29.2.08

uzun lafın kısası

samuel beckett: hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil.

terentius: insanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değildir.

dave eggers: iyi bir sıçış, kötü bir sevişmeden daha iyidir.

kay redfield jamison: yoğun ve sürekli aşk yalnızca biraz fırtınalı tutkuların yer aldığı iklimlerde gerçekleşebilir.

a.l. kennedy: insanlar para ödemedikleri şeyin değerini bilmezler.

margaret atwood: evlilik aşınmış bir kurumdur. evliliğin sevgiyle ilgisi yoktur. sevgi vermektir, evlilik ise alım satım. sevgiyi kontratla bağlayamazsın.

paul auster: her şeye hazırlıklı olmazsan hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

oğuz atay: kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım, kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

vladimir makanin: lazım olmasalar sürüyle gelirler. akın ederler. lazım olunca bir can bulamazsın.

j.d. salinger: sakın kimseye bir şey anlatmayın. herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

27.2.08

sadelikle

ernesto sabato


ölümsüz olana verilmiştir
sersemce şeyler söyleyip durma lüksü
ben ölümsüz değilim: günlerim sayılı
(ama hangi insanın, gazeteci dostum
günleri sayılı değil ki, söyleyin bana
elinizi kalbinize koyun da söyleyin)
ve bir bilanço çıkarmak istiyorum
ne kaldığını görmek için
(mandrakeler yahut hattatların)
ve tanrıların doğru mudur daha değerli oldukları
benim cesedimle aniden
şişmanlayacak solucanlardan
bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum
(sizi neden kandırayım)
ne küstah ne de aptalım
solucanların üstünlüğünü ilan edecek kadar
(bunu mahallenin ateistlerine bıraksanız)
konunun beni etkilediğini itiraf ediyorum
tabut
cenaze arabası
ve ölümün şu grotesk alet edevatı
eğretiliğimizin görünür tanıklarıdır tabi
fakat kimbilir, kimbilir, sayın gazeteci bey
tanrıların mümkün müdür kendilerini küçültecek diye
başkalarının arzusuna uymamaları
kabaca anlaşılma
demagojisini kabul etmemeleri
ve son sözler de söylendikten sonra
ve kimsesiz bedenimiz
kendisini sayısız solucanın
saldırısına terk ettikten sonra ebediyen
(ama dikkat edin, gerçekten terk etmesi
şu hayatın bize uygun gördüğü kusurlu
haris ve kesinlikle yararsız terk edişler değil)
mümkün müdür bizi uğursuz gösterilerin beklemesi
konuşalım, o halde, korkusuzca
fakat aynı zamanda hak iddia etmeden
sadelikle
belli bir mizah duygusuyla
bu mizah konunun mantıklı acıklılığını gizler
konuşalım, her şeyden biraz konuşalım
demek istediğim
şu sorunsal tanrılardan
şu görünür solucanlardan
insanların değişen çehrelerinden
bu ilginç sorunlar hakkında öyle fazla şey bilmem
fakat bildiğim şeyi, gerçekten bilirim
çünkü bunlar benim tecrübelerimdir
kitaplarda okuduğum hikayeler değil
ve aşktan ya da korkudan söz edebilirim
kendi esrimelerinden söz eden bir aziz gibi
ya da bir gösteri sihirbazının
(bir ev toplantısında, yakın arkadaşlar arasında)
hilelerinden söz etmesi gibi
başka bir şey beklemeyin
beni eleştirmeyin hemen, huysuzlaşmayın, tanrı aşkına
miskinleşmeyin de
sizi uyarıyorum: daha alçakgönüllü olun
elbette sizlerin kaderi de (tralala tralala tralala)
sözü edilen solucanların besini olmak
öyle ki, çılgınlar ve görünmeyen (belki de var olmayan)
tanrılar dışında geri kalanların hepsi
şayet beni dinlerse iyi eder
saygıyla değilse bile en azından gönül rızasıyla

26.2.08

komünal mimari

bertrand russell

fabrikalarla sıra sıra ufak evler, kendi aralarında, modern hayatın tutarsızlıklarından merak uyandırıcı bir örnek ortaya koyarlar. bir yandan üretim gittikçe daha büyük grupların ilgilendiği bir konu haline gelirken, siyaset alanları dışında saydığımız her şeyde, genel tutumumuz gittikçe daha bireyci olma eğilimi kazanmıştır. bu sadece, kendi kendini ifade etme kültürünün insanoğlunu her çeşit gelenek ve teamüle karşı anarşik bir başkaldırışa yönelttiği sanat ve kültür alanı bakımından değil, aynı zamanda -belki aşırı kalabalıklaşmaya bir tepki olarak- sıradan insanların ve özellikle sıradan kadınların günlük hayatları bakımından da böyledir. fabrikalarda, sendikaların doğmasına yol açan zoraki bir toplumsal hayat vardır; ama yuvasında, her aile kendi başına kalmak ister. kadınlar, "ben kendimi kendime saklarım" derler; kocaları ise, onların evde oturup evin efendisinin dönüşünü beklediğini düşünmekten hoşlanırlar. müstakil küçük bir evin, müstakil bir mutfağın, ev işlerinde müstakil bir köleliğin ve çocukların okul saatleri dışındaki bakımının zahmetlerine kadınlar işte bu duygular sayesinde katlanabilmekte; hatta bunları tercih etmektedirler. müstakil evin işi zordur, müstakil evde hayat tekdüzedir ve kadın adeta kendi evine hapsolmuş gibidir; ama yine de o, sinirlerini yıpratmasına rağmen bütün bunları daha toplumsal bir hayat tarzına tercih eder, zira müstakillik onun onuruna hizmet eder.

bu tip mimarlığın tercih ediliş nedeni kadının durumuyla ilişkilidir. kadın haklarının savunuluşuna ve kadınların oy kullanabilmelerine rağmen ev kadınlarının durumu, eskisine oranla pek büyük bir değişikliğe uğramamıştır. ev kadını hala kocasının eline bakmakta ve ağır işçi gibi çalıştığı halde ücret almamaktadır. mesleği ev idaresi olduğu için, ev kadını idare edeceği bir evi olmasını ister. çoğu insanın ortak niteliği olan kişisel inisiyatifi kullanabilme arzusunun, ev kadını için, kendi evi dışında doyurabilme olanağı yoktur. koca ise, kendi yönünden, karısının onun için çalışıyor olmasından ve iktisaden ona bağımlı bulunmasından zevk duyar; ayrıca karısı ve evi onun mülkiyet içgüdüsünü, herhangi başka tip bir mimarlık tarzında mümkün olabileceğinden daha fazla doyurur. karı ve koca zaman zaman daha toplumsal bir hayat arzusu duyacak olsalar bile, evlilikte mülkiyet kavramından ileri gelen bir duyguyla, bir diğerinin hiç değilse karşı cinsten belki de tehlikeli kimselerle karşılaşması olasılığı bu yaşayışta azaldığı için yine de memnundurlar. böylece, yaşayışları bütün esnekliğini kaybetse bile, toplumsal varlıklarının değişik bir biçimde örgütlenmesini ne kadın ister ne de kocası.

