frida kahlo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
frida kahlo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.08.2022

uzun lafın kısası

ayn rand:
insanın bir baloda entelektüel olması gerekmez. yalnızca neşeli olması yeter.

scott adams: ne kadar hızlı hareket edersen et, asla ufuk çizgisine ulaşamazsın.

sorti/monaldi: rahat özgürlük her şeyi barındırır. az ve iyi değerlidir, çok ve kötü olandan.

hüseyin rahmi gürpınar: bu şifa bulmaz manevi hastalıklar, kederler, ağlayışlar sonuna kadar sürecek mi? çünkü bugünkü uygarlık, övündüğü ve görkemiyle dolu olan sinesinden bu sefaletleri kovup çıkaramadı.

frida kahlo: hayatta bazı şeylerin sizi sorgulaması gereklidir. insan kendini o şeylere göre belirler, sonra bir bakar ki ilerliyor.

jose saramago: belki de mutluluk yalnızca budur: deniz, ışık ve baş dönmesi.

richard bach: en büyük öğretmenleri bulun, en zor soruları sorun. size asla "felsefe oku." veya "üniversiteden mezun ol." demezler. söyleyecekleri şudur: "zaten biliyorsun."

marquis de sade: kalpten gelen her şey yanlıştır. ben sadece duyulara inanırım, cinsel arzu ve alışkanlıklara. aradığım, istediğim sadece budur.

arthur koestler: tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar. çünkü insanoğlu miskindir ve gelişme yolunda bir adım atabilmesi için kırk yıl çölde yürümesi gerekir.

thomas hardy: ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taş yüreklilik dışında her şeye razıyım.

epikuros: bilge âşık olmaz; cenaze işleriyle de uğraşmaz. bilge hitabet gösterisi yapmayacaktır. bilge evlenmeyecek ve çocuk yapmayacaktır.

william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

zygmunt bauman: insanlık durumu olarak bilinen muğlak, çelişki dolu çıkmaza basit, dolaysız, tek hamleli çözümler bulmak mümkün değildir.

goethe: saf adamcağızlar bilmezler insanın okumayı öğrenmesi için ne kadar çok zaman ve emek ister! ben bu işe 80 yıl harcadım ve ereğime ulaştığımı şimdi bile söyleyemem.

6.01.2022

negatif baskı

frida kahlo

hayatta bazı şeylerin sizi sorgulaması gereklidir. insan kendini o şeylere göre belirler, sonra bir bakar ki ilerliyor.

bulutların çerçeveye doğru taşması gerek. her şey insandan dışarıya taşmıyor mu: kan, gözyaşı, bulutlar, hatta yaşamın kendisi. allah kahretsin! görüntümüz hep bize geri dönüyor.

insan kendisinin en bariz modeli olsa bile aynı zamanda da en zor modelidir. yüzünüzün her bölümünü, her çizgisini, her ifadesini bildiğinizi sanırsınız ama her şey sürekli oyununuzu bozar. insan hem kendisi hem de bir başkasıdır; kendimizi tepeden tırnağa bildiğimizi sanırız, sonra birden bakarız ki, kılıfımız sıyrılır, içini doldurandan tamamen yabancı bir hale gelir. tam kendine bakmaktan bıktığını sandığı bir anda, insan karşısındaki görüntünün kendisi olmadığını anlar.

kötüyüm, gitgide daha da kötü olacağım ama yavaş yavaş yalnız kalmaya alışıyorum, bu bile bir şeydir, bir avantaj, bir zaferdir.

insanın kanını tükettiği gibi ben de gözyaşımı tüketiyorum. gözyaşı, kanın negatif baskısıdır. sonuçta aynı şeydir. sözcüklerin, bedenin akması, sıvılaşmasıdır. kabuk tutmayan yaraların sıvılaşmasıdır. tabii, eğer insanın kökleri kurumuyorsa.

şeyleri, yaşamı, insanları çok seviyorum. insanların ölmesini istemiyorum. ölümden korkmuyorum; fakat yaşamak istiyorum. ama acıya gelince, hayır, acıya dayanamıyorum.

resim tüm yaşamımı doldurdu. korkunç yaşamımı doldurabilecek üç çocuğumu ve bir dolu başka şeyi yitirdim. tüm bunların yerini resim doldurdu. çalışmaktan iyisi yok herhalde.

9.08.2021

denge

frida kahlo

inancımı yitirdiğimde gök yeniden aydınlanıyor, her şeyin mümkün olduğunu düşündüğümde, ufuk feci bir fırtına gelecekmiş gibi kararıyordu. ışıktan kurşun ağırlığına, kurşun ağırlığından ışığa gidip geliyordum. tam bir dengesizlik içindeydim; ya da belki de asıl denge buydu.

artık öleceğimi düşünmüyordum. ya da daha doğrusu, ölümü birkaç ay öncesindeki gibi somut biçimde gözümde canlandırmıyordum. ölüm artık günlerimin akışını belirlemiyordu; çektiğim acıda, hareketlerimde özgür olmamanın, istediğim gibi hareket edememe, sokağa çıkamama ve bir yakınımın yardımı olmaksızın neredeyse hiçbir şey yapamamanın bana verdiği sıkıntıda erimişti. başkalarına bağımlılık dayanılmazdı ve beni sürekli tüketiyordu. kendi kendime yük olmuştum. ölümün paniğe dönüşen korkusu ikinci plana atılmıştı ama sürekli bir tükenme durumundaydım.

işte böyle anlarda gerçekten arzulamak farklıdır, kafamızdaki görüntü tepetaklak olur. birincisinde insan engeller oluşturur, diğerindeyse paravana kendiliğinden düşer. ne bileyim, bu sorunlar üzerine ne denli yazsam sonu gelmez.

24.06.2021

aşk. çocuk. bilim.

frida kahlo

istediğim gibi olmak istiyorum: çılgınlık perdesinin ardında. bütün gün çiçeklerle ilgileneceğim. acıyı, aşkı ve şefkati resmedeceğim, başkalarının aptallıklarına yürekten güleceğim, herkes benim için "zavallı, çıldırdı." diyecek. (özellikle de kendime güleceğim). öyle bir dünya kuracağım ki, ben yaşadığım sürece, bütün dünyalarla uyum içinde olacak. yaşayacağım gün, saat ya da dakika, hem bana hem de herkese ait olacak.

devrim, biçimle rengin uyumu ve her şey bir yasaya bağlı olarak hareket etmekte. bu yasa, yaşam. kimse kimseden ayrılamaz. kimse kendisi için mücadele etmez. her şey her şeydir ve tektir. endişe ve acı, haz ve ölüm, bunların tümü var olmak için bir süreçten başka bir şey değil. devrimci mücadele, bu süreç içinde akla açılan bir kapı.

aşk. çocuk. bilim. yaşarken karşı koyma istemi, sağlıklı neşe. sonsuz minnettarlık. ellerdeki gözler ve bakışlardaki dokunma. meyvenin temizliği ve yumuşaklığı. insan yapısının temeli olan koca omurga kemiği. göreceğiz, öğreneceğiz. hep yeni bir şeyler vardır. ve bunlar, hala yaşayan eski şeylerle bağıntılıdır. yanımdaysa diego, benim binlerce yıllık aşkım.

