pascal mercier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pascal mercier etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.11.2022

mütehakkim dostluk

pascal mercier

insanın kendisini tam anlamıyla kavrayabilmesinin en iyi yolunun bir başkasını tanımayı ve anlamayı öğrenmek olması mümkün müdür? hayatı bambaşka bir çizgi izlemiş, bambaşka bir mantığa sahip olmuş birini? bir başka hayata duyulan merak, insanın kendi zamanının tükenmekte olduğunun bilincinde olmasına nasıl uyar?

geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli bir şeyin izleri olsalar bile?

biz insanlar için çok büyük olan şeyler vardır: acı, yalnızlık ve ölüm; ama güzellik de, görkem de, mutluluk da. bunun için dini yarattık. onu kaybedersek ne olur? o şeyler bizim için çok büyük olmayı sürdürürler. bize kalan her bir hayatın şiiridir. bizi taşıyacak kadar güçlü müdür o?

ruh, gerçeklerin olduğu yer midir? yoksa gerçek denen şeyler sadece hikayelerimizin aldatıcı gölgeleri midir?

bir insan bir şeyi sadece kendisi için yapsaydı ve haberi olmadan bir milyon insan onu seyredip yaptığını kitsch sayarak pis kahkahalarla gülselerdi, nasıl bir hüküm verirdik biz?

ama birinin ruhunu anlayabilmek için kendimizi açarsak? günün birinde sona eren bir yolculuk mudur bu? ruh, gerçeklerin bulunduğu bir yer midir? yoksa sözüm ona gerçekler sadece hikayelerimizin aldatıcı gölgeleri midir?

gençken, ölümsüzmüşüz gibi yaşarız. ölümsüzlük hakkındaki bilgimiz, incecik kağıt bir zar gibi sarar bizi, tenimize neredeyse dokunmaz. hayatımızın hangi döneminde değişir bu? o zar ne zaman daha sıkı sarmaya başlar bizi; ve sonunda boğar? o zarın, hafif ama yine de inatla kalan baskısını nasıl anlarız ki o baskı asla gevşemeyeceğini bize öğretir? başkalarında nasıl anlarız bunu? kendimizde nasıl anlarız?

sıkı dostlukla, birbirimizin içinde çaprazlama yer alırız, görünmeyen bağlar özgür kılan bir zincirdir. bu çaprazlama konum mütehakkimdir: mutlaklık ister. onu bölmek ihanettir. oysa biz bir tek insandan hoşlanmaz, bir tek kişiyi sevmez ve bir tek ona dokunmayız. yapılacak ne var? değişik dostlukları ustalıkla yönetmeye mi çalışacağız? konuları, sözleri, el kol hareketlerini titizlikle kayıt mı edeceğiz? ortak bilinenleri ve sırları? sessizce, damla damla akan bir zehir olurdu bu.

31.10.2021

uzun lafın kısası

octavio paz:
insan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir. 

oğuz atay: senin aynadan gördüğünü ben duvardan görürüm.

pascal mercier: geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli bir şeyin izleri olsalar bile?

paulo coelho: yapman gereken sadece dikkat etmek; dersler daima sen hazır olduğunda gelir ve sen işaretleri çözebilirsen bir sonraki adımı atman için bilmen gereken her şeyi öğrenebilirsin.

hakan günday: medeniyetten daha kötü bir şey varsa o da medeni olmaya çalışan bir medeniyetsizliktir.

julio cortazar: seni unutacağım. çok yakında seni unutacağım, mecburum, biliyorsun. senin bana dediğin gibi "görüşürüz" diyeceğim ben de sana ve ikimiz de yalan söylemiş olacağız. ama biraz daha kal, zamanımız bol. bazen bu da şiirdir.

marquis de sade: şehvet, yaşamak için gereken bir yaşam iksiridir. taşakları olmayan erkeğin tutkuları da olmaz.

mario puzo: hayattaki tek hakikati söyleyeyim mi sana? kadın. her şeyin başlayıp her şeyin bittiği yer kadındır. hayatta uğruna yaşamaya değer tek şeydir o. bunun dışında her şey düzmece, yapay ve boktandır.

scott adams: insan zihni bir ilüzyon jeneratörüdür, gerçeğe açılan bir pencere değil.

cenap şahabettin: o adamlara acırım ki çevresindekilere uymak için küçülmeye ve yüksekliklerinden feda etmeye mecbur olurlar.

goethe: ihtişamlı odalar ve şık ev gereçleri, düşünmeyen ve düşünce sahibi olmaktan hoşlanmayan insanlar içindir.

halil cibran: ruhlarımız, yazgının sert rüzgarlarının merhametindeki çiçekler gibidirler. sabah melteminde titreşir ve gök yüzünden dökülen kırağının altında boyunlarını eğerler.

25.08.2021

katedral

pascal mercier

katedralsiz bir dünyada yaşamak istemem. onların güzelliğine ve görkemine ihtiyacım var. dünyanın sıradanlığına karşı ihtiyacım var bunlara. başımı kaldırıp kiliselerin ışıl ışıl camlarına bakmak istiyorum, uhrevi renklerinden gözlerim kamaşsın istiyorum. onların pırıltısına ihtiyacım var. üniformaların kirli, tek tip rengine karşı o pırıltıya ihtiyacım var. kiliselerin keskin serinliği beni sarsın istiyorum. oradaki zorunlu sükunete ihtiyacım var. kışla avlusundaki ruhsuz haykırmalara ve partinin pasif üyelerinin keyifli gevezeliklerine karşı ihtiyacım var bu sükunete. orgların hışırtısını, uhrevi seslerin selini dinlemek istiyorum. bando müziğinin cırlak gülünçlüğüne karşı org sesine ihtiyacım var. dua eden insanları seviyorum. onlara bakmaya ihtiyaç duyuyorum. yüzeyselliğin ve düşüncesizliğin tehlikeli zehrine karşı ihtiyacım var bu bakışa. incil'deki güçlü kelimeleri okumak istiyorum. onlardaki şiirin ulvi gücüne ihtiyaç duyuyorum. dilin ihmal edilmesine ve sloganların diktatörlüğüne karşı ihtiyacım var bu güce. bunlarsız bir dünya, içinde yaşamak istemeyeceğim bir dünya olurdu.

ama yaşamak istemediğim bir başka dünya daha var: bedenin ve bağımsız düşüncenin kötülendiği, başımıza gelebilecek en iyi şeylerin günah diye damgalandığı bir dünya. diktatörleri, gaddarları ve katilleri sevmemizin istendiği bir dünya; ister onların kanlı çizmeleriyle attıkları adımlar kulakları sağır edercesine sokaklarda yankılansın, ister kedi gibi sessizce, korkak gölgeler halinde sokaklardan gizlice süzülsünler ve parlayan çeliği kurbanlarının kalplerine arkadan saplasınlar. kilisede vaaz verenlerin, insanlardan bu yaratıkları bağışlamalarını, hatta sevmelerini istemeleri, dünyadaki en garip şeylerden biridir. bunu gerçekten yapabilecek biri çıksa bile: benzeri olmayan bir gerçek dışılık ve kendini acımasızca inkar sayılırdı ki bu, bedeli tam bir sakatlık olurdu. şu emir, düşmanını sev diyen şu delice, anormal emir, insanların gücünü çökertmek, bütün cesaretlerini ve özgüvenlerini kırmak ve onları diktatörün elinde hamur haline getirmek içindir; getirilsinler ki diktatörlere, gerekirse silahla, karşı koyma gücünü bulamasınlar.

