doris lessing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doris lessing etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30.11.2021

uzun lafın kısası

alain:
yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

ayn rand: insani içgüdülerin eksikliği hep yoksullarda ortaya çıkıyor. insanın hayırseverlik inceliklerini bilmek için paralı doğmuş olması şart.

doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

jodi picoult: bir insanın sizin için doğru olduğunu, söylemek zorunda olmadıkları söylediklerinden daha da önemli olduğu zaman anlıyorsunuz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

kierkegaard: insan sadece başkaları için değil, kendi için de bir gizem olmalı.

mario puzo: kadınlar erkekler gibi gelmezler; onlarınki erkeğinki yanında vızıltı kalır. erkek torbasını patlatırken beyni de gümler. erkek gerçekten yapar bu işi, kadın yapamaz.

mesa selimovic: her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

cenap şahabettin: meşe gölgesinde filizlenen yosunlardan çoğu, kendilerini meşe fidanı sanırlar.

goethe: hiç kimse sanmasın ki gençliğin ilk izlenimlerini aşabilecektir.

halil cibran: meşe ile çınar birbirlerinin gölgesinde büyümezler.

15.11.2021

savaş

doris lessing

1919 yılıydı, 29 milyon insanın, bir nedenle o dönemin tarihinin dışında tutulan grip salgını nedeniyle öldüğü yıldı. büyük savaş'ta, çoğu siperlerde olmak üzere 10 milyon insan öldü ve bu istatistiği artık her 11 kasım'da hatırlarız, ancak ispanyol kadını da denilen gripten 29 milyon kişinin öldüğünüyse nadiren.

herhangi bir savaşa giden veya yakınında bulunan her erkeğin sesinde her zaman o yoğun deneyim pişmanlığı vardır. bizler duygu bağımlısıyız, heyecana meyilliyiz ve eğer bu tehlike ve ölüm anlamına geliyorsa buna hazırız. her nesil, bir önceki neslin nostaljik sesleri tarafından savaşa ikna edilmiştir.

savaş, turizmin gönderdiğinden daha da fazla insan kitlesini dünyanın orasına burasına gönderir.

hepimizi savaş yarattı, savaş büktü ve çarpıttı ama bunu unutmuş gibi görünüyoruz. savaş yüzünden hayatları rayından çıkarıldığı için potansiyelleri asla kullanılmayan insanlar..

3.05.2020

sessiz çığlık

doris lessing

insanın açtığı her kapının ardında tiz, umutsuz ve sessiz çığlıklar vardır.

karasevdanın, biriyle yatmaktan daha iyi tedavisi yoktur.

elli yaşını aşmış bilge, sakin kadın ve erkekler, olgunluğa giden yolda yürürken, arkalarında birçok kanlı beden bırakmışlardır. eğer otuz yıl kadar gözü dönmüş bir yamyam olarak yaşamadıysan, bilge ya da olgun olamazsın.

zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

tek günah vardır; o da insanın kendisini, en iyiden aşağısının en iyi olduğuna inanmaya zorlamasıdır.

sanat, ihanete uğramış ideallerimizin aynasıdır.

bırakın diktatörlükleri, demokrasilerde bile, toplumda akıntıya karşı durmaya, ne pahasına olursa olsun gerçek uğruna savaşmaya hazır insan sayısı o kadar az ki..

insan, yaşamında önemli olan şeylerin genelde farkında olmaz.

her şey doğru olabilir; hiçbir şeyin aslını öğrenmenin yolu yok. her şey olası; öylesine çılgın bir dünyada yaşıyoruz ki, her şey olası.

enerjinin olduğu yerde mutsuzluk yoktur. bu iki şey asla bir arada olmaz.

insanlar bir şeyi düşleyebiliyorlarsa, buna ulaşacakları zaman da gelecektir.

30.04.2020

uzun lafın kısası

alain:
bütün güzel şeyler güç ele geçer.

doris lessing: insan, yaşamında önemli olan şeylerin genelde farkında olmaz.

georges bataille: toprak soğuk bedenleri sever.

jeannette walls: hiç kimse mükemmel değildir. hepimiz canavarlardan sadece bir adım yukarıda ve meleklerden bir adım aşağıdayız. 

julio cortazar: yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.

osho: kadın neredeyse tüm dinler tarafından dışlanmıştır. bunun nedeni çok açıktır: çünkü tüm dinler bedene karşıdır ve kadınsa bedenin merkezidir.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

sigmund freud: insanın bütün umabileceği, isterik acıların yerine sıradan mutsuzluğun geçmesidir.

tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

trevanian: mutluluğumuzu herkesle paylaşırız. yabancılarla bile. önemli olan hüznü ve acıları paylaşmaktır.

vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

goethe: sohbet her yerde yanılgıların değiş tokuşundan ve sınırlı özelliklerin çemberinden başka bir şey değildir.

14.12.2019

edebiyat

doris lessing

eğer bir roman yazarıysanız, daktilonuz her zaman bir şeyler yazma özlemi içindedir.

bir bilim kurgu romanının kapağını açmak ya da bilim kurgu yazarlarıyla birlikte olmak, eğer geleneksel edebiyat dünyasının bir toplantısından yeni çıkmışsanız, demode ve havasız bir odanın pencerelerini açmaya benzer.

edebiyat uygarlığı, adaleti ve yıkıma muhalefet edenleri yüceltmeye odaklanmalıdır.

bence edebiyat -roman, öykü, hatta bir dize şiir- imparatorlukları yıkabilecek güçtedir. "ve sardı çağı bu sürüler."

bir yazarın hayatını anlatmak imkânsızdır çünkü gerçek kısmı kâğıda dökülemez.

yazarların psikolojik doğası, yazdığınız şeyle aranıza belirli bir mesafe koyar. yazma süreci tamamen mesafe koymaktır. yazar için, değerli olması bundandır, bu sürecin sonucunda ortaya çıkanı okuyanlar içinse yazma sürecini değerli yapan işlenmemişi, kişiseli, incelenmemişi alıp genele taşımasıdır.

