edebiyatçı kendine memurdur. "yazar ölümün sekreteridir." yalnızsınızdır. oturup bunu birisiyle paylaşacağınız ortam yoktur. ama türkiye'de yalnız kalmak becerilemediği için belki, edebiyat ortamı bozuluyor ya da yedi sekiz kişi kalınıyor. meyhanede oturup edebiyat konuşursanız yazamazsınız. yalnız kalmanız gerekir. oysa bir öyküyü oturup dört kişiye anlatırsanız yazamazsınız; çünkü yazmış kadar olursunuz. yalnızlık, suskunluk, düşünme, damıtma, işleme uğraşı bu. "bir şiir yazdım. okuyayım mı?" hayır. okuma. bana ne? okuma; çünkü gazete paketinin arkasına yazmışsın -ki bu da olabilir. binde bir şair gazete paketinin arkasına dizeler yazabilir ve iyi şiir çıkar. can yücel'de evet. ama onu yazabilmiş olmak için de zaten can yücel olmak gerekiyor. on yedi yaşında olmak değil.
tomris uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tomris uyar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
22.02.2022
sekreter
tomris uyar
edebiyatçı kendine memurdur. "yazar ölümün sekreteridir." yalnızsınızdır. oturup bunu birisiyle paylaşacağınız ortam yoktur. ama türkiye'de yalnız kalmak becerilemediği için belki, edebiyat ortamı bozuluyor ya da yedi sekiz kişi kalınıyor. meyhanede oturup edebiyat konuşursanız yazamazsınız. yalnız kalmanız gerekir. oysa bir öyküyü oturup dört kişiye anlatırsanız yazamazsınız; çünkü yazmış kadar olursunuz. yalnızlık, suskunluk, düşünme, damıtma, işleme uğraşı bu. "bir şiir yazdım. okuyayım mı?" hayır. okuma. bana ne? okuma; çünkü gazete paketinin arkasına yazmışsın -ki bu da olabilir. binde bir şair gazete paketinin arkasına dizeler yazabilir ve iyi şiir çıkar. can yücel'de evet. ama onu yazabilmiş olmak için de zaten can yücel olmak gerekiyor. on yedi yaşında olmak değil.
edebiyatçı kendine memurdur. "yazar ölümün sekreteridir." yalnızsınızdır. oturup bunu birisiyle paylaşacağınız ortam yoktur. ama türkiye'de yalnız kalmak becerilemediği için belki, edebiyat ortamı bozuluyor ya da yedi sekiz kişi kalınıyor. meyhanede oturup edebiyat konuşursanız yazamazsınız. yalnız kalmanız gerekir. oysa bir öyküyü oturup dört kişiye anlatırsanız yazamazsınız; çünkü yazmış kadar olursunuz. yalnızlık, suskunluk, düşünme, damıtma, işleme uğraşı bu. "bir şiir yazdım. okuyayım mı?" hayır. okuma. bana ne? okuma; çünkü gazete paketinin arkasına yazmışsın -ki bu da olabilir. binde bir şair gazete paketinin arkasına dizeler yazabilir ve iyi şiir çıkar. can yücel'de evet. ama onu yazabilmiş olmak için de zaten can yücel olmak gerekiyor. on yedi yaşında olmak değil.
6.09.2020
yolculuk
v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.
jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.
gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.
kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.
ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.
tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.
joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.
hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.
jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.
30.04.2020
uzun lafın kısası
doris lessing: insan, yaşamında önemli olan şeylerin genelde farkında olmaz.
georges bataille: toprak soğuk bedenleri sever.
jeannette walls: hiç kimse mükemmel değildir. hepimiz canavarlardan sadece bir adım yukarıda ve meleklerden bir adım aşağıdayız.
julio cortazar: yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.
osho: kadın neredeyse tüm dinler tarafından dışlanmıştır. bunun nedeni çok açıktır: çünkü tüm dinler bedene karşıdır ve kadınsa bedenin merkezidir.
jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.
sigmund freud: insanın bütün umabileceği, isterik acıların yerine sıradan mutsuzluğun geçmesidir.
tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
trevanian: mutluluğumuzu herkesle paylaşırız. yabancılarla bile. önemli olan hüznü ve acıları paylaşmaktır.
vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.
goethe: sohbet her yerde yanılgıların değiş tokuşundan ve sınırlı özelliklerin çemberinden başka bir şey değildir.