tanrı'nın sözüne saygı duyuyorum; çünkü o sözlerdeki şiirsel gücü seviyorum. tanrı'nın sözünden iğreniyorum; çünkü onun gaddarlığından nefret ediyorum. bu sevgi, güç bir sevgidir; çünkü kelimelerin aydınlatma gücüyle, kendini beğenmiş bir tanrının insanları boyunduruk altına almak için güçlü sözler kullanmasını birbirinden ayırmak zorundadır. nefret de güç bir nefrettir; çünkü dünyanın bu yanında hayatın melodisine dahil olan kelimelerden nasıl nefret edebilir insan? çocukluğumuzdan beri, saygının ne olduğunu sayelerinde öğrendiğimiz kelimelerden? görünen hayatın, hayatın tamamı olmayabileceğini sezmeye başladığımızda, bizim için yol gösterici olan kelimelerden? onlarsız şimdiki kendimiz olamayacağımız kelimelerden?

ama şunu unutmayalım: ibrahim peygamber'den kendi oğlunu hayvan boğazlar gibi öldürmesini isteyen, kelimelerdir. bunu okuduğumuzda öfkemiz ne olacak? böyle bir tanrı hakkında ne düşünmeliyiz? eyüp'ün -elinden hiçbir şey gelmemesine ve hiçbir şey anlamamasına rağmen- kendisiyle tartıştığını iddia eden bir tanrı hakkında? onu böyle yaratan kimdi peki? tanrı'nın birisini nedensizce felakete sürüklemesi, bir ölümlünün bunu yapmasından neden daha az haksızcadır? eyüp şikayet etmekte haklı değil midir?

tanrı kelamındaki şiir öylesine etkileyici ki, her şeyi susturur, her itiraz zavallı bir havlayışa dönüşür. bu yüzden, taleplerinden ve üzerimize yüklediği kölelikten bıkınca, incil'i bir kenara koymak yetmez, onu atmak gerekir. incil'den konuşan tanrı, hayata yabancıdır, neşesizdir, bir insan hayatının geniş çemberini -özgür bırakılırsa insan hayatının çizebileceği daireyi- daraltıp bir tek noktaya, itaatin esnek olmayan noktasına indirgemek ister. kahırdan çökerek, sırtımızda günahlarımızla, boyun eğişin ve günah çıkartmanın onursuzluğuyla kuruyarak, alnımıza çizili paskalya haçıyla yaklaşmalıyız mezarımıza, tanrı'nın yanında geçirilecek daha iyi bir hayata dair, ama bin kez çürütülmüş umudumuzla. ancak daha önce elimizden bütün sevinçlerimizi ve bütün özgürlüklerimizi çalmış birinin yanında durmak nasıl daha iyi olabilir?

ondan gelen ve ona giden sözlerin yine de çarpıcı bir güzelliği var. kilisede çömezken nasıl da sevmiştim onları! mihraptaki mumların ışığında nasıl da sarhoş etmişlerdi beni! bu sözlerin her şeyin ölçüsü olduğu ne kadar da açıktı, pırıl pırıl ortadaydı. insanlar için başka sözlerin de önemli olduğunu nasıl da aklım almıyordu; bence o sözlerin her biri kınanacak bir gönül eğlencesi ve esas olanın kaybı anlamına geliyordu. bir gregoryen ilahisi duyduğumda bugün bile olduğum yerde dururum, eski esrikliğim yerini vazgeçilmez biçimde isyana bıraktığı için bir an kederlenirim. sacrificum intellectus kelimelerini ilk duyduğumda içimde sivri dilli bir alev gibi yükselen bir isyana.

merak duymadan, soru sormadan, kuşkulanıp tartışmadan nasıl mutlu oluruz? düşünmenin keyfine varmadan? başımızı uçuran bir kılıç darbesine benzeyen o iki kelimenin anlamı, fikirlerimize zıt olsa da hissettiklerimizi ve yaptıklarımızı yaşamak talebinden daha az değildir, kapsamlı bir şekilde ikiye bölünme talebidir o kelimeler, her mutluluğun çekirdeği olan şeyi, hayatımızın ruhsal bütünlüğünü ve uyumunu feda etme emridirler. kürek mahkumu zincire vurulmuştur; ama canının istediğini düşünebilir. oysa tanrı bizden, köleliğimizi kendi ellerimizle ruhumuzun en derinlerine kadar sokmamızı ve bunu gönüllü olarak, keyif duyarak yapmamızı talep ediyor. bundan daha büyük alay olur mu?

her yerde hazır ve nazır olan yüce tanrı'nın gözü gece gündüz üzerimizdedir, yaptıklarımızı, düşündüklerimizi her saat, her dakika, her saniye kaydeder, bizi asla rahat bırakmaz, bir saniye bile kendi başımıza kalmamıza izin vermez. gizleri olmayan bir insan nedir? kendisinin sadece kendisinin bildiği düşüncelere ve arzulara sahip olmayan biri? işkenceciler, engizisyon dönemindeki ve günümüzdeki işkenceciler bilirler: kendi kabuğuna çekilmesini engelle, ışığı hiç döndürme, onu hiç yalnız bırakma, uyumasına ve sükunete izin verme: konuşacaktır. işkencenin ruhumuzu çalması şu anlama gelir: soluduğumuz hava kadar ihtiyaç duyduğumuz şeyi, kendimizle yalnız kalmamızı olanaksız kılar. gemlenemez merakı ve uğursuz tecessüsüyle ruhumuzu, hem de ölümsüz olması gereken ruhumuzu çaldığını düşünmedi mi yaradanımız, tanrımız?

ciddi olarak ölümsüz olmayı arzulayan var mı? kim sonsuza kadar yaşamak ister? şunu bilmek ne kadar sıkıcı ve yavan olurdu: bugün neler olduğunun hiç önemi yok, bu ay, bu yıl: daha sonsuz gün, ay ve yıl var. sayılamayacak kadar çok, kelimenin tam anlamıyla. böyle olsaydı eğer, başka bir şeyin anlamı kalır mıydı? artık zamanı hesap etmemize gerek kalmazdı, hiçbir şeyi kaçırmazdık, acele etmemizin bir anlamı olmazdı. bir şeyi bugün ya da yarın yapmamız fark etmezdi, hiç fark etmezdi. kaçırdığımız milyonlarca şeyin, ebediliğin karşısında hiçbir değeri kalmazdı, bir şeyin arkasından üzülmenin de anlamı olmazdı; çünkü onu telafi etmek için zaman hep kalırdı. günün akışına bile karışamazdık; çünkü bu mutluluk, akan zamanın bilincinde olmaktan beslenir, avare kişi ölümün karşısında bir maceraperesttir, telaşın zorlamasına karşı çıkan bir haçlı askeridir. her zaman ve her yerde ve her şey için zaman olsaydı: zaman harcamanın vereceği keyfe yer kalır mıydı?

bir duygu ikinci kez hissedilirse aynı kalamaz. yeniden hissedildiğinin farkına varılmasıyla birlikte renk değiştirir. sıklıkla gelirlerse ve çok uzun sürerlerse duygularımızdan bıkar, usanırız. o duygunun asla, hiçbir zaman sona ermeyeceğine emin olan ölümsüz ruhta müthiş bir bıkkınlık doğar, zaptedilemeyen bir umarsızlık büyür. duygular gelişmek ister, biz de onlarla birlikte gelişmek isteriz. eskiden oldukları biçimi reddettikleri için ve yeniden kendilerinden uzaklaşacakları bir geleceğe doğru aktıkları için şimdi oldukları gibidirler. bu nehir sonsuzluğa aksaydı: içimizde binlerce duygu doğardı, baştan sona görebileceğimiz bir zaman alışkın olduğumuz için hayal bile edemeyiz bunları. ebedi hayattan söz edildiğini duyduğumuzda, bize neyin vaat edildiğini hiç bilmeyiz. ebediyet içinde, avuntudan yoksun kendimiz olmak nasıl olurdu, kendimiz olmak gerekliliğinden günün birinde kurtulmak? bunu bilmeyiz, bilmeyecek olmamız bir lütuftur. çünkü bildiğimiz bir şey vardır: bu ölümsüzlük cenneti cehennem olurdu.

an'a güzelliğini ve korkutuculuğunu veren ölümdür. zaman, yalnızca ölüm sayesinde yaşayan bir zaman olur. yaradan, her şeyi bilen tanrı bunu neden bilmez? neden bizi, dayanılmaz ıssızlık anlamına gelmesi gereken ebediyetle tehdit eder?

katedralsiz bir dünyada yaşamak istemiyorum. onların pencerelerinin pırıltısına, serin sessizliklerine, hükmedici suskunluklarına ihtiyacım var. orgların borularına ve tanrı'ya yakaran insanların kutsal dualarına ihtiyacım var. sözlerin kutsallığına, büyük şiirin ulviliğine ihtiyacım var. bütün bunlara ihtiyacım var. ama özgürlüğe ve bütün gaddarlıklara karşı düşmanlığa duyduğum ihtiyaç da bundan az değil. çünkü biri olmadan ötekinin hiçbir anlamı yok. ve kimse beni seçmek zorunda bırakmasın.

