29.11.15

uzun lafın kısası

oscar wilde: bizler acının soytarılarıyız.

bertrand russell: günah duygusu, daha iyi, daha temiz bir yaşama değil, bunun tam aksine neden olur. bir adamı hem mutsuz yapar hem de ona aşağılık duygusunu aşılar.

christine arnothy: hayatta her şey satılıktır.

erik orsenna: herkes bilir ki, otomobiller bazen yağ damlatsalar ve duman çıkarsalar da, geceleri nadiren kavga eder; asla gürültülü bir şekilde çiftleşmez ve dünyaya tahammül edilmez çocuklar getirmezler.

halil cibran: bugüne kadar yalnızca "sen kimsin?" diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

jean jaures: bir sınıfın tahakkümü, insanlığa karşı yapılmış bir suikasttır.

konfüçyüs: bir insan topluluğunun nasıl yönetildiğini anlamak isterseniz onun müziğine bakın. bir ülkede müzik yozlaşmışsa o ülkeden hayır gelmez.

mehmet eroğlu: hayat, insanlığın içine düştüğü kuyudan kurtulma çabasıdır.

walter benjamin: yıkıcı karakter, yaşamın yaşanmaya değer olduğu duygusundan ötürü değil, intiharın bile uğraşmaya değmez olduğu duygusundan ötürü yaşar.

sadık hidayet: yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.

alexandre dumas: şaraptan korkanlara yazık; çünkü onlar içlerindeki kimi kötü düşünceleri şarabın ortaya çıkaracağından korkarlar.

şükrü erbaş: ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

28.11.15

kör ayna, kayıp şark

nurdan gürbilek

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

sigmund freud: şimdiki ben duygumuz, her şeyi içeren, ben'in çevresindeki dünyayla daha içten bir bağlılığına denk düşen bir duygunun büzüşmüş kalıntısıdır sadece.

györgy lukacs: her imgenin yüzüne, gerilerde bir yerde yanan bir ateşin parıltısı düşer. her imge bu dünyaya aittir ve yüzünde bu dünyaya ait olmanın sevinci parıldar; ama o bize aynı zamanda bir zamanlar varolan bir şeyi, bir yeri -bir zamanlar ait olduğu evi- hatırlatır; sonuçta bu, ruh için anlam ve önemi olan tek şeydir.

walter benjamin: büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk.

peyami safa: kadınlar medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir.

her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister.

ahmet hamdi tanpınar: çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. bu adamlar (baudelaire, valery, verlaine, mallarme, poe, proust, dostoyevski vs.) beni kendi hakikatlerime veya asli yalanlarıma götürdüler. çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk yahut en büyük ibda ve ihtiramız, bir kelime ile, masalımızdır.

cemil meriç: hepimiz garip bir hastalığın kurbanıyız: kendimizi başkası sanmak hastalığı.

leyla erbil: ölümler gördüm; dostlarımın, yakınlarımın ölümlerini, halkın acılarını, işkenceye dönüşen yaşamlarını, iktidarların soysuzluklarını. seyretmekten tiksindiğim bir dünyayla karşı karşıya kaldım.

rene girard: romanda hakikat, ancak gurur öldüğünde, yazar gururuna kıydığında, eğer kıyabiliyorsa doğar.

oğuz atay: beklenen geç geliyor, geldiği sırada insan başka yerlerde oluyor.

27.11.15

maddenin halleri

hakan günday

cehaletin yaptıramayacağı iş yoktur.

polyanna, benim yanımda eroinman bir orospu kadar umutsuz kalırdı.

insanın çalışmadan, ter dökmeden elde ettiği iki şey vardır. bunların ilki, herhangi bir talih oyunundan gelen para, ikincisiyse bir ülkede uzun süre kalınca farkında olmadan öğrendiği ve ister istemez konuşmaya başladığı o toprağın lisanı.

bir kadının iyi içki içmesi kadar seyretmesi zevkli bir gösteri yoktur.

afrika'yı anlamak için dört rengi bilmek yeter. sarı: sıcağın rengidir. yeşil: her yeri kuşatmış olan ormanın rengi. siyah: karşında oturan benim derimin rengi. ve kırmızı: üzerinde oturduğunuz toprağın sahibi olabilmek uğruna dökülen kanın rengi.

en boktan hikaye bile aynaya anlatılırken iyi gelir.

hiçbir zaman din kitaplarından daha fazla okunmayacağı bilinirken hikayeler uydurmanın ne anlamı var?

neden bir sınıfta toplanıp, bir kişinin dediklerini dinleyip not alıyoruz?

bazı insanlar diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.

maddenin hallerinden biri de olağanüstü olanıdır.

dünya üzerinde faşistin ne kadar iğrenç bir tarihçesi varsa komünistin de o kadar saf, kötü bir geçmişi vardır. ne de olsa ikisini de insan icat etmiştir. insan dokunduğu her şeyi kirletmiştir bugüne kadar.

su damlasının denizdeki türküsü

bertolt brecht


yaz gelir, bakarsınız
gökyüzleri aydınlık içinde güler size de
işte sular sıcacıktır
yüzersiniz isterseniz
üstünde yemyeşil çayırların
çadırları kurarsınız
çın çın öter yollar türkülerinizle
ormanlarınız bekler sizi

sanki ne olmuş böyle olmuş da
sonu mu geldi sanırsınız yoksulluğun
yollar önünüzde ışıdı mı sanırsınız
yeriniz yurdunuz mu var
güvenliğiniz mi var yoksa
iyi bir dünya mıdır dünyanız
haydi ordan
sizinkisi bir damladır denizden
bir damla, olsa olsa

2
orman barındırır toplumun attığı insanları
ışıldar gökyüzleri kapalı geceler üstünde
çadırda yatanların ne evi var, ne barkı
kuru ekmeği bile yok şurada yüzenlerin
yollarda yürüyenler hep işsiz güçsüz takımı
dört dönerler sorarlar: "bir iş var mı? bir iş var mı?"

yani hiçbir şey değişmez. sürer yoksulluk
ne yeriniz yurdunuz var ne güvenliğiniz
iyi dünya der mi insan böyle dünyaya
haydi ordan
sizinkisi bir damladır denizden
bir damla, olsa olsa

3
hala hoşnut musunuz aydınlığından gökyüzünün
hala çıkmayacak mısınız bu tatlı, sıcak sudan
orman mı koruyacak hiç durmadan böyle sizi
böyle avutup duracak mısınız kendinizi hala
yarına ekmeğiniz hani
hak istemenizi bekler sizden dünya
yakınmanızı bekler, çözümler getirmenizi
son umudu sizde dünyanın

denizden alınmış bir iki damla suyla
yanaşmayın avutulmaya bundan böyle
yanaşmayın, sakın ha!