23.06.2021

doğum günü

frida kahlo

ah, ne çok gülmüşümdür bu olaya! insanlar, doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir. ne zaman doğdu bu kız? 6 temmuz 1907'de mi? yoksa 7 temmuz 1910'da mı? onların işin içinden çıkmak için gösterdikleri çaba beni pek eğlendirmiştir.

biyografi yazarı olduklarını iddia edenler, üniversite görevlileri, gazeteciler, öğrenciler, dostlar, hepsinin kafası karışırdı, hepsi bir kanıt bulma ihtiyacı hissederdi. kimi zaman, ister benim ağzımdan aktarılmış olsun ister başkasının, benim yaşamımın bir fabl ya da bir söylence olduğunu düşünmek hoşlarına giderdi. her an, edimlerimden birinin, her olayın "frida kahlo adlı kahraman"ın kişiliğiyle bağıntılı olduğuna inanmaya gereksinim duyarlardı. kimileri ise endişeye kapılır, dürüstlük anlayışlarına sığmadığından "gerçek"e ulaşamadıkları için hayıflanırlardı. bunlar için kesin tarih şarttı; yoksa vicdanları rahat etmezdi, ne tuhaf! ya da bazen, sorunu çözümlemek için benim biraz çılgın olduğuma kanaat getirirlerdi; bunun avantajıysa kimseye zararı dokunmaksızın herkesi rahatlatmasıydı. bense cin gibiydim, yaramaz, afacan.

onların hepsi bu ülke nüfusunun yarısından fazlasının doğum tarihini ya gerçekten bilmediğini ya da idari sorunlar karşısında gerektiği gibi kıvırtabilmek amacıyla bilmezlikten geldiğini nasıl da unutuyorlar! ve tabii benim de bu ülkeden olduğumu, icabında anarşist, esrarengiz insanların, büyücülerin, meczupların, müthiş dolandırıcıların ülkesinden yani.. ben de bu insanlar gibi mexica'ların, tonalpouhque'ların*, doğum günüyle saatini yıldızlara, kurnazlıklara, kurbanlara ve törenlere bağlayanların torunuyum.

ayrıca, tuhaf biçimde, insanların çoğunun ismini, kafasını hatta bedenini ve yaşamını değiştirmek istediğini nasıl da görmezlikten geliyorlar! ben de, evet ben de doğum tarihimi trampa ettim. ama adımla, bedenimle, yaşamımla asla oynamadım; yani zaman zaman bedenimi önüme gelen her şeyle, hatta bir mısır koçanıyla bile trampa etmeyi istediğim anlar olduysa bile, bunların hiçbiri konusunda hile yapmadım demek istiyorum.

ben bir devrimle birlikte doğdum. duyduk duymadık demeyin. gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup böyle bir ateşin ortasında doğdum ben. gün kavurucuydu ve o gün tüm yaşamım boyunca beni sarıp sarmaladı. çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdadım. büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. ben bir devrimin kızıyım, buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının.

1910'da doğdum. mevsim yazdı. kısa zaman sonra el gran insurrecto** emiliano zapata, güney'i ayaklandıracaktı.

evet, ben bu şansa sahip oldum işte: benim tarihim 1910'dur.

* eski meksikalılarda her günün getirdiği kısmetler konusunda uzmanlaşmış kişiler.
** büyük isyancı.

17.05.2021

kan

frida kahlo

kan. evet, bol bol kan.
kan-yaşam.
kan-kadın.
kan-acı.
kan-tutku.
kan-yürek.

peret, "kan damarları, kadınların en eski takılarının su damlalarıdır." diye yazmış.

toprağın, güneşin, evrenin varlıklarını sürdürmeleri için kan isteyen tanrı'ya, chac'a hibe edilen, azteklerdeki kurban-kan.

resmimde kan var, ölüm var, yaralı bir kadın olarak ben varım. evet.

imzam, neredeyse hep kan kırmızısı. kırmızı kurdeleler, saçlarımda kan damarları gibi bağcıklar var. evet.

evet, bunların tümü var. iyi de, insanların asıl korktuğu nedir? midesi bulanmadan, baygınlık geçirmeden bakılamayacak olan şeyden korkuyorlar. yaşamımızın parçası olan ama utançla saklamak istediğimiz, dehşete düştüğümüz, tabu olan şeyden.. ama böylesine saklamak istediğimiz, bizzat kendi yaşamımızın temsilidir. damarlarımızda akan ve suyun bitkiye can vermesi gibi bize yaşam veren kan; saklamak istediğimiz belki de aslında yaşamın antitezi olmayan ölümdür; çünkü ölümden yeni bir yaşam doğar, toprağın yaşamı, biz ona karışırız, onunla, kökleriyle, özsuyuyla, demiriyle, kireciyle, kum taneleri, taşları, ölü yaprakların maddesiyle, katmanlara inen yağmurla dolarız. ve saçlarımızda köklenerek başımızın üzerinde çiçekler açar. yaşam oradadır, tek eksik olan bizim bilincimizdir. hatta bunu bile bilmiyoruz, nasıl olduğunu bilemiyoruz.

ne kadar çok kan var! ne kadar çok kan diye şaşırıyor insanlar. onları, tablolarımı gördüklerinde bir tiksinti ifadesiyle sırtlarını dönenleri, laflarını yutanları ya da tersine, o lafları bir balgam, bir silah, bir kurtuluş gibi fırlatanları görür gibiyim.

işin tuhafı, savaşlarda akıtılan kan, o adaletsizlik ırmakları, insanlık utancının kırmızısı, işte bu kan insanları tiksindirmiyor, kaçırtmıyor. insan "aşıldığını" düşünüyor. ama bir cenin, açık bir yürek resmi (halbuki onlar bizim bir parçamız, burada söz konusu olan kendi varlığımız, bilinçdışı temsilimizden, saklı gerçeğimizden gelen bir şey bu, kaçmak istediğimiz bir anı), işte bundan korkuyoruz, insani zaaflarımız, bedensel bir tutarlılık karşısındaki yetersizliğimiz gözlerimizin önünde seriliyor.

çünkü biz kendimizin idealleştirilmiş, sürekli idealleştirilmiş bir görüntüsünü bulmak istiyoruz. çünkü her birimiz bir tanrı olmayı arzuluyoruz. ama tanrı değiliz, işte! bal gibi, et ve kan karışımıyız. tüm berelerin üzerine yazıldığı bir bedenimiz var ama biz yalnızca manevi yaralara ilgi gösteriyoruz; çünkü onlar incelenebilir, düşlenebilir ama ele gelmez. çıplak gözle görülemeyeni yüceltiyoruz. hepimiz tanrılaşmak, bilmediğimiz bir konumda, öümsüzlük içinde var olmak istiyoruz.

rembrandt "anatomi dersi"ni yaptığında bizi gerçekte olduğumuz şeye indirgedi; buna tahammül edemedik. böyle bir doğruculuk bakışları yaraladı.

ben ise bir insanoğlu olan frida kahlo'nun, yaşamdaki olgular sayesinde bedeninin tam varlığının bilincine erdiğini söylüyorum. bir kadın olan frida kahlo'nun bedenini açtığını ve o bedende hissettiklerini dile getirdiğini söylüyorum. o bedende hissettikleri öyle şiddetliydi ki, eğer onları kavrayıp, tanımlayıp, sonra da düzene sokmasaydı, asla anlayamadığı ve üzerinde oynayamadığı şeyler ve acılarla çıldırabilirdi. bence insanın acısını gömmesi, içten içe o acı tarafından, bulanık ve anlamsız yollardan geçerek kemirilmesi demektir. insanın ifade edemediği şeyin gücü patlayıcı, hasar verici, kendi kendini yıkıcı bir güçtür. ifade etmek, kurtulmanın başlangıcıdır.