20.08.2021

hayal

pascal mercier

hayat, yaşadığımız şey değildir; yaşadığımızı hayal ettiğimiz şeydir.

kendini beğenmişlik, takdir edilmemiş bir budalalık türüdür; kendini beğenmiş olabilmek için, yaptıklarımızın tümünün kozmik önemsizliğini unutmalıyız, ki bu da olağanüstü bir budalalık türüdür.

adlar, başkalarının bize, bizim de onlara giydirdiğimiz görünmez gölgelerdir.

insanın unutamadıkları, basit şeylerdir. bir şeyin kokusu, tokadı yedikten sonra yanağın nasıl yandığı, evin içine ansızın karanlık basınca nasıl olduğu, babanın küfrünün ne kadar kaba olduğu.

kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

en güzel şey, şiir. şiir düşünce olsaydı ve düşünce şiir, o zaman cennet olurdu.

sınırsız açıksözlülük mümkün değildir. bizim gücümüzü aşar. susmak zorunda kalmaktan doğan yalnızlık; böyle bir şey de var.

mesele ruh olduğunda, elimizde pek az şey vardır.

ana-babaların arzularını ve korkularını gösteren çizgiler ateşten bir kalemle, güçsüz ve başlarına ne geldiğini hiç bilmeyen küçüklerin ruhlarına kazınır. ruhlara dağlanmış o metni bulmak ve ne yazıldığını sökmek için bir ömür harcarız, onu anladığımıza da asla emin olamayız.

5.05.2021

gecenin içinde geçici yüzler

pascal mercier

çoğu zaman bana öyle geliyor ki, insanların karşılaşmaları, gecenin karanlığında şuursuzca akıp giden trenlerin karşılaşması gibi. donuk camların arkasında loş ışıkta oturan, tam olarak görmemize fırsat kalmadan görüş açımızdan çıkıverenlere hızla, telaşla göz atarız. birden ortaya çıkıveren, insansız karanlığa anlamsızca, amaçsızca gömülmüşçesine duran ışıklı bir pencerenin çerçevesinden iki hayal misali hızla geçip gidenler gerçekten bir adamla bir kadın mıydı? o ikisi birbirlerini tanıyorlar mıydı? konuşmuşlar mıydı? gülmüşler miydi? ağlamışlar mıydı? şöyle denebilir: gezintiye çıkmış yabancılar yağmurda ve rüzgârda birbirlerinin yanından böyle geçebilirler; o zaman kıyaslamanın bir anlamı olabilir. ama pek çok kişiyle daha uzun süre otururuz karşı karşıya, birlikte yer, birlikte çalışırız, yan yana yatar, bir çatı altında yaşarız. geçicilik bunun neresinde? ama bize bir tutarlılık, bir yakınlık ve yakından tanıma sunacağını ileri sürerek kandırmaya çalışan her şey, her an karşı koymamız mümkün olamayacağından, parlayıp sönen, huzursuz eden geçiciliğin üstünü örtmeye, onu engellemeye çalışırken, içimizi rahat ettirmek için bulduğumuz bir aldatmaca değil mi? bir başkasını her görüşümüz, her bakışmamız, dayanılmaz hızdan ve her şeyi titretip sarsarak yumruk gibi inen hava basıncından sersemlemiş durumda birbirinin karşısından akıp geçen yolcuların gözlerinin kısacık bir an boyu buluşmasına benzemez mi? bakışlarımız başkalarının üzerinden, gecenin çılgın buluşmasında olduğu gibi kaymaz mı hep ve bizi bir sürü varsayımla, düşünce kırıntısıyla ev onlara atfedilmiş özelliklerle bırakmaz mı geride? aslında karşılaşanların insanlar değil de kafalarındaki hayallerin düşürdüğü gölgeler olduğu doğru değil mi?

21.03.2021

deneyim

pascal mercier

yaşadığımız binlerce şeyden olsa olsa bir tanesini dile getiririz; onu da gelişigüzel ve hak ettiği özeni göstermeden yaparız. dile getirilmemiş bütün o deneyimlerin arasında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler de vardır. bizler, ruhları araştıran arkeologlar olarak, bu hazinelere yöneldiğimizde, onların ne kadar dağınık olduklarını keşfederiz. incelediğimiz şey, kımıldamadan durmak istemez; kelimeler yaşananın üzerinden kayıp gider; sonunda kağıdın üzerinde bir sürü çelişki kalır. uzun zaman, bunun bir eksiklik, üstesinden gelinmesi gereken bir şey olduğuna inandım. bugünse durumun başka türlü olduğunu düşünüyorum: bu bildik ama yine de gizemli deneyimlerin anlaşılabilmesi için geçerli çözüm yolu, dağınıklığı kabul etmektir. kulağa tuhaf geliyor bu, evet; hatta aykırı, biliyorum. ama olaya bu açıdan baktığımdan beri ilk kez gerçekten uyanık ve hayatta olduğumu hissediyorum.

4.02.2021

için dışının içi

pascal mercier

bir süre önce -haziranda pırıl pırıl bir öğle öncesiydi, sabahın aydınlığı dar sokaklarda durgunca akıyordu- rua garrett'te bir vitrinin önünde duruyordum, gözümü alan ışık yüzünden vitrindeki malları değil kendi yansımamı görüyordum. kendi kendime engel olmam canımı sıkmıştı -hele de bu durum, kendime karşı her zamanki hal ve tavrımın bir simgesi gibiyken- tam birleştirdiğim ellerimin sağladığı gölge sayesinde bakışlarımı içeriye yönlendirebilecekken vitrindeki yansımamın arkasında -dünyayı değiştiren tehditkar bir fırtınanın gölgesi gibi geldi bana- uzun boylu bir adamın silueti göründü.

adam durdu, gömleğinin cebinden bir sigara paketi çıkardı, bir sigara alıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. çektiği ilk nefesi dışarı verirken, gözleri çevrede dolaştı, sonunda benim üzerimde karar kıldı. "biz insanlar, birbirimiz hakkında ne biliriz?" diye düşündüm ve -adamın cama yansıyan bakışlarıyla karşılaşmamak için- vitrinde sergilenenleri zahmetsizce görebiliyormuşum gibi yaptım.

yabancı adam, saçları kırlaşmış, sert hatlı, ince bir suratı, altın çerçeveli yuvarlak gözlük camlarının arkasında siyah gözleri olan sıska birini görüyordu orada. aynadaki aksime eleştirel gözlerle baktım. her zamanki gibi, köşeli omuzlarımla dimdikten de dik duruyordum, başım boynumun izin verdiğinden de yukarıdaydı, biraz da geriye kaykılmıştı, benden hoşlananların bile söyledikleri kuşkusuz doğruydu: insanları ve onlara dair her şeyi hor gören kibirli adamın biriydim, her şeye ve herkese söyleyecek alaycı bir sözüm vardı. sigara içen adam böyle bir izlenim edinmiş olmalıydı.

