güven turan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güven turan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.05.2019

islam

nihat genç: imam hutbede, müslümanlar küs olmaz, selamlaşmak allah'ın emridir, dedi. imam dedi ki, ilk selamlaşanlar adem ile havva'dır. cami çıkışında imama muhtar sordu, "hocam ilk siktiri kim çekti?"

fernand braudel: islam öncesi arabistan, homerosvari bir çağ yaşamaktaydı: şiir orada kulakları ve kalpleri açmaktaydı.

güven turan: islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

gerard de nerval: bizde din, medeni hukuktan apayrı bir şeydir. müslümanlarda ise bu iki ilke birbirine karışmıştır. islamiyeti kabul eden birisi, her açıdan bir müslüman uyruğu olur ve milliyetini kaybeder. bu durumda onun için hiçbir şey yapamayız; sopa ve kılıç egemenliği altındadır artık o; eğer hristiyanlığa geri dönerse de, islam yasası onu ölüme mahkum eder. müslüman olunca, sadece kendi dinsel inancını kaybetmez insan; adını, ailesini, yurdunu da kaybeder.

jean p. sasson: muhammed'in bildirileri ondan sonra gelenler tarafından yanlış aktarılmış olmalı. tanrı, dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınları bunca kedere layık görmüş olamaz.

leyla erbil: bizim milli duygumuz din kökenli hoşgörüsüzlük, gaddarlık, aşağılık duygusu ve sinsiliktir.

nazım hikmet: halifeliğin cehennemin yedi kat dibine yuvarlanmasından şapkanın giyilişine dek, bir devrim bakımından, atılan her adımda yürekleri parçalananlar oldu. bir devrim gözüyle emperyalizmin denize dökülüşünden, temiz türkçenin işlenmesine kadar yapılan sıçramaların ağrısını gırtlaklarına sarılmış bir pençe gibi duyanlar vardır.

8.05.2018

usta ile öğrenci

güven turan

okçuluk, zen'in dışlaştırdığı uğraşlardan biridir. bu konuda alabildiğine ün yapmış ustalardan birine, genç bir zen öğrencisi gelir ve okçuluğu öğrenmek istediğini söyler. usta, öğrenciye boş bir sadak verir. genç birkaç yıl o boş torbayı taşır. sonra usta bir ok verir. gene aradan birkaç yıl geçer, bu kez yay verir usta. öğrenci, bir süre de sadak, ok ve yayla dolaşır. sonra, sırayla, usta oku yaya taktırır, yay çektirir ama oku attırmaz. bunların her biri gene yıllar alır. sonunda usta, öğrencisini alır, bir nişan tahtasının önüne getirip ok atmasını söyler. öğrenci oku yaya takar, gerer ve nişan alıp atar. tam hedeften vurur! öğrenci sevinçle ustaya baktığında, usta üzgün üzgün başını sallayıp "nişan alarak attın!" der, "şimdi her şeye yeniden başlayacağız."

25.04.2015

çağdaş türk şiiri antolojisi

memet fuat


"ölüm sürüye katılmaktır"

ben büyük rüzgarları severim, büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, her şey ve mahzun
insan bir yanınca kerem misali yanmalı
uykudan bile mahşer günü uyanmalı
(ahmet muhip dıranas)

ölmek değildir ömrümüzün en feci işi
müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi
(yahya kemal beyatlı)

ölüm bir kez çalar kapıları
doğumdan öncesi, ölümden sonrası yalan
(ilhami bekir tez)