17.03.2021

ikarus'un kanatları

frida kahlo

bu, bitmek tükenmek bilmez bir can çekişmeden ibaret olan yaşamımla ilgili olarak şunu söyleyebilirim: ben uçmak isteyip de uçamayan bir kuş gibiydim.

hem de çaresizliğini kabullenemeyen bir kuş gibi. hele bir de, kuşun içgüdüsel olarak kas ve sinir sistemine yayılan denetlenmesi olanaksız bir refleksle kanadının ucunu kaldırmaya, tüylerinin yelpazesini açmaya çalıştığı, yaşamsal atılımın orada olmasına rağmen bedenin buna tepki göstermediği, titreyen kanatlar açılamadan ağır bir biçimde yere indiği düşünülürse..

kanatları uçmasına değil, yalnızca yürümesi için biraz destek almasına yarayan, yere düşmüş bir kuştan -ki bu durumda kanatlar minicik ayaklarla büsbütün orantısız görünür- daha hüzünlü bir görüntü olamaz. kısa bir süre önce alçak bulutlara karışacak kadar hafif olan kanatlar birden öylesine ağırlaşmıştır ki, kurşuni gri bir sokağın ya da bir avlunun çakıllı zemininin mıknatısınkini andıran çekim alanına girivermiştir. çocukken günün birinde küçük bir uçak maketi istemiştim. bunun yerine, kim bilir hangi azizlikle bir melek giysisine sahip oldum. (eminim ki bu fikir annemin aklından çıkmıştı; çünkü uçakları meleklere dönüştürmek daha çok katoliklere yaraşır bir davranıştır.) basit bir şekilde dikilmiş -belki de annem dikmişti, pek anımsamıyorum- altın sarısı yıldızlarla süslü bu beyaz, uzun elbiseyi giydim. sırtımda, meksika'nın her yerinde, hatta tüm yoksul ülkelerde oyuncak ve çeşitli eşya yapımında kullanılan hasırdan büyük kanatlar vardı.

ne mutluluktu o! uçacaktım!

ama bu mümkün olmadı. umutsuzca yere çakılı kalıyor, anlamıyordum. kanatlarım beni havaya yükseltmiyor, korkunç bir ağırlık veriyorlardı. çocuk kalbime dolup taşan tüm umuda karşın uçmam için yapılabilecek hiçbir şey yoktu.

soran gözlerle çevreme bakıyorum. soruma, endişeme, yarım ağızla yanıt veriliyor, biraz da gülünüyordu. az sonra ne söylendiğini anlamaz oldum. yetişkinler olduklarından daha da büyük görünmeye başladılar. bense, kanatlarımla, uçarak, bir an için de olsa onları altımda görmeyi ne çok istemiştim! hepsi bana mantıksız göründü, birer karabasan kahramanı gibiydiler. suratları, mimikleri, sözlerinden kulağıma çalınan parçacıklar kafamda birbirine karışıyordu. ne olduğumu, orada ne yaptığımı kendim de bilemez hale gelmiştim. çevremdeki her şey bulanıklaştı. her neyse, iki gözüm iki çeşme ağlamaya başladım ve gözyaşlarımın buğusunun ardından küçük bir kızın, aynanın öbür tarafında kendi gerçeklikleri içinde yer alan ve hiçbir şeyi anlamamış olan insanlara yöneltilebileceği tüm bedduaları sıraladım.

yaşamımın bu anını, 1938'de yaptığım, "onlardan uçak istersiniz, size hasır kanat verirler" adını taşıyan tabloda görüntüledim; yüzümde düş kırıklığı, elimde düşlediğim uçak, sırtımda iplerle göğe bağlı kanatlar ve yere çakılmış bağlarla bağlı, tutuklu bedenim.

ikarus'un eriyen kanatları gibi benim kanatlarım da birer saman aleviydi. her ikisi de birer yanılsamaydı.

bu, herhalde yazgının bir işaretiydi. geleceğin, ilerdeki dizi dizi özürlerimin bana hazırlayacakları oyunların bir provasıydı.

11.02.2021

ilk aşk

frida kahlo

ilk aşk kedi gibi sessizce yanaştı.

onun gelişini ne gördüm ne de duydum. aşk yavaş yavaş içime yayıldı; cupid okunu bilincime saplamadan önce, aşkın varlığının farkına varmamdan, bu varlığı olduğu gibi çerçeveleyip kendime itiraf etmemden önce bir süre içimde öyle kaldı.

o, en iyi dostumdu.

aşka doğru kayma, bilgim dışında gerçekleşti. tıpkı iki fotoğraf negatifinin kazara üst üste gelmesi gibi.

ondan başka hiçbir şey düşünemez oldum. gündelik küçük kaygılarımdan her kurtuluşumda aklım hep ona gidiyordu.

her şeyden önce, son derece güzeldi. bir insanda en önemli şeyin dış görünüş olmadığını kabul ediyorum. yine de, beni ilk etkileyenin, onun görüntüsü, yüzü, ifadesi ve davranışları olduğunu reddedemem. bugün bile düşündüğümde yeni şeyler aklıma geliyor. kim ne derse desin, görüntü düşünceden önce yer alıyor.

orta çağ'da, tartışmasız herkes "bir ateşin gözlerden çıkarak bakışlarla iletildiği ve yüreğe değin indiği"ni kabul ediyordu. bunu bir yerlerde okumuştum ve doğruluğuna inanıyorum. gözleri simsiyahtı, çok güzeldi.

varlığı belli bir romantizmin yanı sıra, büyük bir duyarlılık ve şehveti de taşıyordu. olağanüstü güzel konuşuyor, coşku dolu şeyler söylüyor ve bunları iletmeyi biliyordu. doğal olarak geniş bir dinleyici kitlesi vardı; gerektiğinde bu kitleyi şiddetle incitmeyi de biliyordu.

bütün bunların yanı sıra, son derece ince ve zarifti. evet, biraz kasıntıydı ama bu hali ona öylesine yakışıyordu ki, hiç kimse, hele ben, bu konuda onu eleştiremiyorduk. biraz ispanyol, caballero (süvari) bir yanı vardı.

ondan başka hiçbir şey düşünemez olmuştum.

ona baktığımda, hele bir de o güzel bakışları bana çevrildiğinde yüreğimin göğsümden çıkacak gibi olduğunu hissediyordum. gözbebeğinin en küçük kıvılcımında, kirpiklerinin en ufak hareketinde aşkın dilini çözmeye çalışıyordum.

bu söylediklerim pek de doğru sayılmaz. yüreğimin atışı, o yanımda olmadığı zaman da hızlanıyordu. görüntüsü aklıma takıldığında, onu görme arzusu bir dalga gibi tüm bedenimi kapladığında, ona mektup yazdığım ya da ondan bir mektup beklediğimde, bana önerdiği bir kitabı okuduğum ya da sözünü ettiği bir tabloyu incelediğimde, birkaç saat önce ortaya attığı tema üzerinde yeni düşünceler geliştirmeye çalıştığımda ya da herhangi birisi onun adını andığında kalbim yerinden fırlıyordu.

bana öyle geliyor ki aşkı bu güçlü atışlarda, tensel anlamda gerçek olan bu yürek atışlarında tanıdım.

