31.12.15

uzun lafın kısası

andre luguet: hayatta en karanlık saat bile altmış dakikadan fazla sürmez.

boccaccio: en süslü, en cicili, en alacalı giysiyi sırtına geçiren, herkesten daha çok saygınlık kazandığını sanıyor. bilmiyor ki, bu giysiler pekala bir eşeğe yaraşır; ama saygınlık kazandırmaz eşeğe.

halil cibran: aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

ernesto sabato: dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim; özellikle de insan kalabalıklarından. yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir.

jean baudrillard: her hayvanda sizi küçümseyen bir insan saklıdır; her bilgisayarda canı sıkılan bir insan saklı olduğu gibi.

konstantin fedin: şaka ve gülme asla boşa gitmez; bunlar dünyanın en iyi eğitimcileridir.

algernon sydney: hiçbir yasa, ortaya çıkabilecek her duruma tam uyacak kadar mükemmel değildir.

melih cevdet anday: yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. o dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.

pascal: hayatımızı seve seve feda ederiz; yeter ki başkaları bundan bahsetsinler.

choderlos de laclos: para insanı mutlu etmez; ama kabul etmeli ki mutlu olmasını çok kolaylaştırır.

salman rushdie: insanlarda zevk diye bir şey yoksa, her şeyin en iyisi bile boşuna.

şevket rado: soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir, derler. hayatın güçlüklerine katlanmanın en sağlam yolu da hayatı sevmektir.

29.12.15

yeniden doğuş

füruğ ferruhzad


tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek

ben bu ayette seni ah çektim, ah
ben bu ayette seni
ağaca ve suya ve ateşe aşıladım

yaşam belki
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği
yaşam belki
bir urgandır, bir adamın daldan dala kendini astığı
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi
şapkasını kaldırarak
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle "günaydın" diyen

yaşam belki de o tıkalı andır
benim bakışımın, senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı
ve bir duyumsama var bunda
benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim

yalnızlık boyutlarındaki bir odada
aşk boyutlarındaki yüreğim
kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder
saksılarda çiçeklerin güzelim yok oluşunu
ve senin bahçemizde diktiğin fidanı
ve bir pencere boyutlarında öten
kanarya ötüşlerini

ah
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen, anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir

ve "ellerini seviyorum" diyen
sesin hüznünde ölmektir

ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklardır

küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kızıl kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçek yaprağıyla süsleyeceğim
bir sokak var orada
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece
rüzgarın alıp götürdüğü

bir sokak var benim yüreğimin
çocukluk mahallesinden çaldığı
zaman çizgisinde bir oylumum yolculuğu
ve bir oylumla gebe bırakmak zamanın kuru çizgisini
bilinçli bir imgenin oylumu
aynanın konukluğundan dönen

ve böylecedir
birisi ölür
ve birisi yaşar
hiçbir avcı
çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan

27.12.15

körleşme

elias canetti

insan her zaman kendisini kitleden ve onu oluşturanlardan korumayı bilmelidir. 

bilgin'in özelliği budur: o, aynı anda olabildiğince çok konuya eğilebilmek için yalnız yaşar. 

gerçek büyük düşünürler, kadının değersiz bir yaratık olduğuna inanmışlardır. her kadın, lükse duyduğu aşk uğruna yaşar ve ölür. kadınlar felakettir, insanlığın ruhuna kurşun gibi çökmüş bir ağırlıktır yalnızca. görevini ciddiye alan herkes bu ağırlığı silkip atmak zorundadır; yoksa yazgısı yıkım olur.

insanı kendi düşüncelerinin doğruluğuna en iyi inandıran araç, yine kendi alkışlarıdır.

konfüçyüs: on beş yaşındayken iradem öğrenmeye yönelikti. otuzuma geldiğimde, yolumu saptamıştım. kırkımda artık kuşku diye bir şey kalmamıştı içimde; kulaklarım ise ancak altmışımda açıldı.

bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

hata işlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.

dünyamızda varolmak, farklı olabilmek demektir.

gerçek aşk hiçbir zaman yatışmak nedir bilmez ve daha eskileri tümüyle ortadan kalkmamışken yeni dertlere kaynaklık eder.