yeni başlayan bir yazarın en kötü düşmanının, onu seven arkadaşlar olduğuna inanıyorum.

bazı kitaplar sadece azınlıklar tarafından okunabilir ve istediğiniz kadar pohpohlama veya tanıtım yapın, bunu değiştiremezsiniz.

ancak bunlar en iyi ve -gizlice, sessizce ve rahatlıkla- en etkili, dönemin atmosferini ve standardını belirleyen kitaplardır.

gerçekten güzel yazılmış bir biyografiden daha iyi ne olabilir?

bir hikâye oluşturduğunuz ve bir sembole veya analojiye ihtiyaç duyduğunuz zaman, yapabileceğiniz en iyi şey, her zaman en eski ve en tanınmış olanı seçmektir.

kötü bir kitap size insanlar hakkında değil, sadece yazar hakkında bilgi verir. kötü bir kitap sevgi, nefret, ölüm vs. hakkında pek bilgi vermez. ama kötü bir kitap belirli bir zaman veya yer konusunda - yani tarih konusunda epeyce bilgi verebilir. gerçekler. alışkanlıklar. gelenekler. iyi bir kitap ikisini de yapar.

bir otobiyografinin doğru olmamasının asıl nedeni, gerçek nedeni, zamanın sübjektif olarak yaşanmasıdır.

o vahşi hicivcinin, hayatın, bizzat kendisinin her gün yaptığı acımasızlığı hiçbir yazar bulup yazamaz.

bir romancının yaratıkları hiçbir zaman kendi doğasının -romancının- izin verdiği davranış yelpazesinin dışına çıkamaz.

30.10.2019

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

13.10.2019

gölgede yürümek

doris lessing

insanı en çok küçük şeyler rahatsız eder.

insanın hiçbir şekilde kontrol edemediği bu süreçten daha acımasız hiçbir şey yok.

mevcudiyetlerini aşırı yoksulluktan çekip çıkartmış insanların, kendilerini ayrıcalıklı hissetmeleri için epey zaman geçmesi gerekir.

arthur c. clarke: tarihin çok özel bir anında yaşıyoruz, bunlar tek gezegen halkı olarak insanlığın son günleri.

zaman bir insanın hayatının farklı dönemlerinde farklıdır. otuzlarınızdaki bir yıl, bir çocuğunkine kıyasla (ki onunkisi sonsuz gibidir) çok kısadır, ama kırklarınızdakine kıyasla uzundur; yetmişlerdeki bir yıl ise göz açıp kapamak gibidir.

konstantin tsiolkovsky: dünya insanlığın beşiğidir; ama sonsuza dek beşikte yaşayamazsın.

çoklukla acıklı şeyler insanı güldürür.

bir noktada aşk yüzünden acı çekmemiş hiç kimse yoktur.

duygusallıkla zalimlik kardeştir. zalimlik çoğu zaman yapmacık bir gülümseme taşır.

güven içinde söyleyebilirim ki insanın başına bir politik sürgün grubuna girmekten daha kötü bir şey gelemez.

geçici bir duygu gölgesi, küçücük bir bulut, on yıl sonra, kendinizle ilgili, başkalarıyla ilgili, bir dönemle ilgili bir aydınlanma fırtınasına dönüşebilir.

duygusallık genellikle aşırı zalimliklerle beraberdir veya buna yol açar.

sürgündeki grupların birbirlerinden kuşkulanarak kendilerine zarar vermeleri için içlerinde ajan hatta geçici bir ajan bile bulunmasına gerek yoktur.

gençliğin çok zevkli melankolileri derinleşerek tehlikeli, zehirli bir şeye dönüşebilir.

tiranlığa karşı korunmak için yapılması gereken, her zaman olduğu gibi, bireyselliği artırmak, bireysel sorumluluğu güçlendirmek ve birini yetkilendirmemektir.

darbe değil de yara olan, yavaşça yayılan, gözden ıraklaşan, aslında hiç solmayan ölümler vardır.

caza veya blues'a kapılıp duyarlılık değişimi yaşamayan hiç kimse yoktur.

kötülükten daha kolay bir şey yoktur ve birisi hakkında kötüleyecek bir şey bulmak için ona iyice bakmak yeterlidir.

insanoğlunun aklı felaketi unutmak üzere ayarlanmıştır.

ayrıca yaşayan herkesin çamurda kökleri vardır: bu bir insanlık koşuludur. dostlarımızı eleştirme konusunda çok başarılıyız, ahlaki zayıflıkları ortaya çıkarmakta üstümüze yoktur.

metropollerin en büyük zevki, birbirlerini tanımak istemeyebilecek insanlarla tanışmaktır.

gerçek katıdır, acıdır, kanlıdır ve gerçeklik acı ve sıkıntıdır. en iyi insanlar bu gerçeği bilir. en kötüleri, gerçeği kabul etmeyi reddeden kayıtsız budalalardır.

ahlaki öfkenin arkasında her zaman kıskançlık gizlidir.

bazen, muhtemelen abartılacağı için bir şeyden hiç bahsetmemekle, gerçek adına anlatmak arasında seçim yapmak gerekir.

kimi insanların ölümleri katiyen doldurulamaz boşluklar bırakır.

gün ışığındaki yaşamdan dışlanmış garip ve mantıksız dünyalar cennet ve cehennemin aleviyle vahşice aydınlanır. bu dışlanmadan biz zararlı çıkarız.

her kitlesel politik hareket insan davranışlarındaki en kötü yanları ortaya salar ve hayranlıkla seyreder. en azından bir süre.

yaratıcı insanların genç yaşta sevgiden yoksun kalmalarından daha kötü bir şey yoktur. tekrar tekrar ve şiddetli bir şekilde, ulaşılamayacak kişilere âşık olurlar. bazıları hayatlarını erişilemeyen aşklarla romantik hayaller kurarak geçirirler. yine de, sonunda birilerini buldukları zaman, çok iyi, çok akıllı ve -en önemlisi- çok komik sevgili olurlar.

bazı insanlar felaket adını taşıyan yürüyen merdivene biner ve bir daha inemezler.