26.11.15

yanlış yaşamak

attila ilhan


yanılmış bir kapıyım simsiyah
kendi üstüme kapanıyorum
seni paris'te kaybettim
yanlış bir yerde arıyorum
bozduğum her saat
içimi büsbütün daraltıyor
hiçbir mutluluğum kalmadı
ne bıraktıysan harcadım
inge bruckhart
resimlerine bakamıyorum

yanlış bir bulut çoğalıyor
akşamları yanılmış içlerime
ağzımda bozuk bir pil tadı
o korku değil artık bu yaşadığım
telefon zillerine dolaşarak
bak ne ben leipzig’deyim
ne de sen istanbul’da
ne depart kahvesinde çay içiyoruz
ne tiryaki köpekte şarap
seni görmeden öleceğim
bir daha görmeden
inge bruckhart
zaten kaç yıldır yaşamıyorum

hep yanıldık mı kimbilir
inanmak gelmiyor içimden
o yanlış tren bindiğimiz midir
azala azala unutulduğumuz
hani leipzig garında biten
yine yanlış mı yaşıyoruz
karanlığımızı avuçlarımıza öksürerek
sen bir kadın ıssızlığına koşulmuş
yarıdan fazla mavi gözler
eylülden eylüle gülümseyen
ben görünmez raylara düğümlü
garlarda yankılanan bir erkek
değerinden eksiğine bozulmuş
ölüversek mi ne
en büyük yanlışlığı benimseyerek
gizli bir nem sinmemiş mi ellerine
ya saçların, fena halde sonbahar
yanlışlar prensesi inge bruckhart
yine marne üzerine kar yağıyor
geceleyin bembeyaz ıhlamur ağaçları
yanıldıkça lüzumsuzluğunu anlayıp
insan yaşadığından utanıyor
uykularımızda yalnızlık korkular
dışımızda en küstah yanlışlıklar
içimizde en başka türkü ayıp

25.11.15

aforizmalar

~criminal minds

carl gustav jung: sağlıklı bir insan başkalarına işkence yapmaz. genellikle işkence yapanlar daha önce işkence görmüşlerdir.

nietzsche: uçuruma çok uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar.

james reese bir keresinde "olay mahallinde çeşitli ipuçları vardır ve bunlar doğal olarak incelenmek veya toplanmak için kendiliğinden ortaya çıkmazlar." demişti. kim aşkı, öfkeyi, nefreti, korkuyu toplayabilir ki?

thomas fuller: tilkilere karşı tilki olmak gerekir.

ernest hemingway: bir insanın avlandığı gibi avlanan yoktur: yeterince uzun avlanan ve bundan hoşlanan silahlı adamlar, başka hiçbir şeyi gerçekten umursamaz.

euripides: aşk aşırı olduğunda bir erkekte ne onur ne de liyakat bırakır.

peter ustinov: ne yazık ki çok fazla rüya görmenin bedeli, kabus görme olasılığının artmasıdır.

eugene ionesco: ideolojiler bizi ayırır; rüyalar ve acılar ise bir araya getirir.

john steinbeck: kim zihninin derinliklerindeki karanlık sulara dalmamıştır ki?

24.11.15

romeo ve juliet

william shakespeare


ah, uzaktan nazik görünen aşk
nasıl da acımasız ve kaba denendiğinde 

altın daha beter bir zehir insan ruhuna
şu satışı yasaklanan zavallı karışımlardan
daha çok cinayet işler şu rezil dünyada

neler doğuyor nefretten
ama daha çoktur sevgiden doğan

yeni bir ateş söndürür başkasının yaktığını
yeni bir acıyla hafifler eski bir ağrı
başın döndü mü öbür yana döndür başını
başkasının güçsüzlüğüyle iyileşir umutsuz keder
gözlerine yeni bir zehir bul ki
yok etsin ötekinin zehrini

erkekle çoğalır kadın

sevgi güç verir, zamansa imkan
büyük engellerde bulur, büyük hazzı insan

yarayla alay eder, yaralanmamış olan

öğrenciler nasıl ayrılırlarsa ders kitaplarından
öyle koşar seven sevdiğine giderken
okula nasıl canı sıkkın giderse öğrenciler
öyle ayrılır seven sevdiğinden

ruhum çağırıyor beni adımla
geceleri ne de gümüşsü bir ses verir sevenlerin dilleri
en yumuşak müziktir dinleyen kulaklara

yeryüzünde yaşayan en zararlı şey bile
özel bir yarar taşır bu yeryüzüne
en yararlı şey bile yanlış kullanılırsa
yok edip doğru sonucu ulaşır zarara
kullanmayı bilmezsen iyi döner kötüye
kötü de bazen yücelir erdemmiş gibi
şu minik çiçeğin taze filizlerinde
zehir de var iyileştiren özler de
koklanırsa dinçlik verir her yerine insanın
tadılırsa öldürür tüm duyuları, durdurur yüreği
insanın içinde de, otlarda olduğu gibi
karargah kurmuştur birbirine düşman iki kral
biri erdem, öteki gemsiz istem
içlerinden kötüsü egemen oldu mu bir kez
kurt kemirip çürütür tez elden o bitkiyi

nöbet bekler kaygı her yaşlının gözünde
uyku bulunmaz kaygının barındığı yerde
yıpranmamış gençliğin yüksüz bir beyinle dinlendiği yerde
altın bir uyku sürdürür egemenliğini

şu zevzek aşk yok mu aşk
dilini çıkararak şaklabanlıklar yapan
değneğini sokacak delik arayan koskoca bir maskaradır

ah sevgi, gözleri bağlıyken bile
nasıl da görür, yolunu seçer dilediğince

şiddetle başlayan hazlar şiddetle son bulur
ölümleri olur zaferleri
öpüşürken yok olan ateşle barut gibi
en tatlı bal bile tadıldıkça bıkkınlık verir
aynı tat isteği, iştahı köreltir
ölçülü sev ki uzun sürsün sevgin
hedefe hızlı giden, yavaş kadar geç varır

dilencidir ancak servetini sayanlar
benim sevgimse öyle büyüyüp çoğalmış ki
varlığımın yarısını bile saymak gelmez elimden