önceleri kendimi korumaya çalıştım. artık yalnızca kendim için var olmadığımdan dolayı aptal olduğumu düşünüyordum. hem yalnız değildim hem de elim kolum bağlıydı. bu, gururum açısından inanılmaz bir şeydi. onu bin bir yolla ruhumdan savıyor; engeller, büyüler ve dualarla dolu bir sürü iç labirentten geçerek ondan kurtulmaya çalışıyordum. yeniden çocukluğa dönüyor ya da aldırmaz biçimde kendimi yetişkinlik yaşamıma doğru salıveriyordum. o andan kaçmak için çabalıyor, başaramıyordum. varlığını tüm kişiliğim, hareketlerim ve sözcüklerimde sürdürüyordu. kişisel bütünlüğüm çerçevesinde her şey yalnızca onun için mevcut ve yalnızca ona yönelik gibiydi. görünürdeki amaçlarım, ne türden olurlarsa olsunlar, bana sırt çeviriyorlardı. bir yandan kişiliksizleşiyor, öte yandan her adımda doğaüstü bir güçle donanıyordum. bu gerçekten de bir takıntı, rahatsız edici, kapsayıcı bir hazdı. ama aynı zamanda bir tür deri değiştirmeydi sanki. işte böyle bir şeydi.

* alejandro gomes arias.

2.01.2021

frida'nın düşleri

frida kahlo

düşler. tuhaf düşler. insanı dört elle sarıldığı yaşamdan saptıran, olanaksızı yaratan düşler. bazı günler, bu tuhaf düşler benden çıkıyor, sonra geri geliyor, derime yapışıyorlar. alkol, morfin ve geçen zaman arasında, binlerce somut düşünce arasında, belleğimin derinlerde kalmış parçaları olarak, sizi kabulleniyorum, benim derin mi derin birer parçamsınız.

dün geceyi de siz süslediniz.

ölmüş babam, elini omzuma koyuyor ve kocaman bir gülümsemeyle "ben kalp krizinden ölmedim. siz öyle sandınız. anneni ziyarete gittim. anlıyor musunuz? onca yalnızlıktan sonra.." diyordu. ben de ona, yokluğun gerçekten uzun olduğunu söylüyor ve öylesine derin iç çekiyordum ki, sanki koca bir ağırlık bedenimden çıkıp gidiyordu.

fırçamı aldı, kanarya sarısına batırdı ve bir tuval üzerinde beceriksiz çizgilerle hesap yaptı: "1954-1941=13 yıl." sayılara bakıyor, hiçbir şey anlamıyordum. gülüyordum ama bu gülme değildi aslında, korkuydu: hiçbir şey anlamıyordum. sayılar bana hiçbir şey ifade etmiyordu, saçma görünüyordu. ama korkuyordum. ne anlama geliyordu o sayılar, hiçbir anlam veremiyordum. sonra dedi ki: "seni görmek istedim. durumun kötü. çok yalnızsın." saçlarının, anımsadığım gibi beyazlaşmamış olduğunu görüyordum. gençti. sonra benimle almanca konuştu. sözcükler anlaşılmazdı, sonra kalın bir sesle, çok yavaş şu melodiyi söylemeye başladı:

"ölüm serin gecedir, yaşam bunaltıcı gün
hava kararıyor, uyku basıyor beni
gün beni yordu
yatağımın üzerinde bir ağaç yükseliyor
içinde genç bir bülbül şakıyor
sevginin şarkısını bağırıyor, sevginin şarkısını
duyuyorum, duyuyorum, hatta rüyamda bile.."

çocuk gibi yüzümü ellerimin arasına alıp ağlıyordum.

onu gözyaşlarımın arasından görüyordum. gözleri tamamen birer gözyaşına dönüştü; misket gibi kalın, yuvarlak ve saydam. başını salladı: "size göre kalp kriziydi, bana göreyse kafama esmişti." hiçbir şeyi kavrayamıyordum. ne demek istiyordu? "galiba yakında seni de yanıma alacağım. yakında. benim olduğum yerde rahatımız yerinde. her şeyi oluruna bırakıyoruz. seni de yanıma alacağım. yakında. gece üzerine çullanıyor, küçük kızım. kocaman kanatlarıyla bir gece. bilgi edineceğim."

bu tuhaf sözcükleri kullandı: "bilgi edineceğim."

babam 1941 baharında öldü. kız kardeşlerim haber verdi. aniydi, kabul edilir gibi değildi. onu öyle çok seviyordum ki.. bana neler öğretmişti: insanlık acısını, fiziksel acıyı, gözlemi, okumayı, namusu.

çok acıydı. bundan hiç söz edemedim.

ince ve güçlüydü; valsleri, sarası, schopenhauer, onun zamanının almanya'sıyla, nazileri ve yaralarıyla, şimdiki farklı almanya'yla, onu hep içimde taşıyacağım. gazeteleri sessizce okurdu. onları yorumlayamazdı. öylesine etkileniyordu ki.. belki de bundan dolayı öldü, çıldırmış olan o farklı almanya'dan dolayı.

babam ve suluboya resimleri, söylencesel hüznü, eski deri baskılarıyla fotoğraf makineleri, fotoğraf arşivleri, hazineleri, şivesi, dominoları, alman baskısı sararmış nota kağıtları.. tedavülden kalkmış baden baden'i. babam bana öylesine inanmıştı ki.. benim ileri atılmamı sağlayan o çok değerli şeyi o verdi bana: güvenini verdi.

baba, peder bey. bay wilhelm kahlo. sana ihanet etmedim. elimden geleni yaptım. yaptığım resmin, yanımda. onu yapmak için uzun süre bekledim. ama şimdi burada işte.

seni seviyor, seni düşünüyorum.

bir başka düş daha gördüm. tablolarımın içindeydim. bir tanesinin sedef çerçevesinin kenarı, boyalı bölümü yok etmeye başlıyordu, ben de içindeydim, küçücüktüm, yok oluyordum. bu kadar küçük boyda bir resim yaptığımdan dolayı pişmandım ama artık çok geçti. bir başka tuvalde suratım sarılı-morlu, güzel, çekici bir çiçeğin ortasındaydı. birden açık taç yaprakları üzerime kapanmaya başlıyor, beni boğuyordu. ama tablonun içinde olduğum için dilsizdim, haykıramıyordum. renkli damlacıklar gözlerimden süzülüyordu. böylece tablo yavaş yavaş tüm renklerini yitirdi. kendi kendime "kendi tuzağına düştü." diyordum.

sigmund freud'un kitaplarını okudum; hatta musa üzerine yazdığı kitapla ilgili olarak bir tablo yaptım. ama düşlerimi yorumlayamıyorum. yalnızca bu düşlerde ne duyumsadığımı biliyorum. hayatım beni terk ediyor.

belki, yakında.

evet, doğru. "yakında" diyordu babam. "bilgi edineceğim."

çabuk bilgi edin, canım babam, gece üzerime iniyor.

çabuk bilgi edin ki, kendimi mavi ötesine kapıp koyuvereyim.

sana elimi uzatacağım.

gece üzerime iniyor.

