31.07.2008

uzun lafın kısası

karl marx: emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.

jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.

julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.

chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.

robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.

stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

17.07.2008

mavi saçlı kız

burçak çerezcioğlu

insan ancak kaybedince anlıyor bazı şeylerin değerini.

ulaşılmazlıklar aslında öylesine güzeldir ki; işte budur isteği tutku yapan.

insanın bazen polyannacılık oynamaya ihtiyacı var. çünkü insanlar her zaman mutlu olamazlar. mutlu olmak istiyorsanız mutlu olmak için çabalayın ve mutlu olacak sebepler bulun.

keşke dünyada hatta yeryüzünde hiç kötülük olmasa da her şey, her iyi isteğimiz gerçek olsa. ne olurdu sanki.

ne yazık dünyanın ruh hastası, korkunç, acımasız, lanet, şeytan insanlarla dolup taşması. dünyada ne kadar çok pis insan var. hem de çok çocukça, saçma sebeplerle, bazen de sebepsiz yere insanları öldürüyorlar.

insan ne kadar yalnız, yaşamak ne çaresiz ve ne zavallı, kaderin ne oyun oynayacağını boyun bükmüş bekliyoruz, zaman ne gösterecek diye.

o kadar acı çektikten sonra, sanıyorum ben de çok olgunlaştım. küçücük şeyleri dert etmenin çok saçma olduğunu anladım. önemli olan sağlık ve mutluluk.

her şey çok fazla karışık, kuralcı. neden hep kurallara uymak zorundayız ve neden hep, hayatımız boyunca duygularımızı bastırıp kendi kendimize farkında olmadan acı çektiriyoruz?

sabahları
hasta uyanmanı istiyorum
hastaysan eğer
yaşıyorsun demektir (mehmet çerezcioğlu)

sevgi dünyadaki en güzel ve tek şey bence. keşke insanlar bunun bilincine varabilseler, çok geç olmadan.

en zor olan da bir şeye başlamaktır hep.

neden hepimiz hayatı dolu dolu yaşamak yerine hayatı monoton bir halde yaşıyoruz? eğer yaşamak buysa biz yaşamıyoruz. muhakkak bir şeylerin elimizden kayması ve acı günler mi yaşamamız gerek sanki? bunlar ders olmadan anlayabilsek yaşamın değerini, her şey çok daha güzel olurdu.

hiçbir zaman, hiçbir yerde bulamam mutluluğu; çünkü o içimde. boşuna aramamalı onu. boşuna kaçmamalı. kaçmak, sadece kendinden kaçıştır. sadece.

siyahta çirkinlikler kayboluyor. eğer güzellikleri görmek istiyorsan onları kendin bulabilirsin.

aslında ölüm üzücü bir şey değil; insanların üzülmelerinin sebebi, onu özleyişleri, bir daha göremeyecek olmaları. ama bunun farkında değil insanlar; ölümü kötü bir şey, korkulacak bir şey sanıyorlar. birçoğumuz öyle. ben ölmekten değil; ama sevdiklerimi yitirmekten korkuyorum.

16.07.2008

flush

virginia woolf

gerçek filozof kürkünü kaybeden; ama pirelerinden kurtulandır.

insan neden yaşamı olduğu gibi kabul etmez de işin içine doğaüstü şeyler karıştırır ki? güneşte yatmak hoş değil midir? keyiften daha güzel ne vardır? gün ışığı kadar basit bir şeyi neden bir bilmeceye ya da bir drama dönüştürür bunlar?

hiçbir şey öyle basit değildir, işin içinde iş vardır. nefret nefret değildir; nefret aynı zamanda aşktır da.

bir zamanlar, berkshire kırlarında venüs'ün av borusu yabanıl müziğini çalmıştı; flush, mr. partridge'in köpeğini sevmişti; o da ona bir yavru doğurmuştu. şimdi aynı sesin floransa'nın dar sokakları boyunca çağırdığını duydu; ama bunca yıllık suskunluktan sonra daha buyurgan, daha acil bir tınıyla. flush insanoğullarının hiç tanıyamayacağı şeyi tanıyordu artık -katışıksız aşk, sadece ve sadece aşk, bütün bütüne aşk, utanç, pişmanlık tanımayan, bir gelen bir giden aşk, çiçeğe konan arının gelip gittiği gibi. çiçek bugün güldür, yarın zambak; bir kırların yabani devedikeni olur, bir limonlukların o meşum keseli orkidesi. flush geçeneğin orada öyle rastgele, öyle tasasız kucakladı ki aşağıdaki benekli spaniyeli de, alacalı köpeği de, sarı köpeği de -hangisi olursa, fark etmiyordu. flush için hepsi birdi. ne zaman çalarsa boru, rüzgar ona sesini ne zaman taşırsa peşinden gitti. aşk her şeydi, aşk yetiyordu. kaçamakları için kimse onu suçlamadı. flush gece geç ya da ertesi sabah döndüğünde, mr. browning ona gülmekle yetindi.