ne kadar da yanılıyordu! çünkü bazen, böyle dimdik durmamın ve dimdik yürümemin nedeninin, babamın bir daha düzelmeyecek biçimde kamburlaşmış bedenini, behterev hastalığıyla acılar çekmesini, efendisine başını kaldırıp gözlerini dikerek bakmaya cesaret edemeyen ürkek bir uşak gibi bakışlarını yere indirmek zorunda kalışını protesto etmek olduğunu düşünüyorum. o zaman sanki bedenimi gergin tutarak gururlu babamın sırtını, mezarında olsa da doğrultabilirmişim ya da geçmişi etkileyen sihirli bir kanunla hayatını gerçekte olduğundan daha az eğilerek ve daha az acı çekerek geçirmesini sağlayabilirmişim gibi geliyor bana, sanki şimdi çabalayarak, acılı geçmişi hakikiliğinden sıyırabilir ve yerine daha iyi, daha özgür bir geçmiş koyabilirmişim gibi.

arkamdaki yabancının bana bakarken düşebileceği tek yanılgı bu değildi. uykusuz ve avuntusuz geçirdiğim, bitmek bilmeyen bir gecenin ardından başkalarına tepeden bakacak son kişi olurdum ben. dün bir hastama karısının yanında, geriye pek fazla ömrü kalmadığını açıklamıştım. yapmalısın bunu diye kendime telkinde bulunmuştum, o ikisini odama çağırmadan önce; kendileri ve beş çocukları için plan yapmalıydılar, hem insan onurunun bir kısmı, alın yazısının, ağır olanının bile, gözünün içine bakma gücünden oluşur.

akşamın ilk saatleriydi, açık duran balkon kapısından gelen hafif, sıcak bir esinti, bitmekte olan bir yaz gününün seslerini ve kokularını içeri taşımıştı, hayatiyetin bu yumuşak dalgasına insan kendini kayıtsız şartsız ve kendini unutarak bırakabilseydi bir mutluluk anı yaşayabilirdi. keşke sert, şiddetli bir rüzgar yağmuru camlara çarpsaydı! diye düşünmüştüm, karşımdaki kadınla adam tereddütlü, korkulu bir sabırsızlıkla dolup taşarak, kendilerini yakın bir ölümün dehşetinden kurtaracak hükmü dinlemeye hevesli olarak sandalyelerinin ucuna ilişirken, böylece, önlerinde bir zaman deniziyle, aşağı inip sokakta gezinen insanların arasına karışabileceklerdi.

gözlüğümü çıkardım, konuşmaya başlamadan önce baş ve işaret parmaklarımla burnumun üst tarafını tuttum. o ikisi bu hareketimi ürkütücü bir gerçeğin habercisi olarak yorumlamış olmalılar; çünkü başımı kaldırdığımda el ele tutuşmuşlardı; oysa elleri -ben öyle sandım ve bu düşünce boğazımın düğümlenmesine neden oldu, o ürkek bekleyiş bir kez daha uzadı- on yıllardır artık birbirini aramaz olmuştu. o ellere bakıp konuştum, adını koyamadığım bir dehşetin okunduğu gözlerine bakmak çok güçtü. elleri birbirine kenetlendi, kanı çekildi; işte uykularımı kaçıran, beni görüntüleri yansıtan vitrinin önüne götüren yürüyüşe çıkmadan önce kovalamak istediğim, o kanı çekilmiş, birbirine kenetlenmiş beyaz parmakların resmiydi. (o ışıklı sokaklarda bir şeyi daha kovalamaya çalışmıştım: bana bir anneden daha iyi bakan adriana en sevdiğim ekmeği getirmeyi bir kerecik unuttu diye, ona o acı haberi verirken kullandığım beceriksizce sözlerime duyduğum öfkenin anısı. öğle öncesinin beyaz altın ışığı, keşke yaptığım ve benim için pek de alışılmadık olmayan bu haksızlığı silebilse!

sokak lambasının direğine yaslanmış duran sigaralı adamın bakışları benimle sokakta olanlar arasında gidip geliyordu. dış görünümüm, bedenimin gururlu, hatta azametli duruşuna pek uymayan özgüvensiz kırılganlığımı kesinlikle ele veremezdi. kendimi onun bakışlarının içine yerleştirdim, o bakışı kendi içimde kurdum ve o bakışın içinden kendi aksimi çıkarttım. şimdiye kadar hiç böyle görünmemiş, böyle bir izlenim bırakmamıştım, hayatımın hiçbir anında. ne okulda, ne üniversitede, ne de işimde.

başkaları da aynı şeyi mi hisseder: kendi dış görüntülerini tanıyamadıkları olur mu? başkalarının onları algılayışıyla kendi kendilerini algılamaları arasındaki uçurumu dehşetle fark ettikleri olur mu? içeriden yaşanan yakınlıkla dışarıdan yaşananın, aynı şeye olan yakınlık diye nitelenemeyecek kadar birbirinden farklı olduğunu?

bu bilinçliliğin başkalarıyla aramıza soktuğu mesafe, dışımızın başkalarına kendi gözlerimize göründüğü gibi görünmediğini anladığımızda bir kez daha büyür. evler, ağaçlar, yıldızlar gibi görmeyiz insanları. onları, belli bir biçimde karşılaşma ve böylece kendi içimizin bir parçası yapma beklentisiyle görürüz. hayal gücümüz onları kendi arzularımıza ve umutlarımıza uyacak biçimde kesip biçer; ama aynı zamanda kendi korkularımız ve ön yargılarımız da o insanlarda doğrulanabilmelidir. bir başkasının dış görünümündeki hatlara bile kendimizden emin olarak ve tarafsızca ulaşamayız. o yolda bakışlarımız, bizi özel ve biricik kılan bütün arzulara ve hayallere kayar, gözümüzü alır bunlar. bir iç dünyanın dış dünyası bile hala iç dünyamızın bir parçasıdır, hele de bir yabancının iç dünyası hakkındaki düşüncelerimiz kesin ve dayanaklı olmaktan öylesine uzaktırlar ki, karşımızdakinden çok kendimizi ortaya koyarlar. sigaralı adam, dimdik duran, zayıf suratlı, kalın dudaklı, sivri ve bana bile çok uzun ve çok mütehakkim görünen düz burnuna altın çerçeveli bir gözlük oturtmuş bir adamı nasıl görür? bu adam, ilkinin hoşlandıklarının ve hoşlanmadıklarının çatısına ve ruhunun bütün yapısına nasıl katar kendini? görüntümün neresi onun bakışını abartır ve büyütür, neresini hiç yokmuş gibi görmezden gelir? sigara içen yabancının görüntümden çıkaracağı sonuç, kaçınılmaz olarak bir karikatür olacaktır, kafasında benim düşünce dünyamla ilgili olarak oluşan resimde de birbiri üstüne karikatürler yığılacaktır. böylece birbirimize iki kat yabancı olacağız; çünkü aramızda yalnızca aldatıcı dış dünya değil, o dünyanın her iç dünyada oluşan hayali de bulunacaktır.

kötü bir şey mi bu, bu yabancılık ve uzaklık? bir ressam bizi kollarımız iki yana açık durumda mı resmetmeliydi, ötekilere ulaşmak için gösterdiğimiz nafile çaba içinde çaresiz halde? yoksa yaptığı resim, aynı zamanda bir koruyucu duvar da olan bu çifte engelin var olmasından duyduğumuz ferahlığın ifade bulduğu bir konumda mı göstermeliydi bizi? birbirimizin karşısında duyduğumuz yabancılığın sağladığı korumaya minnettar mı olmalıyız? ve onun mümkün kıldığı özgürlüğe? işaret edilen bedenin temsil ettiği çifte engel tarafından korunmadan karşı karşıya dursaydık ne olurdu? aramızda bizi ayıran ve çarpıtan bir şey bulunmadan adeta birbirimizin içine dalsaydık?