uygun bir mimarlık tipi sayesinde kadınlar ev idaresi ve çocuk bakımı işlerinin çoğundan kurtulabilirler; bu suretle de hem kendilerine, hem kocalarına hem de çocuklarına daha yararlı olabilirlerdi; ayrıca, geleneksel karılık, analık görevlerinin yerini meslek çalışmasının alması net bir kazanç sağlardı. bunun doğruluğuna her eski kafalı kocanın inanması için, kocaların bir haftalığına karılarının görevlerini yüklenmeyi kabul etmeleri yeterdi.

bu sistemden en çok zarar görenler çocuklardır. çocuklar okul çağına gelene kadar güneşten ve temiz havadan hemen hemen hiç yararlanamazlar; bu çocukların yedikleri, yoksul, cahil, işi başından aşkın ve büyüklere başka, çocuklara başka yemek pişirmeyi bilmeyen analarının önlerine koyabildiği yemeklerden ibarettir; anaları yemek pişirirken, ev işleriyle uğraşırken bu çocuklar hep analarının ayakları altında dolaşır, işine engel olur, bunun sonucunda da sinirleri bozulan analarından, belki arada sırada yerini bir iki okşamaya bırakan sert, haşin bir davranış görürler; bu çocukların, doğal etkinliklerini zararsız bir biçimde gösterebilmeleri için ne özgürlükleri vardır, ne bu etkinliklerini gösterebilecekleri yerleri, ne de çevreleri. bir araya gelen bütün bu koşullar altında bu çocuklar sarsak, sinirli ve cansız olurlar.

anaların gördüğü zarar da çok önemlidir. ana, çocuk bakıcılığı eğitimi görmediği halde dadılık, aşçılık eğitimi görmediği halde aşçılık, hizmetçilik eğitimi görmediği halde hizmetçilik eder; bütün bu görevleri bir başına yüklenir; yüklendiği görevlerin hepsini de ister istemez kötü bir biçimde yerine getirir; her zaman yorgundur ve çocukları onun için bir mutluluk kaynağı olacaklarına, birer baş belasıdırlar; koca işten döndüğü zaman boş vakte sahiptir; ama kadının hiç boş vakti yoktur; böylece, sonunda kadın adeta kaçınılmaz bir biçimde sinirli, dar kafalı, yüreğinde kıskançlık taşıyan bir insan haline gelir.

bütün bu dertlerin aynı anda ortadan kaldırılabilmesi için gerekli olan biricik şey, mimarlığa komünal ögeyi sokmaktan ibarettir. her biri kendi mutfağına sahip ufak evler ya da blok apartman katları alaşağı edilmelidir. bunların yerine, ortadaki dört köşe bir avlu çevresine, güney yanı güneş alabilmesi için alçak bırakılacak yüksek blok yapılar kurulmalıdır. bu blok apartmanlarda ortaklaşa kullanılacak bir mutfak, ferah bir yemek salonu, eğlenceler, toplantılar ve sinema oynatılması için de bir başka salon bulunmalıdır. ortadaki dört köşe avluda, çocukların ne birbirlerine, ne de kırılabilir eşyaya kolayca zarar veremeyecekleri biçimde kurulmuş bir anaokulu bulunmalıdır; bu anaokulunda merdiven basamakları, çocukların dokunabileceği açık ateş veya sıcak soba bulunmamalı, tabaklar, bardaklar, çanak çömlek hep kırılmaz malzemeden yapılmış olmalı ve genellikle, çocuklara "sakın ha" demeyi gerektirecek her türlü eşya bulundurmaktan elden geldiği kadar kaçınılmalıdır. iyi havalarda anaokulu açık havaya çıkmalı, kötü havalarda ise bir yanı tamamen açık odalarda olmalıdır. çocuklar bütün yemeklerini anaokulunda yemeli ve anaokulu çocuklara hem ucuz hem de analarının verebileceğinden daha sağlığa yararlı besinler vermelidir. çocuklar memeden kesildikleri günden okul çağına gelene kadar, sabah kahvaltısıyla anaokulunda son yemeklerini yedikleri saat arasındaki bütün zamanlarını, içinde bulundukları güvenliğe oranla asgari bir gözetimin gerektiği ve kendilerini eğlendirecek her türlü fırsatın bulunduğu anaokulunda geçirmelidirler.

çocukların kazancı tasavvur edilemeyecek kadar büyük olacaktır. açık hava, güneş, geniş alan ve iyi besin sağlıklarına yarayacak; çoğu işçi çocuklarının, çocukluklarını içinde geçirdikleri sürekli bir huzursuzluk, kavga ve yasak havasından kurtulmuş olmaları, özgürlükleri, onların karakterine iyi etki yapacaktır. küçük çocuklara güven içinde ancak özel bir biçimde kurulmuş bir çevrede verilebilen hareket serbestliği, böyle bir anaokulunda hemen hemen hiç kontrol edilmeksizin verilebilecek, bunun sonucunda da çocuklarda gözüpeklik ve kas yeteneği hayvan yavrularında olduğu gibi doğal bir yoldan gelişecektir. çocukların hareketlerini sürekli olarak yasaklar altına almak, onların ileriki hayatlarında bir hoşnutsuzluk ve utangaçlık kaynağı olarak kendini gösterir; ama çocuklar hep büyükler arasında yaşadıkları sürece de bu yasaklardan vazgeçmek çoğunlukla olanaksızdır; bundan dolayı anaokulu onların sağlıkları kadar karakterleri için de hayırlı olacaktır.

anaokulunun kadınlara sağlayacağı üstünlükler de bir o kadar büyüktür. kadınlar çocuklarını memeden keser kesmez, özel olarak çocuk bakmak için yetiştirilmiş kadınlara teslim edecekler ve çocuklar bütün gün boyunca bu kadınların bakımında kalacaktır. ev kadını yiyecek alışverişi, yemek pişirmek ve bulaşık işleriyle uğraşmak zorunda kalmayacaktır. onlar da kocaları gibi sabah çıkıp işe gidecekler, akşam eve döneceklerdir; hiç durmadan çalışmayacaklar, kocaları gibi onların da bir çalışma ve dinlenme saatleri olacaktır. çocuklarını sabah ve akşam, sevgi alışverişine yetecek; ama sinirleri bozmaya sebep olmayacak kadar göreceklerdir. bütün gün boyunca çocuklarıyla beraber bulunan kadınların onlarla oynayacak enerjileri hiç kalmaz; bir kural olarak çocuklarla, annelerden çok babaları oynar. eğer çocuklar hep kendileriyle ilgilenilmesi için durmadan mızmızlanır, bir an bile rahat vermezlerse, çocuklarına en düşkün ana babalar bile sinirlenir, çileden çıkarlar. ama çocuklardan ayrı geçirilen bir günün sonunda analar da, çocuklar da birbirlerine, bütün gün beraber geçirdikleri zamankine oranla daha büyük bir sevgi gösterirler. bedence yorulmuş; ama kafaca huzur içinde olan çocuklar, anaokulundaki kadınların yansız davranışlarından sonra annelerinden görecekleri ilginin tadını daha çok çıkaracaklardır. böylece, tasa verici ve sevgiyi öldürücü şeyler bulunmaksızın, aile hayatı içinde iyi olan şeyler yaşayacaktır.