25.12.15

hayat

giovanni papini

okur kişi, sen kim olursan ol, şu anda burada seninle yüz yüze olmak, gözlerimi gözlerine dikmek, ellerini sıkmak ve sana alçak sesle: "yaşadığına inanıyor musun? gerçekten, derinlemesine, yoğun yaşadığına? bu hayatın sana, gençliğin ateşli gecelerinde hayalini kurduğun kadar güzel ve büyük görünüyor mu?" demek isterdim. ve daha da alçak sesle, yavaşça, sana sormak isterdim: "gençliğin var mıydı? derinliklerinde, kanında bir şeylerin mayalandığını, kaynadığını, kıpırdandığını, heyecanlandığını; dışarı çıkmak, taşmak, dünyayı bir alev gölü misali sular altında bırakmak istediğini içinde hissettin mi? birkaç saatlik heyecandan, zalim bir gün batımından, bir şairin dizelerinden sonra sen hissettin mi; şahsen kendinin ilk kişi, hayatın kaşifi, dünyanın kaşifi olduğunu hiç hissettin mi? ve bu yaşam sana zavallı, bu dünya sana küçük görünmedi mi? yaşam aşkına ölümü arzulamadın mı? uzak gökyüzünün önünde büyük iskender'in hırsını arzulamadın mı?"

güneş sürekli aydınlatıyor, su akıyor, ay görünüp kayboluyor, kuşlar ötüyor, kadınlar aşık oluyor, çiçekler açıyor ve sonra soluyor, insanlar birbirlerini aldatıyor, çanlar şafakta ve gün batımında çalıyor, gemiler demir alıyor ve sonra limana tekrar dönüyor, günleri geceler izliyor ve bunların hepsi sürekli, bütün hayatınız boyunca, ilk iniltilerinizden son iniltilerinize dek devam ediyor. dünya dolaşılsa da, yeni insanlar tanınsa da, hissedilmemiş duygular aransa da, evrenin her yerinde nesnelerin sürekliliği, farklı isimlerle kötüce maskelenmiş eylemlerin usandırıcı tek biçimliliği, küçük geçici hayvan hayatımızın esas birliği keşfedilir. her gün bir sonrakinin aynısıdır; her sene aynı güneş ve rüzgar, ısı ve fırtına olaylarını ve nedenlerini beraberinde getirir; her insan hayatı hep aynı, birkaç kelimeyle anlatılabilir: doğdu, acı çekti, umdu, öldü.

11.12.15

özgür insan

pierre-joseph proudhon

özgür insan, aklını ve yetilerini kullanan, ihtirasla kör olmamış, korkuları tarafından güdülüp alıkonmayan, aslı astarı olmayan görüşlere kapılıp gitmeyen kişidir.

bir bıçak için karısını, bir cam parçası için çocuklarını ve nihayet bir konyak için kendisini satan yerli, özgür değildir. muhatap olduğu tüccar onun ortağı değil düşmanıdır.

bir somun ekmek pişirip de bir lokmasını yiyebilen, saray inşa edip de ahırda yatan, lüks kumaşlar dokuyup da paçavralar giyen, her şeyi üretip de her şeyden mahrum kalan uygarlaşmış işçi, özgür değildir. hizmet ve yevmiye değiş tokuşunda işçinin ortağı olmayan patron onun düşmanıdır.

yurduna gönülden değil, korku zoruyla hizmet eden asker özgür değildir; silah arkadaşları ve komutanları, bakanlar veya askeri yargı organları hep onun düşmanlarıdır.

