daron acemoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
daron acemoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26.10.2021

osmanlı'nın mirası

daron acemoğlu / james a. robinson

neolitik devrim'de dünyaya öncülük eden orta doğu'ydu ve ilk şehirler günümüzdeki ırak'ta ortaya çıkmıştı. demir ilk kez türkiye'de izabe edildi ve orta doğu orta çağ'a dek teknolojik bakımdan dinamik bir bölgeydi.

neolitik devrim'in dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkmasını sağlayan, orta doğu'nun coğrafyası değildi; ayrıca orta doğu'yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. bunun nedeni osmanlı imparatorluğu'nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün orta doğu'nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.

nasıl latin amerika'nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca ispanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse orta doğu'nunkiler de osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.

1453'te sultan ii. mehmet komutasındaki osmanlılar konstantinopol'ü ele geçirdiler ve başkent yaptılar. yüzyılın geri kalanında osmanlılar balkanların büyük kısmını ve türkiye'nin geri kalanının büyük bölümünü fethetti. 16. yüzyılın ilk yarısında osmanlı hakimiyeti tüm orta doğu ve kuzey afrika'ya yayıldı. 1566'da, muhteşem süleyman olarak bilinen sultan süleyman öldüğünde, imparatorlukları doğu'da tunus'tan başlayıp mısır üzerinden arap yarımadası'nda mekke'ye ve bugünkü ırak'a kadar yayılmıştı.

osmanlı devleti mutlakıyetçiydi, sultanlar çok az kişiye karşı sorumluydu ve gücü kimseyle paylaşmıyorlardı. osmanlıların uygulamaya koyduğu ekonomik kurumlar son derece sömürücüydü. toprak için özel mülkiyet söz konusu değildi, resmi olarak tümü devlete aitti. toprak ve tarımsal ürünün vergilendirilmesi savaştan elde edilen ganimetle birlikte devlet gelirinin temel kaynağını oluşturuyordu.

buna karşın, osmanlı devleti orta doğu'ya anadolu'ya hakim olduğu gibi ya da ispanyol devletinin latin amerika toplumuna hakim olduğu ölçüde bile hakim olamadı. osmanlı devleti arap yarımadası'nda sürekli olarak bedevilerin ve diğer kabilelerin meydan okumalarıyla karşılaştı. orta doğu'nun büyük kısmında yalnızca kalıcı bir düzen kurabilmekten değil aynı zamanda vergi toplayacak idari kapasiteden de yoksundular. dolayısıyla becerebildikleri yoldan vergi toplasınlar diye bu hakkı başkalarına devretmek suretiyle işi şahıslara havale ettiler. bu mültezimler özerk hale geldiler ve güçlendiler.

orta doğu'da vergi oranları çok yüksekti, köylülerin ürettiğinin yarısı ile üçte ikisi arasında değişiyordu. bu gelirin büyük kısmı mültezimlere gidiyordu. osmanlı devleti bu bölgelerde kalıcı bir düzen sağlamayı başaramadığından mülkiyet hakları güvence altında olmaktan çok uzaktı ve silahlı gruplar bulundukları bölgelerin kontrolü için yarıştıklarından hukuksuzluk ve eşkıyalık almış yürümüştü. örneğin filistin'de durum öyle vahimdi ki, 16. yüzyıl sonundan itibaren köylüler en verimli toprakları bırakarak eşkıyaya karşı kendilerine daha fazla koruma sağlayacak dağlık bölgelere kaçtılar.

osmanlı imparatorluğu'nun kentsel alanlarındaki sömürücü ekonomik kurumları bundan daha az boğucu değildi. ticaret devlet kontrolündeydi ve meslekler loncalar ve tekeller tarafından katı bir biçimde düzenlenmişti. sonuç, sanayi devrimi sırasında orta doğu'nun ekonomik kurumlarının sömürücü nitelikte olmasıydı. böylece bölge ekonomik açıdan durgunlaştı.

1840'lara gelindiğinde osmanlılar kurumlarda reform yapmaya -örneğin, iltizam sistemini tersine çevirerek yerel özerkliğe sahip grupları kontrol altına almaya- çalışıyordu. fakat mutlakıyetçilik birinci dünya savaşı'na kadar sürdü ve reform çabaları hem yaratıcı yıkımın doğurduğu bildik korkular hem de elit grupları saran ekonomik ve siyasal anlamda kaybedecekleri endişesi nedeniyle engellendi. osmanlı reformcuları tarımsal verimliliği artırmak için arazi mülkiyeti haklarını uygulamaya koymaktan söz etseler de siyasal kontrole ve vergiye duyulan istek nedeniyle statüko devam etti.

osmanlı sömürgeciliğini 1918'den sonra avrupa sömürgeciliği izledi. avrupa hakimiyeti bittiğinde ve sömürücü sömürge kurumları bağımsız elitlerin kontrolüne geçtiğinde sahra-altı afrika'da gördüğümüz dinamikler devreye girdi. bazı durumlarda, örneğin ürdün monarşisinde, bu elitler doğrudan sömürgeci güçlerin ürünüydü; fakat bu, afrika'da sık rastlanan bir durumdu.

günümüzde petrolü olmayan orta doğu ülkeleri fakir latin amerika ülkeleriyle benzer gelir düzeylerine sahiptir. köle ticareti gibi yoksullaştırıcı kuvvetlerden mustarip değildiler, avrupa kaynaklı teknoloji akışından daha uzun bir dönem boyunca yararlandılar. orta çağ'da orta doğu da nispeten dünyanın ileri bölgelerinden biriydi. dolayısıyla bugün afrika kadar fakir değil; fakat insanlarının büyük çoğunluğu hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

16.09.2021

kuzey kore

daron acemoğlu / james a. robinson

kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.

bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.

kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.

sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.

kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.

para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.

hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.

2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.

20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.

1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.

rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.

yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.

bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.

1.07.2021

hikâye

daron acemoğlu / james a. robinson

büyük romalı yazar büyük plinius şu öyküyü naklediyor: imparator tiberius zamanında bir adam kırılmayan bir cam icat ediyor ve büyük bir ödül alacağını umarak imparatora gidiyor. icadını gösterince tiberius ona bu icattan kimseye bahsedip bahsetmediğini soruyor. adam hayır diye karşılık verince tiberius'un emriyle sürüklenerek uzaklaştırılıyor ve "altın, çamurun değerine düşmesin" diye öldürülüyor.

bu hikâyede iki ilginç şey var. birincisi, adam bir iş kurup bu camı satarak kâr edecek yerde önce tiberius'a gidiyor. bu, roma devletinin teknolojinin kontrolündeki rolünü gösteriyor. ikincisi, tiberius icadın doğurabileceği olumsuz ekonomik etkilerden ötürü onu yok ederken mutluluk duyuyor. bu da yaratıcı yıkımın ekonomik etkilerinden duyulan korkuyu ifade ediyor.

25.04.2019

duanın gücü

daron acemoğlu / james a. robinson

1346'da hıyarcıklı veba, kara ölüm, don nehri'nin karadeniz'e dökülen ağzındaki bir liman şehri olan tana'ya ulaştı. sıçanların üstünde yaşayan pirelerin taşıdığı veba, asya'nın büyük ticaret arteri ipek yolu boyunca seyahat eden tacirler tarafından çin'den getirilmişti. cenevizli tacirler sayesinde, sıçanlar kısa sürede pireleri ve vebayı tana'dan tüm akdeniz'e yaymaya başlamıştı.

veba, 1347 başlarında konstantinopolis'e ulaştı. 1348 baharında fransa, kuzey afrika ve italya'da yayılıyordu. görüldüğü her bölgede nüfusun yaklaşık yarısını yok etti. vebanın floransa'ya gelişine bizzat tanıklık eden italyan yazar giovanni boccaccio, daha sonra şöyle yazacaktı:

"şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı. veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. burun kanamasının kaçınılmaz ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı doğu'daki gibi bir seyir göstermedi. aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi. daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı. bu illete karşı hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu. ve çoğu durumda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu."

ingiltere halkı vebanın kendilerine doğru ilerlediğini biliyordu ve yaklaşan kıyametin farkındaydı. 1348 ağustos'unun ortasında, kral iii. edward, canterbury başpiskoposu'ndan dualar tertip etmesini istedi ve pek çok piskopos, insanların yaklaşan felaketle başa çıkmalarına yardımcı olmak amacıyla papazlarına kiliselerde yüksek sesle okumaları için mektuplar yazdı. bath başpiskoposu shrewsbury'li ralph, papazlarına şunları yazıyordu:

"yüce tanrı, günahlarından arındırmak istediği evlatlarını gök gürültüsü, yıldırım ve başka musibetler kullanarak cezalandırır. doğu'dan gelen feci bir kıranın komşu krallığa varmış olması nedeniyle korkarız ki, yürekten ve biteviye dua etmediğimiz takdirde, benzer bir kıran zehirli kollarını bu krallığa da uzatacak ve halkını kırıp perişan edecektir. bu nedenle hepimiz dualar okuyarak tanrı'nın huzurunda günah çıkarmalıyız."

bu dualar hiçbir işe yaramadı. veba ingiltere'yi vurdu ve nüfusun yarısını yok etti.