31.03.2020

uzun lafın kısası

amin maalouf:
uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

eduardo carranza: şiir kanını kaynatmıyorsa, aniden sırlara pencereler açmıyorsa, dünyayı keşfetmene yardım etmiyorsa, umutsuz yüreğinin yalnızlıkta ve aşkta, şenlikte ve sevgisizlikte eşlikçisi değilse ne işe yarar?

joel kovel: sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.

lawrence grossberg: bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır!

pascal mercier: kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir.

stefan zweig: insanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. yapılan her iş insanı rahatlatır; hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

victor hugo: ezilmiş, yıkılmış insanlar arkalarına bakmazlar. kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler.

oğuz atay: sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

ece ayhan: sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.

goethe: ve budalalar, anlamadıklarını ve anlayamayacaklarını yok ederler.

21.03.2019

dilenci

pascal mercier

kişinin ne pahasına olursa olsun yapmayacağı ya da izin vermeyeceği şeylerin olması: belki de onurlu olmak budur. ahlaki sınırlar olması gerekmiyor. onur başka yollardan da kaybedilebilir. müzikholde horoz ötüşü taklidi yapan bir öğretmen.. kariyer uğruna yalakalık yapanlar. sınır tanımayan fırsatçılık. bir evliliği kurtarmak için yalancılık yapmak, tartışmadan kaçınmak. bunun gibi şeyler.

ya dilencilik? insan, onuruyla dilencilik yapabilir mi?

belki, eğer hikayesinde bir zorunluluk varsa, kaçınılmaz bir şey, çözümleyemeyeceği bir durum varsa. ve eğer o da ona sahip çıkıyorsa. kendine sahip çıkıyorsa.

6.02.2018

altın sessizlikte kelimeler

pascal mercier

gazete okurken, radyo dinlerken ya da kafede insanların konuşmalarına dikkat ederken, hep aynı sözlerin söylenip yazılmasından, hep aynı deyimlerin, süslü sözlerin, metaforların kullanılmasından çoğu zaman bıkkınlık, hatta tiksinti duyuyorum. en kötüsü, kendime kulak vermem ve benim de hep aynı şeyleri söylediğimi saptamam. müthiş aşınmış ve harap olmuş kelimeler bunlar, milyonlarca kez kullanılmaktan yıpranmışlar. hala bir anlam taşıyorlar mı? elbette, kelimeler yer değiştiriyor, insanlar onlara göre hareket ediyorlar, gülüp ağlıyorlar, sola ya da sağa gidiyorlar, garson kahveyi ya da çayı getiriyor. ama benim sormak istediğim bu değil. sorum şu: kelimeler düşüncelerin ifadesi mi hala? yoksa, lakırdıların içe kazılı izleri durmaksızın parladığı için insanları oraya buraya sürükleyen etkili ses oluşları mı sadece?

deniz kıyısına gidip başımı iyice uzatarak rüzgara tuttuğum oluyor, buradaki bildiğimiz gibi değil de daha soğuk, buz gibi esmesini isterdim o rüzgarın: keşke bütün o yıpranmış kelimeleri, alışkanlıkla söylenen yavan kelimeleri içimden üfürüp alsa, ben de hep aynı olan lafların pisliğinden ruhum arınmış olarak geri dönebilsem. oysa ne zaman konuşmaya kalksam her şey yine eskisi gibi. özlediğim arınma, kendiliğinden olan bir şey değil. bir şey yapmalıyım ve bunu kelimelerle yapmalıyım. ama ne? kendi dilimden çıkıp bir başka dile adım atmak istiyor değilim. hayır, askerden kaçar gibi dilden kaçayım demiyorum. ve kendime bir başka şey daha söylüyorum: dil yeniden icat edilemez. o zaman benim istediğim ne?

belki şudur: portekizce kelimeleri yeniden dizmek istiyorum. bu dizilişten doğacak cümleler çarpık çurpuk olmamalılar, tuhaf da, alışılmadık da, abartılı ve yapay da. portekizcenin merkezini oluşturacak arketip cümleler olmalılar, doğrudan ve kirlenmeden bu dilin saydam, ışıl ışıl yapısından fışkırıyormuş duygusu uyandırmalılar. cilalı mermer gibi pürüzsüz olmalılar ve bach'ın bir partitasındaki notalar gibi de tertemiz; kendileri olmayan her şeyi tam bir sessizliğe dönüştürmeliler.

bazen, içimdeki balçığa benzeyen dille azıcık uzlaşır gibi olduğumda, rahat bir oturma odasının huzurlu sessizliği sayabilirim onu diye düşünürüm; ya da sevgililer arasındaki yumuşak sessizlik. ama yapışıp kalan, alışkanlık olan kelimelere duyduğum öfkenin pençesine düştüğümde, ışıksız uzamın berrak, serin sessizliğinden daha azıyla yetinemiyorum, portekizce konuşan tek kişi olarak orada sessizce kendi yollarımı çizmeliyim. garson, kuaför kadın, biletçi -yeniden dizilen kelimeleri duysalar şaşkınlıktan ağızları açık kalırdı ve cümlelerin güzelliğine şaşırırlardı, bu güzellik de o berrak cümlelerin parıltısından başka bir şey olmazdı. zorlayıcı cümleler olurlardı bunlar -öyle hayal ediyorum- hatta acımasız da denebilirdi onlara. dediklerinden şaşmadan, yere sağlam basarak dururlardı, böyleyken de bir tanrının sözlerine benzerlerdi. aynı zamanda abartısız ve heyecansız olurlardı, kesin olurlardı ve öylesine ölçülü ki, bir tek kelime, bir tek virgül bile çıkarılamazdı o cümlelerden. bu bakımdan bir şiire benzerlerdi, söz kuyumcusunun işlediği.

20.09.2017

oxford: just talking

pascal mercier

manastıra benzeyen binaların arasındaki gece sükuneti bana neden böyle donuk geliyor, böyle tatsız ve ıssız, tamamıyla ruhsuz ve sevimsiz? sabahın üçünde ya da dördünde bile, sokaklarda tek bir kişi kalmamışken bile hayat kaynayan rua augusta'dan ne kadar farklı! parlak, inanılmaz bir ışıltısı olan taşların gerisinde nasıl olur da kutsal adlar taşıyan binalar, bilginlik hücreleri, seçkin kitaplıklar, içlerinde kusursuz cümlelerin söylendiği, ölçülüp biçildiği, karşı çıkılıp savunulduğu, tozlu kadife sessizliğiyle dolu odalar bulunabilir? nasıl olabilir bu?

tanrı kendi kaldıramayacağı bir taş yaratabilir mi? sorunun yanıtı hayırsa her şeye kadir değildir; evetse yine her şeye kadir değildir; çünkü o zaman da taş vardır ortada.

her zaman böyledir bu. bir başkasına bir şey söylemek: o sözlerin bir etkisi olacağını nasıl bekleyebiliriz? içimizden her zaman akan düşünceler, resimler ve duygular ırmağı, bu azgın ırmak tesadüfen, tamamıyla tesadüfen kendi sözlerimize uymuyorlarsa, sulara kapılıp gitmemesi, unutulmaya terk edilmemesi bir mucize olurdu. benim için durum farklı mı diye düşündüm. ben bir başkasına gerçekten kulak verdim mi hiç? onu söyledikleriyle birlikte içime aldım mı, içimdeki ırmağın yönünün değişmesine izin verdim mi?

insanlar konuşurlar ve konuşmanın tadını çıkarırlar, tıpkı dillerinden sözlerin yorgunluğu gitsin diye dondurma yalamanın tadını çıkardıkları gibi. oysa burada herkes hep durum öteki türlüymüş gibi davranır. sanki söyledikleri inanılmaz derecede önemliymiş gibi. ama o önemli sözlerin de uyumaları gerekir, sonra geriye pis kokulu bir sessizlik kalır; çünkü her yerde kendini beğenmişliğin kadavraları yatmakta, sessizce kendi kendilerine kötü kokular yaymaktadırlar.