12.10.2019

tenimin altında

doris lessing

hatırladığın şeylerin, hatırlamadıklarından daha önemli olduğunu nereden biliyorsun?

lütfen unutmayın, kralın çıplak olduğunu görebilme yeteneği, diğer niteliklerinin fark edilmediği anlamına gelebilir.

yoğun fiziksellik, çocukluğun gerçeği budur.

dünyadaki hiçbir nefret, küçük bir çocuğun çaresiz öfkesi kadar şiddetli değildir.

tabiat insana çocukluğunun ilk yıllarını unutturmakla ne yaptığını biliyor.

becerikli insanlar beceriksizliği anlamazlar, akıllı insanlar aptallığı anlamazlar.

lakaplar insanlara hadlerini bildirmenin etkili bir yoludur.

gururlu anne babalar genellikle ilk bebeklerinde teorilerle dolu olurlar.

gazeteciler veya tarihçiler geçmişle ilgili bir şey sormaya geldikleri zaman en zor an, onların yüzünde, "buna nasıl inanabildiniz?" ya da bunu nasıl yapabildiniz?" anlamına gelen ifadeyi gördüğüm an oluyor. gerçekler kolaydır. anlaşılması zor olan, bu gerçekleri mümkün kılan atmosferdir. "bakın, biz buna inanmıştık." (o zaman epeyce şapşalmışsınız!) "hayır, anlamıyorsunuz, çok ateşli bir dönemdi." (demek ateşli diyorsunuz!) "o dönemin zehirli havasını solumadan bunu anlamanın zor olduğunu biliyorum."

hayat, birinin, "sen yukarı çıkmıyor musun tayler?" diye sorması kadar şanslı bir olaya bağlı.

popüler olmayan görüşleri çok uzun süre savunan insanlar rahatsız edici, fanatik, paranoyak hale gelirler.

bugünlerde seksten bahsetmeden bir evliliğin bitişini anlatamazsınız.

balzac: eğer bir erkek ardışık akşamlarda karısını iki farklı şekilde tatmin edemiyorsa, çok erken evlenmiş demektir.

"tenimin altındasın
yüreğimin ta içinde
öylesine içinde ki benim bir parçam oldun
tenimin altındasın
denedim teslim olmamayı" (cole porter)

"yumurta kırmadan omlet yapamazsınız."

insanın hiçbir şekilde kontrol edemediği bir süreçten daha acımasız hiçbir şey yok.

en güçlü fikirler, kesin gözüyle bakılanlardır.

utangaçlık kabuklarını kırıp dışarı çıkmakta zorlanan erkekler, yatakta yatan hasta kızlara iyi davranmaktan keyif alırlar.

önce sessiz kalarak, sonra da birkaç belirleyici sözle araya girerek insanları etkilemekten daha kolay bir şey yoktur.

her yerde, dünyanın her tarafında sessiz bir acı, mutsuzluk çölleri..

alay etme maksatlı vurgulu ritimle okunmaya çok az şiir katlanabilir.

hafıza büyük bir komedi ustasıdır.

acı veren, hatta korkunç bir olay yıllar sonra gayet saçma görünebilir.

her grup, hangi konuyla ilgilenirse ilgilensin, nasıl başlarsa başlasın, dini veya mistik bir gruba dönüşür.

"hiçbir zaman yeterince altın takmış olamazsınız."

yirmilerindeki insanlar, arkadaşlarının (düşüp kalktıkları maceraperestlerin, bu çoğunlukla yönsüz, hünersiz veya devrimci dostların veya oyun arkadaşlarının) gün gelip de şehrin ileri gelenleri olarak dünyayı yöneteceklerine zorlukla inanırlar.

30.06.2019

uzun lafın kısası

sigmund freud: anatomi yazgıdır.

adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.

augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.

cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.

philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.

ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.

doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.

edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.

jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.

montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.

turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

22.01.2019

doğum

doris lessing

bizi gerçek insanlığa iten şey, doğum sancılarımızdır.

bir çocuğun doğumu, annesiyle babasının meselesi değildir. çocuk bütün dünyaya, insan toplumuna doğar.

uyuyan yılanın ve memnun çocukların kuyruğuna basmamak gerek.

aslında doğduğumuzda sahip olduğumuz özelliklerimize yapabileceğimiz pek bir şey yok. birden fazla çocuk doğuran hiçbir kadın, karakterin doğuştan gelmediği, yapıldığı doktrinini kabul etmez. bir bebeği ilk kez kollarınıza aldığınız zaman, o insanı, gerçek doğasını tutarsınız. sonradan ne yaparsanız yapın, kökeni, temeli, esası odur.

21.01.2019

josef stalin

doris lessing

aslında, komünistlerin sebep olduğu canavarlıklar, cinayetler ve yıkımlar nazilerin ve faşistlerinkinden çok daha fazla.

geçenlerde bulunan ve doğruluğu kabul edilen toplu mezarların, sürekli olarak yüz binlerce insanı hapse atan stalin'e, hapishanelerin aşırı derecede kalabalık olduğu söylendiğinde, stalin'in ilave hapishane yapmaya para harcamak istememesi yüzünden mevcut mahkumları vurdurup yerlerine yeniden başka insanları tutuklaması nedeniyle oluştuğunu okudum.

soykırım her şeyi tüketti - ancak sovyetler birliği'nin her tarafında ve doğu avrupa'daki bütün komünist ülkelerde yahudiler öldürülmüş, işkence görmüş, zulme uğramış, hapsedilmişlerdi; bu kasıtlı bir katliamdı. ancak bir nedenle stalin'in kasıtlı toplu cinayetleri hiçbir zaman hitler'inkiler gibi lanetlenmemektedir. oysa stalin'in suçları, hem sayıca hem de çeşitlilik açısından çok daha fazladır. 1948, 1949, 1950, 1951, 1952 yılları o zavallı yahudiler için büyük talihsizlikti. onları, binlerce - belki milyonlarca insanı hiç kimse düşünmüyor.

insanın kendisinin daha iyi olduğuna inanma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki, 1992 kadar yakın bir zamanda, komünistler tarafından yapılan bütün cinayet, işkence, kasıtlı soykırım fırtınaları sonrasında komünist bir kadın yanıma gelip: "gerçeğe sırtını nasıl çevirirsin? senin iyi biri olduğunu sanıyordum." dedi.