9.11.2018

mayer amschel rothschild

daron acemoğlu / james a. robinson

1789 fransız devrimi'nin arifesinde tüm avrupa'da yahudilere yönelik sert kısıtlamalar söz konusuydu. örneğin alman şehri frankfurt'ta hayatları orta çağ'dan kalma bir yasanın hükümlerine göre tanzim edilmişti. frankfurt'taki yahudi ailelerinin sayısı 500'ü geçmiyordu ve hepsi de şehrin duvarlarla bölünmüş küçük bir kısmında, yahudi gettosu judengasse'de yaşamak zorundaydı. geceleri, pazarları ya da hiçbir hristiyan bayramında gettoyu terk edemezlerdi.

judengasse akıl almaz ölçüde sıkışık bir yerdi. çeyrek mil uzunluğunda olmasına karşın genişliği üç buçuk metreden fazla değildi, hatta yer yer üç metrenin altındaydı. yahudiler sürekli baskı ve denetim altında yaşıyorlardı. her yıl en fazla iki yeni aile gettoya kabul ediliyor, en fazla 12 yahudi çifti evlenebiliyordu ve bu ancak ikisi de 25 yaşın üstündeyseler mümkün olabiliyordu.

yahudiler tarla süremiyor ayrıca silah, baharat, şarap ya da tahıl ticareti yapamıyordu. 1726'ya dek belirli işaretler taşımaları gerekiyordu. bunlar erkekler için iki eşmerkezli sarı yüzük ve kadınlar için çizgili peçeydi. tüm yahudiler özel bir kelle vergisi vermekle yükümlüydü.

fransız devrimi patlak verdiğinde frankfurt judengasse'de mayer amschel rothschild adında genç ve başarılı bir iş adamı yaşıyordu. rothschild 1780'lerin başında frankfurt'un madeni paralar, değerli madenler ve antikayla uğraşan önde gelen sarraflarından biri haline geldi. fakat şehirdeki tüm yahudiler gibi o da gettonun dışında iş kuramıyor, hatta yaşayamıyordu.

kısa bir süre sonra bu durum tamamen değişti. 1791'de fransız ulusal meclisi fransız yahudilerini özgürlüğe kavuşturdu. fransız orduları şimdi rhineland'i işgal edip batı almanya yahudilerini de özgürleştiriyordu. frankfurt'taki etkileri ise daha ani ve belki de biraz istem dışı olmuştu. 1796'da fransızlar frankfurt'u bombaladı ve bu esnada judengasse'nin yarısını yıktı. yaklaşık 2 bin yahudi evsiz kaldı ve gettonun dışına çıkmaya mecbur oldu. rothschilds de bunlardan biriydi.

bir kez gettonun dışına çıkıp girişimcilikten men eden sayısız düzenlemeden de kurtulunca yeni iş fırsatları yakalama olanağı buldular. bunlar arasında avusturya ordusuna tahıl tedarik etmek için yapılan bir anlaşma da vardı ki, bu daha önce yapamayacakları bir şeydi.

rothschild 1790'ların sonunda artık frankfurt'un en zengin yahudilerinden biriydi ve çoktan iyi bir iş adamı olup çıkmıştı. fakat tam özgürlük için 1811'e kadar beklemek gerekecekti. sonunda, napoleon'un 1806'da yeniden örgütlediği almanya'nın frankfurt grandükü tayin edilen karl von dalberg tarafından anlaşma uygulamaya koyuldu. mayer amschel oğluna "işte şimdi bir yurttaş oldun." diyecekti.

bu olaylar, özellikle napoleon sonrası politik tasfiyeyi belirleyen 1815'teki viyana kongresi'ndeki gibi geriye dönüşler nedeniyle yahudi kurtuluşu için verilen mücadeleyi sonlandırmadı. fakat rothschildler için getto defteri kapanmıştı. mayer amschel ve oğulları kısa süre içinde frankfurt, londra, paris, napoli ve viyana şubeleriyle 19. yüzyıl avrupa'sının en büyük bankasının sahibi olmuşlardı.

5.08.2018

ulusların düşüşü

daron acemoğlu / james a. robinson

insanların piyasalar aracılığıyla kendi kararlarını vermelerine olanak tanımak bir toplum için kaynaklarını verimli bir biçimde kullanmanın en iyi yoludur. bunun yerine, tüm bu kaynakları devlet ya da dar bir elit kontrol ederse ne doğru teşvikler sağlanır ne de insanların beceri ve yetenekleri etkili bir biçimde tahsis edilir.

kurumlar gerçek hayatta davranış ve güdüleri etkilediklerinden ülkelerin başarı ya da başarısızlıklarını biçimlendirirler. bireysel yetenek toplumun her aşamasında önem taşır fakat pozitif bir kuvvete dönüştürülmesi için o bile kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç duyar.

çoğulculuk ve kapsayıcı ekonomik kurumlar arasında yakın bir ilişki olduğu açıktır. fakat anlaşılması gereken asıl önemli nokta, güney kore ve birleşik devletler'in kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olmalarının nedeni yalnızca çoğulcu siyasal kurumlarının olması değildir; aynı zamanda yeterince merkezileşmiş ve güçlü devletlerinin olmasıdır.

dünya eşitsizliğini anlamak için öncelikle bazı toplumların neden çok yetersiz ve toplumsal açıdan sakıncalı biçimlerde örgütlendiklerini anlamamız gerekir. çoğu iktisatçı ve siyasetçi "meseleyi doğru anlamaya" odaklanır. oysa asıl odaklanılması gereken, yoksul ülkelerin neden "meseleyi yanlış anladıklarına" açıklama getirmektir. konuyu yanlış anlamak genellikle ne cehaletle ne de kültürle ilgilidir. bu ülkeler iktidardakiler yoksulluğa yol açacak seçimler yaptıkları için yoksuldur. meseleyi hata ya da cehalet yüzünden değil kasten yanlış anlarlar.

ekonomik büyüme ve teknolojik değişim, beraberinde büyük iktisatçı joseph schumpeter'in deyişiyle "yaratıcı yıkım" getirir. eskiyi yeniyle değiştirirler. yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. yaratıcı yıkıma duyulan korku, çoğunlukla kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara muhalefetin temelini oluşturur.

edmund burke: uzun zamanlar toplumun ortak amaçlarına hizmet etmiş büyük bir yapıyı yıkmaya ya da elinin altında kendini kanıtlanmış modeller ve şablonlar olmaksızın yeniden inşa etmeye kalkan herkes son derece ihtiyatlı olmalıdır.

toplumların radikal yenilikler yapmaları için yeni insanlara ihtiyaç duymalarının yanı sıra bu yeni insanların ve neden oldukları yaratıcı yıkımın da çoğu zaman çeşitli direniş odaklarının -güçlü hükümdarlar ve elitler de dahil- üstesinden gelmeleri gerekir.

bugün gözlemlediğimiz dünya eşitsizliğinin kaynağı bu ayrışmada bulunabilir. birkaç istisna dışında günümüzün zengin ülkeleri 19. yüzyılda başlayan sanayileşme sürecine ve teknolojik değişimi benimseyenlerdir; fakir olanlar da benimsemeyenler.

orta doğu çoğunlukla müslüman ülkelerden oluşur ve bunlar arasında petrolü olmayanlar çok fakirdir. petrol üreticileri zengindir fakat bu beklenmedik zenginlik suudi arabistan ve kuveyt'te çok yönlü modern ekonomilerin oluşmasına yol açmamıştır.

woodrow wilson: tekel varlığını korursa daima hükümetin tepesinde olacaktır. onun kendi kendini dizginlemesini beklemiyorum. eğer bu ülkede birleşik devletler hükümetini satın alacak büyüklükte adamlar varsa onu mutlaka satın alacaklardır.

12.04.2017

osmanlı'da matbaa

daron acemoğlu / james a. robinson

1445'te alman şehri mainz'de johannes gutenberg iktisadi tarihi derinden etkileyecek bir yeniliği açıkladı: hareketli hurufata dayalı bir matbaa makinesi.

o zamana kadar kitaplar ya katipler tarafından elde kopya edilmek -ki bu son derece yavaş ve zahmetli bir işti- ya da bunların her bir sayfası belirli özelliklere sahip tahta kalıplarla basılmak zorundaydı. kitaplar son derece nadir ve çok pahalıydı. fakat gutenberg'in icadından sonra bu durum değişmeye başladı. kitaplar basıldı ve daha ulaşılır hale geldi. bu yenilik olmasaydı okuryazarlığın ve eğitimin kitlesel boyutta yaygınlaşması imkansızdı.

batı avrupa'da matbaa makinesinin önemi hemen fark edildi. sınırın ötesinde, fransa'nın strasbourg şehrinde daha 1460'da bir baskı makinesi kurulmuştu bile. 1460 sonlarına gelindiğinde önce roma ve venedik'teki, ardından floransa, milan ve torino'daki baskı makineleriyle bu teknoloji italya'ya yayılmıştı.

1476'ya gelindiğinde william caxton londra'da bir baskı makinesi kurdu, iki yıl sonra oxford'da da bir tane vardı. matbaa aynı dönemde benelüks ülkeleri üzerinden ispanya'ya, hatta 1473'te budapeşte'de ve bir yıl sonra krakow'da açılan matbaalarla doğu avrupa'ya yayıldı.

fakat herkes matbaayı cazip bir yenilik olarak görmüyordu. osmanlı sultanı ii. bayezid, daha 1485'te çıkardığı bir fermanla müslümanların arapça baskı yapmasını kesin bir biçimde yasakladı. bu kural 1515'te sultan i. selim tarafından daha da pekiştirildi.

