29.2.08

uzun lafın kısası

samuel beckett: hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil.

terentius: insanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

dave eggers: iyi bir sıçış, kötü bir sevişmeden daha iyidir.

kay redfield jamison: yoğun ve sürekli aşk yalnızca biraz fırtınalı tutkuların yer aldığı iklimlerde gerçekleşebilir.

a.l. kennedy: insanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler.

margaret atwood: evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.

paul auster: her şeye hazırlıklı olmazsan hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

oğuz atay: kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

vladimir makanin: lazım olmasalar sürüyle gelirler. akın ederler. lazım olunca bir can bulamazsın.

j.d. salinger: sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

27.2.08

sadelikle

ernesto sabato


ölümsüz olana verilmiştir
sersemce şeyler söyleyip durma lüksü
ben ölümsüz değilim: günlerim sayılı
(ama hangi insanın, gazeteci dostum
günleri sayılı değil ki, söyleyin bana
elinizi kalbinize koyun da söyleyin)
ve bir bilanço çıkarmak istiyorum
ne kaldığını görmek için
(mandrakeler yahut hattatların)
ve tanrıların doğru mudur daha değerli oldukları
benim cesedimle aniden
şişmanlayacak solucanlardan
bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum
(sizi neden kandırayım)
ne küstah ne de aptalım
solucanların üstünlüğünü ilan edecek kadar
(bunu mahallenin ateistlerine bıraksanız)
konunun beni etkilediğini itiraf ediyorum
tabut
cenaze arabası
ve ölümün şu grotesk alet edevatı
eğretiliğimizin görünür tanıklarıdır tabi
fakat kimbilir, kimbilir, sayın gazeteci bey
tanrıların mümkün müdür kendilerini küçültecek diye
başkalarının arzusuna uymamaları
kabaca anlaşılma
demagojisini kabul etmemeleri
ve son sözler de söylendikten sonra
ve kimsesiz bedenimiz
kendisini sayısız solucanın
saldırısına terk ettikten sonra ebediyen
(ama dikkat edin, gerçekten terk etmesi
şu hayatın bize uygun gördüğü kusurlu
haris ve kesinlikle yararsız terk edişler değil)
mümkün müdür bizi uğursuz gösterilerin beklemesi
konuşalım, o halde, korkusuzca
fakat aynı zamanda hak iddia etmeden
sadelikle
belli bir mizah duygusuyla
bu mizah konunun mantıklı acıklılığını gizler
konuşalım, her şeyden biraz konuşalım
demek istediğim
şu sorunsal tanrılardan
şu görünür solucanlardan
insanların değişen çehrelerinden
bu ilginç sorunlar hakkında öyle fazla şey bilmem
fakat bildiğim şeyi, gerçekten bilirim
çünkü bunlar benim tecrübelerimdir
kitaplarda okuduğum hikayeler değil
ve aşktan ya da korkudan söz edebilirim
kendi esrimelerinden söz eden bir aziz gibi
ya da bir gösteri sihirbazının
(bir ev toplantısında, yakın arkadaşlar arasında)
hilelerinden söz etmesi gibi
başka bir şey beklemeyin
beni eleştirmeyin hemen, huysuzlaşmayın, tanrı aşkına
miskinleşmeyin de
sizi uyarıyorum: daha alçakgönüllü olun
elbette sizlerin kaderi de (tralala tralala tralala)
sözü edilen solucanların besini olmak
öyle ki, çılgınlar ve görünmeyen (belki de var olmayan)
tanrılar dışında geri kalanların hepsi
şayet beni dinlerse iyi eder
saygıyla değilse bile en azından gönül rızasıyla

kapitalizm ve faşizm

joel bakan

1933'te abd başkanı franklin d. roosevelt, hükümetin büyük şirketler ve bankalar üzerindeki denetimini güçlendirmeyi amaçlayan, çok kapsamlı ve emsali görülmemiş bir düzenleyici yasalar ve merciler topluluğu olan new deal'ı (yeni anlaşma) yarattı. kaçınılmaz şekilde yeni anlaşma, şirket özgürlüklerinin ve güçlerinin önünü kesti. bu yüzden bir grup öfkeli lider iş adamı, roosevelt hükümetini devirmek için komplo kurdu. iş adamları, abd deniz kuvvetleri'nden emekli eski bir general, ulusun en şerefli ve en çok nişan taşıyan askerlerinden olan smedley d. butler'dan bir ordu toplayıp beyaz saray'ı ele geçirdikten sonra abd'nin faşist diktatörü makamına oturmasını istediler.

fortune dergisi 1934 temmuz sayısında, faşizmin meziyetlerini ve mussolini tarafından gerçekleştirilen ekonomik mucizeleri övmüştü.

aslında o dönemde bazı büyük amerikan şirketleri, adolf hitler için çalışarak büyük kazançlar sağlıyorlardı. general motors'un sahibi olduğu ve kontrol ettiği bir alman otomobil yapımcısı olan adam opel, general motors yöneticilerinin yardımıyla, 1937'de bir silah firmasına dönüştürüldü. alman ordusu için, polonya, fransa ve sovyetler birliği'ne yönelik yıldırım saldırılarının can alıcı parçası olan üç tonluk "opel blitz"i de kapsayan kamyonlar üretiyordu. ayrıca uçak parçaları da yapıyordu. yakınlarda bir general motors televizyon reklamı, 2. dünya savaşı sırasında general motors kamyonlarının müttefik seferlerini desteklemek için yapılan yollar ve köprülerin inşasındaki rolüyle övünüyor. "bazı insanlar zafere götüren yolları döşediğimizi söylüyor." diye bildiriyor reklam. oysa şirketin, düşman ordusu için de kamyonlar ürettiğinden bahsetmiyor bile.

ford motor company'nin yan kuruluşu olan alman ford werke, alman ordusunun kamyon ihtiyacının yaklaşık üçte birini sağlayarak, nazi savaş girişimine katkıda bulunmuştu.

ibm nazilere, bilgisayarların atası sayılan, hesaplama yapmak için delikli kartlar kullanan hollerith sayım makineleri vermişti.