15.01.2020
züppe
tomris uyar
ünlü bir yazarımız bir zaman bulgaristan'dan gömlek almıştı, beş tane, beşi de birbirinden berbattı. mavi, mor, kırmızı, yeşil, ekose gibi inanılmaz bir şeydi. "bunları ne kadar ucuza aldım tahmin edemezsiniz." dedi. "belli" dedim. "beş tane aldım." dedi. "yazık, hepsini giyecek misiniz?" dedim ben de. bulgaristan'a bedava yollasalar "hayır" derim zaten. bizi, benim gibi insanları züppe sanıyorlar o yüzden. oysa ben çok basit bir evde de rahat edebilirim. hiç eşya olmasa da olur; yani ille her şeyin en iyisi, en son modası, en moderni falan peşinde değilim. ama o şeyin hakkını vermek gerekir. mesela bizim ev kırmızı döşeli, kırmızı dediysem şarap rengi. beyaz halbuki bu senenin modası, her yer beyaz. beyaz koltukta oturan bir insan ne kadar rahat edebilir? benim evime gelen insan içki içecektir, meyve yiyecektir, fındık fıstık yiyecektir. dökerse perişan olur. gün gidecek gürültüye. o onu silecek, ben "mühim değil" diyeceğim. yarım saat kaybedeceğiz bu işle. kırmızı olunca, koyu olunca böyle sorunlar kalkıyor ortadan, insanlar rahat rahat oturuyorlar.
ünlü bir yazarımız bir zaman bulgaristan'dan gömlek almıştı, beş tane, beşi de birbirinden berbattı. mavi, mor, kırmızı, yeşil, ekose gibi inanılmaz bir şeydi. "bunları ne kadar ucuza aldım tahmin edemezsiniz." dedi. "belli" dedim. "beş tane aldım." dedi. "yazık, hepsini giyecek misiniz?" dedim ben de. bulgaristan'a bedava yollasalar "hayır" derim zaten. bizi, benim gibi insanları züppe sanıyorlar o yüzden. oysa ben çok basit bir evde de rahat edebilirim. hiç eşya olmasa da olur; yani ille her şeyin en iyisi, en son modası, en moderni falan peşinde değilim. ama o şeyin hakkını vermek gerekir. mesela bizim ev kırmızı döşeli, kırmızı dediysem şarap rengi. beyaz halbuki bu senenin modası, her yer beyaz. beyaz koltukta oturan bir insan ne kadar rahat edebilir? benim evime gelen insan içki içecektir, meyve yiyecektir, fındık fıstık yiyecektir. dökerse perişan olur. gün gidecek gürültüye. o onu silecek, ben "mühim değil" diyeceğim. yarım saat kaybedeceğiz bu işle. kırmızı olunca, koyu olunca böyle sorunlar kalkıyor ortadan, insanlar rahat rahat oturuyorlar.
10.07.2017
edebiyat
tomris uyar
birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.
günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.
oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.
iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.
edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz.
her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.
birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.
oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.
iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.
edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz.
her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.
28.03.2017
kitapla direniş
tomris uyar
birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.
oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
"en iyi makyaj, hafifçe silinmiş olandır."
yıllar önce abd'de büyük ikramiyeyi kazanan yaşlı bir kadına, "uğurlu sayınızı mı seçtiniz?" diye sorduklarında şu yanıtı almışlar: "yok canım. düşümde 6 ve 7 rakamlarını gördüm. altı kere yedi 49 ettiği için 49'la biten bir bilet aldım."
günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.
türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.
benim bu toplumda en beğenmediğim şey, hanımefendi ile başlayıp canım'a giden konuşmalar. on dakika içinde oluyor bu. telefonda bile oluyor.
yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.
beklenen okur, her zaman beklenmediklerden çıkar.
iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.
edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz.
her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.
kişi kendinden ne zaman vazgeçer? tutkusunu evcilleştirdiğinde. özürler çeşitlidir: alışkanlık, yaşam karşısında ürkeklik, yalnız kalma korkusu, dayanak yoksunluğu, çocukların mutluluğu, eş dost ya da çevre baskısı vb.
türk öyküsüne nereden düştüğü belli olmayan bir kuyruklu yıldızdır sait faik.