1727'ye kadar osmanlı topraklarında matbaa makinesine müsaade edilmedi. daha sonra sultan iii. ahmet, ibrahim müteferrika'ya bir matbaa makinesi kurması için izin veren bir kararname çıkardı. bu gecikmiş adıma bile kısıtlamalar getirilmişti. kararname "bu hayırlı günde bu batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkarılacak ve bir daha asla saklanmayacaktır." dese de müteferrika'nın matbaası sıkı bir biçimde izlenecekti. kararname şöyle diyordu:

"kitapları tashih için, hakiki ulema ve müdekkik fazıllardan, şer'i ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman faziletli kadılardan eski istanbul kadısı mevlana ishak ve sabık selanik kadısı mevlana sahib ile galata eski kadısı mevlana es'ad (faziletleri ziyade olsun) ve büyük şeyhlerden olup hakiki alimlerin önde geleni kasımpaşa mevlevihanesi şeyhi musa (ilmi ziyade olsun) me'mur ve tayin olunmuşlardır."

müteferrika'ya matbaa kurması için izin verilmişti fakat ne basarsa bassın, din ve hukuk alimlerinden, yani kadılardan oluşan üç kişilik bir heyet tarafından incelenecekti. belki de matbaa makineleri daha yaygın olsaydı diğer herkes gibi kadıların ilim ve irfanları da ziyade olacaktı. fakat öyle olmadı, matbaa kurması için müteferrika'ya izin verildikten sonra bile.

beklenebileceği gibi, sonuçta müteferrika çok az kitap basabildi; matbaanın faaliyete geçtiği 1729'dan müteferrika'nın çalışmayı bıraktığı 1743'e kadar yalnızca 17 adet. ailesi geleneği sürdürmeye çalışsa da 1797'de pes edinceye kadar yalnızca yedi kitap daha basabildiler.

osmanlı imparatorluğu'nun türkiye'deki merkezinin dışında matbaacılık daha da geri kaldı. örneğin mısır'da ilk matbaa makinesi ancak 1798'de, napoleon bonaparte'ın ülkeyi ele geçirmeye yönelik başarısız girişiminin bir parçası olan fransızlar tarafından kurulabildi.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar osmanlı imparatorluğu'nda kitap üretimi esasen mevcut kitapların elde kopyalarını çıkaran katiplerin üstlendiği bir işti. 18. yüzyıl başlarında istanbul'da böyle 80 bin katibin faaliyet gösterdiği sanılmaktadır.

matbaa makinesine gösterilen bu muhalefet okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı için aşikar sonuçlar doğurdu. 1800'de ingiltere'de yetişkin erkeklerin yüzde 60'ı ve kadınların yüzde 40'ı okuryazarken osmanlı imparatorluğu'ndaki yurttaşların muhtemelen yalnızca yüzde 2 ya da 3'ü okuryazardı. hollanda ve almanya'daki okuryazarlık oranları daha yüksekti.

osmanlı toprakları bu dönemdeki eğitimsel düzeyinin son derece düşük olması yüzünden, tıpkı nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 20'si okuma yazma bilen portekiz gibi, avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı.

osmanlı kurumlarının son derece mutlakıyetçi ve sömürücü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sultanın matbaa makinesine gösterdiği düşmanca tutumu anlamak zor değildir. kitaplar fikirlerin yayılmasına neden olurlar ve böylece nüfusu kontrol altında tutmak güçleşir. bu fikirlerin bazıları ekonomik refahı artırmak için yeni ve değerli yollar sunabilir fakat bazıları da yıkıcı olabilir ve mevcut siyasal ve sosyal durum için tehdit oluşturabilirler.

ayrıca, kitaplar okuma yazma öğrenen herkes için bilgiyi ulaşılır hale getirdiğinden şifahi bilgiyi kontrol edenlerin iktidarını da sarsabilirler. bu da elitlerin kontrolündeki statüko için tehdit oluşturur. osmanlı sultanları ve din kurumları ortaya çıkabilecek yaratıcı yıkımdan korktular. getirdikleri çözüm ise matbaayı yasaklamak oldu.

10.04.2015

sömürücü kurumlar

daron acemoğlu / james a. robinson

sömürücü siyasal kurumlar çoğunluğun sırtından birkaç kişiyi zengin eden sömürücü ekonomik kurumlara yol açarlar.

böylelikle, sömürücü kurumlardan çıkar sağlayanların kendi (özel) ordularını kurmak, paralı askerler tutmak, yargıçlar satın almak ve iktidarda kalabilmek amacıyla seçimlere hile karıştırmak için kaynakları olur. ayrıca sistemi savunmak için her türlü çıkara sahiptirler. dolayısıyla, sömürücü ekonomik kurumlar sömürücü siyasal kurumların ayakta kalması için bir platform oluştururlar. sömürücü siyasal kurumların olduğu rejimlerde iktidar kıymetlidir; çünkü denetime tabi değildir ve ekonomik zenginlik getirir.

sömürücü siyasal kurumlar iktidarın kötüye kullanılmasına karşı denetim de sağlamazlar. bir iktidarın yozlaşıp yozlaşmadığı tartışmaya açıktır fakat lord acton mutlak iktidarın mutlak surette yozlaşacağını savunurken kesinlikle haklıdır.

ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar bu gücü ellerinde tutmak için kurumlar inşa ederler ve bunda da başarılı olurlar. bu tip kısır döngüler sömürücü kurumların ve aynı elitlerin azgelişmişlikle birlikte kalıcı hale gelmesine yol açar.

sömürücü kurumlar yalnızca bir sonraki sömürücü rejimin önünü açmakla kalmazlar, aynı zamanda bitmek bilmeyen iç çatışmalara ve iç savaşlara da neden olurlar. bu iç savaşlar da daha fazla acıya neden oldukları gibi, bu toplumların ulaştığı çok az bir merkezileşmeyi de yok ederler. ayrıca bu, sıradaki bölümde göreceğimiz gibi, genellikle kanunsuzluğa, devletin acze düşmesine ve siyasal kaosa yol açan bir süreç başlatarak ekonomik refaha dair tüm hayalleri yıkar.

bugün ülkeler başarısız oluyor; çünkü bu ülkelerin sömürücü kurumları insanların tasarruf, yatırım ve yenilik için ihtiyaç duydukları teşvikleri sağlamıyorlar. sömürücü siyasal kurumlar sömürüden çıkar sağlayanların gücünü pekiştirerek bu ekonomik kurumlara destek sağlıyorlar. bu başarısızlığın kökeninde, detayları farklı koşullar altında farklılık gösterseler de, daima bu sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar var. çünkü siyasetçiler kaynakları sömürmekten ya da kendilerini ve ekonomik eliti tehdit edecek her türlü ekonomik faaliyeti bastırmaktan son derece memnundular.

sömürücü kurumlar yalnızca yasa ve düzeni değil en temel ekonomik faaliyetleri de yok ederek devletin tamamen acze düşmesine yol açarlar. sonuç ekonomik durgunluktur ve iç savaşlar, kitlesel boyuttaki zorunlu göçler, kıtlıklar ve salgınlar bu ülkelerin çoğunu 1960'larda olduklarından daha yoksul hale getirmiştir.

günümüzde ülkelerin başarısız olmalarının bir başka nedeni de devletlerinin iflas etmesidir. bu da, onlarca yıl sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlarla idare edilmenin bir sonucudur.

11.08.2013

amerika nasıl kuruldu

daron acemoğlu / james a. robinson

1516'nın başlarında ispanyol denizci juan diaz de solis, güney amerika'nın doğu sahillerindeki geniş bir halice demir attı. solis sahilin sığ sularında ilerlerken bu toprakları ispanya adına sahiplendi ve bölgede gümüş olduğu için nehrin adını rio de la plata, "gümüş nehri" koydu.

halicin iki yanındaki yerli halklar -günümüzde uruguay'ın bulunduğu bölgedeki charrua halkı ve modern arjantin'in pampas olarak bilinen ovalarındaki querandi halkı- yeni gelenleri düşmanca karşıladı. bu yerliler, güçlü bir merkezi siyasi otorite olmaksızın küçük gruplar halinde yaşayan avcı-toplayıcılardı. aslına bakılırsa, ispanya adına işgal etmeye koyulduğu yeni topraklarını keşfe çıkan solis'i sopalarla döverek öldürenler de charrualardan bir gruptu.

1534'te, hâlâ iyimserliğini koruyan ispanyollar pedro de mendoza önderliğindeki yerleşimcilerden oluşan ilk misyonu ispanya'dan bölgeye gönderdiler. bu yerleşimciler aynı yıl içinde buenos aires bölgesinde bir şehir inşa ettiler. buranın avrupalılar için ideal bir yer olması gerekiyordu. adı tam olarak "iyi havalar" anlamına gelen buenos aires'in yumuşak, ılıman bir iklimi vardı.

ne var ki, ispanyolların ilk yerleşimi kısa ömürlü oldu. iyi havaların değil, sömürecekleri kaynakların ve zorla kullanacakları işgücünün peşindeydiler. üstelik charruas ve querandi ahalisi de onlara minnettar değildi. ispanyollara yiyecek temin etmeye yanaşmadılar ve yakalandıklarında çalışmayı reddettiler. okları ve yaylarıyla yeni yerleşimlere saldırdılar.

kendi başlarına yiyecek bulmak zorunda kalacaklarını tahmin etmeyen ispanyollar açlık çekmeye başladı. buenos aires düşledikleri gibi değildi. bölgenin yerlilerini çalışmaya zorlamak fayda etmiyordu. bölgede sömürülecek altın ya da gümüş yoktu. solis'in bulduğu gümüşler ise aslında uzak batı'dan, ta and dağları'ndaki inka ülkesinden gelmişti.

hayatta kalmaya çalışan ispanyollar, daha büyük zenginlikler ve daha kolay çalıştırılabilecek bir nüfus sunacak yeni bir yer bulmak için keşif seferlerine çıkmaya başladılar. 1537'de juan de ayolas'ın liderlik ettiği böyle bir seferde, onları inkalara götürecek bir yol arayarak parana nehri'nden yukarı doğru ilerlediler. yolculukları esnasında, mısır ve manyoka dayalı bir tarım ekonomisine sahip yerleşik hayata geçmiş bir halk olan guaranilerle karşılaştılar.

de ayolas, guaranilerin charrua ve querandilerden tamamen farklı bir tabiatta olduklarını fark etmekte gecikmedi. kısa süren bir çatışmanın ardından guarani direnişini kırdı ve nuestra senora de santa maria de la asuncion adında, bugün paraguay'ın başkenti olan bir şehir kurdu. guarani prensesleriyle evlenen de ayolas ve adamları kısa sürede yeni bir aristokratik sınıf haline geldiler. mevcut guarani zorunlu işgücü ve vergi sistemini, kendi denetimlerine almak kaydıyla devam ettirdiler. bu, kurmayı istedikleri türden bir sömürgeydi. dört yıl içinde buenos aires terk edildi ve oraya yerleşen ispanyolların hepsi yeni şehre taşındı.