insanın burnu yoktur, desek yeridir. dünyanın büyük şairleri bir yanda gül koklamışlarsa, bir yanda da tezek koklamışlardır. arada uzayıp giden sonsuz koku derecelemeleri kaydedilmiş değildir. oysa flush'ın içinde yaşadığı büyük ölçüde bir kokular dünyasıydı. aşk özellikle kokuydu, biçim ve renk kokuydu; müzikle mimari, hukuk, politika ve bilim kokuydular. onun için din bile kokuydu. her gün yediği pirzola ya da bisküviyle yaşadığı serüvenlerin en basitini tasvir etmek bizi aşar.hele iş meşalelerin, defnenin, tütsünün, bayrakların, mumların ve kafuruda saklanmış bir saten ayakkabının topuğuyla ezdiği gül yapraklarından bir çelengin kokusuyla karışık spaniyel kokusunu tasvir etmeye gelince, belki ancak shakespeare, o da antonius ve kleopatra'yı yazarken şöyle bir ara verdiğinde.. ama shakespeare ara vermezdi. yetersizliğimizi itiraf edelim o halde ve yalnızca flush için italya'nın, yaşamının bu en dolu, en özgür, en mutlu yılarında sadece art arda kokulardan oluştuğunu dile getirmekle yetinelim. aşk, herhalde diyoruz, yavaş yavaş çekiciliğini kaybetmekteydi. koku kaldı.

sisler bulvarı

attila ilhan



ağaçlara tünedi yine akşam kargalarla bir
rüzgar kendini yerden yere vuruyor

ben
çocuklar gibi sevdim devler gibi ıstırap çektim
damarlarımda dünyanın bütün rüzgarları
harplere açlıklara yalnızlığıma rağmen

türkülerin başladığı bittiği yerdeki kız

bir türkünün kıyısından çocuklar geçer
ellerini tertemiz bir yağmurda yıkamış
yalınayak macera gözlü çocuklar geçer

yıkmış sokaklara boylu boyunca gençliğini
ümitlerini güvercinler gibi uçurmuş
binlerce defa kaybetmiş ümitlerini

sen ki üşümüş gökte o yalnız bulutsun
kıskanmadığın cömert bir maviliğin ortasında o
bildiğin yalnızlığın ellerinden tutmuşsun
desen ki unutulmuşsun

nasıl ki unutulmuşsun
devril
ve bitir maceranı

demek
sen bu dünyadan çocukların anladığını anlıyorsun
zaman ihtiyarlıyor ya sen hala çocuksun

hatırlanmayacak kadar eski ve güzel olmak
bütün yıldızları unutup kutup yıldızı'nı bir görüşte tanımak

15.07.2008

son aday

day leclaire

dokunuşları başka bir zamandan gelen hayaletleri canlandırmış gibiydi. ona ne kadar çok karşı gelmek istediyse de hunter onun bütün direncini kolaylıkla kırmıştı. öpüşlerini derinleştirirken leah'ın göğsünü kavradı, ince pamuklunun altından göğüs ucunu okşadı. sonra leah onun kendisine istediği gibi dokunmasına istediği bölgeleri keşfetmesine, bir zamanlar sadece onunla paylaştığı arzunun zirvesine yükseltmesine izin verdi.

