29.2.08

uzun lafın kısası

samuel beckett: hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil.

terentius: insanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

dave eggers: iyi bir sıçış, kötü bir sevişmeden daha iyidir.

kay redfield jamison: yoğun ve sürekli aşk yalnızca biraz fırtınalı tutkuların yer aldığı iklimlerde gerçekleşebilir.

a.l. kennedy: insanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler.

margaret atwood: evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.

paul auster: her şeye hazırlıklı olmazsan hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

oğuz atay: kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

vladimir makanin: lazım olmasalar sürüyle gelirler. akın ederler. lazım olunca bir can bulamazsın.

j.d. salinger: sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

28.2.08

paranoyakça kurgu

slavoj zizek

paranoyakça kurgu, "öteki'nin var olmadığı" (lacan) -tutarlı, kapalı bir düzen olarak var olmadığı- gerçeğinden kaçmamızı, kör, olumsal otomatizmden, simgesel düzenin kurucu budalalığından kaçmamızı sağlar. böyle paranoyakça bir kurguyla karşılaştığımızda freud'un uyarısını aklımızda tutup onu "hastalığın" kendisiyle karıştırmamız gerekir: tam tersine, paranoyakça kurgu kendimizi sağaltma, bu ikame formasyon yoluyla kendimizi gerçek "hastalık"tan, "dünyanın sonundan, simgesel evrenin çöküşünden çekip çıkarma çabasıdır.

eğer bu çöküş -gerçek/gerçeklik bariyerinin çöküşü- sürecine en saf haliyle tanıklık etmek istiyorsak, amerikan soyut dışavurumculuğunun en trajik şahsiyeti olan mark rothko'nun 1960'larda, hayatının son on yılında ürettiği resimlerin yolunu izlememiz yeterli olacaktır. bu resimlerin değişmez bir "tema"sı vardır: hepsi sadece gerçek ile gerçeklik arasındaki ilişkiye dair bir dizi renk çeşitlemesinden ibarettir.

kazimir maleviç'in ünlü resmi zamanının çıplak çerçevesiz ikonu'nun, geometrik bir soyutlamayla, beyaz bir fon üzerindeki basit bir siyah kareyle sunduğu ilişkidir bu. "gerçeklik" (beyaz fon yüzeyi, "özgürleşmiş hiçlik", içinde nesnelerin görünebileceği açık mekân) tutarlılığını, ancak ortasındaki "kara delik" (lacancı das ding, keyif tözünü ete kemiğe büründüren şey) sayesinde, yani gerçeğin dışlanması sayesinde, gerçeğin statüsünün merkezi bir eksik haline getirilmesi sayesinde kazanır.

rothko'nun son dönem resimlerinin hepsi, gerçeği gerçeklikten ayıran bariyeri kurtarmaya, gerçeğin (merkezdeki siyah karenin) her yere taşmasını önlemeye, kare ile ne pahasına olursa olsun onun fonu olarak kalması gereken şey arasındaki mesafeyi korumaya çalışan bir mücadelenin tezahürleridir. eğer kare her yeri işgal ederse, eğer figür ile fonu arasındaki fark kaybolursa, psikotik bir otizm üretilmiş olur. rothko bu mücadeleyi, gri bir fon ile tehditkâr biçimde bir resimden ötekine yayılan merkezdeki siyah nokta arasındaki bir gerilim olarak resmeder (1960'ların sonunda, rothko'nun tuvallerindeki canlı kırmızı ve sarılar yerlerini aşama aşama siyah ile gri arasındaki minimal karşıtlığa bırakır.)

bu resimlere "sinematik" bir tarzda bakacak olursak, yani röprodüksiyonları üst üste koyup sürekli bir hareket izlenimi verecek şekilde hızla çevirecek olursak -sanki rothko kaçınılmaz ölümcül bir zorunluluğun peşinden gitmiş gibi- kaçınılmaz sona giden bir hat çizebiliriz neredeyse.

ölümünden hemen önceki tuvallerde, siyah ile gri arasındaki minimal gerilim yerini son bir kez canlı kırmızı ile sarı arasındaki yakıcı çatışmaya bırakmıştır; bu çatışma hem son, çaresiz bir kurtuluş çabasına tanıklık eder hem de sonun eli kulağında olduğunu doğrular.

rothko bir gün new york'taki dairesinde, bilekleri kesilmiş vaziyette, bir kan gölünün ortasında ölü bulunmuştur. şey, yani tam da heinlein romanının iki karakterinin açık pencerelerinden gördükleri "embriyo halindeki hayatla ağır ağır zonklayan gri ve şekilsiz sis" tarafından yutulmaktansa ölümü tercih etmiştir. o halde, gerçeği gerçeklikten ayıran bariyer, bir "delilik" alameti olmak şöyle dursun, asgari bir "normalliğin" önkoşuludur: "delilik" (psikoz), bu bariyer yıkıldığında, (otistik çöküşlerde olduğu gibi) gerçek, gerçekliğe taştığında ya da bizatihi ("ötekinin ötekisi", mesela paranoyağa zulüm eden kişi biçimine bürünerek) gerçekliğe dahil olduğunda ortaya çıkar.