mimarlık yönünden kolej salonları mükemmelliğinde geniş, büyük eğlenti ve toplantı salonları, gerek erkeklerin, gerek kadınların daracık odaların kasvetli havasından kaçıp ferahlayacakları yerler olacaktır. güzellik ve yer bolluğu artık yalnız zenginlerin tekelinde bulunan şeyler olmaktan çıkacaktır. daracık yerlerde hep bir arada bulunmanın yarattığı sinirlilik sona erecektir ve şurası da unutulmamalıdır ki, sinirlilik çok kere aile hayatını çekilmez hale getirir.

işte bütün bunlar mimarlıkta yapılacak bir reformun sonuçları olacaktır.

25.2.08

sen

ercüment behzat lav


sen; bayağı, sefil, aşağılık
sen; fodul, kaba, hantal
sen koşum hayvanı, başında takke, sarık
sen yobaz
neye yarar şu ayı tabanı ellerin
sen insanı insan eden yüce işlerden anlamaz
biliriz kimlerin elinde dizginlerin

sen ölmezlik sırrına hangi yollardan ulaşılır bilir misin
sen bir mermeri özene bezene işleyip
bir insan için heykeller yontmanın vecdine erebilir misin
sen yaman devlerle dövüşe boğuşa bir vatan yaratabilir misin
var mı sana balyoz
önderi, önde gideni, ileriyi, güzeli yıkmak
nebbaş!
tarikat faresi!

dilerim kelleden ol kelleden
sen kınalı sakalını sünneti şerif üzre kesmeden
uçkuruna altınları dizmeden
ırz ehline besmeleyle şalvarını çözmeden
ol yatıra ak mumları dikmeden
yetim ahı almadan, dört karı nikahlamadan, avrat oynatmadan
ağalara hak berekat ırgat satmadan
kara yurda pir aşkına bağlanıp
kol sıvayıp viran bağı viranlıktan kurtarıp
cennete çevirebilir misin

köy yanar kahpe taranır
sen baş düşmanım yılan, gözlerim seni gölgenden tanır
sen şeyh, madrabaz!
kel müridi, uyuz çömezi, bu toprağın yüz karası
benim yüz karam!
ben seni bizden diye insan içine çıkaramam
pazar pazar gezdirmeli seni demir kafeslerde

dört mevsimin baharında güzünde
namazında niyazında
velilerin, nebilerin sözde izinde
dönmüş gözü gariplerin bacısında, kızında
hak yolunda haktan uzak
şeytanürracim
fidanlarımı korumak için tek amacım
beni köklerimden kemiren seni
er geç haklamak!

sen balçık, tezek, batak
kursağına kor düşesi
dili ensesinden çekilesi
hacı yağına bulanmış sürü: yüz binlik!
deli boran deli eser
keser nefesin nefesin
şol vatanın ırmakları akar ata'm deyu deyu

akşam toplantıları

gogol

insanoğlu için öç almayı isteyip de alamamaktan büyük acı yoktur.

uzak bir çağlayanın sesini dinlediğiniz olmuştur sanırım. bir huzursuzdur çevre, uğuldar durur. olağanüstü, anlaşılmaz sesler dalga dalga geçerler önünüzden. bir köy panayırının selinde de birden aynı duyguya kapılmaz mı insan? giderek büyür kalabalık, büyüdükçe büyür, kocaman bir dev gibi kımıldar durur panayır alanında, dar sokaklarda bağırır çağırır, kahkahalar atar, gürültü eder. bağırışlar, küfürler, böğürtüler, melemeler, anırtılar.. hepsi birden düzensiz bir uğultu oluştururlar. öküzler, çuvallar, saman yığınları, çingeneler, çanak çömlek, köylü kadınlar, ballı börekler, kalpaklar.. hepsi birden parlak, allı morlu, karmakarışık, sağa sola gider gelirler. gözünü alırlar insanın. her kafadan bir ses çıkar, kimin ne dediği anlaşılmaz. tek bir söz kurtaramaz kendini bu selden, duyuramaz sesini. yalnızca pazarlık edenlerin ellerini birbirine vurmalarından çıkan sesler duyulur panayır alanında her yandan. arabalar gıcırdar, demir parçaları tıngırdar, yere atılan tahtalar gürültü çıkarır. başı döner insanın, ne yana bakacağını şaşırır.

ruhumuzun güzel ama geçici konuğu sevinç de öyle uçup gitmez mi? tek bir ses neşeyi anlatma çabasını sürdürmez mi boşuna? kendi yankısında hüznü, boşluğu duymaya başlamıştır artık bu ses, sonra o da susar. coşkun, hür gençliğin canlı arkadaşları da birbiri ardından yok olmaz mı öyle? sonunda yapayalnız bırakmazlar mı arkadaşlarını? geride kalandır üzülen! yüreği keder, hüzün doludur, teselli bulamaz bir şeyde.

23.2.08

büyük iskender

jorge luis borges

meğer büyük iskender 32 yaşında babil'de ölmemiş. bir savaştan sonra kaybolmuş, geceler boyu çöller, ormanlar aşmış. en sonunda, uzaklarda, bir ordugahın ateşlerini görmüş. sarı derili, çekik gözlü savaşçılar, onu ateşin başına buyur edip ağırlamışlar ve sonunda ordularına almışlar.

büyük iskender, sapına kadar asker ya, adını bile duymadığı çöllerde savaşlara katılmış. bir gün, savaşçılara paraları ödeniyormuş. iskender, gümüş sikkelerden birindeki kendi resmini tanımış ve kendi kendine demiş ki: "ben makedonyalı iskender iken, erbil zaferini kutlamak için bastırttığım madalya bu."

21.2.08

anket defteri

murathan mungan

sefaletin (mutsuzluğun) sınırı sizce nedir?
- ruh yoksulluğunun başladığı yer.

nerede yaşamak isterdiniz?
- her yerde ve bütün zamanlarda.

yeryüzündeki ideal mutluluk sizce nedir?
- kendiyle barışık olmak.

hangi hataları bağışlayabilirsiniz?
- kötülük taşımayanları.

hangi sinema yönetmenlerini beğeniyorsunuz?
- şu sıralar tarkovski, visconti, fassbinder, polanski.

sevdiğiniz ressamlar?
- şu sıralar izlenimciler, flaman ressamları.

hangi müzisyenleri tercih ediyorsunuz?
- şu sıralar handel, verdi, sting, dire straits.

erkekte hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "erkek" olmamak.

kadında hangi özellikleri ararsınız?
- fazla "kadın" olmamak.

hangi spor dalıyla uğraşıyorsunuz?
- jimnastik.

birini öldürebilir misiniz?
- birçok kişiyi öldürebilirim.