leah kemerini çıkararak şifoniyerin üzerindeki çiçeklerin yanına koydu. kendisini zayıf ve savunmasız hissediyordu. sonunda gelinliği çıkardı. hunter gelinliği alıp odanın diğer köşesine özenle yerleştirip yanına geldi. leah odanın ortasında ipek ve dantel iç çamaşırlarıyla durmaktan utanmıştı. "hunter," diye fısıldadı. "buna hazır olduğumu sanmıyorum." "rahatla" diye mırıldandı hunter. "acelemiz yok. dünya kadar zamanımız var." sonra leah'a yaklaşarak onu kollarına aldı. "eskiden aramızın ne kadar iyi olduğunu hatırlıyor musun?" "ama artık aynı insanlar değiliz. duygularımız değişti." "bazı şeyler asla değişmez." siyah gözlerindeki arzu okunabiliyordu. leah'i biraz daha kendisine çekerek başparmağını çenesinin üzerinde gezdirdi. hunter'ın bu nazik okşayışı leah'i titretti. her zaman ona çok nazik davranmıştı. bir kadının ihtiyaçlarını bilen, bunu güçlü bir tutkuyla birleştiren bir âşık olarak onunla sevişmek, leah'ın asla unutamayacağı bir deneyim olmuştu. bu duygulara yenilmek, onun hâlâ kendisini sevdiğine inanmak. çok çekici bulduğu bir fanteziydi. "sana çok güzel anlar yaşatabilirim." dedi hunter dudakları leah'in kulak memesinden boynunda atan damara inerken. "bunu sana göstermeme izin ver." sütyeninin kopçasını bulup açtı ve ipekli çamaşırını çıkardı. leah gözlerini kapamış, nefes alışları hızlanmıştı. daha önceki deneyimlerinden onunla sevişmenin harika olacağını biliyordu. ama onu endişelendiren ertesi sabah hunter'ın amacına. hem çiftliği hem de onu kazanmaya bir adım daha yaklaşmış olacağını bilmekti. hunter göğsünü kavradığında kalbi çılgınca atmaya başladı. bir an, teslim olup duygularını serbest bırakmakla savaşmak arasında kararsız kaldı. çünkü eğer kendisini ondan koruyamazsa, çiftliği ve bakmakla yükümlü olduğu kişileri nasıl koruyacaktı? huzursuzca kıpırdandı. "çok hızlı gidiyorsun." dedi alçak sesle. "yavaş olacağız. her zaman durabiliriz." ama bunu yapmayı istemeyeceğiz. bu dile getirilmeyen sözler havada asılı kaldı. söylemese bile hunter'ın ne düşündüğü o kadar acıktı ki, leah titredi. hunter geri çekilerek ceketini ve kravatını çıkardı. gömleğinin düğmelerini açarak leah'ı kollarına aldı ve yatağa taşıdı. onu yatırdıktan sonra yanına uzandı.

14.07.2008

arzu evi

cem uzungüneş



cenneti elbet biz yaratacağız
üstümüzdeki yarı saydam naylondan
bu uhrevi sera etkisinden
mutlak bir mutluluk düşünden
kurtulduğumuz zaman
ruhumuzla tenimizi barıştırdığımız zaman

yaşamın mucize olduğu
yerlerde gezendir bir kelebek avcısı
ölümsüz renklerini saptamak için
kısacık ömürlü kelebekleri değil
"kelebek valslerini" öldürmek zorundasın

mutsuzluğun geri çağırdığı tutku yaşantıları

memnuniyetin tuhaf bir aurası vardır
iki kişi arasında bile bir aşk üçgeni vardır

fark ettin mi
yağmur yağarken her şey başka bir şeyi ima ediyor

batık bir şehrin içindeyiz; şimdiki zaman içindeyiz

giderek bir tılsımlı an'ı kollayan
bir bahane olarak yaşıyor insan

13.07.2008

buzdan kılıçlar

latife tekin

yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşırlar. yoksulluk ölüm kadar kesin ve keskin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için, yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlar.

karnımızı doyurmak için çırpındığımız her an'ı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de varolduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız.

parasızlar her istasyonda donarlar.

kendilerini yaşadıklarına inandırmak zorunda kalan insanların dünyasında hayatın araçları gerçekliklerinden sıyrılır. yoksullar onları boşluklarında durmaksızın çınlayan bir ses olarak duyarlar.

dünyanın uzayla ilişkisinin nasıl haddi hesabı yoksa, insanın dünyayla ilişkisinde de durum aynen budur.

kimi çift yıldızlar alabildiğine büyük olduğu için birbirlerinden uzak düşmek gibi bir kaderi paylaşmışlardır. çift yıldızlar küçük küçükse birbirlerine sürekli olarak daha yakın dururlar.