"ibm'in nazilerle birlikte çalışma motivasyonu, asla nazizm ile ilgili olmadı. her zaman kar ile ilgiliydi." (edwin black) ki bu, şirketin ahlak dışı doğasıyla da tutarlıdır. şirketlerin, ilke ya da ideoloji gerekçesiyle faşist olsun, demokratik olsun politik sistemleri değerlendirme kapasitesi yoktur. bir şirket için tek meşru soru şudur: bir politik sistem kendi çıkarlarına hizmet mi ediyor yoksa engel mi oluyor?

o dönem ibm'in başı olan yaşlı peter drucker'a göre thomas watson'ın nazilerle çalışmaya yönelik tereddütleri vardı. "ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için değil" diyor peter drucker, "ama kuvvetli bir halka ilişkiler zekası taşıyan watson, ticari açıdan bunun riskli olduğunu düşündüğü için."

25.2.08

sen

ercüment behzat lav


sen; bayağı, sefil, aşağılık
sen; fodul, kaba, hantal
sen koşum hayvanı, başında takke, sarık
sen yobaz
neye yarar şu ayı tabanı ellerin
sen insanı insan eden yüce işlerden anlamaz
biliriz kimlerin elinde dizginlerin

sen ölmezlik sırrına hangi yollardan ulaşılır bilir misin
sen bir mermeri özene bezene işleyip
bir insan için heykeller yontmanın vecdine erebilir misin
sen yaman devlerle dövüşe boğuşa bir vatan yaratabilir misin
var mı sana balyoz
önderi, önde gideni, ileriyi, güzeli yıkmak
nebbaş!
tarikat faresi!

dilerim kelleden ol kelleden
sen kınalı sakalını sünneti şerif üzre kesmeden
uçkuruna altınları dizmeden
ırz ehline besmeleyle şalvarını çözmeden
ol yatıra ak mumları dikmeden
yetim ahı almadan, dört karı nikahlamadan, avrat oynatmadan
ağalara hak berekat ırgat satmadan
kara yurda pir aşkına bağlanıp
kol sıvayıp viran bağı viranlıktan kurtarıp
cennete çevirebilir misin

köy yanar kahpe taranır
sen baş düşmanım yılan, gözlerim seni gölgenden tanır
sen şeyh, madrabaz!
kel müridi, uyuz çömezi, bu toprağın yüz karası
benim yüz karam!
ben seni bizden diye insan içine çıkaramam
pazar pazar gezdirmeli seni demir kafeslerde

dört mevsimin baharında güzünde
namazında niyazında
velilerin, nebilerin sözde izinde
dönmüş gözü gariplerin bacısında, kızında
hak yolunda haktan uzak
şeytanürracim
fidanlarımı korumak için tek amacım
beni köklerimden kemiren seni
er geç haklamak!

sen balçık, tezek, batak
kursağına kor düşesi
dili ensesinden çekilesi
hacı yağına bulanmış sürü: yüz binlik!
deli boran deli eser
keser nefesin nefesin
şol vatanın ırmakları akar ata'm deyu deyu

23.2.08

yardım

david foster wallace

alaska'nın ücra bir köşesinde bir barda iki adam kafaları çekiyormuş. adamlardan biri dindar, diğeri ise ateistmiş. dördüncü biradan sonra alevlenen o tipik heyecanla tanrının varlığı hakkında tartışıyorlarmış. ateist şöyle demiş: "bak, tanrıya inanmamak için geçerli nedenlerim var benim. duaydı, ibadetti.. bunları denememiş değilim. daha geçen ay, kamptan çok uzaklardayken korkunç bir tipiye yakalandım. göz gözü görmüyordu. tamamen kaybolmuştum, en az eksi elli dereceydi. işte o zaman yaptım, denedim. karda dizlerimin üzerine çöktüm ve yakardım: "tanrım, eğer varsan yardım et, bu tipide kayboldum ben.. yoksa öleceğim!" dindar adam bunları duyunca ateiste şaşkınlıkla bakmış: "e, o halde, artık inanıyor olman lazım." demiş. "neticede buradasın, yaşıyorsun." ateist: "ne kadar ahmaksın!" dercesine gözlerini devirmiş: "hayır dostum, altı üstü çevrede dolaşan eskimolarla karşılaştım, bana kampın yönünü onlar gösterdi."

dönüyor mevsim

ahmet oktay


sadece bir rüya arar insan
gecenin ve alkolün göğsünde
mazi ürkütür çünkü ve bir uçurumdur
her otel odası
yatıyor binlerce cesedim diplerinde
belki son dubleye bakarken düştüm
belki fasıl dinlerken radyoda
ey sesin muamması
inliyordu yaylı tambur
yatalak bir hasta ya da dövülmüş bir çocuk
zaman ve hayal
tükettiler beni
her hatıra korkunç: ayak seslerim
yankılanıyor koridorlarında
ışıklar askeri lisesi'nin
peşimde ablamın hayaleti
bir yaz günü öldü benden uzakta
mor elbisesiyleymiş
o şanlı üniforman nasıl da almıştır gözleri
hafifleyip uçarken damdan
kışlalar, talimler, abaza kar günleri
buzlar çözülürken de terk edildim
-nabekar kadın- diye haykırdım
ve binlerce parçaya böldüm nikah resmimi
yaşam dökülüp gitti üstümden
bir kadeh daha
camları açın, camları açın
yağmur: ağıt ve övgü, teselli ve tövbe
kim kime ne anlatabilir
masana oturdum
çünkü yalnızlık çürüttü ciğerlerimi
artık insanda yürek yok
mansur'un boynunda akrep görüp öldürmek istemişler
"çekin elinizi" demiş
"on iki yıldır ahbabımızdır"
ruh karanlıktır, gerçek de söz
matrud rıza diye değil albay rıza
diye geçtim üçüncü sınıf otellerin
ve meyhanelerin kanlı tarihine