pampas'ın büyük tarımsal zenginliğine dayalı avrupa tarzı geniş bulvarlarıyla "güney amerika'nın paris'i" buenos aires'te 1580'e kadar yeni bir yerleşim kurulmadı. buenos aires'in terk edilmesi ve guarani'nin fethi, amerika'daki avrupa sömürgeciliğinin mantığını yansıtır. ilk ispanyol ve -ileride göreceğimiz gibi- ingiliz sömürgecileri toprağı kendi başlarına sürmeye niyetli değildi; bunu onların yerine başkaları yapsın istiyorlardı. ayrıca talan edebilecekleri zenginlikler, altın ve gümüş istiyorlardı.

de solis, de mendoza ve de ayolas'ın keşif seferleri, kristof kolomb'un 12 ekim 1492'de bahama adalarından birine ulaşmasını izleyen daha ünlü keşif seferlerinin ardından geldi. amerika'daki ispanyol yayılmacılığı ve sömürgeciliği 1519'da hernan cortes'in meksika'yı işgal etmesinin, 15 yıl sonra francisco pizarro'nun peru seferinin, bundan sadece iki yıl sonra da pedro de mendoza'nın rio de la plata seyahatinin ardından ciddi bir hal aldı. sonraki yüzyıl boyunca ispanyollar güney amerika'nın orta, batı ve güney kesimlerinin büyük kısmını fethedip sömürgeleştirirken portekiz de doğuda brezilya'yı sahiplendi.

ispanyolların sömürgecilik stratejisi son derece etkiliydi. ilk kez cortes tarafından meksika'da geliştirilen bu strateji, direnişi kontrol altına almanın en etkili yolunun yerlilerin liderini ele geçirmek olduğu gözlemine dayanıyordu. bu strateji sayesinde ispanyollar liderin serveti üzerinde hak iddia edip yerli halkı vergi ve yiyecek vermeye zorladılar. ikinci aşama kendilerini toplumun yeni elit sınıfı haline getirerek vergi, savaş tazminatı ve özellikle de zorunlu işgücü gibi mevcut uygulamaların kontrolünü ele geçirmeleriydi.

cortes ve adamları 8 kasım 1519'da muazzam aztek başkenti tenochtitlan'a vardıklarında aztek imparatoru montezuma, ispanyolları barışçıl bir biçimde karşılamasını tavsiye eden danışmanlarının sözüne uyarak misafirperverlik gösterdi. sonrasında olanlar, fransisken rahip bernardino de sahagun'un ünlü florentine kodeksi'ndeki 1560'larda derlediği maddede detaylı bir biçimde tarif edilmiştir:
ispanyollar derhal montezuma'yı kıskıvrak yakaladılar. ardından tüm silahlar ateşlendi. ortalığı korku sardı. sanki herkesin kalbi yerinden çıkmıştı. daha karanlık çökmeden dehşet çökmüştü, şaşkınlık ve endişe hakimdi, herkes donakalmıştı.
ve şafak söktüğünde derhal ispanyolların talep ettiği şeyler ilan edildi; beyaz tortillalar, kızartılmış hindiler, yumurtalar, tatlı su, kereste, odun, odun kömürü.. ve doğrusu, bunlar montezuma kumandasında oluyordu.
ve ispanyollar iyice yerleştiklerinde, kentin bütün hazinelerini ele geçirmek için derhal montezuma'yı sorguya çektiler. büyük bir şevkle altın aradılar. ve bunun üzerine montezuma onlara yolu gösterdi. etrafını sarmışlardı. sıkı sıkı tutuyor, bırakmıyorlardı.
ve ambara vardıklarında, teocalco adındaki yere, tüm o şaşaalı şeyleri ortaya döktüler: parlak kuş tüylerinden yelpazeler, gereçler, kalkanlar. buruna takılan hilal şeklindeki altın takılar, bacağa takılan altın bilezikler, altın pazıbentler, altın taçlar..
ardından altını ayırdılar. derhal bir ateş yakıp tüm değerli şeyleri ateşe verdiler. hepsi yandı. ispanyollar tüm altını külçeler haline getirdiler. ispanyollar her yeri gezdiler. her şeyi aldılar; görüp beğendikleri her şeyi.
bunun ardından montezuma'nın kendi ambarına gittiler. totocalo denilen yere. orada montezuma'nın kendi mallarını getirdiler. hepsi değerli şeylerdi; ucu süslü kolyeler, kuştüyü perçemli kol bantları, altın pazıbentler, bilezikler, deniz kabuklarıyla yapılmış pazıbentler.. ve turkuvaz taç, hükümdarlığın simgesi. hepsini aldılar.
azteklerin askeri fethi 1521'de tamamlandı. cortes, yeni ispanya eyaletinin valisi olarak en değerli kaynağı, yani yerli nüfusu, encomienda kurumuna göre bölmeye başladı. encomienda ilk kez ispanya'da, ülkenin güneyini 8. yüzyıl ve sonrasında buraya yerleşen mağribilerden geri alma faaliyetinin bir parçası olarak ortaya çıktı. yeni dünya'da çok daha kötücül bir biçim aldı: yerliler encomendero denilen bir ispanyol'a veriliyordu. yerli halk encomendero'ya vergi vermeye ve onun için çalışmaya zorlanıyor bunun karşılığında encomendero da onlara hristiyanlığı kabul ettirmekle yükümlü sayılıyordu.

encomienda uygulamalarının erken dönemine ait canlı bir tarif, bize ispanyol sömürge sisteminin en eski ve en yıkıcı eleştirilerini formüle eden dominiken rahibi bartolome de las casas'tan kalmıştır. de las casas, yeni vali nicolas de ovando liderliğindeki bir filoyla 1502'de ispanyol adası hispaniola'ya geldi. her gün yerli halkın maruz kaldığı zalimane muameleye ve sömürüye şahit olması, hayal kırıklığının ve rahatsızlığının giderek artmasına yol açtı. 1513'te, küba'nın ispanyollar tarafından fethinde bir din görevlisi olarak görev aldı; hatta hizmetleri için ona bir encomienda bile verildi. çabaları 1542'de ispanyol idaresinin barbarlığına karşı acımasız bir saldırı olan yerlilerin imhası üzerine kısa bir inceleme adlı kitabının yayınlanmasıyla sonuçlandı. encomienda konusunda, nikaragua örneği için şunları söylüyordu:

yerleşimcilerin her biri şehirde kendisine tahsis edilen -ya da hukuki ifadesiyle encommende edilen- konuta yerleşti. mukimleri kendisi için çalıştırmaya başladı, zaten az olan gıda maddelerini ellerinden aldı ve yerli halka ait, onların işlediği ve eskiden beri kendi ürünlerini yetiştirdikleri toprağı sahiplendi. yerleşimciler tüm yerli nüfusu -ileri gelenleri, yaşlı adamları, kadınları ve çocukları- kendi hane halkından sayarak öyle muamele ettiler ve böylelikle hiç rahat yüzü göstermeden gece gündüz kendi çıkarları için çalıştırdılar.

de las casas, bugünün kolombiya'sı yeni granada'nın fethinde uygulanan stratejiyi şöyle aktarıyordu:
ispanyollar, mevcut altının tamamına el koymaya yönelik uzun vadeli planlarını gerçekleştirebilmek için şehirleri ve yaşayanlarını kendi aralarında paylaşmak -ya da kendi tabirleriyle encommende etmek- şeklindeki olağan stratejilerini uyguladılar. ve sonra, her zaman olduğu gibi, onlara sıradan birer köle gibi davrandılar. sefere komuta eden adam, bölgenin kralını ele geçirip altı ya da yedi ay boyunca tutsak etti ve oldukça hukuksuz bir şekilde gitgide daha fazla altın ve zümrüt talep etti. dehşete düşen kral bogota, kendisini işkencecilerinin pençelerinden kurtarmanın endişesiyle bir evi tamamen altınla doldurup teslim etmesi talebine rıza gösterdi. bunu yerine getirmek için de halkını altın aramaya gönderdi ve onlar da pek çok kıymetli taşı parça parça taşımaya başladılar. ama ev hâlâ dolmamıştı ve bunun üzerine ispanyollar sözünü tutmadığı için onu öldüreceklerini duyurdular. 
komutan bir kanun temsilcisi olarak davanın kendisine bırakılması gerektiğini savundu. isteği yerine getirildiğindeyse, resmi suçlamaların tamamlanmasının ardından kralı anlaşmayı yerine getirmeme konusunda ısrar ettiği gerekçesiyle işkenceye mahkum etti. ona strapaddoyla (filistin askısı) işkence ettiler, karnına yanan içyağı koydular, her iki ayağını ve başını demir kasnaklarla kazıklara sabitlediler ve sonra iki adam ellerini tutarken ayak tabanlarını yaktılar. komutan ara sıra gelip bakıyor ve daha fazla altın vermedikçe ona ağır ağır işkence etmeye devam edeceklerini tekrarlıyordu ve öyle de yaptılar. sonunda kral ona çektirdikleri ıstıraba dayanamayıp boyun eğdi.
meksika'da geliştirilen fetih stratejisi ve kurumları ispanyol imparatorluğu'nun her yerinde şevkle benimsendi. ama başka hiçbir yerde pizarro'nun peru'yu fethindeki kadar etkili bir biçimde uygulanmadı. de las casas'ın ifadesiyle:
1531'de bir başka büyük zalim birkaç adamıyla peru krallığına seyahat etti. maceracı emsallerinin taktik ve stratejilerini yeni dünya'nın başka yerlerinde taklit etmek için her türlü gayreti göstermeye koyuldu.
pizarro, peru şehri tumbes yakınlarındaki sahilden başlayıp güneye ilerledi. 15 kasım 1532'de inka imparatoru atahualpa'nın ordugah kurduğu dağ şehri cajamarca'ya ulaştı. ertesi gün, müteveffa babaları huayna capac'ın yerine kimin geçeceğini tayin etmek için düzenlenen müsabakada kardeşi huascar'ı bozguna uğratan atahualpa, maiyetiyle birlikte ispanyolların kamp yerine geldi. atahualpa öfkeliydi, çünkü o ana kadarki ispanyol mezaliminden, örneğin güneş tanrısı inti'nin tapınaklarından birinde yapılanlardan haberdardı.
daha sonra olanlar ise herkesçe malumdur. tuzak kurup gelenleri gafil avladılar. atahualpa'nın muhafızlarından ve maiyetindekilerinden oluşan muhtemelen iki bin kadar kişiyi öldürdüler ve kralı esir aldılar. atahualpa yeniden özgürlüğüne kavuşmak için bir oda dolusu altın ve iki oda dolusu gümüş getireceğine söz vermek zorunda kaldı. sözünü yerine getirdi ama sözlerinde durmayan ispanyollar ağustos 1533'te onu boğarak öldürdüler. o kasım, ispanyollar inka başkenti cusco'yu ele geçirdi. inka aristokrasisi de atahualpa'yla aynı muameleye tabi tutuldu; altın ve gümüş temin edinceye dek hapsedildiler. ispanyolların taleplerini karşılamadıklarında diri diri yakıldılar. güneş tapınağı gibi cusco'nun muhteşem sanat hazinelerindeki altınlar yerlerinden kazınıp eritilerek külçe haline getirildi.
bu noktada ispanyollar inka halkına odaklandılar. meksika'da olduğu gibi, buranın sakinleri de her biri pizarro'nun beraberindeki conquistadorlar'dan birinin sorumluluğuna verilen encomiendalar'a bölündü. encomiendalar sömürgeciliğin ilk döneminde emeğin kontrol edilip örgütlenmesinde kullanılan temel kurumdu. ancak kısa bir süre sonra kuvvetli bir rakiple karşılaştı. 1545'te, diago gualpa adındaki bir yerli günümüz bolivya'sında andların yüksek kesimlerindeki yerel bir tapınağı ararken ani bir rüzgarla yere devrildi ve tam önünde gizli bir gümüş cevheri belirdi. bu, ispanyolların el cerro rico, "zengin tepe" adını koydukları büyük gümüş dağının bir parçasıydı. etrafında büyüyen potosi şehri 1650'de 160 bin kişilik bir nüfusa sahipti ve aynı dönemde lizbon ya da venedik'ten daha büyüktü.