şu anda en çok tercih ettiğiniz uğraşınız nedir?
- oyun yönetmek.

kim olmayı isterdiniz?
- kendim olmayı 30 yılda ancak başardım. başkasına halim yok.

karakterinizin en belirgin özelliği nedir?
- tutku, apaçıklık.

arkadaşlarınızda en çok ne ararsınız?
- güvenilirlik, ilke sağlamlığı, zeka, duyarlık.

en önemli hatanız ne oldu?
- oyunun kurallarını öğrenemedim.

bir kadında sizi ilk olarak çeken şey nedir?
- bir kadında hoşuma giden şey, albeni ve sevbeni sahibi olması.

hangi rengi tercih edersiniz?
- siyah, yeşil.

hangi çiçeği seviyorsunuz?
- kır çiçeklerini.

sevdiğiniz birkaç yazar ismi?
- klasikler ölmez: dostoyevski, tolstoy, goethe.

gerçek hayattaki kahramanlarınız kimlerdir?
- kahraman olmaya çalışmayanlar.

hangi şairleri tercih edersiniz?
- şiiriyle boy ölçüşebilenleri.

en son okuduğunuz kitap?
- gülünesi aşklar, kundera.

tercih ettiğiniz isimler?
- faris, süveyda.

en çok neden nefret edersiniz?
- küçük hesaplardan, tutuculuktan.

doğuştan hangi yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
- şarkıcılığa.

ruhun ölümden sonra da yaşadığına inanıyor musunuz?
- kötü ruhların evet, iyi ruhların hayır!

nasıl ölmeyi isterdiniz?
- acı çekmeden ve ansızın.

şu andaki ruh durumunuz nedir?
- keyifliyim.

20.2.08

how i met your mother

eskiden kadere inanırdım. simitçiye gidip kuyrukta en sevdiğim romanı okuyan ve tüm hafta dilime dolanan şarkıyı fısıldayan kızı görüp şöyle derdim kendi kendime: "belki de doğru kişi budur." ama şimdi "kahpe karı son kepekli simidi kapacak." diyorum. *

kız arkadaş, tıpkı grip olmak gibidir. yatakta geçen birkaç haftadan sonra vücuttan atılır.

hayatımın hangi köşesine baksam çıkmaz sokak gibi.

aşk, sabır ve şefkattir. aşk, kıskanmaz veya böbürlenmez. kibirli veya kaba değildir. aşk kendi yolunu dayatmaz. alıngan veya kırgın değildir. aşk her şeye uygundur, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye tahammül eder.

bence çoğunlukla hayattan ne istediğinizle ilgili dürüst olursanız hayat onu size veriyor.

bir kadının göğüslerini hafızandan çıkartamadıkça o kadını unutamazsın. bu bilimsel bir gerçek. ortalama bir erkek beyni, sadece sınırlı sayıda göğüs görüntüsünü ya da sütyeni depolayabilir.

beysbol, striptizciler ve silahların yardımı olabilir ama gönül yarasını iyileştiren tek şey gerçekte zamandır.

güzel bir kadına kendine güveni olmayan sevimsiz biri gibi hissettir ve senin oyuncağın olsun.

bir şeyi çok istemek başarının düşmanıdır.

ilişkiler adeta bir otoban gibidir. otobanlarda da çıkışlar vardır, ilişkilerde de. ilk çıkış altı saat içindedir: tanışırsınız, konuşursunuz, sevişirsiniz, o duştayken çıkıştan saparsınız. bir sonraki çıkışlar; 4. gün, 3. hafta, 7. ay.. daha sonra 1,5 yıl, 18 yıl ve son çıkış ölümdür. eğer hayatın boyunca aynı kadınla berabersen sürekli "hâlâ gelmedik mi?" kıvamında dolaşırsın.

boynu bükük öldüler

yılmaz güney

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

yüreğir'in yağmuru, yüreğir'in dertleri gibi yağar yağar bitmez. usul usul, ince bir sızı gibi yağar. hüzün veren bir durgunluk, bir alacalık oturur insanın içine. ağır, uyuşuk ve yorgun. ne yapacağını bilemeyen çaresiz insanın acı umutsuzluğudur bu.

bir yaprağın düşmesinde, bir dalın acı acı sallanmasında, insan hayatından kopan bir an ve insan hayatını etkileyen acılar gizlidir.

artık gitme zamanıdır. baba toprağını, evi, evin önündeki ağacı bırakıp uzaklara gitme zamanıdır. evlerin, ağaçların çizgileri karanlıkla silinir, sessizlik çöker, toprak uyur; gitme zamanıdır. dağ başlarına beyaz bulutlar dolanır, dorukları bulutlara gömülür, dağlar morlaşır, lacivertleşir. sisler evreni içine alır, yel saçları uçurur; yel saçları alır uzaklara götürür; çünkü gitme zamanıdır.

19.2.08

kirli pardösü

orhan kemal

servise alınalı üç ay olmuştu. ufak tefek bir adamcağızdı. kupkuru yüzünü kırmızı kırmızı sivilceler kaplamıştı. mor çukurlarına gömülmüş ufacık gözlerini herkesten kaçırır, göz göze gelmekten ödü kopardı. keşfedilmekten korkan, kaçak bir suçluydu sanki.

işi kara kaplı, çok yapraklı kocaman defterdeki sıra sıra rakamları toplamaktı. her sabah bütün memurlardan önce gelir, akşamları da herkesten sonra paydos ederdi. sigara, çay, kahve içtiği görülmemişti. öğleyin herkes yemek paydosuna çıktıktan sonra rahlesi gerisine siner, sabahleyin evden getirdiği peynir-ekmeğini mit mit yiyerek, birtakım rakamları toplamaya koyulurdu.

bütün memurlar onu orada, servisin alacakaranlık köşesinde unutmuşlardı. hatırlanmaya hevesi de yoktu zaten. unutulmaktan memnun, çalışır dururdu. birinde odacıdan su istemişti. öteki memurlara "emredersiniz"le koşan odacı, "ayakların kirada değil ya. kalk iç!" karşılığını vermiş ve homurdanmıştı. "kendini fasulye gibi nimetten sayıyor."

gün geldi, bu küçük memurun sırtındaki pardösü fiskosa vesile oldu. yıllık bilanço hazırlıklarında sabahlara kadar çalışıldığı, defterikebir ve muavin hesapların aktif ya da pasiflerinde kuruşların aranmaktan yorulunduğu, demli çayların höpürtüyle içildiği anların alaylı kahkahaları hep bu pardösü içindi.

memurlar şöyle laf atarlardı:

"demek pardösüler kirlendikçe.."