dönüyor mevsim. ah! eski bahçeler
geçerdik bir yaprak mahşerinden
bir gül aldım dün kendime otele dönerken
bardağa koydum ve kokladım toprağı
aksın, aksın istedim içimdeki ufunet
çünkü aklımda ve kalbimde
işledim bütün cinayetlerimi

mevsim dönüyor
artık yaşamak bir külfet

kilise

robert musil

kilisenin yanındaki binalar, üzerindeki gök kubbe, bakışları çeken ve yönlendiren bütün çizgilerden ve uzamlardan yansıyan, anlatılamaz bir uyum, aşağıdan geçen insanların görünüşleri ve ifadeleri, kitapları ve ahlak anlayışları, yolun üstündeki ağaçlar.. bütün bunlar, kimi zaman bir paravan kadar gergin ve bir baskı makinesinin kesilmiş kalıbı kadar sert ve öylesine eksiksiz ve tamamlanmış konumdadır ki, yanında insan gereksiz bir sis perdesi, tanrının artık ilgilenmediği küçük bir soluk olarak kalır.

22.2.08

başucumda müzik

kürşat başar

bazı insanların evi yoktur.

herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. ama aslında bu kadar basitti işte: birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan aşıksın.

eğer yalnız kalmaktan korkuyorsanız herkese iyi davranın, başkalarının dediklerini yapın, yoksa sizi tek başınıza bırakırlar.

bazı insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi kurarlar. geri kalanlarsa onların yaptıklarını birbirlerine anlatıp dururlar.

insan soykırım yapabilen tek canlıydı.

o, duygularını asla göstermemeyi başarmış insanlardan biriydi.

evet, bazıları hayat boyu gerçeği arar, bazılarıysa kendi gerçeğini kurar ve ona inanırlar.

belki de insanları bir türlü anlamayışımızın, günün birinde en beklenmedik biçimde bizi şaşırtmalarının nedeni, hep bir bütün olarak bize verdikleri görüntüyle yetinip farklı parçalardan oluştuklarını unutmamızdır.

ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir sözdizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

sanki hayat saklanabilirmiş gibi her şeyi biriktiren, her gittiği yerden anılar toplayan, her şeyin fotoğrafını çeken insanlar beni şaşırtır. sonra o fotoğrafları bir hayatın resimli romanı gibi başkalarına göstermeleri ve anlatmaları da..

gizli bir şey yapmanın en tehlikeli anı, uzun bir süre dikkatle uyguladığınız kuralları unutmaya, bunu aslında hayatınızın doğal bir parçası sanmaya başladığınız andır.

derler ki cesur insanlar dürüst olur.

bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

birini sevmen için ele tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

kurbanları seyretmek her zaman heyecanlıdır.

"her şey silindi ve artık yalnız sen varsın."

"bir imparatorun karısı olmaktansa senin metresin olmayı yeğlerim."

"şu tarladaki kızlardan biri olsaydın, dağlarda yaşayan yabani kadınlardan biri olsaydın, düşmanımın ailesinden olsaydın, küçük bir çocuk olsaydın yine seni kaçırırdım ama sen kraliçesin, seni nereye kaçırabilirim?"

hepimiz, fırtınaların içinde korku ve heyecanla yolculuk etmeyi severiz ama eğer sonunda bir limana sığınabileceğimizi biliyorsak..

bazen en büyük düşler gerçek olur.

insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

"ülkemin güneşinden, çocukluğumun bahçelerinden, senin güzel yüzünden sürgünüm."

21.2.08

anket defteri

murathan mungan

sefaletin (mutsuzluğun) sınırı sizce nedir?
- ruh yoksulluğunun başladığı yer.

nerede yaşamak isterdiniz?
- her yerde ve bütün zamanlarda.

yeryüzündeki ideal mutluluk sizce nedir?
- kendiyle barışık olmak.

hangi hataları bağışlayabilirsiniz?
- kötülük taşımayanları.

hangi sinema yönetmenlerini beğeniyorsunuz?
- şu sıralar tarkovski, visconti, fassbinder, polanski.

sevdiğiniz ressamlar?
- şu sıralar izlenimciler, flaman ressamları.

hangi müzisyenleri tercih ediyorsunuz?
- şu sıralar handel, verdi, sting, dire straits.

erkekte hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "erkek" olmamak.

kadında hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "kadın" olmamak.

hangi spor dalıyla uğraşıyorsunuz?
- jimnastik.

birini öldürebilir misiniz?
- birçok kişiyi öldürebilirim.