27.2.08

sadelikle

ernesto sabato


ölümsüz olana verilmiştir
sersemce şeyler söyleyip durma lüksü
ben ölümsüz değilim: günlerim sayılı
(ama hangi insanın, gazeteci dostum
günleri sayılı değil ki, söyleyin bana
elinizi kalbinize koyun da söyleyin)
ve bir bilanço çıkarmak istiyorum
ne kaldığını görmek için
(mandrakeler yahut hattatların)
ve tanrıların doğru mudur daha değerli oldukları
benim cesedimle aniden
şişmanlayacak solucanlardan
bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum
(sizi neden kandırayım)
ne küstah ne de aptalım
solucanların üstünlüğünü ilan edecek kadar
(bunu mahallenin ateistlerine bıraksanız)
konunun beni etkilediğini itiraf ediyorum
tabut
cenaze arabası
ve ölümün şu grotesk alet edevatı
eğretiliğimizin görünür tanıklarıdır tabi
fakat kimbilir, kimbilir, sayın gazeteci bey
tanrıların mümkün müdür kendilerini küçültecek diye
başkalarının arzusuna uymamaları
kabaca anlaşılma
demagojisini kabul etmemeleri
ve son sözler de söylendikten sonra
ve kimsesiz bedenimiz
kendisini sayısız solucanın
saldırısına terk ettikten sonra ebediyen
(ama dikkat edin, gerçekten terk etmesi
şu hayatın bize uygun gördüğü kusurlu
haris ve kesinlikle yararsız terk edişler değil)
mümkün müdür bizi uğursuz gösterilerin beklemesi
konuşalım, o halde, korkusuzca
fakat aynı zamanda hak iddia etmeden
sadelikle
belli bir mizah duygusuyla
bu mizah konunun mantıklı acıklılığını gizler
konuşalım, her şeyden biraz konuşalım
demek istediğim
şu sorunsal tanrılardan
şu görünür solucanlardan
insanların değişen çehrelerinden
bu ilginç sorunlar hakkında öyle fazla şey bilmem
fakat bildiğim şeyi, gerçekten bilirim
çünkü bunlar benim tecrübelerimdir
kitaplarda okuduğum hikayeler değil
ve aşktan ya da korkudan söz edebilirim
kendi esrimelerinden söz eden bir aziz gibi
ya da bir gösteri sihirbazının
(bir ev toplantısında, yakın arkadaşlar arasında)
hilelerinden söz etmesi gibi
başka bir şey beklemeyin
beni eleştirmeyin hemen, huysuzlaşmayın, tanrı aşkına
miskinleşmeyin de
sizi uyarıyorum: daha alçakgönüllü olun
elbette sizlerin kaderi de (tralala tralala tralala)
sözü edilen solucanların besini olmak
öyle ki, çılgınlar ve görünmeyen (belki de var olmayan)
tanrılar dışında geri kalanların hepsi
şayet beni dinlerse iyi eder
saygıyla değilse bile en azından gönül rızasıyla

26.2.08

komünal mimari

bertrand russell

fabrikalarla sıra sıra ufak evler, kendi aralarında, modern hayatın tutarsızlıklarından merak uyandırıcı bir örnek ortaya koyarlar. bir yandan üretim gittikçe daha büyük grupların ilgilendiği bir konu haline gelirken, siyaset alanları dışında saydığımız her şeyde, genel tutumumuz gittikçe daha bireyci olma eğilimi kazanmıştır. bu sadece, kendi kendini ifade etme kültürünün insanoğlunu her çeşit gelenek ve teamüle karşı anarşik bir başkaldırışa yönelttiği sanat ve kültür alanı bakımından değil, aynı zamanda -belki aşırı kalabalıklaşmaya bir tepki olarak- sıradan insanların ve özellikle sıradan kadınların günlük hayatları bakımından da böyledir. fabrikalarda, sendikaların doğmasına yol açan zoraki bir toplumsal hayat vardır; ama yuvasında, her aile kendi başına kalmak ister. kadınlar, "ben kendimi kendime saklarım" derler; kocaları ise, onların evde oturup evin efendisinin dönüşünü beklediğini düşünmekten hoşlanırlar. müstakil küçük bir evin, müstakil bir mutfağın, ev işlerinde müstakil bir köleliğin ve çocukların okul saatleri dışındaki bakımının zahmetlerine kadınlar işte bu duygular sayesinde katlanabilmekte; hatta bunları tercih etmektedirler. müstakil evin işi zordur, müstakil evde hayat tekdüzedir ve kadın adeta kendi evine hapsolmuş gibidir; ama yine de o, sinirlerini yıpratmasına rağmen bütün bunları daha toplumsal bir hayat tarzına tercih eder, zira müstakillik onun onuruna hizmet eder.

bu tip mimarlığın tercih ediliş nedeni kadının durumuyla ilişkilidir. kadın haklarının savunuluşuna ve kadınların oy kullanabilmelerine rağmen ev kadınlarının durumu, eskisine oranla pek büyük bir değişikliğe uğramamıştır. ev kadını hala kocasının eline bakmakta ve ağır işçi gibi çalıştığı halde ücret almamaktadır. mesleği ev idaresi olduğu için, ev kadını idare edeceği bir evi olmasını ister. çoğu insanın ortak niteliği olan kişisel inisiyatifi kullanabilme arzusunun, ev kadını için, kendi evi dışında doyurabilme olanağı yoktur. koca ise, kendi yönünden, karısının onun için çalışıyor olmasından ve iktisaden ona bağımlı bulunmasından zevk duyar; ayrıca karısı ve evi onun mülkiyet içgüdüsünü, herhangi başka tip bir mimarlık tarzında mümkün olabileceğinden daha fazla doyurur. karı ve koca zaman zaman daha toplumsal bir hayat arzusu duyacak olsalar bile, evlilikte mülkiyet kavramından ileri gelen bir duyguyla, bir diğerinin hiç değilse karşı cinsten belki de tehlikeli kimselerle karşılaşması olasılığı bu yaşayışta azaldığı için yine de memnundurlar. böylece, yaşayışları bütün esnekliğini kaybetse bile, toplumsal varlıklarının değişik bir biçimde örgütlenmesini ne kadın ister ne de kocası.

