31.7.08

uzun lafın kısası

karl marx: emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.

jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.

julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.

chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.

robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.

stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

25.7.08

din

clarence darrow: bazılarınız dinin insanları mutlu ettiğini söylüyor. bunu gülme gazı da yapıyor. viski de.

john dewey: dini duygular, entelektüel açıdan yaratıcı değil, muhafazakardır. süregelen dünya görüşünü sahiplenir ve onu kutsallaştırır.

phyllis diller: din ne kadar da orta çağ'a özgü bir fikir! hiç konuşmasam daha iyi. ah, her şey para yüzünden.

albert einstein: din, kapının olmadığı yerde bir çıkış yolu bulma girişimidir.

emma goldman: din, kutsal hakikat, ödüller ve cezalar; dünyanın en büyük, en yozlaşmış ve en tehlikeli, en güçlü ve karlı endüstrisinin temel taşlarını oluşturur.

sam harris: dinin sapkınlığı, aklı başında insanların inanılmaz kitlesel düşüncelere inanmalarına yol açmasıdır.

heinrich heine: kapkaranlık bir gecede bulunabilecek en iyi rehberin bir kör olması gibi, karanlık çağlarda da insanlar en iyi dinle yönetilmişlerdir. fakat güneş doğduğunda, kör yaşlı adamları rehber olarak kullanmak aptalca olacaktır.

william blake: hapishaneler kanunun tuğlalarından, genelevler ise dinin taşlarından yapılmıştır.

22.7.08

eş doğa

metin eloğlu


us ermez bir kördüğümde
çağlar çağanlar kış kıyamet üzreyken
yani şu yinelenmez gel geç düğünde
dostluk tohumlarını çatlatırım ben
insan varlığıyla donatılmış evrenim
evet biraz da doğa benim

bir pencere açarım yüreciğime
yediveren güller ışır salkım saçak
leylaklarda gün batar bir hoş olurum
yazı da güzü de o seviyle solurum
elden ne gelir ki bambaşkadır dirilen
bakmayın gülüp geçtiğime
biraz da doğayım ben

bir iş güç edineyim papatyalar akınca
bulutum işte tanyeliyim daha ne olayım
sonra kırkikindi yağmurları, düşlerim üşür
kim istemez ki hep yeniden doğayım
özü kılıçtan keskin biçimi inceden ince
kuytu bir deniz bulsam kumlar üşüşür
ben buncaysam, elbet doğa da bunca

kumruların nabzı hep bende atar
nice çavlanlar köpüklenir içimde
gecenin neden güne dönüştüğünü bilirim de
baharın nerelere göçtüğünü bilemem
otlar çalılar sonra o evrensel ağaçlar
suç yok ki geçmişimde geleceğimde
doğa bende oluşur ve bence yalnız o var

21.7.08

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var

ataol behramoğlu


yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi
sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten
sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir çiçeği

insan saatlerce bakabilir gökyüzüne
denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa
yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır
kopmaz kökler salmaktır oraya

kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını
kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin
ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara
bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin

insan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine
hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına
insan balıklama dalmalı içine hayatın
bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına

uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar
bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın
değişmemelisin hiçbir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu
fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın

ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle
çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı
kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına
dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı

yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var
yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır
ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

19.7.08

uçurum

cesare pavese

her hayat, olması gerektiği gibidir.

en yetkin davranış tam bir kayıtsızlıktan doğar.

her sabah, kendimizin nemli, sıcak bir kalıbı gibi, bir gök cismi gibi, yorgunluğumuzu bırakırız yatağımızda.

herkes ne derse desin, yüksek tabakaların titiz ve biçimsel davranışları küçük burjuvaların şapşal rahatlıklarından iyidir. bunalım anlarında yüksek tabakadan bir insan ne yapacağını bilir; küçük burjuva ise düpedüz hayvanlaşır.

kapitalizm oldukça faşistler de olacaktır.

okurken aradığımız yeni düşünceler değil, kendi düşüncelerimizin basılı sayfada doğrulandığını görmektir.

uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

vicdanlı sanatçı dışında her şey çamurdur.

18.7.08

tokat

ercüment behzat lav


bizim papaz efendi dedi ki
"isa bir yanağına tokat yedi
öbür yanağını da çevirdi
isa'nın yediği iki tokat
roma'yı devirdi."

ben de papaz efendi'ye dedim ki
"ben de isa babamızın kuluyum
her gün efendimden tokat yiyorum
her tokat yiyişimde
öbür yanağımı da çeviriyorum
efendim niye devrilmiyor roma gibi
roma'dan güçlü mü bizim efendi?"

mad men

sadece sıkıcı insanlar sıkılır.

ezop'un, rüzgar ve güneşle ilgili bir masalı vardır. rüzgar ve güneş, bir gezgine ceketini çıkarttırma konusunda iddialaşırlar. rüzgar tüm gücüyle adamın üzerine eser; ancak, adam ceketine daha da sıkı sarılır. sonra güneş adamın üzerinde parıldamaya başlar, hava gittikçe daha da ısınır. ve gezgin ceketini çıkarıverir. buradan çıkaracağımız ders nedir? incelik, nezaket ve ikna gücü kazanır. kaba kuvvet ise kaybeder.

"en soluk mürekkep bile en iyi hafızadan iyidir." (çin atasözü)

bir bilgenin bir zamanlar dediği gibi, istediğin bir şeyi elde edememekten daha kötü olan tek şey, onu bir başkasının elde etmesidir.

bir iş iyiyse, her ihtiyacı tatmin eder.

erkekler sekreter istiyormuş gibi görünürler; ancak çoğunlukla, anne ile garson arasında bir şey olmanı beklerler.

reklamcılık tek bir şey üzerine kuruludur: mutluluk. ve mutluluk nedir biliyor musunuz? mutluluk yeni bir araba kokusudur. korkudan bağımsız olmaktır. o, şüphelerinizi giderir bir biçimde, yapmakta olduğunuz şey her neyse, onun güvenli olduğunu haykıran, yol kenarındaki bir billboarddur. güvendesiniz.