şu anda en çok tercih ettiğiniz uğraşınız nedir?
- oyun yönetmek.

kim olmayı isterdiniz?
- kendim olmayı 30 yılda ancak başardım. başkasına halim yok.

karakterinizin en belirgin özelliği nedir?
- tutku, apaçıklık.

arkadaşlarınızda en çok ne ararsınız?
- güvenilirlik, ilke sağlamlığı, zeka, duyarlık.

en önemli hatanız ne oldu?
- oyunun kurallarını öğrenemedim.

bir kadında sizi ilk olarak çeken şey nedir?
- bir kadında hoşuma giden şey, albeni ve sevbeni sahibi olması.

hangi rengi tercih edersiniz?
- siyah, yeşil.

hangi çiçeği seviyorsunuz?
- kır çiçeklerini.

sevdiğiniz birkaç yazar ismi?
- klasikler ölmez: dostoyevski, tolstoy, goethe.

gerçek hayattaki kahramanlarınız kimlerdir?
- kahraman olmaya çalışmayanlar.

hangi şairleri tercih edersiniz?
- şiiriyle boy ölçüşebilenleri.

en son okuduğunuz kitap?
- gülünesi aşklar, kundera.

tercih ettiğiniz isimler?
- faris, süveyda.

en çok neden nefret edersiniz?
- küçük hesaplardan, tutuculuktan.

doğuştan hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
- şarkıcılığa.

ruhun ölümden sonra da yaşadığına inanıyor musunuz?
- kötü ruhların evet, iyi ruhların hayır!

nasıl ölmeyi isterdiniz?
- acı çekmeden ve ansızın.

şu andaki ruh durumunuz nedir?
- keyifliyim.

din

joan bakewell: yarattıkları varlıkların kendi bedenlerinden utanması gerektiğini öne süren bu tanrılar da kimdir? sözde yaratıcının kendi eserinin doğal güzelliğinden rahatsızlık duyduğu fikri, neredeyse dine küfretmekle eşdeğerdir.

katha pollitt: bence din ciddi bir iş-otoriter saçmalıklar, kadın düşmanlığı ve insanlığın aşağılanmasından oluşan ıvır zıvırların toplamı, insanın mutluluk ve özgürlüğünün ebedi düşmanıdır.

tertullianus: siz kadınlar şeytanın geçidisiniz. sizin hak ettiğiniz şey olan ölüm yüzünden, tanrı'nın oğlunun bile ölmesi gerekti. kadınlar! bizim sizin insanlığın yıkımı olduğunuzu unutmamızı sağlamak için, gözleriniz pişmanlık gözyaşlarıyla dolu olarak, yas giysileri içerisinde dolaşmanız gerekir.

johannes kepler: mucizeler kabul edildiğinde her bilimsel açıklama önemini yitirir.

ethan allen: dünyanın eğitim ve bilimin hüküm sürdüğü bölgelerinde mucizeler sona ermiştir. fakat barbarlık ve cehalet içinde yaşayan bölgelerde mucizelere hala rağbet edilmektedir.

william s. burroughs: bir şeyi mucize olarak nitelendirdiğinizde, gerçeklik olgusunu reddederek gerçeklik alanının ötesinde, karanlık ve sahte bir alan yaratıyorsunuz.

greg erwin: dindar insanlar kendi dinlerinin kanıtı olarak öne sürdükleri şeyleri, diğer dinlerin müritleri tarafından öne sürüldüğü zaman bir kanıt olarak kabul etmezler. dinler birbirlerinin mucizelerini, vahiylerini, peygamberlerini ve kutsal kitaplarını kabul etmezler.

20.2.08

boynu bükük öldüler

yılmaz güney

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

yüreğir'in yağmuru, yüreğir'in dertleri gibi yağar yağar bitmez. usul usul, ince bir sızı gibi yağar. hüzün veren bir durgunluk, bir alacalık oturur insanın içine. ağır, uyuşuk ve yorgun. ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanın acı umutsuzluğudur bu.

bir yaprağın düşmesinde, bir dalın acı acı sallanmasında, insan hayatından kopan bir an ve insan hayatını etkileyen acılar gizlidir.

artık gitme zamanıdır. baba toprağını, evi, evin önündeki ağacı bırakıp uzaklara gitme zamanıdır. evlerin, ağaçların çizgileri karanlıkla silinir, sessizlik çöker, toprak uyur; gitme zamanıdır. dağ başlarına beyaz bulutlar dolanır, dorukları bulutlara gömülür, dağlar morlaşır, lacivertleşir. sisler evreni içine alır, yel saçları uçurur; yel saçları alır uzaklara götürür; çünkü gitme zamanıdır.

19.2.08

büyük iskender

jorge luis borges

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar.

büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."

18.2.08

akşam toplantıları

gogol

uzak bir çağlayanın sesini dinlediğiniz olmuştur sanırım. bir huzursuzdur çevre, uğuldar durur. olağanüstü, anlaşılmaz sesler dalga dalga geçerler önünüzden. bir köy panayırının selinde de birden aynı duyguya kapılmaz mı insan? giderek büyür kalabalık, büyüdükçe büyür, kocaman bir dev gibi kımıldar durur panayır alanında, dar sokaklarda bağırır çağırır, kahkahalar atar, gürültü eder. bağırışlar, küfürler, böğürtüler, melemeler, anırtılar.. hepsi birden düzensiz bir uğultu oluştururlar. öküzler, çuvallar, saman yığınları, çingeneler, çanak çömlek, köylü kadınlar, ballı börekler, kalpaklar.. hepsi birden parlak, allı morlu, karmakarışık, sağa sola gider gelirler. gözünü alırlar insanın. her kafadan bir ses çıkar, kimin ne dediği anlaşılmaz. tek bir söz kurtaramaz kendini bu selden, duyuramaz sesini. yalnızca pazarlık edenlerin ellerini birbirine vurmalarından çıkan sesler duyulur panayır alanında her yandan. arabalar gıcırdar, demir parçaları tıngırdar, yere atılan tahtalar gürültü çıkarır. başı döner insanın, ne yana bakacağını şaşırır.

kişioğlu için öç almayı isteyip de alamamaktan büyük acı yoktur.

ruhumuzun güzel; ama geçici konuğu sevinç de öyle uçup gitmez mi? tek bir ses neşeyi anlatma çabasını sürdürmez mi boşuna? kendi yankısında hüznü, boşluğu duymaya başlamıştır artık bu ses, sonra o da susar. coşkun, hür gençliğin canlı arkadaşları da birbiri ardından yok olmaz mı öyle? sonunda yapayalnız bırakmazlar mı arkadaşlarını? geride kalandır üzülen! yüreği keder, hüzün doludur, teselli bulamaz bir şeyde..