ispanyolların gümüşten yararlanabilmek için madenciye, hem de çok sayıda madenciye ihtiyaçları vardı. bu yüzden yeni bir genel vali olarak asıl görevi işgücü meselesine çözüm getirmek olan francisco de toledo'yu atadılar. de toledo peru'ya 1569'da geldi ve ilk beş yılını etrafı gezip yeni görevini inceleyerek geçirdi. ayrıca tüm yetişkin nüfusu kapsayan büyük çapta bir araştırma başlattı.

toledo ihtiyacı olan yerli işgücünü bulmak için öncelikle tüm nüfusu taşıyarak reduccioneler olarak bilinen -tam anlamıyla "küçültülenler"- yeni şehirlerde yoğunlaştırdı. böylelikle işgücü ispanya kraliyeti tarafından daha kolay sömürülebilecekti. ardından mita olarak bilinen ve inka dili quechua'da "sıra" anlamına gelen bir inka işgücü kurumunu diriltip uyarladı. inkalar mita sistemleri sayesinde tapınaklar, aristokrasi ve ordu için yiyecek sağlamak üzere tasarlanmış plantasyonları işletirken zorunlu işgücünü kullanıyorlardı. inka eliti de karşılığında kıtlıkla mücadele ediyor ve güvenlik sağlıyordu.

toledo'nun elinde mita, özellikle de potosi mitası, ispanyol sömürgeciliğinin emek sömürüsündeki en geniş ve en eziyetli planına dönüşecekti. de toledo modern peru'nun ortasından başlayarak modern bolivya'nın büyük kısmını kapsayan dev bir havza belirledi. yaklaşık 200 bin mil kareyi kaplıyordu. bu bölgedeki reduccione'lerine yeni gelen yerli erkeklerin yedide birinin potosi'deki madenlerde çalışması gerekiyordu. potosi mita'sı neredeyse tüm sömürgecilik dönemi boyunca sürdü ve ancak 1825'te yürürlükten kaldırıldı.

harita 1, ispanyol fethi dönemindeki inka imparatorluğu'nun kaplamını ve mita havzasını gösteriyor. mita'nın başkent cusco'yu da kapsayarak imparatorluğun merkez kısmında karşılık geldiği bölgedir bu.

de toledo, emeğin yoğunlaştırılmasına ve mita'ya ek olarak encomienda'yı bir "kelle vergisi"yle, her yetişkin erkeğin yıllık olarak gümüşle ödemesi gereken sabit bir tutarla pekiştirdi. bu, yerlileri emek piyasasına zorlamak ve ispanyol toprak sahiplerinin ücretlerini azaltmak için tasarlanan bir başka dalavereydi. toledo'nun görev süresi boyunca bir başka kurum, repartimiento de mercancias, yaygınlık kazandı. ispanyolca "repartir", yani "dağıtmak" fiilinden gelen ve tam olarak "malların dağıtımı" anlamına gelen bu repartimiento, malların ispanyollar tarafından belirlenen fiyatlarla yerlilere zorla satışını içeriyordu.

de toledo son olarak ispanyol elitinin iş girişimlerinde, şarap, koka yaprakları ya da tekstil ürünleri gibi mallardan oluşan ağır yükleri taşımak için yük hayvanları yerine yerlilerin kullanıldığı trajin, yani kelime anlamıyla "yük"ü, uygulamaya koydu.

amerika'daki ispanyol sömürge dünyasının her tarafında benzer kurumlar ve sosyal yapılar ortaya çıktı. ispanyollar yağmacılığa, altın ve gümüş ihtirasına dayanan bir başlangıç evresinin ardından yerli halkı sömürmek için bir kurumlar ağı meydana getirdiler. encomienda, mita, repartimiento ve trajin'den oluşan kurumlar dizisi, yerli halkın yaşam standartlarını geçimlik düzeye indirmeye zorlamak ve böylece arta kalan tüm kazancı ispanyollar için sömürmek üzere tasarlanmıştı. bu amaca, topraklarını kamulaştırılarak, çalışmaya zorlayarak, hizmetleri için düşük ücretler vererek, yüksek vergiler getirerek ve almayı bile istemedikleri mallara yüksek fiyatlar koyarak ulaştılar. bu, kurumların ispanya krallığı'na büyük servetler kazandırmasına, fatihleri ve torunlarını büyük zenginliğe kavuşturmasına karşın latin amerika'yı dünyanın en eşitsiz kıtası haline getirdi ve ekonomik potansiyelinin çoğunu tüketti.

ispanyollar 1490'larda amerika'nın fethine başladıklarında ingiltere yıkıcı bir iç savaşın, gül savaşları'nın ardından toparlanmaya çalışan küçük bir avrupa gücüydü. yağma ve altın için kapışacak ve amerika'nın yerli halklarını sömürme fırsatından yararlanacak durumda değildi. yaklaşık 100 yıl sonra, 1588'de, ispanyol armadası'nın, ispanya kralı ii. felipe'nin ingiltere'yi işgal girişiminin ve şans eseri bozgununun siyasal şok dalgaları tüm avrupa'ya yayıldı. ingiltere'nin zaferi büyük bir sürpriz olsa da, sonunda sömürge imparatorluğu macerasına katılmalarına olanak tanıyan denizlerdeki artan ingiliz girişkenliğinin de bir işaretiydi.

bu yüzden, ingilizlerin kuzey amerika'yı kolonileştirmeye tam olarak aynı dönemde başlamaları rastlantı değildir. ama geç kalmışlardı. kuzey amerika'yı cazip olduğu için değil sadece uygun olduğu için seçtiler. amerika'nın sömürülecek yerli halkın bol olduğu ve gümüş madenlerinin yer aldığı "arzu edilir" kısımları çoktan işgal edilmişti. ingilizlere artıklar kalmıştı. 18. yüzyılda ingiliz yazar ve ziraatçı arthur young kârlı "temel ihtiyaç mallarının" -bununla ihraç edilebilir tarım ürünlerini kastediyordu- nerede üretilebileceğini ele alırken şöyle yazıyordu:
her şey dikkate alındığında görüyoruz ki, kolonilerimizdeki temel ihtiyaç malları üretimi, güneşten uzaklıkları oranında değer kaybediyor. hepsinin en sıcağı olan karayiplerde miktar kişi başına 8l. 12s. 1d. iken kıtanın güneyindeki kolonilerde 5l. 10s. merkezdekilerde 9s. 6 1/2d.'e düşüyor. kuzeydeki yerleşimlerde ise 2s. 6d.'e. bu ölçek kuşkusuz çok önemli bir dersi ortaya koyuyor: kuzey enlemlerinde koloni kurmaktan kaçınılması gerektiğini.
ingilizlerin 1585 ile 1587 yılları arasında kuzey carolina'daki ranoke'de bir koloni kurma girişimleri tam bir başarısızlıktı. 1607'de bir kez daha denediler. 1606'nın sonlarına doğru üç yelkenli; susan constant, godspeed ve discovery kaptan christopher newport komutasında virginia'ya gitmek üzere yelken açtı. virginia kumpanyası'nın himayesindeki koloniciler chesapeake körfezi'ne girdiler ve tahttaki ingiliz kralı i. james'e atfen james adını verdikleri nehir boyunca ilerlediler. 14 mayıs 1607'de jamestown yerleşimini kurdular.

virginia kumpanyası'nın gemilerindeki yerleşimciler ingiliz olsa da, ellerindeki kolonicilik modeli cortes, pizarro ve toledo'nun hazırladığı şablondan büyük ölçüde etkilenmişti. ilk planları, bölgenin yerli şefini ele geçirmek ve onu erzak bulmanın ve yerlileri kendileri için yiyecek ve zenginlik sağlamaya zorlamanın bir yolu olarak kullanmaktı.

ingiliz kolonicileri jamestown'a ilk kez ayak bastıklarında bulundukları bölgenin wahunsunacock adındaki bir krala sadakatle bağlı yaklaşık 30 kızılderili kabilesinin oluşturduğu bir koalisyon olan powhatan konfederasyonu'na ait olduğunu bilmiyorlardı. wahunsunacock'un başkenti, jamestown'a yalnızca 20 mil uzaklıktaki werowocomoco şehriydi. koloniciler bölgedeki durum hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorlardı. eğer kızılderililer yiyecek ve işgücü sağlamaya ikna edilemezlerse koloniciler en azından onlarla ticaret yapabilmeliydi.

görünüşe göre, yerleşimcilerin kendi başlarına çalışıp kendi ürünlerini yetiştirmesi fikri akıllarından dahi geçmemişti. ne de olsa, yeni dünya'nın fatihleri de böyle yapmamıştı.

wahunsunacock, kolonicilerin varlığını çabucak fark etti ve onlara büyük bir kuşkuyla yaklaştı. kuzey amerika için oldukça büyük sayılabilecek bir imparatorluğun başındaydı. ancak çok düşmanı vardı ve inkalar'da olduğu gibi ezici bir merkezi siyasal kontrolden yoksundu. wahunsunacock ingilizlerin niyetinin ne olduğunu anlamaya karar verdi ve ilk olarak onlarla dostça ilişkiler kurmayı istediğini ileten elçiler gönderdi.

