31.7.08

uzun lafın kısası

karl marx: emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.

jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.

julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.

chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.

robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.

stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

28.7.08

835 satır

nazım hikmet


değil birkaç
değil beş on
otuz milyon
bizim

ey
beni
ağzı açık
dinleyen adam
belki arkamdan bana
bu kalbini
haykırana
kaçık
diyen, adam
sen de eğer
ötekiler
gibi kazsan
bir mana
koyamazsan
sözlerime
bak bari gözlerime
bunlar
deli gözbebekleri
gözbebekleri

erkek güzeli
"biblos ilahı genç adonis"
köprü başında karşıma çıksa
belki bakmadan geçerim de
filozofumun yuvarlak gözlüklü gözüne
ve ateşçimin
dört köşe terli bir güneş gibi yanan yüzüne
bakmadan geçemem

bıktım artık canımın sıkıntısından
içimdeki bu ruh yıkıntısından
aldı fikrim şu hisseyi
müzeyi
gezmek iyi
müzelik olmak fena

çünkü
ben o floransalı jokondum ki
floransadan daha meşhurdur tebessümüm

hayranım felemenk ressamlarına
süt ve sucuk tacirlerinin tombul madamlarına
kolay mı üryan bir ilahe edası vermek
lakin
isterse ipekli don giyinsin
inek + ipekli don = inek

benziyor günlerim
bir istasyonun
bekleme salonuna
gözlerim dikili demiryoluna

kaçma dur
her yol romaya gider
-bu belki doğrudur-
fakat
fikri evvel gören her felsefenin
safsata iklimidir yelken açtığı yer

her habbe koynunda bir kubbeyi gizler

efendiler
huzurunuzda
maznun sıfatıyla bulunan bu eser
büyük bir üstadın en manalı kızıdır

tatlı maval dinlemekten gayrı usandık

sen ey
her şey
sen ey açlık
çıplak ayaklarına alnımı koyar
andederim ki
derim ki:
dövüşeceğim
benim, bizim, onun, onların değil
senin mukaddes karnın doyana kadar

deli çığlıklar atıp avaz avaz
burnumun dibinden gelip geçti de yaz
ben, bir demet mor menekşe olsun
getiremedim
sana

içimde yaprak kımıldamıyor
deliksiz uyku gibi rahat
geniş
içim

rahat
geniş
içim
havalarda mavilikleri
yeni doğmuş bir çocuk gibi
seyrediğim-
-den

dün
ben
şehrin meydanına gidip
"onlar için
kardeşlerimizi öldürmeyelim
ölmeyelim"
dedim

şüphedeyim
şüphedeyiz
şüphe:
çıplak ayaklı bir gece gibi
ilerliyor içimde

fakat sevmek
anlamak
demek
değil

şuurun
çok uzun
bir köprüsü var
duymakla anlamanın arasında

sen de sevdin onu
onu duydun
fakat anlamadın

öldü
ağladın fakat
bizim gibi ağlamadın
onu sen anlamadın
anlamadın
anlamadın

iki serseri var
birinci serseri
köprü altında yatar
sularda yıldızları sayar geceleri

ben
ne köprü altında yatan
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp arabistan fıstığı satan-
-ların
şairiyim
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan-
-ların
şairiyim
ben

ben hızımı asırlardan almışım
bende her mısra bir yanardağ hatırlatır
ben ne halkın alınterinden on para çalmışım
ne bir şairin cebinden bir satır

benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım, 19 yaşım
sana anam gibi hürmet ediyorum, edeceğim
senin ilk arşınladığın yoldan gidiyorum, gideceğim
benim ilk çocuğum, ilk hocam, ilk yoldaşım, 19 yaşım

döndürmedi rüzgar beni havada yaprağa
ben kattım önüme rüzgarı

ben
24 saatte 24 saat çalışan
sarı kemikli sırtında
kırbaç izleri nasırlaşan
milyonların
evladıyım

ben onların
doludizgin feryadıyım

asyanın
sonsuz, sıtmalı, sarı
bataklıkları
vardır

madraslı bir ihtiyar
azabı azapla tedavi edin demiş

torbanı doldurmak için yaşıyorsun
sen
hayır
seninle böyle konuşmak istemem
hem
ben ki yegane asaleti
dişli düşmanla boğuşmakta bulanım
seninle boğuşmak istemem

27.7.08

şahit

ihsan oktay anar

bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor; bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ıstırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. oysa uzun ihsan efendi, dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünya'nın şahidi olmaktı.

lolita

murathan mungan

"leon" filminden kalkarak, erkeklerin "lolita" merakı üzerine konuşmaya başlamıştık o gece. filmden bu anlamda hiç hoşlanmamış, sübyancılığı bu çeşit entelektüalize etmeye çalışan çabalara duyduğum kızgınlığı dile getirmiştim. beni her zamanki gibi katı ve ahlakçı bulmuşlardı. genç kızlığa adım atmakta olan ufaklıklara duyulan o belli belirsiz ilginin, yalnızca, bir zamanlar hakkını veremediklerini düşündükleri ergenliklerini tazelemeye yarayan masum bir ilgi olmadığını iddia etmiştim. erkeklerin "lolita merakı"nı, gençlik ve körpeliğe duyulan arzu ile açıklamanın yetersizliğine dikkat çekmeye çalışmış, bundan öte düpedüz bir iktidar sorunu olduğundan söz etmiştim. bence, onları küçük kız çocuklarının saf dünyalarına yönlendiren şey, bilinci uyanmış, dikkatleri bilenmiş kadınlara karşı duydukları korkuydu aslında. erkeklerin, kendileriyle ilgili yanılsamalarını besleyecek, zayıflıklarını görmeyecek, numaralarını yutacak, her yalanlarına inanacak kadınlara ihtiyaçları vardı. bu yüzden tercihen kıt deneyimli, uzak görüşsüz kadınların yanlarında rahat ediyorlardı.