birkaç hayat yaşama imkanı verir insana edebiyat.oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
"en iyi makyaj, hafifçe silinmiş olandır."
yıllar önce abd'de büyük ikramiyeyi kazanan yaşlı bir kadına, "uğurlu sayınızı mı seçtiniz?" diye sorduklarında şu yanıtı almışlar: "yok canım. düşümde 6 ve 7 rakamlarını gördüm. altı kere yedi 49 ettiği için 49'la biten bir bilet aldım."
günlük yazan biri, kendini sıradan biri olarak görmüyorsa günlüğü bir önem taşımaz.
türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.
benim bu toplumda en beğenmediğim şey, hanımefendi ile başlayıp canım'a giden konuşmalar. on dakika içinde oluyor bu. telefonda bile oluyor.
yaşam, yazının daha usta bir taklitçisidir. yazarsanız, bir yaşamın bir ömre az geleceğini bilirsiniz. yazın, size farklı çağlarda, farklı ülkelerde, farklı kişiliklerde yaşama olanağı sunar.
beklenen okur, her zaman beklenmediklerden çıkar.
iyi yazılmış bir öyküyü iyi yapılmış bir makyaja benzetirim. bitirdikten sonra biraz hafifletilir. sanki öyleymiş gibi olur.
edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. edebiyat siler. öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. bir zamanlar iyi bir müzisyendi diye akılda kalmazsınız. bütünüyle siler. geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz.
her sözcüğün arkasında bir dünya vardır. geçmişin, bu günün, yaşamakta olanın, insanın, toplumun devinimini, evrimini, devrimini, her bişeyini içerirken, kolay mıdır yazı yazmak! ateşle oynamaktır.
kişi kendinden ne zaman vazgeçer? tutkusunu evcilleştirdiğinde. özürler çeşitlidir: alışkanlık, yaşam karşısında ürkeklik, yalnız kalma korkusu, dayanak yoksunluğu, çocukların mutluluğu, eş dost ya da çevre baskısı vb.
türk öyküsüne nereden düştüğü belli olmayan bir kuyruklu yıldızdır sait faik.
21.03.2016
marquis de sade
tomris uyar
"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."
milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.
"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)
sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.
beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.
insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."
kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.
tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.
"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."
zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.
camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.
camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.
fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.
"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."
milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.
"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)
sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.
beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.
insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."
kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.
tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.
"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."
zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.
camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.
camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.
fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.
1.03.2016
giyim kuşam
tomris uyar
mini etek giymeyi şimdi fazla pratik bulmuyorum; çünkü dolmuşa binerken, inerken ayağımı toparlayamıyorum. kendime zorluk çıkarmayı sevmiyorum. çok özenerek giyindiğim günler oluyor. bir de "bilinçli perişanlığı" sevdiğim günler olur. edip cansever'in lafıdır o. yani canım o gün hiçbir şey istemiyorsa sade yüzümü temizleyip mis gibi akşama kadar oturabilirim. okurum, yazarım, gelen gelsin hiç mühim değil. demek ki insanlar için fazla giyinmiyorum. sanırım insanların dünyayı güzelleştirmesi gerektiğine inanıyorum. buna çok inanıyorum. insanın üstüne geçireceği palas pandıras da olsa, renkleri uyumludur. bunu özellikle yapmamayı, boyasız ayakkabı, saçlar kirli, üst baş dökülüyor; bunun ben bir rahatlık olduğunu değil, öbür insanlara bir hakaret olduğunu düşünüyorum. dünyaya bir hakaret. niye herkes temiz ve iyi giyinmesin? renk bakımından en azından. bir de çok ucuza çok güzel giyinirim laflarına da inanmam. ucuz bir şey iyi olmaz. o hep söylenir ya bakan eşidir, otururmuş kendi eteğini dikermiş. ne diye dikiyorsun? diken insan var işte, git diktir giy. hani o becerilerle övünmek var ya, "ben ördüm." belli oluyor zaten, söyleme.