1607 kışı başlarken jamestown yerleşimcilerinin yiyeceği azalmaya başlamıştı. koloni konseyinin liderliğine tayin edilen edward marie wingfield kararsızlık içindeydi. durumu kurtaran kaptan john smith oldu.

yazdıkları, koloninin başlangıç dönemindeki gelişimine ilişkin bilgilerimizin temel kaynaklarından birini oluşturan smith destansı bir karakterdi. ingiltere'nin lincolnshire kırsalında doğdu. ticarete atılmasını arzu eden babasına aldırış etmedi ve paralı asker oldu. ilkin hollanda'da ingiliz ordusunda savaştı. ardından macaristan'daki avusturya ordusuna katılarak osmanlı imparatorluğu ordularına karşı savaştı. romanya'da yakalandı, köle diye satıldı ve tarla işçisi olarak çalıştırıldı. günün birinde efendisinin üstesinden gelmeyi başardı ve elbiseleri ile atını çalarak avusturya'ya kaçtı.

smith, virginia yolculuğunda başını çoktan derde sokmuş ve wingfield'ın emirlerine karşı geldiği için isyan suçuyla susan constant'da hapsedilmişti. planları, yeni dünya'ya vardıklarında onu mahkemeye çıkarmaktı. ancak wingfield, newport ve diğer kolonici elitin saçtığı dehşete rağmen, kendilerine verilen emirlerin bulunduğu mühürlü zarfı açtıklarında virginia kumpanyası'nın smith'i jamestown'u yönetecek idari konseyin üyeliğine tayin ettiklerini gördüler.

newport erzak ve daha fazla kolonici tedarik etmek için ingiltere'ye dönüp, wingfield ne yapılacağı konusunda karasızlığa düştüğünde koloniyi kurtaran smith'di. temel gıda maddeleri sağlayan bir dizi ticari misyon başlattı. bunlardan birinde wahunsunacock'un küçük kardeşlerinden biri olan opechancanough tarafından ele geçirildi ve werowocomoco'da kralın huzuruna çıkarıldı. wahunsunacock'la görüşen ilk ingiliz'di ve bazı kaynaklara göre smith bu ilk görüşmede wahunsunacock'un genç kızı pocahontas'ın araya girmesiyle hayatta kalmıştı. 2 ocak 1608'de serbest bırakıldı ve aynı günün ilerleyen saatlerinde ingiltere'den tam zamanında dönen newport'un gelişine kadar hâlâ tehlikeli ölçüde yiyecek kıtlığı çekmekte olan jamestown'a döndü.

jamestownlu koloniciler bu ilk deneyimlerinden çok az ders çıkardılar. 1608 yılının devamında altın ve değerli maden arayışlarını sürdürdüler. hayatta kalmak istiyorlarsa ister zorla ister ticaret yoluyla olsun kızılderililer sayesinde karınlarını doyurmaya bel bağlayamayacaklarını hâlâ anlayabilmiş gibi görünmüyorlardı. cortes ve pizarro için iyi sonuç veren sömürgecilik modelinin kuzey amerika'da hiç mi hiç işe yaramayacağını ilk fark eden smith'di. temel koşullar tamamen farklıydı.

smith, inkaların ve azteklerin aksine virginia kızılderililerinin altını olmadığını belirtiyordu. gerçekten de, günlüğüne "bilmelisiniz ki tüm servetleri kumanyadan ibaret" diye yazmıştı. ilk yerleşimcilerden biri olup ardında kapsamlı bir günlük bırakan anas todkill'in şu teşhisi, smith ve diğer birkaçının hayal kırıklığını gayet iyi ifade ediyor: "ne iş vardı, ne umut, ne de konuşmak; varsa yoksa altın çıkarmak, işlemek, taşımak."

harita 2, ispanyol fethi sırasında amerika'nın farklı bölgelerindeki tahmini nüfus yoğunluğunu gösteriyor. birleşik devletler'in nüfus yoğunluğu birkaç bölge dışında mil karede en fazla 0.75 kişi düzeyindeydi. meksika'nın merkezinin ve peru andlarının nüfus yoğunluğu ise mil kareye 400 kişiye, yani 500 kattan fazlasına çıkıyordu.

newport 1608 nisanı'nda ingiltere'den ayrılırken "aptal altını" da denilen pirit yüklü bir kargo taşıyordu. eylülün sonunda virginia kumpanyası'nın bölgedeki kızılderililer üzerinde daha sıkı bir kontrol uygulamasını söyleyen emirleriyle döndü. niyetleri şef wahunsunacock'a taç giydirmek ve bu sayede ingiltere kralı i. james'in hizmetine girmesini sağlamaktı. onu jamestown'a davet ettiler ama kolonicilere karşı hâlâ derin bir şüphe besleyen wahunsunacock'un özgürlüğünü riske atmaya niyeti yoktu. john smith, wahunsunacock'un yanıtını şöyle kaydetmişti: "kralınız bana armağanlar yolladıysa, ben de bir kralım ve burası benim ülkem. ben değilim onun ayağına gitmesi gereken, babanız bana gelecek. kalenize gelmem, böyle bir yemi de yutmam."

wahunsunacock "böyle bir yemi" yutmazsa, taç giyme törenini gerçekleştirmek için newport ve smith'in werowocomoco'ya gitmesi gerekecekti. tüm hadise tam bir fiyaskoyla sonuçlanmış gibi görünüyordu. wahunsunacock namına tüm bu olup bitenden çıkan tek sonuç, kolonicilerden kurtulma zamanının gelmiş olduğuydu. ticarete ambargo koydu. jamestown artık erzak için ticaret yapamayacaktı. wahunsunacock onları aç bırakarak teslim olmaya zorlayacaktı.

newport ingiltere'ye gitmek üzere 1608 aralık ayında bir kez daha yelken açtı. yanında smith'in kaleme aldığı ve virginia kumpanyası'nın direktörlerinden koloniye karşı yaklaşımlarını değiştirmelerini istirham eden bir mektup götürüyordu. virginia'nın meksika ve peru'daki gibi kısa sürede zengin edecek biçimde sömürülmesine olanak yoktu. altın ya da değerli madenler yoktu ve kızılderililer çalışmaya ya da yiyecek getirmeye zorlanamıyorlardı. smith, ayakta kalmayı başaracak bir kolonide çalışmak zorunda olanların kolonicilerin kendisi olduğunu anladı. bu yüzden direktörlerden doğru türden insanları göndermelerini istedi: "yeniden adam yolladığınızda buradaki gibi bin kişi göndereceğinize yalvarırım 30 kadar marangoz, çiftçi, bahçıvan, balıkçı, demirci, duvar ustası, ağaçları ve köklerini temizleyecek yeterli miktarda işçi gönderin."

smith daha fazla işe yaramaz kuyumcu ustası istemiyordu. jamestown bir kez daha sadece onun becerikliliği sayesinde kurtulmuştu. kızılderili kabilelerini onunla ticaret yapmaları için kandırmayı ve zorlamayı başardı; buna yanaşmadıklarında ne bulabildiyse onu aldı. yerleşimde smith tek otoriteydi ve "çalışmayan yiyemez" kuralını koymuştu. jamestown ikinci kışı da atlattı.

virginia kumpanyası'nın para getiren bir girişim olması amaçlanmıştı ama iki feci yılın ardından kârdan eser yoktu. şirket yöneticileri yeni bir yönetim modeline ihtiyaç duyduklarına karar vererek mevcut meclisin yerine bir vali atadılar. bu mevkiye atanan ilk kişi sir thomas gates'di. şirket, smith'in uyarısının bazı yönlerini dikkate alarak yeni bir şey denemeleri gerektiğini kavramıştı.

bu kavrayışın nedeni "açlık zamanı" diye bilinen 1609-1610 kışındaki olaylardı. yeni yönetim şeklinin hareket alanı bırakmadığı smith, 1609 sonbaharında kırgın bir halde ingiltere'ye döndü. koloniciler onun becerikliliğinden mahrum kalmaları ve wahunsunacock'un yiyecek tedarikini kısmasıyla perişan oldular. kış mevsimine giren 500 kişiden yalnızca 60'ı, mart ayı geldiğinde sağ kalabilmişti. durum öylesine umutsuzdu ki, yamyamlığa başladılar.