genellikle kadınlarla ilişkilerinde eşitlikten hoşlanmazlardı ama, eşitliğin en tahammül edemedikleri çeşidi, "algı eşitliği"ydi. elbette "algı farklılığı"nı anlıyor, kabul ediyor, hatta onaylıyorlardı. algı farklılığı, ilişkideki pozisyonlarını korumada onlara bir ayrıcalık da sağlıyordu; ama "algı eşitliği"ni ciddi bir alan müdahalesi olarak görüyorlardı. kadınların anlamayıp da erkeklerin anladığı şeyler olmalıydı dünyada; bu onların kendilerini daha güçlü hissetmeleri için gerekliydi. erkekler, kadınlara oranla daha uzun süre masum kalabiliyorlar, kadınlarsa erkeklere oranla daha çabuk büyüyerek masumiyetlerini daha çabuk yitiriyorlardı. bu yüzden erkekler, kadınlar tarafından hazırlıksız yakalanıyor, daha erken "görülmüş" oluyorlardı. sonraki yaşlarındaysa bir çeşit arayı kapatma duygusuyla geriye dönerek algı eşitsizliğini kendi lehlerine çalıştırabilecekleri "lolita avına" çıkıyorlardı. başka kadınlar tarafından çoktan çözülmüş bulunan kendi içi boşalmış imgelerinin, dişiliği yeni uyanmaya başlamış genç kızların bulanık hayallerinde hala bir karşılıkları olabiliyordu çünkü. yeniyetme kızların ham hayalleri, deneyimsizlikleri, bu erkeklerin içi boşalmış heykellerini hala bir şey sanabiliyordu.

dünyanın gerçekleriyle çok ilgiliymiş gibi görünen erkekler, bir tek kendi gerçeklerini öğrenmeye ilgi duymazlar.

erkeklerin kendileri hakkındaki en büyük yanılsamaları, kendilerini sahiden anlaşılmaz sanmalarıdır. erkeklerin çoğu, anlaşılmadıklarını düşünmekten hoşlanır, bunun mitolojisinden fazlasıyla beslenirler. anlaşılmamak fikri, kendilerinde hiçbir zaman sahip olmadıkları bir derinlik vehmetmelerine neden olur. oysa yalnızca bu halleriyle bile yeterince anlaşılırdırlar. anlaşılamamanın da, anlaşamamanın da önündeki engelin sahip olduklarını sandıkları derinlikleri değil de kendi malzemeleriyle yüzleşme yetersizlikleri olduğunu düşünmek bile istemezler.

erkekler için, hemen her çeşit tartışma, kısa bir süre sonra futbol tartışması kıvamındaki öfkesini dizginleyemeyen taraftar kapışmasına döner.

herkesin kendi düşüncesini "nesnelliğin sesi", karşı tarafın görüşlerini ise "at gözlüğü" ile bakmanın tek yanlı değerlendirmeleri olarak gördüğü, son sözü söylemiş olmanın o tartışmayı kazanmak sanıldığı bir ortamda, an gelir derin bir yorgunlukla susar, içe kapanır ve tamamen geri çekilirsiniz. gerçekten yenilmişsinizdir. tartışmadaki taraflardan biri olarak değil, iletişimin hala bir olanak olduğunu sanma düşüncesi karşısında yenilmişsinizdir. tartışmalarda gerçekten kazanan ve kaybeden varsa bunlar hiçbir zaman sözcükler ya da fikirler değil, hayatlardır. hayatlar kazanır, hayatlar kaybeder. lolitalar büyür, erkekler yaşlanır.

26.7.08

sisler bulvarı

attila ilhan



ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir
rüzgar kendini yerden yere vuruyor

ben
çocuklar gibi sevdim devler gibi ıstırap çektim
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları
harplere açlıklara yalnızlığıma rağmen

türkülerin başladığı bittiği yerdeki kız

bir türkünün kıyısından çocuklar geçer
ellerini tertemiz bir yağmurda yıkamış
yalınayak macera gözlü çocuklar geçer

yıkmış sokaklara boylu boyunca gençliğini
ümitlerini güvercinler gibi uçurmuş
binlerce defa kaybetmiş ümitlerini

sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun

nasıl ki unutulmuşsun
devril
ve bitir maceranı

demek
sen bu dünyadan çocukların anladığını anlıyorsun
zaman ihtiyarlıyor ya sen hala çocuksun

hatırlanmayacak kadar eski ve güzel olmak
bütün yıldızları unutup kutup yıldızı'nı bir görüşte tanımak

25.7.08

duyum

arthur rimbaud


mavi yaz akşamları, patikalarda dalgın
gideceğim, sürüne sürüne buğdaylara
ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara

ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim
ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi
göçebeler gibi uzaklara gideceğim
mesut, sanki yanımda bir kadın varmış gibi

24.7.08

20. yüzyıl edebiyat sanatı

hüseyin salihoğlu

t.s. eliot: paul valéry sanata bile inanmayacak kadar aşırı kuşkucu biriydi. yazdıklarını çoğu kez bir karalama olarak nitelemiştir. sonuçlarla ilgilenmeyi bırakmıştı, salt süreçlerle ilgiliydi.

t.s. eliot: konu önemsizdir, işleyiş her şeydir.

