlarını arkamda bırakarak, çıktım yürüdüm.