ece temelkuran
sen bir rota çizmiş olsan da kesinkes, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. yolları yolculuk, yola çıkanı yolcu yapan budur. aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. yolculuğun gizi budur: kaybetmezsen yolunu bulamazsın aslında.
bir soru'n olmalı mutlaka. o soruyu sormalısın, kimsenin anlamadığı bir dilde konuşan ve hep aynı cümleyi tekrar eden bir derviş gibi döne döne aynı soruyu sormalısın. cevap, başlangıçta tahmin ettiğinden ne kadar uzakta ise gerçeğe o kadar yakındır. sarsılmamışsan, soru'nu kaybetmekten korkmuşsan, hiçbir yere gitmemişsindir aslında.
düzenin bozulmalı. evden çıkmak budur aslında. yolculuk, bir düşmek ve kalkmak meselesidir. eve yaralarla dönülmüyorsa hiç gidilmemiştir.
sadece uzaklardan gelenler bilirler evlerinin kokusunu. yollara, evlerimizi anlamak için çıkılır. fakat yolda bulduğun cevaplar eve geldiğinde, yakalanmış kelebeğin renklerinin sönmesi gibi parça parça dağılır. yola ait cümleler, yazıktır ki hep yolda kalır. onlar, yolun cevaplarıdır. döndüğünde anlatacağın hep biraz renksiz bir hikayedir. cevaplar, suyun altında çok renkli görünen ama sudan çıkarıp kuruduğunda renkleri sönen çakıl taşları gibidir. bu, sana böyle gelir. oysa yeni çocukların yeni yollara çıkması için o çakıl taşlarını getirmek, sözün büyülü suyuyla yeniden ıslatmak, renklerini yeniden canlandırmak gerekir.
göz doyar mı? ne kadar görse, doyar? bazı gözlerin ne görse öğüten bir bakışı vardır; doymaz kapanana kadar. akıl kaç soruyu cevapladığında soru sormaz artık? belki akıl, cevapladıkça çoğaltır soruları. kaç yüz gördüğünde görmüş olursun bütün yüzleri? kaç tanışma sona erdirir şaşırmayı? göğüs ne zaman sonuna kadar dolmuş olur aldığı nefeslerden? son nefesini verdiğinde mi?
bazısı insanların, durulmadan ölür. kimisi yosun tutmaz hiç. dünya ve insanlık, o insanların hayalleriyle iyileşir.
ece temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ece temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
23.04.2022
16.03.2022
muz sesleri
ece temelkuran
tanrı'nın ortadoğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.
türkiye'de entelektüeller ülkenin kuruluşundaki milliyetçi ögenin reddi kabilinden ve ülkedeki farklı etnik gruplara yönelik imha politikalarına bir tepki olarak kendilerine türk değil, türkiyeli demeyi tercih ederler.
zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.
artık hiçbir şeyin parçası olmak istemiyorum. ne bir savaşın ne de umudun. ne bir halkın ne de bir tarihin. ne elimizde tuttuğumuz eski ülkedeki evlerimizin anahtarlarının ne de bu sonsuz 'taktaka'nın.
her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık, ilişkinin de ebedi istirahatgahı olacak demektir. sakın o mezarlığı yalnız ziyaret etme. ne olursa olsun yanındaki adamı da sürükle. yoksa bir gün o mezarlıkta yalnız kalırsın.
sakın bir eve sığışacağım diye bükme kendini.
unutmak ılık, ağrılı bir loşluktu. hatırlamak ise gölgeli uykuyu kesik kesik yanmaya başlayan çiğ beyaz floresan ışığıyla bölen berbat bir mola yeri.
savaşmayı bırakmış erkekler, savaşanlardan daha ürkütücüdür. çıplaklıkları, ayakkabısızlıkları ve kapalı gözlerinin ardında akıp duran korkunç rüyaları, savaşın en korkunç cephesi yapar hastaneleri. postallarını giyebilseler ve ayaklarında postallarıyla ölebilseler çok daha muzaffer olacaklar gibi gelir hep bana. acının yaşanmasına izin verildiği bu cephe, en kanlı cephesidir savaşın. görmek istemezsin.
herkes toprağının kaderini sırtında mı taşır? yoksa bu sadece bizim lanetimiz mi?
bu topraklar böyledir. hatıraları, unutmak üzerinedir. herkes kendi günahını unutur; ama kimse alacağı intikamı unutmaz.
her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak doğulu bir düşünme biçimidir. batılı akıl, sorunun parçalarını ayrıştırmak eğilimindedir. doğulular çözüm için düşünmez. batılılar çözüm için düşünür. doğulular için hayat çözülecek değil, daha ziyade seyrine bakılacak bir şeydir.
tanrı'nın ortadoğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.türkiye'de entelektüeller ülkenin kuruluşundaki milliyetçi ögenin reddi kabilinden ve ülkedeki farklı etnik gruplara yönelik imha politikalarına bir tepki olarak kendilerine türk değil, türkiyeli demeyi tercih ederler.
zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.
artık hiçbir şeyin parçası olmak istemiyorum. ne bir savaşın ne de umudun. ne bir halkın ne de bir tarihin. ne elimizde tuttuğumuz eski ülkedeki evlerimizin anahtarlarının ne de bu sonsuz 'taktaka'nın.
her ilişkinin gizli bir mezarlığı vardır. eğer iki kişiden biri bu mezarlığı yalnız ziyaret etmeye başlamışsa pek yakında o mezarlık, ilişkinin de ebedi istirahatgahı olacak demektir. sakın o mezarlığı yalnız ziyaret etme. ne olursa olsun yanındaki adamı da sürükle. yoksa bir gün o mezarlıkta yalnız kalırsın.
sakın bir eve sığışacağım diye bükme kendini.
unutmak ılık, ağrılı bir loşluktu. hatırlamak ise gölgeli uykuyu kesik kesik yanmaya başlayan çiğ beyaz floresan ışığıyla bölen berbat bir mola yeri.
savaşmayı bırakmış erkekler, savaşanlardan daha ürkütücüdür. çıplaklıkları, ayakkabısızlıkları ve kapalı gözlerinin ardında akıp duran korkunç rüyaları, savaşın en korkunç cephesi yapar hastaneleri. postallarını giyebilseler ve ayaklarında postallarıyla ölebilseler çok daha muzaffer olacaklar gibi gelir hep bana. acının yaşanmasına izin verildiği bu cephe, en kanlı cephesidir savaşın. görmek istemezsin.
herkes toprağının kaderini sırtında mı taşır? yoksa bu sadece bizim lanetimiz mi?
bu topraklar böyledir. hatıraları, unutmak üzerinedir. herkes kendi günahını unutur; ama kimse alacağı intikamı unutmaz.
her şeyi hep birlikte bir yumak haline getirip sonra da çıkış yolu aramak doğulu bir düşünme biçimidir. batılı akıl, sorunun parçalarını ayrıştırmak eğilimindedir. doğulular çözüm için düşünmez. batılılar çözüm için düşünür. doğulular için hayat çözülecek değil, daha ziyade seyrine bakılacak bir şeydir.
18.01.2022
devlet
ece temelkuran
devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.
behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.
tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.
"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.
şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.
"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."
bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikâyesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.
devleti gördükçe, devletle yüzleştikçe karar veriyorsun: ya o tarafta oluyorsun ya bu tarafta.behiç aşçı: bu ülkede hukuk ve adalet yoktur.
tecrit, insanı insandan ayırma politikasıdır. sadece cezaevlerinde değil her yerdedir, bütün hayatı kaplamıştır.
"ölümden hayat doğmaz." ama her yöntem her koşulda etkili olmaz. 2000'ler türkiyesinin siyasal-toplumsal ortamında, karşınızda çocuklarını yemekten, kurban etmekten hiçbir zaman çekinmemiş bir egemen güç, tahakkümü yöntem edinmiş bir devlet varken ve toplumsal vicdan, özellikle 1980'lerden sonra bunca sindirilip köreltilmişken, ölüm oruçlarının etkili olamayacağı daha baştan belliydi. bunu zorlayan örgütsel yapılar da, en az devlet kadar, insanı sadece bir araç, namluya sürülmüş mermi kabul eden zihniyette olunca, açlık grevleri ve ölüm oruçları, mücadele yöntemi olmaktan çıkıp cinayete dönüştü.
şükrü erbaş: operasyondan hemen önceki günlerde, geniş bir aydın sanatçı grubu, cumhurbaşkanı ahmet necdet sezer ile görüştük. bir saatten fazla sürdü. cumhurbaşkanı ne kadar mülayim, incelikli ise, f tipi söz konusu olunca o kadar sessiz kaldı. sadece adalet bakanı'na iletebileceğini söyledi. zaten bizim umudumuz da bu görüşmeden sonra kırıldı.
"babalar, askerlikten olsun, memurluktan olsun, devletle yüz yüze kalan insanlar. bu yüzden eylemlerde hep çekingen dururlar. annelerin hayatı hep dört duvar arasında geçtiği için devleti de, polisi de bilmezler. o yüzden eylemlerde hep pervasızdırlar. gider, eylem yapar gelirler."
bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikâyesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.