ölüm geliyor aklıma birden ölüm
bir ağacın gövdesine sarılıyorum
(cemal süreya)

sınırlamıyor beni sevda
yalnız senin görüntünle
ne sendeki güzelliğe bağımlı
ne benim duygularıma tutsak
birlikte omuzladığımız dünya
zincirleri yok kafamızda
yalnız birbirimizi düşünmenin
birlikte ürettiğimiz sevinç
çürüyüp giderdi çoktan
paylaşmasaydık başkalarıyla
(kemal özer)

bütün renkler aynı hızla kirleniyordu
birinciliği beyaza verdiler
(özdemir asaf)

en güzel, en bahtiyar, en aydınlık, en temiz
ümitler içindeyim, çok şükür öleceğiz
(ziya osman saba)

bir de gördüm ki insanmış her ne var alemde
meğer her şeyin aslı astarı insanmış
insan alemde hayal ettiği müddetçe değil
insanları sevdiği kadar yaşarmış
(bedri rahmi eyüboğlu)

kimse anlamaz derdimi
ben uzaklarda olmalıyım, çok uzaklarda
bir yakınım öldü mü
(behçet necatigil)

kuşçu amca
bizim kuşumuz da var
ağacımız da
sen bize bulut ver sade
yüz paralık
(oktay rifat/orhan veli)

bir tencere kaynar ocakta
et mi kaynar, dert mi kaynar
bilinmez
(mehmed kemal)

durakta üç kişi
adam kadın ve çocuk
adamın elleri ceplerinde
kadın çocuğun elini tutmuş
adam hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi hüzünlü
kadın güzel
güzel anılar gibi güzel
çocuk
güzel anılar gibi hüzünlü
hüzünlü şarkılar gibi güzel
(cemal süreya)

diyecekler ki arkamdan
ben öldükten sonra
o, yalnız şiir yazardı
ve yağmurlu gecelerde
elleri cebinde gezerdi
yazık diyecek
hatıra defterimi okuyan
ne talihsiz adammış
imanı gevremiş parasızlıktan
(muzaffer tayyip uslu)

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı
(behçet necatigil)

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki
(arif damar)

kanlı hesapları vardır
kıyamete kadar sürecek
ölümle şairlerin
kimbilir nerden bilecek
ne çığlıklar geçer daha dünyadan
attila ilhan gibi
(attila ilhan)

gemiler geçiyor, sanki şakacıktan
gidiyorlar mı, geliyorlar mı belli değil
kuşlar uçuyorlar mı düşüyorlar mı belli değil
düşe kalka mırıldanmalarla
ölüyorlar mı yaşıyorlar mı
belli değil
(özdemir asaf)

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız
(edip cansever)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

bir gün sana gene yollarda rastlasam
birlikte kır kahvelerine gitsek
konuşmasak
(cevat çapan)

düşmanlarımı bağışlıyorum
daha çok seviyorum dostlarımı
her uyanışımda
(ataol behramoğlu)

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası
(cemal süreya)

kendi sesinden tanır kışın geldiğini, kavak ağacı
bir parça kopar gibi buluttan
savrula döne iniyor denize martı
(güven turan)

geçiyorum kentin küçük sokağından
evler yeni bir yolculuktaki gibi taşın
çınlayan ıssızlığı siste nemli bodrumlar
yaşamaların pası denize uzanan
dağılan gökyüzü ötelerde
ey yitik ada ey yüreklerin eskidiği yer
balkonlardan çatılardan inen düşünce
(sabri altınel)

16.01.2015

süregelen

güven turan

insan soyu, dünya yüzündeki bütün canlıların en obur, en saldırgan, en acımasız, doğaya uyum ve doğaya katılım bakımından da en aykırı, dahası doğaya düşman soyudur.

kierkegaard: bir şair mutsuz, yüreği gizli acılarla parçalanmış biridir ama dudakları öylesine garip bir şekilde yaratılmıştır ki iç çekişler ve haykırışlar onların arasından çıktığında, güzel bir müziğe dönüşürler.

geçmiş, şimdiki zamanın kalıplaşmış halidir. geçmiş bir yüceltme değildir. ne iyi ve güzel bir anın izidir ne kötü ve acı bir anın. o anın izlerinin oluşu yeter! geçmişte şu oldu, bu oldu, bunları saptamak yeter. bir de onlara bugünden bakıp fazladan yükler yüklemek gereksiz.