mini etek giymeyi şimdi fazla pratik bulmuyorum; çünkü dolmuşa binerken, inerken ayağımı toparlayamıyorum. kendime zorluk çıkarmayı sevmiyorum. çok özenerek giyindiğim günler oluyor. bir de "bilinçli perişanlığı" sevdiğim günler olur. edip cansever'in lafıdır o. yani canım o gün hiçbir şey istemiyorsa sade yüzümü temizleyip mis gibi akşama kadar oturabilirim. okurum, yazarım, gelen gelsin hiç mühim değil. demek ki insanlar için fazla giyinmiyorum. sanırım insanların dünyayı güzelleştirmesi gerektiğine inanıyorum. buna çok inanıyorum. insanın üstüne geçireceği palas pandıras da olsa, renkleri uyumludur. bunu özellikle yapmamayı, boyasız ayakkabı, saçlar kirli, üst baş dökülüyor; bunun ben bir rahatlık olduğunu değil, öbür insanlara bir hakaret olduğunu düşünüyorum. dünyaya bir hakaret. niye herkes temiz ve iyi giyinmesin? renk bakımından en azından. bir de çok ucuza çok güzel giyinirim laflarına da inanmam. ucuz bir şey iyi olmaz. o hep söylenir ya bakan eşidir, otururmuş kendi eteğini dikermiş. ne diye dikiyorsun? diken insan var işte, git diktir giy. hani o becerilerle övünmek var ya, "ben ördüm." belli oluyor zaten, söyleme.
9.02.2015
şiirde dün yok mu *
tomris uyar
"meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz."
mayakovski: genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır.
"şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka."
"şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için."
"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."
"ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı."
"abdülhak hamit, birtakım özentilerin adamıdır. monokl'ü, lüsyen hanım'ı ile, tarık'ı ve makber'i ile. hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. mehmet emin hiçbir ölçü ile şair sayılamaz. mehmet emin hiçbir yoruma imkan bırakmayacak kadar ilkel bir şairdir."
"necip fazıl yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği, onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflediği bir yalnızlığın adamıdır; hatta ölüsüdür."
"nazım hikmet'in şiiri ve kişiliği konusunda bir tek şiirle düşünmek zor, hatta imkansız. çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derinden bir insanilik, ödünsüzlük. ve mutlaka, mutlaka türkçe imgelerle, türkçe duygulanmalarla hasretlenir. terhis özlemi çeken bir kura neferidir sanki."
memet fuat: turgut uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla yücelik duygusu veren bir şiirdi. anlamsızlık bir yana, kapalı olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle ikinci yeni akımı içinde düşünüldü. aynı yücelik duygusu, sonraki imgeye dayanan kapalı şiirlerinde de sürdü. giderek, değişik aşamalardan geçen turgut uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları.
"şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder."
"bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür."
"şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır."
"bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak."
cemal süreya: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır.
"niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır."
"şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir."
"hayvanları seviyorum. kedi huzur veriyor bana. yalnızlığımı paylaşıyor. dokunmalıyım hayvana. bu yüzden akvaryum balıklarını sevmiyorum. kafesteki kuşları da."
ünsal oskay: kitle kültürü, mutsuz insan ile onu mutsuz kılan toplumsal realiteyi özdeş kılan bir yanılsama yaratma işleviyle üretilir. kitle kültürünün tüketicisi olduğumuz anlarsa realitenin gerçek yüzünü görmekten kaçmak istediğimiz anlardır. bize acı veren toplumsal realite karşısında unutmaya, amneziye sığındığımız anlardır.
edip cansever: anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biridir sadece. dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yarı saydam dizilişi soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız.
"tek haklıyı her zaman halk olarak düşündüm. insanın haklılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim."
"belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek."
* not: alıntılarda tırnak işareti (" ") içindeki sözler turgut uyar'a aittir.
"meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz."mayakovski: genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır.
"şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka."
"şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için."
"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."
"ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı."
"abdülhak hamit, birtakım özentilerin adamıdır. monokl'ü, lüsyen hanım'ı ile, tarık'ı ve makber'i ile. hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. mehmet emin hiçbir ölçü ile şair sayılamaz. mehmet emin hiçbir yoruma imkan bırakmayacak kadar ilkel bir şairdir."
"necip fazıl yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği, onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflediği bir yalnızlığın adamıdır; hatta ölüsüdür."