toprağa kira veren köylü, sermayesini kiralayan fabrikatör; yol vergisi, tuz vergisi, patent parası, lisans ücreti, personel ve emlak vergisi vb. ödeyen vergi mükellefi; mecliste bu vergileri oylayan vekil, hepsi de ne akla ne de hür iradeye göre hareket ediyor. mülk sahipleri, kapitalistler ve hükümet bu insanların düşmanıdır.

insanlara özgürlük verin, dimağlarını aydınlatın ki yaptıkları sözleşmelerin ne manaya geldiğini bilsinler; o zaman bilgi ve yetenek üstünlüğüne bakılmadan, en alasından eşitliğin alışverişlere hakim olduğunu görürsünüz. ve ticari işlerde, yani toplumsal alanda üstünlük lafının manadan yoksun olduğunu kabul edersiniz.

10.12.15

huzursuzluğun kitabı

fernando pessoa

unutuşun etten kıyafetler giymiş figüranlarından başka bir şey değiliz.

bir gün gelir herkes, alt tarafı asker kaçağı olduğu halde, kendini general olarak hayal eder.

özgürlük içimde yoksa, hiçbir yerde yok demektir.

var olan tek sır, bir sır olduğunu düşünen insanların olmasıdır.

sadece acı bizi büyütür.

benim için bir sıfat, ruhtan kopup gelen içtenlikli gözyaşlarından daha değerlidir.

ne zevk, ne ün, ne iktidar; özgürlük, yalnızca özgürlük.

insan baskı altında yaşamamışsa özgürlüğün değerini bilemez.

üstün insanlarda doğallığın özünü oluşturan şey, doğalla yapay arasındaki uyumdur.

utangaçlık asil bir huydur, ne yapacağını bilememek övünülesi, yaşama becerisinden yoksun olmak ise insanı yücelten bir özelliktir.

kusursuz olan, kendini belli etmez.

ruhun hazinelerinin ve şölenlerinin bekçisi olan o tanrısal, o şanlı çekingenlik.

uygarlık, bir şeye uymayan bir ad vermekten, sonra da oturup bunun sonuçları üzerinde hayal kurmaktan ibarettir.

8.12.15

tarihin adları

jacques ranciere

devrim, devrimin zaten yapılmış olduğunu bilmemekten kaynaklanan devrim yapma yanılsamasıdır.

konuşan varlıkların hayatını belirleyen, en az işin ve ücretin ağırlığı kadar, adların ya da adsızlığın yükü, söylenmiş ve yazılmış, okunmuş ve işitilmiş sözcüklerin ağırlığıdır.

bir şeyi bilmek, o şey üzerinde düşünme ihtiyacı duymamak demektir.

hayatı hasta eden, hayatın fazlalığıdır; körlükle malul, malul oluşuna kör. ölümü kışkırtan hayatın fazlalığıdır. ve toplum içinde yaşayan, konuşan varlıklarda hayatın fazlalığı, öncelikle sözün fazlalığıdır. kelimelerin ve cümlelerin bu fazlalığı, toplumsal gövdeyi ayakta tutan ve aynı zamanda onu bilim konusu yapan büyük dengelere ve büyük düzenlemelere karşı kitleler çağının insanlarını kör eder. kralları öldüren söz fazlalığı, demokrasi çağının insanlarını da, toplumlarını hayatta tutan yasaların bilgisinden yoksun bırakır.

insan otoritenin değil, vicdanının sesini dinlemelidir.

devrimi olay olarak niteleyen, tarihsel eylemin bir biçimi olması, insanları harekete geçirme ve her şeyi etkileme doğrultusundaki büyük gücünü anlamla aşırı yüklenmiş olmasından aldığı için siyasi, ideolojik veya kültürel diye nitelendirilebilecek bir dinamik olmasıdır.

yalnızca saklı olanın bilimi olur.