hans magnus enzensberger: çoğu yazar, özellikle de şairler, yapıtlarını güzel bir çılgınlık içerisinde, kendinden geçmişçesine ilhamla yarattıklarına insanları inandırmayı seviyorlar.

hugo von hofmannstahl: şiir, yan yana dizilişleri, sesleri ve içerikleri ile sözcüklerin meydana getirdiği, görülebilecek, duyulabilecek şeyleri hareket ögesiyle birleştiren ve bizim ahenk dediğimiz kaçamak bir ruh halini başka sözlerle apaçık anlatan, düşsel, adeta ağırlıktan yoksun bir doku gibidir.

hugo von hofmannstahl: sözcükler her şeydir.

hugo von hofmannstahl: şiirin değerini belirleyen şey onun anlamı değil (yoksa o şiir değil bilgelik, alimlik taslamak olurdu) bilakis onun biçimidir. yani dış görünüş değil, aksine ölçü ve ahengin içindeki o insanı derinden etkileyen şeydir.

hugo von hofmannstahl: en gözüpek ve en güçlü kişi, sözcükleri en özgür şekilde sıralamasını becerebilendir. zira onları yerleşmiş, yanlış bağlamları içinden çekip çıkarmak kadar zor bir şey yoktur. sözcükler arasında kurulan yeni, cesur bir anlam bağı ruhumuz için şahane bir hediyedir.

william butler yeats: yaşamda nezaket ve kişinin nefis hakimiyeti, sanatta da üslup, özgün bir kafanın belirgin özellikleridir.

saint-beuve: üslup, edebiyatta ölümsüz olan tek şeydir.

castiglione: iyi bir üslup için umursamazlık, zorunlu bir özelliktir.

ezra pound: soyutu somutla karıştırdığı ve imajı donuklaştırdığı için “barışın karanlık ülkeleri” gibi ifadeler kullanmayın. bu durum, yazarın, doğal nesnenin her zaman içi en uygun sembol olduğunu fark etmemiş olmasından kaynaklanır.

ezra pound: asla inkar etmeme büyüklüğünü gösterecekseniz, olabildiği kadar çok sayıda büyük sanatçıdan etkilenebilirsiniz.

ezra pound: ya hiç süsleme yapmayın, ya da çok iyi yapın.

ezra pound: inceleyici olmayıp bu işi kısa felsefi yazılar yazanlara bırakınız. betimleyici olmayınız. unutmayınız ki, bir ressam herhangi bir manzarayı sizden çok daha iyi betimleyebilir ve bu konudaki bilgileri sizden fazladır.

shakespeare “koyu kırmızı mantonun içindeki şafak” derken ressamın sunamayacağı bir şey sunmaktadır.

ezra pound: bir duygunun algılanışını, bir başkası ile tanımlamaya çalışarak bozmayınız.

ezra pound: en uygun ve kusursuz sembol her zaman için doğal nesnedir.

ezra pound: duygu ile ilgili yazılmış hicvi, herhangi bir duygu taklidine tercih ederim.

ezra pound: bir eleştirmenin yapacağı şey, okurun, dinleyicinin ya da seyircinin bakışını ve kulağını nerede odaklaştıracağını belirtmektir.

guillaume apollinaire: şairin tek tesellisi, insanların yalanla örtseler bile eninde sonunda gerçeklerle yaşıyor olmalarıdır.

novalis: korkunç bir savaştan sonra komediler yazılmalıdır.

hugo von hofmannstahl: komedinin malzemesi ironidir; ancak özde hiçbir şey, yerküredeki nesnelerin tümünde varlığını sürdüren ironinin kendini belirgin kılabilmesi için, felaketle sonuçlanmış bir savaştan daha uygun olamaz.

hugo von hofmannstahl: bir olgunun acı sonuyla yüz yüze gelen kişinin gözlerindeki bağ çözülür, o kişi daha berrak bir zihne sahip olur ve sanki ölüm sonrasında olduğu gibi nesnelerin ötesine geçer.

hugo von hofmannstahl: bir objeyi bütünüyle sevebilmek için, ondaki gülünç yönü görmeyi bilmek gerekmekteydi.

hugo von hofmannstahl: tüm yaşamın güzel ve dahiyane bir düş gibi, olağanüstü bir tiyatro oyunu gibi algılanması..

hugo von hofmannstahl: egemen olan akıldır. ve akıl nerede egemense, özgürlük de oradadır.

"bir şulesi var ki şem-i canın
fanusuna sığmaz asmanın" (yahya kemal beyatlı)

mayakovski: şair, şiir yazmak için bu tür kuralları bizzat yaratan kişidir.

mayakovski: “iki artı iki eşittir dört” önermesini bulan kişi matematikçidir; velev ki bu sonuca toplama yapıp iki artı iki sigara izmariti ile ulaşmış olsun. daha sonrakilerin hiçbiri, çok büyük şeyleri toplamış olsalar bile, örneğin bir lokomotif artı bir lokomotif gibi, matematikçi değildir. şairlik de buna benzemektedir. kim şiirlerini kendi bulmadığı kurallara göre yazarsa şair değildir.

yesenin 27 aralık 1925’te leningrad’daki otellerden birinde intihar eder. atardamarını açıp kanla son şiirini yazdıktan sonra kendini asar.