27.03.2016

gene aşk

doris lessing

bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

cinsel albeni yalnızca meme ve kıç değildir.

fiziksel çekicilikle atbaşı giden korkunç bir küstahlık vardır; eleştirmek bir yana, hayran bile oluruz o küstahlığa.

"bir erkek, gerçekten aşık oldu mu, inanılmaz derecede salak görünür."

aşkta, iki kişinin birbirlerine bakakaldıkları bir an gelir: nasıl şu oldukça sıradan insan bana bu kadar acı çektirebilir?

insanların ilginçlikleri, hayatın onlara sunduklarında yatmaz.

şu ya da bu gruba -birleştirici güç ister din, ister siyaset, ister tiyatro, ister entelektüel etkinlik olsun- yamanmaya ne kadar can atarız. cadı kazanlarında kaynayan çorbaların en güçlü iksiri iyiye de yarar kötüye de; yine de biz gözümüz bağlı, hayallere dalarız.

"bin tasa, bir tek borcu ödemez."

aşk yalnızca deliliktir; tıpkı deliler gibi karanlık bir tımarhaneye, kırbaçlı gardiyanlara gereksinim duyar. delilerin şimdilerde bu yoldan cezalandırılmamalarının ve sağaltılmamalarının tek nedeniyse, deliliğin çok yaygınlaşması, kırbaçlıların da deliler gibi aşık olmasıdır.

kişisel onur, çoğu zaman başarının meyvesidir.

hiçbir canlı, ailesiz ve koruyucusuz kalmış bir genç kadından daha bahtsız, daha çaresiz olamaz.

goethe: eski tutku daha tam geçmemişken içimizde yenisinin uyanabilmesi ne hoş bir duygu!

aşık olmak, kişinin sürgünde olduğunu anımsamasıdır.

belki de aşıkken düştüğümüz cennet, başta kovulduğumuz cennettir; orada bütün kucaklaşmalar masumdur çünkü.

10.04.2015

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

15.02.2015

altın defter

doris lessing

bu dünyada hiçbir şey yeni değildir.

yalnızca uykumuzda döktüğümüz gözyaşları içtendir. uyanıkken, kendimize acıdığımız için ağlarız.

organı kocaman olmuş bir adama direnmek güçtür.

sırf zevk olsun diye bir şeyle ilgilenen insanlar için tarih olanaksızlıklardan oluşan bir silsiledir.

kırık kalpler ancak modası geçmiş romanlarda bulunur; yaşadığımız zamana uygun değildirler.

zamanımızda daha önce hiç olmadığı kadar çok kırık kalp var. çevremize şöyle bir baksak, kalplerin paramparça olduğunu, yaralandıkları için bir et yığınına dönüştüklerini görebiliriz.

insan ruhu, insan yalnızca mutfakta otururken, hatta çift kişilik bir yataktayken bile yeterince karmaşıktır.

yeryüzünde hiçbir kadın aşksız yaşayamaz.

aklı başında olan herhangi bir kadın, bunca asır sonra bile, erkekler seks konusunda konuşmaya başlayınca onların sözünü kesmemek gerektiğini bilir.

edebiyat, olayın sonradan çözümlenmesidir.

kendini daha yakından tanımak, kendinle ilgili bildiğin bir şeyi daha derinlemesine öğrenmektir.

bütün kadınlar evlenmek ister.

bir kadın bir erkeğe kayıtsız davranıyorsa, erkekte biraz sağduyu varsa kadından ayrılma zamanının geldiğini anlar.

sanat bir sabır işidir.

yazmak aslında kişisel bir şey değildir. kişisel olmadığı için sıradandır. bu yüzden yirminci yüzyılda yeni bir anonim sanatçı üretime geçmiş gibi birbirinin tıpkısı eserler üretiliyor.

hepimiz yaşadığımız deneyimlerin bir ürünüyüz.

eğitimimiz her şeyden önce bizi, yaşamın upuzun hiçliğine hazırladı. başka neye hazırlayacak ki?

yazar, ruh mutfağının machiavelli'idir ve öyle olmalıdır.

bir yazar, dünyanın vicdanıdır.

ah, muz ağacının köklerinde sürünen, ruhumun kafesli penceresinde şişerek büyüyen kırmızı nefret yılanının karanlık kıvrımları.

dürüstlük fakirin ayıplarını örter.

en çirkin kadının bile her zaman güzel bir yönü vardır. bir kulak söz gelimi. ya da el.

kadınlar korkaktır; çünkü uzun zamandır birer köle gibi yaşamaktadırlar. sevdiği adamla birlikteyken düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini savunmaya hazır kadın sayısı hâlâ çok azdır. 

frijit kadın yoktur; yalnızca yetersiz erkek vardır.

insanlar bize bir şey yapmazlar. her şeyi kendimize biz yaparız.

yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

dünya öyle karışık ki, sanat artık anlamsız.

15.07.2014

türkü söylüyor otlar

doris lessing

hiç kimse günde on iki saat çalışıp sonra da zihinsel etkinliklerde bulunacak kadar zinde kalamaz.