ölçülü yas sevgiyi gösterir
ölçüsüz yas ise akılsızlığa işarettir

23.11.15

için dışının içi

pascal mercier

bir süre önce -haziranda pırıl pırıl bir öğle öncesiydi, sabahın aydınlığı dar sokaklarda durgunca akıyordu- rua garrett'te bir vitrinin önünde duruyordum, gözümü alan ışık yüzünden vitrindeki malları değil kendi yansımamı görüyordum. kendi kendime engel olmam canımı sıkmıştı -hele de bu durum, kendime karşı her zamanki hal ve tavrımın bir simgesi gibiyken- tam birleştirdiğim ellerimin sağladığı gölge sayesinde bakışlarımı içeriye yönlendirebilecekken vitrindeki yansımamın arkasında -dünyayı değiştiren tehditkar bir fırtınanın gölgesi gibi geldi bana- uzun boylu bir adamın silueti göründü.

adam durdu, gömleğinin cebinden bir sigara paketi çıkardı, bir sigara alıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. çektiği ilk nefesi dışarı verirken, gözleri çevrede dolaştı, sonunda benim üzerimde karar kıldı. "biz insanlar, birbirimiz hakkında ne biliriz?" diye düşündüm ve -adamın cama yansıyan bakışlarıyla karşılaşmamak için- vitrinde sergilenenleri zahmetsizce görebiliyormuşum gibi yaptım.

yabancı adam, saçları kırlaşmış, sert hatlı, ince bir suratı, altın çerçeveli yuvarlak gözlük camlarının arkasında siyah gözleri olan sıska birini görüyordu orada. aynadaki aksime eleştirel gözlerle baktım. her zamanki gibi, köşeli omuzlarımla dimdikten de dik duruyordum, başım boynumun izin verdiğinden de yukarıdaydı, biraz da geriye kaykılmıştı, benden hoşlananların bile söyledikleri kuşkusuz doğruydu: insanları ve onlara dair her şeyi hor gören kibirli adamın biriydim, her şeye ve herkese söyleyecek alaycı bir sözüm vardı. sigara içen adam böyle bir izlenim edinmiş olmalıydı.

ne kadar da yanılıyordu! çünkü bazen, böyle dimdik durmamın ve dimdik yürümemin nedeninin, babamın bir daha düzelmeyecek biçimde kamburlaşmış bedenini, behterev hastalığıyla acılar çekmesini, efendisine başını kaldırıp gözlerini dikerek bakmaya cesaret edemeyen ürkek bir uşak gibi bakışlarını yere indirmek zorunda kalışını protesto etmek olduğunu düşünüyorum. o zaman sanki bedenimi gergin tutarak gururlu babamın sırtını, mezarında olsa da doğrultabilirmişim ya da geçmişi etkileyen sihirli bir kanunla hayatını gerçekte olduğundan daha az eğilerek ve daha az acı çekerek geçirmesini sağlayabilirmişim gibi geliyor bana, sanki şimdi çabalayarak, acılı geçmişi hakikiliğinden sıyırabilir ve yerine daha iyi, daha özgür bir geçmiş koyabilirmişim gibi.

arkamdaki yabancının bana bakarken düşebileceği tek yanılgı bu değildi. uykusuz ve avuntusuz geçirdiğim, bitmek bilmeyen bir gecenin ardından başkalarına tepeden bakacak son kişi olurdum ben. dün bir hastama karısının yanında, geriye pek fazla ömrü kalmadığını açıklamıştım. yapmalısın bunu diye kendime telkinde bulunmuştum, o ikisini odama çağırmadan önce; kendileri ve beş çocukları için plan yapmalıydılar, hem insan onurunun bir kısmı, alın yazısının, ağır olanının bile, gözünün içine bakma gücünden oluşur.

akşamın ilk saatleriydi, açık duran balkon kapısından gelen hafif, sıcak bir esinti, bitmekte olan bir yaz gününün seslerini ve kokularını içeri taşımıştı, hayatiyetin bu yumuşak dalgasına insan kendini kayıtsız şartsız ve kendini unutarak bırakabilseydi bir mutluluk anı yaşayabilirdi. keşke sert, şiddetli bir rüzgar yağmuru camlara çarpsaydı! diye düşünmüştüm, karşımdaki kadınla adam tereddütlü, korkulu bir sabırsızlıkla dolup taşarak, kendilerini yakın bir ölümün dehşetinden kurtaracak hükmü dinlemeye hevesli olarak sandalyelerinin ucuna ilişirken, böylece, önlerinde bir zaman deniziyle, aşağı inip sokakta gezinen insanların arasına karışabileceklerdi.

gözlüğümü çıkardım, konuşmaya başlamadan önce baş ve işaret parmaklarımla burnumun üst tarafını tuttum. o ikisi bu hareketimi ürkütücü bir gerçeğin habercisi olarak yorumlamış olmalılar; çünkü başımı kaldırdığımda el ele tutuşmuşlardı; oysa elleri -ben öyle sandım ve bu düşünce boğazımın düğümlenmesine neden oldu, o ürkek bekleyiş bir kez daha uzadı- on yıllardır artık birbirini aramaz olmuştu. o ellere bakıp konuştum, adını koyamadığım bir dehşetin okunduğu gözlerine bakmak çok güçtü. elleri birbirine kenetlendi, kanı çekildi; işte uykularımı kaçıran, beni görüntüleri yansıtan vitrinin önüne götüren yürüyüşe çıkmadan önce kovalamak istediğim, o kanı çekilmiş, birbirine kenetlenmiş beyaz parmakların resmiydi. (o ışıklı sokaklarda bir şeyi daha kovalamaya çalışmıştım: bana bir anneden daha iyi bakan adriana en sevdiğim ekmeği getirmeyi bir kerecik unuttu diye, ona o acı haberi verirken kullandığım beceriksizce sözlerime duyduğum öfkenin anısı. öğle öncesinin beyaz altın ışığı, keşke yaptığım ve benim için pek de alışılmadık olmayan bu haksızlığı silebilse!