gates ve yardımcısı sir thomas gale'in uygulamaya koyduğu "yeni bir şey", elbette koloniyi yöneten elit için değil fakat ingiliz yerleşimciler için gaddarlık düzeyindeki bir iş rejimiydi. "ilahi, ahlaki ve askeri yasalar"ı yayan gale idi. bunlara şu maddeler de dahildi:
hiçbir erkek ya da kadın koloniden kızılderililere kaçamaz, kaçanlar ölüm cezasına çarptırılır.
kamuya ya da şahsa ait bir bahçeyi ya da bir bağı soyan ya da mısır başağı çalanlar ölüm cezasına çarptırılır.
hiçbir koloni üyesi kendi çıkarı için bir kaptana, gemiciye, yelkenciye ya da tayfaya bu ülkeye ait hiçbir malı satamaz ya da veremez, uymayanlar ölüm cezasına çarptırılır.
eğer kızılderililer istismar edilemiyorsa, diye düşündü virginia kumpanyası, belki koloniciler edilebilirdi. yeni koloni modeli virginia kumpanyası'nı tüm ülkenin sahibi yaptı. erkekler kışlalara yerleştirildi ve şirketin belirlediği tayınları aldı. iş grupları oluşturuldu ve her biri bir şirket yetkilisinin gözetimine verildi. bu, idamı ceza için ilk çare olarak gören, sıkıyönetime yakın bir uygulamaydı.

koloninin yeni kurumlarının bir parçası olması bakımından biraz önce değindiğimiz ilk madde dikkate değerdir. şirket kaçanları ölümle tehdit ediyordu. yeni iş rejimi söz konusu olduğunda çalışmakla yükümlü koloniciler için kızılderililerle yaşamak için kaçmak, gitgide daha cazip bir seçenek haline geliyordu. ayrıca, o dönemde virginia'da yerlilerin nüfus yoğunluğunun bile düşük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, virginia kumpanyası'nın kontrol ettiği sınırların ötesine yalnız başına kaçmak da mümkündü. bu seçenekler karşısında şirketin gücü sınırlıydı. ingiliz yerleşimcileri karın tokluğuna ağır iş yapmaya zorlayamazdı.

bu kolonicilik modelinin virginia'da işe yaramayacağını kavramak virginia kumpanyası'nın biraz zamanını aldı. ayrıca "ilahi, ahlaki ve askeri yasalar"ın başarısızlığının kafalarına dank etmesi de...

1618'den itibaren önemli ölçüde yeni bir strateji benimsendi. kızılderilileri ve yerleşimcileri zorlamak mümkün olmadığı için tek alternatif yerleşimcilere teşvik sunmaktı. 1618'de şirket her bir erkek yerleşimciye 50 akre toprak verildiği; ayrıca ailesinin her ferdi ve virginia'ya getirebileceği tüm hizmetliler için de fazladan 50 akre daha toprak verildiği "headright sistemi"ni başlattı. yerleşimcilere ev verildi, kontratları iptal edildi ve 1619'da toplanan bir genel kurul etkin bir biçimde tüm yetişkin erkeklere yasalar ve koloniyi yöneten kurumlar için söz hakkı tanıdı. bu, birleşik devletler'de demokrasinin başlangıcıydı.

sonuçta, virginia kumpanyası'nın ispanyollar için meksika'da, orta ve güney amerika'da işe yarayan modelin kuzey'de işe yaramayacağını gösteren ilk dersi öğrenmesi 12 yıl aldı. 17. yüzyılın kalanı ise ikinci ders üzerine uzun bir mücadeleler silsilesine tanık oldu: ekonomik açıdan varlığını sürdürebilir bir koloni için tek seçenek, yatırım yapmaları ve çok çalışmaları için kolonicilere teşvik sağlayacak kurumlar inşa etmekti.

kuzey amerika gelişirken ingiliz eliti, tıpkı ispanyolların yaptığı gibi, defalarca ayrıcalıklı bir azınlık dışındaki herkesin ekonomik ve siyasal haklarını ağır bir biçimde sınırlayacak kurumları hayata geçirmeyi denedi. ama bu model her seferinde iflas etti; tıpkı virginia'da olduğu gibi.

en iddialı girişimlerden biri, virginia kumpanyası'nın strateji değiştirmesinin hemen ardından geldi. 1632'de chesapeake körfezi'nin yukarı kesimindeki 10 milyon akrelik toprak, ingiltere kralı i. charles tarafından baltimore lordu cecilius calvert'e tahsis edildi. maryland sözleşmesi, lord baltimore'a istediği gibi bir hükümet kurması için tam bir özgürlük sağlıyor ve yedinci madde baltimore'un "sözü edilen eyalette iyi ve mutlu bir hükümet için gerekli her türlü yasayı takdir etmek, hazırlamak ve çıkarmak için tam, özgür ve mutlak bir güce sahip olduğunu" belirtiyordu.

baltimore 17. yüzyıl ingiltere kırsalının idealleştirilmiş versiyonunun bir kuzey amerika varyantı olacak feodal bir toplum yaratmak için detaylı bir plan hazırladı. ülkeyi lordlar tarafından idare edilecek binlerce akrelik arazi parçalarına ayırdı. lordlar, toprakları işleyecek ve karşılığında ülkenin kontrolünü ellerinde bulunduran elite kira ödeyecek mutasarrıflar tutacaktı. benzer bir girişim 1663 sonlarında, aralarında sir anthony ashley-cooper'ın da olduğu sekiz arazi sahibi tarafından kurulan carolina'da gerçekleştirildi.

ashley-cooper, sekreteri büyük ingiliz filozofu john locke'la birlikte carolina anayasası'nı hazırladı. bu belge, tıpkı ondan önceki maryland sözleşmesi gibi, arazi sahibi elitin kontrolüne dayalı elitist ve hiyerarşik bir toplum için bir şablon sağlıyordu. önsöz, "bu eyaletin hükümeti, hükmü altında yaşadığımız ve bu eyaletin de bir parçası olduğu monarşiye daima riayet etsin ve bizler de muhtelif demokrasiler kurmaktan kaçınalım" diyordu.

temel anayasa katı bir sosyal yapı tasarladı. en altta leet-man'ler vardı ve madde 23 "tüm leet-man çocukları leet-man'dir ve bu tüm kuşaklar için geçerlidir" diyordu. hiçbir siyasal güçleri olmayan leet-man'lerin üstünde aristokrasiyi oluşturan cassique'ler ve landgrave'ler yer alıyordu.  landgrave'lerin her birine 48 bin akre, cassique'lerin her birine de 24 bin akre arazi tahsis edilecekti. landgrave'lerin ve cassique'lerin temsil edildikleri bir parlamento olacak fakat yalnızca daha önce sekiz arazi sahibi tarafından onaylanmış kriterler görüşülebilecekti.

tıpkı virginia'daki gaddar bir yönetim kurma girişiminin başarısızlıkla sonuçlanması gibi, benzer tipte kurumları maryland ve carolina'da hayata geçirme planları da suya düştü. nedenler aynıydı. yerleşimcileri hiyerarşik bir sosyal yapının içinde yaşamaya zorlamak imkansızdı; çünkü yeni dünya'da çok fazla seçenekleri vardı. bunun yerine, çalışmaya istekli olmalarını sağlamak için teşvik edilmeleri gerekiyordu. çok geçmeden daha fazla ekonomik özgürlük ve daha ileri siyasal haklar talep etmeye başladılar. maryland'de de yerleşimciler kendi topraklarına sahip olmak için ısrar etmeye başladılar ve lord baltimore'u bir meclis kurmaya zorladılar.

1691'de meclis, kralı maryland'i bir kraliyet kolonisi olarak tanımaya ve böylelikle baltimore ve onun şanlı lordlarının siyasal ayrıcalıklarını kaldırmaya ikna etti. benzer bir sürüncemeli mücadele kuzey ve güney carolina'da cereyan etti ve yine arazi sahiplerinin yenilgisiyle sonuçlandı. güney carolina 1720'de kraliyet kolonisi oldu.

1720'lere gelindiğinde, sonradan birleşik devletler'i oluşturacak 13 koloninin tümü benzer idari yapılara sahipti. hepsinin bir valisi ve erkek arazi sahiplerinin üyeliğini esas alan bir meclisi vardı. demokratik değildiler; kadınlar, köleler ve arazisi olmayanlar oy kullanamıyordu. ancak diğer çağdaş toplumlarla kıyaslandığında çok geniş siyasal haklara sahiptiler. birleşik devletler'in bağımsızlığının başlangıcında, 1774'te, ilk kıta kongresi'ni toplamak için bir araya gelen işte bu meclisler ve liderleriydi. meclisler hem kendi üyeliklerini hem de kendi vergi haklarını belirleme hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. bu, bildiğimiz gibi, ingiliz koloni idaresi için çeşitli sorunlar yarattı.

buraya kadar anlatılanlardan, demokratik ilkelere dayalı, siyasal gücün kullanımına sınırlama getiren ve bu gücü toplumun geniş kesimlerine yayan bir anayasa benimseyip uygulayan ülkenin meksika değil de birleşik devletler olmasının bir tesadüf olmadığı aşikârdır. delegelerin mayıs 1787'de philadelphia'da kaleme aldıkları belge, 1619'da jamestown'da genel meclis'in kurulmasıyla başlayan uzun bir sürecin ürünüydü.

birleşik devletler'in bağımsızlık döneminde yaşanan anayasal süreç ile bir süre sonra meksika'da cereyan eden arasındaki tezat çok belirgindir. şubat 1808'de napoleon bonaparte'ın komutasındaki fransız ordusu ispanya'yı işgal etti. mayıs'ta madrid'i, ispanya'nın başkentini ele geçirdiler. eylül'de ispanya kralı ferdinand tutuklanıp tahttan uzaklaştırıldı. onun yerine fransızlarla savaşmak için meşaleyi ulusal bir cunta, junta central devraldı. cunta ilk kez aranjuez'de toplandı ancak fransız orduları karşısında güneye geri çekildi. sonunda, napoleoncu kuvvetler tarafından kuşatılmış olmasına rağmen cadiz limanına ulaşıp burada direndi. cunta burada cortes adında bir parlamento kurdu.

cortes 1812'de halk egemenliği ilkelerini esas alan bir anayasal monarşiye geçmek için çağrıda bulunan, cadiz anayasası olarak bilinen anayasayı hazırladı. aynı zamanda özel ayrıcalıkların sona erdirilmesi ve yasalar önünde eşitliğin hayat geçirilmesi için de çağrıda bulunuyordu. tüm bu talepler, hâlâ encomienda'nın, zorunlu işgücünün ve bir hak olarak kendilerine ve sömürge devletine verilmiş mutlak gücün şekillendirdiği kurumsal bir çevrede hüküm sürmeye devam eden güney amerika elitleri için aforoz anlamına geliyordu.