"bir uygarlığın zayıflıkları hakkında en iyi yargıyı, başarısızlıklarına ve uyuşmazlıklarına bakarak verebiliriz."

gerçeğin tek bir yüzü vardır.

insanın kendisi hakkında oluşturduğu resmi ister hakikat yararına olsun, ister daha soyut bir nedenle, yerle bir etmek korkunçtur.

kadınların cinsel ilişkiden kendini çekme, ona karşı bağışık olma gibi öylesine olağanüstü bir yetenekleri vardır ki, bunu yaparken, erkekleri, kendilerini kazık yemiş ve aşağılanmış hisseder; ancak yakınacak somut bir şey bulamazlar.

yönetim değişikliği her zaman sorunlar yaratır.

afrika'da beyaz bir adam, kazayla bir yerlinin gözlerine bakıp da orada bir insan olduğunu görürse -ki bu onun kaçındığı en önemli şeydir- yadsıdığı suçluluk duygusu öylesine bir öfkeyle geri teper ki, yapacağı tek şey kırbacını indirmektir.

derinliklerinde kötü eğilimleri, yanlışları olan iki insanın, gerek duydukları biçimde ve yaşama örüntülerinin gerektirdiği biçimde birbirlerini mutsuzlaştırarak ve buna karşın, birbirlerine bir yerde de uyarak sürdürdüğü sayısız evlilik vardır dünyada.

kuşkusuz her cinayet tatsızdır.

gerektiğinden ya da isteyerek, tek başına yaşayan ve komşularının yaşamını kendilerine dert etmeyen insanlar, diğerlerinin kendileri hakkında konuştuğunu duyduklarında, hep rahatsız, mutsuz olurlar. uyuyan bir adamın gözünü açıp da yatağının çevresinde onu gözetleyen bir kalabalıkla karşılaşmasını andırır bu.

29.04.2012

uzun lafın kısası

shakespeare: cehaletten başka karanlık yoktur.

alciatus: bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir.

arif damar: umutsuzluk bilinç eksikliğidir. bilincini yeterince derinleştirmemiş, dünyanın nereden gelip nereye gittiğini kavrayamamış insanlar umutsuzdur.

e.m. forster: tüm uluslar iğrençtir; ama bazıları ötekilerden de iğrençtir.

doris lessing: bir saatlik doludizgin bir aşk, ömür boyu yavan bir yaşam sürdürmekten kat kat iyidir.

francis bacon: yatak büyük imparatorlukları yönetmiştir; sedye ise büyük orduları.

herman melville: bilinç cennette var olamaz ve bilincin olduğu yer de cennet olarak kalamaz; bilinç ya cennetten kovulmak ya da kaçmak zorundadır.

jose ortega y gasset: yaşamın tümü, kendi olma çabası, kendi olma savaşıdır.

montaigne: bana doğru gibi gelen hiçbir fikir yoktur ki aynı zamanda yanlış gibi de gelmesin.

paulo coelho: hayatımızda keskin bir dönüşüm yaratan felaketlerin temelinde hep aynı şey vardır: birini kaybetmek.

torgny lindgren: yaşama sıkı sıkıya sarılmak bir çeşit köleliktir.

demir özlü: yeryüzünde insan çok azdır. insan da, aşk da. şu gördüklerin var ya, hepsi birer makettir bunların. insan figürleri. dostlar varsa, bir kent, gerçekten bir kenttir.

22.03.2012

uçuş korkusu

erica jong

rüyada görülen at babanın simgesidir. fırın da anne simgesi. rüyada görülen bok yığını da psikanalistin ta kendisidir aslında. bunun adına da transferans denir.

insan evlendiği erkeği ne kadar severse sevsin, gün gelir, kocasıyla yatmak eritme peynir yemekten fazla bir tat vermez olur. doyurucu; hatta şişmanlatıcıdır; gelgelelim ağzınızı sulandırmaz, yavandır. oysa özlemi çekilen şey, tam kıvamında bir rokfor, az bulunan yumuşacık, yağlı bir keçi peyniridir çokluk.

zeka bölümünüz ister 70 olsun, ister 170, beyniniz yıkanmıştır. davranışlarınız, konuşmanız bir liseli olmadığınızı gösterse bile, bu fark yüzeyde kalır. içten içe, en akıllı kızlar bile, tutkulu bir aşık, insanın soluğunu kesecek bir erkek özlemi, sabun köpükleri, ipekliler, satenler -ve tabi- bol para düşleri içinde yaşarlar.

freud'a bakılırsa, kadın için en önemli olan şey, erkeğin cinsel organının gücüyle boyutlarıdır. büyüklük önemlidir onun kanısına göre. erkeklerin bu hastalıklı saplantısını kadınlara mal etmiştir nedense.

 avusturyalı kancık hala söyleniyordu: 
- çok üzgünüm; fakat ne yazık ki basını içeri almama izin vermiyorlar.
- yani, siz de emir kulusunuz.
- elbette, bana söyleneni yerine getirmek zorundayım.
- yaa, eichmann da öyle demişti.
- ne dediniz?

birini kandırmak için konuşmaya başladım mı uydurduğum martavallara önce kendim inanırım. sadece kendim inanırım desem de olacak galiba. dolandırıcılık etmeye kalksam hapı yuttum.

mantık, aşk geçip gittikten sonra çalışır.

herkesin düşleri vardır. normal insanlar, düşlerin düş olduğunu bilir. yalnız psikopatlar düşleri gerçekleştirmeye kalkışır.

cinsellik insanın kafasında olan bir şeydir. nabız sayısıyla, salgı bezlerinin çalışmasıyla ilgisi yoktur. o yüzden de cinsiyet konusunda bilgi veren bütün kitapçıklar para tuzağından başka bir şey değildir. insana kafasıyla değil, sadece kalçasıyla sevişmeyi öğretebilir.

dünyadaki insanların yüzde doksan dokuzunun hayaletlerle seviştiğine kalıbımı basarım.

bir gün çocuk yapacak olursam hiç değilse birden fazla doğurmamak akıllılığını göstereceğim. tek çocuğun mutsuz çocuk olduğunu söyleyenler sadece psikologlardır. küçükken bütün istediğim kardeşlerim olmamasıydı.

insanın kendisini üstün görmesi aşağılığının, olağanüstü görmesi en sıradan bir yaratık olduğunun belirtisidir bence.

çıplak grek heykellerine incir yaprağından örtü örten kraliçe viktorya çağı..

insanların çoğu kahramanlık peşinde değildir. dürüstlüğe de pek aldırış etmezler. bunun doğru bir tutum, övünülecek bir tutum olduğunu ileri sürmüyorum. ben de insanların çoğunluğuna benzerim diyorum, o kadar.