doğa ve doğanın simgeleştirilmesi oyununa direndiği ve hep bir aşırılığın veya bir kusurun oyuncağı olduğu kadarıyla, anlamın hayatıdır sapkınlık.

sesini bulamayan bir acı yoktur.

kendisini yaratan zamana karşı bıkkınlık duyması ya da nesnesinin algılanabilir maddesini oluşturan şeylerden -zamandan, sözcüklerden ve ölümden- korkması dışında tarihi tehdit eden hiçbir şey yoktur. tarihin bir yabancı istilasına karşı kendisini koruması gerekmez. tek ihtiyacı, kendi hikayesiyle barışmasıdır.

oğlak dönencesi

henry miller

doğru adamlar sert, merhametsiz, insanlıkdışıdırlar. doğru adam dünyayı yakabilir, kendi elleriyle onu tahrip edebilir, eğer yapabilirse, adaletsizliğin devam ettiğini görmektense.

karışıklık, anlaşılmayan bir düzen için bizlerin uydurduğu bir sözcüktür.

dünyayı hayvan pençeleriyle, silahlarıyla, araçlarıyla, hastalıklı genleriyle kirleten beyaz fatihler sizi. size sesleniyorum ey sarayda oturarak metelik sayanlar, size! daha her şey bitmedi! her şeyin sonu gelmeden önce en sona kalan adamın bir çift sözü olacak. iş en son canlı molekülüne de kalsa hak yerini bulmalıdır -bulacaktır da! kimse yaptığıyla kalmayacak. özellikle de kuzey amerika'nın cosmococcic bokları.

her şey bir anda olup biter. ama önce, uzun bir süreçten geçmek gerekir. bir şey olduğunda, eline tek geçen, bir parlayıştır. bir de, kıvılcımın doğmasından önceki bir saniye. yine de her şey, belli bir yasaya göre -tüm evrenin işbirliği ve onayıyla gerçekleşir.

insan yaşamlarının büyük bölümü, suyun derinliklerinde kalan, yaşanmamış şeylerden oluşur.

insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.

6.12.15

ayrılıktan sonra

jean rhys

her gün yeni bir gündür. her gün yeni bir kişinindir.

insanın yaşamında öyle bir an gelir ki bir parça paran varsa bir yöne gidersin. ama bir şeylerin yoksa -ama hiçbir şey- ve hiçbir yerden bir şey gelmiyorsa, o zaman başka yöne gidersin.

kuşkusuz, yaşam haktan yana değildir. gerçekten, lanet olası, haksızlıklarla doludur. herkes bilir bunu.

insanlar bu kadar açık seçik olmamalı; insanlar başkaları gibi görünmeye ve davranmaya uğraşmalı. kendi cenazelerini görmek istemiyorlarsa böyle yapmaları gerekir.

hayvanlar bizden daha iyiler. onlar biz insanlar gibi hep kahredici gösteriş, yalan, dudak bükme peşinde değiller.

insanlar öylesine canavar ki, doğru dürüst bir söz söyleyene kadar birbirlerini öldürürler. sonra bir çıkarları varsa, kim olursa olsun ayağını yalarlar.

en kötüsü, insanın kadınların gerçekten ne hissettiklerini bilmemesidir.

içdeniz balıkçısı

ursula k. le guin

benim dinim tanrısız, tartışmacı ve mistiktir.

mantığın uykuya dalması canavarlar doğurur.

gerçek, insanı özgürleştirir. 

kalbin, insan aklının anlayamadığı kendi nedenleri vardır.

endişe, idrakle ilgili anormallikleri artırır.

başka bir insanın algılarının sanrı olduğuna hükmetmenin temelinde bu sanrıların hükümde bulunan kişide mevcut olmaması yatar.

ruhumuzu koymadığımız hiçbir şey çalışmaz; tehlikeyi göze almadığımız hiçbir şey emniyetli değildir.

deliler, akıllılardan çok daha sıkı tartışırlar.