sokak lambasının direğine yaslanmış duran sigaralı adamın bakışları benimle sokakta olanlar arasında gidip geliyordu. dış görünümüm, bedenimin gururlu, hatta azametli duruşuna pek uymayan özgüvensiz kırılganlığımı kesinlikle ele veremezdi. kendimi onun bakışlarının içine yerleştirdim, o bakışı kendi içimde kurdum ve o bakışın içinden kendi aksimi çıkarttım. şimdiye kadar hiç böyle görünmemiş, böyle bir izlenim bırakmamıştım, hayatımın hiçbir anında. ne okulda, ne üniversitede, ne de işimde.

başkaları da aynı şeyi mi hisseder: kendi dış görüntülerini tanıyamadıkları olur mu? başkalarının onları algılayışıyla kendi kendilerini algılamaları arasındaki uçurumu dehşetle fark ettikleri olur mu? içeriden yaşanan yakınlıkla dışarıdan yaşananın, aynı şeye olan yakınlık diye nitelenemeyecek kadar birbirinden farklı olduğunu?

bu bilinçliliğin başkalarıyla aramıza soktuğu mesafe, dışımızın başkalarına kendi gözlerimize göründüğü gibi görünmediğini anladığımızda bir kez daha büyür. evler, ağaçlar, yıldızlar gibi görmeyiz insanları. onları, belli bir biçimde karşılaşma ve böylece kendi içimizin bir parçası yapma beklentisiyle görürüz. hayal gücümüz onları kendi arzularımıza ve umutlarımıza uyacak biçimde kesip biçer; ama aynı zamanda kendi korkularımız ve ön yargılarımız da o insanlarda doğrulanabilmelidir. bir başkasının dış görünümündeki hatlara bile kendimizden emin olarak ve tarafsızca ulaşamayız. o yolda bakışlarımız, bizi özel ve biricik kılan bütün arzulara ve hayallere kayar, gözümüzü alır bunlar. bir iç dünyanın dış dünyası bile hala iç dünyamızın bir parçasıdır, hele de bir yabancının iç dünyası hakkındaki düşüncelerimiz kesin ve dayanaklı olmaktan öylesine uzaktırlar ki, karşımızdakinden çok kendimizi ortaya koyarlar. sigaralı adam, dimdik duran, zayıf suratlı, kalın dudaklı, sivri ve bana bile çok uzun ve çok mütehakkim görünen düz burnuna altın çerçeveli bir gözlük oturtmuş bir adamı nasıl görür? bu adam, ilkinin hoşlandıklarının ve hoşlanmadıklarının çatısına ve ruhunun bütün yapısına nasıl katar kendini? görüntümün neresi onun bakışını abartır ve büyütür, neresini hiç yokmuş gibi görmezden gelir? sigara içen yabancının görüntümden çıkaracağı sonuç, kaçınılmaz olarak bir karikatür olacaktır, kafasında benim düşünce dünyamla ilgili olarak oluşan resimde de birbiri üstüne karikatürler yığılacaktır. böylece birbirimize iki kat yabancı olacağız; çünkü aramızda yalnızca aldatıcı dış dünya değil, o dünyanın her iç dünyada oluşan hayali de bulunacaktır.

kötü bir şey mi bu, bu yabancılık ve uzaklık? bir ressam bizi kollarımız iki yana açık durumda mı resmetmeliydi, ötekilere ulaşmak için gösterdiğimiz nafile çaba içinde çaresiz halde? yoksa yaptığı resim, aynı zamanda bir koruyucu duvar da olan bu çifte engelin var olmasından duyduğumuz ferahlığın ifade bulduğu bir konumda mı göstermeliydi bizi? birbirimizin karşısında duyduğumuz yabancılığın sağladığı korumaya minnettar mı olmalıyız? ve onun mümkün kıldığı özgürlüğe? işaret edilen bedenin temsil ettiği çifte engel tarafından korunmadan karşı karşıya dursaydık ne olurdu? aramızda bizi ayıran ve çarpıtan bir şey bulunmadan adeta birbirimizin içine dalsaydık?

buddenbrooklar

thomas mann

acı çekerek eğitim görmeyen insan, her zaman çocuk olarak kalır.

hayatta önemli olan, bir şeylerin nasıl söylendiği değil, gerçekten ne kastedildiği ve ne hissedildiğidir.

balık sürüleriyle her gün karşılaşılır; ama her gün balık tutulmaz.

felsefeciler ve edebiyatçılar bir düşünceyi, bir ilkeyi ortadan kaldırınca yavaş yavaş bir kral çıkar ortaya ve bu kral bunu en iyi ve en güzel diye benimseyip ona göre davrandığını sanır. krallar hep böyledir işte! öyle sanıldığı gibi erişilmez insanlar da değildirler; hatta çok sıradan insanlardır, her zaman halkın gerisinde kalırlar.

soylular değersiz kişilerdir.

iyi ve güzel şeyler ağır ağır ve gecikmiş olarak geldiğinde, insanın hayal gücünün hesap edemediği, can sıkıntısı veren sinir bozucu bir sürü ayrıntıyı da beraberinde getirir.

mutluluğun ve yükselişin simgeleri, gözle görülebilen ve elle tutulabilen belirtileri, ancak her şey ters gitmeye ve yıkılmaya başladığında ortaya çıkar.

akıl, yeryüzündeki en yüce değer değildir.

eğer bir kişi kendisine yapılan bir öneriye karşı çıkarken kendinden emin değilse, o zaman sesini yükseltir ve hemen bağırıp çağırmaya başlar.

mesleğine sıkı sıkı ve yürekten bağlı olan bir adam bundan başka bir şey bilemez, düşünemez ve başka bir şeye saygı duyamaz.

bir işadamı asla bürokrat olmamalıdır.

umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

hiç evlenmemiş olmak evlenmiş olmaktan çok daha iyidir.

insanın günlük yaşama hazırlanması için gerekli olan o kadar çok önemli ve ciddi şeyler var ki..

bazen şu ya da bu kişiyi hatırlarız, nasıldır acaba diye düşünürüz, epeydir kaldırımda dolaşmadığı, çoktandır sesini duymadığımız, yaşam sahnesinden sonsuzca uzaklaştığı ve kentin dışında bir yerlerde toprağın altında olduğu gelir aklımıza.