üstün insanlar evlilik konusunda, kocaya sadık kalmak konusunda böyle uzun boylu kafa yormaz diye düşündüm. yapılacak iş gönlünün dilediğince yaşamak ve bundan ötürü pişmanlık, suçluluk duygularına kapılmaktan kaçınmaktır. benim suçluluk duygularım adi bir kentsoylu olduğumu gösterir sadece. düşün, taşın, evir çevir, sonunda da sıradan bir insan olduğun kanısına var!

dans etmek sevişmek gibidir. dışarıdan bakan nasıl bulur diye düşünmeyeceksin; içinden geleni yap.

ah, siz erkekler. fareden farkınız yok. bir delik gördünüz mü hemen dalarsınız.

jerzy kosinski: belleğimizde kalan izlenimler kesin gerçekler değildir. herkes hatırladıklarını küçük, bilinçsiz yalanlar, kişiye özgü senaryolarla süsler. yaşantımız bunlarla açıklık kazanır, bunlarla belirlenir. hatırlanan olay, artık kesin bir gerçek değil, belli duygulara uydurulmuş bir yapıdır. ve bu yapılar olmasa, yaşantının aşırı kişiselliğinden ötürü, ne sanatçı eser verebilir, ne halk o eserden anlam çıkarabilir.

sessizlik, öldürücü aletlerin en korkuncudur bence. insanı yerin dibine batırır, suçluluğunun derinliklerine iter boyuna. kafasının içinde, "sen suçlusun" diye bağıran sesleri büsbütün güçlendirir.

ölüm birçok şeyin başlangıcı olabilir bazen.

yazarken büyük bir zeka gösterenler konuşurken geri zekalı oluveriyordu. karamsar şiirlerle ün yapan ozanlar sıcakkanlı, güler yüzlü kimselerdi çokluk. eserlerinde en büyük inceliği gösteren yazarlar kaba saba insanlardı. yazılarında insancıl ve açıkyürekli görünenler de kıskanç ve pinti..

alexandre dumas: evlilik boyunduruğu öyle ağırdır ki en az iki -bazen de üç- kişi gerekir bu yükü taşımak için.

insan kurallara böylesine sıkı sıkıya bağlı kalırsa her düşünce sistemi bir deli gömleği haline gelir. sistemleşmeye inanmıyorum ben. insani olan her şey kusurlu, her şey gülünçtür son hesaplaşmada. neye inanıyorum peki? gülebilmek gerektiğine. düşünce sistemleriyle de, insanlarla da, hatta insanın kendisiyle bile alay edebilmesi gerektiğine inanıyorum. yaşamımızı çok yanlı görmek istiyorum: değişken, gülünç, acıklı, bazen de inanılmaz bir güzellikte. meyveli kek gibi olmalı insanın yaşantısı: içinde tatlı üzümler de bulunmalı, çürük fındıklar da. istekle yenmeli. üzümlerin arasında mide bozucu fındıklar bulunduğu bilinse bile oburca yenmeli.

her şeyden suçluluk duyuyorum. kadına suçluluk duygusu aşılayabildiğin sürece dayak atmanın hiç gereği yoktur. kadın erkek savaşının ilk kuralıdır bu bence. her kadın kendisinin baş düşmanıdır. en iyi işkence aracı da suçluluk duygusu.

insan istese de, istemese de, hep çocukluğunu yineler.

herhangi bir dahinin doğduğu, öldüğü, yaşadığı, çalıştığı, yiyip içip çiftleştiği herhangi bir yer kutsaldır benim için. delphi ya da parthenon tapınağı kadar kutsal. hatta daha da kutsal. çünkü günlük yaşamda karşılaştığımız mucizeler tapınaklarda görülenlerden çok daha ilginçtir. beethoven'ın külüstür bir evde yaşarken ölmez eserler verebilmesi.. gerçek mucize odur bence. beethoven'ın her gün kullandığı pespaye eşyalara hayranlıkla bakmıştım. ne kadar pespaye olursa benim için o kadar iyiydi: kararmış bir tuzluk, ucuza alınmış bir saat, yıpranmış bir hesap defteri. günlük yaşamında böylesine sıradan bir insan olması içimi rahatlatmış, bana umut vermişti.

buluğ çağını, halil cibran'la hermann hesse'yi arkada bıraktıktan sonra tutarlılık peşinde koşmak gereksizdir. ne yazık ki çoğumuz bunu anlayamadık. yaşamımızdaki tutarsızlıkları gideremediğimiz için bütün düzenimizi altüst etmeye kalkışırız bazen.

dahilerin çoğu insanları iyi yargılayamazlar zaten. rüyaların simgelerini açıklayabilen freud her dolandırıcıya yem olabilirmiş. psikanaliz kavramını ortaya atar, sonra da kendisini en kolayca kazıklayacak insanlara güvenirmiş. çenesini tutmasını da bilmezmiş üstelik. kendisine, kimseye açıklanmaması şartıyla anlatılan şeyleri, başkalarına söylermiş çok zaman.

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma.

insan ruhu çekilen acılardan oluşmuştur.
acısı dinerse ruh ölür.

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

henry miller: hiç kimse gerçekleri dosdoğru açıklayamaz. kendi özgeçmişini yazan insan bile arada bir yalana sapar.

yaşamın belli bir düzeni, belli bir kurgusu yoktur. kelimelerle anlatılamaz her şey. dilin kendine özgü bir düzeni olduğundan, anlattıklarınız ister istemez o düzene uyar. oysa yaşam düzensizdir. ve kelimelerle anlatabileceğinizden çok daha ilginç. bu düzensizliğe, bu anarşiye saygı duyan yazarlar bile, olayları kağıda döktükleri zaman, her şeyi olduğundan daha düzenli bir biçimde anlatmış, gerçekleri tam yansıtamamışlardır. insanları da tam olarak betimleyemeyiz. çünkü yaşayan insan kitap kişisinden çok daha ilginçtir.

bütün olağanüstü insanlara deli damgası vurulmuştur. isa yeniden dünyaya gelecek olsa tımarhaneyi boylaması işten bile değildir.