dünyadan belli bir maksatla bir anlam çıkartırız. kaosla karşılaşınca, bildik bir şeyler arar veya yaratır ve bununla bir dünya kurarız.

doğru dediğimiz şey nadiren basit olur. 

bütün kurgu eserler bize başka türlü erişemeyeceğimiz bir dünya sunarlar. 

aşkın söylenme hakkı vardır. 

ben gerçekten de gittiğimiz her yere kendi çamurumuzu da götürmemiz gerektiğine inanıyorum. biz çamuruz. biz dünyayız.

ne zaman kendimi kandırsam şairliğim tutar.

adamlarla kadınlar, kadınlarla kadınlar, hep birlikte -aşk-. bu her zaman için çok garip bir şey. insan ne bilirse bilsin, asla buna hazır olamaz. hiçbir zaman.

5.12.15

süleyman demirel

uğur mumcu

türkçede bir söz vardır, "havadan sudan para kazanmıştır." denir. bugün sizlere, "su" işlerinden para kazanmış bir müteahhitten söz edeceğim.

müteahhidin adı "süleyman demirel"dir. demirel, 1960 dönemi geldiğinde, devlet su işleri genel müdürü'ydü ve henüz askerlik görevini yapmamıştı. bugüne kadar demirel'in bir devlet memurundan daha çok para kazandığını kimse söyleyemez. öyleyse nasıl zengin oldu demirel?

şöyle:

yüksek mühendis süleyman demirel, bir yandan odtü'de öğretim görevlisi olarak çalışırken, öte yandan da müteahhitlik yapmaktaydı. o günlerde, üniversitenin içme suyu inşaatı da ihaleye çıkarıldı. inşaatın keşif bedeli 5 milyon 750 bin liraydı. demirel,

"ben bu inşaatı 4 milyon 100 bin liraya yaparım." diyerek hemen kolları sıvadı. fakat ortaya küçük bir pürüz çıktı. üniversite yönetmeliği, üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışanların bu tür ihalelere girmelerini yasaklamaktaydı. bir süre sonra bu pürüz de giderildi. üniversite hukuk müşavirliği,

"ek görevle üniversitede çalışanlar ihalelere girebilir." diye yorum yaptı ve demirel, üniversitenin içme suyu inşaatını üzerine almış oldu.

su tesisat inşaatı için gerekli ithal malzemesinin vergi ve gümrük resmine bağlı olduğunu bilen demirel, bir süre sonra üniversite rektörlüğüne başvurarak,

"odtü bir kamu kuruluşudur. bu nedenle bu vergi ve resimleri ödememek gerekir." dedi. demirel ayrıca bu sonucu sağlamak için imar ve iskan bakanlığına başvurarak devlete vereceği vergilerden kurtulmak istedi. demirel'in dilekçesi bakanlıkta, bakanlık "amme tesisleri dairesi başkanı" mehmet uslu'nun önüne geldi. uslu,

"bu vergi ve resimlerin ödenmesi gerekir." dedi. dedi ama kendisi izindeyken yerine bakan raşit yalvaç,

"bu kamu kuruluşudur. bu kuruluşta ihaleyi üzerine alan da demirel'dir. öyleyse demirel devlete gümrük vergi ve resmi vermemelidir." gerekçesiyle demirel'e ayrıcalık tanıdı.

bu usulsüzlüğe, üniversite inşaat başkanı itiraz etti. 9 ocak 1963 tarihli ve 715/49-53 sayılı yazıda başkan muhittin kulin,

"demirel'e tanınan ayrıcalık yasalara aykırıdır." diye diretti. aynı günlerde devrin imar ve iskan bakanı fahrettin kerim gökay, 5 kasım 1963'te üniversite'ye başvurarak,