"bu yaşamda ölüm yeni değildir hiç
ama yaşamak da nihayet ne denli yeni ki" (yesenin)

mayakovski: bir nesneyi resmetmek için aradaki mesafenin nesnenin üç katı büyüklüğünde olması gerekir. bu yapılmazsa resmedilecek nesne tam olarak görülmez.

mayakovski: zamanın yavaş akışı mekan değişikliği ile telafi edilmeli.

mayakovski: büyük ruhsal heyecanla önemli konular üzerine yazdığım bütün şiirler bana bitirmemin ertesi günü yüzeysel, bitmemiş ve tek yönlü görünürdü; oysa bunların hepsi yazım sırasında hoşuma gidiyordu.

mayakovski: bu yüzden yeni bitirdiğim bir çalışmayı masamın çekmecesine kilitler, birkaç gün sonra tekrar ele alırım, bir solukta da daha önce gözümden kaçmış olan hataları görürüm.

bu yaşamda ölmek hiç de zor değil
yaşamayı becermek de hiç kolay değil

paul valery: dil herkesin kullanımına açık, ortak bir ögedir; bu yüzden zorunlu olarak kaba bir vasıtadır; çünkü herkes onu kendi gereksinimlerine göre kullanır, yönlendirir ve kendi kişiliğine uygun olarak değiştirir.

paul valery: oysa şair bu yaygın kullanıma dayanan vasıtadan özüne herkesin ulaşamayacağı bir yapıt yaratma yollarını bulup çıkarmayı kendisine sorun edinmelidir.

e.m. forster: öykü merak duygumuza, olay örgüsü zekamıza seslendiği halde, biçim güzellik duygumuza sesleni ve romanı bir bütün olarak görmemizi sağlar.

virginia woolf: “yaşama karşı bir tavır” olarak adlandırabileceğimiz belirsiz, gizemli bir şey vardır. eğer bir an için başımızı edebiyattan kaldırıp yaşama çevirirsek –hepimizin tanıdığı, yaşamla kavga halinde, hiçbir zaman istediklerini elde edememiş mutsuz insanlar vardır. bunlar şaşkın, öfkeli, bulundukları yerden her şeyin kötüye gittiğini gören huzursuz insanlardır. bunların yanında, çok mutlu ve doygun göründükleri halde gerçekle bütün bağlarını koparmış bir başka grup insan da vardır. bütün şefkatlerini küçük köpeklere ve antika porselene yöneltir, kendi sağlıklarından ve sosyetik olayların iniş çıkışları dışında hiçbir şeyle ilgilenmezler. fakat bize asıl çarpıcı gelen, niçin geldiğini de anlayamadığımız bir başka grup daha vardır. bunlar doğalarının ya da koşullarının gereği olan öyle konumlarda bulunurlar ki, önemli konularda yeteneklerini dolu dolu kullanabilirler. bu kişilerin mutlaka mutlu ya da başarılı olmaları gerekmez; ancak o işte bulunmaktan bir haz almakta, yaptıklarına karşı bir ilgi duymaktadırlar. belki de bu durum onların içinde bulundukları koşulların, kendilerine uyan bir ortam içine doğmuş olmalarının bir sonucudur. fakat daha önemlisi, bu durum, bu insanların özelliklerinin mutlu bir iç denge içinde olmasının bir sonucudur.bu nedenle, bu insanlar, olaylara onları çarpık gösterecek garip bir açıdan bakmazlar; olayları sisli bulanık bir biçimde seyretmezler; ama açık seçik, bir oran duygusuyla, onları iyi kavrayacak bir biçimde gözleyip, eyleme geçtiklerinde kendilerini sonuca ulaştıracak hareketi yaparlar.

heinrich mann: çünkü yazılan bütün romanların ve yaşam betimlemelerinin amacı da zaten budur: kim olduğumuzu bilmek. edebiyatın önemli bir konuma sahip olmasının nedeni, sadece doğanın ve insanlar aleminin ayrıntılarını tek tek açıklamasında ve keşfetmesinde değil, insanları hep yeni baştan keşfetmesidir.

heinrich mann: büyük romanlarda üslup vardır.

heinrich mann: yüzeysel gerçekler daha bugünden unutulmuştur.

heinrich mann: yaşamın anlamı unutulmuşluk içinden ortaya çıkabilir. her gerçek büyük roman, aşırı gerçekçidir.

robert musil: toplumsal bir kimlik olarak değerlendirildiğinde yazarın ya bir entelektüel, ya da kendini çevresindekilerden soyutlayan bir duygu insanı olduğu görülür.

robert musil: yazar konuşurken zorlanır, hiçbir şeye kolayca karar veremez, ve bu yüzden de sözlerinde, kararlarında ve duygularında ısrarlıdır.

robert musil: sanatsal yazının bütün alanlarında sonsuzluk ve bitmemişlik hakimdir.

edgar degas: zanaatınız çok cehennemlik bir durum gösteriyor. istediğim şeyi yapamıyorum; ama fikirlerle doluyum. mallarmé: şiirler fikirlerle yapılmaz ki, sevgili degas, sözcüklerle yapılır.

thomas mann: diğer edebiyat türlerinin hepsini kendinde bütünleştiren, gerçekte edebiyatın doruğunda ya da onun tahtına kurulmuş olan oyunla eşdeğer olamaz.

goethe: ironi, bir sofranın ancak onunla lezzetlenebileceği tuz taneciğidir.

schopenhauer: bir roman iç yaşamı ne denli çok, dış yaşamı ne denli az betimlerse, o denli yüce ve soylu olur.

schopenhauer: roman yazarının görevi büyük olayları anlatmak değil, küçükleri ilginç hale getirmektir.

goethe: bitememen seni yüceltiyor.

orhan veli kanık: kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak için kullanmışlardı. fakat onda sonradan bir güzellik buldular.

orhan veli kanık: şiirin menşeinde, diğer sanatlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır.