Kategori:
.fragman,
#cinayet,
#devlet,
#iktidar,
#işkence,
#ölüm,
#şiddet,
#tc,
#türkiye,
behiç aşçı,
ece temelkuran,
şükrü erbaş
9.08.2021
capoeira
ece temelkuran
capoeira, angolalı yerlilerin portekizli efendiler ülkelerini sömürgeleştirdiği, kendilerini köleleştirdiği zaman kendi aralarında buldukları bir dövüş sanatı. afrika'da daha mistik kökenleri olmasına ve daha şiddet içeren bir biçimde yapılmasına rağmen portekizlilerin afrika'dan brezilya'ya getirdiği siyah kölelerle birlikte latin amerika'da dansa dönüşmüş bir sanat ve spor. sanatla sporun arasında durmasının bir nedeni var. köleler, efendilerini devirmek için savunma ve saldırı talimi yaparken kavga antrenmanı yaptıkları belli olmasın diye bu dövüş hareketlerini dans figürleri olarak geliştirmişler. fakat eski kölelik düzeni yıkıldıktan sonra bu kavga talimleri daha ziyade dans olarak yapılmaya başlanmış. iki kişilik, müthiş esneklik ve akrobasi yeteneği gerektiren bu kavga görünümlü dansı yaparken tarafların birbirine değmemeleri gerekiyor. eğer biri diğerine dokunursa dans bitiyor, dokunan kişi kaybediyor.
capoeira, angolalı yerlilerin portekizli efendiler ülkelerini sömürgeleştirdiği, kendilerini köleleştirdiği zaman kendi aralarında buldukları bir dövüş sanatı. afrika'da daha mistik kökenleri olmasına ve daha şiddet içeren bir biçimde yapılmasına rağmen portekizlilerin afrika'dan brezilya'ya getirdiği siyah kölelerle birlikte latin amerika'da dansa dönüşmüş bir sanat ve spor. sanatla sporun arasında durmasının bir nedeni var. köleler, efendilerini devirmek için savunma ve saldırı talimi yaparken kavga antrenmanı yaptıkları belli olmasın diye bu dövüş hareketlerini dans figürleri olarak geliştirmişler. fakat eski kölelik düzeni yıkıldıktan sonra bu kavga talimleri daha ziyade dans olarak yapılmaya başlanmış. iki kişilik, müthiş esneklik ve akrobasi yeteneği gerektiren bu kavga görünümlü dansı yaparken tarafların birbirine değmemeleri gerekiyor. eğer biri diğerine dokunursa dans bitiyor, dokunan kişi kaybediyor.
1.07.2021
zaman
ece temelkuran
kadında zaman geçmez. sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.
savaşın en şefkatli yanı budur. kendini kapıp koyvermek isteyenlere kucağını açar. uyku gibi yumuşak, kan kadar ılık bir gürültü kucağı savaş. eriyip gitmek isteyenlerden hesap sormayan boz bulanık bir toz yatağı.
tanrı'ya değil ama çocuklara inanıyorum.
savaş, korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir.
bizim buralarda kadınlar birinin karısı, birinin kızı değilse öyle politika molitika yapamazlar.
biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.
yara, en canlı yeridir gövdenin. hareket oradadır. can, tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası.
dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
kadında zaman geçmez. sakın günün birinde iyileşmek için zamana güvenme.savaşın en şefkatli yanı budur. kendini kapıp koyvermek isteyenlere kucağını açar. uyku gibi yumuşak, kan kadar ılık bir gürültü kucağı savaş. eriyip gitmek isteyenlerden hesap sormayan boz bulanık bir toz yatağı.
tanrı'ya değil ama çocuklara inanıyorum.
savaş, korkak bir erkeğin en iyi saklanacağı sistir.
bizim buralarda kadınlar birinin karısı, birinin kızı değilse öyle politika molitika yapamazlar.
biri olmamanın konforu insanı çok çabuk soysuzlaştırır.
yara, en canlı yeridir gövdenin. hareket oradadır. can, tam yaradadır. biz, yani kimilerimiz, kan gibiyiz. yaranın olduğu yere doğru akıyoruz. başka türlü akmayı bilmiyoruz. bizim için hayat orada. dünyanın canı neresinden yanıyorsa başkent orası.
dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
6.09.2020
yolculuk
v.s. naipaul: yeni bir başlangıcın pek ender mümkün olmasına ve dünya kişisel yalanımızı sürdürmemizi sağlamasına rağmen, gidiş gidiştir. kırar, kemiğin her seferinde yeniden oturtulması gerekir.
jodi picoult: önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir.
gogol: dünyayı dolaşmak, değişik insanlarla konuşmak canlı bir kitap okumaya benzer, ikinci bir ilim sayılır. göremediğin şeyleri görür; yeni, hiç tanımadığın insanlarla karşılaşırsın. yabancılarla konuşmak da çok değerli şeyler kazandırır insana.
kiran desai: bir yolculuğun bir kez başladı mı sonu yoktur.
ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.
tomris uyar: insanlar ya yolculukta ya sarhoşken kendilerini açığa vururlar.
joyce carol oates: bir kere bir yerden ayrıldıktan, bir kere oradan sürüldükten sonra, yapmış olduğunuz bütün ziyaretler dağılır, bir tek ziyarete dönüşür ve o da zamanla bulanık bir rüya gibi zor anımsanır.
hermann hesse: sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.
jean baudrillard: yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.
30.06.2019
uzun lafın kısası
sigmund freud: anatomi yazgıdır.
adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.
augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.
cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.
philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.
ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.
doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.
howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.
edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.
jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.
montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.
turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.
adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.
augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.
cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.
philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.
ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.
doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.
howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.
edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.
jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.
montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.
turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.
5.08.2017
din
ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.
catherine clement: düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.
leyla erbil: yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.
ece temelkuran: tanrı'nın orta doğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.
şerif mardin: insan, dinsel fikirlerinin kendi iç hayatının bir projeksiyonu olduğunu anladığı anda, artık kendi tabiatının dışında bir miyar aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye çalışacaktır.
joyce carol oates: eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?
oscar lewis: dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.
susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.
erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.
2.12.2016
ne anlatayım ben sana!
ece temelkuran
başkalarının hikâyelerini dinlemeyenler, bir gün hikâyelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.
ihtiyar erkekler ağladığında bir krallık yıkılır yüzlerinde.
şeyleri birbirinden başka biçimde tarif eden insanlar aynı hayatta başka başka hayatlar görürler. hayatlarımız aslında dillerimizin birbirinden söküldüğü yerlerden sökülürler. artık birbirimize tercüme edilemez, birbirimize değmeyiz. yollarımız böyle ayrılır işte, hayatlarımız çatallanır.
vakitsizlik, sorgucuların ve tek kelimelik cevaplar isteyen soruların bizi kendi dünyalarına çekmek için söyledikleri bir yalandır. oysa yeryüzü binyıllardır öğretti ki bize; insan, insanlardan uzun sürer. ömürden daha uzun bir şeydir hayat.
kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.
insan emek verdiği şeyi seviyor. iğneyle kuyu kazıyorsun. babalık ise hariçten bir duygu.
mehmet bekaroğlu: insanlar kendilerini o kadar yalnız ve çaresiz görüyorlar, o kadar anlam boşluğuna düşüyorlar ki, kendilerini feda ederek ayakta durmaya, var olmaya çalışıyorlar.
her kötü hikâye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.
bütün korkularımız arasında biz, en çok birbirimizden korkarız. biz, birbirimize değeceğimiz yerlerimizde şüpheci ve saldırgan uç beyleri besleriz. birbirimize değmeye yarayan derimizde ve dilimizde teyakkuz halindeyiz. derimizde ve dilimizde beslediğimiz uç beylerimiz, beslendikçe semiriyor, semirdikçe ülkelerini ve barbarlıklarını genişletiyorlar içimize doğru. biz artık şüphe, korku ve öfkeden müteşekkiliz.
mucizevidir, görebileceği her şeye karşı bir direnç uyur insanoğlunda.
başkalarının hikâyelerini dinlemeyenler, bir gün hikâyelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.ihtiyar erkekler ağladığında bir krallık yıkılır yüzlerinde.
şeyleri birbirinden başka biçimde tarif eden insanlar aynı hayatta başka başka hayatlar görürler. hayatlarımız aslında dillerimizin birbirinden söküldüğü yerlerden sökülürler. artık birbirimize tercüme edilemez, birbirimize değmeyiz. yollarımız böyle ayrılır işte, hayatlarımız çatallanır.
vakitsizlik, sorgucuların ve tek kelimelik cevaplar isteyen soruların bizi kendi dünyalarına çekmek için söyledikleri bir yalandır. oysa yeryüzü binyıllardır öğretti ki bize; insan, insanlardan uzun sürer. ömürden daha uzun bir şeydir hayat.
kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.
insan emek verdiği şeyi seviyor. iğneyle kuyu kazıyorsun. babalık ise hariçten bir duygu.
mehmet bekaroğlu: insanlar kendilerini o kadar yalnız ve çaresiz görüyorlar, o kadar anlam boşluğuna düşüyorlar ki, kendilerini feda ederek ayakta durmaya, var olmaya çalışıyorlar.
her kötü hikâye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.
bütün korkularımız arasında biz, en çok birbirimizden korkarız. biz, birbirimize değeceğimiz yerlerimizde şüpheci ve saldırgan uç beyleri besleriz. birbirimize değmeye yarayan derimizde ve dilimizde teyakkuz halindeyiz. derimizde ve dilimizde beslediğimiz uç beylerimiz, beslendikçe semiriyor, semirdikçe ülkelerini ve barbarlıklarını genişletiyorlar içimize doğru. biz artık şüphe, korku ve öfkeden müteşekkiliz.
mucizevidir, görebileceği her şeye karşı bir direnç uyur insanoğlunda.