"değerlenir."

"ne biliyorsun?"

"ben senin gibi cahil miyim? en son modayı takip ediyorum."

küçük katip kulak memelerine kadar kıpkırmızı kesilir ama cevap vermezdi.

yılbaşı geçti. şubat, mart, nisan, mayısla beraber havalar ısındı. haziranda ceketler atıldı. hatta atlet fanilalarıyla çalışanlar oldu. ama küçük kâtip, kıştan bu yana büsbütün kirlenip çamur rengini alan pardösüsünü sırtından çıkarmadı. haziranda hâlâ sırttan çıkarılmayan bu kirli pardösü, fabrikada günün konusu oldu. atölyelere yayıldı. ustalar, şefler, atölye katipleri birer vesileyle servise gelip kirli pardösüyü ve müthiş sıcakta onu hâlâ sırtından atmayan ufacık adamı sıkıntıyla seyrettiler, sonra da bastılar kahkahalarını.

küçük kâtipte sabır inat derecesindeydi. niçin geldiklerini, neye kahkaha attıklarını biliyordu; biliyordu ama, ne olur bir günden bir güne başını kaldırıp baksın! hayır, bakmıyordu. kulak memelerine kadar kızarıyor, yutkunuyor, sık sık unuttuğu eldeler yüzünden toplamaya yeniden başlıyor, sıkıntısından, yüzündeki sivilceler kıpkırmızı kesiliyordu.

kirli pardösü nihayet umum müdürün kulağına gitti.

iriyarı, dev gibi biri olan umum müdür, "ne?" dedi, "pardösüyle mi oturuyor? bu çatır çatır sıcakta ha?"

"evet" dediler, "pardösüyle oturuyor. hem de tekmil düğmeler baştan aşağı ilikli!"

umum müdür servise geçti. bir tarafta gömlek, hatta atlet fanilalarıyla çalışanlara karşılık, kâtip pardösüyle çalışıyordu gerçekten de.

yanına gitti.

"evladım" dedi, "bu sıcakta herkes atlet fanilasıyla çalışırken, sen pardösüyle oturmaktan sıkılmıyor musun?"

koca servis safi kulak kesilmişti. kalemler bırakılmış, gözler küçük kâtibe çevrilmişti. o gene kulak memelerine kadar kıpkırmızı, usulcacık ayağa kalkmış, umum müdüre azapla bakıyordu. bir ara gözleri umum müdürün omzu üzerinden karşı duvarda asılı duran atatürk'ün büyük boy fotoğrafına gitti: büyük üniforması içinde, mavi gözleriyle gülümsüyordu.

umum müdür, "çıkar şu pisliği!" diye bağırdı.

"?.."

"leş gibi de kokuyorsun. yıkanmıyor musun sen?"

küçük memur fırtınaya tutulmuş gibiydi. gözleri kararıyordu. içinde, içinin ta derinlerindeki karanlık cıva ağırlığı dalgalı bir deniz gibi hırçınlaşıyordu.

"çıkar şunu diyorum sana!"

küçük memur silkindi, umum müdürle göz göze geldi. sonra titreyen parmaklar kesik düğmeleri hınçla çözdü; geniş bir davranış. pardösü çıktı: altta ne gömlek vardı ne fanila. daracık, kupkuru, ipince bir vücut, fırlak omuzbaşları ve tahta gibi bir göğüs.

umum müdürün yüzü karıştı. söylediğine pişman, sordu:

"ne maaş alıyorsun sen?"

öfkeli bir ses karşılık verdi:

"25 lira!"

"eline ne geçiyor?"

"on dokuz doksan beş."

"evli misin?"

"evliyim."

"çoluk çocuk?"

"üç tane."

umum müdür sendeledi. sonra içini çekerek, "peki evladım, giyin!" dedi.

küçük kâtip boşalmış bir rahatlıkla ağır ağır giyindi, düğmeleri hep o ağırlıkla ilikledi. ama yerine oturmadı. ne umum müdür, ne katipler ne de muhasebeci. servisten çıktı gitti.

büyük üniforması içindeki atatürk'ün tatlı mavi gözleri yaşarmıştı. içini çekti ve iki eliyle yüzünü kapadı.

yanı başındaki takvim 1936 yılının 15 haziran'ını gösteriyordu.

15.2.08

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

kürkler sinirli mizacı olanları rahatlatan bir tesirde bulunurlar; bu tesir gerek genel, gerekse de doğal yasalara dayanır. insanın içerisini en azından aynı tuhaflıkta gıdıklayan ve hiç kimsenin karşı koyamadığı fiziksel bir cazibedir. bilim kısa bir zaman önce elektrik ile sıcaklık arasında olan bir bağın varlığını ispatladı. her ikisinin de insan organizması üzerindeki etkileri zaten aynıdır. sıcak mıntıka daha ihtiraslı insan, sıcak atmosferse heyecanı yaratır. aynı elektrik gibi. kedilerin varlığının hassas tinsel insanlar üzerindeki tılsımlı, rahatlatan etkisi bundandır. ve bu, hayvan dünyasının uzun kuyruklu yosmalarının, sevimli, kıvılcım fışkırtan elektrikli pillerin, muhammed'in, kardinal richelieu'nün, crebillon'un, rousseau'nun, wieland'ın sevgilileri haline gelmeleri bundandır. kürk giymiş olan bir kadın, büyük bir kediden, güçlendirilmiş elektrikli bir pilden başka bir şey değildir.

12.2.08

başucumda müzik

kürşat başar

bazı insanların evi yoktur.

herkes âşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. ama aslında bu kadar basitti işte: birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan âşıksın.

eğer yalnız kalmaktan korkuyorsanız herkese iyi davranın, başkalarının dediklerini yapın; yoksa sizi tek başınıza bırakırlar.

bazı insanlar hayatlarını kendi istedikleri gibi kurarlar. geri kalanlarsa onların yaptıklarını birbirlerine anlatıp dururlar.

insan soykırım yapabilen tek canlıdır.

o, duygularını asla göstermemeyi başarmış insanlardan biriydi.

evet, bazıları hayat boyu gerçeği arar, bazılarıysa kendi gerçeğini kurar ve ona inanırlar.

belki de insanları bir türlü anlamayışımızın, günün birinde en beklenmedik biçimde bizi şaşırtmalarının nedeni, hep bir bütün olarak bize verdikleri görüntüyle yetinip farklı parçalardan oluştuklarını unutmamızdır.

ve eğer kadınların kalbine giden bir yol varsa, inanın bana, sözcüklerden geçer. hatta o yol sözcüklerle döşelidir. başka hiçbir şey doğru bir sözdizimi kadar bir kadının başını döndüremez.

sanki hayat saklanabilirmiş gibi her şeyi biriktiren, her gittiği yerden anılar toplayan, her şeyin fotoğrafını çeken insanlar beni şaşırtır. sonra o fotoğrafları bir hayatın resimli romanı gibi başkalarına göstermeleri ve anlatmaları da.

gizli bir şey yapmanın en tehlikeli anı, uzun bir süre dikkatle uyguladığınız kuralları unutmaya, bunu aslında hayatınızın doğal bir parçası sanmaya başladığınız andır.

derler ki cesur insanlar dürüst olur.

bütün bir hayat, onun kucağına yatmış, saçlarımı okşarken benimle konuşmasının yanında hiçbir anlam taşımaz.

birini sevmen için ele tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

kurbanları seyretmek her zaman heyecanlıdır.