orhan veli kanık: teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. bunu yapan insan acayip karşılanmaz. kendisine hiç gayri tabiilik isnat edilmez. halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telakki etmektedir.

orhan veli kanık: teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü doyurmuştur.

orhan veli kanık: mümkün olsa da “şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lazımdır” diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak.

orhan veli kanık: ben sanatlarda tedahüle taraftar değilim. şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli.

orhan veli kanık: güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalı. şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil.

orhan veli kanık: mesela bir şiirde ahenktar birkaç kelimenin yan yana gelmesinden meydana çıkmış bir musikiyi, nağmelerindeki tenevvü ve akorlarındaki zenginlikte muazzam bir sanat olan sahici musiki yanında küçümsememeye imkan var mı?

orhan veli kanık: şiir, bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. yani tamamiyle manadan ibarettir. mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder.

orhan veli kanık: resmi bir aralık hicivleştirmeye kalkışmış olan picasso, bugün herhalde bu hatasını anlamıştır.

orhan veli kanık: ama tasvir şiirde esas unsur olmamalı.

paul eluard: bir gün gelecek, o sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böyle yeni bir havaya kavuşacak.

orhan veli kanık: usta sanatkar, taklitçi değilmiş gibi görünür. çünkü taklit ettiği şey orijinaldir.

orhan veli kanık: tuğla güzel değildir. fakat bunlardan terekküp eden bir mimari eseri güzeldir. buna mukabil agat, helyotrop, gümüş gibi maddelerden bir bina yapılabileceğini farz edelim. eğer bu bina, maddelerin taşıdığı güzellik dışında bir güzelliğe malik değilse sanat eseri sayılmaz.

orhan veli kanık: halbuki erkiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lazım.

stephen spender: schiller şiir yazarken çalışma masasının içinde sakladığı çürük elmaların kokusunu duymaktan hoşlanırmış. walter de la mare, bana şiir yazarken mutlaka sigara içmek zorunda olduğunu söylemişti. auden ise bardak bardak çay içermiş. kahve de benim bağımlı olduğum şeydir, yazacak olduğum zaman hemen hemen hiç eksik olmaz yanımdan; bunun yanında çok da sigara içerim.

stephen spender: insanın vücudunun dikkati başka bir yere çekerek zihinsel yoğunlaşmayı sabote etme eğilimi her zaman birazcık vardır. eğer insanın bu dikkat dağılması ihtiyacı yönlendirilebilirse, örneğin çürük elma kokusuna, tütünün tadına veya çayın tadına, o zaman diğer dikkat dağıtıcı ögeler devre dışı bırakılmış olur.

stephen spender: her şiirsel ilham ortaya çıktığında bir numara alır. kimi zaman bu fikirler bir satırı geçmez. örneğin 3 numaralı olan bir satırdan ibarettir.

a language of flesh and roses
et ve güllerden bir dil

stephen spender: belleğin zayıf noktası, onun benmerkezci oluşudur; bundan dolayı şiirlerin çoğu da narsist bir doğaya sahiptir.

stephen spender: etken bir hayat aslında seçici hatta olumsuz bir hayattır. eylem insanı, bir veya birkaç işi birden yapar; çünkü o başka şeyleri yapmamayı tercih eder. genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

stephen spender: insan diğer insanlarla uğraşır; ama şiirde insan tanrı ile güreş tutar.

bertolt brecht: shakespeare’in kaderlerinin yıldızını göğüslerinde taşıyan yalnız kahramanları, sonuçsuz ve öldürücü amok koşularını engellenemez biçimde gerçekleştirirler. kendi kendilerini yıkıma sürüklerler. onların yıkımlarında ölüm değil, yaşam tiksindirici olup çıkar. yıkımın eleştirilebilmesi ise olanaksızdır.

albert camus: çelişki şurada yatıyor: insan dünyayı mevcut haliyle reddediyor; ama oradan kaçmak da istemiyor. gerçekten de insanlar dünyaya değer veriyorlar, onu terk etmek istemiyorlar. hiçbir şekilde onu dikkatlerinden kaçırmıyorlar. buna karşın kendilerini orada çok az yuvada hissetmenin acısını çekiyorlar. kendi vatanlarında sürgün yaşayan garip dünya yurttaşları. dolu dolu yaşanan parlak anların dışında bütün gerçekler onlara eksik geliyor. eylemleri başka eylemler içinde kayboluyor, beklenmedik bir görünümle geri dönüyor, yargılıyor.

stendhal: beni sadece yüce karakterli kadınlar mutlu edebilirler.

shelly: yazarlar, dünyanın kabul edilmemiş yasa koyucularıdır.

friedrich dürrenmatt: hiç kimse başsızlar kadar rahat kelle uçuramaz.

friedrich dürrenmatt: öncelikle atom bombasının var olması nedeniyle dünyamız yerinde duruyor. çünkü ondan korkuyor.

arno schmidt: querulant-mızmız: belagat düşkünlüğü, korku zoruyla yapılan bitmek tükenmek bilmeyen gelecek tartışmaları. düğümlenmelerin en uzak bir belirtisini algıladığında (genellikle sınırlı ve kişisel tarzda) sahte bir rakiple hemen uzun söz düelloları icat eder; o da bir savzı edasıyla sertliğini ve hükümranlığını ortaya koyar. kendi kendine konuşan bir tip, geniş ölçüde sözcüklere bağlıdır. güvensizlik, sürekli tehlikede olma duygusu. en temiz gelişim için yeteneklidir. tarihi bir eseri okuduktan sonra büyük friedrich’in bile huzuruna çıkabilecek gücü kendinde görür. daima doğruyu söyleyeceksin. sadece memur tarzı gelişme, erken terfiler, amirle iktidarsız çatışmalar.