14.04.2016
yüzler
ece temelkuran
inanmış insanların yüzleri birbirine benzer.
benim evim sensin. birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.
insanlar yerinden kıpırdamıyor. kimse gitmiyor. uzakta başka bir dünya. sanki bize daha ait bir dünya var da. gerçek anlamda gitmiyor yani kimse, hiçbir yere. her şey gitmeyelim diye kurgulanmış sanki. facebook, google map. ne bileyim think-tank'ler.
insan nasıl yaşıyorsa öyle sevişiyor.
değiştirirken değişmeyi, kaybolmayı ve yok olmayı göze alacaksın. yardım ettiğin insanların sana yardım etmesine izin vereceksin. eşitleneceksin yani. tamı tamına, sonuna kadar eşitleneceksin. o zaman değişiyor insanlar. yeni bir biçim alıyorlar.
kavganın tek bir kuralı vardır: öfkesi daha büyük olan, eninde sonunda kazanır.
kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.
bir kadının boynu, en uzun cümlesidir. sessiz, beyaz, uzayıp giden ama hep konuşan bir cümle.
on-on bir yaşında bir çocuğun babası bir bombalamada öldürülüyor. çocuk hizbullah'tan abilere gidiyor. çocuk kuran okuyor. çocuk eğitimde. çocuk aniden kamuflaj, haki kıyafetler giyiyor. çocuğun elinde bomba. çocuk koşuyor ve bomba patlıyor.
inanmış insanların yüzleri birbirine benzer.benim evim sensin. birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.
insanlar yerinden kıpırdamıyor. kimse gitmiyor. uzakta başka bir dünya. sanki bize daha ait bir dünya var da. gerçek anlamda gitmiyor yani kimse, hiçbir yere. her şey gitmeyelim diye kurgulanmış sanki. facebook, google map. ne bileyim think-tank'ler.
insan nasıl yaşıyorsa öyle sevişiyor.
değiştirirken değişmeyi, kaybolmayı ve yok olmayı göze alacaksın. yardım ettiğin insanların sana yardım etmesine izin vereceksin. eşitleneceksin yani. tamı tamına, sonuna kadar eşitleneceksin. o zaman değişiyor insanlar. yeni bir biçim alıyorlar.
kavganın tek bir kuralı vardır: öfkesi daha büyük olan, eninde sonunda kazanır.
kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.
bir kadının boynu, en uzun cümlesidir. sessiz, beyaz, uzayıp giden ama hep konuşan bir cümle.
on-on bir yaşında bir çocuğun babası bir bombalamada öldürülüyor. çocuk hizbullah'tan abilere gidiyor. çocuk kuran okuyor. çocuk eğitimde. çocuk aniden kamuflaj, haki kıyafetler giyiyor. çocuğun elinde bomba. çocuk koşuyor ve bomba patlıyor.
9.03.2016
neo-liberalizm
ece temelkuran
insanlık, son yüz yılda, en az tanrı kadar iyi bir masal daha üretti: neo-liberalizm.
başka hangi yüzyılda krallar, daha az kişinin daha çok yiyeceği, daha çok kişinin aç kalarak öleceğini ve herkes için en iyisinin bu olduğunu söylese bu kadar geniş bir tebayı inandırabilirdi kendine? hangi kral, "gökyüzünün ve yeryüzünün tüm renkleri yok olana kadar somuracağız maviyi ve yeşili. doğanın kusmuklarından ciklet ve deodorant yapacağız." dese, hangi çılgın teba sevinçle koşardı cikletlerle deodorantları almaya? "asyalı çocukları tuvalete bile gitmelerini yasaklayarak çalıştıracağız ve onların küçük elleriyle yaptıkları plastik oyuncakları hazır yemek zincirlerinde dünyanın dört bir yanında hediye olarak, zehirli 'çocuk menüleriyle' birlikte başka çocuklara vereceğiz. böylece doğu'daki ve batı'daki çocukların aynı anda canına okuyacağız" dese krallar, hangi cahil orta çağ insanı inanırdı buna? başka ne diyor krallar:
bir kıtanın bütün güzel, küçük kızlarını alıp para karşılığı tecavüze uğramaları için gemilere bindirip başka memleketlere göndereceğiz!
geri kalan erkeklere birbirlerini öldürmeleri için eski masalları hatırlatacağız. "kimlik" ve "inanç" diye iki karışmış yumağı önlerine atacağız ve onlar bu yumakların olmayan ucunu bulmaya çalışırken gerek duydukları silahları, kurşunları biz onlara satacağız!
güney'i öyle sömüreceğiz ve susturacağız ki, iyice sersemleyip gövdelerine bombalar bağlayarak şehir merkezlerinde patlayacak insanlar. biz bu arada fabrika gemilerimizle kendimize ucuz işçi aramak için ülke ülke dolaşacağız. hangi ülkenin zenginleri bizi yerli açlardan korumak için daha çok silaha ve vicdansızlığa sahipse orada konaklayıp emeceğimiz zenginlikler bitince "bay bay!" diyerek çekip gideceğiz. belki geride bizden hatıra olsun diye ufak tefek toplumsal sorumluluk projeleri bırakacağız. diyelim nijerya'da toprağın canını emip buna karşı çıkanları astırarak arkasından bir çocuk parkı yapacağız.
orta doğu'nun kalbini duvarlarla ikiye ayıracağız. duvar işi tutarsa bu fikri amerika kıtalarına taşıyacağız.
batı'da insanların yapılanlardan vicdan azabı duymaması için yeni filmler üreteceğiz durmadan. kötü adamları vampirlerden ve şeytanlardan tutacağız. gençler artık dünyayı kurtarmak istemeyecekler; çünkü kötülüğün, vampirler ve ufo'lardan geldiğine inanacaklar. eski isyan hikayelerini onlardan o kadar iyi saklayacağız ki, yoksunluğun kaderleri olduğundan başka bir şey bilmeyecekler. öfkelendikçe ellerindeki "play station" düğmelerine daha hızlı basıp hayali canavarları öldürecekler. yetmezse internetten silah ısmarlayıp kurşunlarını wall mart'tan alarak gidip okullarında asgari ücretle çalışan öğretmenlerini vuracaklar. onlar öğretmenleri vurmazsa öğretmenler aklını oynatıp öğrencilerini kurşunlayacaklar. bu arada hiçbir şey üretmeden sayılarla oynayanlar wall street'te, öğretmenler ve öğrenciler için onlar hiç bilmeden karar verecekler. onlar karar vermeden önce sabahları gelip askerler, orta doğu'ya uzaktan attıkları bombaların çocukları öldürdüğünü saklayarak borsanın başlangıç çanını çalacaklar.
gün akşam olacak, avrupa'nın arka sokaklarında "kağıtsız" ve "kayıtsız" adamlar ve kadınlar, nelerini satsalar sabaha bir çörek parası kazanacaklarını düşünecekler. en çok kamyonların arkasında gelen yeni kağıtsız ve kayıtsız adamlardan ve kadınlardan, yani kendilerinden de ucuz olandan nefret edecekler. gölge gibi büyüyecek kalabalıklar sokaklarda. çünkü sistemin güneşi battıkça uzayacak yoksulluğun gölgesi. bütün avrupa kapkara bir buluta benzeyen yoksulluk gölgesiyle karanlıkta kalana kadar sürecek bu. sonra bir gün paris'in arka sokaklarında gölgelerin arasından bir patlama duyulacak, bir araba yanacak. büyük isyanlar için geri sayım başlayacak.
bütün bunlar olurken, bütün bunlar geçip giderken yerin yüzünden, karın kaslarınızın düzleşmesi için yeni aletler icat edilecek ve victoria's secret defilesi için yeni seçmeler yapılacak. güzellik yarışmalarında kızlar insanlara yardım etmekten söz edecek ve dünya barışından; ama yine de en güzel memelisi birinci gelecek. araba ve kot pantolon reklamlarında icat edilecek hayat sloganları. giderek daha büyük kalabalıklar, içlerindeki sıkıntıdan nike ayakkabı giyerek kurtulabileceğine inanacak. kadınların dudakları kolajenle şişerken, erkekler içinden ferrari'ler geçen hayaller için bir araya gelecek sadece. çocuklarımızı göndermek için en iyi okulları bulmaya çalışacağız ve bu okulların hiçbiri çocuklara ağaçların isimlerini öğretemeyecek, bir simidi tam ikiye bölerek paylaşmayı ve arka sıralarda oturan bahtsızlarla dayanışmayı. arada birkaç tane üretim hatası çıkarsa, bir çocuğun aklına bütün bunların yanlış olduğu takılıverirse onların da icabına, zamanı gelince hapishanelerimiz bakacak. hapishanelerimiz kıymalaştırılamamış genç insanları sadece atm'lerden para çekebilen yaratıklara dönüştürene kadar işkence edecek. işkenceden bir sonuç alınamazsa bazı mahkumlar "sabuna basıp kayarak düşecek." ölenler hesabı sorulamayacak kadar çoğalacak. hesap sormak isteyenler aç kalmakla tehdit edilecek. sonunda ekranda kolları ve bacakları olmayan bir çocuk göreceksiniz. zenginlerin bombalarıyla yok edilmiş bir çocuk çıkıp o zenginlerden takma kol ve bacak alacak. dünya ağlarken izlediklerine, reklamlar girecek. en sonunda, bütün bunların yeniden başlaması için bir reklam arası verilecek. reklamlar bitince.. ne demiştik en başta? krallar yeniden konuşmaya başlayacak. konuştuklarında en çok bütün bunların insanlığın başına gelebilecek en iyi şey olduğunu söyleyecek krallar. biz başka bütün hayat seçeneklerinin uzak birer hayal olduğuna inanacağız bu keşmekeş içinde. ya ulaşılmayacak kadar güzel ya da güzel olamayacak kadar masalsı. işte bu yüzden venezuela çok uzak geliyor bize. bu yüzden öyle inanmaz ya da kötü bir son bekler gibi bakıyor insanların gözleri o ülkeyle ilgili anlattıklarıma.