"nazım hikmet'in şiiri ve kişiliği konusunda bir tek şiirle düşünmek zor, hatta imkansız. çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derinden bir insanilik, ödünsüzlük. ve mutlaka, mutlaka türkçe imgelerle, türkçe duygulanmalarla hasretlenir. terhis özlemi çeken bir kura neferidir sanki."
memet fuat: turgut uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla yücelik duygusu veren bir şiirdi. anlamsızlık bir yana, kapalı olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle ikinci yeni akımı içinde düşünüldü. aynı yücelik duygusu, sonraki imgeye dayanan kapalı şiirlerinde de sürdü. giderek, değişik aşamalardan geçen turgut uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları.
"şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder."
"bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür."
"şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır."
"bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak."
cemal süreya: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır.
"niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır."
"şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir."
"hayvanları seviyorum. kedi huzur veriyor bana. yalnızlığımı paylaşıyor. dokunmalıyım hayvana. bu yüzden akvaryum balıklarını sevmiyorum. kafesteki kuşları da."
ünsal oskay: kitle kültürü, mutsuz insan ile onu mutsuz kılan toplumsal realiteyi özdeş kılan bir yanılsama yaratma işleviyle üretilir. kitle kültürünün tüketicisi olduğumuz anlarsa realitenin gerçek yüzünü görmekten kaçmak istediğimiz anlardır. bize acı veren toplumsal realite karşısında unutmaya, amneziye sığındığımız anlardır.
edip cansever: anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biridir sadece. dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yarı saydam dizilişi soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız.
"tek haklıyı her zaman halk olarak düşündüm. insanın haklılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim."
"belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek."
* not: alıntılarda tırnak işareti (" ") içindeki sözler turgut uyar'a aittir.
5.02.2014
borges
tomris uyar
borges, bir bilinmezlik ve söylence halesiyle efsaneleşmiş bir yazar. kimilerine göre, son yıllarda gözleri görmediği için ünlü şiirleriyle kısa metinlerini annesine daktilo ettiriyormuş. kimilerine göre israil'i ziyaret ettiğinde bu ülkeyi genç ve umut verici bulmuş. kimilerine göre "metafizik", kimilerine göre "sağcı", kimilerine göreyse katı bir "muhafazakar". nitekim bir zamanlar peron'a nazizme karşı çıkmasına karşın son yıllarda ülkesindeki baskı rejimini eleştirenler safında yer almıyor.
onu en iyi betimleyen bir söylentiyi de marquez aktarıyor: buenos aires'te sokakta rastladığı bir yabancının "siz borges misiniz?" sorusuna verdiği ünlü yanıtı: "evet, arada bir." yüksek düzeyde kurduğu oyunların en sonuncusuysa, seksen küsur yaşındayken evlendiği genç sekreterine bütün mirasını bırakarak, katolik dininin ve yasalarının gerektirdikleriyle insan yapısının gerektirdikleri arasındaki çelişkiyi göz önüne sermesi olsa gerek.
borges, bir bilinmezlik ve söylence halesiyle efsaneleşmiş bir yazar. kimilerine göre, son yıllarda gözleri görmediği için ünlü şiirleriyle kısa metinlerini annesine daktilo ettiriyormuş. kimilerine göre israil'i ziyaret ettiğinde bu ülkeyi genç ve umut verici bulmuş. kimilerine göre "metafizik", kimilerine göre "sağcı", kimilerine göreyse katı bir "muhafazakar". nitekim bir zamanlar peron'a nazizme karşı çıkmasına karşın son yıllarda ülkesindeki baskı rejimini eleştirenler safında yer almıyor.onu en iyi betimleyen bir söylentiyi de marquez aktarıyor: buenos aires'te sokakta rastladığı bir yabancının "siz borges misiniz?" sorusuna verdiği ünlü yanıtı: "evet, arada bir." yüksek düzeyde kurduğu oyunların en sonuncusuysa, seksen küsur yaşındayken evlendiği genç sekreterine bütün mirasını bırakarak, katolik dininin ve yasalarının gerektirdikleriyle insan yapısının gerektirdikleri arasındaki çelişkiyi göz önüne sermesi olsa gerek.