bütün doğal afetler insana rahatlık verir sonunda. güçsüzlüğümüzü anlarız. ve ne tuhaftır ki güçsüzlüğün bilincine varmak yatıştırıcı bir etki yapar insanda.

insanlar ikiye ayrılır: düzenbazlar ve ahlaksızlar.

kısa bir süre sonra pia'dan ayrıldım. ben beyrut'a, randy'yi görmeye gittim. o ispanya'ya geçti. diyaframı olmadığından bütün yaz sapık ilişkilerle yetinmek zorunda kalmış. insana gülünç gelebilir; ama bu durumdan hiç de utanç duymamış. ne de olsa 1950 yılalrında yetişmiş, kızlığımızı bozdurmadan sevişmeye çoktan alışmıştık biz.

genç kızlık yıllarını, aynanın karşısına geçip geriye doğru eğilmeye, cinsel organını incelemeye çalışarak geçirir insan. birtakım kıvırcık tüylerle morumsu etlerden başka bir şey de göremez. en önemli bölgeler gözden uzaktır. keşfedilmemiş bir kanal, bir yeralrı mağarası.

lasciate ogni speranza: dante'nin ilahi komedisinde, cehennemin kapısında yazılı olan söz: giren, umudu kesmelidir. [ey bu kapıdan girenler! bırakınız her türlü ümidi.]

sallanan uçaklarda ateist kalmaz.

doğu'yla batı burada birleşmiş denebilir. ne var ki bu birleşmeden doğan şey kusursuz bir ortak yapım değil; sadece bir yozlaşma, bir çöküntü.

aşkım, çiçek açan bir buğday başağıdır
gözleri, iki sarı topaz gibi parıldar uzakta

beyrut'ta trafik kuralı yoktur, küfür vardır.

varoluşçuluğun aksayan yanını buldum. insan ne yaparsa yapsın geleceği düşünmeden edemiyor. her hareketimiz belli sonuçlar doğuruyor.

aşk istiyorsun, yakınlık istiyorsun, duyarlıklı insanlar istiyorsun, yaşamda yoğunluk istiyorsun.. sonunda nerede karar kılıyorsun? acı çekmekte! neyse ki acıların yoğun hiç değilse.. hasta, hastalığını seviyor. iyileşmek istemiyor aslında.

annemin evine dönsem çok ağır bir duygusal ücret ödemem gerekir. üstelik kardeşlerim de günahlarımın cezasını çektiğimi söyleyeceklerdir. arkadaşlarım, bana acır görünüp, gizliden gizliye alay edeceklerdir arkamdan: isadora'nın da burnu sürtüldü iyice!

yaşantı uzun bir hastalığa dönmüşse eğer, tek kurtuluş yolu ölümdür.

her şeyi aynı ilgisizlikle karşılarsan hiçbir şeyin anlamı kalmaz. seninki varoluşçuluk değil duygusuzluk.

edna o'brien: oy hakkını elde etmekte ne çıkar, diye düşünmüştüm. kadınların basbayağı silahlanması gerekir.

kendimi aldatmanın yararı yok. ben varoluşçuluktan falan anlamıyorum. olayları kağıt üstüne dökmedikçe yaşantımın gerçek olduğuna bile inanamam.

yitirecek bir şeyi kalmayan insan gerçekten özgürdür.

süperego denen nesne alkolde erir.

tek gerçek varoluşçu üzüm suyudur.

kimsenin çocuğu değilim artık. özgür bir kadınım. zincirlerimi kopardım. özgürlüğün böylesine korkunç olabileceğini hiç bilmezdim. derin bir uçurumdan aşağı düşen, yere varmadan uçmayı öğrenebileceğini uman bir insana benzettim kendimi.

mağara adamı çağında, erkeğin, bütün ömrünü avlanmak ve dövüşmekle, kadının da gebe kalmak, doğururken ölmek korkusuyla geçirdiği zamanlarda karıyı saçından sürüyüp götürmek gerekirmiş. erkek, yüzyıllarca kadının isteksizliğinden, soğukluğundan yakınmış, coşkulu kadın ararmış hep. atak kadın ararmış. eh, son yıllarda kadının ataklığı, coşkunluğu epey arttı. sonuç? gözükara kadının karşısında erkek pörsüyüp kaldı. onulmaz bir dert bu.

benim tutkumun büyüklüğü onunkini yok etti. ben üstüne düştükçe o kaçtı. her şey bu kadar basit mi peki? annemin yıllarca önce söylediğine mi geleceğiz? "erkekler kolay elde edilen kadınlara değer vermezler." deyip çıkacak mıyız işin içinden? gerçekten de bana en çok bağlanan erkekler en az önemsediklerimdi. peki ama, bunun ne tadı var? eros'la philos, kısa bir süre için de olsa, bir araya gelemezler mi hiç? bu istek ve ilgisizlik, yarar ve zarar çarkını durdurmanın yolu yok mu?

ağlamanın, belki de bebeklikten kalan, tuhaf bir özelliği var. yakınlarda bizi dinleyen (ya da dinleyeceğini umduğumuz) biri bulunmazsa, şöyle rahatça, höyküre höyküre ağlamak kolay değildir. tam bir umutsuzlukla gözyaşı dökmek, kendini kapıp koyvermek elden gelmez. gözyaşı selinde boğulacağımızdan, kimsenin gelip bizi kurtaramayacağından korkarız belki. belki de konuşma gibi, ağlamak da bir haberleşme aracıdır; dinleyici bulunmazsa anlamı kalmaz.

insanın kendi düşüncelerinden kurtulmasının hiç yolu yok mudur?

yirmi yaşında olsam isterdim. otuza gelince ülkü uğruna ölmeye yanaşmıyor insan. şiir uğruna ölmek de biraz saçma olur sanırım. genç yaşta can verdiği için keats'e hayrandım eskiden. şimdiyse ileri yaşta ölmenin daha büyük bir yiğitlik olduğunu düşünüyorum.

ilk adım yalnızlığa alışmaktır.

evrendeki tek büyük gerçek acı çekmektir.

kendi hayal gücümün çarmıhına gerilmişim. hayal gücüm, insanlığın geçmişi kadar korkulu.