21.11.15

vanity press

umberto eco / jean-claude carriere

"kendini gösterme merakını hiçbir şey durduramaz."

eco: metninizi bu yayınevlerinden birine gönderiyorsunuz, metninizin açıkça görülen edebi niteliklerini öve öve bitiremiyorlar ve yayımlamayı öneriyorlar. allak bullak oluyorsunuz. imzalamanız için size verdikleri sözleşmede metninizin basımını sizin finanse etmeniz gerekeceği, bunun karşılığında yayıncının kitabınız hakkında sayısız makale yazdırmak ve hatta, niye olmasın, gurur okşayıcı edebi ödüller kazanmanızı sağlamak için uğraşacağı belirtiliyor. sözleşmede yayıncının basması gereken kitap adedi açıkça belirtilmiyor; yalnız satılmayan kopyaların "sizin satın almayı talep etmeniz haricinde" yok edileceği üzerinde ısrarla duruluyor. yayıncı kitabı 300 adet basıyor, 100 adedi bunları yakınlarına verecek olan yazara, 200 adedi gazetelere ayrılıyor; gazetelerse hemen çöpe atıyor.

carriere: yayıncının ismini görür görmez.

eco: ama yayınevinin gizli tuttuğu kendi dergileri vardır, bu dergilerde çok geçmeden bu "önemli" kitap şerefine yazılar çıkacaktır. yazar, yakınlarının hayranlığını kazanmak için, diyelim, 100 nüsha daha satın alır. bir yılın sonunda, satışların çok iyi gitmediği ve baskıdan kalanın -söylediklerine göre 10 bindir- yok edileceği bildirilir kendisine. kaç adedini satın almak ister? yazar sevgili kitabının yok olacağı fikri karşısında müthiş hüsrana uğrar. bunun üzerine 3 bin adet satın alır. yayıncı o zamana kadar ortada olmayan 3 bin kitabı hemen bastırıp yazara satar. son derece karlı bir girişimdir bu; çünkü yayıncının kesinlikle hiçbir dağıtım masrafı yoktur.

giulio ser giacomi diye biri, 1500 sayfalık kalın bir kitap hazırlamış, içinde einstein ve papa xii. pius'la mektuplaşmasından ve her ikisine yazdığı mektuplardan başka bir şey yok; çünkü her ikisi de ona hiç cevap yazmamış.

carriere: günümüzde herkes kitap "yapabilir". dağıtmaksa, apayrı bir şey.

eco: italya'da bir günlük gazete, çok ciddi bir gazete, okurlarına, istedikleri takdirde metinlerini hayli düşük bir meblağ karşılığında basmayı teklif ediyor. yayıncı, yazarın fikirlerinin sorumluluğunu üstlenmek istemediğinden, bu yayının üstüne ismini koymuyor. bu tarz çalışmalar vanity press'lerin faaliyetini azaltacaktır şüphesiz ama kendini gösterme meraklılarının faaliyetini muhtemelen artıracaktır. kendini gösterme merakını hiçbir şey durduramaz.

* vanity press: masrafları yazarca karşılanmak üzere kitap yayımlayan yayınevi.

20.11.15

kuş diline öykünen

ayşegül devecioğlu

büyük acıların giysisi gösterişsizdir, hatta bayağıdır; keder öyle iyi gizler ki kendini, tanımak mümkün olmaz.

her kavşak noktasında insan kendisiyle karşılaşır.

bazen insanlar kendi yaşadıkları acıların büyüsüne öyle kapılırlar ki başkalarının yaşadıkları onlara önemsiz gelir.

insanlar, bütün ümitleri tükendiğinde, hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine dair o eski inancın eteğine sığınırlar: adına kader denilen şeyin hükümranlığına. akılla delilik arasındaki gizemli sınırda, büyük çaresizliklerin bu küçük ülkesinde, zihinlerinde ufuk çizgisi gibi uzun ve sakin uzanan, varlığından adları gibi emin oldukları ama kimselere anlatamayacakları o sınır çizgisinde beklerler.

insan kadere borçlandığını fazlasıyla öder.

derler ki, mekan ne kadar daralırsa zaman o denli amansız olur. derler, ölümü beklemek ölümden zordur. derler ki, insan yaşadığı yere benzer. ama daha kötüsü, yaşadığı yeri kendine benzetmektir.

gecenin ardından gün doğar, mutlaka sabah olur. sabah, en yorgun, en köhne zamanlar bile dirilir. her sabah görülmeye değerdir.

insan, yalnızca yaşadıklarının farkında olabildiğinde dışına çıkabilir zamanın.

ben kadere inanmam, insanın bilinçli çabasına inanırım. insanın bilgisi, insanın aklı, insanın zekası, insanın emeği kaderin üstündedir ve insana kaderini değiştirmek kudreti verilmiştir.

kendi haklılığına ne kadar inanırsa o kadar yanlış yapar insan. haklı olduğuna inanmak zalimleştirir insanı. iyi taraftan olan, her zulmü hak görür kendine. oysa zulüm, hangi amaç için olursa olsun kabul edilemez.

insan denilen yaratık yücelmek ister. her türlü sanatla, şiirle, müzikle, heykelle, edebiyatla, bilme ve öğrenme tutkusuyla; özgürlük, eşitlik ve onura duyduğu aşkla, hep bu yücelişin peşindedir.

devrimcilerin en büyük silahı insan sevgisidir.

şiir, damıtılmış insan yüreği, insan aklı. şiir, damıtılmış insan özü. insan olabilmek için tatmamız gereken zehir. şiirle karşılaşmamız dolaysızdır. bütün o anlaşılmaz, gizemli gibi görünen sözlere rağmen dolaysızdır. şiirin anlamı sözün kalbindedir. ve söz, paha biçilmez yükle gitmesi gereken yere gider.

ölüme inanan faşistlerdir; devrimciler yaşama inanır.

hayatın kaybedileceği ortaya çıkınca, en olağanüstü ya da en zengin, gösterişli yanları değil, en basit, sade yanları özlem yaratır. kimsenin aklına para, köşkler, villalar, arabalar, yatlar gelmez. rüzgar gelir mesela. bir çiçeğin hiç beklenmedik bir yerde bitivermesi. bir serçenin zıplaya zıplaya, ordan oraya konması..