"her şey silindi ve artık yalnız sen varsın."

"bir imparatorun karısı olmaktansa senin metresin olmayı yeğlerim."

"şu tarladaki kızlardan biri olsaydın, dağlarda yaşayan yabani kadınlardan biri olsaydın, düşmanımın ailesinden olsaydın, küçük bir çocuk olsaydın yine seni kaçırırdım ama sen kraliçesin, seni nereye kaçırabilirim?"

hepimiz fırtınaların içinde korku ve heyecanla yolculuk etmeyi severiz ama eğer sonunda bir limana sığınabileceğimizi biliyorsak.

bazen en büyük düşler gerçek olur.

insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

"ülkemin güneşinden, çocukluğumun bahçelerinden, senin güzel yüzünden sürgünüm."

11.2.08

tören ve beşik

şükrü erbaş

ankara..

kravatlı bozkırım.

1970'lerin yozgat'ında ağzımda bin delice kuşuyla uçtuğum devrimin başkenti.

atkestanelerinin cumhuriyeti.

yüz bin kişiyle yürüdüğüm solum.

ışıklı vitrinlerin acı okulu.

ıhlamur ağaçları altında ilk kez okuduğum kirpikler.

iki çocukla büyüdüğüm tenha.

harf harf açtığım korku; yarama bastığım gelecek; şiirle bağışladığım geçmiş.

çalıştığım devlet, anladığım devlet, sevmediğim devlet.

yağmur mu, akşam mı, ölümün sureleri mi
ey caddelerin dağılma vakti..

kumrular sokak'tan sakarya caddesi'ne
kirpik kirpik kurduğum gözyaşı beşiği..

bir günde kaldırdığım yirmi dört cenaze..

rakı bardağında eve geldiğim geceler..

hanımeli sokak'taki dergi, özveren sokak'taki dernek
konur sokak'taki yayınevi..
süren göğüm benim, ince kanatlarım.

tören. tören. tören.

vazelin kokulu çöl: kalenin eteğindeki kan pıhtısı..

ey sonsuz basın açıklamaları
polis korumasındaki haklar

yazdıklarını birbirine mahcubiyet duygusuyla gösteren
büyük acemiler; çocuk ustalarım..

sahip ve köle: ey devlete gelen kasabalar, köyler..

ağzından su içtiğim çocuk.

yıldızların yerine sokak lambalarını asan modernite.

yalanım, duam, soyunduğum taş, giyindiğim gök
unuta unuta bulduğum dil

ankara..

kravatlı bohemim.

çocuk gelip çocuk gittiğim sonsuz ana rahmim.

dönüyor mevsim

ahmet oktay


sadece bir rüya arar insan
gecenin ve alkolün göğsünde
mazi ürkütür çünkü ve bir uçurumdur
her otel odası
yatıyor binlerce cesedim diplerinde
belki son dubleye bakarken düştüm
belki fasıl dinlerken radyoda
ey sesin muamması
inliyordu yaylı tambur
yatalak bir hasta ya da dövülmüş bir çocuk
zaman ve hayal
tükettiler beni
her hatıra korkunç: ayak seslerim
yankılanıyor koridorlarında
ışıklar askeri lisesi'nin
peşimde ablamın hayaleti
bir yaz günü öldü benden uzakta
mor elbisesiyleymiş
o şanlı üniforman nasıl da almıştır gözleri
hafifleyip uçarken damdan
kışlalar, talimler, abaza kar günleri
buzlar çözülürken de terk edildim
-nabekâr kadın- diye haykırdım
ve binlerce parçaya böldüm nikâh resmimi
yaşam dökülüp gitti üstümden
bir kadeh daha
camları açın, camları açın
yağmur: ağıt ve övgü, teselli ve tövbe
kim kime ne anlatabilir
masana oturdum
çünkü yalnızlık çürüttü ciğerlerimi
artık insanda yürek yok
mansur'un boynunda akrep görüp öldürmek istemişler
"çekin elinizi!" demiş
"on iki yıldır ahbabımızdır."
ruh karanlıktır, gerçek de söz
matrud rıza diye değil albay rıza
diye geçtim üçüncü sınıf otellerin
ve meyhanelerin kanlı tarihine

dönüyor mevsim. ah! eski bahçeler
geçerdik bir yaprak mahşerinden
bir gül aldım dün kendime otele dönerken
bardağa koydum ve kokladım toprağı
aksın, aksın istedim içimdeki ufunet
çünkü aklımda ve kalbimde
işledim bütün cinayetlerimi

mevsim dönüyor
artık yaşamak bir külfet

doğa

pascal

büyük insanların kusurlarını bizzat paylaştığımızı gördüğümüzde, sıradan insanlarla aynı kusurları paylaşmadığımızı zannediyoruz.


doğamız hareket halinde olmaktır, tam bir durgunluk ölümdür.

sadece hayal ettiğimiz şeyler değişir. ilerlemeyle mükemmelleşen her şey ilerlemeyle yok olur. vaktiyle güçsüz olmuş hiçbir şey asla mutlak anlamda güçlü olamaz. "büyüdü, değişti" dememiz boşunadır; çünkü bir yandan da hâlâ aynıdır.

zevkin aşırısı sıkar bizi, ahengin aşırısı müzikte yavan kaçar, iyiliğin aşırısı rahatsız eder.

aradığımız, bir şeyin kendisi değildir asla, o şeyin peşinde koşmaktır.