uygun bir mimarlık tipi sayesinde kadınlar ev idaresi ve çocuk bakımı işlerinin çoğundan kurtulabilirler; bu suretle de hem kendilerine, hem kocalarına hem de çocuklarına daha yararlı olabilirlerdi; ayrıca, geleneksel karılık, analık görevlerinin yerini meslek çalışmasının alması net bir kazanç sağlardı. bunun doğruluğuna her eski kafalı kocanın inanması için, kocaların bir haftalığına karılarının görevlerini yüklenmeyi kabul etmeleri yeterdi.

bu sistemden en çok zarar görenler çocuklardır. çocuklar okul çağına gelene kadar güneşten ve temiz havadan hemen hemen hiç yararlanamazlar; bu çocukların yedikleri, yoksul, cahil, işi başından aşkın ve büyüklere başka, çocuklara başka yemek pişirmeyi bilmeyen analarının önlerine koyabildiği yemeklerden ibarettir; anaları yemek pişirirken, ev işleriyle uğraşırken bu çocuklar hep analarının ayakları altında dolaşır, işine engel olur, bunun sonucunda da sinirleri bozulan analarından, belki arada sırada yerini bir iki okşamaya bırakan sert, haşin bir davranış görürler; bu çocukların, doğal etkinliklerini zararsız bir biçimde gösterebilmeleri için ne özgürlükleri vardır, ne bu etkinliklerini gösterebilecekleri yerleri, ne de çevreleri. bir araya gelen bütün bu koşullar altında bu çocuklar sarsak, sinirli ve cansız olurlar.

anaların gördüğü zarar da çok önemlidir. ana, çocuk bakıcılığı eğitimi görmediği halde dadılık, aşçılık eğitimi görmediği halde aşçılık, hizmetçilik eğitimi görmediği halde hizmetçilik eder; bütün bu görevleri bir başına yüklenir; yüklendiği görevlerin hepsini de ister istemez kötü bir biçimde yerine getirir; her zaman yorgundur ve çocukları onun için bir mutluluk kaynağı olacaklarına, birer baş belasıdırlar; koca işten döndüğü zaman boş vakte sahiptir; ama kadının hiç boş vakti yoktur; böylece, sonunda kadın adeta kaçınılmaz bir biçimde sinirli, dar kafalı, yüreğinde kıskançlık taşıyan bir insan haline gelir.

bütün bu dertlerin aynı anda ortadan kaldırılabilmesi için gerekli olan biricik şey, mimarlığa komünal ögeyi sokmaktan ibarettir. her biri kendi mutfağına sahip ufak evler ya da blok apartman katları alaşağı edilmelidir. bunların yerine, ortadaki dört köşe bir avlu çevresine, güney yanı güneş alabilmesi için alçak bırakılacak yüksek blok yapılar kurulmalıdır. bu blok apartmanlarda ortaklaşa kullanılacak bir mutfak, ferah bir yemek salonu, eğlenceler, toplantılar ve sinema oynatılması için de bir başka salon bulunmalıdır. ortadaki dört köşe avluda, çocukların ne birbirlerine, ne de kırılabilir eşyaya kolayca zarar veremeyecekleri biçimde kurulmuş bir anaokulu bulunmalıdır; bu anaokulunda merdiven basamakları, çocukların dokunabileceği açık ateş veya sıcak soba bulunmamalı, tabaklar, bardaklar, çanak çömlek hep kırılmaz malzemeden yapılmış olmalı ve genellikle, çocuklara "sakın ha" demeyi gerektirecek her türlü eşya bulundurmaktan elden geldiği kadar kaçınılmalıdır. iyi havalarda anaokulu açık havaya çıkmalı, kötü havalarda ise bir yanı tamamen açık odalarda olmalıdır. çocuklar bütün yemeklerini anaokulunda yemeli ve anaokulu çocuklara hem ucuz hem de analarının verebileceğinden daha sağlığa yararlı besinler vermelidir. çocuklar memeden kesildikleri günden okul çağına gelene kadar, sabah kahvaltısıyla anaokulunda son yemeklerini yedikleri saat arasındaki bütün zamanlarını, içinde bulundukları güvenliğe oranla asgari bir gözetimin gerektiği ve kendilerini eğlendirecek her türlü fırsatın bulunduğu anaokulunda geçirmelidirler.