3.11.2020

bay xolotl

rauda jamis

diego, bir elinde rengi atmış bir resim kağıdı, diğerinde bir baltayla, burnundan soluyarak çıkıp geldiğinde, frida atölyesinde resim yapıyordu.

"frida, köpeğini kolla. çünkü yakalarsam geberteceğim."

"hey, sakin ol." dedi frida gülerek (öfkeli anlarında diego'yu hep gülünç bulmuştur).

"suluboya resimlerimin üzerine işemiş."

frida kendini tutamadan kahkahayla gülmeye başladı. kendini tutmak için eliyle ağzını kapadı. ama gülme krizine tutulmuş, tir tir titriyor, gözlerinden yaşlar boşalıyordu.

küçük köpek hızla odaya girdi, diego'yu gördü, başını öne eğip hemen frida'nın ayaklarının dibine gitti. frida hala sağ elinde tuttuğu fırçayı yerine koydu ve küçük hayvanı kucağına aldı.

"bay xolotl.." diye söze başladı.

diego ıslak resmini ve baltayı bir yere bıraktıktan sonra, oldukça sakinleşmiş biçimde küçük köpeği ellerine alıp başının üzerine havaya kaldırdı.

"bay xolotl" dedi. "siz gördüğüm en iyi sanat eleştirmenisiniz."

18.07.2020

görev

frida kahlo

bir gün babam diego'ya yaklaşıyor ve "görüyorum ki kızıma ilgi duyuyorsunuz." diyor.

diego babamın bu sözlerini nasıl yorumlayacağını kestiremeyip kekeliyor.

"neden? ee.. evet. evet. tabii, yoksa onu görmeye gelmek için bu kadar yolu kat etmezdim."

"o zaman, beyefendi" diyor babam, "sizi uyarayım. frida akıllı bir kızdır ama gizli bir şeytandır aynı zamanda. şeytanın biridir."

"biliyorum" diyor diego.

babam da "iyi öyleyse, ben görevimi yaptım, sizi uyardım." diye sözlerine son veriyor.

12.11.2019

yitirilen çocuk

frida kahlo

bir buçuk ay sonra, yazgım beni bir lokmada yuttu gitti. yazgının dişleri köpek balığınınki gibidir. bir gecede her şeyi yitirdim. ağlamamın, inlememin ve çığlıklarımın duvarların ötesinden duyulduğu söyleniyor. sabah yalnızca, mutsuz ifadesiyle bir diego ve bozulmuş saç örgüleri yaşlardan sırılsıklam olmuş, bir ambulans sireni gibi çığlığı tükenmiş bir frida kalmıştı. bugünse yazmış olduğum şu sayfalar da var:

uçsuz bucaksız bir su, altın ve kan yağmuruydu. sonra hiçbir şey görmez oldum, yer ayağımın altında kayganlaşıyor, şimşek parçaları bedenimi parçalıyor, mutlak bir üzüntü benliğimi kavrıyor, bedenim sıvılaşıyor, yitireceği önceden belli bir mücadele veriyordu; birdenbire ellerim ve ayaklarım kaskatı kesildi, bir bütün parçalara ayrıldı; bir beden açılmış canını veriyor, içinden ölüm fırlatıyor, kendi ölümünü doğuruyordu.

çıldırtıcı bir kederdi.

panik gibi bir korkuydu. dehşet. bir sıkıntı, ter ve kan, dayanıp güç alacağım hiçbir sağlam şey yoktu; duvarlar tozdan yapılmış gibiydi, eşyalar oynuyordu. elle tutulur hiçbir şey bulamazken tüm görüntüler bulanıktı. gökyüzünün maviliğine hançer darbeleri vuruluyordu. yaşamın yolunda kapkara kurumdan çatlaklar açılıyordu. ufuk çizgisi dayanılmaz bir solgunluktaydı. vahim bir öykü.

bunu istememiştim. her şeyi isteyebilirdim ama bunu değil. beni dolduran şeyin onmaz yitimini, yaşamımın sakatlanmasını, benliğimin böyle şiddetli biçimde bozulmasını istememiştim. delilik o denli uzak değil. delilik bir adım ötede. delilik, acının tümel olduğu, yaşamın her parçasına çarptığı, ışığı boğduğu, her hareketi düğümlediği, her tür kurtulma çabasını yerle bir ettiği, her hava kabarcığını yutmaya çalıştığı, güçleri parçalamaya sebat ettiği bu yere dokunuyor ya da kapsıyor.

atlattığımda kırgındım.

"kırgınım" denemez, "bir parçalanma yaşıyorum" da denemez; hiçbir şeyi atlatmadım henüz, yaşama kavuşmadım. düşlemsel de olsa, henüz mevcut değilim. patlamalar, kırılmalar, parçalanma, gözyaşı tufanı ve bu isimsiz boşluğu dolduran hiçbir şey olmaması: bu, ben miyim? güçlü, çarpıcı bir tuhaflık yayıldı içime; beni etkisi altına altında tutuyor, umutlara karşı dilsiz kılıyor, bir yaşam boşluğu. anlamından sıyırtılmış, öylesine büyük bir sevgiyle sahip olduğu şeyden yoksun bırakılmış bir beden. düzensizlik, dağınıklık. sarhoş bir gemi, enginlerin sarhoşu bir gemi gibi, içi boş bir sandal gibi dalgalar arasında sallanıp duruyorum. yaralıyım, hiç bu denli yara almamıştım.

çocuğum, sana karşı suçluyum. kendimi ne denli suçlu hissettiğimi bilsen. seni sıcacık bağrımda tutmak, korumak için her şeyi yaptım. sevdim, sevdim, görmeden, tanımadan, anlamadan çok önce sevdim seni. ama bu yetmedi. bir şeyler eksik kaldı, bir parçan eksik kaldı. belki de, babanın "mevcut değil" hanesine çarpı koyduğu mekandı bu. gerçekte sen onun eksikliğini duydun, ben de senin, benden gelmeyen, noksan kalarak eksikli olmana yol açan o parçanı doldurmak için yeterli güce sahip olamadım. onun bendeki eksikliğini doldurmaya da gücüm yetmedi.

sen ve ben, bu zaman zarfında birleştik, aynı yazgıyla bağlandık, aynı şeylere tosladık, aynı noksanların acısını çektik. bunun ayıbı bana ait, yalnızca bana. seni iki kişilik sevme, kendimizi iki kişilik sevme, seni aksiliklerden koruma gücüne sahip olmalıydım. her tür acıyı çekmeni engelleyecek, yitip gitmenin önüne geçebilecek, birlikte yıkılmamızın önüne geçebilecek denli güçlü olmalıydım. senden af diliyorum, sonsuza kadar.

senin duyumunu bir daha asla bulamayacağım. o gece kanatlarını açan, sıcaklığıma bir kıvılcım yağmuru gibi, el ve ayaklarımın hazzına girift ilmekler gibi dolan bu istek geri gelmez artık. o bana ulaşmaya çalışırken ben hazzımın tüm gücüyle onu ağırlamaya, içimde kök salman için ona sahip olmaya çalışıyordum. ve tanıdık bir toprakmışçasına, yerinin orası olduğunu her zaman bilmişçesine karnımın içine yuvalandın. gerindin, karanlık ve nemli yuvanı oraya yaptın.