nietzsche: büyük olayları yaratabilmek için, onları istemek yeterlidir.

alfred andersch: nasıl hareket edeceğiniz sizin sorununuzdur; bunu yapmanız kaçınılmazdır.

alain robbe-grillet: oysa dünya ne anlamlıdır, ne de saçma. o sadece vardır. işte zaten dikkate değer niteliği de bu olsa gerek.

ingeborg bachmann: ona hemen orada aşık oldum; çünkü bazen bir kadını sevebilmemiz için onun bize küçümseyerek bakması, bizim hiçbir zaman ona sahip olamayacağımızı düşünmemiz yeterliyken, bazen de onun bize dostça bakması ve bizim, bir gün gelip onun bize daha da yakınlaşabileceğini düşünmemiz yeterli olabilir.

mahood: bir çiçek saksısının içinde yaşamakta ve soru sorabilmek için dikkatini toplamaya, düşünmeye çalışmakta –iyi de ne soracak, zaten sorun da budur!- işte böylece soru sorarak hayatta kalmaya çalışmaktadır. o sadece kişiliğini, hatta kimliğini, belirgin değerlerini, özgeçmişini, çevresini ve geçmişini yitirmekle kalmamış, suskunluğa olan tutkusu onu ortadan kaldırıp mahvedecek bir tehdit oluşturmuştur.

max frisch: yaşantılar insanı yazmaya zorlar.

yaşar kemal: insan yüzünün bir genelleme olarak insan psikolojisini yansıttığına inanmıyorum. anlık psikolojiyi, öfkeyi, kıskançlığı insan yüzü verebilir. ama genel olarak, örneğin bir cani tipinin olduğuna inanmıyorum. insanın davranışlarının natüralistlerde olduğu gibi bir eksen yöresinde döndüğüne de inanmıyorum. insan ne kadar güçlü olursa olsun, koşullara göre değişmek zorundadır.

yaşar kemal: urfa’da yaşlı bir adam bana bir fıkra anlattı. bir adam urfa’ya gelmiş bilmem kaç yıl önce, yirmi yaşında bir delikanlı, hayran kalmış urfa’ya; herkes evine çağırıyor, herkes selam veriyor, herkes kardeş gibi davranıyor, inanılmaz bir güzellik. sonra bu adamı urfa’nın ahırlarına götürmüşler. dünyanın en güzel atları tabi. urfa tarihten bu yana çok ünlüdür atlarıyla. asurlular devrinde her yıl asurlulara 360 tane at verirmiş çukurova. bir ay kaldıktan sonra memleketine dönmüş, sonra doksan yaşına gelmiş, yahu şu dünyada zaten ölüp gideceğiz, demiş, ağzımın tadıyla ayrılayım şu dünyadan deniş, yeniden gitmiş bakmış ki selam verse kimse yüzüne bakmıyor. yıkılmış, bir de atlara bakayım demiş. bir sütü at, derisi kemiğine yapışmış, dağlarda yayılıyor. şaşırmış kalmış adam, keşke gelmeseydim buraya demiş. bir hanın önünden geçerken yaşlı bir adam uyukluyormuş, ağzına, yüzüne sinekler dolmuş. uyandırmış, hele kalk, demiş, yahu, demiş, burada bir zaman çok iyi insanlar, çok güzel atlar vardı, ne oldu? demiş. “o iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çektiler gittiler.” ben bunu bir türlü unutamadım. bir yok olmayı anlatıyor. değişmemiş ama yok olmuş. ben bunu aldım. “o iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler”i aldım, bunu bir değişimin timsali olarak verdim.

yaşar kemal: güçsüz ile güçlünün kapışması: ölümü göze aldıktan sonra her güçsüzün hatta bir hiçin, ölümü göze alamayan en güçlüyü bile yenebileceği.

yaşar kemal: öldürmenin ölmekten farkı yok psikolojik olarak. bir adam öldürülmeye giderken nasıl bir psikoloji yaşıyorsa, aşağı yukarı ona benzer öldürenin psikolojisi.

yaşar kemal: bu kadar zor bir dünyada niye bu kadar ödümüz kopuyor ölmekten, yok olmaktan.

homeros: insan en çok acı çeken yaratıktır; çünkü o öleceğini bilen tek yaratıktır.

yaşar kemal: bence türkçeyi en iyi yazan iki kişi var: biri nazım hikmet, öbürü sait faik. sait iyi türkçe bilmez, der edebiyatçılarımız. türkçeyi nüanslarıyla yazabilen, derinlemesine nüans kullanabilen tek adam bence.

yaşar kemal: doğayı anlatmak insanı nasıl zenginleştirirse, insana nasıl öğrenme, düş görme, kurma, yeni bir dünya kurma için büyük olanaklar sağlarsa, halkın dilini öğrenmek de büyük olanaklar sağlar.

yaşar kemal: ağrı dağı efsanesi bütünüyle benim yaratmam. halk efsanesidir diyenler oldu, halkta öyle bir şey yok.

yaşar kemal: demirciler çarşısı cinayeti’nde bir cümle bir sayfaydı diyorsun. ne halt edeyim ben duran bir dağın karşısında? dağın gölgesini, bulutunu nasıl keseyim ben? nasıl keseyim de nokta koyayım? anlattığın şeyin devinimi senin cümleni de yaratır.