"gerekli malzemenin gümrük veya gider vergisinden muaf tutulması hususunda verilen belgelerin müteahhit süleyman demirel tarafından kendi çıkarına kullanılıp kullanılmadığını sordu. bu yazı üzerine mütevelli heyet toplandı ve demirel'i haklı buldu. böylece demirel, 700 bin liralık bir ithalat dolayısıyla ödenmesi gereken 200 bin lirayı devlete ödemedi. bu 200 bin türk lirası havadan süleyman demirel'in cebine iniverdi.

ayrıcalıklar bununla da bitmedi. 4 milyonluk ihale için demirel'e 2 milyon 100 bin liralık "avans" da verildi. oysa yapılan mukavelede böyle bir hüküm yoktu. demirel bu parayı herhangi bir bankadan alsa, % 18-20 faiz ödeyecekti. avans almakla bu faizden de kurtularak yine havadan 150 bin lira kadar bir para daha kazandı.

demirel bununla da yetinmedi.

mukaveleye göre, demirel'in su tesislerini 30 haziran 1963'te bitirmesi gerekiyordu. eğer inşaat erken bitirilirse kendisine erken bitirme primi ödenecekti. demirel 14 nisan 1963'te işi bitirdiğini ileri sürüp 2 ay 9 günlük erken bitirme primi alarak 248 bin lira daha kazanmıştır. fakat iş demirel'in bildirdiği tarihte bitirilmiş değildi. 23 ekim 1963'te rektör yerine imza atan orhan alsaç, demirel'e gönderdiği mektupta,

"eksikliği tamamla!" demişse de demirel işi erken bitirdiği gerekçesiyle 248 bin lirayı kasaya çoktan yerleştirmiştir. yani demirel, gecikme dolayısıyla üniversiteye tazminat ödemesi gerekirken, erken bitmiştir gerekçesiyle ödüllendirilmiştir. bir de,

"borular zamanında yerleştirilmedi." diyerek 65 bin lira tazminat istemiş ve almıştır bu arada.

demirel'in yaptığı işin kesin kabulü 15-25 temmuz 1964 tarihleri arasında yapılmıştır. üniversite inşaat başkanlığından yük. müh. şevket göloğlu, 17 kasım 1964 tarihli raporunda,

"su tesisleri kusurlu yapılmıştır. teknik kusur ve hatalar dolayısıyla, geçen bir yılda 650 bin lira kayıp olmuştur." diyerek bu "barajlar kralı"nı yerden yere vurmuşsa da, demirel yine kazanacağını kazanmıştır. bu rapor üzerine rektör, iller bankası, devlet su işleri ve bayındırlık bakanlığı mühendislerinden oluşan bir kurula konuyu inceletmek istemişse de, orhan alsaç, "iç bünyede bir araştırma" yapmakla yetinilmesini önermiştir.

iç bünyede yapılan araştırmada da aksaklıklar saptanmış ve bunların giderilmesi için 25 bin marklık malzeme sipariş edilmiştir. bunun da türk parası ile değeri 100 bin liradır. bu 100 bin liranın demirel'den alınması gerekirken, bu konunun üzerine de gidilmemiştir. birtakım "masonik" ilişkiler de etkili olmuştur bu işlerde.

özetleyelim: demirel, 4 milyonluk küçük bir ihaleden 313 bin lira prim, 150 bin lira gümrük bağışıklığı, 150 bin lira avans karı, 100 bin lira tesisat noksanlığı olmak üzere, 713 bin lira açıktan para kazanmıştır.

işte "havadan" ve "sudan" böyle para kazanılır.