çocukların kazancı tasavvur edilemeyecek kadar büyük olacaktır. açık hava, güneş, geniş alan ve iyi besin sağlıklarına yarayacak; çoğu işçi çocuklarının, çocukluklarını içinde geçirdikleri sürekli bir huzursuzluk, kavga ve yasak havasından kurtulmuş olmaları, özgürlükleri, onların karakterine iyi etki yapacaktır. küçük çocuklara güven içinde ancak özel bir biçimde kurulmuş bir çevrede verilebilen hareket serbestliği, böyle bir anaokulunda hemen hemen hiç kontrol edilmeksizin verilebilecek, bunun sonucunda da çocuklarda gözüpeklik ve kas yeteneği hayvan yavrularında olduğu gibi doğal bir yoldan gelişecektir. çocukların hareketlerini sürekli olarak yasaklar altına almak, onların ileriki hayatlarında bir hoşnutsuzluk ve utangaçlık kaynağı olarak kendini gösterir; ama çocuklar hep büyükler arasında yaşadıkları sürece de bu yasaklardan vazgeçmek çoğunlukla olanaksızdır; bundan dolayı anaokulu onların sağlıkları kadar karakterleri için de hayırlı olacaktır.

anaokulunun kadınlara sağlayacağı üstünlükler de bir o kadar büyüktür. kadınlar çocuklarını memeden keser kesmez, özel olarak çocuk bakmak için yetiştirilmiş kadınlara teslim edecekler ve çocuklar bütün gün boyunca bu kadınların bakımında kalacaktır. ev kadını yiyecek alışverişi, yemek pişirmek ve bulaşık işleriyle uğraşmak zorunda kalmayacaktır. onlar da kocaları gibi sabah çıkıp işe gidecekler, akşam eve döneceklerdir; hiç durmadan çalışmayacaklar, kocaları gibi onların da bir çalışma ve dinlenme saatleri olacaktır. çocuklarını sabah ve akşam, sevgi alışverişine yetecek; ama sinirleri bozmaya sebep olmayacak kadar göreceklerdir. bütün gün boyunca çocuklarıyla beraber bulunan kadınların onlarla oynayacak enerjileri hiç kalmaz; bir kural olarak çocuklarla, annelerden çok babaları oynar. eğer çocuklar hep kendileriyle ilgilenilmesi için durmadan mızmızlanır, bir an bile rahat vermezlerse, çocuklarına en düşkün ana babalar bile sinirlenir, çileden çıkarlar. ama çocuklardan ayrı geçirilen bir günün sonunda analar da, çocuklar da birbirlerine, bütün gün beraber geçirdikleri zamankine oranla daha büyük bir sevgi gösterirler. bedence yorulmuş; ama kafaca huzur içinde olan çocuklar, anaokulundaki kadınların yansız davranışlarından sonra annelerinden görecekleri ilginin tadını daha çok çıkaracaklardır. böylece, tasa verici ve sevgiyi öldürücü şeyler bulunmaksızın, aile hayatı içinde iyi olan şeyler yaşayacaktır.

mimarlık yönünden kolej salonları mükemmelliğinde geniş, büyük eğlenti ve toplantı salonları, gerek erkeklerin, gerek kadınların daracık odaların kasvetli havasından kaçıp ferahlayacakları yerler olacaktır. güzellik ve yer bolluğu artık yalnız zenginlerin tekelinde bulunan şeyler olmaktan çıkacaktır. daracık yerlerde hep bir arada bulunmanın yarattığı sinirlilik sona erecektir ve şurası da unutulmamalıdır ki, sinirlilik çok kere aile hayatını çekilmez hale getirir.

işte bütün bunlar mimarlıkta yapılacak bir reformun sonuçları olacaktır.

25.2.08

sen

ercüment behzat lav


sen; bayağı, sefil, aşağılık
sen; fodul, kaba, hantal
sen koşum hayvanı, başında takke, sarık
sen yobaz
neye yarar şu ayı tabanı ellerin
sen insanı insan eden yüce işlerden anlamaz
biliriz kimlerin elinde dizginlerin

sen ölmezlik sırrına hangi yollardan ulaşılır bilir misin
sen bir mermeri özene bezene işleyip
bir insan için heykeller yontmanın vecdine erebilir misin
sen yaman devlerle dövüşe boğuşa bir vatan yaratabilir misin
var mı sana balyoz
önderi, önde gideni, ileriyi, güzeli yıkmak
nebbaş!
tarikat faresi!

dilerim kelleden ol kelleden
sen kınalı sakalını sünneti şerif üzre kesmeden
uçkuruna altınları dizmeden
ırz ehline besmeleyle şalvarını çözmeden
ol yatıra ak mumları dikmeden
yetim ahı almadan, dört karı nikahlamadan, avrat oynatmadan
ağalara hak berekat ırgat satmadan
kara yurda pir aşkına bağlanıp
kol sıvayıp viran bağı viranlıktan kurtarıp
cennete çevirebilir misin

köy yanar kahpe taranır
sen baş düşmanım yılan, gözlerim seni gölgenden tanır
sen şeyh, madrabaz!
kel müridi, uyuz çömezi, bu toprağın yüz karası
benim yüz karam!
ben seni bizden diye insan içine çıkaramam
pazar pazar gezdirmeli seni demir kafeslerde

dört mevsimin baharında güzünde
namazında niyazında
velilerin, nebilerin sözde izinde
dönmüş gözü gariplerin bacısında, kızında
hak yolunda haktan uzak
şeytanürracim
fidanlarımı korumak için tek amacım
beni köklerimden kemiren seni
er geç haklamak!

sen balçık, tezek, batak
kursağına kor düşesi
dili ensesinden çekilesi
hacı yağına bulanmış sürü: yüz binlik!
deli boran deli eser
keser nefesin nefesin
şol vatanın ırmakları akar ata'm deyu deyu

24.2.08

how i met your mother

hayatımın hangi köşesine baksam çıkmaz sokak gibi.

eskiden kadere inanırdım. simitçiye gidip kuyrukta en sevdiğim romanı okuyan ve tüm hafta dilime dolanan şarkıyı fısıldayan kızı görüp şöyle derdim kendi kendime: "belki de doğru kişi budur." ama şimdi "kahpe karı son kepekli simidi kapacak" diyorum.

kız arkadaş, tıpkı grip olmak gibidir. yatakta geçen birkaç haftadan sonra vücuttan atılır.