16.2.08

doğu'da seyahat

gerard de nerval

ne garip bir kent konstantinopolis! ihtişam ve sefalet, gözyaşları ve sevinç, başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranış; ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burada; dört farklı halk birbirinden çok da nefret etmeden birlikte yaşıyorlar. türkler, ermeniler, rumlar ve yahudiler; aynı toprağın evlatları olan bu insanlar, bizim çeşitli taşra halklarımızın ya da farklı taraftar gruplarının beceremediği gibi değil, çok daha fazla hoşgörü gösteriyorlar.

bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.

genel bir gözlem olarak, bu kentte, hiçbir kadının doğal bir yürüyüşü olmadığını öğreneceksin. bir tanesini gözüne kestiriyorsun, peşinden gidiyorsun; o sokaktan bu sokağa hiç beklenmedik dönüşler yapıyor, zikzaklar çiziyor. sonra, yanaşmak için biraz ıssız bir yeri gözüne kestiriyorsun ve cevap vermemezlik etmiyor hiçbir zaman. herkesin bildiği bir şey bu. viyanalı bir kadın, kimseyi başından savmaz. eğer birisinin kadınıysa -esamesi okunmayan kocasından söz etmiyorum- ve eğer kırk tarakta bezi varsa, sana söyleyecektir bunu ve ancak bir hafta sonra kendisinden randevu istemeni ya da belli bir tarih söylemeden sabırlı olmanı tavsiye edecektir. bu pek uzun sürmez; daha önceki aşıklar da senin en iyi dostların haline gelir.

rüyalarımız, bir ikinci hayattır.

hayatımız ne acayip! her sabah, aklın, çılgın rüya imgelerini yavaş yavaş yenilgiye uğrattığı yarı uyku halinde, kurşuni bir göğün zayıf ışıkları, kaldırımları döven tekerlek gürültüleri ile, hayal gücünün dışarı çıkamayan bir kanatlı böcek gibi camlara çarptığı ve kaba mobilyalarla döşeli iç karartıcı herhangi bir odada uyanmayı doğal, akla yatkın ve parisli kökenime uygun bir şey olarak görmüşümdür.

bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

alçak gönüllü hakikat, dramatik ya da romanesk kurgunun sınırsız olanaklarından yoksundur.

gençlik konusunda ne diyeceğiz, ey dostum! onun en ateşli yanlarını geride bıraktık, artık ondan alçakgönüllülükle söz etmekten başka şey düşmüyor bize; oysa onu daha yeni tanımıştık!

"gerçek şiir, imgeler peşinde koşar."

esrar, insanı tanrıya eşit kılıyor. su içenler, var olan şeylerin sadece kaba ve maddi görüşünü bilebilirler. bedenimizdeki gözleri bulandıran sarhoşluk, ruhun gözlerini aydınlatır; sefil zindancısından sıyrılan zihin, anahtarları hücrenin kapısında unutarak uyuyakalmış gardiyanın hapishanesinden kaçan mahpus gibi sıvışır, sonsuz alanlarda ve aydınlıklar içinde kıvançla dolaşıp durur, rastladığı tanıdık cinlerle konuşur ve onların ansızın yaptığı büyüleyici açıklamalarla gözü kamaşır. hafif bir kanat çırpmayla, dile getirilmez mutlulukların göklerinde uçar ve bu duyumlar öylesine hızla art arda gelir ki, her şey, ebediyet gibi görünen bir an içinde gerçekleşir.

"kalem kırıldı, mürekkep kurudu ve kitap kapandı."

akkallar, erdem ve cürüm diye bir şey tanımıyorlar. dürüst insanın bir üstünlüğü yoktur; o sadece, varlıkların kademelerinde yukarıya doğru çıkar; kötü insan ise, aşağıya iner. ezayı da ödüllendirmeyi de getiren, ruhgöçüdür. bir dürzi'nin öldüğü değil, ruhgöçüne uğradığı söylenir. dürziler, sadaka vermezler; çünkü, onlara göre sadaka, onu alan insanı alçaltır. sadece, karşılığını bu hayatta ya da başka bir hayatta görmek üzere misafirperver davranırlar. intikam yasasını benimsemişlerdir; her haksızlık cezalandırılmalıdır; bağışlama, bağışlanan insanı alçaltır. dürzilerin arasında, alçakgönüllülükle değil, bilgi sahibi olarak yükselir insan; elden geldiği kadar tanrı'ya benzemek gereklidir. dua etmek zorunlu değildir ve işlenmiş bir hatayı kapatmaya da yaramaz. yaptığı bir kötülüğü gidermek insanın kendisine düşer. ama kötü davranmış olduğu için değil; kötülük, bir gün er geç onu yapanın başına geleceği için.

çinliler, bir çocuğu eğlendirmek için gerekli olan şeyi, dünyadaki bütün milletlerden daha iyi bilirler.

gerçek dost çok az bulunan değerli bir varlıktır.

büyük girişimlerin hikayesi, insanın düşüncelerini yüceltir.

tiyatronun, bilmediğiniz bir insanı çok iyi tanıdığınız yönünde hayale kapılmanızı sağlamak gibi bir özelliği vardır. aktrislerin büyük tutkular duyulmasına neden olmaları bundan ötürüdür; oysa, uzaktan uzağa görülen kadınlara, genel olarak pek aşık olmaz insan.

en akıllı ve sakıngan insan bile, görünüşe kapılarak aldanır.

adaleti gerçekleştirmek, kralların ayrıcalığıdır.

biz barbarların şafak ya da tan ağarması dediğimiz şey, yoksun ülkelerimizin kirli havasıyla donuklaşmış soluk bir yansıdır.

pervasız içtenliğim sadakatimin en sağlam güvencesidir.