çok hızlı veya çok yavaş okuduğumuzda, okuduğumuzdan hiçbir şey anlamayız.

merak boş gururdan ibarettir. çoğu zaman bir şeyi sadece hakkında konuşmak için bilmek isteriz. hiç söz etmeyecek olsak denizler üzerinde seyahat etmezdik. başkalarına anlatma umudu olmasa, sırf görmenin zevki için böyle bir yolculuğa asla çıkmazdık.

insanlar hakkımızda konuşacak olduktan sonra hayatımızdan geçmeyi bile seve seve göze alırız.

kolları bağlı odysseus

melih cevdet anday



sözlerim varsa var demeksin

ağır bir zamandı sürekli ve anısız
gözden önceki göz içinde yalnız
somut hayvanlar yürürdü hayvanlarla
ağaçtan önceki ağaçlar büyürdü
açardı hasatsız gökyüzünü
ustan önceki sabah kanlarla
bulut tapınağında bir yıldız

evreni tostoparlak uyur böcek
düşünde gökleyin kocaman
gök mü yoksa böcek mi önce
duruşur bir anda geçmişle gelecek
"geyik akarsuları özlediğince"
hem su hem geyiktir akan
düşle gerçekleyin iç içe

"bildik bakışları ile süzerdi beni"
aynasında sarılaştığım nehir
çekirgelerle büyürdüm üç adımda bir
çekirgeler kuru yıldızları yerdi
acıkmış bir güneşin öğle dikenleri
çıngıraklarla havayı titretir
tanrısal uykularımı bilerdi

ey çocukluk, mutluluk simyacısı
alevini bul getir yanmış bakırın
batı bulutundaki alı indir yere
ne oldu tomurcuğun içindeki ısı
kırmızı yıldızla mı damladı altın
saydam sapın özündeki ambere
bul getir korkusuz büyücü, gizci başı

yerin üstünde gördük bunu unutma
herkes yeniden başladı ve unuttu
kalıntılarla uzak anılarla yakın
kendi görütünde bir kırmızı karaca
ne güzel yangındı o yangın
herkes yeniden yaşadı ve unuttu
yaktığımız mutluluğu unutma

ey doğa, büyük doğa, sağır kral
tasında mermer yaz yağmuru
kesik bacağında güneş halhal
çağırıyorsun eski bahçene çocukluğu
sendin senin mutlu uyruğundu
sonra baktım pencereme vuran dal
görünüp gönürüp yok oldu

ekşi salkımdan şarabı çıkaran kim
toprağı ateşten, ateşi sudan
bitkiyle, böcekle, benimle oluşan
sonra kitaplarda okuyup öğrendiğim
görünmez ışınlar, iç içe yörüngeler
bensiz mi yanar, bensiz mi döner
yasaların içgüdümdü benim

unutamam o güz ikindisini
her yanda alı al bir mutluluk
terli bir at gibi gülümseyiverdi
düşle gerçek arası dörtnala
bir koşudan sanki çoğala çoğala
gelip yitivermişti çarçabuk
beyaz kulelerle bayraklar ortasında

şimdi ondan ne ki kaldı
unutulmuş bir kapı belki kaldı
değişmez biçim, arı renk, ölümsüz birlik
o zorunlu kendiliğindenlik
anılarla geldi gitti kaldı
duyularda bir ürperti kaldı
artık eski bahçelerde değildik

duyular eski ağaçlarım benim
her gece bütün kuşlarını yiyen
alaca bulaca fener alayı
unutup gidilmiş körebelerim
bilinçsiz bir inatla yeniden
yeniden boyuna yeniden
kurup kaldırıyorsunuz bu sofrayı

2
büyüdük çocukluğumuzdan
büyüdük tarihe usulca
biz bir yana, doğa bir yana
doğanın yanında bir başka doğa
karşıdan bize gözlerimiz mi bakan
ve güneş altındaki ölümlü tanrılara
hala şaşkınlık içindeki yonutlarda
susar doğadan ayrı düşmüş insan
insanın boşluğunda doğa

belli değil biz mi, doğa mı
kimdi kim bu ayrılığı isteyen
belki kör bir çocuk küstü ağladı
ilk karın çılgın geyiğinden
belki de bir sakar büyücü karı
aşımıza tanyeri ağarırken
ağulu, esrik bir göktaşı
düşürdü bileziğinden
çıldırmış evrenler artığı

kaşla göz arasında oldu olan
birdenbire ilk göz süreksiz ve anısız
ilk kuş kanadınca ürkek ve yalnız
ağaçtan önceki ağaçlarla tek bir an
tüyleri diken dikendir hayvanın
ışığın püsküllü atları şaşkın
gözün gözü daha kocaman
ve hiç göz değmemiş ormanın
tembel devi boş bulundu apansız

işte o zaman bir akarsu
geçtiği yerlerden bir daha geçti
isteyerek ikiledi kendini
gök bir daha, bulut bir daha
saklı bir deniz denizin altında
yaprağının altında yaprak
göründü görünecek ucu
uçan kuş gene uçuyordu
kendi gibi olmaya çalışarak

oysa giden bulut değil, yaprak değildir
renk bir düşünce gibi büyür çünkü
tutamam tuttuğum dalda belki elim var
bakıp unutmuşum gözlerimi denizde
gökyüzü belleğim olur çünkü gittikçe
ne duyu, ne görü, sade yıldızlar
bütün müyüm, parça mıyım, kim bilir
yitmiş gitmişim güneşlerle yüklü
yiten güneş değil, toprak değildir

bağlantısız bir düzende ordan oraya
koştukça artıyordu yalnızlığım
bir dinothorium'un gözünden baktım
kendime -ne çılgınlık!- yabancı ve uzak
denizi köklerinden çıkarmış da
sallıyordu gagasında bir martı
rüzgar tüyleniyordu bir kuşta
yavaş yavaş yoğunlaşarak
gök gürültüsü az sonra artık ağaçtı

kaç kez unuttum sevinci
yağmurlu bir gezegendi çiçek
kulaklarım çiçek sesleriyle dolu
kokusunu gördüm onun giderek
geceler gündüzler yaratıyordu
gecenin gündüzün yardımı ile
madenlerin, rüzgarın, göğün yardımıyla
madenleri, rüzgarı, gökyüzlerini
çiçeği yaratıyordu kendi kendine

kendi kendine geçip giden mavi
kanatlı atında dalganın
yarıya indirgemiş daireyi
sallanın maviler sallanın
varabilir misiniz yayın ötesine
iki nokta arasında sürekli
ve sonsuz bir koşu ki tanrım
gökler de yarım, dalgalar da yarım
dalgaları gökler tamamlıyor geçtikçe

esriktim artık çalkantıdan
birlikte var olmanın rastlantısı
aldı götürdü beni bir an
değişen biçimler içinde
artık üçgen yağmurları mı
gök piramitleri mi iç içe
değirmi denizler mi istersin yansıyan
küsuf konilerinde sapsarı
gel birliği yeniden kur ey gece

ama saat kaç, kim bu başucumdaki
saf olayın yenilenmesi mi su
ağaçlar gerisin geri eski yerine
açılarla aralıklar tıpatıp doğru
ama saat kaç, kim bu başucumdaki
kim ölçüyor, soran kim, neye göre
düzen sevgisi mi, yoksa korku mu
düşünülmeyenden düşünülene
ama saat kaç, kim bu başucumdaki