insanlık, son yüz yılda, en az tanrı kadar iyi bir masal daha üretti: neo-liberalizm.başka hangi yüzyılda krallar, daha az kişinin daha çok yiyeceği, daha çok kişinin aç kalarak öleceğini ve herkes için en iyisinin bu olduğunu söylese bu kadar geniş bir tebayı inandırabilirdi kendine? hangi kral, "gökyüzünün ve yeryüzünün tüm renkleri yok olana kadar somuracağız maviyi ve yeşili. doğanın kusmuklarından ciklet ve deodorant yapacağız." dese, hangi çılgın teba sevinçle koşardı cikletlerle deodorantları almaya? "asyalı çocukları tuvalete bile gitmelerini yasaklayarak çalıştıracağız ve onların küçük elleriyle yaptıkları plastik oyuncakları hazır yemek zincirlerinde dünyanın dört bir yanında hediye olarak, zehirli 'çocuk menüleriyle' birlikte başka çocuklara vereceğiz. böylece doğu'daki ve batı'daki çocukların aynı anda canına okuyacağız" dese krallar, hangi cahil orta çağ insanı inanırdı buna? başka ne diyor krallar:
bir kıtanın bütün güzel, küçük kızlarını alıp para karşılığı tecavüze uğramaları için gemilere bindirip başka memleketlere göndereceğiz!
geri kalan erkeklere birbirlerini öldürmeleri için eski masalları hatırlatacağız. "kimlik" ve "inanç" diye iki karışmış yumağı önlerine atacağız ve onlar bu yumakların olmayan ucunu bulmaya çalışırken gerek duydukları silahları, kurşunları biz onlara satacağız!
güney'i öyle sömüreceğiz ve susturacağız ki, iyice sersemleyip gövdelerine bombalar bağlayarak şehir merkezlerinde patlayacak insanlar. biz bu arada fabrika gemilerimizle kendimize ucuz işçi aramak için ülke ülke dolaşacağız. hangi ülkenin zenginleri bizi yerli açlardan korumak için daha çok silaha ve vicdansızlığa sahipse orada konaklayıp emeceğimiz zenginlikler bitince "bay bay!" diyerek çekip gideceğiz. belki geride bizden hatıra olsun diye ufak tefek toplumsal sorumluluk projeleri bırakacağız. diyelim nijerya'da toprağın canını emip buna karşı çıkanları astırarak arkasından bir çocuk parkı yapacağız.
orta doğu'nun kalbini duvarlarla ikiye ayıracağız. duvar işi tutarsa bu fikri amerika kıtalarına taşıyacağız.
batı'da insanların yapılanlardan vicdan azabı duymaması için yeni filmler üreteceğiz durmadan. kötü adamları vampirlerden ve şeytanlardan tutacağız. gençler artık dünyayı kurtarmak istemeyecekler; çünkü kötülüğün, vampirler ve ufo'lardan geldiğine inanacaklar. eski isyan hikayelerini onlardan o kadar iyi saklayacağız ki, yoksunluğun kaderleri olduğundan başka bir şey bilmeyecekler. öfkelendikçe ellerindeki "play station" düğmelerine daha hızlı basıp hayali canavarları öldürecekler. yetmezse internetten silah ısmarlayıp kurşunlarını wall mart'tan alarak gidip okullarında asgari ücretle çalışan öğretmenlerini vuracaklar. onlar öğretmenleri vurmazsa öğretmenler aklını oynatıp öğrencilerini kurşunlayacaklar. bu arada hiçbir şey üretmeden sayılarla oynayanlar wall street'te, öğretmenler ve öğrenciler için onlar hiç bilmeden karar verecekler. onlar karar vermeden önce sabahları gelip askerler, orta doğu'ya uzaktan attıkları bombaların çocukları öldürdüğünü saklayarak borsanın başlangıç çanını çalacaklar.
gün akşam olacak, avrupa'nın arka sokaklarında "kağıtsız" ve "kayıtsız" adamlar ve kadınlar, nelerini satsalar sabaha bir çörek parası kazanacaklarını düşünecekler. en çok kamyonların arkasında gelen yeni kağıtsız ve kayıtsız adamlardan ve kadınlardan, yani kendilerinden de ucuz olandan nefret edecekler. gölge gibi büyüyecek kalabalıklar sokaklarda. çünkü sistemin güneşi battıkça uzayacak yoksulluğun gölgesi. bütün avrupa kapkara bir buluta benzeyen yoksulluk gölgesiyle karanlıkta kalana kadar sürecek bu. sonra bir gün paris'in arka sokaklarında gölgelerin arasından bir patlama duyulacak, bir araba yanacak. büyük isyanlar için geri sayım başlayacak.
bütün bunlar olurken, bütün bunlar geçip giderken yerin yüzünden, karın kaslarınızın düzleşmesi için yeni aletler icat edilecek ve victoria's secret defilesi için yeni seçmeler yapılacak. güzellik yarışmalarında kızlar insanlara yardım etmekten söz edecek ve dünya barışından; ama yine de en güzel memelisi birinci gelecek. araba ve kot pantolon reklamlarında icat edilecek hayat sloganları. giderek daha büyük kalabalıklar, içlerindeki sıkıntıdan nike ayakkabı giyerek kurtulabileceğine inanacak. kadınların dudakları kolajenle şişerken, erkekler içinden ferrari'ler geçen hayaller için bir araya gelecek sadece. çocuklarımızı göndermek için en iyi okulları bulmaya çalışacağız ve bu okulların hiçbiri çocuklara ağaçların isimlerini öğretemeyecek, bir simidi tam ikiye bölerek paylaşmayı ve arka sıralarda oturan bahtsızlarla dayanışmayı. arada birkaç tane üretim hatası çıkarsa, bir çocuğun aklına bütün bunların yanlış olduğu takılıverirse onların da icabına, zamanı gelince hapishanelerimiz bakacak. hapishanelerimiz kıymalaştırılamamış genç insanları sadece atm'lerden para çekebilen yaratıklara dönüştürene kadar işkence edecek. işkenceden bir sonuç alınamazsa bazı mahkumlar "sabuna basıp kayarak düşecek." ölenler hesabı sorulamayacak kadar çoğalacak. hesap sormak isteyenler aç kalmakla tehdit edilecek. sonunda ekranda kolları ve bacakları olmayan bir çocuk göreceksiniz. zenginlerin bombalarıyla yok edilmiş bir çocuk çıkıp o zenginlerden takma kol ve bacak alacak. dünya ağlarken izlediklerine, reklamlar girecek. en sonunda, bütün bunların yeniden başlaması için bir reklam arası verilecek. reklamlar bitince.. ne demiştik en başta? krallar yeniden konuşmaya başlayacak. konuştuklarında en çok bütün bunların insanlığın başına gelebilecek en iyi şey olduğunu söyleyecek krallar. biz başka bütün hayat seçeneklerinin uzak birer hayal olduğuna inanacağız bu keşmekeş içinde. ya ulaşılmayacak kadar güzel ya da güzel olamayacak kadar masalsı. işte bu yüzden venezuela çok uzak geliyor bize. bu yüzden öyle inanmaz ya da kötü bir son bekler gibi bakıyor insanların gözleri o ülkeyle ilgili anlattıklarıma.
7.11.2014
türk olmak
ece temelkuran
türk olmak yorucu bir şeydir. her gün kendimizi ayakta tutmaya çalışırız. üç darbe, siyasal islam, kürt sorunu, ekonomik krizler, kadın-erkek eşitsizliği, "jeopolitik konumumuzdan kaynaklanan özel durumumuz" yüzünden sürekli tehdit altında hissetmeyi öğreten bir dış politika, ülkemizin benzersiz olduğu için açıklanamaz olduğu sanrısı, dünya üzerindeki trajikomik yalnızlığımız, her uluslararası futbol karşılaşmasında viyana kapılarına yeniden dayanıyormuşuz milli hissi, turist kızları kendilerine aşık ettiklerinde kendilerini fetihçi osmanlı kahramanı gibi hisseden türk erkekleri ve her müslüman olup türk vatandaşlığına geçen hristiyan'ı hayret ve tebrikle manşetlere çıkaran ucuz gazeteler..
üç tarafı denizle, beş tarafı kederle çevrilidir bu toprağın. belki gidenler kalanlardan kalabalıktır; muhakkak ölenler, yaşayanlardan.. çünkü en yakınımızdakileri uzaklara itmek üzerinedir yan yana yaşama geleneğimiz. biz, her gece ışıklarını gördüklerimize bir kere bile bakmamaya alışmışız. en yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız.
hepimize, bütün dünya çocuklarına nereye, hangi acıya ait olduklarına dair bir hikaye öğretilir.
"yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim." (rakel dink)
en sert olanları, en sekter olanları kimse öldürmez. onlar karşılıklı bir oyunun parçasıdır. öldürülenler, bu oyunun parçası olmak istemeyenlerdir. onlar oyunun varlığına, dolayısıyla kavga eden tarafların varlığına karşı bir tehdittir. bu yüzdendir ki hep onlar kurban seçilirler.
her siyasi suikast, hedef aldığı insanla birlikte onun temsil ettiklerini de öldürür. musa anter ölür, kürt meselesinin çözümünde bir dil yok olur. uğur mumcu vurulur, devlet-siyaset-mafya üçgenindeki karanlık ilişkileri araştıran gazetecilik biter. ve başkaları, sonra başkaları.. sonunda hrant ölür ve türkiye tarihini sorgulamak için aralanan kapı kapanır.
senin yasını tuttuğun katliam, benim ülkemde vahşetin sıradanlaşması tarihinin başlangıcıdır. 1915 yazı, evet kardeşim, ülkemde ölümü sessizlikle örtmenin ilk hasatıdır.
türk olmak yorucu bir şeydir. her gün kendimizi ayakta tutmaya çalışırız. üç darbe, siyasal islam, kürt sorunu, ekonomik krizler, kadın-erkek eşitsizliği, "jeopolitik konumumuzdan kaynaklanan özel durumumuz" yüzünden sürekli tehdit altında hissetmeyi öğreten bir dış politika, ülkemizin benzersiz olduğu için açıklanamaz olduğu sanrısı, dünya üzerindeki trajikomik yalnızlığımız, her uluslararası futbol karşılaşmasında viyana kapılarına yeniden dayanıyormuşuz milli hissi, turist kızları kendilerine aşık ettiklerinde kendilerini fetihçi osmanlı kahramanı gibi hisseden türk erkekleri ve her müslüman olup türk vatandaşlığına geçen hristiyan'ı hayret ve tebrikle manşetlere çıkaran ucuz gazeteler..üç tarafı denizle, beş tarafı kederle çevrilidir bu toprağın. belki gidenler kalanlardan kalabalıktır; muhakkak ölenler, yaşayanlardan.. çünkü en yakınımızdakileri uzaklara itmek üzerinedir yan yana yaşama geleneğimiz. biz, her gece ışıklarını gördüklerimize bir kere bile bakmamaya alışmışız. en yakınımızdakilerdir bizim en uzak komşularımız.
hepimize, bütün dünya çocuklarına nereye, hangi acıya ait olduklarına dair bir hikaye öğretilir.
"yaşı kaç olursa olsun; 17 veya 27, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim." (rakel dink)
en sert olanları, en sekter olanları kimse öldürmez. onlar karşılıklı bir oyunun parçasıdır. öldürülenler, bu oyunun parçası olmak istemeyenlerdir. onlar oyunun varlığına, dolayısıyla kavga eden tarafların varlığına karşı bir tehdittir. bu yüzdendir ki hep onlar kurban seçilirler.
her siyasi suikast, hedef aldığı insanla birlikte onun temsil ettiklerini de öldürür. musa anter ölür, kürt meselesinin çözümünde bir dil yok olur. uğur mumcu vurulur, devlet-siyaset-mafya üçgenindeki karanlık ilişkileri araştıran gazetecilik biter. ve başkaları, sonra başkaları.. sonunda hrant ölür ve türkiye tarihini sorgulamak için aralanan kapı kapanır.
senin yasını tuttuğun katliam, benim ülkemde vahşetin sıradanlaşması tarihinin başlangıcıdır. 1915 yazı, evet kardeşim, ülkemde ölümü sessizlikle örtmenin ilk hasatıdır.
Kategori:
.fragman,
#cinayet,
#devlet,
#faşizm,
#soykırım,
#tc,
#türkiye,
ece temelkuran,
rakel dink
4.04.2014
beatrice
ece temelkuran
1915'ten sonra anadolu'dan ayrılan beatrice, her yıl, doğduğu şehir olan sivas'ı ziyaret ediyormuş. ihtiyar beatrice bir yaz sivas'ı ziyaret ettiği sırada gözlerini son kez yummuş. onun köyünden bir ihtiyar nereden bulduysa hrant'ı bulup haber vermiş, istanbul'da akrabası varsa haber versin diye. hrant, "ne yapalım?" diye sormuş telefondaki yaşlı adama. şu cevabı almış:
"bırak oğlum, kadıncağız burada gömülsün. su çatlağını bulmuş."
hrant bu hikayenin sonunda, "ermenilerin topraklarımızda gözü var" korkusuyla yaşayan milliyetçileri kast ederek, ellerini havaya kaldırıp haykırmıştı:
"evet bu ülkenin toprağında gözümüz var. ama alıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için!"
ülkem.. ne çok kalp gömülü dibinde. o çorak topraklar ne çok sevgi ve kederle anılıyor uzaklarda. her gün uzaklarda birileri için daha da güzelleşiyor stepler. ve bunu bilmeden, duymadan bile biliyoruz aslında orada yaşarken. yoksa neden güneydoğu'daki yaşlı adamlar -hayret, şimdi hatırlıyorum bunu- bakıp bakıp taş yapılara, cümlenin gerisini hiç getirmeden "bu binaları ermeni ustalar yaptı. bir daha kimse bu kadar güzelini yapamadı" desin? izmir'in sıcağında balkonlarda eteklerini yelleyen kadınlar niye ikide bir "rumlar binaların arasını aralık bırakırdı ki denizin esintisi şehre girsin. ah! şimdi öyle mi ya?" diye söylensin yelpazelenirken? fethiyeli ninem muhakkak, "gidenlerden" bahsediyordu. "biz döşeğe çarşaf geçirmeyi, turşu kurmayı hep onlardan öğrendik" derken. niye hiç sormadım ona "gidenlerin" kim olduğunu? niye şimdi hatırlıyorum hatırladığımı bilmediklerimi? gövdemde, öğrenmeden bildiğim bir bilgi uyanıyor sanki.
ülkemin kalbi.. ne çok kalp gömülü dibinde. biliyorlar aslında "gidenlerin" olduğunu ve saklıyorlar kalplerinde onların kalplerini. aslında herkes bilmeden biliyor gidenlerin uzaklardan bu topraklara kadeh kaldırdığını. hakikaten toprağın altında, dağların, ararat'ın dibinde ne olduğunu biliyorlar. sessizce. halklar sessizce hatırlar. çok sessizce..
ülke, unutmaz aslında. toprak da. bellek silinmez. sadece ne hatırlaması gerektiğini bilir. ta dibinde..
1915'ten sonra anadolu'dan ayrılan beatrice, her yıl, doğduğu şehir olan sivas'ı ziyaret ediyormuş. ihtiyar beatrice bir yaz sivas'ı ziyaret ettiği sırada gözlerini son kez yummuş. onun köyünden bir ihtiyar nereden bulduysa hrant'ı bulup haber vermiş, istanbul'da akrabası varsa haber versin diye. hrant, "ne yapalım?" diye sormuş telefondaki yaşlı adama. şu cevabı almış:
"bırak oğlum, kadıncağız burada gömülsün. su çatlağını bulmuş."
hrant bu hikayenin sonunda, "ermenilerin topraklarımızda gözü var" korkusuyla yaşayan milliyetçileri kast ederek, ellerini havaya kaldırıp haykırmıştı:
"evet bu ülkenin toprağında gözümüz var. ama alıp götürmek için değil, ta dibine gömülmek için!"
ülkem.. ne çok kalp gömülü dibinde. o çorak topraklar ne çok sevgi ve kederle anılıyor uzaklarda. her gün uzaklarda birileri için daha da güzelleşiyor stepler. ve bunu bilmeden, duymadan bile biliyoruz aslında orada yaşarken. yoksa neden güneydoğu'daki yaşlı adamlar -hayret, şimdi hatırlıyorum bunu- bakıp bakıp taş yapılara, cümlenin gerisini hiç getirmeden "bu binaları ermeni ustalar yaptı. bir daha kimse bu kadar güzelini yapamadı" desin? izmir'in sıcağında balkonlarda eteklerini yelleyen kadınlar niye ikide bir "rumlar binaların arasını aralık bırakırdı ki denizin esintisi şehre girsin. ah! şimdi öyle mi ya?" diye söylensin yelpazelenirken? fethiyeli ninem muhakkak, "gidenlerden" bahsediyordu. "biz döşeğe çarşaf geçirmeyi, turşu kurmayı hep onlardan öğrendik" derken. niye hiç sormadım ona "gidenlerin" kim olduğunu? niye şimdi hatırlıyorum hatırladığımı bilmediklerimi? gövdemde, öğrenmeden bildiğim bir bilgi uyanıyor sanki.
ülkemin kalbi.. ne çok kalp gömülü dibinde. biliyorlar aslında "gidenlerin" olduğunu ve saklıyorlar kalplerinde onların kalplerini. aslında herkes bilmeden biliyor gidenlerin uzaklardan bu topraklara kadeh kaldırdığını. hakikaten toprağın altında, dağların, ararat'ın dibinde ne olduğunu biliyorlar. sessizce. halklar sessizce hatırlar. çok sessizce..
ülke, unutmaz aslında. toprak da. bellek silinmez. sadece ne hatırlaması gerektiğini bilir. ta dibinde..