"yiyin, sevin, için; gerisi boş şeylerdir."

15.2.08

sabır ile koruk

bedri rahmi eyüboğlu



sabrile koruk helva olsaydı eğer
çoktan bal küpüne dönerdi bu deniz
bal çanağı kesilirdi bu toprak kardeşim

oscar wilde anlatıyor:

vaktiyle bir balıkçı vardı. günlerce denizde kalır, döndüğü zaman mahalle halkını etrafına toplar, onlara avlanırken başından geçen acayip şeyleri anlatırdı. dinleyenlerin heyecandan nefesleri kesilir, peri padişahı ile başlayan, denizkızları ile devam eden hikayenin bir tek kelimesini kaçırmamak için balıkçıya daha çok sokulurlardı. balıkçı o kadar güzel anlatırdı ki herkes onun peri kızları, denizkızları ile senli benli olduğuna inanır, her sefer dönüşü, heyecanla sorarlardı:

"bugün hangi peri kızı ile beraberdin? bugün gene neler gördün?"

günlerden bir gün balıkçı denize açıldı, denizin orta yerinde bir ada, adanın kıyısında da adıyla sanıyla peri kızları ile denizkızlarının oynaştıklarını görmez mi?

mahalleye döndüğü zaman balıkçının suratı bir karıştı. ağzını bıçaklar açmaz olmuştu, gene etrafını sardılar:

"hadi anlatsana! bugün neler gördün?"

balıkçı yorgun, perişan, mahzundu. neredeyse ağlayacaktı:

"hiç, dedi. hiç! bugün hiçbir şey görmedim!"

toprak

jeannette walls

özgür ve net bir şekilde sahip olduğunuz bir toprak parçasında bulunmakla kıyaslanabilecek hiçbir şey yoktur. hiç kimse sizi oradan çıkmaya zorlayamaz, hiç kimse onu sizden alamaz, bu toprakla ne yapacağınızı hiç kimse söyleyemez. toprak size aittir ve her kaya, çimlerdeki her ot, her ağaç, dünyanın merkezine kadar tüm su ve toprağın altındaki tüm mineraller de size aittir. eğer dünya giderek daha kötü bir hal alırsa -öyle oluyor gibi görünüyor- herkese güle güle diyebilir, kendi arazinize çekilebilir, çalışıp geçiminizi sağlayabilirsiniz. arazi size aittir ve sonsuza kadar sizindir.

gerçeğin ustaları

henry miller

gerçek her zaman aydınlatıcıdır.

bir ışık dünyası vardır, her şeyin açık ve ortada olduğu ve bir karışıklık dünyası vardır, her şeyin karanlık ve anlaşılmaz olduğu. iki dünya gerçekte birdir. karanlığın dünyasında olanlar biraz ışık görürler şimdi ve sonra ışık ülkesini; ama ışık dünyasında olanlar karanlık diye bir şey bilmezler. ışığın adamları gölge etmezler. kötülük onlarca bilinmez. ne de kızmaya sığınırlar. zincirsiz ve prangasız hareket ederler.

inanıyorum ki dünyanın her yerinde ve en beklenmedik yerlerinde ışık saçan insanlar ya da tanrılar vardır. bunlar anlaşılmaz değil, saydam kişilerdir. çevrelerinde esaslı olan hiçbir şey yoktur. onlar açıkta, devamlı olarak görülebilecek yerlerde dururlar. eğer onlardan uzaklaşmışsak, bu onların tanrısal basitliklerini kabul edemeyişimizden ötürüdür. "aydınlatılmış varlık" deriz; ama ne ile aydınlatılmış olduklarını araştırmak gereğini hissetmeyiz. canlılıkla yanmak (hayat budur), etrafa neşe saçmak, kaos haline gelmiş dünyanın üzerinde sakin kalmak ve yine de dünyanın bir parçası olmak, insan, tanrısal bir insan, herhangi bir kardeşten daha yakın.. nasıl oluyor da, bütün bunların özlemini çekiyoruz? daha iyi, daha derin, daha zengin, daha gerekli bir yol var mı? eğer varsa, bunu bana haykırın! bilmek istiyorum. ve hemen şimdi bilmek istiyorum!

cevap beklemek zorunluluğunu duymuyorum. cevabı çevremde görüyorum. gerçek bir cevap sayılmaz bu. bir kaçamak demek daha doğrusu. dirseğimin dibinde duran ünlü kişinin gözlerimin içine baktığını hissediyorum. sanki dünyanın suratına bakmaktan korkmuyor. ne dünyadan vazgeçmiş ne de ondan yüz çevirmiştir; taş, ağaç, vahşi hayvan, çiçek ve yıldız nasıl dünyanın bir parçasıysa, o da dünyanın bir parçasıdır. o kendi bünyesinde dünyadır. çevremdekilerin yüzlerine bakınca sadece bana bakmaktan kaçınanların profillerini görüyorum. hayata bakmamaya çalışıyorlar. çok korkunç, çok müthiş, çok şu ya da bu. sadece yaşantının korkunç canavarını görüyorlar ve o canavarın önünde önem kazanıyorlar. eğer canavarın kuvvetli çenelerine bakacak kadar cesaretli olsalardı! gözleri iyice açıldığı zaman kıpırdanış ölmelidir. ve kıpırdanışın durduğu anda gerçek müzik başlar.

canavar ağzından alevler kusuyor, burnundan dumanlar püskürtüyor, sadece korkularını gidermek için. canavar dünyanın tam ortasında nöbet tutmaz. bilinç mağarasının kapısında bekler. canavar ancak, batıl inançların hayal dünyasında gerçektir.

tibet yaylası'nda gerçekten, bizimle kıyaslanamayacak ölçüde bizden üstün, küçük bir insan topluluğu vardır ve bunlar "ustalar" diye tanımlanır. gönüllü olarak dünyadan uzakta, sürgün hayatı yaşarlar. daha önce sözünü ettiğim androidler gibi ömürleri uzun, hastalık bilmez ve yok edilemez kişilerdir. neden bizimle kaynaşmak istemezler, neden varlıklarını bize belli etmekten kaçınırlar? onlar mı bizden uzaklaştılar, yoksa biz mi onları kendimizden uzaklaştırdık?