3
us iki akımlıdır. ben doğayı
nesneleştirdim ve sayılarını
buldum. şimdi ne olacak idiyse
her şey onun zorunu içindedir
ağaca yeşil bakmak lazım
yan yana getirmeli yedi rengi
sessizliği yoğunlaştırmalı ki
yeri katılaştırsın ayaklarım
ey bilinç! sevgim de, hüznüm de
eski bir zamandan gelmedir
şimdi saltanatımda yapayalnızım

bulut bir biçim değildir artık, bir
tasarı, bir entr'acte, bir istektir
olumsuz bir tanımdır gökyüzü
boyuna ilkel ve matematiksiz
sıkar durur tanrıları boş yere
çünkü eski bahçelerde değiliz
eskidendi elmanın ağaçtan düştüğü
şimdi yalnız 1/2 gt²
kapsar yıldız kaymalarını
ayıklamalı evren görütünü
usa uygun bir düzene koymalı

ben bu ellerimi hiç görmemiştim
çünkü onlar benim ağaçlarımdı
şimdi ışığı söndürsem ve
kalkıp tutsam ağaçlarımı
ellerim midir, yoksa ellerimin
adları mı? çünkü şimdi ben de
bir ara renk, bir bildiriyim
ilkyaz, ilkyazın gerçeğinden
başka nedir? olağan biçimlerin
yerce yenilenmelerinden
olağanüstü yabancılıkları

kaç sabah var, yazık, onca güneş var
sayısızlıkta başım dönünceye kadar
gördüm denizi, ama ad verdim ona
durdurdum. unutkan kuşlarıyla yarın
deniz değildir artık o, uğultulu
bir varsayım, arcaique bir duyu
çoğul! tekdüze tür! sen bir kadınsın
istediğince kendini tekrarla
anımayın ey ölümlü anılar
evrenin karşı durmasıdır bu
karşı durması usumuza

kara bastın mı üşümeli
üşümek bir sözcüktür, üşümeye benzer
gecedir diye bakmalı geceye
tıpkısıdır gecenin, bir sessiz bir sesli
içtenliği kökünden yok etmeli
çünkü sen bir nesneye karşılık değilsin
yapaysın ve güçlüsün artık. benze
benzet, yakıştır, doğamsı göster
ölümsüzlüğünü yaratmak için
koru kendini bir gerçeğin
yanı başında sözcüklerle

ah olacağı buydu oldu
duygularla öyle çok uğraştım ki
artık aramızda ne bir sır
ne güven, ne inan, ne uyum
sonunda tükettim ruhumu
sevinirken sevincimi seyrediyorum
korkumla korkmuyorum şimdi
madem bir kapı aralıktır
sen sonuna kadar aç onu
artık bendeki insandan kurtuldum
sevgisiz yaşayacağım sevgiyi

kıpısızsa yörüngenin ortasında söz
devinisiz gelişim ne ki
"this is the mythology of modern death"
biçimden ayrı düzen, kalıptan ayrı biçim
bir yanda uygunluk, bir yanda uyum
varlık değil, ölüm değil, öteki
sesle sessizlik arasındaki ses
bilgisiz inanım, inansız bilim
töz bir yerde, bir yerde öz
duyumsuz duygu, duyusuz duyum
gerçekle ülkü arasındaki

sene martılardan kalma bir şey var
ellerin gece bir denize yağmur yağandaki
ıssızlığı sürdürüyor ellerinde
(ilkel ya da çocuksu hep bir)
ıssızlığı ve ululuğu ki
bilinçsiz özgürlüğün kalıntısıdır belki de
(kapımayın ey ölümsüz kapılar)
eski bilgiler saklı belleğinden
uyandır o gücü uyandırabilirsen
(usul ya da tutkulu hep bir)
bilinçli tutsaklığını tekmele

ey doğa, büyük doğa, güzel ana
sen varsın, de bana, gözlerin de var
"deniz var deniz, onu kim tüketebilir!"
bırakmaz beni tek başıma
"ağacın gövdesine güveniyorum"
arı gün bak işte değişiyorum
yeniden yaşamaya başlıyor ellerim
tanrımayın ey ölümsüz tanrılar
"ah güvercin gibi kanatlarım olaydı bir"
en kardeş yerlerimi tek başıma
"uçardım ve rahat ederdim"

hatırlar mısın? eski kokuları hatırla
ben bu çiçekleri dererdim
hangi çiçekleri? o değil, şarkılardı
şarkılar vardı can sıkıntısında
ağlayan kim? ben değilim
vardığım kupkuru bir kıyı
deniz kabukları, martı leşleri
eskiden ben bu denize girerdim
hangi denize, ölüm sessizliği
ve cırlak güneş aydınlığı
içinde dağa taşa benzemişim

4
kara gemi okeanos ırmağının
akıntısından kurtulup tanrısal
denizde ayaye adasına varınca
onu kumsala çektik ve uykuya
dalarak tanrısal şafağı bekledik
sabah sisi içinde doğan
gül parmaklı şafak
elpenor'un yüzüstü yatan ölüsünü
bulmuştu ilk önce kıyıda
martı leşleri ve deniz kabukları arasına
törenle gömdük onu kederli
gönülle ve yanık yüzle şaraptan
içerek dinledik kirke'yi

tanrıçaların en tanrısalı
güzel belikli kirke eyitti:
"sen odysseus iki ölümlüsün
hades'i gördün daha yaşarken
güneş doğmayan neşesiz ülkeyi
günlerce karanlıkta kaldın
çünkü ithaca yaşatıyordu seni
tanrısal denizde ordan oraya
bin yıldır aradığın ada
konağının sarsılmaz temeli
ikarios kızı penelopeia
ve erdemli dölün telemakhos
bütün ülkün ve sevgin olan ithaca"

"iyi dinle söyleyeceklerimi
her şeyi olduğu gibi anlatacağım sana
ki yeni uğursuzluklar yüzünden
denizler ortasında kalma bir daha
önce sirenlere rast geleceksiniz
koruyun onlardan kendinizi
yabancı ezgilerle büyüleneceksin
ordan çarçabuk uzaklaşmalı ki
büsbütün yok olmasın ithaca
sirenleri aştıktan sonra kürekçilerin
iki yol çıkacak karşına birden
acaba bunlardan hangisi
artık onu orda sen bileceksin

oysa ithaca'yı hiç görmemiştim
penelopeia yoktu, telemakhos da
ama ithaca kafamda onlardan kurulu idi
tanrıçaların en tanrısalı
kirke'nin bile söyleyemediği
bu yolu bulup geçeceğim
ama ne denli güç olursa olsun
bilerek varmak istiyorum şimdi
sirenlerin ezgilerini dinleyeceğim
dedim ve büyük bir mum peteğini
tunç hançer ucu ile ezdim çabucak
tıkadım kürekçilerin kulaklarını bir bir
orta direğe bağlattım kendimi

kürekçilerim hasatsız denizi
köpürttüler kürekleriyle
tez yürüyüşlü gemi gün batarken
ulaştı sirenlerin adasına
yüreğim kopacak gibiydi
kanatlanıp uçacak gibiydi ama
sirenlerin izi bile yoktu ortada
yalnız bir ezgi, ta derinden
ta içerimden gelen bir ezgi
başladı yavaş yavaş yükselmeye
o yabansı, o büyülü türküleri ben
söylüyordum sağır gemicilere
yalnız ben duyuyordum sirenleri
kirke, bilge tanrıça, selam sana
sağ salim geçtim kendimi