19.11.15

hayal burcu

şükrü erbaş

kente girmeden çok önce, birbiri içinden doğmuş, bir kolu doğan güneşe, bir kolu batan güneşe değen görkemli bir dağ sırası karşılamışsa sizi, antalya'dasınız. özel birisi olmanız gerekmiyor bu büyük tören için. dağdır. özgürdür. büyüktür. güneş gibi, yağmur gibi, aynı eşitlikte davranır eşiğine gelen herkese.

yasemin kokularıyla genişlemiş sokaklarda bir iyilik duygusuyla gülümsüyorsanız geçmişinize; sokaklar bahçeler boyu sapsarı ışıyan turunçlar, o kimliksiz beton yığınlarını bile akdeniz'e özgü kılıyorsa, antalya'dasınız. iyimser olmak için eşya gerekmez size. gözleriniz var ya..

mavi bir zamanın içinde ıssız bir kum çanı. hepimizden yapılmış bir vazgeçiş. uğultusuyla mağrur. bir kış bahçesinde soğumuş. deniz terledikçe kendine kapanıyor. zülüfleri köpük köpük intizar. bakmıyor, yarılmış bir nar her yere saçılıyor. hayalin cezasından kurtulmuş. ağzı sönmüş çerağ. gerçeğe katlanmak güçsüz düşürüyor. topuklarına dek ayrılık. gelmiş yine de. yazdan bir iyimserlik. unutma bahçelerine bir avuç ışık. inanmadan olmuyor. kasıklarında hayatın kalbi. acısını sevmek istiyor. acısı çiçek açmış dünya. çocukların büyüyor tanrım! sonsuzluğu gövdelerinde duyarak..

beni sevmediğini söyleyebilir misin, dedi. dört unutma yılından sonra. söz gövdeden bunca uzak düşmüşken. ağzını kirpikleriyle tutuşturarak. dünyanın evlere sığdığı bu geç vakitte. ay güle, ay denize, ay yola.. düşer gibi. sevmeyi yalnızca sevmek sanan ey kendine ceza kalp. neden iyi zamanları hatırlar insan? inanmak ister yeniden boyun eğdirdiğine? aşk ötekinde hayata dönmüşken. "su serptim ateş sönsün/serptiğim su da yandı" diyemedim. sevgilim ayrılık.. senin külün, ağzıma örttüğüm.

18.11.15

herzog

saul bellow

keder, aylaklığın bir türüdür.

toplumun onayladığı prensipler doğrultusunda yaşamak budur işte: borçlarını ödersin.

mutluluğun mekanik bir model üzerine kurulduğu hedonist bir dünyada yaşıyoruz. yapman gereken tek şey fermuarını açıp mutluluğu yakalamak.

hiçbir erkek kendisini istemeyen bir kadını tatmin edemez.

günümüzde insanlar özgür olabilirler ama bu özgürlüğün hiçbir içeriği yok. muazzam bir boşluk gibi.

paranoya, vahşilerde muhtemelen normal ruh halidir.

yaşamayı, ölmeyi becerebilen gerçek bir birey şimdiye dek yaşamamıştır. yalnızca kimi zaman bir ideale iradeyle, ona duydukları muazzam arzu sayesinde erişebileceklerini uman hastalıklı, trajik ya da mutsuz ve gülünç budalalar.

pascal: kalbin kendine özgü nedenleri vardır.

iyiler diğer insanların algılarını cazip bulur ve kendileri adına düşünmezler.

gerçek sadece insanlığa daha çok utanç ve umutsuzluk getirdiği müddetçe gerçektir; kötülük dışında herhangi bir şey yansıtıyorsa gerçek değil yanılsamadır.

spinoza: bir insanın istikrarlı olmasının ilk şartı bu kişinin var olmayı gerçekten arzu etmesidir.

hiçbir hayat hayali payelere, müstakbel onurlara, gelecekte erişilecek özgürlüğe dair umutlar taşımayacak kadar kısır ve yoksun değildir.

gerçek dostluk karşı çıkmaktır.

tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse, eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

peygamberlerin hiçbirinin söylemediği muazzam gerçek şu ki, özel hayat her şeyin üzerindedir. dinden daha evrenseldir. gerçek, güneşten daha yüksektedir. ruh tutkudur.

17.11.15

eve dönüş

clarissa pinkola estes

hoşnutsuzluk, anlamlı ve hayat verici değişikliklere açılan gizli kapıdır.

kadınların "her şeyi iyileştir, her şeyi tamir et." baskısı, bize kültürlerimizin yüklediği gerekliliklerden oluşan büyük bir tuzaktır.

kuruyup kaldığımız zaman her şeyi idare ettiğimizi, her şeyin iyi olduğunu göstermek için tamamen sakat gibi yürümeye çalışırız. kaybolan ister ruh derisi olsun, isterse üstümüze uymayan kültür yapımı deri; işin aslı başkaymış gibi yaparak aksarız. ama böyle yaptığımızda hayat yoksullaşır ve bunun bedelini çok ağır öderiz.

pek çok modern kadın için en korkutucusu, karanlıkta ruh derisini aramaya gitmek değildir. çok daha zor ve katlanılması güç olan, suya dalmaktır, gerçekten eve dönmektir ve özellikle de gerçekten veda etmektir. kadınlar her ne kadar kendilerine geri dönseler, ruh derilerini giyinseler, yavaşça örtseler ve gitmeye tamamen hazır olsalar da, gitmek zordur; çok ilgilendiğimiz şeyleri bırakmak, devretmek, bütünüyle terk etmek, gerçekten ama gerçekten zordur.

kadınlar ne zaman dünyada fazla uzun kaldıklarını bilirler. ne zaman eve geri dönmekte geciktiklerini bilirler. bedenleri şimdi ve buradaysa da, akılları çok ama çok uzaklardadır. yeni bir hayat için can atarlar. deniz için nefesleri kesilir. sadece gelecek ay için yaşarlar, sadece bu mevsim geçene kadar; kendilerini tekrar canlı hissedecekleri kış sonuna kadar bekleyemezler, bekledikleri sadece gelecekte bir yerdeki mistik bir zamandır, o gün geldiğinde harika şeyler yapmakta özgür olacaklardır. olmadığında öleceklerini düşünürler. ve her şeyde bir yas havası vardır. matem vardır. özlem vardır. arzu vardır. eteğindeki ipleri çekerek koparır ve pencerelerden uzun uzun bakar. ve bu geçici bir rahatsızlık değildir. kalıcıdır ve zaman içinde giderek daha da yoğunlaşır.