17.7.08

sürgün

mario vargas llosa

okulda öğrenilen; tarihçilerin yazdığı tarih, aslında acımasız ve amansız olan gerçek hayatta, başrol oyuncularının beklentilerine ya da yaşadıklarına kıyasla her zaman beklenmedik ve şaşırtıcı olan birtakım değişikliklere, karışıklıklara, ilerleme ve gerilemelere yol açmış olan sayısız planların, aksiliklerin, entrikaların, beklenmedik olayların, rastlantıların ve çıkarların kaotik ve keyfi bir karışımının az çok şiirsel, akılcı ve tutarlı bir şekilde yeniden oluşturulmasıdır.

thomas kempis haklıydı. kendini hiçbir zaman hiçbir yere bağlı hissetmemişti; çünkü insanın içinde bulunduğu durum buydu işte: bu gözyaşı vadisinde, ölümden sonra ve öbür dünyada erkeklerle kadınlar dönüp dolaşıp kendilerini beslemiş olan, sonsuza dek yaşayacakları o kaynağa geri dönene kadar geçici olarak bulundukları bu yerde sürgündeydiler.

kırbaçlanan, sakat bırakılan o zavallı insanlar, açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan, elleri ve ayakları kesilmiş o çocuklar; canları çıkana kadar sömürülen, bir de üstüne katledilen o insanlar. binlercesi, on binlercesi. nasıl olur da tanrı böyle şeylerin olmasına izin verir? bu nasıl bir tanrı'dır ki binlerce erkeğin, kadının, çocuğun korkunç şeyler yaşayıp acı çekmelerine göz yumar? 

mavi saçlı kız

burçak çerezcioğlu

insan ancak kaybedince anlıyor bazı şeylerin değerini.

ulaşılmazlıklar aslında öylesine güzeldir ki; işte budur isteği tutku yapan.

insanın bazen polyannacılık oynamaya ihtiyacı var. çünkü insanlar her zaman mutlu olamazlar. mutlu olmak istiyorsanız mutlu olmak için çabalayın ve mutlu olacak sebepler bulun.

keşke dünyada hatta yeryüzünde hiç kötülük olmasa da her şey, her iyi isteğimiz gerçek olsa. ne olurdu sanki.

ne yazık dünyanın ruh hastası, korkunç, acımasız, lanet, şeytan insanlarla dolup taşması. dünyada ne kadar çok pis insan var. hem de çok çocukça, saçma sebeplerle, bazen de sebepsiz yere insanları öldürüyorlar.

insan ne kadar yalnız, yaşamak ne çaresiz ve ne zavallı, kaderin ne oyun oynayacağını boyun bükmüş bekliyoruz, zaman ne gösterecek diye.

o kadar acı çektikten sonra, sanıyorum ben de çok olgunlaştım. küçücük şeyleri dert etmenin çok saçma olduğunu anladım. önemli olan sağlık ve mutluluk.

her şey çok fazla karışık, kuralcı. neden hep kurallara uymak zorundayız ve neden hep, hayatımız boyunca duygularımızı bastırıp kendi kendimize farkında olmadan acı çektiriyoruz?

sabahları
hasta uyanmanı istiyorum
hastaysan eğer
yaşıyorsun demektir (mehmet çerezcioğlu)

sevgi dünyadaki en güzel ve tek şey bence. keşke insanlar bunun bilincine varabilseler, çok geç olmadan.

en zor olan da bir şeye başlamaktır hep.

neden hepimiz hayatı dolu dolu yaşamak yerine hayatı monoton bir halde yaşıyoruz? eğer yaşamak buysa biz yaşamıyoruz. muhakkak bir şeylerin elimizden kayması ve acı günler mi yaşamamız gerek sanki? bunlar ders olmadan anlayabilsek yaşamın değerini, her şey çok daha güzel olurdu.

hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamam mutluluğu; çünkü o içimde. boşuna aramamalı onu. boşuna kaçmamalı. kaçmak, sadece kendinden kaçıştır. sadece.

siyahta çirkinlikler kayboluyor. eğer güzellikleri görmek istiyorsan onları kendin bulabilirsin.

aslında ölüm üzücü bir şey değil; insanların üzülmelerinin sebebi, onu özleyişleri, bir daha göremeyecek olmaları. ama bunun farkında değil insanlar; ölümü kötü bir şey, korkulacak bir şey sanıyorlar. birçoğumuz öyle. ben ölmekten değil; ama sevdiklerimi yitirmekten korkuyorum.

16.7.08

flush

virginia woolf

gerçek filozof kürkünü kaybeden; ama pirelerinden kurtulandır.

insan neden yaşamı olduğu gibi kabul etmez de işin içine doğaüstü şeyler karıştırır ki? güneşte yatmak hoş değil midir? keyiften daha güzel ne vardır? gün ışığı kadar basit bir şeyi neden bir bilmeceye ya da bir drama dönüştürür bunlar?

hiçbir şey öyle basit değildir, işin içinde iş vardır. nefret nefret değildir; nefret aynı zamanda aşktır da.

bir zamanlar, berkshire kırlarında venüs'ün av borusu yabanıl müziğini çalmıştı; flush, mr. partridge'in köpeğini sevmişti; o da ona bir yavru doğurmuştu. şimdi aynı sesin floransa'nın dar sokakları boyunca çağırdığını duydu; ama bunca yıllık suskunluktan sonra daha buyurgan, daha acil bir tınıyla. flush insanoğullarının hiç tanıyamayacağı şeyi tanıyordu artık -katışıksız aşk, sadece ve sadece aşk, bütün bütüne aşk, utanç, pişmanlık tanımayan, bir gelen bir giden aşk, çiçeğe konan arının gelip gittiği gibi. çiçek bugün güldür, yarın zambak; bir kırların yabani devedikeni olur, bir limonlukların o meşum keseli orkidesi. flush geçeneğin orada öyle rastgele, öyle tasasız kucakladı ki aşağıdaki benekli spaniyeli de, alacalı köpeği de, sarı köpeği de -hangisi olursa, fark etmiyordu. flush için hepsi birdi. ne zaman çalarsa boru, rüzgar ona sesini ne zaman taşırsa peşinden gitti. aşk her şeydi, aşk yetiyordu. kaçamakları için kimse onu suçlamadı. flush gece geç ya da ertesi sabah döndüğünde, mr. browning ona gülmekle yetindi.

insanın burnu yoktur, desek yeridir. dünyanın büyük şairleri bir yanda gül koklamışlarsa, bir yanda da tezek koklamışlardır. arada uzayıp giden sonsuz koku derecelemeleri kaydedilmiş değildir. oysa flush'ın içinde yaşadığı büyük ölçüde bir kokular dünyasıydı. aşk özellikle kokuydu, biçim ve renk kokuydu; müzikle mimari, hukuk, politika ve bilim kokuydular. onun için din bile kokuydu. her gün yediği pirzola ya da bisküviyle yaşadığı serüvenlerin en basitini tasvir etmek bizi aşar.hele iş meşalelerin, defnenin, tütsünün, bayrakların, mumların ve kafuruda saklanmış bir saten ayakkabının topuğuyla ezdiği gül yapraklarından bir çelengin kokusuyla karışık spaniyel kokusunu tasvir etmeye gelince, belki ancak shakespeare, o da antonius ve kleopatra'yı yazarken şöyle bir ara verdiğinde.. ama shakespeare ara vermezdi. yetersizliğimizi itiraf edelim o halde ve yalnızca flush için italya'nın, yaşamının bu en dolu, en özgür, en mutlu yılarında sadece art arda kokulardan oluştuğunu dile getirmekle yetinelim. aşk, herhalde diyoruz, yavaş yavaş çekiciliğini kaybetmekteydi. koku kaldı.