14.2.08

eğitimci olarak schopenhauer

nietzsche

pek çok ülkeyi ve ulusu ve birkaç kıtayı görmüş olan bir gezgine, tüm insanlığın ortak özellikleri olarak ne tür nitelikleri keşfettiği sorulduğunda, şöyle cevap vermişti: "tembelliğe meyillidirler."büyük düşünür insanları küçümsediğinde, onun küçümsediği şey onların tembelliğidir; çünkü onların seri halde üretilmiş mallar gibi görünmelerine, kayıtsız, insanca etkileşim ve bilgilendirmeye layık değillermiş gibi görünmelerine yol açan şey tembelliktir. kitlelerin bir parçası olmak istemeyen insanoğlunun yapması gereken tek şey, içinde olduğu rahatlığa son vermektir; ona şöyle seslenen vicdanının sesine kulak versin: "kendin ol! şu anda yaptıklarının, düşündüklerinin, istediklerinin hiçbiri sen değilsin."

"gittiği yolun kendisini nereye götüreceğini bilmeyen biri kadar yücelen hiç kimse yoktur."

insanlar günümüzde öylesine çok katlı ve karmaşık hale gelmişlerdir ki, konuşmaya başladıkları, iddialarda bulunup sonra da bu iddialar doğrultusunda hareket etmek istedikleri anda bile sahtekar olmaktan başka bir çareleri kalmamıştır.

walter bagehot, sıradan olana mahkum olan bir toplumda yaşayan sıradışı insanların karşı karşıya oldukları en genel tehlikeyi şöyle betimler: "bu tür sıradışı kişilikler başlangıçta sinerler, sonra melankoliye yönelirler, sonra hastalanırlar, en sonunda da ölürler."

ruhlarında özgür olan yalnızlar bilirler, kendilerine hep şu veya bu şey içinde, kendilerinin düşünüş tarzından farklı olan bir görünüm vermek zorundadırlar; "gerçek"ten ve dürüstlükten başka bir şey istememelerine rağmen, bir yanlış anlamalar ağına bulaşırlar. ve güçlü arzularına rağmen, yaptıkları her şeyin üzerine, bir sahte fikirler, kolaya kaçma, yarı yolda verilen ödünler, göz yuman sessizlik ve yanlış yorumlamalar sisinin çökmesini engelleyemezler. böylece onların tepelerinin etrafında melankoli bulutları kümelenir; çünkü böyle tipler görünüm zorunluluğundan, ölümden nefret ettiklerinden daha çok nefret ederler ve onların bu konudaki inatçı keskinliği onları değişken ve tehlikeli hale getirir.

her insan kendi içinde, içini özlemle ve melankoliyle dolduran bir sınır -kendi yeteneklerinin olduğu kadar ahlaki istemenin de sınırını- keşfetme eğilimindedir; ve insan tıpkı günahkarlık duygusunun içinden çıkıp kutsal olana erişmeyi özlediği gibi, aynı şekilde entelektüel bir varlık olarak içindeki dehayı görmek için şiddetli bir istek duyar. tüm gerçek kültürlerin kaynağı budur.

en büyük insan bile kendi idealinin yanında cüce kalmaktadır.

her birimiz kendi içinde, özün çekirdeği olarak üretici bir biriciklik taşımaktadır ve bu biricikliğin bilincine vardığında, garip bir hava -sıradışı olanın havası- etrafını sarar. çoğu insan için bu dayanılmaz bir durumdur; çünkü, daha önce de gözlemlendiği gibi, insanların çoğu tembeldir ve çünkü o biricikliğe çabalar ve yükler zinciri eşlik eder. bu zincirin ağırlığı altında iki büklüm olan sıradışı kişi için, hayatın, gençliğimizde ondan istediğimiz hemen hemen her şeyden yoksun olduğuna şüphe yok: keyiflilik, güvenlik, hafiflik, onur. böyle birinin diğer insanlardan aldığı armağan yalnızlık yazgısıdır; nerede yaşarsa yaşasın, çöl ve mağara hep onunla birliktedir. şimdi kendisine boyun eğdirilmesine izin vermemenin, sıkıntı ve melankoli içine düşmemenin bir yoluna bakmalıdır.

eğitimli sınıflar ve devletler son derece aşağılık bir parasal ekonomi tarafından hızla ortadan kaldırılmaktadır. dünya daha hiçbir zaman böylesine dünyevi, böylesine sevgi ve iyilik fakiri olmamıştır. eğitimli sınıflar artık bu dünyevileşmenin fırtınalı denizlerinin kıyılarındaki fenerler veya barınaklar olmaktan çıkmıştır; onların kendileri, her geçen günle birlikte giderek daha fırtınalı, daha sersem ve daha sevgisiz hale gelmektedir. çağdaş sanat ve bilim de dahil olmak üzere, her şey yaklaşmakta olan bir barbarlığın hizmetine girmiştir.