31.05.2011
uzun lafın kısası
sigmund freud: varoluş bir hastalıktır.
george sand: zina, bir kadının sevgilisiyle geçireceği bir saat değil, ondan sonra geceyi kocasının kollarında geçirecek olmasıdır.
arundhati roy: düşlerini yitirirsen aklını da yitirirsin.
ece temelkuran: kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.
franz kafka: nasıl yaşanırsa öyle ölünür.
ingeborg bachmann: insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.
adam fawer: insanın her zaman seçenekleri vardır.
herta müller: bir kadınla erkeğin birbirlerine verecek bir şeyleri olduğunda aynı yatağa girerler. insanlığın en iyi icadıdır yatak.
maggie gee: erkekler güçlüymüş gibi davranırlar ama aslında bebekten farkları yoktur.
vasili grossman: dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.
peter weiss: demokratik yönetimin anlamı, herkesin fikrinin geçerli olmasıdır.
julian barnes: ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.
george sand: zina, bir kadının sevgilisiyle geçireceği bir saat değil, ondan sonra geceyi kocasının kollarında geçirecek olmasıdır.
arundhati roy: düşlerini yitirirsen aklını da yitirirsin.
ece temelkuran: kadınlar avcılarla birlikte olmak ister. kabul edin ya da etmeyin bu böyledir. hiçbir kadın bir çiftçiye aşık olmaz.
franz kafka: nasıl yaşanırsa öyle ölünür.
ingeborg bachmann: insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir, insanın insana yaptıklarındandır.
adam fawer: insanın her zaman seçenekleri vardır.
herta müller: bir kadınla erkeğin birbirlerine verecek bir şeyleri olduğunda aynı yatağa girerler. insanlığın en iyi icadıdır yatak.
maggie gee: erkekler güçlüymüş gibi davranırlar ama aslında bebekten farkları yoktur.
vasili grossman: dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.
peter weiss: demokratik yönetimin anlamı, herkesin fikrinin geçerli olmasıdır.
julian barnes: ben kendi payıma, tohuma kaçmış bir bekar ya da cinsel açıdan soğuk bir eş yerine, zina yapan bir koca ya da aklı hep orasında olan biri tarafından yönetilmeyi yeğlerim.
29.04.2011
uzun lafın kısası
herodotos: en değerli şey, zeki ve güvenilir bir dosttur.
adam fawer: bazen insan istatistiklerin canı cehenneme demeli ve içinden geleni yapmalı.
catherine clement: hiçbir hac yolculuğu masum değildir.
franz kafka: sorgu yargıcına uzaktan bir kadın göster; kadını kaçırmamak için kürsüyü ve sanığı çiğneyip koşar.
jose ortega y gasset: sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.
charles bukowski: birkaç yıl önce dinle ilişkimi kesmiştim. gerçek olduğunu varsayarsak insanları aptallaştırıyor veya aptalları çekiyordu. gerçek değilse, aptallar daha da aptaldılar.
montaigne: hiçbir kazanç başkasına zarar vermeden sağlanamaz.
ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.
peter ackroyd: mutlulukla başlarız gençlikte; sonumuz delilikle yoksulluktur.
hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.
turgenyev: acı çekerek eğitim görmeyen insan, her zaman çocuk olarak kalır.
arturo perez-reverte: ülkesini satan bir fanatik olmayı, hayatımı "yaşasın zincirler!" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.
adam fawer: bazen insan istatistiklerin canı cehenneme demeli ve içinden geleni yapmalı.
catherine clement: hiçbir hac yolculuğu masum değildir.
franz kafka: sorgu yargıcına uzaktan bir kadın göster; kadını kaçırmamak için kürsüyü ve sanığı çiğneyip koşar.
jose ortega y gasset: sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.
charles bukowski: birkaç yıl önce dinle ilişkimi kesmiştim. gerçek olduğunu varsayarsak insanları aptallaştırıyor veya aptalları çekiyordu. gerçek değilse, aptallar daha da aptaldılar.
montaigne: hiçbir kazanç başkasına zarar vermeden sağlanamaz.
ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.
peter ackroyd: mutlulukla başlarız gençlikte; sonumuz delilikle yoksulluktur.
hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.
turgenyev: acı çekerek eğitim görmeyen insan, her zaman çocuk olarak kalır.
arturo perez-reverte: ülkesini satan bir fanatik olmayı, hayatımı "yaşasın zincirler!" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.
3.12.2010
hayaletler
ece temelkuran
söz söylemek, insanlığın yüreğine bir kürekle dalıp pası, pusu kaldırmak, bulanıklık yerine berrak hakikatleri koymaktır. hakikatli söz, insanlar öfke ve nefretin gürültüsünde gözlerinin yarısını yitirmişken onlara gözlerinin kayıp yarısını verendir. insanlığın ortak kederini, birinin acısını diğerininkine yeğ tutmadan, birini suçlayıp diğerini topyekün masum ilan etmeden anlatabilmektir hakikatli sözün derdi.
sözün büyüsüdür bu: gözyaşını birleştirir, kahkahaları birbirine ekler. büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı çektiğini söyleme cesaretinden gelir. en iyi bu topraklar bilmez mi öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında taşıyacağını? öldürenin de ölenin de kabul etmeye cesaret edemediği budur aslında. nefretin cephanesini bitirecek olan da..
1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı. kim suçluydu, kim daha güçlüydü, 90 yıl bu konuşuldu. mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. hepimiz, hikayelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. ama biliyorduk, o yaz bizim de utandığımız, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu. oysa biliyoruz, bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında. bilmediğimiz şu:
biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hala.
insanlığın kederi ya da kaderi karşısında efendi duranın sözü nazik olur. bir tek bağırıp çağıranların sözleri keskin ve kabadır. işte keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi için ermenilerle, ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. hayaletlerin çocuklarıyla..
çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa "ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de uzaklardaki ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. ve bu gürültü yüzünden avrupa'nın diplomasi masalarında, strateji kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz. hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin "masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. ve belki de çekiştirildikleri için bu kadar öfkeliler.
hepimiz yorulduk artık. uzaktakiler, orada, ölülerle yaşamaktan yorgunlar. biz, burada suskunluğumuzdan bitkiniz. düşmanlıklarımız gücünü, korkularımızdan alıyor.
korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş yavaş mı?
sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi zamanını mı vermeli onlara?
suya atıldıkça yüzleşiyor muyuz gerçekle yoksa bir daha o gerçeği hiç görmek istemeyecek kadar korkuyor muyuz korkularımızdan?
türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın geliyor bana. bu yüzden hikayelerin anlatılması gerektiğini düşünüyorum hep, yavaş yavaş. eğer bir acıya koyduğumuz ad, o acının anlatılmasını imkansız kılıyorsa önceliği ada değil, hikayeye vererek konuşmak gerekiyor. hikayenin adını ortaklaştırmadan önce hikayenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor.
anlatacaklarıma şaşırmanızı diliyorum. çünkü hayret, insanın en temiz halidir. şaşırıp merak etmenizi diliyorum. merak edip dinlemenizi. çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. çünkü hayaletlerin yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni, sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.
sözün büyüsüdür bu: gözyaşını birleştirir, kahkahaları birbirine ekler. büyüsü, ölenle öldürenin aynı acıyı çektiğini söyleme cesaretinden gelir. en iyi bu topraklar bilmez mi öldürenin öldürdüğünü ömrünce sırtında taşıyacağını? öldürenin de ölenin de kabul etmeye cesaret edemediği budur aslında. nefretin cephanesini bitirecek olan da..
1915 yılında, bu topraklarda karanlık bir yaz yaşandı. kim suçluydu, kim daha güçlüydü, 90 yıl bu konuşuldu. mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. hepimiz, hikayelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. ama biliyorduk, o yaz bizim de utandığımız, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu. oysa biliyoruz, bu topraktan sökülüp gitmiş her şey bu toprağın canını acıtıyor; bal gibi biliyoruz aslında. bilmediğimiz şu:
biz konuşmuyoruz, bizim yerimize hayaletler konuşuyor hala.
insanlığın kederi ya da kaderi karşısında efendi duranın sözü nazik olur. bir tek bağırıp çağıranların sözleri keskin ve kabadır. işte keskin ve kaba olanın yerini hakikatli sözün alabilmesi için, öfkeli hayaletlerin seslerinin yerine yaşayanların sözlerinin geçebilmesi için ermenilerle, ermeni diasporası ile konuşmak gerekiyor artık. hayaletlerin çocuklarıyla..
çünkü mahkeme önlerinde yazar resmi yakanlar bizi ne kadar temsil ediyorsa "ya soykırımı kabul et ya da yok ol" diyenler de uzaklardaki ermenileri o kadar temsil ediyor aslında. ve bu gürültü yüzünden avrupa'nın diplomasi masalarında, strateji kurumlarının koridorlarında pazarlık konusu yapılıyor hepsi "bizim" olan ölülerimiz. hayaletler birimizin "suçunun", diğerinin "masumiyetinin" kanıtı olarak çekiştirilip duruyor. ve belki de çekiştirildikleri için bu kadar öfkeliler.
hepimiz yorulduk artık. uzaktakiler, orada, ölülerle yaşamaktan yorgunlar. biz, burada suskunluğumuzdan bitkiniz. düşmanlıklarımız gücünü, korkularımızdan alıyor.
korkular, korkunun aniden üstüne gidilerek mi geçirilir yoksa yavaş yavaş mı?
sudan korkan çocukları birden denize mi atmalı yoksa kendi zamanını mı vermeli onlara?
suya atıldıkça yüzleşiyor muyuz gerçekle yoksa bir daha o gerçeği hiç görmek istemeyecek kadar korkuyor muyuz korkularımızdan?
türkiye'ye, sokaklara baktıkça ikincisi gerçeğe daha yakın geliyor bana. bu yüzden hikayelerin anlatılması gerektiğini düşünüyorum hep, yavaş yavaş. eğer bir acıya koyduğumuz ad, o acının anlatılmasını imkansız kılıyorsa önceliği ada değil, hikayeye vererek konuşmak gerekiyor. hikayenin adını ortaklaştırmadan önce hikayenin kendisini ortaklaştırmak gerekiyor.
anlatacaklarıma şaşırmanızı diliyorum. çünkü hayret, insanın en temiz halidir. şaşırıp merak etmenizi diliyorum. merak edip dinlemenizi. çünkü hayaletler artık uykularına dönmek istiyor. çünkü hayaletlerin yaşayanlardan daha çok konuştuğu topraklarda yaşamak beni, sizi, hepimizi, farkına varmıyoruz belki ama, müthiş yoruyor.