sisler bulvarı

attila ilhan



ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir
rüzgar kendini yerden yere vuruyor

ben
çocuklar gibi sevdim devler gibi ıstırap çektim
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları
harplere açlıklara yalnızlığıma rağmen

türkülerin başladığı bittiği yerdeki kız

bir türkünün kıyısından çocuklar geçer
ellerini tertemiz bir yağmurda yıkamış
yalınayak macera gözlü çocuklar geçer

yıkmış sokaklara boylu boyunca gençliğini
ümitlerini güvercinler gibi uçurmuş
binlerce defa kaybetmiş ümitlerini

sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun

nasıl ki unutulmuşsun
devril
ve bitir maceranı

demek
sen bu dünyadan çocukların anladığını anlıyorsun
zaman ihtiyarlıyor ya sen hala çocuksun

hatırlanmayacak kadar eski ve güzel olmak
bütün yıldızları unutup kutup yıldızı'nı bir görüşte tanımak

15.7.08

son aday

day leclaire

dokunuşları başka bir zamandan gelen hayaletleri canlandırmış gibiydi. ona ne kadar çok karşı gelmek istediyse de hunter onun bütün direncini kolaylıkla kırmıştı. öpüşlerini derinleştirirken leah'ın göğsünü kavradı, ince pamuklunun altından göğüs ucunu okşadı. sonra leah onun kendisine istediği gibi dokunmasına istediği bölgeleri keşfetmesine, bir zamanlar sadece onunla paylaştığı arzunun zirvesine yükseltmesine izin verdi.

leah kemerini çıkararak şifoniyerin üzerindeki çiçeklerin yanına koydu. kendisini zayıf ve savunmasız hissediyordu. sonunda gelinliği çıkardı. hunter gelinliği alıp odanın diğer köşesine özenle yerleştirip yanına geldi. leah odanın ortasında ipek ve dantel iç çamaşırlarıyla durmaktan utanmıştı. "hunter," diye fısıldadı. "buna hazır olduğumu sanmıyorum." "rahatla" diye mırıldandı hunter. "acelemiz yok. dünya kadar zamanımız var." sonra leah'a yaklaşarak onu kollarına aldı. "eskiden aramızın ne kadar iyi olduğunu hatırlıyor musun?" "ama artık aynı insanlar değiliz. duygularımız değişti." "bazı şeyler asla değişmez." siyah gözlerindeki arzu okunabiliyordu. leah'i biraz daha kendisine çekerek başparmağını çenesinin üzerinde gezdirdi. hunter'ın bu nazik okşayışı leah'i titretti. her zaman ona çok nazik davranmıştı. bir kadının ihtiyaçlarını bilen, bunu güçlü bir tutkuyla birleştiren bir âşık olarak onunla sevişmek, leah'ın asla unutamayacağı bir deneyim olmuştu. bu duygulara yenilmek, onun hâlâ kendisini sevdiğine inanmak. çok çekici bulduğu bir fanteziydi. "sana çok güzel anlar yaşatabilirim." dedi hunter dudakları leah'in kulak memesinden boynunda atan damara inerken. "bunu sana göstermeme izin ver." sütyeninin kopçasını bulup açtı ve ipekli çamaşırını çıkardı. leah gözlerini kapamış, nefes alışları hızlanmıştı. daha önceki deneyimlerinden onunla sevişmenin harika olacağını biliyordu. ama onu endişelendiren ertesi sabah hunter'ın amacına. hem çiftliği hem de onu kazanmaya bir adım daha yaklaşmış olacağını bilmekti. hunter göğsünü kavradığında kalbi çılgınca atmaya başladı. bir an, teslim olup duygularını serbest bırakmakla savaşmak arasında kararsız kaldı. çünkü eğer kendisini ondan koruyamazsa, çiftliği ve bakmakla yükümlü olduğu kişileri nasıl koruyacaktı? huzursuzca kıpırdandı. "çok hızlı gidiyorsun." dedi alçak sesle. "yavaş olacağız. her zaman durabiliriz." ama bunu yapmayı istemeyeceğiz. bu dile getirilmeyen sözler havada asılı kaldı. söylemese bile hunter'ın ne düşündüğü o kadar acıktı ki, leah titredi. hunter geri çekilerek ceketini ve kravatını çıkardı. gömleğinin düğmelerini açarak leah'ı kollarına aldı ve yatağa taşıdı. onu yatırdıktan sonra yanına uzandı.

14.7.08

arzu evi

cem uzungüneş



cenneti elbet biz yaratacağız
üstümüzdeki yarı saydam naylondan
bu uhrevi sera etkisinden
mutlak bir mutluluk düşünden
kurtulduğumuz zaman
ruhumuzla tenimizi barıştırdığımız zaman

yaşamın mucize olduğu
yerlerde gezendir bir kelebek avcısı
ölümsüz renklerini saptamak için
kısacık ömürlü kelebekleri değil
"kelebek valslerini" öldürmek zorundasın

mutsuzluğun geri çağırdığı tutku yaşantıları

memnuniyetin tuhaf bir aurası vardır
iki kişi arasında bile bir aşk üçgeni vardır

fark ettin mi
yağmur yağarken her şey başka bir şeyi ima ediyor

batık bir şehrin içindeyiz; şimdiki zaman içindeyiz

giderek bir tılsımlı an'ı kollayan
bir bahane olarak yaşıyor insan

sevilen

elsa triolet

bütün düşüncelerinizin bir tek varlığa yöneldiğini ve sadece bu varlığın sizi mutlu kılmak, daha doğrusu, mutsuzluğu sizden uzaklaştırmak gücüne sahip olduğunu hayal edin bir an. bu durumda kim olsa umutlanır. sevilen varlığın tabii olarak söylediği tatlı bir sözden umuda kapılmak vardır; gelişigüzel bir bakışının sevgi dolu olduğunu sanıp umuda kapılmak vardır. aşkını gururundan gizliyor, dersiniz kendi kendinize ya da önceleri sevmiyordu ama şimdi seviyor dersiniz; o da olmadı, yarın mutlaka sever, dersiniz. tepeden tırnağa kulak kesilmişsinizdir artık: en sıradan cümlesinin altında bir gizli anlamlar uçurumu keşfedersiniz. sonra bir an gelir, öyle bir laf eder ki sevgili varlığınız, her şey, en ufak bir şüpheye yer kalmayacak şekilde yıkılır. umutsuzluk o zaman gelir işte ve karşınızdaki hiçbir zaman değişmemiş olduğu için, ne umudu anlar ne umutsuzluğu. kendisini, hep aynı kaldığı halde, niçin bazen sevimli ve cömert, bazen de zalim ve korkunç bulduğunuza şaşar sadece!

13.7.08

27 temmuz 1996

leyla erbil

aydın uğur 63'üncü günde
altan berdan kerimgiller 65'inci günde
ilginç özkeskin 66'ncı günde
hüseyin demircioğlu 67'nci günde
ali ayata 67'nci günde
müjdat yanat 67'nci günde
tahsin yılmaz 68'inci günde
ayçe idil erkmen 68'inci günde
hicabi küçük 69'uncu günde
yemliha kaya 69'uncu günde
osman akgün 69'uncu günde
hayati can 70'inci günde

ölüm orucunda öldüler!

türkiye cumhuriyeti hükümeti'ne

ölümü kucakladınız ve ulaşabildiğiniz her yere bulaştırıyorsunuz.

bu uzun cinayetle ülkemizi yaraladınız.