"aşk, sabır ve şefkattir. aşk, kıskanmaz veya böbürlenmez. kibirli veya kaba değildir. aşk kendi yolunu dayatmaz. alıngan veya kırgın değildir. aşk her şeye uygundur, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye tahammül eder."

bence çoğunlukla hayattan ne istediğinizle ilgili dürüst olursanız hayat onu size veriyor.

bir kadının göğüslerini hafızandan çıkartamadıkça o kadını unutamazsın. bu bilimsel bir gerçek. ortalama bir erkek beyni, sadece sınırlı sayıda göğüs görüntüsünü ya da sutyeni depolayabilir.

beysbol, striptizciler ve silahların yardımı olabilir ama, gönül yarasını iyileştiren tek şey gerçekte zamandır.

güzel bir kadına kendine güveni olmayan sevimsiz biri gibi hissettir ve senin oyuncağın olsun.

bir şeyi çok istemek başarının düşmanıdır.

ilişkiler adeta bir otoban gibidir. otobanlarda da çıkışlar vardır, ilişkilerde de. ilk çıkış, 6 saat içindedir: tanışırsınız, konuşursunuz, sevişirsiniz, o duştayken çıkıştan saparsınız. bir sonraki çıkışlar; 4. gün, 3. hafta, 7. ay.. daha sonra 1,5 yıl, 18 yıl ve son çıkış ölümdür. eğer hayatın boyunca aynı kadınla berabersen sürekli "hala gelmedik mi?" kıvamında dolaşırsın.

23.2.08

doğa

pascal

büyük insanların kusurlarını bizzat paylaştığımızı gördüğümüzde, sıradan insanlarla aynı kusurları paylaşmadığımızı zannediyoruz.

çok hızlı veya çok yavaş okuduğumuzda, okuduğumuzdan hiçbir şey anlamayız.

doğamız hareket halinde olmaktır, tam bir durgunluk ölümdür.

sadece hayal ettiğimiz şeyler değişir. ilerlemeyle mükemmelleşen her şey ilerlemeyle yok olur. vaktiyle güçsüz olmuş hiçbir şey asla mutlak anlamda güçlü olamaz. "büyüdü, değişti" dememiz boşunadır; çünkü bir yandan da hâlâ aynıdır.

zevkin aşırısı sıkar bizi, ahengin aşırısı müzikte yavan kaçar, iyiliğin aşırısı rahatsız eder.

aradığımız, bir şeyin kendisi değildir asla, o şeyin peşinde koşmaktır.

merak boş gururdan ibarettir. çoğu zaman bir şeyi sadece hakkında konuşmak için bilmek isteriz. hiç söz etmeyecek olsak denizler üzerinde seyahat etmezdik. başkalarına anlatma umudu olmasa, sırf görmenin zevki için böyle bir yolculuğa asla çıkmazdık.

insanlar hakkımızda konuşacak olduktan sonra hayatımızdan geçmeyi bile seve seve göze alırız.

dönüyor mevsim

ahmet oktay


sadece bir rüya arar insan
gecenin ve alkolün göğsünde
mazi ürkütür çünkü ve bir uçurumdur
her otel odası
yatıyor binlerce cesedim diplerinde
belki son dubleye bakarken düştüm
belki fasıl dinlerken radyoda
ey sesin muamması
inliyordu yaylı tambur
yatalak bir hasta ya da dövülmüş bir çocuk
zaman ve hayal
tükettiler beni
her hatıra korkunç: ayak seslerim
yankılanıyor koridorlarında
ışıklar askeri lisesi'nin
peşimde ablamın hayaleti
bir yaz günü öldü benden uzakta
mor elbisesiyleymiş
o şanlı üniforman nasıl da almıştır gözleri
hafifleyip uçarken damdan
kışlalar, talimler, abaza kar günleri
buzlar çözülürken de terk edildim
-nabekar kadın- diye haykırdım
ve binlerce parçaya böldüm nikah resmimi
yaşam dökülüp gitti üstümden
bir kadeh daha
camları açın, camları açın
yağmur: ağıt ve övgü, teselli ve tövbe
kim kime ne anlatabilir
masana oturdum
çünkü yalnızlık çürüttü ciğerlerimi
artık insanda yürek yok
mansur'un boynunda akrep görüp öldürmek istemişler
"çekin elinizi" demiş
"on iki yıldır ahbabımızdır"
ruh karanlıktır, gerçek de söz
matrud rıza diye değil albay rıza
diye geçtim üçüncü sınıf otellerin
ve meyhanelerin kanlı tarihine

dönüyor mevsim. ah! eski bahçeler
geçerdik bir yaprak mahşerinden
bir gül aldım dün kendime otele dönerken
bardağa koydum ve kokladım toprağı
aksın, aksın istedim içimdeki ufunet
çünkü aklımda ve kalbimde
işledim bütün cinayetlerimi

mevsim dönüyor
artık yaşamak bir külfet

22.2.08

başucumda müzik

kürşat başar

bazı insanların evi yoktur.

herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. ama aslında bu kadar basitti işte: birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan aşıksın.

eğer yalnız kalmaktan korkuyorsanız herkese iyi davranın, başkalarının dediklerini yapın, yoksa sizi tek başınıza bırakırlar.

bazı insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi kurarlar. geri kalanlarsa onların yaptıklarını birbirlerine anlatıp dururlar.

insan soykırım yapabilen tek canlıydı.

o, duygularını asla göstermemeyi başarmış insanlardan biriydi.

evet, bazıları hayat boyu gerçeği arar, bazılarıysa kendi gerçeğini kurar ve ona inanırlar.

belki de insanları bir türlü anlamayışımızın, günün birinde en beklenmedik biçimde bizi şaşırtmalarının nedeni, hep bir bütün olarak bize verdikleri görüntüyle yetinip farklı parçalardan oluştuklarını unutmamızdır.

ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir sözdizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

sanki hayat saklanabilirmiş gibi her şeyi biriktiren, her gittiği yerden anılar toplayan, her şeyin fotoğrafını çeken insanlar beni şaşırtır. sonra o fotoğrafları bir hayatın resimli romanı gibi başkalarına göstermeleri ve anlatmaları da..

gizli bir şey yapmanın en tehlikeli anı, uzun bir süre dikkatle uyguladığınız kuralları unutmaya, bunu aslında hayatınızın doğal bir parçası sanmaya başladığınız andır.

derler ki cesur insanlar dürüst olur.

bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

birini sevmen için ele tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

kurbanları seyretmek her zaman heyecanlıdır.

"her şey silindi ve artık yalnız sen varsın."

"bir imparatorun karısı olmaktansa senin metresin olmayı yeğlerim."

"şu tarladaki kızlardan biri olsaydın, dağlarda yaşayan yabani kadınlardan biri olsaydın, düşmanımın ailesinden olsaydın, küçük bir çocuk olsaydın yine seni kaçırırdım ama sen kraliçesin, seni nereye kaçırabilirim?"

hepimiz, fırtınaların içinde korku ve heyecanla yolculuk etmeyi severiz ama eğer sonunda bir limana sığınabileceğimizi biliyorsak..

bazen en büyük düşler gerçek olur.

insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

"ülkemin güneşinden, çocukluğumun bahçelerinden, senin güzel yüzünden sürgünüm."

21.2.08

anket defteri

murathan mungan

sefaletin (mutsuzluğun) sınırı sizce nedir?
- ruh yoksulluğunun başladığı yer.

nerede yaşamak isterdiniz?
- her yerde ve bütün zamanlarda.

yeryüzündeki ideal mutluluk sizce nedir?
- kendiyle barışık olmak.

hangi hataları bağışlayabilirsiniz?
- kötülük taşımayanları.

hangi sinema yönetmenlerini beğeniyorsunuz?
- şu sıralar tarkovski, visconti, fassbinder, polanski.

sevdiğiniz ressamlar?
- şu sıralar izlenimciler, flaman ressamları.

hangi müzisyenleri tercih ediyorsunuz?
- şu sıralar handel, verdi, sting, dire straits.

erkekte hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "erkek" olmamak.

kadında hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "kadın" olmamak.

hangi spor dalıyla uğraşıyorsunuz?
- jimnastik.

birini öldürebilir misiniz?
- birçok kişiyi öldürebilirim.

şu anda en çok tercih ettiğiniz uğraşınız nedir?
- oyun yönetmek.

kim olmayı isterdiniz?
- kendim olmayı 30 yılda ancak başardım. başkasına halim yok.

karakterinizin en belirgin özelliği nedir?
- tutku, apaçıklık.

arkadaşlarınızda en çok ne ararsınız?
- güvenilirlik, ilke sağlamlığı, zeka, duyarlık.

en önemli hatanız ne oldu?
- oyunun kurallarını öğrenemedim.

bir kadında sizi ilk olarak çeken şey nedir?
- bir kadında hoşuma giden şey, albeni ve sevbeni sahibi olması.

hangi rengi tercih edersiniz?
- siyah, yeşil.

hangi çiçeği seviyorsunuz?
- kır çiçeklerini.

sevdiğiniz birkaç yazar ismi?
- klasikler ölmez: dostoyevski, tolstoy, goethe.

gerçek hayattaki kahramanlarınız kimlerdir?
- kahraman olmaya çalışmayanlar.

hangi şairleri tercih edersiniz?
- şiiriyle boy ölçüşebilenleri.

en son okuduğunuz kitap?
- gülünesi aşklar, kundera.

tercih ettiğiniz isimler?
- faris, süveyda.

en çok neden nefret edersiniz?
- küçük hesaplardan, tutuculuktan.

doğuştan hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
- şarkıcılığa.

ruhun ölümden sonra da yaşadığına inanıyor musunuz?
- kötü ruhların evet, iyi ruhların hayır!

nasıl ölmeyi isterdiniz?
- acı çekmeden ve ansızın.

şu andaki ruh durumunuz nedir?
- keyifliyim.