hayat; inanç, sessizlik ve çalışmayla gelişir.

bir insan basit bir şey değildi. dışardan petek gibi düzlenmiş görülüyordu ama içinde patlamaya hazır fırtınalar gizleniyordu. ruhumuzdaki rüzgar akıl ve mantıktan bağımsız eserek psikoloji dediğimiz şeyi yaratmaktaydı. kişi davranışlarının maddiyatla muazzam irtibatı vardı. insan sokakta ne görüyorsa içinde istemese dahi aynen o yönde bina kuruluyordu. arzu, kesinliği olan manyetik bir dalgaydı. ona hükmedilemiyordu.

insanın kendine dahi uzak olduğu bir an oluyor.

dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

yoksulların dünyasının dışarıya açılan camı yoktur.

keşke zamanda aşkı öldüren zehirli bir yan bulunmasaydı..

darda olduğu her halinden belli olan bir kadın, para kabul etmiyorsa, kendine büyük inancı var demektir.

yoksulların yüzyıllardır dünyaya karşı kalkan olarak kullandıkları serap, başkalarının hayatıdır.

kendilerine dair olanı, kendilerine ait olmayan seslerin yankısını giyinmek suretiyle korudular.

varolan her türlü madde enerjidir. her şey değişim halindedir. insan enerjinin kütleleşmiş şeklidir. maddenin olmadığı yerde yer yoktur. uzaklık ve yakınlık hiç yoktur.

sempati, kalbin aşktan sonra gelen en muazzam duygusudur.

yokluğun gözünden görünen dünya sessizliğin sislerinde yitip gitti.

8.07.2008

sınıf arkadaşları

cevdet kudret

yeryüzünde insanoğlunun alışamayacağı hiçbir şey yoktur.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

biz insanlar gülünç varlıklarız; zavallı, küçük, aciz.. bulunduğumuz yerden bir karış yükselmek için didinir dururuz. kimisi bir müdür sandalyesi için didinir, kimisi bir umum müdür sandalyesi için, kimisi.. kimisi bütün dünyayı ele geçirmeye uğraşır. oysa dünya dediğin ne? küçücük bir yuvarlak. ya onun içindeki insan? bir zerre bile değil. böyle olduğu halde, daha da küçülmek için elimizden geleni yapıyoruz.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

genç adam dersten sonra bu konu üzerinde uzun uzun düşündü. çocukların kafasına bir sanatın sadece tarihini, tekniğini, türlerini yığmanın verdiği sonucu kendi gözleriyle görmüştü. onlarda şiir yazmak için gereken her şey vardı; yalnız zevk yoktu; zevk denen şey de öğretilemez, sadece sezdirilebilirdi. genç öğretmen, tutması gereken yolu anlamıştı: çocuklara kurallar değil, eserler okutacaktı. okuldaki kitapları görmek için kitaplığa doğru yürüdü.

dante: sefalet zamanında mutlu anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur.

hayatında bir kere kötülük etmeyegör, arkandan ikincisi, üçüncüsü, derken çorap söküğü gibi gider. kötülük ede ede insanın sinirlerinin uçları kütleşir, artık zamanla hiçbir şey duymaz olur.

moliere: benden daha iyi bilirsiniz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bütün kapıları açan anahtar, paradır. nice insanların başlarını döndüren o canım maden, savaşta olduğu gibi aşkta da zaferleri kolaylaştırır.

insan kafası ne tuhaf şey! en münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür.

dostoyevski: ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.

dünyada başarılamayacak iş yoktur. eğer üstüne düşerseniz pekala yaparsınız.

john steinbeck: mal, insan demektir; ondan daha kuvvetlidir ve insan küçüktür, büyük değildir. yalnız, insanın malları kendisinden büyüktür ve insan, malının uşağıdır.

kazanç gökten inmez; bir başkasının kaybından kazanılır.

j.j. rousseau: zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetmek yerine, hükmetmek için onları sefil hale sokar.

ticaret hayatında büyük kazançlar parayla değil, dostlukla elde edilir.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

"günümüzü daha iyi kavramak için dünü iyi bilmek gerekir."

maeterlinck: bir felaket haberi verirken son sözcükleri izleyen sessizlikten öyle korkarım ki.. insanın kalbi işte o zaman parçalanır.