ülkemizin geleceğini, insanlarımızın saygınlığını tehlikeye attınız; siyasi tutuklu ve hükümlülere insan gözlerinizi kapadınız ve topluma aynı şeyi yapmasını telkin ettiniz.

toplumun vicdanında tedavisi çok güç bir yara açtınız.

durun, vazgeçin, cinayeti sürdürmeyin!

insan hayatlarının üzerinde amansız bir oyun oynuyorsunuz.
bu cinayete son verin.

biz, aşağıda imzası olan yazar ve şairler, ölüm orucuyla hak arama yolunu seçen siyasi tutuklu ve hükümlülerin insani taleplerinin tümünü, haklı ve meşru buluyoruz.

bir an önce bu talepleri kabul edin.

insan olmak korkulduğu kadar zor değildir.

tektaş ağaoğlu, meltem ahıska, oktay akbal, gülten akın, hulki aktunç, mete akyol, sina akyol, hüseyin alemdar, orhan alkaya, erdal alova, necmiye alpay, melih cevdet anday, oruç aruoba, inci asena, hüseyin atabaş, atilla atalay, zeynep avcı, i. mert başat, murat belge, ilhan berk, atilla birkiye, tanıl bora, metin celal, ali cengizkan, osman çakmakçı, reha çamuroğlu, cevat çapan, nevzat çelik, veysel çolak, arif damar, mahzun doğan, mehmet h. doğan, refik durbaş, nazlı eray, şükrü erbaş, leyla erbil, bilgesu erenus, müştak erenus, cezmi ersöz, tuğrul eryılmaz, turgay fişekçi, füruzan, berat günçıkan, vedat günyol, nurdan gürbilek, mehmet güreli, gencay gürsoy, hüseyin haydar, ahmet inam, küçük iskender, şebnem işigüzel, tarık dursun k., alpay kabacalı, metin kaçan, orhan kahyaoğlu, vivet kanetti, emin karaca, tuğrul keskin, ümit kıvanç, orhan koçak, can kozanoğlu, akif kurtuluş, ayla kutlu, ömer laçiner, mario levi, ömer madra, nezihe meriç, murathan mungan, mustafa şerif onaran, zeynep oral, erdal öz, turgut özakman, meral özbek, adnan özer, mahir öztaş, hasan öztoprak, halil ibrahim özcan, iskender savaşır, bülent somay, alaeddin şenel, salim şengil, tülin tankut, zerrin taşpınar, latife tekin, ahmet telli, mahmut temizyürek, güven turan, erbil tuşalp, umay umay, mina urgan, celal üster, nilgün üstün, özcan yalım, bekir yıldız, can yücel, güler yücel, ayşegül yüksel.

ulaşamadıklarımızdan, yaşar kemal'in (her vakitki gibi) telefonu ve faksı yanıt vermedi ama tv'de zülfü livaneli ile birlikte çalışmaları sürüyordu, izliyorduk. ulaştığımız halde imza vermeyenlerden ahmet altan, gazetesinin sütununda her gün makaleleriyle mücadele ettiğini, ayrıca ölüm karşısında "bildiri" mücadelesi vermekten "utandığını" söyleyerek özür diledi. imza verenlerin çoğunun bir köşe yazarı olmadığını anımsayalım! memet fuat ve özdemir ince metne takıldılar. bizimse (bizim değil ölecek çocukların) onların onaylayacağı incelikte bir metni yeniden ele alacak vaktimiz kalmamıştı. tomris uyar ise, "bu hükümetten ben hiçbir şey istemem." dedi. herkes kendine göre haklıydı yani. ölüm orucunun durmasında bir nebze rolümüz olmuş mudur bilemiyorum ama bu tavrımız hiç değilse yaşar kemal'in 2 yazarla değil en az 100 yazarla desteklendiğini yansıtmıştır.

buzdan kılıçlar

latife tekin

yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşırlar. yoksulluk ölüm kadar kesin ve keskin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlar.

karnımızı doyurmak için çırpındığımız her an'ı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de varolduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız.

parasızlar her istasyonda donarlar.

kendilerini yaşadıklarına inandırmak zorunda kalan insanların dünyasında hayatın araçları gerçekliklerinden sıyrılır. yoksullar onları boşluklarında durmaksızın çınlayan bir ses olarak duyarlar.

dünyanın uzayla ilişkisinin nasıl haddi hesabı yoksa, insanın dünyayla ilişkisinde de durum aynen budur.

kimi çift yıldızlar alabildiğine büyük olduğu için birbirlerinden uzak düşmek gibi bir kaderi paylaşmışlardır. çift yıldızlar küçük küçükse birbirlerine sürekli olarak daha yakın dururlar.

hayat; inanç, sessizlik ve çalışmayla gelişir.

bir insan basit bir şey değildi. dışardan petek gibi düzlenmiş görülüyordu ama içinde patlamaya hazır fırtınalar gizleniyordu. ruhumuzdaki rüzgar akıl ve mantıktan bağımsız eserek psikoloji dediğimiz şeyi yaratmaktaydı. kişi davranışlarının maddiyatla muazzam irtibatı vardı. insan sokakta ne görüyorsa içinde istemese dahi aynen o yönde bina kuruluyordu. arzu, kesinliği olan manyetik bir dalgaydı. ona hükmedilemiyordu.

insanın kendine dahi uzak olduğu bir an oluyor.

dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

yoksulların dünyasının dışarıya açılan camı yoktur.

keşke zamanda aşkı öldüren zehirli bir yan bulunmasaydı..

darda olduğu her halinden belli olan bir kadın, para kabul etmiyorsa, kendine büyük inancı var demektir.

yoksulların yüzyıllardır dünyaya karşı kalkan olarak kullandıkları serap, başkalarının hayatıdır.

kendilerine dair olanı, kendilerine ait olmayan seslerin yankısını giyinmek suretiyle korudular.

varolan her türlü madde enerjidir. her şey değişim halindedir. insan enerjinin kütleleşmiş şeklidir. maddenin olmadığı yerde yer yoktur. uzaklık ve yakınlık hiç yoktur.

sempati, kalbin aşktan sonra gelen en muazzam duygusudur.

yokluğun gözünden görünen dünya sessizliğin sislerinde yitip gitti.

11.7.08

zina

stefan zweig

zinadan her zaman tiksinmişimdir; sıradan bir ahlak düşkünü olmaktan, namusluluk yapmacıklığından, erdemlilikten değil, bunun karanlıkta işlenen bir hırsızlık oluşundan; yabancı bir vücuda sahip olmaktan değil; fakat hemen hemen her kadının bu anlarda kocasında en gizli olan şeyi açığa vurmasından nefret etmişimdir. bu kadınların her biri, aldattığı kimsenin en insani içtenliğini, onun gücünün ya da güçsüzlüğünün sırrını bir yabancının önüne yem olarak atan bir dalila'dır. bana bir ihanet gibi görünen, kadınların kendilerini vermesi değil; fakat kendilerini haklı çıkarmak için, hemen hemen daima, kocalarının içtenlik perdesini kaldırmaları ve uykudaki gibi, yabancı bir merakla, alaylıca, memnun bir gülümseyişle, bundan kuşkulanmayan adamı dile düşürmeleridir.