kabahatliydim, daha güçlü olmalıydım, bin kez daha güçlü olmalı, sana gelecek her tehlikeyi engellemeli, bedenin ve ruhunla seni içimde tutabilmeliydim. her şey yıkıldı, içimde ve çevremde bir uçurum açıldı. sen yoksun artık ve yitimine yaklaşan, parçalanan kendi bedenim. hiçbir umuda yer yok artık.

yok oldum. tıpkı üzerime bir granit parçası düşmüş gibi. onu engellemeye, ondan kaçmaya çalıştım. ama gücüm o an beni felce uğratarak, elimdeki her şeyi alarak, beni bir hiçliğe teslim ederek uçtu gitti. yok oldum. ne düşünecek kafam, ne bedenim ne de cinsiyetim kaldı. ben seninle dopdoluydum. senin yitmen, birdenbire her şeyimi aldı götürdü. bana getireceğin gelişmeden, aydınlanmadan yoksun kaldım. varlığının bana getirdiğinden böyle şiddetle kopmak ölçülebilir bir şey değil. ayrımsız, her şeyi yitiriyorum. hiçliğe gidiyorum.

gün ışığını göremeyen yavrum, kendimi kaybediyorum.

birbirimize bu denli yakınken nasıl terk edebildin beni? sana nasıl izin verdim? birbirimize mahkumduk, hala da öyleyiz. her gittiğim yere seni de götürüyordum. şimdiyse sen beni gittiğin yere götürüyorsun. inanmıştım, umudumu yitiriyorum. sana bağlı olarak vardım, bana bağlı olarak vardın. dahası, birlikteydik, ikimiz tektik. isyan etmek isterdim ama yıkım öyle yoğun ki edemiyorum. bu yıkım, hırçın kum dalgaları arasında boğulan biri gibi beni alıp götürüyor.

ne yaptım da bizi bu hallere düşürdüm, söylesene? senin imdadına yetişemedim, sen de benim imdadıma yetişemedin, kimse bizim imdadımıza yetişemedi.

artık söyleyecek hiçbir şey yok. söz dağarcığım da üzüntüm gibi yoksul.

yavrum, senin pahan biçilemezdi. sen benim gözümde pahası olan her şeyi kendinde birleştirmiştin: diego'yu, aşkı, yaşamı, iletişimi, insanın kendini feda etmesini. insan sevdiklerini korumalı, her şeye karşı, her şeye rağmen koruması gerektiğini bilmeli.

çıldırtıcı bir keder.

artık seni yaralı bir giz gibi içimde taşıyorum. çevreme bakıyorum: sessizlik yutuyor beni, eşyalar siliniyor, bacaklarım halsiz. hiçbir mihenk taşı yok, hiçbir mekan yok. ben işte bu dağınık maddeyim ve içim sessizlik dolu. çevremdeyse eter kokusu yayan, bozulmuş bir evreni kapsayan dört beyaz duvar var. beklemek..

6.09.2017

diego'ya doğum günü mektubu

frida kahlo

benim gece çocuğum,

saat sabahın altısı ve hindiler ötüyor, insanca şefkatin sıcaklığı. refakatli bir yalnızlık mı bu? yaşamım boyunca senin mevcudiyetini unutmayacağım. sen beni paramparçayken aldın, bir bütün haline getirdin. bu küçük dünyada bakışlarımı nereye çevireyim? öyle engin, öyle derin ki bu dünya! vakit kalmadı, hiçbir şey kalmadı. uzaklık. kalan tek şey gerçek. olan, değişmez bir biçimde oldu. şimdi kökler ayrışıyor, saydam, değişmiş. sonsuza dek meyve veren ağaç. senin meyvelerin çoktan kokular saçıyor, çiçeklerin, rüzgarın ve tomurcuğun neşesiyle açarak renklerini sunuyor. diego adı, aşkın adı. seni böylesine sevmiş, tohumunu toplamış, yaşamını sabahın altısında billurlaştırmış ağacın susuz kalmasına engel ol.

sana sarhoş olduğumu söylerlerse
onlara gururla bunu senin için yaptığımı söyle
çünkü bunu yalanlayacak gücüm olmayacaktır
böylece aşkın uğruna kendimi öldürdüğümü
ve öpüşlerinin beni yitirdiğini bilmiş olursun.

12.02.2017

frida kahlo: aşk ve acı

rauda jamis

umutsuz düşler insanı öldürür.

yapıtım, asla yazılamayacak denli güzel özyaşamöykümdür.

yalnızca sanat her tür toplumsal değişimin öncüsüdür. yalnızca sanat öz olarak devrimcidir. beethoven, müzik seven bir insanın asla tam anlamıyla kötü olamayacağını söylerdi.

friede, almancada barış demektir.

frida, sonraları ünlü isimler yetiştirecek iki edebiyat grubu olan "contempraneos" ile "maistros" arasında bir süre tereddüt etti. ama sonuç olarak, hiç pişmanlık duymaksızın, kasketlerinden ötürü "cachuchas" adını taşıyan, daha kuraldışı, hem daha yaratıcı ve açık, daha ilginç, kışkırtıcı, küstah, cüretkar, kafa bulandırıcı.. anarşist ruhlu bir grubun üyesi oldu.

jacqueline lamba: frida kahlo de rivera eşikteydi, o müstesnaydı. çevresinde, kendisi gibi trajik ve çarpıcı tuvalleri vardı.

louise nevelson: diego rivera, kişisel yaşamında işlerin altından kalkamayan ama toplumsal yaşamında mücadeleci olan harika bir adamdı. insanların önünde ayağa kalkabilir ve örneğin rockefellerları iki dakika içinde yerle yeksan edebilirdi.

jean van hejenoort: frida; güzelliği, karakteri ve aklıyla son derece ilgi çekici bir kadındı.

diego rivera, bugünün meksikasındaki sanatçı kuşağının en çarpıcı ögelerinden olan ardıllar yetişirdi. onlara sürekli, çalışmalarında kişiliklerini korumaları ve geliştirmelerini, aynı zamanda fikirlerinde toplumsal ve siyasal bir açıklık oluşturmalarını söylerdi.

louise nevelson: frida hastanedeydi. olağanüstüydü, öleceğini biliyordu sanırım ama görünürde bundan rahatsızlık duymuyordu; nazik ve neşeliydi, gülüyor, sululuklar yapıyordu. kısa zaman sonra öldü.