22.05.2017

lizbon'a gece treni

pascal mercier

diktatörlük bir gerçekse devrim görev olur.

başımızdan geçen binlerce deneyimden olsa olsa bir tanesini dile getiririz. söylenmeden kalan bütün o deneyimlerin altında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler saklıdır.

uykusuz insanları sessiz bir dayanışma birbirine bağlar.

biz insanların dünyayı, kendimizin ve arzularımızın konu edildiği bir sahne gibi görmemiz yanılgısı bütün dinlerin kaynağıdır ve en ufak bir doğru yanı yoktur. evren öylece var, başımıza ne geldiği onun umrunda değil, hiç umrunda değil.

ötekiler senin duruşma salonundur.

bir şeyle vedalaşabilmek için öyle bir karşı durmalıyız ki o şeye, içimizde bir mesafe oluşmalı. onu kuşatan dile getirilmemiş, müphem tabiiliği, bizim için ne anlama geldiğini gösterecek bir berraklığa çevirmeliyiz. bunun da anlamı, o şeyin somutlaşıp açıkça görülebilir dış hatları olan bir şeye dönüşmesidir.

bazen bir şeyden korkar insan; çünkü başka bir şeyden korkmaktadır.

hayatımızın gerçek yönetmeni rastlantıdır: gaddar, acımasız ve büyüleyici bir cazibesi olan bir yönetmen.

yazmak sessiz bir şeydir. insan yazmadıkça tam olarak uyanık olmuyor. ve kim olmadığını bilmemesi bir yana, kim olduğu hakkında da bir fikri olmuyor.

bir defasında tartakower'a, en büyük satranç oyuncusu sence kim diye sormuşlardı. şöyle yanıt verdi: satranç bir savaşsa lasker, bir bilimse capablanca, bir sanatsa aljechin.

merkezinde bir idam sahnesi olan bir dini itici buluyorum. bir düşünsene, ya bir darağacı olsaydı, bir giyotin ya da bir garot. bir düşün, o zaman dinsel sembolümüz nasıl olurdu.

13.06.2016

belirsiz derinlikler

pascal mercier

insanın yaptıklarının yüzeyinin altında bir sır var mıdır? yoksa insanlar tamamen böyle midir, açıkça ortada duran, her şeyi gösteren eylemleri gibi?

son derece ilginç; ama şehre ve tejo'ya vuran ışıkla birlikte içimdeki yanıt da değişiyor. net, keskin hatlı gölgeler doğuran, parlak bir ağustos gününün büyüleyici ışığı mı; insanın içinde saklı derinliğin düşüncesi bana hem garip görünüyor hem de acayip ve biraz da dokunaklı bir fantasma gibi; o ışıkta yanıp sönen dalgalara uzun uzun baktığımda beliren serabı andırıyor tıpkı. buna karşılık, ocak ayının puslu bir gününde, şehrin ve ırmağın üstünde gölgesiz ışıktan ve mat griden oluşan bir kubbe oluştuğunda, şu diyeceğimden, kuşkuya yer bırakmayacak derecede emin oluyorum:

insanın yaptığı her şey, bilinmeyen derinlikte saklı bir iç hayatın tamamlanmamış, adeta gülünesi çaresizlikteki ifadesidir sadece; bu iç hayat yüzeye çıkmaya çabalar ama onun uzağına bile ulaşamaz.

ve kararımın bu tuhaf, rahatsız edici güvensizliği yanında bir şeye daha vakıf oluyorum, olduğumdan beri de hayatım durup durup sarsıcı bir kuşkunun içine gömülüyor: biz insanlar için ondan daha önemli hiçbir şeyin olamayacağı bu konuda, işin içindeki kişi bensem, aynı şekilde bocalıyorum. örneğin en sevdiğim kafenin önünde otururken, güneş üzerime vururken, önümden geçen genç kızların çınlamalı kahkahalarına kulak verirken, öyle sanıyorum ki, iç dünyamın tamamı, en kuytu köşelerine kadar doluyor, her yanını tanıyorum; çünkü bu hoş duygularda tükenir o dünya. ancak sonra büyüyü bozan, beni kendime getiren bir bulut örtüsü güneşi kapatınca içimde, hiç tahmin etmediğim şeyler doğuracak ve beni alıp sürükleyecek saklı derinlikler ve büyük uçurumlar bulunduğuna bir çırpıda emin oluyorum. o zaman hesabı hemen ödüyor, güneşin gecikmeden yeniden bulutların ardından görünmesi ve sakinleştirici yüzeyselliğin yerini bulmasına yardımcı olması umuduyla kendime hızla oyalanacak bir şey arıyorum.

2.02.2016

fragmanlar

pascal mercier

.. hayatımın o noktasında bir kez daha durmak ve beni şimdi olduğum kişi yapan yöne değil de bambaşka bir yöne sapabilmek için duyduğum düşsel, heyecan dolu arzu.. bir kez daha ılık yosunların üzerinde oturmak, elimde kasketimi tutmak -zamanın içinde kendimin gerisine yolculuk edebilmek ve kendimi, yani yaşananlar tarafından damgalanan kişiyi de bu yolculuğa götürmek gibi mantığa aykırı bir arzu.

ötekinin suçu, gelişimde ortak adımlar, paylaşılan acı, paylaşılan sevinç, ölümlüler arasındaki dayanışma, görüş birliği, dışarıya karşı ortak mücadele, ortak güçler ve zayıflıklar, yakınlık ihtiyacının paylaşılması, zevk birliği, nefret birliği, paylaşılan sırlar, paylaşılan fanteziler, hayaller, paylaşılan hayranlık, paylaşılan mizah, paylaşılan kahramanlar, ortak alınan kararlar, ortak başarılar, başarısızlıklar, zaferler, yenilgiler, paylaşılan hayal kırıklıkları, ortak hatalar..

şu anda, onun yakında öleceği haberini alsalardı, onları neyin korkutacağı açık, basit ve tartışmasız değil miydi? uykusunu almamış suratımı sabah güneşine tuttum ve şöyle düşündüm: hayatlarının malzemesinden daha çok şey elde etmeyi istiyorlar, bu hayat ne kadar kolay ya da müşkül, ne kadar yoksul ya da zengin olursa olsun. mevcut olmayacak hayatı, sonları geldikten sonra artık özleyemeyecek olsalar da ve bunu bilseler de, bu hayatın sona ermesini istemiyorlar.

giriş merdiveninin ılık yosunlarının üzerine oturup babamın buyurgan arzusunu düşündüm, doktor olmalıydım, yani babam gibi insanları acılarından kurtarmayı beceren biri. gösterdiği güven için babamı seviyor, dokunaklı arzusuyla üzerime yüklediği ağır yük yüzünden lanet ediyordum.

incil'deki güçlü sözleri okumak istiyorum. onlardaki şiirin gerçek dışı gücüne ihtiyacım var. dua eden insanları seviyorum. onları görmeye ihtiyaç duyuyorum. yüzeysel ve düşüncesiz olanın sinsi zehrine karşı onlara ihtiyacım var.

bana baktı ve yüzünde uyanık yaşanan hayatın geniş bozkırından gelen bir gülümseme belirdi.

.. yaptığımız ve yaşadığımız her şeyde, sürüklenen kumlar olduğumuzu anladığımızda..