john ashbery: şiirlerimin içeriğinin ne olduğunu bilmiyorum. biçiminin ne olduğunu da bilmiyorum. hiçbir şey bilmeden başlarım ve bittiğini hissettiğimde de yazmayı keserim. biçim denilen şey bana göre içeriktir ve içerik denilen de biçim.

türkiye'nin ilk toplu modernist çıkışı olan ikinci yeni hareketi, ankaralı bir harekettir. çıkış noktası ankara'da yayımlanmakta olan pazar postası'dır. bu oluşuma destek veren dergi de ankaralıdır: önce "seçilmiş hikayeler" adıyla yayımlanan "dost" dergisi. garip hareketi de ankaralıdır. garip'in üç şairinin de yaşamlarında ankara çok önemli bir yer tutar. istanbul'un neredeyse tek sorunu, kimin best-seller olduğu, olacağı, ne kadar kazandığıdır.

max denoir: normal aşk her tür sesin bir arada olduğu bir senfoni gibi gelir bize. çok çeşitli etkinliklerden doğar. bu nedenle çoktanrılı diyebiliriz ona. fetişizm, sadece bir tek enstrümandan çıkan ses rengini tanır; bir tek etkinlikten doğar; onun için de tektanrılıdır.

george bataille: üreme erotizmin karşıtıdır ve sürekliliği olmayan varlıkların bulunduğunu işaret eder.

islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

belçikalı gerçeküstücü ressam magritte'in o ünlü, bir pipo resminin üzerine yazdığı, "bu bir pipo değildir"ini mutlaka görmüşsünüzdür. bir yandan sanatçı, bir pipo resminin pipo olmadığını, bir pipo resmi olduğunu söylüyor. ama taa platon'dan beri süregelen, nesnelerle adları arasında sadece uzlaşma yoluyla bir ilişki olduğunu da söylemek istiyor.

yaratıcı yazar, "gerçekliği" yakalayabilmek için, yaşamı gözlemekten öte, yaşadığını yazıyor elbette ama yaşamdan fazlasını yaşadığı için becerebiliyor bunu.

kuran'da adı verilerek yasaklanan tek hayvan domuzdur. bunda, domuzun bütün orta doğu'daki en güçlü tanrılardan olan baal'in totem hayvanı oluşunun etkisi yok mudur acaba?

jose ortega y gasset: her bir yaşam, evren üzerine bir bakış açısıdır.

hayvan kanı, bir ara aksi iddia edilmiş olsa da, en iyi özümlenen demir kaynaklarından biridir insan için.

eli acıman: para kazanmak için iş yapılmaz; iş yapılır, para kazanılır.

ernst robert curtius: balzac'ın gizi, hayatın kendisine uçsuz bucaksız sunulduğu dahinin gizidir.

edebiyat tarihçileri, polisiye/cinayet türü romanların başlatıcısı olma onurunu edgar allan poe'ya verirler. poe nisan 1841'de yayımlanan "morg sokağı cinayeti" öyküsü ile ilk gerçek anlamda cinayet anlatısı türünü ve bu öyküdeki chevalier dupin karakteriyle de ilk gerçek dedektifi yaratmıştır. dupin'in yanında bir de arkadaşı vardır; o kişinin bütün yaptığı, yaşanılan öyküyü anlatmak ve garip sorular sormaktır. sir arthur conan doyle ilk süper dedektifi, sherlock holmes'u yaratırken yanına doktor watson'u da ekleyerek poe'nun izinden gitmiştir.

4.07.2014

hamdi koç

güven turan

picus dergisinin eylül sayısında, hamdi koç'la yapılmış bir röportaj var. çoksatar ve pek tutmuş yazarlar arasında artık hamdi koç. onun için de söylediklerinin geniş bir okuyucu bulması kaçınılmaz. konuşmanın cilt cilt ingilizce kitaplar önünde yapılıyor olması da ona bir otorite havası katıyor doğal olarak. ne var ki, lafının endazesi şaşık hamdi koç'un. bir yerde, tutup şöyle diyor:

"sevdiğim kadın yazarlar var, az da olsa, mesela jane austen, mesela georg eliot. bir miktar da virginia woolf'u severim. ama öyle ölüp bittiğim bir kadın yazar da yok. yani jane austen'i severim ama jane austen'sız yaşayabilirim. hadi genelleme yapalım, rahatlayalım: kadın yazarlar olmadan da yaşayabilirim."

ilk tepkim, hemen aklımdan geçmeye başlayan elisabeth bowen, katherine anne porter, isak dinesen, flannery o'connor, ingeborg bachmann, carson mccullers gibi isimlere dur deyip "sen buna yaşamak mı dersin, ilahi hamdi koç" oldu ya, bırakalım bunu bir yana. hatta, ayılıp bayıldığını söylediği henry james'in en beğendiği yanının "adamın" (bu kullanım onun) "nezle bile olmamış"lığı olduğuna göre, çok da ciddiye alınmamalı kadın yazarlar üstüne söyledikleri. ne var ki, koca koca kitapların otoriterliği önünde söylenmiş bu sözler yanıltabilir okurları. hamdi koç hep yabancı yazarlardan örnek verdiğine göre, ben de o alanda kalayım hatta, joyce'u elinden bırakamadığına göre sadece modernist edebiyat üzerinde durayım.

sevmek/sevmemek gibi hiçbir eleştirel değer taşımayan; hatta edebi değer ölçüsü olmayan yaklaşımlar bir yana bırakılırsa, modernist edebiyatın temelinde bir kadın yazar yer almaktadır: gertrude stein. stein'la karşılaşana kadar örneğin apollinaire sembolistlerin çizgisinde sıradan bir şairdir. onu ve max jacob'u ve dolayısıyla bütün bir gerçeküstücü hareketi tetikleyen stein olmuştur. dublinliler'in joyce'u stein'in tender button'daki (1914) metinleri ardından ulysses'in (1922) joyce'una dönüşmüştür. aynı şey ezra pound için de geçerlidir. onun şiirindeki h.d. (hilda doolittle) öncesi ve sonrası arasındaki fark, 19. yüzyıl şiiriyle 20. yüzyıl şiiri arasındaki farktır. joyce ve woolf elbette karşılaştırılamazlar; ama bütünüyle eleştirel ölçütler içinde ele alındıklarında, joyce modernist yaklaşımın göz boyayıcılığı bir yana, bir hayli savruk bir dille yazar. ulysses'in kurgusu da modernizm için bile bir hayli dağınıktır. sadece modernist edebiyatın başlangıcıyla bitmiyor mesele. her şey bir yana tarihsel roman kavramını baştan sona değiştiren; hatta terime yeni bir tanım yapmaya zorlayan marguerite yourcenar'ın adını anmamak bile hiç cinsiyetçi bir yaklaşım içinde olmasa da "doğru dürüst bir kadın yazar yok" savına isyan ettirir insanı.

27.03.2011

kitapçıl

güven turan

kitapçıl.. nasıl etçiller etle beslenirse, otçullar otla beslenirse, kitapçıllar da kitapla beslenirler. kitapdelileri (biblioman), kitapçıllardan farklıdır; hatta ve hatta kitapoburlardan da farklıdır. kitapseverlerdir (bibliophile) gene de hepsi.

kitapçıllar için kitap, okunmak için vardır. bir kitapçıl, kitaplarını paylaşmaktan, eşine dostuna gönül rahatlığıyla kitap vermekten gocunmaz; kitabını geri alamadığı zaman yüreği burulur biraz ama çok da durmaz üstünde, gider bir tane daha alır. bir kitapçıl için kitap birinci baskıymış, imzalıymış, cep kitabıymış; hatta fotokopi ile çoğaltılmışmış, hiç mi hiç fark etmez.

kitapçıllar, olanakları varsa, kendi adlarını taşıyan kütüphaneler; hatta yayınevleri kurarlar. olmadı, kitaplarını kütüphanelere bağışlarlar. rönesansı bir kitapçıla borçlu olduğumuz önermesi hiç de abartılı değildir; cosimo de medici'den başlayarak tüm medici ailesi'nin yaptıklarını düşünürsek. medici ailesi, bankerlikten ve ticaretten kazandıkları parayı kitaplara dökmekten çekinmedikleri gibi, okumayı, ellerindeki kitapları çoğaltmayı, kütüphaneler kurup tüm kitapçıllara açmayı da savsaklamamışlardır.