29.11.2010
uzun lafın kısası
muriel barbery: genç bir kadın evini ateşe verdi. neden yaptığı sorulduğunda, "bir duygu hissetmek istemiştim." cevabını verdi.
howard fast: hiç kimseye güvenme, asla hayal kırıklığına düşmezsin.
jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır.
dragan babic: kızlara ne kadar haşin davranır, onlardan ne kadar çok isterseniz, onlar size o kadar çok verirler.
ece temelkuran: yeryüzündeki her anlaşmazlık kendi endüstrisini yaratır.
maksim gorki: hep yararı dokunsa bile, kendi başına yanılmak başkalarının yanlışlarını yinelemekten daha iyidir.
edip cansever: insanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.
philip roth: dünyanın koşuşturması içinde en az acıyla yaşamanın sırrı, olabildiğince çok insanın sizin aldanışlarınıza katılmasını sağlamaktır.
turgenyev: sövüp saymak için bile olsa, insanın başkalarına ihtiyacı vardır.
adam fawer: tipik bilim adamları içine kapanık insanlardır. gerçek dünyada başarılı olmak için gerekli olan iletişim becerilerinden yoksun olurlar.
edith wharton: birey, hemen her zaman ortak çıkar olarak kabul edilen şeye kurban edilir.
david dickson: bilim ve teknoloji tarafsız değildir, büyük ölçüde iktidara ve sermayeye eklemlenmiştir ve egemen sınıfı güçlendirme işlevi görmektedir.
howard fast: hiç kimseye güvenme, asla hayal kırıklığına düşmezsin.
jostein gaarder: demokrasi, cahil kitlelerin egemen olduğu bir yönetim biçimine dönüşebilme tehlikesini barındırır.
dragan babic: kızlara ne kadar haşin davranır, onlardan ne kadar çok isterseniz, onlar size o kadar çok verirler.
ece temelkuran: yeryüzündeki her anlaşmazlık kendi endüstrisini yaratır.
maksim gorki: hep yararı dokunsa bile, kendi başına yanılmak başkalarının yanlışlarını yinelemekten daha iyidir.
edip cansever: insanın insana verebileceği en değerli şey yalnızlıktır.
philip roth: dünyanın koşuşturması içinde en az acıyla yaşamanın sırrı, olabildiğince çok insanın sizin aldanışlarınıza katılmasını sağlamaktır.
turgenyev: sövüp saymak için bile olsa, insanın başkalarına ihtiyacı vardır.
adam fawer: tipik bilim adamları içine kapanık insanlardır. gerçek dünyada başarılı olmak için gerekli olan iletişim becerilerinden yoksun olurlar.
edith wharton: birey, hemen her zaman ortak çıkar olarak kabul edilen şeye kurban edilir.
david dickson: bilim ve teknoloji tarafsız değildir, büyük ölçüde iktidara ve sermayeye eklemlenmiştir ve egemen sınıfı güçlendirme işlevi görmektedir.
11.04.2010
beyrut
ece temelkuran
o, bu pazar burada değil.
o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuya yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.
kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmedik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.
bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, "ben seni hiç çağırmadım ki" diyen bir erkek, zalim.
ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.
itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.
niye ona gelip duruyorlar, biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilirler belki; ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında donup kalıyorsun onunla olunca.
durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille:
"yapma haji, haram!"
dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini, yani değmeyeceğini. sırtını okşayacaksın; çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orda olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.
sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların sesini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.
bak, keyfetmeyi pek iyi bilir. arak'ını koy önüne, biraz kıbbe ve biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar. onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, "belki bu sefer yanımda tutarım." dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.
anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır sana ama hep kendini anlattırır. onda lat bitmez ama sen bitersin. dibini gördün mü anla ki artık sen onunla birliktesin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, hep seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.
çok "yani" der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılmayacağını sanır, ondan. yani'leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir. hikayesi çok karışık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.
bir de durmadan, "unuttum" der, "bilmiyorum." her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek bir şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı yok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şeyi hatırlıyor da, niye anlatsın? neye yarayacak? "hem hikaye bitmedi ki!" böyle der.
kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.
onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşılayışını, kendine benzetmesini.
bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş'e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tüttürür. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.
esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. "içimde böyle bir yer mi varmış?" dersin, oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltukaltlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çünkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.
niye? çünkü insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!
aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydoskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydoskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.
fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacak gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunu. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.
çok sigara içiyor. bırakmadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar; ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.
çok tanıyanı var; ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.
aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman "beyrut" desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor.
o, bu pazar burada değil.
o biri de değil ama sanki bizden biri. bizimle yaşıyor, apartmanımızda ama aslında yok gibi. hepimiz bir araya gelsek söyleyemeyiz tam nerede olduğunu. sanki sadece hepimizin toplamı gibi. birbirimizle olan hesaplarımızın toplamı. kavgamızın ve sonra bitirmeden uykuya yatırdığımız kavgamızın hepsi. kuyusuna günahlarımızı ve kahkahalarımızı attığımız biri gibi. adını pek sık anmayız. çünkü hepimiz biliyoruz neden bahsettiğimizi. her şeyin sebebi o çünkü.
kurşun yaraları vardı başından beri. yağmur yağdığında zamanın tozu akardı yarasından, kurum gibi. ama gözü alışınca insanın, yaraları görmezsin. biz görmedik. bizim gözümüz böyle alıştı. zaten hepimiz biraz ona benzemiştik sonunda. acıyan yerlerimizi birbirine dayayarak susturmayı ondan öğrenmiştik.
bırakıp gitsen, çok seven bir kadını terk etmek gibi bir çentik bırakır sende. geri dönsen, "ben seni hiç çağırmadım ki" diyen bir erkek, zalim.
ne zaman inansan aldatan, ne zaman silahlarını kuşansan seni zırhınla, savaşsız kalmış bir asker gibi güneşinin altında yalnız bırakan bir hali vardı.
itip kakardı insanı. ancak yediği dayakları affede affede büyümeyi öğrenmiş bir çocuksan seversin onu. çünkü nefret etmeyi de bilmelisin eğer onu seveceksen. bunu bilmeyenler gelir geçer. anlatamadıklarını hep bildikleri, yine de durmadan anlattıkları bir hikayeyi alıp ondan, giderler.
niye ona gelip duruyorlar, biliyor musun? çünkü her seferinde gençliklerini geri veriyor onlara. onda öyle bir şey var. kim tanısa öyle der. demeyebilirler belki; ama döne döne ona gelmelerinin sebebi bu. anlattıkları yüzünden. her gün yeniden anlatabildiği yeni hikayeler yüzünden. sonrasını merak ediyorsun ya, o seni çocuk yapıyor bir bakıma. soysuz sopsuz, hesap vereceği evi olmayan bir çocuk. hep yarın var, dün yok onda. o yüzden sen de dünün olmadığı bir yaşında donup kalıyorsun onunla olunca.
durmadan konuşur. çok konuşur. üstelik elini kolunu çok oynatır konuşurken. kaşlarını çatar, aldırma. sanırsın ki hep kavga ediyor. sen de kızarsan işte o çok fena. başa çıkamazsın, gazabının sonu yoktur. gülümseyeceksin. ne zaman ki sinirlendi, gülümseyeceksin ve diyeceksin ki uygun bir dille:
"yapma haji, haram!"
dökülür kızgınlığı. nasılsa en iyi o bilmiyor mu bu gece kimsenin eve gidemeyebileceğini, yani değmeyeceğini. sırtını okşayacaksın; çünkü ancak sevildiğini bilince yumuşar. öyle tuhaf bir huyu var. sana bile saldırsa, bilirse yine de onun için orda olduğunu, ağlar bile suçluluktan. oğlan çocuğu gibi işte, tıpkı kendi hırçınlığına hayret eden ama zulmüne hükmedemeyen oğlan çocukları gibi.
sesleri çok iyi taklit eder ve her sesi ayırt eder. böyle bir özelliği var. çünkü dinleyerek yaşıyor aslında. seslere göre karar veriyor. kuşların sesini biliyor, bütün silah seslerini ve insan seslerini. arap alfabesinin ince ses ayrımlarıyla terbiye edilmiş bir kulağı var onun. bir de bu sesleri iyi ezberlemezse hayatta kalamayacağını biliyor. yani orman gibi yaşıyor biraz. seslere göre karar veriyor tehlikenin ne kadar yakında olduğuna, kimin başına bir şey geleceğini sesleri dinleyerek anlıyor.
bak, keyfetmeyi pek iyi bilir. arak'ını koy önüne, biraz kıbbe ve biraz nane. sonuna kadar gider. senin sonuna kadar. onunla bir gece geçir, gör kendini. nasıl dener seni! işlemeyeceğin bütün günahları su içer gibi işlersin, nefes alır gibi, bilmeden. sabahından korkma, zaten onu yanında bulamazsın. bu yüzden yeniden denemek istersin. o gece bir daha olsun, "belki bu sefer yanımda tutarım." dersin, hınçla ve aşkla. yok, olmaz. sahtekarların kralıdır, tavlayamazsın.
anlattırır. demeyeceğin ne varsa dedirtir sana. ağzından karnın dökülür, karnının dibinde ne tuttuysan. bu yüzden yenilirsin her seferinde zaten. o hikayeler anlatır sana ama hep kendini anlattırır. onda lat bitmez ama sen bitersin. dibini gördün mü anla ki artık sen onunla birliktesin. git, başkalarına git, dene. yok, olmaz. döner gelirsin. dibini gördün ya, kendinin esiri olursun. o yine sana anlatsın istersin, kendi dibini unutmak için artık, dinlersin. artık ancak onun hikayeleri unutturur sana kendinde gördüğünü. onun için hep daha güzel olmak istersin, hep seni beğenmeyeceğinden korkarak. bu, diri tutar seni.