18.01.2016

insan, hayat

"zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı. ama senin için bu hayat neredeyse bitmiştir, o hayatı yaşarken kendine hiç dikkat etmedin, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğun saydın. oysa kendi ruhlarındaki hareketleri dikkatle izlemeyenler mutlaka mutsuz olurlar." (marcus aurelius)

"hepimiz küçük parçalardan oluşuruz, bu parçalar öyle şekilsiz, öyle farklıdırlar ki birbirlerinden, her biri her an canının istediğini yapar; bu yüzden kendimizle kendimiz arasındaki farklılıklar, kendimizle başkaları arasındaki kadardır." (montaigne)

"her birimiz birden çok kişiyiz, pek çoğuz, ifrat sayıda kendimiziz. bu yüzden, çevresini küçümseyen kişiyle o çevreden zevk alan ya da onun yüzünden üzülen kişi aynı değildir. varlığımızın engin sömürgesinde farklı düşünen ve farklı hisseden pek çok türde insan vardır." (fernando pessoa)

"bu denizde ne olduğunu kimse bilmiyor -diyorlar bize- ve araştırılamaz da; çünkü denizdeki yolculuk sırasında pek çok engel çıkar karşımıza: zifiri karanlık, yüksek dalgalar, sık sık çıkan fırtınalar, orada yaşayan sayısız canavar ve şiddetli rüzgarlar." (muhammed idrisi)

"dünya, hayallerimizin önemli ve üzücü, gülünç ve önemsiz dramasını sahneye koymamızı bekleyen bir sahne. bu fikir ne kadar dokunaklı ve şirin! ve ne kadar kaçınılmaz!" (pascal mercier)

20.10.2015

geçmişi yeniden yaşamak

pascal mercier

dersin başladığını duyuran ve rahipleri ibadete çağırırcasına çıngırdayan çanın sesini günde altı kez duyardım. tam 11.532 kez, beni avlunun kapısından çıkartıp limana, daha sonra dudaklarımdaki tuzu yalayacağım bir geminin küpeştesine gönderen hayal gücümün peşine takılacağıma, dişlerimi sıkarak avludan döndüm, o kasvetli binaya girdim.

şimdi, otuz yıl sonra, durmadan aynı yere geri dönüyorum. dönmem için en küçük geçerli bir neden yok. öyleyse niye? girişin önündeki yosun tutmuş, ufalanan basamaklarda otururken, kalbimin neden yerinden çıkacakmış gibi çarptığını bilmiyorum. güneş yanığı bacaklarıyla, pırıl pırıl saçlarıyla evlerindeymiş gibi rahatça binaya girip çıkan öğrencileri görünce neden imreniyorum onlara? nelerine imreniyorum?

geçenlerde, sıcak bir günde, pencereler açıkken bazı öğretmenlere kulak verdim ve ürkmüş öğrencilerin beni de daha önce titretmiş olan sorulara kekeleyerek verdikleri yanıtları duydum. bir kere daha orada oturmak -hayır, arzuladığım şey kesinlikle bu değildi. uzun koridorların serin loşluğunda bina amirine rastladım, kuşa benzeyen kafasını öne uzatarak yürüyen bir adamdı, kuşkulu bakışlarla üzerime geldi. "ne işiniz var burada?" diye sordu, ben yanından geçmişken. astımlı gibi, dik bir sesi vardı, sanki öbür dünyadaki bir mahkemedeydik. durdum ama dönüp bakmadım. "ben bu okulun öğrencisiydim." dedim, sesimin ne kadar boğuk çıktığını duyunca kendime kızdım. birkaç saniye mutlak, tekinsiz bir sessizlik oldu koridorda. sonra arkamdaki adam ayaklarını sürüyerek yürüdü. kendimi suçüstü yakalanmış gibi hissetmiştim. ama ne yaparken?

bitirme sınavlarının son gününde hepimiz, okul kasketleri başımızda, sıralarımızın arkasında ayakta durmuştuk, gören bizi hazır ola geçtik sanırdı. senyor cortes uygun adımlarla yürüyüp sırayla önümüzde durmuş, her zamanki ciddi yüz ifadesiyle not toplamımızı bildirmiş, gözlerini yüzümüze dikip karnemizi vermişti. çalışkan sıra arkadaşım karnesini sevinçsiz ve bembeyaz bir suratla almış, kavuşturduğu ellerinin arasında incil tutar gibi tutmuştu onu. sınıfın sonuncusu, kızların gözdesi olan, güneş yanığı tenli çocuk, çöpmüş gibi yere atmıştı karnesini. sonra temmuz gününün öğle sıcağına çıkmıştık. önümüzde açık ve biçimlendirilmemiş olarak uzanan, özgürlüğü açısından tüy gibi hafif, belirsizliği açısındansa kurşun gibi ağır onca zamanı nasıl kullanabilirdik, nasıl kullanmalıydık?

insanların birbirinden ne kadar farklı olduğunu şimdi anlatacağım sahne kadar çarpıcı ve sert biçimde gözüme sokabilecek bir şeyi ne daha önce yaşadım ne de sonra. kasketini ilk çıkaran sınıfın sonuncusu oldu; topuklarının üzerinde hızla döndü, avlunun çitinin üstünden aşırtıp yakındaki göle fırlattı. kasket orada suyu emdi, sonunda nilüferlerin altında gözden kayboldu. üç dört kasket daha onu izledi, içlerinden biri çite takılıp kaldı. bunun üzerine sıra arkadaşım kasketini düzeltti, ürkek ve huzursuz görünüyordu, içinde kabaran duyguyu anlamak mümkün değildi. yarın sabah, artık kasketi giymesi için bir neden olmayınca ne yapacaktı?

ama beni en çok etkileyen, avlunun gölgeli bir köşesinde gördüğüm şey oldu. tozlu bir çalılığın arkasına gizlenen biri, kasketini okul çantasına sokmaya çalışıyordu. öylece tıkıştırmak istemediği, tereddütlü hareketlerinden açıkça anlaşılıyordu. kaskete zarar vermeden çantaya sokabilmek için her yolu denedi; sonunda birkaç kitabı çıkararak çantada yer açtı. kitapları, ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde koltuğunun altına sıkıştırdı. dönüp çevresine baktığında, utanç verici hareketi sırasında kendisini kimsenin görmemiş olması umudu gözlerinde okunabiliyordu, bir de gözlerini başka yere çevirirse görünmez olacağı gibi çocuksu bir düşüncenin, deneyimlere dayanarak silinmiş son kırıntısı.

kendi terli kasketimi ellerimde bir o yana bir bu yana nasıl çevirdiğimi bugün bile hissedebiliyorum. giriş merdiveninin ılık yosunlarının üzerine oturup babamın buyurgan arzusunu düşündüm, doktor olmalıydım -yani babam gibi insanları acılarından kurtarmayı beceren biri. gösterdiği güven için babamı seviyor, dokunaklı arzusuyla üzerime yüklediği ağır yük yüzünden lanet ediyordum. o arada kız okulunun öğrencileri bizim tarafa gelmişlerdi. "bittiğine seviniyor musun?" diye sordu maria joao ve yanıma oturdu. beni inceledi. "yoksa sonunda üzülüyor musun?"

beni durmadan okula gitmeye zorlayan şeyin ne olduğunu artık biliyor gibiyim: okulun avlusundaki o dakikalara geri dönmek istiyorum, gelecek henüz başlamadan geçmişin üzerimizden akıp gittiği o dakikalara. daha sonra hiç olmadığı gibi, zaman durmuş, soluğunu tutmuştu. maria joao'nun kahverengi dizlerine ve açık renkli giysisinin sabun kokusuna mı geri dönmek istiyorum? yoksa hayatımın o noktasında bir kez daha durmak ve beni şimdi olduğum kişi yapan yöne değil de bambaşka bir yöne sapabilmek arzusu mu -düşsel, dramatik arzu mu- içimdeki?