keşke scarlett o'hara gibi sorunlarımın çözümlenmesini hep bir sonraki güne erteleyebilsem ben de.

doris lessing: bence, güç olan, zararlı olan, insanın istediğini elde edememesi değildir. isteklerini yerine getiremeyen insan belki acı çeker; ama eline geçenle yetinen zehirlenir. ikinci kaliteyi birinci kalite gibi görmektir en kötüsü. sevgi ararken yalnızlığı yeğ tutar gibi daha iyisini yapabileceğini bildiğin halde ortaya koyduğun eseri beğenir gibi görünmek.

bana eziyet edilse bile dayanmaya çalışır, insanlarla aramdaki bağı koparmaya yanaşmazdım çok zaman. herkese son bir fırsat tanımak isterdim. belki de korkaklıktan ileri geliyordu böyle davranmam. ilişkiye son vereceğime oturup kağıda döküyordum öfkemi.

büyük acı ve büyük haz anlarında, gövde sınırlarının yok olduğunu okumuştum psikolojik bir yazıda. o duyguyu iyi bilirim ben, panipe kapıldığım gecelerin belirgin bir özelliğidir. bacağım kırıldığı zaman da gövdemin sınırları silinip gitmişti. garip bir çelişki aslında: çok büyük haz ya da çok büyük acı duyan insan, bedeninden kopup gittiği izlenimine kapılıyor.

bir bakıma her şiir, insanın bedeninin sınırlarını genişletmek için giriştiği bir çabadır.

ikinci bir açıklaması da vardı bu gebelik korkusunun: kadın, ilkel kavimlerde olduğu gibi, gövdesindeki bütün delikleri bir tutarmış. yediklerinin, bağırsaklarında çoğalacağını, bedeninin ürün vereceğini sanırmış bilinçaltında.

bayan x. haftalardır 600 kalorilik bir rejim uyguladığı halde bir türlü zayıflayamıyormuş. doktoru, kadının kaçamak yaptığını düşünerek, yediği her şeyi bir yana not etmesini istemiş. bakmışlar ki kadın verilen rejime aykırı düşecek bir şey yemiyor. "her lokmanızı, içtiğiniz her yudumu burada belirttiğinizden emin misiniz?" demiş doktor. "yudum mu?" diye sormuş kadın. "elbette" demiş doktor sertçe. zavallı hasta şaşıp kalmış: "ay, onun da kalorisi mi varmış?"

insan kendi ruhuna sahip olmak istediğinden ötürü özür dilemek gereğini duymamalıdır. herkes kendine sadık kalmalıdır. kişiliğimizden başka neyimiz var bu dünyada? her şey bitip tükendiği anda kişiliğiyle baş başa kalır insan.

evliliğin tehlikesi hep bir ikili çılgınlık oluşu. kendi deliliğinin nerede bittiğini, eşinin çılgınlıklarının nerede başladığını kestiremez olur kişi. ya yeterinden az, ya yeterinden fazla suçlar kendini. üstelik bağımlılığı sevgiyle karıştırma eğilimini gösterir.

bir umutsuzluk anında kolayca kendini öldürebilir insan. acınacak kurban rolünü benimsemek kolaydır. güç olan sabretmeyi bilmektir. yaşama göğüs germek. eli kolu bağlı oturmak.

d.h. lawrence: kadınların en büyük yanlışı, kendilerini erkeğin gözüyle görmeleri, o görüntüye uyma çabasını sürdürmeleridir.

başka yazarların acı çekmesi ya avangard ya epik ya kozmik bir konudur. ben acı çekerken sadece komik oluyorum.

insan güç durumda kalınca her şeye uymayı öğrenir.

ne gülünç durumlara düşürür gövdemiz bizi!

sokağa varınca "şükür ki hava açık" diye düşündüm. eski putperestlerden olduğumdan bu küçük nimetler için tanrılara teşekkür etmek gerektiğini bilirim.

oturup bir sütlü kahveyle çörek söyledim. saat bire geliyordu. bir dinginlik, bir rahatlık çökmüştü üstüme. mutluluğumuz ne kadar küçük şeylere bağlıdır aslında: öğle tatili yapmayan bir eczane, çalınmayan bir bavul, bir fincan sütlü kahve. yaşamın tadına vardığımı sezdim birden.kahvenin enfes tadı, yüzüme vuran güneş, gözlenmeyi, beğenilmeyi umarcasına köşelerde dikilip duran insanlar. her şey kusursuz.

kimse kimseyi bütünleyemez. insan kendini bütünleyebilir ancak. onu yapacak gücü yoksa, sevgi arama çabasıyla kendini tüketir. tükenişin de aşk olduğuna inanmaya çalışır sonunda.

ne yazık ki her zaman öyle olur. ezilen yürek en hafif bir dokunuşta acıyla bağırırken, zamanla morarır, sararır, çürüyen yer belli bile olmaz, acısı kalmaz. unutulur. kalbi olduğunu bile unutur insan. bir sonraki sevgiye kadar. bu kez de "bu bambaşka bir aşk, bu hepsinden güçlü" diye düşünürüz. gerçek olan şudur ki eskiler unutulduğu için her sevgi bir öncekinden güçlü sanılır.

insan dilsiz karı alırsa aydın kişi olması çok kolaylaşır.

d.h. lawrence: yazarın öğretici bildirilerine değil, kaderin karanlık ormanlarında dolaşan roman kişilerinin seslenişine, boğuk iniltilerine kulak verin.

on dokuzuncu yüzyıl romanlarında barışılır. yirminci yüzyıl romanlarında boşanılır.

"yaşamın belli bir konusu yoktur." diye hikmet yumurtlamaktan hoşlanırdım eskiden. gerçekten de, yaşadığımız sürece hep değişebilir konu.

ne olursa olsun dayanabileceğimi biliyordum artık. hepsinden önemlisi, çalışmamı sürdüreceğim. yaşamak, durmaksızın yenilenmek demektir. kolay değildir; acı çekmeden yaşayamaz insan. acıdan kurtulmanın tek yolu ölümü seçmektir.