ispanyol devletinin napoleoncu işgalle çökmesi latin amerika'daki tüm sömürgelerde kurumsal krize neden oldu. junta central'in otoritesini tanıyıp tanımama konusunda çok tartışma vardı ve bunun üzerine latin amerika'nın pek çok bölgesinde yerel cuntalar kuruldu. ispanya'dan bütünüyle bağımsız olma seçeneğinin farkına varmaları an meselesiydi. ilk bağımsızlık ilanı 1809'da la paz-bolivya'dan geldi; ne var ki peru'dan gönderilen birliklerce çabucak bastırıldı.

meksika'da peder miguel hidalgo'nun öncülük ettiği "1810 hidalgo isyanı", ispanyol yönetimine karşı muhalefeti güçlendirdi. hidalgo'nun ordusu 23 eylül'de guanajuato'yu yağmaladığında intendante'yi, yani sömürgenin en üst düzeydeki idarecisini öldürdüler ve ardından ayrım gözetmeksizin beyazları öldürmeye başladılar. bu bağımsızlık hareketinden çok bir sınıf savaşına, hatta etnik bir savaşa benziyordu ve elitlerin tümünü muhalefette birleştirdi. eğer bağımsızlık halkın siyasete katılımını sağlayacaksa yalnızca ispanyollar değil yerel elitler de bunun karşısındaydı. sonuç olarak, meksika elitleri popüler katılımın yolunu açan cadiz anayasası'na son derece kuşkuyla yaklaştılar ve asla geçerliliğini tanımadılar.

1815'te napoleon'un avrupa imparatorluğu çöktüğünde kral vii. ferdinand tahta geri döndü ve cadiz anayasası ilga edildi. ispanyol kraliyeti amerika'daki sömürgelerini geri kazanmaya uğraşırken kralcı meksika'yla bir sorun yaşamadı. yine de, 1820'de ispanyol otoritesini yeniden tesis etmek amacıyla amerika'ya yelken açmak için cadiz'de toplanan bir ispanyol ordusu, vii. ferdinand'a karşı isyan etti. kısa süre içinde onlara ülkenin her tarafından askeri birlikler katıldı ve ferdinand cadiz anayasası'nı yeniden geçerli kılmak ve cortes'i toplamak zorunda kaldı.

bu cortes, cadiz anayasası'nı hazırlayandan bile daha radikaldi ve zorunlu emeğin tüm biçimlerinin kaldırılmasını teklif etti. bunun yanı sıra tüm ayrıcalıklara, örneğin ordudaki subay ve askerlerin işledikleri suçlardan dolayı askeri mahkemelerde yargılanmasına son verdi. sonunda meksika da bu belgedeki dayatmalarla karşılaşınca, elitler kendi başlarına hareket edip bağımsızlıklarını ilan etmenin daha iyi olduğuna karar verdiler.

bu bağımsızlık hareketinin başındaki isim, ispanyol ordusunda bir subay olan augustin de iturbide'ydi. 24 şubat 1821'de, bağımsız bir meksika için kendi görüşünü ortaya koyan "plan de iguala"yı yayımladı. plan, başında meksikalı bir imparatorun olduğu bir anayasal monarşiye dayanıyor ve meksikalı elitlerin konumları ve ayrıcalıkları için büyük bir tehdit olarak gördükleri cadiz anayasası'nın hükümlerini ortadan kaldırılmasını içeriyordu. "plan de iguala" çok hızlı destek gördü ve ispanya bunun kaçınılmaz olanı durdurmaya yetmeyeceğini anladı.

fakat iturbide yalnızca meksika'daki süreci düzenlemekle kalmadı. otorite boşluğunu fark ederek kendisini -güney amerika'nın bağımsızlığının büyük önderi simon bolivar'ın tanımıyla "tanrının ve süngülerin yardımıyla"- imparator ilan ettirmek için vakit kaybetmeden arkasındaki askeri destekten yararlandı. birleşik devletler başkanlarının güçlerini kısıtlayan siyasal kurumlar iturbide için söz konusu değildi; çabucak kendisini bir diktatöre dönüştürdü ve ekim 1822'de yasal meclisi azledip yerine kendi seçtiği bir cuntayı atadı.

iturbide çok uzun yaşamasa da, 19. yüzyıl meksikası'nda benzer nitelikteki olaylar defaatle cereyan edecekti.

birleşik devletler anayasası günümüz standartlarında bir demokrasi meydana getirmedi. seçimlerde kimin oy vereceğini belirlemek eyaletlerin kendilerine kalmıştı. kuzeydeki eyaletler gelirlerine ve ne kadar araziye sahip olduklarına bakmaksızın tüm beyaz erkeklere oy kullanma hakkı tanırken güneydeki eyaletler bunu ancak aşamalı olarak uygulamaya koydular. hiçbir eyalet kadınlara ya da kölelere oy kullanma hakkı tanımadı, beyaz erkekler için mülkiyet ve zenginliğe ilişkin kısıtlamalar kaldırılarak açık bir biçimde siyah erkekleri oy kullanma hakkından mahrum eden ırksal ayrıcalıklar getirildi.

birleşik devletler anayasası philadelphia'da yazılınca kölelik de, elbette, yasal addedildi ve en kirli müzakere temsilciler meclisindeki koltukların eyaletler arasında ayrılması konusunda cereyan etti. bu koltukların ülkenin nüfusuna göre tahsis edilmesi gerekiyordu ama güney eyaletlerinin temsilcileri kölelerin de sayılmasını istedi. kuzeyliler itiraz ettiler. temsilciler meclisi'nin koltuklarının paylaştırılmasında bir kölenin özgür bir kişinin beşte üçü olarak sayılması üzerinde anlaşıldı.

kuruluş sürecinde birleşik devletler'in kuzeyi ve güneyi arasındaki çatışmalar, beşte üç kuralı ve diğer anlaşmaların işe yaramasıyla bastırıldı. sonraki düzenlemeler zamanla eklendi -örneğin missouri anlaşması, kölelik konusunda senato'daki dengeyi korumak için, kölelik yanlısı ve kölelik karşıtı iki devletin daima eşzamanlı olarak birliğe dahil edilmesini karara bağlıyordu. bu geçiştirmeler, sonunda iç savaş bu çatışmaya kuzey'in lehine çözüm getirinceye dek birleşik devletler'in siyasal kurumlarının olaysız biçimde çalışmasına olanak tanıdı.

iç savaş kanlı ve yıkıcıydı. ancak hem öncesinde hem de sonrasında nüfusun büyük bir kesimi için çok geniş ekonomik fırsatlar vardı; özellikle kuzeyde ve batıda. meksika'daki durum ise çok farklıydı. birleşik devletler 1860 ve 1865 arasında beş yıl boyunca siyasal istikrarsızlık yaşadıysa, meksika bağımsızlığının ilk 50 yılı boyunca neredeyse aralıksız istikrarsızlık yaşadı. bu durum en açık biçimde antonio lopez de santa ana'nın kariyerinde kendini gösterir.

veracruz'da bir sömürge memurunun oğlu olan santa ana, bağımsızlık savaşlarında ispanya için savaşan bir askerken sivrildi. 1821'de taraf değiştirerek iturbide'in yanında yer aldı ve bir daha ardına bakmadı. ilk defa mayıs 1833'te meksika başkanı olsa da valentin gomez farias'ın başkanlığa gelmesine izin vermeyi tercih ettiğinden iktidarda bir aydan az kaldı. gomez farias'ın başkanlığı 15 gün sürünce santa ana yeniden iktidara geldi. ancak bu da ilki kadar kısa süreli oldu ve temmuz başında onun yerine yeniden gomez farias geçti.

santa ana ve gomez farias bu dansı 1835 ortalarına kadar sürdürdüler; ta ki santa ana'nın yerini miguel barragan alıncaya dek. fakat santa ana hemen pes eden biri değildi. 1839, 1841, 1844, 1847 ve son olarak 1853 ile 1855 arasında başkanlığa geri döndü. toplam 11 kez başkan oldu; alamo ve texas kaybedilirken ve sonradan new mexico ve arizona olacak toprakların elden çıkmasına yol açan feci meksika-amerika savaşı sürerken başkanlık yaptı. 
1824 ile 1867 yılları arasında meksika'da çok azı yasal olarak tanınmış herhangi bir prosedürün ardından iktidara gelen 52 başkan görev yaptı.

bu eşi benzer görülmemiş siyasal istikrarsızlığın ekonomik kurumlar ve teşvikler üzerindeki sonuçları çok açıktır. böylesi bir istikrarsızlık mülkiyet haklarının büyük ölçüde tehlikeye girmesine yol açtı. ayrıca meksika devletini ciddi biçimde zayıflatarak vergileri artırmak ya da kamu hizmetlerini yerine getirmek için çok az bir otoritesinin ve gücünün kalmasına sebep oldu.

aslına bakılırsa, santa ana meksika'nın başındayken bile ülkenin büyük bir bölümü onun kontrolünde değildi ve bu durum texas'ın birleşik devletler tarafından ilhakına olanak tanıdı. üstelik, biraz önce de gördüğümüz gibi, meksika'nın bağımsızlık ilanının arkasındaki motivasyon, sömürgecilik döneminde meksika'yı büyük alman kaşifi ve latin amerika coğrafyacısı alexander von humbolt'un sözleriyle "eşitsizlik ülkesi" yapan ekonomik kurumları korumaktı. yerli halkın sömürülmesi ve tekeller oluşturulması üzerine kurulu bir topluma dayanan bu kurumlar, nüfusun büyük kısmının ekonomik teşvik ve girişimlerini engellemişti. birleşik devletler 19. yüzyılın ilk yarısında sanayi devrimi'ni deneyimlemeye başlarken meksika daha da yoksullaştı.