11.11.2013
metal yorgunluğu
tomris uyar
çocuğa rastladığında akşam çöküyordu.
yedi sekiz yaşlarında, çırpı bacaklı, kızıl saçlı, belki çilli bir oğlandı. yüzü görünmüyordu ki; iki sitenin arasında -bir bölümü otoparka ayrılmış bahçedeki sırada- sırtı herkese dönük oturuyordu. ailelerinin "sevimli afacanlar" dediği öbür çocukları tanımadığı, tanısa da onların eninde sonunda itişmeyle sonuçlanacak -şimdilik yalnızca sevinç böğürtüleriyle dolu- oyunlarına katılmayacağı açıktı. yukardan bakan, bilgiç bir havası yoktu ama hiçbir yarışmada yer almak istemediği belliydi. bedenine bol gelen şortunun üstüne giydirilmiş tişörtündeki yazı da okunamıyordu: bir ihtiyarınki kadar çökük omuzlarının arasında kırıştığından. galiba bir amerikan basketbol takımının amblemi vardı sırtında. tişört, şort kadar çarpıcıydı da çocuğa yakışmıyordu: bir iğretilik.
acaba sitem dolu bu dışlama -çünkü yalnızca uzaklara, belirsiz bir noktaya, ağaçların kıpırtısız dallarına dikmişti gözlerini- sporsever bir ailenin oğlu olmasından mı kaynaklanıyordu?
ortaya bir soru atmak şarttı:
"sence yarın da hava böyle mi olacak? baksana, gökteki kızıllık sürüyor."
çocuk, soruyu üstüne almakta gecikmedi, döndü. evet, çilliydi.
sonra yabancıya yüz verdiğini düşünerek ekledi:
"kimbilir, belki.."
"sen yeni mi taşındın buraya? (taşındınız dememeye özen gösterdi.)
"evet."
"ben de öyle."
"ama ben seni daha önce hiç görmedim."
"ona bakarsan ben de seni görmedim."
"ben bahçeye sık çıkmam. niyazi abi'nin oğluyla ilgilenmem gerekiyor. kardeşimle."
"senin babana herkes 'niyazi abi' mi der?"
çocuk kahkahasını tutamadı:
"nerden çıkardın? niyazi abi başka, babam başka.."
"salak bir soruydu, kusura bakma."
"o kadar da değil. ben iyi anlatamadım."
çocuğun yüzünün kızarması, attığı geri adım, yüreklendiriciydi.
"büyüklerin salakça sorularını çok duymuşsundur."
"ama kabul etmezler ki.."
o anda gözü, çocuğun bağcıkları çözük spor pabuçlarına takıldı.
"pabuçlarını bağlamana yardım etmemi istemezsin herhalde.."
"hayır. kendim öğrenmeliymişim."
"bak, bu akşamlık ben bağlayayım. ama düğüm sen bağlamışsın gibi biraz beceriksizce olsun. yarın akşam birlikte deneriz, öğrenirsin."
"yarın akşam gelebilirim; çünkü niyazi abi'nin oğlu annesine gidiyor."
"yarın akşam, aynı saatte, burada. söz mü?"
"söz. bak ben şu karşıki pencerede oturuyorum."
çocuğa rastladığında akşam çöküyordu.yedi sekiz yaşlarında, çırpı bacaklı, kızıl saçlı, belki çilli bir oğlandı. yüzü görünmüyordu ki; iki sitenin arasında -bir bölümü otoparka ayrılmış bahçedeki sırada- sırtı herkese dönük oturuyordu. ailelerinin "sevimli afacanlar" dediği öbür çocukları tanımadığı, tanısa da onların eninde sonunda itişmeyle sonuçlanacak -şimdilik yalnızca sevinç böğürtüleriyle dolu- oyunlarına katılmayacağı açıktı. yukardan bakan, bilgiç bir havası yoktu ama hiçbir yarışmada yer almak istemediği belliydi. bedenine bol gelen şortunun üstüne giydirilmiş tişörtündeki yazı da okunamıyordu: bir ihtiyarınki kadar çökük omuzlarının arasında kırıştığından. galiba bir amerikan basketbol takımının amblemi vardı sırtında. tişört, şort kadar çarpıcıydı da çocuğa yakışmıyordu: bir iğretilik.
acaba sitem dolu bu dışlama -çünkü yalnızca uzaklara, belirsiz bir noktaya, ağaçların kıpırtısız dallarına dikmişti gözlerini- sporsever bir ailenin oğlu olmasından mı kaynaklanıyordu?
ortaya bir soru atmak şarttı:
"sence yarın da hava böyle mi olacak? baksana, gökteki kızıllık sürüyor."
çocuk, soruyu üstüne almakta gecikmedi, döndü. evet, çilliydi.
sonra yabancıya yüz verdiğini düşünerek ekledi:
"kimbilir, belki.."