medici ailesi'nin merkezi floransa olmakla birlikte tüm italya'da etkili olan dönemleri 14'üncü yüzyıl sonundan başlayarak tüm 15'inci yüzyılı kapsar. bu dönemde kitapçılların ana hedefi, unutulmuş ya da elde bölük pörçük kalmış eski yunan ve latin klasiklerinin doğru nüshalarını ele geçirip okumak olmuştur. bunun için adamlar göndermiş, tüm avrupa'yı ve ortadoğu'yu didik didik aramışlar, bir kitabın peşinde maceradan maceraya koşmuşlardır.

bu kitap avcılarının en önemlisi belki de 1380 yılında floransa yakınlarındaki terranova'da doğmuş olan poggio bracciolini'dir. bir süre kitap kopyalama (o zamanlar gutenberg daha olağanüstü keşfini yapmamıştı), papalık kurumunda mektupçuluk gibi işlerde çalıştıktan sonra klasik elyazmaları avına çıkmıştır. poggio'da macera çok ama birini aktaralım:

1416 yılının yazında, toskanalı iki arkadaşıyla konstanz'ın yakınlarındaki st. gall manastırı'na gelir. burası 7'nci yüzyılda irlandalı keşişler tarafından kurulmuş bir benedikten manastırıdır (bu arada poggio'nun papaz olduğunu; buna rağmen, evlilik dışı 12 oğlu, 2 de kızı bulunduğunu belirtelim) ve keten bezi üretimiyle ünlüdür. poggio, keten alımı falan gibi tümüyle aldatıcı konulardan girip kütüphaneyi görmek istediğini söyler. izni alır ve kendi ifadesiyle "bir kulenin dibindeki son derece pis ve göz gözü görmez bir zindan" olan kütüphanede araştırmalarına girişir. ve floransalıların yıllardır aramakta oldukları quintilian'ın "bir orator'un eğitimi" adlı metninin tamamını bulur. kitabı alıp odasına çekilir ve 32 günde bütün yazmayı temize çeker ve bir mektubun eşliğinde floransa'ya gönderir; sonra da yeni kitapların ardına düşer. mektubunda şöyle der:

"gerçekten de inanıyorum ki, biz gelip kurtarmasaydık şu quintilian denen adam hızla yok olacaktı; çünkü bu muhteşem, seçkin, zarif, zeki kentli kişi daha fazla dayanamazdı zindancıların vahşetine, içinde bulduğum yerin inanılmaz pisliğine daha fazla dayanamazdı. sahiden acıklı bir görüntüsü vardı: mahkum edilmiş bir mücrim gibi, üstü başı lime lime, saç sakal birbirine karışmış, ifadesiyle, giyimiyle cezasına karşı çıkıyordu. sanki ellerini uzatıyor, romalıları çağırıyor, hak etmediği bu kaderden kendisini kurtarmalarını bekliyordu."

kitap floransa'ya erişince ne olur? bir zenginin kitaplığına mı girer? hiç de değil! isteğe göre, hemen yazıcılar bulunur ve kitap çoğaltılır; düşünürlere, araştırmacılara, üniversite kütüphanelerine gönderilir. işte kitapçıllık budur!

sözü bir başka kitapçılın, erasmus'un, şaşmaz bir kitapçıl tanımı da olan sözleriyle bağlayalım: "elime para geçti mi hemen kitap alırım. ancak artarsa yiyecek ya da zorunlu gereksinimler için harcarım paramı."

4.09.2010

cendere

güven turan



ağız konuşur
dil susar

susmak
çığlıktır

her kırılma
gökkuşağı oluşturmaz

ten anımsar
yürek uykudadır

söz derinleşince
boğar

gece
adsızdır