yaşar kemal: çizgiden ne kadar korktuğumu biliyorsun, adnan. ama ben doğal, normal insanlarda çizgiden korkarım. hastalıklarda çizgi vardır. delilik bir çizgidir, anormallik çizgidir. hangi büyük psikoloji kuramına baksak, hepsinde de anormallikler, doğal dışılıklar çizgidir.

milan kundera: tarihte ilk kez dünya savaşı denmiştir. yanlıştır oysa bu adlandırma. savaş yalnızca avrupa’yı (ayrıca bütün avrupa’yı da değil) kapsıyordu. ama dünyada olup biten hiçbir şey sınırlı kalmadıkça, felaketler bütün dünyayı sardıkça ve dolayısıyla insanlar, kimsenin kaçamayacağı ve onları gittikçe birbirlerine benzeten durumlardan ve dış koşullardan etkilendikçe “dünya” sözcüğü korku ve yılgınlığı çok daha güzel ifade ediyor.

gombrowicz: ben’imizin ağırlığı dünya üzerindeki nüfusun niceliğine bağlıdır.

milan kundera: şefkat bize olgun yaşın esinlediği ürküntüdür.

milan kundera: şefkat başkasının bir çocuk muamelesi göreceği yapay bir ortam yaratmaktır.

milan kundera: baş dönmesi nedir peki? sersemletici, karşı konulmaz bir düşme isteği. insanın başının dönmesi, kendi zayıflığıyla sarhoş olması demektir.

milan kundera: şair, annesi tarafından, giremediği dünyanın karşısına çıkmaya götürülen delikanlıdır.

milan kundera: bilardo masasındaki topun izlediği çizginin oyuncunun kol hareketinin uzantısından başka bir şey olmaması gibi, tereza’nın tüm yaşamı da annesinin yaşamının uzantısından başka bir şey değildi.

fritz j. raddatz: bir zamanlar her röportajın “neden yazıyorsunuz?” sorusuyla başladığını söylemiştiniz. ben bu soruyla başlamıyorum. [sahi, neden yazıyorsunuz?]

friedrich dürrenmatt: ben nesnelerin, şahısların, yazgıların yaratıcısıyım. bunlar için neden hıçkırayım? tanrı hıçkırıyor mu?

friedrich dürrenmatt: bir hikaye en kötü olanaklı dönüşümünü aldığı zaman sonuna kadar düşünülmüş olur.

friedrich dürrenmatt: insanın keşfettiği ilk şey ölüme mahkum olduğudur. o zamandan beri insan şok içindedir, onu metafiziğe zorluyor, onu dine zorluyor, onu sanata zorluyor, onu her türlü hileye zorluyor. ölümlü olmasının bilinci ile ölümlülüğünden kaçma arzusu uyanır içinde, yaratıcı olur, tanrı olur: yaratıcı ya da yıkıcı. insanın ikilemi, ölümlü olduğunu biliyor; ama ölmeyecekmiş gibi yaşıyor olmasında yatar.

friedrich dürrenmatt: brecht, “artuo ui”de hitler’i canlandırmayı denedi. en zayıf oyunu. hitler, stalin, bugün humeyni, toplumun akıl dışı yanından gelen yansımalardır.

friedrich dürrenmatt: eylem ortakları için hitler ve stalin sadece ortak eylemde bulunmanın bahanesidir, onlar suç ortağı olmasalardı bir hitler ya da bir stalin olmaz mıydı? sadece eylem ortakları canlandırılabilir.

friedrich dürrenmatt: beni brecht’ten ayıran şudur: o değiştirilebilecek bir dünyaya inanıyor. slogan: doğru bilim-doğru siyaset-doğru insanlar. ama ne insan doğrudur, ne bilim, ne de siyaset. dünya insanlar sayesinde değişiyor; ama insan değişmiyor ve kendini değiştiren dünyanın kurbanı oluyor.

friedrich dürrenmatt: biraz önce insanın ölmesini en büyük konu olarak belirttiniz. diğer konular nelerdir?

modern tiyatro tartışmalarına giriyor musunuz?

friedrich dürrenmatt: hayır. ben hem tüketen hem de üreten olamam aynı zamanda. yazmak, konsantre olmaktır.

friedrich dürrenmatt: “godot’yu beklerken” benim için dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biridir.

friedrich dürrenmatt: bilgi edinmek tehlikeli olur. ben onların tiyatrosunu değil, kendi tiyatromu yapmak istiyorum.

friedrich dürrenmatt: oyuncular paletteki renkler gibidir. ihtiyaç olursa kullanırsınız. kimi zaman bir renk, kompozisyonu parlatacak biçimde belirleyici olur.

friedrich dürrenmatt: bizzat kendim seyirciyim. kendim için yazıyorum.

friedrich dürrenmatt: gala seyircisi seyirci değildir. çok fazla sosyete ve her şeyden önce –af edersiniz- eleştirmen. eleştirmen en kötü seyircidir, öyle olmasa eleştirmen olmazdı. temsil bir olaydır. bir olayı yaşamak, aslına bakarsanız aynı zamanda yaşamak ve eleştirel olmak mümkün değildir.

friedrich dürrenmatt: ebediyen tarafsız kalma denemesi bana bir kadının hem kerhanede para kazanıyor olmasını, hem de bakire kalmak istemesini hatırlatıyor.

friedrich dürrenmatt: kuşkusuz dünyanın en karanlık komedi yazarı benim. / ben dünyanın en karanlık komedi yazarıyım.

friedrich dürrenmatt: ben bu dünyayı grotesk olarak hissediyorum, absurd olarak değil.

23.7.08

baba

şevket rado

6 yaşında: babam her şeyi biliyor.