"sen yeni mi taşındın buraya? (taşındınız dememeye özen gösterdi.)
"evet."
"ben de öyle."
"ama ben seni daha önce hiç görmedim."
"ona bakarsan ben de seni görmedim."
"ben bahçeye sık çıkmam. niyazi abi'nin oğluyla ilgilenmem gerekiyor. kardeşimle."
"senin babana herkes 'niyazi abi' mi der?"
çocuk kahkahasını tutamadı:
"nerden çıkardın? niyazi abi başka, babam başka.."
"salak bir soruydu, kusura bakma."
"o kadar da değil. ben iyi anlatamadım."
çocuğun yüzünün kızarması, attığı geri adım, yüreklendiriciydi.
"büyüklerin salakça sorularını çok duymuşsundur."
"ama kabul etmezler ki.."
o anda gözü, çocuğun bağcıkları çözük spor pabuçlarına takıldı.
"pabuçlarını bağlamana yardım etmemi istemezsin herhalde.."
"hayır. kendim öğrenmeliymişim."
"bak, bu akşamlık ben bağlayayım. ama düğüm sen bağlamışsın gibi biraz beceriksizce olsun. yarın akşam birlikte deneriz, öğrenirsin."
"yarın akşam gelebilirim; çünkü niyazi abi'nin oğlu annesine gidiyor."
"yarın akşam, aynı saatte, burada. söz mü?"
"söz. bak ben şu karşıki pencerede oturuyorum."
8.01.2013
gecegezen kızlar *
tomris uyar
kuşku, insanı insan yapan başlıca özelliktir.
yaşamak, bir günü daha atlatmak demektir, o kadar.
insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.
hem onurlu bir birey hem saygıdeğer bir vatandaş olmak, at üstünde giderken sakız çiğnemek kadar zordur.
denize inmek medeniyetin şiarıdır.
dünya toplumlarına geniş bir açıdan bakmayı öğrendiniz mi, gençlikteki inançlarınız tavsar, eski kavgacılığınız kalmaz.
yıpratıcı kaçamaklar yapıp yalan söylemektense kendi kabuğumda yaşamak daha kolay geliyor.
bir de baktım, ona mutsuzluğumdan söz ediyorum. gözlerim yaş içinde. ne kadar mutsuz olduğumdan, yalnızlığımdan, ölesiye çaresizliğimden, yıllardır bana aykırı, ne aykırısı düpedüz bana düşman, bana kinli, yalnız bana değil her türlü inceliğe, kültüre, güzelliğe kinli, budala, kaba bir kadınla aynı evi paylaşmak zorunda kaldığımdan. gençlikte bir toyluk edip yanlış yapmayacaksın; yoksa..
* "otuzların kadını" ve "aramızdaki şey" ile birlikte.
kuşku, insanı insan yapan başlıca özelliktir.yaşamak, bir günü daha atlatmak demektir, o kadar.
insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.
hem onurlu bir birey hem saygıdeğer bir vatandaş olmak, at üstünde giderken sakız çiğnemek kadar zordur.
denize inmek medeniyetin şiarıdır.
dünya toplumlarına geniş bir açıdan bakmayı öğrendiniz mi, gençlikteki inançlarınız tavsar, eski kavgacılığınız kalmaz.
yıpratıcı kaçamaklar yapıp yalan söylemektense kendi kabuğumda yaşamak daha kolay geliyor.
bir de baktım, ona mutsuzluğumdan söz ediyorum. gözlerim yaş içinde. ne kadar mutsuz olduğumdan, yalnızlığımdan, ölesiye çaresizliğimden, yıllardır bana aykırı, ne aykırısı düpedüz bana düşman, bana kinli, yalnız bana değil her türlü inceliğe, kültüre, güzelliğe kinli, budala, kaba bir kadınla aynı evi paylaşmak zorunda kaldığımdan. gençlikte bir toyluk edip yanlış yapmayacaksın; yoksa..
* "otuzların kadını" ve "aramızdaki şey" ile birlikte.