eve gitmenin birçok yolu vardır: birçoğu dünyevidir, bazıları ise kutsal. eve giden çıkışın tam yeri zamandan zamana değişir, bu nedenle konumu bu ay, bir önceki aydakinden farklı olabilir: bunlara değinen şiirleri ve kitap pasajlarını yeniden okumak. bir nehrin, bir derenin, bir koy'un yanında birkaç dakika olsun zaman geçirmek. yıldızlı bir gecede yere uzanmak. etrafta çocuklar olmadan sevdiğinle birlikte olmak. bir şey soyarak, örerek, kazıyarak revakta oturmak. bir saat süreyle herhangi bir yöne doğru yürümek ya da araba sürmek, sonra geri dönmek. gidilen yeri bilmeden herhangi bir otobüse binmek. müzik dinlerken tempo tutmak. gün doğumunu selamlamak. şehir ışıklarının geceleyin gökyüzünü perdelemediği bir yere gitmek. ibadet etmek. özel bir arkadaş. ayaklarını sarkıtarak bir köprünün üstünde oturmak. güneşte saçları kurutmak. yağmur suyu dolu bir fıçıya ellerini sokmak. saksılara bitkiler dikmek ve bu arada ellerin çok kirlendiğine emin olmak. güzelliği, letafeti, insanların dokunaklı zayıflıklarını gözlemek.

kimisi için ev, bir tür gayret göstermektir. kadınlar, yapmamak için yıllarca çeşitli nedenler bulduktan sonra, tekrar şarkı söylemeye başlarlar. kendilerini uzun bir süredir yürekten hissettikleri bir şeyi öğrenmeye adarlar. hayatlarındaki kayıp insanları ve şeyleri ararlar. seslerini geri alırlar ve yazarlar. dinlenirler. dünyanın bir köşesini kendilerinin kılarlar. büyük ve ciddi kararları yürürlüğe sokarlar. ayak izleri bırakan bir şey yaparlar.

zamanı geldiğinde, zamanıdır. hazır olmasanız bile, işleriniz bitmemiş olsa bile, bugün geminiz geliyor olsa bile. zamanı geldiğinde, zamanıdır. eğer bir kadın gitme zamanı geldiğinde gitmezse, ruhundaki ince çatlakların derin vadilere, derin vadilerin de gürleyen dipsiz çukurlara dönüşeceği gayet açıktır. gider, çünkü zamanıdır ve bu nedenle gitmelidir.

kardeşimin hikayesi

zülfü livaneli

her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar; ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür, nedense bundan kimse korkmaz.

insan soyunun duygularını anlatan, psikolojik derinliklerine inebilen tek bir birikim vardır, o da edebiyat. hayatın tek gerçek yanı kurgudur, hikayelerde anlatılanlardır. edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur.

hayatta her şeyin bir bedeli vardır.

birçok insan herkesi ve her şeyi gözlemleyemez, başkalarıyla ilgilenemez; çünkü aşırı derecede kendi duygularıyla ve egosuyla meşguldür.

rus kızı votka gibidir; tek başına içilir, hiçbir şey istemez ama türk kızı rakı gibidir; yanında meze ister, peynir kavun ister, ister oğlu ister.

insanın kaderini bilmesinden daha korkunç ne olabilir?

bazı kelebek türlerinin bir günlük ömrü, hücre bölünmesinin hızlı olmasından dolayı, insanın 80 yılına denktir. bu durumda 70 yaşında ölen bir insan mı daha uzun yaşar, 25. saatini gören bir kelebek mi?

insanın en kötü yalanı, kendine karşı olanıdır.

hayvanların yaptığı gibi neredeyse hafızasız yaşamak ve mutlu olmak mümkündür ama hiçbir şeyi unutmadan yaşamak imkansızdır. uykusuzluk, derin düşünceye dalmak, tarihselliği hissetmek, yaşayanlar için zararlı ve sonunda ölümcüldür. bu "yaşayanlar" kavramının içine bir insan, bir halk ya da bir kültür dahildir.

denizler ötesine giden kişi yalnızca iklimi değiştirmiş olur, aklını değil.

insanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz; çünkü hiçlik zor geliyor.

normal insanlar bir cinayet haberi alınca ayrıntıları öğrenmek ister.

insan duygularının en tehlikelisi aşktır. aşk dünyadaki en tehlikeli, en öldürücü duygudur. insanları felakete sürükler.

bazen insan o kadar eziliyor ki, öfke bile duyamaz hale geliyor.

insanlık bir gün bu barbarlık dönemini aşacak ve canlıları öldürüp etini yiyen bizlere aşağılayarak bakacaklar.

16.11.15

modern zamanın tarihi

levent yılmaz

"aydınlanma, insanın, kendi eliyle yarattığı reşit olmama halinden kurtulmasıdır." (kant)

"dar kapıdan girin; zira helake götüren kapı geniş ve yol enlidir ve ondan girenler çoktur. çünkü hayata götüren kapı dar ve yol sıkışıktır ve onu bulan azdır." (matta)

andre dacier: kimi kitaplar vardır yolculuklara benzer; şu kişi olsun bu kişi olsun, başta yaptığımız yolculuk güzergahı asla tam olarak izlenmez.

cicero: felsefe yapmak, ölmeyi öğrenmektir.

nicholas mann: zaferlerin en soylusu kendi kendini yenmektir; kendi üzerinde hüküm sürmek kraliyetlerin en zenginidir.

raymond queneau: tarih, insanların acılarının ilmidir.

kryzsztof pomian: toprağı olmayan, hükümeti olmayan ülke olan edebiyat cumhuriyeti, üyelerinden en az birinin olduğu her yerde vardır. yani mekanın dışında bir ülkedir. ayrıca hiçbir ayrıcalığın kabul edilmediği bir ülkedir: kişiler oraya bireyleri ayıran ve birbirine düşüren her şeyi; ailevi, toplumsal, etnik, siyasal, inançla ilgili bağları giriş kapısında bırakıp aklı başında, iletişim ehli varlıklar olarak katılırlar. bu anlamda zamanın dışında bir ülkedir; üyelerinin sadece hakikate hizmet ettiği, bir tür görünmez ve laikleşmiş evrensel kilisedir.

fenelon: yeni bir şey söylemek aşağılık bir meraktır; kör bir tutkudur.

alexis de tocqueville: geçmiş geleceği aydınlatmadığı zaman, zihin karanlıkta ilerler.