10 yaşında: babam çok şey biliyor.

15 yaşında: ben de babam kadar biliyorum.

20 yaşında: şu muhakkak ki babamın pek fazla bir şey bildiği yok.

30 yaşında: bir kere de babamın fikrini alsam fena olmayacak.

40 yaşında: ne de olsa babam bazı şeyleri biliyor.

50 yaşında: babam her şeyi biliyor.

60 yaşında: ah, keşke hayatta olsaydı da babama danışabilseydim.

sürgün

mario vargas llosa

okulda öğrenilen; tarihçilerin yazdığı tarih, aslında acımasız ve amansız olan gerçek hayatta, başrol oyuncularının beklentilerine ya da yaşadıklarına kıyasla her zaman beklenmedik ve şaşırtıcı olan birtakım değişikliklere, karışıklıklara, ilerleme ve gerilemelere yol açmış olan sayısız planların, aksiliklerin, entrikaların, beklenmedik olayların, rastlantıların ve çıkarların kaotik ve keyfi bir karışımının az çok şiirsel, akılcı ve tutarlı bir şekilde yeniden oluşturulmasıdır.

thomas kempis haklıydı. kendini hiçbir zaman hiçbir yere bağlı hissetmemişti; çünkü insanın içinde bulunduğu durum buydu işte: bu gözyaşı vadisinde, ölümden sonra ve öbür dünyada erkeklerle kadınlar dönüp dolaşıp kendilerini beslemiş olan, sonsuza dek yaşayacakları o kaynağa geri dönene kadar geçici olarak bulundukları bu yerde sürgündeydiler.

kırbaçlanan, sakat bırakılan o zavallı insanlar, açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan, elleri ve ayakları kesilmiş o çocuklar; canları çıkana kadar sömürülen, bir de üstüne katledilen o insanlar. binlercesi, on binlercesi. nasıl olur da tanrı böyle şeylerin olmasına izin verir? bu nasıl bir tanrı'dır ki binlerce erkeğin, kadının, çocuğun korkunç şeyler yaşayıp acı çekmelerine göz yumar? 

22.7.08

düşünmeyi öğrenme ve öğretme

zehra ipşiroğlu

bizim öğretim sistemimiz skolastik öğretime dayanır.

en büyük beceri, bir konuyu herkesin, kültür düzeyi düşük olanın bile anlayabileceği bir açık seçiklik içinde, ancak düzeyi düşürmeden dile getirebilmektir.

kişisel olarak bana her zaman güç insanlar ve okuyucusu az olan zor anlaşılır kitaplar çok çekici gelmiştir.

edebiyat tarihinin kronolojik bir sıralamaya göre soyut bir bilgi yığmacası olarak verilmesi sorunu, klasiklerin bizim gerçeklerimizden uzak bir dünyayı yansıtmaları, geçmişte kalan ölü bir dünyayı, çağ farkının getirdiği bu kopukluğa bir de dil sorunu, kültür ayrılığı gibi etkenlerin eklenmesi.. yazın tarihinin bugünden geriye giden bir çizgi içinde verilmesi, bugünle geçmiş arasındaki bağlantıyı kurabilmek amacıyla başvurduğumuz bir yöntemdir.

iyi eleştiri yazabilmenin dört koşulu: nesnellik, temellendirme, açık seçiklik, esneklik.

dil ve düşünce birbirinden ayrılmaz bir bütünü oluşturduğuna göre, ben iyi düşünüyorum ama anlatamıyorum görüşü bir yanılmacadır.

sorunları işin içinde olanların kolay kolay göremeyecekleri bir bakış açısından dile getiren keskin bir gözlemci, iyi bir düşünürdür.

yenme yenilme diye bir şey yoktur düşünsel etkinlikte, aşamalar vardır.

üniversitelerimizde ders veren seçkin aydın kesimin acaba yüzde kaçı düşünen, okuyan, araştırma yapan, mesleğine bağlı insanlardan oluşuyor?

21.7.08

hücremde ayışığı

refik durbaş


sesimi sesinin üstüne koyma
kara gecede, karanlıkta, acılı
yüreğimde yeşerdiyse de alevi ölümün
kan boğmadı daha korkuyu
kırılmadı kin ve öfkenin fidanı

sesini sesimin üstüne koyma
ağzımda prangası tutuklu rüzgar

yanlış arama ölümden başka
kurşuna dizilen resimlerde
acıyla örülmüşse cesetler
ve ağlıyorsa hücremde ayışığı
üzgün değilim, hüzünlü asla

yanlış arama ölümden başka
sırtımda falakası tutuklu rüzgar

yüreğimde mezarlar açma artık
kazıdım hücremin duvarına çünkü
zamanı kucaklayan öfkemi
acıdan üretilen sesimi
gençliği damıtılmış günlerimi

yüreğimde mezarlar açma artık
elinde kırbaçları tutuklu rüzgar

çıplak taş, demir kapı, sessizlik
korkuyu mu bekliyor o nöbetçi
niçin hiç konuşmuyor yıldızlar
şafak söktüyse nerde kar filizleri
uyusam uyansam her yerde bahar

çıplak taş, demir kapı, sessizlik
sesimde zincirleri tutuklu rüzgar

tek değilim artık, çoğaldım ölüme
deli rüzgar, çıplak suyun rahminde
artık ne hücrem, ne yalnızlık
eskisinden düşmanım karanlığa
ama hala yanıyor yüreğimde işkence

tek değilim artık, çoğaldım ölüme
yüzümde kelepçesi tutuklu rüzgar

- söyle kim hak kazandı ölüme