10.7.08

gözlem

andrew crumey

iyi bir fikri gördüğümüzde tanırız.

bilinç bölünmez olduğuna göre, hiçbir düşünce tamamen bize özgü değildir. fiilen hepimiz evrensel dalga fonksiyonunun kuantum hesaplamasında bir yol tutturmuş gidiyoruz.

hayattaki her şeyin bir amacı vardır.

nietzsche hayatlarımızı sonsuza dek tekrarlamak üzere doğduğumuzu, onun için de kaderimizi kucaklayıp korkusuzca yaşamamız gerektiğini söylemişti.

tarih gibi bilim de asla gazetecilerin bizi inandırmak istediği kadar basit değildir.

zerdüşt zor durumdaki oğlanla karşılaşır ve ona "yılanın kafasını ısırıp kopar!" der. "kaderin dizginlerini eline alıp korkunu alt edersen bizatihi ölümü alt edersin. çünkü aslında ölüm diye bir şey yoktur; sadece ebediyen tekrar eden varoluş döngüsü vardır.

şayet her şey kendini tekrar etmeye mahkumsa, o zaman hepimiz bir hikayedeki karakterler gibiyiz demektir; gerçek bile sayılmayız.

bir şeyi gözlemlersen onu değiştirirsin.

dünyanın en büyük filozofları birbirlerinin fikirlerini tekrarlayarak, bunları farklı tanımların soslarına bulayarak epey bir zaman harcadılar. ben derim ki, felsefenin zanı cehenneme. bana dolu bir tüfek, bir de ava uygun açık, güneşli bir sabah verin yeter.

postmodern değilsen, o zaman romantiksin demektir.

hayatımızın genel hatlarını çizen, sonra da yazı tura atarak şansımızın yaver mi gideceğini yoksa yerin dibine mi batacağımızı belirleyen ilahi bir güç var.

yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

friedrich engels şöyle der: "nedenselliği reddeden birine göre doğa yasaları birer hipotezden ibarettir." her şeyin sadece zihnin ürünü olarak görüldüğü bir dünyada izafiyetin ve kaosun pençesine düşeriz.

9.7.08

lolita

murathan mungan

"leon" filminden kalkarak, erkeklerin "lolita" merakı üzerine konuşmaya başlamıştık o gece. filmden bu anlamda hiç hoşlanmamış, sübyancılığı bu çeşit entelektüalize etmeye çalışan çabalara duyduğum kızgınlığı dile getirmiştim. beni her zamanki gibi katı ve ahlakçı bulmuşlardı. genç kızlığa adım atmakta olan ufaklıklara duyulan o belli belirsiz ilginin, yalnızca, bir zamanlar hakkını veremediklerini düşündükleri ergenliklerini tazelemeye yarayan masum bir ilgi olmadığını iddia etmiştim. erkeklerin "lolita merakı"nı, gençlik ve körpeliğe duyulan arzu ile açıklamanın yetersizliğine dikkat çekmeye çalışmış, bundan öte düpedüz bir iktidar sorunu olduğundan söz etmiştim. bence, onları küçük kız çocuklarının saf dünyalarına yönlendiren şey, bilinci uyanmış, dikkatleri bilenmiş kadınlara karşı duydukları korkuydu aslında. erkeklerin, kendileriyle ilgili yanılsamalarını besleyecek, zayıflıklarını görmeyecek, numaralarını yutacak, her yalanlarına inanacak kadınlara ihtiyaçları vardı. bu yüzden tercihen kıt deneyimli, uzak görüşsüz kadınların yanlarında rahat ediyorlardı.

genellikle kadınlarla ilişkilerinde eşitlikten hoşlanmazlardı ama, eşitliğin en tahammül edemedikleri çeşidi, "algı eşitliği"ydi. elbette "algı farklılığı"nı anlıyor, kabul ediyor, hatta onaylıyorlardı. algı farklılığı, ilişkideki pozisyonlarını korumada onlara bir ayrıcalık da sağlıyordu; ama "algı eşitliği"ni ciddi bir alan müdahalesi olarak görüyorlardı. kadınların anlamayıp da erkeklerin anladığı şeyler olmalıydı dünyada; bu onların kendilerini daha güçlü hissetmeleri için gerekliydi. erkekler, kadınlara oranla daha uzun süre masum kalabiliyorlar, kadınlarsa erkeklere oranla daha çabuk büyüyerek masumiyetlerini daha çabuk yitiriyorlardı. bu yüzden erkekler, kadınlar tarafından hazırlıksız yakalanıyor, daha erken "görülmüş" oluyorlardı. sonraki yaşlarındaysa bir çeşit arayı kapatma duygusuyla geriye dönerek algı eşitsizliğini kendi lehlerine çalıştırabilecekleri "lolita avına" çıkıyorlardı. başka kadınlar tarafından çoktan çözülmüş bulunan kendi içi boşalmış imgelerinin, dişiliği yeni uyanmaya başlamış genç kızların bulanık hayallerinde hala bir karşılıkları olabiliyordu çünkü. yeniyetme kızların ham hayalleri, deneyimsizlikleri, bu erkeklerin içi boşalmış heykellerini hala bir şey sanabiliyordu.

dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, bir tek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar.

erkeklerin kendileri hakkındaki en büyük yanılsamaları, kendilerini sahiden anlaşılmaz sanmalarıdır. erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler. anlaşılmamak fikri, kendilerinde hiçbir zaman sahip olmadıkları bir derinlik vehmetmelerine neden olur. oysa yalnızca bu halleriyle bile yeterince anlaşılırdırlar. anlaşılamamanın da, anlaşamamanın da önündeki engelin sahip olduklarını sandıkları derinlikleri değil de kendi malzemeleriyle yüzleşme yetersizlikleri olduğunu düşünmek bile istemezler.

erkekler için, hemen her çeşit tartışma, kısa bir süre sonra futbol tartışması kıvamındaki öfkesini dizginleyemeyen taraftar kapışmasına döner.

herkesin kendi düşüncesini "nesnelliğin sesi", karşı tarafın görüşlerini ise "at gözlüğü" ile bakmanın tek yanlı değerlendirmeleri olarak gördüğü, son sözü söylemiş olmanın o tartışmayı kazanmak sanıldığı bir ortamda, an gelir derin bir yorgunlukla susar, içe kapanır ve tamamen geri çekilirsiniz. gerçekten yenilmişsinizdir. tartışmadaki taraflardan biri olarak değil, iletişimin hala bir olanak olduğunu sanma düşüncesi karşısında yenilmişsinizdir. tartışmalarda gerçekten kazanan ve kaybeden varsa bunlar hiçbir zaman sözcükler ya da fikirler değil, hayatlardır. hayatlar kazanır, hayatlar kaybeder. lolitalar büyür, erkekler yaşlanır.