çok "yani" der. yerli yersiz. neden dersen, anlaşılmayacağını sanır, ondan. yani'leri kendi cümlesini kazıp söylediklerinin içinden tamı tamına meselenin kalbini çıkarmak içindir. hikayesi çok karışık olduğu için ve sen bütün bunlar yaşanırken orada olmadığın için, hep anlamadığını düşünür. dene anlatmayı yeniden o hikayeleri, simleri dökülür, beceremezsin.
bir de durmadan, "unuttum" der, "bilmiyorum." her şeyi hatırlıyor aslında alçak! unuttuğu tek bir şey yok. sadece kimsenin o kadar zamanı yok, bunu biliyor. bu yüzden demez diyeceğini. her şeyi hatırlıyor da, niye anlatsın? neye yarayacak? "hem hikaye bitmedi ki!" böyle der.
kokusu pek bahis konusu olur. sadece insan gibi kokar oysa. insandan başka hiçbir şey kokmaz. çünkü hepimize benzer. ama hep bizden daha güzeldir. bizden başka kimsesi yok ama hiçbirimizi sallamaz. öyle on dokuz yaşında bir oğlan çocuğu gibidir, omuz atar geçer. ama sorsan hepimizden ihtiyar.
onda güzel olan ne diye sorsan, kimse söyleyemez. ben söyleyeyim. senden habersiz bir şey yaptığını sanırsın hep. müptelası olduğu budur herkesin. o seni bulana kadar onu bulamayacağın için, oturup ne yapıyor olduğunu düşünürsün. merak edersin, öfkelenirsin ve o seni bulduğunda şaşarsın kendine, nasıl hiç kızmamış gibi onu yeniden sevdiğine. onun yanında zayıfsın işte, bu halini seviyorsun. ağzına tükürüşünü seviyorsun, seni böyle aşılayışını, kendine benzetmesini.
bir gün öyledir, bir gün böyle. kafasının tası atmışsa, derhal kendine bir sığınak bulacaksın, yerin altına kaç. keyfi yerindeyse çık beraber korniş'e, denize karşı nargilesini sanki biraz önce ortalığı kurşunlayan kendi değilmiş gibi tüttürür. ve pek haşhaşlıdır. başka türlü katlanamıyor kendine muhakkak. uyuyamıyor başka türlü.
esmer, zayıfça, sıcak ve kıvırcık. baksan bir şeye benzetemezsin. ta ki sana bakacak. gözünün içine. seni çok seviyormuş gibi, kimsenin sevmediği gibi. hep seni beklemiş gibi, her şeyi anlatacakmış gibi, her şeyini verecekmiş gibi, sonrası yokmuş gibi, umurunda değilmiş gibi, dertli dertli bakacak sana.. "içimde böyle bir yer mi varmış?" dersin, oralarına kadar değer. çözülmeni bekler. görmek için nasıl soyunduğunu. koltukaltlarına kadar sevmek için seni. oralarına kadar ısırabilmek için. bırakma kendini. o gözler bir daha öyle bakmaz çünkü. kendi bir daha isteyene kadar. o da sadece yeniden soyunurken görmek için seni, o kadar. o zamana kadar senin işin, toplamak kendini. böyle işte. çözül ve sar kendini, yeniden çözül ve yeniden sar sonra. insanı öyle fena yapar. hiç bitmesin istersin.
niye? çünkü insanda öyle bir yer var. insan kaybolmak ister çünkü. bakma sen söylediklerine, insan kendini feda etmek ister. bir acıda, bir sevinçte, bir kavgada, bir hikayede erimek ister. başka türlü katlanamaz aslında kendine. o yeri, bir tek o biliyor, o alçak ömür hırsızı!
aslında paramparça. cam kırığı dolu içi. bazen kaleydoskop gibi görünmesi ondan. bak bak, doyama. ama o renkli resimleri yaratan, birbirine çarpa çarpa, canları yana yana bölünen cam kırıkları. her kırılmada o da kanar. kanayan bir kaleydoskop aslına bakarsan. çünkü ne zaman cam parçaları çarpsa birbirine, canı sıyrılır onun da.
fakat niye bilinmez, her seferinde sanki hiçbir şey olmamış gibi camdan dünyalar kurar kendine. sanki hiç kırılmayacak gibi yeniden. başka türlü unutamıyor herhalde. ve unutmak zorunda hatırlayabilmek için kendinin ne olduğunu. sorularınla yorma onu, aklında tuttuklarını unutmaya çalışıyor.
çok sigara içiyor. bırakmadı bir türlü. ölümle ilgili hiçbir şeyi ciddiye almadığı için diyorlar; ama değil. aslında sadece ellerini nereye koyacağını bilmiyor. ellerini bıraksa, dinlense biraz, dursa yani, düşer. o yüzden hareket ediyor. durmadan. dizlerini sallıyor otururken, yürüse karmakarışık saçlarıyla oynuyor, parmaklarına doluyor durmadan, karıştırıyor. çünkü çözülse, kopar.
çok tanıyanı var; ama kimsesi yok, bakma. fena halde öksüz o. belki çok iyi biri olabilirdi başka bir yerde olsaydı, başka bir zamanda. öyle bir hayali vardı sanki herkesin. ama böyle oldu. sanki herkes biraz o ihtimali seviyor. bir gün durulacağı ihtimalini, bunun onu öldüreceğini bile bile. herkes onda kendi yaşadığını seviyor. sor, herkes söyleyecektir. hayatlarının en önemli dönemecini onunla aldıklarını anlatırlar. çünkü herkesten ve her şeyden koparır seni. kendinle bırakır. ne istediğini bir tek o zaman bilirsin, sana kendini itiraf ettirir.
aramızda bir yerde oturuyor. bizimle yaşıyor gibi ama. sorsan kimse gösteremez yerini. efkarlı bir yerimiz var. ne zaman ansak onun adını, ne zaman "beyrut" desek, oramız sızlıyor. şimdi dön başa yeniden oku onu. çünkü o biri bile değil ama aramızda en çok o yaşıyor.
9.04.2010
hikaye
ece temelkuran
bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikayesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.
dünya kocaman bir hikayedir. o hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran. ve geçmişte, ekseriyetle, korkunç sırlar vardır, hep kan.
her kötü hikaye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.
dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
başkalarının hikayelerini dinlemeyenler, bir gün hikayelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.
benim evim sensin. birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.
kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.
hikayeler çığlıklardan daha güçlüdür. hikayeler, gürültülerden daha uzun sürer.
bu, insana dair ve ulusu olmayan bir hınçtır: en derin yara, yaranın hikayesi duyulmadığında alınandır. en vahşi vietnam, en kanlı filistin, en kederli lübnan, en kırık diyarbakır, yanık sivas, en ağıtlı küçükarmutlu, en hazin mamak, hikayelerin anlatılmadığı yerlerde kurulur.dünya kocaman bir hikayedir. o hikayenin neresine düşer senin varlığın, herhalde bu meraktır insanı geçmişe baktıran. ve geçmişte, ekseriyetle, korkunç sırlar vardır, hep kan.
her kötü hikaye, yanında hayata dair bir bilgiyle gelir.
dayanamayanlar, zarif ruhlar gittiğine göre geride kalanlar, bizler yani, kaba ruhlar mıyız acaba? belki de biz türümüzün en kötü örnekleriyiz. yani en zarif olanlar evrim sürecinde yok olup gittiyse, belki de biz, şimdi yaşamakta olanlar, türümüzün en vahşi, en kaba temsilcileriyiz. ama biz, kaba vahşiler, bir şeyi biliyoruz: o gidenler, kalanlardan daha çok acı çekecekler. çünkü yarım kalmış bir hikayeden daha çok kanayan hiçbir şey yoktur.
başkalarının hikayelerini dinlemeyenler, bir gün hikayelerini anlatacak kimse bulamayabilirler.
benim evim sensin. birlikte yaşanan hikayeler, insanları birbirinin evi yapar.
kimse aslında kimsenin yerine koyamaz kendini. çünkü herkes kendidir, kimse bir başkası olamaz. tahmin edebilirsin, anlamaya çalışabilirsin ve bazen hakikaten de hiç anlamayabilirsin. yapabileceğin tek şey bilmeye çalışmak, en başta da söylediğim gibi, birbirimizin hikayesinden haberli olmak, dinlemek ve duymaktır. insana düşen, en anlayamadığının varlığını kabul etmek, göz göze gelmeyi göze almaktır.
hikayeler çığlıklardan daha güçlüdür. hikayeler, gürültülerden daha uzun sürer.
15.02.2010
üniforma
ece temelkuran
yoksullar, zenginlerle karşılaşmadan önce kılık değiştirirler. zenginlere hizmet etmek üzere girdikleri mekanlarda yoksullara giydirilen üniformalar, insanlar arasındaki eşitsizliği estetize ederken yoksulluğun "kirini" örter.
zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.
yoksullar, zenginlerle karşılaşmadan önce kılık değiştirirler. zenginlere hizmet etmek üzere girdikleri mekanlarda yoksullara giydirilen üniformalar, insanlar arasındaki eşitsizliği estetize ederken yoksulluğun "kirini" örter.zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.