20.2.08

boynu bükük öldüler

yılmaz güney

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

yüreğir'in yağmuru, yüreğir'in dertleri gibi yağar yağar bitmez. usul usul, ince bir sızı gibi yağar. hüzün veren bir durgunluk, bir alacalık oturur insanın içine. ağır, uyuşuk ve yorgun. ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanın acı umutsuzluğudur bu.

bir yaprağın düşmesinde, bir dalın acı acı sallanmasında, insan hayatından kopan bir an ve insan hayatını etkileyen acılar gizlidir.

artık gitme zamanıdır. baba toprağını, evi, evin önündeki ağacı bırakıp uzaklara gitme zamanıdır. evlerin, ağaçların çizgileri karanlıkla silinir, sessizlik çöker, toprak uyur; gitme zamanıdır. dağ başlarına beyaz bulutlar dolanır, dorukları bulutlara gömülür, dağlar morlaşır, lacivertleşir. sisler evreni içine alır, yel saçları uçurur; yel saçları alır uzaklara götürür; çünkü gitme zamanıdır.

19.2.08

büyük iskender

jorge luis borges

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar.

büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."

18.2.08

akşam toplantıları

gogol

uzak bir çağlayanın sesini dinlediğiniz olmuştur sanırım. bir huzursuzdur çevre, uğuldar durur. olağanüstü, anlaşılmaz sesler dalga dalga geçerler önünüzden. bir köy panayırının selinde de birden aynı duyguya kapılmaz mı insan? giderek büyür kalabalık, büyüdükçe büyür, kocaman bir dev gibi kımıldar durur panayır alanında, dar sokaklarda bağırır çağırır, kahkahalar atar, gürültü eder. bağırışlar, küfürler, böğürtüler, melemeler, anırtılar.. hepsi birden düzensiz bir uğultu oluştururlar. öküzler, çuvallar, saman yığınları, çingeneler, çanak çömlek, köylü kadınlar, ballı börekler, kalpaklar.. hepsi birden parlak, allı morlu, karmakarışık, sağa sola gider gelirler. gözünü alırlar insanın. her kafadan bir ses çıkar, kimin ne dediği anlaşılmaz. tek bir söz kurtaramaz kendini bu selden, duyuramaz sesini. yalnızca pazarlık edenlerin ellerini birbirine vurmalarından çıkan sesler duyulur panayır alanında her yandan. arabalar gıcırdar, demir parçaları tıngırdar, yere atılan tahtalar gürültü çıkarır. başı döner insanın, ne yana bakacağını şaşırır.

kişioğlu için öç almayı isteyip de alamamaktan büyük acı yoktur.

ruhumuzun güzel; ama geçici konuğu sevinç de öyle uçup gitmez mi? tek bir ses neşeyi anlatma çabasını sürdürmez mi boşuna? kendi yankısında hüznü, boşluğu duymaya başlamıştır artık bu ses, sonra o da susar. coşkun, hür gençliğin canlı arkadaşları da birbiri ardından yok olmaz mı öyle? sonunda yapayalnız bırakmazlar mı arkadaşlarını? geride kalandır üzülen! yüreği keder, hüzün doludur, teselli bulamaz bir şeyde..

17.2.08

görünü

federico garcia lorca


bir yelpaze gibi açılıp kapanıyor zeytinlikler
gök yıkıldı yıkılacak
ve karanlık bir yağmur
soğuk yıldızlı
ırmağın kıyısında
gölgeler, kamışlar titriyor
buruşuyor kül rengi hava
çığlıklarla yüklü zeytin ağaçları
tutsak bir kuş sürüsü
upuzun kuyruklarını sallıyor karanlıkta

16.2.08

doğu'da seyahat

gerard de nerval

ne garip bir kent konstantinopolis! ihtişam ve sefalet, gözyaşları ve sevinç, başka yerlerdekinden çok daha fazla keyfi davranış; ama aynı zamanda da daha fazla özgürlük var burada; dört farklı halk birbirinden çok da nefret etmeden birlikte yaşıyorlar. türkler, ermeniler, rumlar ve yahudiler; aynı toprağın evlatları olan bu insanlar, bizim çeşitli taşra halklarımızın ya da farklı taraftar gruplarının beceremediği gibi değil, çok daha fazla hoşgörü gösteriyorlar.

bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.

genel bir gözlem olarak, bu kentte, hiçbir kadının doğal bir yürüyüşü olmadığını öğreneceksin. bir tanesini gözüne kestiriyorsun, peşinden gidiyorsun; o sokaktan bu sokağa hiç beklenmedik dönüşler yapıyor, zikzaklar çiziyor. sonra, yanaşmak için biraz ıssız bir yeri gözüne kestiriyorsun ve cevap vermemezlik etmiyor hiçbir zaman. herkesin bildiği bir şey bu. viyanalı bir kadın, kimseyi başından savmaz. eğer birisinin kadınıysa -esamesi okunmayan kocasından söz etmiyorum- ve eğer kırk tarakta bezi varsa, sana söyleyecektir bunu ve ancak bir hafta sonra kendisinden randevu istemeni ya da belli bir tarih söylemeden sabırlı olmanı tavsiye edecektir. bu pek uzun sürmez; daha önceki aşıklar da senin en iyi dostların haline gelir.

rüyalarımız, bir ikinci hayattır.

hayatımız ne acayip! her sabah, aklın, çılgın rüya imgelerini yavaş yavaş yenilgiye uğrattığı yarı uyku halinde, kurşuni bir göğün zayıf ışıkları, kaldırımları döven tekerlek gürültüleri ile, hayal gücünün dışarı çıkamayan bir kanatlı böcek gibi camlara çarptığı ve kaba mobilyalarla döşeli iç karartıcı herhangi bir odada uyanmayı doğal, akla yatkın ve parisli kökenime uygun bir şey olarak görmüşümdür.

bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

alçak gönüllü hakikat, dramatik ya da romanesk kurgunun sınırsız olanaklarından yoksundur.

gençlik konusunda ne diyeceğiz, ey dostum! onun en ateşli yanlarını geride bıraktık, artık ondan alçakgönüllülükle söz etmekten başka şey düşmüyor bize; oysa onu daha yeni tanımıştık!