8.7.08

sınıf arkadaşları

cevdet kudret

yeryüzünde insanoğlunun alışamayacağı hiçbir şey yoktur.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

biz insanlar gülünç varlıklarız; zavallı, küçük, aciz.. bulunduğumuz yerden bir karış yükselmek için didinir dururuz. kimisi bir müdür sandalyesi için didinir, kimisi bir umum müdür sandalyesi için, kimisi.. kimisi bütün dünyayı ele geçirmeye uğraşır. oysa dünya dediğin ne? küçücük bir yuvarlak. ya onun içindeki insan? bir zerre bile değil. böyle olduğu halde, daha da küçülmek için elimizden geleni yapıyoruz.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

genç adam dersten sonra bu konu üzerinde uzun uzun düşündü. çocukların kafasına bir sanatın sadece tarihini, tekniğini, türlerini yığmanın verdiği sonucu kendi gözleriyle görmüştü. onlarda şiir yazmak için gereken her şey vardı; yalnız zevk yoktu; zevk denen şey de öğretilemez, sadece sezdirilebilirdi. genç öğretmen, tutması gereken yolu anlamıştı: çocuklara kurallar değil, eserler okutacaktı. okuldaki kitapları görmek için kitaplığa doğru yürüdü.

dante: sefalet zamanında mutlu anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur.

hayatında bir kere kötülük etmeyegör, arkandan ikincisi, üçüncüsü, derken çorap söküğü gibi gider. kötülük ede ede insanın sinirlerinin uçları kütleşir, artık zamanla hiçbir şey duymaz olur.

moliere: benden daha iyi bilirsiniz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bütün kapıları açan anahtar, paradır. nice insanların başlarını döndüren o canım maden, savaşta olduğu gibi aşkta da zaferleri kolaylaştırır.

insan kafası ne tuhaf şey! en münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür.

dostoyevski: ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.

dünyada başarılamayacak iş yoktur. eğer üstüne düşerseniz pekala yaparsınız.

john steinbeck: mal, insan demektir; ondan daha kuvvetlidir ve insan küçüktür, büyük değildir. yalnız, insanın malları kendisinden büyüktür ve insan, malının uşağıdır.

kazanç gökten inmez; bir başkasının kaybından kazanılır.

j.j. rousseau: zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetmek yerine, hükmetmek için onları sefil hale sokar.

ticaret hayatında büyük kazançlar parayla değil, dostlukla elde edilir.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

"günümüzü daha iyi kavramak için dünü iyi bilmek gerekir."

maeterlinck: bir felaket haberi verirken son sözcükleri izleyen sessizlikten öyle korkarım ki.. insanın kalbi işte o zaman parçalanır.

her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

silone: gençlik hayalleri şiirdir; hayatın kendisi ise nesir.

silahlara veda

ernest hemingway

o yıl, yazın sonlarına doğru, ırmağa, ovaya, dağlara açılan bir evde oturuyorduk köyün birinde. ırmağın yatağında çakıllar vardı, kaya parçaları, güneşin altında kuru ve ak, su duruyordu, mavi mavi kayıp gidiyordu yatağında. bölük bölük askerler geçerdi evin önünden, yoldan aşağı giderlerdi, kaldırdıkları toz ağaçların yapraklarına konardı. ağaçların gövdeleri de tozluydu, o yıl yapraklar erken düşmeye başlamıştı, yol boyunca yürüyen bölük bölük askerler görürdük; toz duman olurdu ortalık; meltemin titrettiği düşen yapraklar, yürüyen askerler görürdük, derken yaprakla kaplı çıplak beyaz yolu.

ova ürün yatağıydı, sürü sürü yemiş bahçeleri vardı, ovanın ötesindeki dağlar kahverengiydi, çıplaktı. dağlarda savaş vardı, geceleyin topçu alevlerini görürdük. karanlıkta çakan yaz şimşekleri gibiydi; geceler serindi ama, fırtına kopacağa da benzemiyordu pek.

kimi zaman, karanlıkta, pencerenin altından geçen askerleri ve topçekerlerin arkasından giden topların sesini duyardık. geceleyin trafik gürültüsü bitip tükenmek bilmezdi hiç: heybelerinin gözleri cephane kutuları dolu bir sürü katır geçerdi yoldan; insan taşıyan kurşuni kamyonlar vardı, üstleri yelken beziyle kaplı, yüklü kamyonlar vardı; bunlar daha yavaş giderdi ötekilerden.

topçekerlerin arkasından kocaman toplar geçerdi gündüzün, topların uzun namluları, topçekerlerin üstüne serilen asmalarla, yeşil dallarla, yeşil yapraklı dallarla kaplıydı. kuzeye doğru, bir vadinin ötesinde, bir kestane ormanı vardı; onun arkasında, ırmağın beri yanında bir başka dağ daha. o dağ için de çarpışılıyordu; ama başarı elde edilemiyordu, sonbaharda yağmurlar başlayınca bütün yapraklar kestane ağaçlarından düştüler, dallar çıplak kaldı, gövdelerini de yağmur kararttı. bağlar sıskalaştı, asma dalları soyundu, derken güz her yeri kapladı; ıslak, kahverengi ve ölü. ırmağın üzerinde sis vardı, dağın üstünde bulutlar, kamyonlar çamur sıçratıyordu yollarda, askerler de pelerinlerinin altında, palaskalarının önünde iki meşin fişeklik, içinde 6.5 mm uzun ince kurşunlar olan, kurşuni renkte meşin kutular, pelerinlerinin altından kabarıyorlardı; öyle ki yolda geçerken görseniz altı aylık gebe sanırdınız.

küçük kurşuni arabalar vardı; pek hızlı geçerlerdi; çoğu zaman şoförün yanında bir subay otururdu, arkada da başka subaylar. bu arabalar kamyonlardan daha çok çamur sıçratırdı; arkada, yüzü ayırt edilemeyecek kadar küçük, kasketinin tepesiyle daracık sırtından başka görünen yanı olmayan, iki general arasına sıkışmış birini gördünüz mü, hele arabası da özel bir hızla sürülüyorsa, bilinsin ki kral'dı o. udine'de oturur, hemen her gün bu yoldan gelir, işlerin nasıl gittiğine bakardı. işler de pek kötü gidiyordu. kışın başlangıcında bitmez tükenmez yağmurlar geldi, yağmurlarla da kolera. ama önlenmişti; sonunda ancak yedi bin kişi öldü.

7.7.08

mendilname

salah birsel

dersimizin adı: mendilname.

ilk yapılacak iş, sevgiliye ağzının sıkı olduğunu açıklamaktır. bunun için, mendilini sağ elinde topladıktan sonra onunla ağzını ört. bu, "söz bir, allah bir" ve de "aşkımız sır olsun" anlamınadır. bu pandomimadan sonra artık her kadına şahin kesilebilirsin, her güzelin burnunu, kulağını, el ve ayağını hacamat edebilirsin. bu arada sevgiliye "her ne buyurursan can ile baş üstüne" demen de gerekir. çünkü bu da "artık avcumdasın, borç olan malın benimdir" sözünün kibarcasıdır. bunu anlatmak için elindeki mendili başına götür, yetişir.