her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

silone: gençlik hayalleri şiirdir; hayatın kendisi ise nesir.

silahlara veda

ernest hemingway

o yıl, yazın sonlarına doğru, ırmağa, ovaya, dağlara açılan bir evde oturuyorduk köyün birinde. ırmağın yatağında çakıllar vardı, kaya parçaları, güneşin altında kuru ve ak, su duruyordu, mavi mavi kayıp gidiyordu yatağında. bölük bölük askerler geçerdi evin önünden, yoldan aşağı giderlerdi, kaldırdıkları toz ağaçların yapraklarına konardı. ağaçların gövdeleri de tozluydu, o yıl yapraklar erken düşmeye başlamıştı, yol boyunca yürüyen bölük bölük askerler görürdük; toz duman olurdu ortalık; meltemin titrettiği düşen yapraklar, yürüyen askerler görürdük, derken yaprakla kaplı çıplak beyaz yolu.

ova ürün yatağıydı, sürü sürü yemiş bahçeleri vardı, ovanın ötesindeki dağlar kahverengiydi, çıplaktı. dağlarda savaş vardı, geceleyin topçu alevlerini görürdük. karanlıkta çakan yaz şimşekleri gibiydi; geceler serindi ama, fırtına kopacağa da benzemiyordu pek.

kimi zaman, karanlıkta, pencerenin altından geçen askerleri ve topçekerlerin arkasından giden topların sesini duyardık. geceleyin trafik gürültüsü bitip tükenmek bilmezdi hiç: heybelerinin gözleri cephane kutuları dolu bir sürü katır geçerdi yoldan; insan taşıyan kurşuni kamyonlar vardı, üstleri yelken beziyle kaplı, yüklü kamyonlar vardı; bunlar daha yavaş giderdi ötekilerden.

topçekerlerin arkasından kocaman toplar geçerdi gündüzün, topların uzun namluları, topçekerlerin üstüne serilen asmalarla, yeşil dallarla, yeşil yapraklı dallarla kaplıydı. kuzeye doğru, bir vadinin ötesinde, bir kestane ormanı vardı; onun arkasında, ırmağın beri yanında bir başka dağ daha. o dağ için de çarpışılıyordu; ama başarı elde edilemiyordu, sonbaharda yağmurlar başlayınca bütün yapraklar kestane ağaçlarından düştüler, dallar çıplak kaldı, gövdelerini de yağmur kararttı. bağlar sıskalaştı, asma dalları soyundu, derken güz her yeri kapladı; ıslak, kahverengi ve ölü. ırmağın üzerinde sis vardı, dağın üstünde bulutlar, kamyonlar çamur sıçratıyordu yollarda, askerler de pelerinlerinin altında, palaskalarının önünde iki meşin fişeklik, içinde 6.5 mm uzun ince kurşunlar olan, kurşuni renkte meşin kutular, pelerinlerinin altından kabarıyorlardı; öyle ki yolda geçerken görseniz altı aylık gebe sanırdınız.

küçük kurşuni arabalar vardı; pek hızlı geçerlerdi; çoğu zaman şoförün yanında bir subay otururdu, arkada da başka subaylar. bu arabalar kamyonlardan daha çok çamur sıçratırdı; arkada, yüzü ayırt edilemeyecek kadar küçük, kasketinin tepesiyle daracık sırtından başka görünen yanı olmayan, iki general arasına sıkışmış birini gördünüz mü, hele arabası da özel bir hızla sürülüyorsa, bilinsin ki kral'dı o. udine'de oturur, hemen her gün bu yoldan gelir, işlerin nasıl gittiğine bakardı. işler de pek kötü gidiyordu. kışın başlangıcında bitmez tükenmez yağmurlar geldi, yağmurlarla da kolera. ama önlenmişti; sonunda ancak yedi bin kişi öldü.

6.07.2008

ölümcül çareler

donna leon

insanlar görmek istediklerini görürler, anlamak istediklerini anlarlar.

beni yargılayanlar beni ayıplayanlarsa, hiç şansım yok demektir.

voltaire: söylediğinize katılmıyorum; ama bunu söyleme hakkınızı ölümüne savunurum.

her şeyin daha kötüye gittiğini düşündüğüm günler oldu; ayrıca her şeyin daha kötüye gittiğini bildiğim günler de oldu. ama sonra güneş çıktı ve fikrimi değiştirdim.