"gerçek şiir, imgeler peşinde koşar."

esrar, insanı tanrıya eşit kılıyor. su içenler, var olan şeylerin sadece kaba ve maddi görüşünü bilebilirler. bedenimizdeki gözleri bulandıran sarhoşluk, ruhun gözlerini aydınlatır; sefil zindancısından sıyrılan zihin, anahtarları hücrenin kapısında unutarak uyuyakalmış gardiyanın hapishanesinden kaçan mahpus gibi sıvışır, sonsuz alanlarda ve aydınlıklar içinde kıvançla dolaşıp durur, rastladığı tanıdık cinlerle konuşur ve onların ansızın yaptığı büyüleyici açıklamalarla gözü kamaşır. hafif bir kanat çırpmayla, dile getirilmez mutlulukların göklerinde uçar ve bu duyumlar öylesine hızla art arda gelir ki, her şey, ebediyet gibi görünen bir an içinde gerçekleşir.

"kalem kırıldı, mürekkep kurudu ve kitap kapandı."

akkallar, erdem ve cürüm diye bir şey tanımıyorlar. dürüst insanın bir üstünlüğü yoktur; o sadece, varlıkların kademelerinde yukarıya doğru çıkar; kötü insan ise, aşağıya iner. ezayı da ödüllendirmeyi de getiren, ruhgöçüdür. bir dürzi'nin öldüğü değil, ruhgöçüne uğradığı söylenir. dürziler, sadaka vermezler; çünkü, onlara göre sadaka, onu alan insanı alçaltır. sadece, karşılığını bu hayatta ya da başka bir hayatta görmek üzere misafirperver davranırlar. intikam yasasını benimsemişlerdir; her haksızlık cezalandırılmalıdır; bağışlama, bağışlanan insanı alçaltır. dürzilerin arasında, alçakgönüllülükle değil, bilgi sahibi olarak yükselir insan; elden geldiği kadar tanrı'ya benzemek gereklidir. dua etmek zorunlu değildir ve işlenmiş bir hatayı kapatmaya da yaramaz. yaptığı bir kötülüğü gidermek insanın kendisine düşer. ama kötü davranmış olduğu için değil; kötülük, bir gün er geç onu yapanın başına geleceği için.

çinliler, bir çocuğu eğlendirmek için gerekli olan şeyi, dünyadaki bütün milletlerden daha iyi bilirler.

gerçek dost çok az bulunan değerli bir varlıktır.

büyük girişimlerin hikayesi, insanın düşüncelerini yüceltir.

tiyatronun, bilmediğiniz bir insanı çok iyi tanıdığınız yönünde hayale kapılmanızı sağlamak gibi bir özelliği vardır. aktrislerin büyük tutkular duyulmasına neden olmaları bundan ötürüdür; oysa, uzaktan uzağa görülen kadınlara, genel olarak pek aşık olmaz insan.

en akıllı ve sakıngan insan bile, görünüşe kapılarak aldanır.

adaleti gerçekleştirmek, kralların ayrıcalığıdır.

biz barbarların şafak ya da tan ağarması dediğimiz şey, yoksun ülkelerimizin kirli havasıyla donuklaşmış soluk bir yansıdır.

pervasız içtenliğim sadakatimin en sağlam güvencesidir.

"yiyin, sevin, için; gerisi boş şeylerdir."

15.2.08

sabır ile koruk

bedri rahmi eyüboğlu



sabrile koruk helva olsaydı eğer
çoktan bal küpüne dönerdi bu deniz
bal çanağı kesilirdi bu toprak kardeşim

oscar wilde anlatıyor:

vaktiyle bir balıkçı vardı. günlerce denizde kalır, döndüğü zaman mahalle halkını etrafına toplar, onlara avlanırken başından geçen acayip şeyleri anlatırdı. dinleyenlerin heyecandan nefesleri kesilir, peri padişahı ile başlayan, denizkızları ile devam eden hikayenin bir tek kelimesini kaçırmamak için balıkçıya daha çok sokulurlardı. balıkçı o kadar güzel anlatırdı ki herkes onun peri kızları, denizkızları ile senli benli olduğuna inanır, her sefer dönüşü, heyecanla sorarlardı:

"bugün hangi peri kızı ile beraberdin? bugün gene neler gördün?"

günlerden bir gün balıkçı denize açıldı, denizin orta yerinde bir ada, adanın kıyısında da adıyla sanıyla peri kızları ile denizkızlarının oynaştıklarını görmez mi?

mahalleye döndüğü zaman balıkçının suratı bir karıştı. ağzını bıçaklar açmaz olmuştu, gene etrafını sardılar:

"hadi anlatsana! bugün neler gördün?"

balıkçı yorgun, perişan, mahzundu. neredeyse ağlayacaktı:

"hiç, dedi. hiç! bugün hiçbir şey görmedim!"