31.12.2011
uzun lafın kısası
carlos fuentes: gerçek güç, her zaman başkaldırandan doğar.
edip cansever: bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her küstah acı; bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır. anlam da bizde, anlamsızlık da.
süheyla acar: şehirlerin yüzü, içinde yaşayan insanların yüzlerine benzer.
hermann hesse: bir çiçeğin yaprağı ya da yol üzerindeki küçük bir solucan bir kitaplıktaki kitapların tümünden daha çok şey söyler insana, kendisinde daha büyük bir hazine barındırır.
albert memmi: insan koşulsuz biçimde kendi yakınlarıyla dayanışma içindeyse, adalete ihanet eder; koşulsuz biçimde adalete saygı duyarsa, er geç kendi yakınlarına ihanet eder.
liam o'flaherty: soylu ve güzel ne varsa, özgür ve katıksız bir hayat sürdürme arayışından doğar.
arundhati roy: her şey bir günde değişebilir. herkesin başına her şey gelebilir. en iyisi hazırlıklı olmaktır.
montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.
paulo coelho: her zaman yeni bir başlangıç yapmak mümkündür.
tomris uyar: türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.
shakespeare: kendini övüp de akıllı olan kişi yirmide bir çıkmaz.
thomas mcguane: salakça şeyler yaparak insanların dikkatini çekmenizin mesleki açıdan uzun vadede tehlikesi, eninde sonunda kendinizin de bir bilet almak zorunda kalmanızdır.
edip cansever: bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her küstah acı; bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır. anlam da bizde, anlamsızlık da.
süheyla acar: şehirlerin yüzü, içinde yaşayan insanların yüzlerine benzer.
hermann hesse: bir çiçeğin yaprağı ya da yol üzerindeki küçük bir solucan bir kitaplıktaki kitapların tümünden daha çok şey söyler insana, kendisinde daha büyük bir hazine barındırır.
albert memmi: insan koşulsuz biçimde kendi yakınlarıyla dayanışma içindeyse, adalete ihanet eder; koşulsuz biçimde adalete saygı duyarsa, er geç kendi yakınlarına ihanet eder.
liam o'flaherty: soylu ve güzel ne varsa, özgür ve katıksız bir hayat sürdürme arayışından doğar.
arundhati roy: her şey bir günde değişebilir. herkesin başına her şey gelebilir. en iyisi hazırlıklı olmaktır.
montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.
paulo coelho: her zaman yeni bir başlangıç yapmak mümkündür.
tomris uyar: türkiye'de ne iyi ne kötü bir şey yapılıyor. her şey ortalama. onun için de yüzleşme ihtiyacı vermiyor insana. çünkü zaten kötü değil, zaten iyi değil.
shakespeare: kendini övüp de akıllı olan kişi yirmide bir çıkmaz.
thomas mcguane: salakça şeyler yaparak insanların dikkatini çekmenizin mesleki açıdan uzun vadede tehlikesi, eninde sonunda kendinizin de bir bilet almak zorunda kalmanızdır.
29.06.2011
uzun lafın kısası
shakespeare: hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.
aristoteles: ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden.
dragan babic: aşk arzuyla başlar. arzusuz aşk, düdüklemeyi beceremeyen kimselerin uydurdukları masallardır.
franz kafka: çocuklar için ana babanın yapması gereken tek şey onları bağrına basmaktır.
herman melville: kulağa garip gelecek olsa da, genç ve güzel bir kadını sigara içmek kadar çekici kılan bir şey daha yoktur.
jorge luis borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.
tommaso campanella: her şey kendi benzerini arar ve bulur.
paulo coelho: insanlar yalnızca elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.
thomas more: kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.
albert einstein: sadece iki şey sonsuzdur: evren ve insanın aptallığı ve ben ilkinden o kadar da emin değilim.
tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
montaigne: insanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.
aristoteles: ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden.
dragan babic: aşk arzuyla başlar. arzusuz aşk, düdüklemeyi beceremeyen kimselerin uydurdukları masallardır.
franz kafka: çocuklar için ana babanın yapması gereken tek şey onları bağrına basmaktır.
herman melville: kulağa garip gelecek olsa da, genç ve güzel bir kadını sigara içmek kadar çekici kılan bir şey daha yoktur.
jorge luis borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.
tommaso campanella: her şey kendi benzerini arar ve bulur.
paulo coelho: insanlar yalnızca elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.
thomas more: kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.
albert einstein: sadece iki şey sonsuzdur: evren ve insanın aptallığı ve ben ilkinden o kadar da emin değilim.
tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.
montaigne: insanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.