bir deha, yüzyılının kusurlarından asla kurtulamaz.

yüzyıllık yalnızlık

gabriel garcia marquez

insanlar birinci mevkide giderken edebiyat yük katarına atılırsa, dünyanın anası bellenmiş demektir.

arkadaş dediğin, bir alay hergeleden başka bir şey değildir.

dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekirdi.

eşyanın da canı var, bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte.

insanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.

hastalık bir kez eve girmeyegörsün, kimse yakasını kurtaramaz.

hiçbir şeyi aceleye getirmek iyi değildir.

arcadio, iktidarın güvenliğini ilk tattığı yıkık sınıfta, aşkın tedirginliğini ilk duyduğu odanın birkaç adım ötesinde hazırlanmakta olan ölümünü gülünç buluyordu. ölümü umursadığı yoktu; ama yaşam çok şey demekti. o yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu korku değil, özlem oldu. son dileğinin ne olduğu soruluncaya dek ağzını açmadı.

dünyada hiçbir ülkü bu denli alçalmaya değmez.

insanın en iyi dostu, ölmüş olan dostudur.

erkekler, sandığından daha çoğunu beklerler. yemek pişirmek, ortalığı süpürmek, ıvır zıvırla uğraşıp onları kendine dert etmek gerekir.

insan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.

londra kilise meclisinin yirmi yedi yasasının yirmi yedisinin de içine sıçayım.

amaranta ursula ile aureliano, günlük ve sonsuz tek gerçeğin aşk olduğu boş bir evrende asılı kaldılar.

son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. çünkü elyazmalarında aureliano babilonia'nın şifreleri çözdüğü anda aynalar (ya da seraplar) kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkum edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.

seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir.

zararsız deliler olacakları önceden sezinlerler.

15.11.15

nakıp ali

ülkü tamer

on iki yaşındaydım. ilkokulu bitirdikten sonra öğrenimimi sürdürmem için babam istanbul'a göndermişti beni. yaz tatillerinde, yarı yıl tatillerinde gidiyordum antep'e. 1949'un ocak ayında yarı yıl tatili için antep'teydim yine. kentte son günümdü. ertesi akşam trenle istanbul'a dönecektim. o gece annemle babam sinemaya götürdüler beni, nakıp ali'nin sinemasına.

"iki film birden" izledik. sinemadan çıkarken, nakıp ali (ali nakıpoğlu) beni gördü. "nasıl, beğendin mi filmleri?" diye sordu.

"beğendim ama, gelecek program çok güzel. onu kaçıracağım." dedim.

"niye?" dedi nakıp ali. "önümüzdeki hafta oynatacağız."

"ben yarın akşam istanbul'a gidiyorum." dedim.

"talihine küs" dedi nakıp ali.

ertesi sabah dokuzda bizim kapı vuruldu. açtım. bir adam. "nakıp ali seni istiyor." dedi.

sinemaya gittim hemen. nakıp ali kapıdaydı. "gel, otur" dedi. salonda bir koltuğa oturttu beni. görmek istediğim filmi on iki yaşındaki o çocuk için, sadece benim için oynattı.

nakıp ali'nin ilk sinemasında, ahşap asri sinema'da yangın çıkmıştı bir gün. hemen söndürülmüştü. kimseye bir şey olmamıştı. ama bu olay uzun süre konuşuldu, belleklerden silinmedi.

yıllar sonra nakıp ali yeni bir sinema yaptırdı. günün birinde önemsiz bir elektrik kontağı oldu. ben de ninemle oradaydım. hepimiz kapılara saldırdık. nakıp ali sahneye fırladı hemen. başladı bağırmaya. "bire yo'orum, dayım dayım yangın m'olur?" dedi. "sizin için sinema yaptırdık işte. yanar mı bu?! altı beton, üstü beton!" sonra yangında nasıl davranılması gerektiği konusunda aydınlatıcı bir konuşma yaptı:

"bire yo'orum, dayım dayım yangın m'olur? bi alov gördünüz kimi hemen gaçmıya gahıysız. acık beklen ba'alım. gırmızı lombey orıya goyan niye gomuş? o yandı'ı na'al gaçarsı'ız. hemin a'am, siz kaçmey da bilmeysi'iz. biri öte'eni yitiy. öte'e de öte'eni yitiy. ta'aların cemleri gırfıcerf oldu. her daf'ada bi etek bellur parası veriyk. angeslek mi yapıysız yo'orum? bi şey yok dedikçe ambelbeter gaçışıysı'ız. h'albundahı gırmızı lomba yandı'ı na'al gapının yanındahılar usulladak gapıları açmalı. urgundahı çıkmadan arhadahı kimsey' yitmemeli. sıreynan dof dof çıkmalı."

meali: "a birader, her zaman yangın mı olur? bir alev gördüğünüz gibi hemen kaçmaya kalkıyorsunuz. azıcık bekleyin bakalım. kırmızı lambayı oraya koyan niye koymuş? o yandığı vakit kaçarsınız. hem ağam, siz kaçmayı da bilmiyorsunuz. biri ötekini itiyor. öteki de ötekini itiyor. pencerelerin camları hurdahaş oldu. her defa bir etek cam parası veriyoruz. halbuki kırmızı lamba yandığı vakit kapının yanındakiler yavaşça kapıları açmalı. önündeki çıkmadan arkadaki kimseyi itmemeli. sırayla bölük bölük çıkmalı."

nakıp ali bir ara bir hac filmi getirtti. cami hocalarını toplayıp ziyafet çekti, sonra da özel olarak filmi oynattı onlara. ertesi gün, artık nereden kaynaklandıysa, bir rivayet yayıldı kente: "bu filmi yedi kere gören tam hacı, üç kere gören yarım hacı sayılır." film kapalı gişe girdi gösterime. haftalarca oynadı. arada bir yaşlı kadınlar geliyordu nakıp ali'nin yanına: "evladım, ben iki kere gördüm. üçüncüsüne param kalmadı. sevabına… bari yarım hacı olayım." "gir bacım" diyordu nakıp ali. "istersen dört kere daha gel. para mara istemez."

dinine bağlı bir adamdı; ama yobaz değildi. saza gider, rakısını içer, eğlenmeyi bilirdi. çıkarcı değildi. din sömürücüsü hiç değildi. hınzırlığına yapmıştı bu işi.