ünlü bilgidir, sevgiliye daha yakın durmak istediğinde mendili kalbinin üstüne bastırmalısın. bu da şu demeye gelir: "sevgin kalbimde yer etti, canım sana feda olsun." yalnız bunun da başka bir anlamı vardır: "sensiz dünya bana karanlık. buluşmaya ne dersin?" işin tuhafı, bu ikinci ve gizli teyeli erkekler kadar kadınlar da bilir. onun için bu işaretin hemen ardından başını mendille örtmen gerekir. bu da "korkma, kimse görmez" sözüyle eş anlamlıdır. bu durumda sevgilinin yapacağı kesin olarak saptanmıştır. o da mendilini havada sallayacaktır. çünkü o da "dolaş gel" demek istiyordur. ne ki, seninle şimdi değil de gece saat beşte buluşmayı murat etmişse o zaman da sol elinin beş parmağını sağ elindeki mendilin altına sokmalıdır.

bir de var ki, sen beşe kadar beklemeye takat gösterecek durumda değilsin; o zaman mendilinin iki ucunu iki elinde tutman meramını anlatır. bu işmarla da "bir sen, bir ben" demiş olursun ki bu da "sensiz ölüyorum, saat beşi bekleyemem" sözüyle aynı kapıya çıkar. bu durumda kadınlara düşen de mendillerini dizlerinin üstüne bırakmaktır. bu da "zahmetten sakınma, armağanını alırsın" sözüne bir göndermedir. şu var ki, sen yine ilk sözünde kalacak olursan vay sana, vaylar sana! eksik etekler bu gibi askıntı erkekler karşısında çokluk şu karşılığı verir:

"artık münasebet kestim."

bunu duyurmak için de mendillerini ortasından iki parça ederler. gizli değildir ki, bundan senin yılmaman ve yine "dediğim dedik, çaldığım düdük" diye tepinmen gerekir. laf aramızda, hatuncağız seni sıkı bir sınavdan geçiriyordur. senin kavaf işi olmadığını, tersine çift dikişli ve nalçalı bir potin olduğunu çaktı mı cebinden yeni bir mendil çıkarır ve bir iki öhö öhöden sonra içine tükürür.

artık korkma, bu senin murada erdiğinin, daha doğrusu biraz sonra ereceğinin resmidir. neden dersen, kağıthane'nin aşk dilinde bunun anlamı tektir ve şundan başkası değildir:

"düş peşime, yüzüne lanet."

6.7.08

ölümcül çareler

donna leon

insanlar görmek istediklerini görürler, anlamak istediklerini anlarlar.

beni yargılayanlar beni ayıplayanlarsa, hiç şansım yok demektir.

voltaire: söylediğinize katılmıyorum; ama bunu söyleme hakkınızı ölümüne savunurum.

her şeyin daha kötüye gittiğini düşündüğüm günler oldu; ayrıca her şeyin daha kötüye gittiğini bildiğim günler de oldu. ama sonra güneş çıktı ve fikrimi değiştirdim.

bülbülü öttürmek

giovanni boccaccio

romagna'da messer lizio di valbona adında varlıklı, seçkin bir şövalye vardı. yaşlılığının eşiğinde, karısı madonna giacomina bir kız çocuğu doğurdu. kız büyüyünce yörenin en güzel, en sevimli kızı oldu. tek çocuk olduğu için anası babası da onu çok seviyor, bir dediğini iki etmiyor, iyi bir evlilik yapmasını istiyorlardı.

messer lizio'nun evine sık sık gelip giden, manardi da brettinoro ailesinden ricciardo adında yakışıklı, sağlıklı bir genç vardı. messer lizio da, karısı da ona öz oğullarıymış gibi davranıyorlardı. ricciardo önce bir kez, sonra üst üste evin kızını görmüş, gençliğine, güzelliğine, sevimliliğine, davranışlarına kendini kaptırmıştı. gelinlik çağına gelmiş olan kızı sevmeye başlamış; ama duygularını kimseye açmamıştı. kız da bu durumu sezmiş, o da delikanlıyı sevmeye başlamıştı. bu duruma çok sevinen ricciardo, birçok kez kıza içini dökmeye karar vermiş; ama cesaret edemeyerek susmuştu. ama bir gün olanca cesaretini topladı ve:

"tanrı adına, sevdandan öldürme beni!" dedi.

genç kız da hemen şu yanıtı verdi:

"tanrı adına sen de beni öldürme!"

bu karşılıktan çok hoşlanan ricciardo daha da yüreklendi.

"isteğini yerine getirmemezlik edemem. ama ikimizin de yaşamını kurtarmanın yolunu sen bulacaksın." dedi.

bunun üzerine genç kız şu karşılığı verdi:

"beni gözaltında tuttuklarını biliyorsun. odama nasıl gelebileceğini bilemiyorum. onurumu lekelemeden buluşmamızın bir yolunu biliyorsan söyle, ne gerekiyorsa yapayım."

ricciardo aklından çeşitli olasılıkları geçirdikten sonra şunları söyledi:

"caterina, güzelim, bir yol geliyor aklıma. sizin bahçeye bakan açık balkon var ya, bir gece orada yat ya da oraya gel. yerden oldukça yüksek ama, orada olduğunu bilirsem ne yapıp edip tırmanırım."

caterina şu karşılığı verdi:

"sen gelmeyi göze alırsan, ben de balkonda yatmanın yolunu bulurum."

ricciardo geleceğini söyledi. kaçamak bir öpüşmeden sonra birbirlerinden ayrıldılar.

ertesi gün -mayısın son günleriydi- genç kız annesine sıcaktan yakındı, bir gece önce uyuyamadığını söyledi. annesi:

"ne sıcağı kızım? geceleri serin bile oluyor." dedi.

caterina annesine şu karşılığı verdi:

"anneciğim, 'bana göre serin' derseniz haklı olabilirsiniz. genç kızların kanının, olgun kadınların kanından daha sıcak olduğunu unutmayın."

bunun üzerine kadın şunları söyledi:

"haklısın kızım. ama havayı senin istediğin gibi ısıtmak ya da soğutmak benim elimde değil. her mevsimin sıcaklığına katlanmak zorundayız. bakarsın bu gece daha serin olur, sen de rahat uyursun."

"tanrı'nın sesinize kulak vermesini dilerim." dedi caterina. "ama yaza doğru giderken geceler serinlemez."