3.08.2016

frida

diego rivera

sanat tarihinde ilk kez bir kadın, tam bir içtenlikle, yalınlığı ve sakinliği içinde acımasız denebilecek bir içtenlikle, yalnızca kadını ilgilendiren genel ve özel olguları dile getirmiştir. çok yumuşak ve zalim olarak da nitelenebilecek içtenliği, bazı şeylerin kesin ve tartışmasız biçimde tanıklığını yapmasını sağlamıştır; bunun için kendi doğumunu, meme emmesini, ailesi içinde büyümesini ve her türden korkunç acılarını, kesin olgularla duyguları genelleştirip onları kozmogonik ifadesine ulaştığı durumlarda bile, her zaman yapmış olduğu gibi gerçekçi kalarak, derine inerek resmetmiştir.

frida kahlo, gerçekte normalin çok üzerinde bir yaşama gücüne ve acıya karşı dayanıklılığına sahip, harika bir varlıktır. bu güce ek olarak, ki bu da çok doğaldır, üstün bir duyarlılığı, inanılmaz bir inceliği vardır. bu sinirli bünyeye uyum gösteren gözlerinin bebekleri olağanüstüdür. gözbebeğinin mikro fotoğrafı kabarcıkların eksik olduğunu gösterir ki, bunun sonucu olarak frida'nın gözleri tıpkı bir mikroskop lamı gibi işler. bizlerden çok daha uzağı, çok daha küçük şeyleri görür, bu da onun başkalarının düşünce, niyet ve duygularına yaklaşma gücünü pekiştirir. gözleri bir mikroskop gücüne sahip olduğu gibi, beyni de gözlediği varlığın duyumsal-entelektüel yaratımının saydamlığını etkileyecek x ışınlı bir alet gibi güçlüdür.

resmi, bizim nitelik ve niceliğimizin bir eşdeğeri olmaktan öte, yoğunluğu ve derinliğindeki içerikle, duvar resimlerimizin büyük yüzeylerine yayılmasa da, frida kahlo meksikalı ressamların en büyüğüdür. çağımızın en iyi ve en büyük plastik belgelerinden ve gerçek insani belgelerinden biridir. geleceğin dünyası için sahip olduğu değeri ölçmek mümkün değildir.

böylesine bir içerik, kendisini içereni etkilememiş olamaz; tıpkı içerenin, içeriğin özelliklerinden etkilenmemesinin mümkün olamayacağı gibi. işte bu nedenle, frida kahlo olağanüstü güzel bir kadındır; genelgeçer bir güzellik değildir onunki, tıpkı ürettiği yapıt gibi müstesna ve karakterlidir.

6.02.2016

picasso

frida kahlo

diego bir gün new york'ta, "tanrı'ya inanmıyorum ama picasso'ya inanıyorum." demişti. ne kadar haklıydı! bu ufacık adamın eşi benzeri yoktu. louise nevelson da kendi tarzında benzer bir şey söylemişti. "daha beşikteyken bile bir melek gibi resim yapıyordu picasso."

bense çok daha sıradan bir şey söyleyeceğim, ne yapalım: ne göz var picasso'da! hayatımda onunkine benzer bir ikinci bakış görmedim. gözleri, çevresindeki her şeyi, sizi, beni, her şeyi anında tuvalin üstünde sabitleştirir gibiydi. korkunçtu o bakış. o bakış sayesinde, sırf o bakışa sahip olduğu için doğuştan yarı yarıya ressamdı zaten.

kafelerde geçirdiğim ender akşamlardan birinde isyan ettim: eluard, dali'nin resmini övüyordu, bense ona ressam sıfatını bile yakıştırmıyordum. olsa olsa, o da zorlayarak, görüntü üreticisi denebilirdi dali'ye. şu fransızlar tuhaf insanlar. renoir gibi bir adamı göklere çıkarıyorlar; renoir'nın hiçbir değeri olmadığını söylemek istemiyorum ama örneğin monet gibi birisiyle karşılaştırıldığında pek de ahım şahım biri sayılmaz. buna karşılık, yapıtının vasat olduğu kanısıyla derain gibi birisine gölge düşürüyorlar.

8.04.2015

sancı

frida kahlo

tanrım! sancının kökü bende herhalde. sancı bende büyüyor, bende haykırıyor. beynim bu dağılmayı ne dereceye değin yönetiyor acaba? yaşamımın sorumluluk derecesi ne? bazen çocuk felcini hiç geçirmediğimi ya da kazanın hiç olmamış olduğunu, bedenimin kendiliğinden bozulup karanlık bir kendi kendini yıkma isteğiyle her şeyi uydurduğunu düşünüyorum.

beden bir bütündür, öyle değil mi? bir uyumdur. ögelerinden biri koparılıp alınırsa -estetik cerrahi yoluyla bile olsa- bir şeyleri eksik kalacaktır. bedenin bir bölümünün dönüştürülmesi ya da kesilmesi, uzun bir sakatlanmanın başlangıcıdır. ardından o bedenden başka şeyler de alınacak ve sonunda hiçbir şey kalmayacaktır. ben böyle düşünüyorum. benim yaşamım işte bu süreci izledi.

bazı safdiller -ya da alaycı kişiler mi bilemiyorum- hala neden tablolarımda kendimi hep çok ciddi çizdiğimi sorma cüretini gösteriyorlar. kıpırdamadan ve yanıtlamadan bakıyorum olanlara. herhalde kendimi sürekli kahkahalar atarken resmedecek değilim. gündelik yaşamımda kahkaha atmadığımdan değil ama kendi kendimle baş başa kaldığımda -ki resim yaptığım zamanlar tam da bu anlara karşılık gelir, başka türlü olamaz- hiç gülecek halim yoktur. onlara yaşamımın acıklı bir öykü olduğunu, resim yapmanın da yaşamımdan bir farkı olmadığını söyleme cüretini gösterebilir miyim acaba?

oh tanrım! uzanmak nasıl bir şey? bilemiyorum. sırtıma yerleşen sancıyı tek isteyen omurgam değil bence, ona bağlı damarların diken diken olduğunu sanıyorum, ona destek olan kaslar düğümlenerek çalışıyor, işlerini yarım bırakmamak için kendi kendilerine sancılanıyorlar. ensemden belime kadar bütün halinde sağır bir sancı ve korkunç bir dayanıksızlık duygusu hissediyorum. neyin neyi ayakta tuttuğunu bilmiyorum. her şey sıkışıp kalıyor ya da her şey birden iflas edecek gibi.

oh, tanrım! uzanıp yatmak..

yaşamım boyunca kaç korse ve benzeri ortopedik gereç kullandım? kabaca düşündüğümde yaklaşık otuz tane sayabiliyorum. onları süsledim; boyalarla, küçük kumaş ya da kağıt parçaları yapıştırarak, renkli tüyler, minik ayna parçalarıyla süsledim onları.

yine de, bu alçı parçaları ya da çirkin demirlerle donanmış yaralı bedenime karşın, breton'un terimiyle "çılgınca sevilmiş" olduğumu kabul etmeliyim.

tlazolteotl, aşk tanrıçası benimleydi, herhalde.

sevildim, sevildim, sevildim. yine de yeterince değil; zira insan asla yeterince sevemez, bir ömür buna yetmez. ben de hep sevdim. aşkla, dostlukla. erkekleri, kadınları.

bir erkek, bir seferinde bana lezbiyen gibi seviştiğimi söylemişti. kahkahayla güldüm. ona bunun bir iltifat olup olmadığını sordum. iltifat olduğunu söyledi. bunun üzerine ona, bir kadının tüm bedeniyle doyuma ulaştığını ve kadınlar arası aşkın en büyük ayrıcalığının bu olduğunu söyledim. karşısındakinin bedenini, kendininkinin benzeri bir bedeni daha derinden tanımanın verdiği daha bütünsel bir haz. bir müttefiğin tanınması. yeniyetmeliğimde sürüklendiğim o çok yüzeysel serüvene karşın kaza geçirmemiş olsaydım, bir kadınla yeniden ilişkiye girer miydim, emin dğeilim.