bugün neredeyse yeryüzündeki her şey yalnızca en kaba ve en kötü güçler tarafından, para sahiplerinin egoizmi tarafından ve askeri despotlar tarafından belirlenmektedir. askeri despotların elinde olan devlet gerçekten de, tıpkı para sahiplerinin egoizmi gibi, her şeyi yeniden kendisine göre düzenleme ve o düşman güçleri dengede tutacak bir bağ sağlama girişiminde bulunmaktadır. yani, devlet insanların daha önce kilise içinde tapındıkları o aynı putlara şimdi kendisi için de tapınmalarını istemektedir.

meister eckhart: seni mükemmelliğe en hızlı biçimde ulaştıracak şey acı çekmedir.

goethe: insanoğlu sınırlı bir durumun içinde doğar; sade, yakın ve kesin amaçları tanıma yeteneğine sahiptir ve elinin altında olan araçları kullanmaya alışır; ama bu sınırların ötesine geçer geçmez, ne neyi istediğini bilir ne de neyi yapabileceğini, çok sayıda nesne tarafından alıkonulması ya da onların yüceliği ve onuru tarafından kendisinin ötesine taşınmış olması hiç fark etmez. düzenli, kendi inisiyatifi altındaki bir etkinlikten hareket ederek ilişki kuramayacağı bir şey için çabalamaya zorlandığında, hep mutsuzdur.

etrafımızda hayaletlere benzeyen şeyler dolanıyor, hayatın her anı bize bir şey anlatmak istiyor; ama biz bu hayalet sesi duymak istemiyoruz. sessiz ve tek başımıza olduğumuz zamanlarda, bir şeyin kulağımıza fısıldanacağından korkuyoruz ve işte bu yüzden sessizliği aşağılayarak kendimizi sosyalleşme ile zehirliyoruz.

insanlık durup dinlenmeden tekil büyük insanı yaratma doğrultusunda çalışmalıdır -görevi yalnızca ve yalnızca bu olmalıdır. eğer toplumun amacına ilişkin aşılanmış yanılsamalar inatçı bir direniş sergilemeseydi, hayvan ve bitki yaşamının her bir türü üzerine yapılan gözlemlerden çıkarılan bir dersi topluma ve onun amaçlarına ne büyük bir memnuniyetle uygulardık, önemli olan tek şey üstün tekil örnektir; daha sıradışı, daha güçlü, daha karmaşık, daha verimli örnek!

sıradan bilgin boş zamandan kaçar; çünkü onunla ne yapacağını bilmez. sıradan bilgin aradığı rahatlığı kitaplarda bulur. bu, onun düşünmekte olan diğer insanları dinlediği ve böylelikle uzun bir gün boyunca kendisini eğlendirdiği anlamına gelir. özellikle kendisini bir şekilde ilgilendiren, kendisinin sevdiklerini ve nefret ettiklerini işin içine katarak kendisini bir parça canlandıran kitapları seçer; başka bir deyişle, bilginin kendisiyle ya da onun mensup olduğu sınıfla, onun siyasal veya estetik; hatta yalnızca onun dilbilimsel beğenileriyle bir ilgisi olan türden kitapları. bilgin kendi bilginlik disiplinini koruduğu sürece, kendisini eğlendirecek araçlardan ve can sıkıntısına karşı kullanacağı sinekliklerden hiçbir zaman mahrum kalmayacaktır.

felsefi tutkuya sahip olan herhangi birinin politik tutku gibi şeyler için zamanı olmayacaktır ve böyle biri her gün gazete okumaktan, her şeyden önce de bir partiye hizmet etmekten akıllıca kaçınacaktır, her ne kadar anavatanı gerçek bir tehlike ile karşı karşıya kaldığında üzerine düşeni yapmaktan bir an bile çekinmese de. politikacılar dışındaki insanların politika ile ilgilenmek zorunda kaldıkları tüm devletler kötü bir şekilde kurulmuştur ve bu politikacı bolluğundan dolayı yok olmayı hak eder.

bunları yazmakla, zararlı güçlere rağmen, felsefi dehanın günümüzde ortaya çıkabileceği bazı koşulları ortaya koymuş oldum: özgür kişilik yiğitliği; erken yaşta insan doğası hakkında bilgilenme, hiçbir bilginlik eğitimi almama, yurtseverliğin getirdiği darlaşmadan bağımsız olma, geçimini sağlama zorunluluğundan muaf olma, devletle hiçbir bağlantısı olmama; kısacası, sadece ve sadece özgürlük, yunanlı filozofların içinde geliştikleri o harika ve tehlikeli ögenin ta kendisi.

devlet hiçbir zaman gerçek ile ilgilenmez; tam terine her zaman yalnızca kendisi için yararlı olan gerçek ile, daha doğrusu, ister gerçek ister yarı gerçek, isterse de hata olsun, kendisi için yararlı olan her şey ile ilgilenir. bundan dolayı, felsefe ile devlet arasındaki bir ittifak ancak felsefe devlet için tamamen yararlı olacağına, yani devletin çıkarlarını gerçeğin üzerinde tutacağına söz verirse anlamlı olur. doğrusunu söylemek gerekirse, eğer devlet, gerçeği hem kendi hizmetine alabilse hem de ücret bordrosuna dahil edebilseydi, bu mükemmel olurdu; ne var ki, hiç hizmet etmemenin ve hiçbir ödeme almamanın gerçeğin temel doğasının bir parçası olduğunu devletin kendisi de çok iyi bilmektedir. o nedenle devletin çoğu zaman sahip olduğu şey yalnızca sahte bir "gerçek"tir, maske takmış bir kişidir; ve devletin gerçekten asıl talep ettiği şeyi bu kişi ne yazık ki yerine getiremez: devletin meşrulaştırılması ve kutsallaştırılması.