bu arzuda bir gariplik var; hem çelişki tadı veriyor hem de mantıklı bir tuhaflık. çünkü böyle bir şey arzulayan kişi, henüz geleceğine adım atmadan bir yol ayrımında duran kişi değil. çünkü iptal edilemeyecek olanı iptal etmek üzere geri dönmek isteyen kişi, daha ziyade geride bırakılmış, artık geçmiş olmuş bir gelecek tarafından damgalanan kişidir. acısını çekmemiş olsaydı iptal etmek ister miydi? bir kez daha ılık yosunların üzerinde oturmak, elimde kasketimi tutmak -zamanın içinde kendimin gerisine yolculuk edebilmek ve kendimi, yani yaşananların damgasını taşıyan kişiyi de bu yolculuğa götürmek gibi mantığa aykırı bir arzu bu.

o yaştaki oğlanın, babasının arzusuna karşı çıkarak tıp fakültesinin amfisine adım atmamış olması akla getirilebilir mi? -bugün zaman zaman benim dilediğim gibi? bunu yapıp 'ben' olabilir miydi? o günlerde, kendime dayanak noktası yapabileceğim acılı deneyimlerim yoktu ki onlardan yararlanarak yol ayrımında başka bir yöne sapmayı dileyebileyim. öyleyse zamanı geri döndürmenin ve yaşadıklarımı birer birer silerek beni maria joao'nun elbisesinin kokusuna ve kahverengi dizlerinin görünüşüne hayran çocuğa dönüştürmenin bana ne yararı olacaktı?

benim bugün arzuladığım tarzda başka bir yöne sapabilmesi için kasketli çocuğun benden çok farklı olması gerekirdi. ama böylece bir başkası olsaydı, sonradan o eski yol ayrımına dönmeyi isteyen kişi olamazdı zaten. o çocuk olmayı dileyebilir miyim? öyle sanıyorum ki onun yerinde olmaktan hoşnut olurdum. ama bu hoşnutluk, sadece o olmayan ben için geçerli olabilir, ona ait olmayan dileklerin yerine getirilmesi açısından. eğer gerçekten o olsaydım, gerçekleşmeleri halinde o olmaktan mutlu olacağım dileklerim olamazdı, tıpkı, asla sahip olmadığımı unuttuğum sürece kendi dileklerimin, gerçekleştiklerinde, beni mutlu edeceği gibi.

ama çok yakında yine okula gitme ve böylece, hiç akla getirilemediği için nesnesi asla olmayacak bir özleme kapılma arzusuyla uyanacağıma eminim. olası bir nesnesi bulunmayan bir arzuyla harekete geçirilmekten daha çılgınca bir şey olabilir mi?

16.11.2014

moloz

pascal mercier

unutmanın moloz yığınlarıyız.

insan bazen bir şeye sahip olana kadar onun eksikliğini hissetmez ve sonra bir anda onun eksikliğini çektiği kafasına dank eder.

güneşin altında yapılan bütün işleri gördüm. hepsi boştur, rüzgarı kovalamaya kalkışmaktır.

karşısındakinin boyun eğmesini istemeyen bir bağışlama olmalı. yani kutsal kitaptaki gibi kendini tanrının ve isa'nın karşısında onların uşağı gibi görmen gereken türden olmamalı. uşak olarak! orada öyle yazıyor.

onuruyla ölmek, ölümün bir son olduğunu kabul ederek ölmek demektir. ve ölümsüzlükle ilgili bütün saçmalıklara karşı durmak.

bazen irkiliyorum ve şöyle düşünüyorum: tren her an raydan çıkabilir. evet, çoğunlukla irkiltir beni bu düşünce. ama nadiren, akkor gibi ışıldayan anlarda kutsal bir şimşek gibi sarsar beni.

şiir her şeye üstün gelir. bütün kuralları hükümsüz kılar.

kelimenin tam, ciddi anlamıyla bir veda şu anlama gelir: iki kişinin, birbirinden ayrılmadan önce, birbirlerini nasıl görüp tanıdıkları konusunda anlaşmalarıdır. vedalaşmak, insanın kendi kendisiyle de yaptığı bir şeydir: karşısındakinin bakışları altında kendine arka çıkmasıdır.

samimiyet geçicidir ve aldatıcıdır, tıpkı bir serap gibi.

söz, insanların ışığıdır ve nesneler ancak kelimelere döküldüğünde var olurlar.

10.03.2009

neden baba?

pascal mercier

"kendini bu kadar önemseme!" derdin sen, biri yakındığında. kimsenin oturmasına izin vermediğin koltuğunda oturur, bastonunu sıska bacaklarının arasında tutar, guttan çarpılmış ellerini bastonun gümüş sapına koyar, başını -her zamanki gibi- aşağıdan öne doğru uzatırdın. (tanrım, seni bir kez olsun karşımda dik dururken görebilseydim, gururuna uygun düşecek biçimde başın yukarıda olarak! bir kerecik olsun! ama kamburlaşmış sırtını bin kez görmüş olmam, bütün öteki anıları sildi, bununla kalmadı, hayal gücümü de sakatladı).

hayatın boyunca katlanmak zorunda kaldığın bütün o ağrılar, senin hiç değişmeyen uyarılarına otorite katıyordu. kimse itiraz edemiyordu. sadece dıştan böyle değildi insanlar, içlerinden de itiraz edemiyorlardı. gerçi biz çocuklar senin konuşmanı taklit ediyor, sen yokken alay edip gülüyorduk; hatta annem bile bu yüzden bize söylense de, bazen yüzünden geçen bir gülümsemeyle kendini ele veriyor, biz de büyük bir iştahla saldırıyorduk. ama ancak görünüşte kurtuluyorduk, tanrı'dan korkanların çaresizce sövmesi gibiydi halimiz.

sözünü sayıyordum. yüzüme kırbaç gibi inen yağmur altında, içim sıkılarak okula gittiğim o sabaha kadar saydım. kasvetli sınıflarda, sevimsiz öğretmenlerin karşısında içimin sıkılması neden önemsemem gereken bir şey değildi? ben ondan başka hiçbir şey düşünemezken maria joao'nun bana yüz vermemesini neden önemsememeliydim? neden her şeyin ölçüsü senin ağrıların ve sana bahşettikleri vakar oluyordu?

"sonsuzluğun bakış açısından bakılınca" diye tamamlardın bazen, "önemi azalıyor." maria joao'nun yeni arkadaşına öfkelenerek, onu kıskanarak çıktım okuldan, kararlı adımlarla eve yürüdüm, yemekten sonra karşındaki koltuğa oturdum. "okul değiştirmek istiyorum." dedim sesim titremeden, oysa içimden o kadar güçlü hissetmiyordum kendimi, "bu okul dayanılır gibi değil." "kendini çok önemsiyorsun." dedin bana, bastonunun gümüş sapını okşayarak. "kendimi önemsemezsem neyi önemseyeceğim?" diye sordum. "hem sonsuzluğun bakış açısı diye bir şey yok."

odayı dolduran sessizlik patlayacak gibiydi. daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. terbiyesizce bir şeydi yaptığım, en sevdiği çocuğundan gelmesi, durumu daha da kötüleştiriyordu. herkes öfkeyle patlamanı bekliyordu, patlarken de sesin her zamanki gibi çatallaşacaktı. hiçbir şey olmadı. iki elinle bastonun sapına dayandın. annemin yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi. seninle neden evlenmiş olduğunu bu yüz ifadesi anlatıyordu -bunu daha sonra düşündüm. konuşmadan ayağa kalktın, yalnızca ağrıların yüzünden hafifçe inlediğin duyuldu. akşam yemeğine katılmadın. bu aile kurulduğundan beri böyle bir şey görülmemişti.

ertesi gün öğle yemeğine oturduğumda bana sakince ve biraz da kederle baktın. "hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?" diye sordun. maria joao o gün bana teneffüste portakal isteyip istemediğimi sormuştu. "sorun halloldu." dedim.

bir duyguyu önemsememiz mi yoksa ciddiye alınmayacak bir huysuzluk olarak mı görmemiz gerektiğini nasıl anlarız? onu yapmadan önce neden benimle konuşmadın baba? hiç değilse neden yaptığını bilseydim.