"peki ne yapmamı istiyorsun?" diye sordu kadın.

caterina şu yanıtı verdi:

"babamla sen izin verecek olursanız, babamın odasının yanındaki, bahçeye bakan balkona küçük bir yatak serip yatarım. bülbül sesleri dinleyerek uyurum. orası serin, sizin odanızdan daha rahat olur."

anası da şunları söyledi:

"merak etme kızım. babana söylerim. o ne derse öyle yaparız."

messer lizio karısının dediklerini dinleyince, belki yaşlılığın da getirdiği bir huysuzlukla karşı çıktı:

"bülbül sesi dinleyerek uyumak da ne demek? ağustos böceği sesiyle uyusun yine." dedi.

caterina babasının ne dediğini öğrenince sıcaktan çok öfkeden uyuyamadı o gece. üstelik durmadan sıcaktan yakınarak anasını da uyutmadı. kadın ertesi sabah messer lizio'ya:

"messer" dedi, "kızınızı yeterince sevmiyorsunuz. balkonda yatsa ne çıkar? bu gece sıcaktan yatakta dönüp durdu. sonra, bir genç kızın bülbül sesini sevmesine niye şaşıyorsunuz? gençler kendilerine benzeyen şeyleri severler."

messer lizio bunları dinleyince:

"peki" dedi. "balkona istediği gibi bir yatak serin. yatağın etrafını şayak bir perdeyle çevirin. orada yatıp istediği gibi bülbül sesi dinlesin."

babasının kararını öğrenen genç kız hemen balkona bir yatak serdirdi. gece orada yatacağı için, ricciardo'yu görünce, önceden kararlaştırdıkları bir işareti yaptı. ricciardo ne yapması gerektiğini anladı.

kızının gidip yattığını gören messer lizio, odasının balkona açılan kapısını sürgüleyip yattı. ricciardo her yerin sessizliğe gömüldüğünü görünce merdivenle bir duvara çıktı. taşların çıkıntısına basarak oradan başka bir duvara geçti. düşme tehlikesini göze alarak balkona ulaştı. kız onu gürültü etmeden; ama büyük bir sevinçle karşıladı. üst üste öpüştükten sonra birlikte yattılar. gece boyunca birbirlerinden zevkler aldılar, birçok kez bülbülü öttürdüler.

uzun uzadıya keyif aldılar ama gece kısaydı. istemeseler de gün ağarıyordu artık. hem sıcağın hem de oynaşmanın etkisiyle çırılçıplak uyudular. caterina sağ kolunu ricciardo'nun boynuna dolamış, sol eliyle de, kadınların erkeklerin önünde adını anmaya utandıkları o nesneye sarılmıştı. gün doğduğunda böyle uyuyorlardı.

gün doğunca messer lizio kalktı. kızının balkonda yattığını anımsayarak, yavaşça balkonun kapısını açtı. "bakalım bülbül caterina'yı nasıl uyutmuş bu gece" dedi, kendi kendine. gürültü etmeden, yatağın şayak perdesini kaldırdı. ricciardo ile kızın çırılçıplak, üstleri açık, birbirlerine sarılmış olarak yattıklarını gördü. ricciardo'yu tanıdı. geri dönüp karısının odasına gitti. karısını uyandırdı:

"çabuk kalk, kadın" dedi. "gel de kızının nasıl bülbül sevdiğini gör. bülbülü yakalamış, elinde tutuyor."

"nasıl yakalamış?" diye sordu kadın.

messer lizio:

"hemen gelirsen görürsün." dedi.

kadın hızla giyinip sessizce messer lizio'nun peşinden gitti. yatağın başına gelip de perdeyi kaldırdıklarında madonna giacomina kızının bülbülü yakalayıp sıkıca elinde tuttuğunu ve öttürmek için can attığını gördü. ricciardo'nun, kızını kandırmış olduğunu sanıp bağırmak, oğlana çıkışmak istedi. messer lizio engel oldu.

"kadın, beni seviyorsan sesini çıkarma ki, yakaladığı şey onun olsun." dedi. "ricciardo soylu, varlıklı bir çocuk. tam bize göre bir damat. buradan sapasağlam çıkıp gitmek isterse kızımızla evlenecek. böylece bülbülü de yanlış bir kafese değil, doğru kafese koymuş olur."

kocasının bu olaydan sarsılmadığını görünce kadın da sakinleşti. kızının iyi bir gece geçirmiş olduğunu, dinlendiğini ve bülbül yakaladığını düşünüp o da sesini çıkarmadı. çok geçmeden ricciardo uyandı. günün ağarmış olduğunu görünce ölüm korkusu kapladı içini. caterina'ya seslendi:

"sevgilim, sabah olmuş, ne yapacağız şimdi?"

bu sözleri duyan messer lizio yaklaşıp perdeyi kaldırdı.

"iyi bir şey yapacaksınız." dedi.

messer lizio'yu gören ricciardo'nun sanki yüreği yerinden oynadı. kalktı, yatağın üstüne oturdu.

"messer" dedi, "tanrı adına bağışlayın beni. alçaklık, namussuzluk yaptığımı, ölümü hak ettiğimi biliyorum. ne isterseniz yapın bana. ama yalvarırım canıma dokunmayın, bağışlayın beni."

messer lizio şunları söyledi:

"sana beslediğim sevgiye, güvene yaraşır biçimde davranmadın. ama mademki olanlar oldu, gençliğin böyle bir hata işlemene yol açtı, ölümden kurtulmanın, namusumu temizlemenin yolu caterina ile evlenmen. caterina bu gece senin oldu, ömrü boyunca senin olsun. kendini ancak böyle bağışlatır, canını kurtarabilirsin. böyle yapmayacak olursan, ruhunu tanrı'ya teslim etmeye hazır ol."

bu konuşmalar sırasında caterina bülbülü bırakmış, üstünü örtmüştü. hıçkıra hıçkıra ağlayarak babasından delikanlıyı bağışlamasını istiyordu. bir yandan da ricciardo'ya, geçirdikleri gece gibi geceler geçirebilmeleri için, messer lizio'nun isteğini yerine getirmesini söylüyordu. ricciardo'ya uzun uzadıya yalvarmak gerekmedi. yaptığı hatadan duyduğu pişmanlık, hatasını gidermek isteği, ölüm korkusu, canını kurtarmak çabası, ateşli sevdası ve zaman yitirmeden güvence içinde sevdiğine sahip olabilmek isteği ricciardo'nun, lizio'nun dediklerini kabul ettiğini söylemesine yol açtı. messer lizio madonna giacomina'dan bir çift yüzük istedi ve ricciardo, caterina ile anasının babasının önünde nikahlandı. nikah kıyıldıktan sonra messer lizio ile karısı uzaklaştılar. giderken de:

"dinlenin şimdi. ayağa kalkmaktan çok dinlenmeye gereksinim duyuyorsunuzdur." dediler.

messer lizio ile karısı gidince gençler birbirlerine sarıldılar. o gece altı mil yol almışlardı, kalkmadan önce de iki mil giderek ilk günü kapattılar. kalktıklarında, ricciardo messer lizio ile daha ayrıntılı bir görüşme yaptı. birkaç gün sonra dostlarının ve akrabalarının katıldıkları bir törenle caterina ile bu kez kurallara uygun bir biçimde evlendi. kızı büyük bir alayla evine götürdü ve parlak bir düğün yaptı. karısıyla uzun yıllar mutlu bir yaşam sürdü. gece gündüz demeden, canları istediği zaman bülbül öttürdüler.