kaza, resim yapmaktan tutun da sevme biçimine kadar öyle çok şeyimi belirledi ki! böylesine büyük bir yaşama arzusu, yaşamdan çok şey talep etmeyi de beraberinde getiriyordu. kaybetmeme ramak kalan şeyin her adımda bilincine vararak, yaşamdan çok şey bekledim. yarım yamalak şeylere yer yoktu; yaşam ya hep ya hiçti. yaşama, aşka susamışlığım dinmek bilmiyordu. hem sonra bedenim incindikçe, onu kadınlara teslim etmeye daha çok gereksinim duydum: onlar bedenimi daha iyi anlıyorlardı. sessiz anlaşma, dolaysız yumuşaklık. (halbuki erkekleri tercih ederim, gerçekten, diego new york'ta topluluk önünde georgia o'keeffe'yle nasıl flört ettiğimi hatırlatarak tersini savunmaktan hoşlansa da!)

kimi zaman, "cinselliğin bulanık; bu tablolarında da okunuyor." dediler. sanırım yüzümün daha erkeksi çizgilere sahip olduğu tablolarımı düşünüyorlar. ya da ayrıntıları ele alıyorlar: örneğin, şu tabloda bir salyangoz var, salyangoz hermafroditliğin simgesidir. a, evet, bir de şu küçük bıyığım var. sözü gelmişken, itiraf edeyim: bu, diego'yla aramızda bir sorun olmuştur. bir gün bıyığımı aldırmak istemiştim, diego korkunç öfkelendi. diego bıyığımı sever, onun için bu bir ayrıcalık belirtisidir. on dokuzuncu yüzyılda meksikalı burjuva kadınları bıyıklarıyla ispanyol kökenli olduklarını sergilerlermiş (çünkü malum, yerliler kösedir).

bence insan çoğuldur: erkekler kadınsılığın izlerii taşır, kadınlardaysa bir erkek ögesi vardır. ve her ikisi birden içlerinde çocuk ögesini taşırlar.

resmimde erotizm var mıdır? resmim, erotizmin sınırındadır. zaten bence erotizmin gücünü ortaya çıkaran da bu sınırdır. erotizmin tümünün keşfiyle hem gerilim düşecek hem de gerilimle birlikte bir bakışın, bir elin duruşunun, bir giysi kıvrımının, bir bitkinin, bir gölge ya da bir rengin içerdiği şehvet duygusu azalacaktır.

bu parçalanmış bedenin temsilinde mazoşizm, sapkınlık var mı derseniz, insanın derisine kazınmış olan böylesi bir yazgının çözümlemesini yapmayı yetkili kişilere bırakıyorum.

ama buna karşılık, gerçek ya da simgesel yaralarımı yargılama hakkını hiç kimseye vermiyorum. yaşamım işte o yaraların üzerine kızgın demirle dağlanmış, zarfım saydammış. ve bu zarf, beni fazlasıyla ele geçirerek her an bana sahip olmuş. alışverişin güçlüğüne karşın ben o zarfı hep duyumsadım. böylesine yoğun bir yaşamı ya da o yaşamın ifadesini resimde bulan gücünü yargılamaya hiç kimsenin hakkı yoktur.

rastlantı mı? yoksa yazgı mı? böyle bir sancının yanıtı yoktur.

5.03.2015

renkler

frida kahlo

yeşil: ılık ve güzel bir ışık.
kırmızı: tlapalli azteki. kurumuş kan. en canlı ve en eski olan.
kahverengi: mole rengi, düşen yaprak rengi. toprak.
sarı: delilik, hastalık, korku. güneşin ve neşenin bir bölümü.
kobalt mavisi: elektrik ve saflık. aşk.
siyah: hiçbir şey tam olarak siyah değildir. evet, hiçbir şey.
yaprak yeşili: yaprak, hüzün, bilim. tüm almanya bu renktir.
yeşil-sarı: büsbütün delilik ve gizem. tüm hayaletler bu renk elbise giyerler. en azından çamaşırları bu renktir.
koyu yeşil: kötü haberlerin ve kötü işlerin rengi.
lacivert: uzaklık, mesafe. şefkat bu renk olabilir.
magenta: kan mı? kim bilir?

3.03.2015

aşk ve acı

frida kahlo

bedenim bitkin. ve bundan kaçmam mümkün değil. tıpkı hayvanlar gibi kendi ölümümün gelip de yaşamımın ta içine yerleşmeye başladığını duyumsuyorum. bu öylesine güçlü bir duygu ki, tüm mücadele olanağımı yok ediyor. herkes benim mücadele etmeme öyle alıştı ki, kimse inanmıyor bana. yanılmış olabileceğimi düşünmeye cesaretim yok artık; bu tür parlak fikirler gitgide daha az geliyor aklıma.

bedenim beni bırakacak. oysa ben hep o bedenin kurbanı olmuşumdur; biraz asi de olsa bir kurban işte. biliyorum, aslında birbirimizi yok edeceğiz; böylece mücadelenin sonunda ortaya hiçbir galip çıkmayacak. düşüncenin, sırf hasar görmemiş olmasından ötürü, tenden oluşan öteki maddeden kopabileceğini düşünmek ne hoş ve sürekli bir yanılsama!

kaderin cilvesine bakın ki, hala bu eter kokusuna, bendeki bu alkol kokusuna, kutularında istiflenen ölü parçacıklardan ibaret olan ilaçlara, odaya getirmeye çalıştıkları düzene, kül tablalarına, yıldızlara tekmeler savuracak gücümün olmasını isterdim.

geceler uzun. her dakika beni ayrı bir dehşete düşürüyor; her yanım, her yanım sancıyor. insanlar benim için kaygılanıyorlar. bense bunu engellemek istiyorum. ama insan kendi kaderini değiştiremezken, başkalarının kaygılanmasını nasıl engelleyebilir ki? şafak hep çok uzaklarda. şafağın atmasını mı arzuluyorum; yoksa asıl istediğim gecenin daha da derinine mi dalmak, bilmiyorum. evet, belki de aslında her şeyi bitirmek istiyorum.

yaşam, üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor bana. bu oyunda kağıtları daha iyi dağıtmalıydı. payıma çok kötü bir el düştü. bedenimde kara bir tarot var.

yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. en eski anılarını ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor, bendeki her şey bir kök tabaka halinde; renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.

ama resmetmek, tüm bunları resmetmek artık olanaksız.

ah, dona magdalena carmen frida kahlo de rivera, topal majesteleri, kırk yedi yılın geçtiği bu kavurucu meksika sıcağında, iliğine kadar yıpranmış, sancı her zamankinden bin beter kasıp kavururken, onarılması olanaksız bir durumdasınız işte!

ihtiyar mictlantecuhtli,* tanrım, kurtar beni!

* azteklerde ölüm tanrısı.

6.09.2013

mazeret

frida kahlo

insanda şiddet arzusu yaratan içki kadar kötüsü yoktur; ben bunu hiç affedemem; çünkü insanın bazı şeyleri farkında olmadan yaptığı yolundaki iddialar yanlıştır. kötü niyetten kaynaklanır. ne kadar içilirse içilsin, biraz abartma ya da silinmelerle de olsa, her şeyin farkına varılır. birdenbire kekelemeye başladığının, daha yüksek sesle güldüğünün, yalpalayarak yürüdüğünün farkına varır insan; başkalarının size yönelttiği bakışların da farkına varırsınız. her şey ağırlaşır, beden de sözler de; böylece artık içmemek gerektiğinin farkına varılır. ne içmelerine rağmen içmediklerini söyleyenlere ne de sorumluluklarını sırtlanmamak için alkolün ardına saklananlara inanırım.