çamların kadim müziği

osho

yapabiliyorsan delir, kalpten delir.

olgunlaşmamış zihin daima nesnelere ilgi duyar: para, ev, araba, güç, saygınlık.. hepsi ıvır zıvır, hepsi saçmalık. olgun zihin yalnızca varoluşa, varlığa, yaşamın kendisine ilgi duyar.

insanlar din değiştirdiklerinde çok hevesli olurlar. dinden, çok fazla dogmacı dinden gelen insanlar dinden çok fazla uzaklaşır. kiliseden ayrıldıklarında, hayat kadınına giderler.

mutlu bir insan, tapınağını gittiği her yere yanında götürür.

umut etmezsen bütün umutsuzluk kaybolur. çok fazla şey beklersen hayal kırıklığı kaçınılmazdır. başarılı olmaya çalışıyorsan başarısız olacaksın. neyi çok fazla yapmak istersen tam tersi gerçekleşecektir. umutla yaşamak gelecekte yaşamaktır, gerçekte hayatı ertelemektir. bu bir yaşam biçimi değil, intihar biçimidir.

mucizeler kendiliğinden gerçekleşir.

ölü insan nehir hakkında yaşayan insanın bilmediği bir sırrı bilir. yaşayan insan mücadele ediyordu. nehir düşmandı. korkuyordu, güvenemiyordu. fakat ölü insan, orada olmadığı için, nasıl mücadele edebilir? ölü insan hiçbir gerilim olmadan tümüyle gevşemiştir: birden beden yüzeye çıkar, nehir gerekeni yapar. ölü bir insanı hiçbir nehir boğamaz.

doğumla birlikte ölüm de kesinlik kazanır. bir kez bu kesinlik anlayışına nüfuz ettiğinde rahatlarsın. bir şey mutlak surette kesin olduğunda endişelenecek bir şey kalmaz. endişe belirsizlikten doğar.

çok fazla konsantre olan insanlar daima dalgın olurlar; çünkü bütün dünyaya nasıl açık kalacaklarını bilmezler.

saygı dolu gözlerle baktığında, her şey ilahi olur.

bertrand russell'ın "hatırlamaya çalıştığımda, yaşamımda gerçekten hayat dolu, tutkulu olduğum birkaç dakikadan fazlasını bulamıyorum." dediği söylenir.

tanrısallık senin en üst seviyede çiçek açman, kusursuz çiçeklenmendir; tanrısallık yazgının gerçekleşmesinden ibarettir.

insanlar neredeyse daima hiç yaşamadan ölürler.

everest'in zirvesine ilk ulaşan insan, edmund hillary, otobiyografisinde, "yaklaştıkça giderek daha çok şeyi arkada bırakmak zorunda kaldım. son anda neredeyse her şeyi bırakmam gerekti; çünkü her şey büyük bir yük oldu." der.

bilinç söz konusu olduğunda, büyük, küçük ve vasat, herkes aynı gemide yolculuk eder.

elbette sınırlı bir zihnin de faydası var: daha keskin olur, sivri bir iğne gibidir, tam doğru noktayı vurur; ama etrafını çevreleyen büyük yaşamı gözden kaçırır.

yaşam muazzam bir sırdır. hayattasın; ama hayatı bildiğini zannetme.

mantıklı zihin insan işi küçük bir bahçe gibidir, hayat ise vahşi ormandır.

er ya da geç yaşama karşı geleceksin ve o zaman zihnin yüzüne gözüne bulaştıracak, başarısız olacak. zihnini mantığın en uç noktasına kadar gerdiğinde delireceksin. gerçekliğin hafif bir rüzgârıyla saray yıkılır. delilik budur.

anlayışlı bir insan asla söz vermez; çünkü çaresizliğini bilir. "seni sonsuza dek sevmek isterim ama kim bilir? yarın aynı olmayabilirim." diyecektir. aciz hissedecektir, kendine güvenmeyecektir. ancak aptallar kendine güvenir. anlayış sahibi insan tereddüt eder; çünkü bir kişi olmadığını, içinde kalabalık olduğunu bilir.

ağaç tohumda var olmayı sürdürür. tohumu anlayabilirsen ağacı da bileceksin. meyvede bütün ağaç vardır.

hayat hayal edebileceğin her maceradan daha serüvenlidir. yaşam gebedir, daima gebedir, bilinmeyene.

yaşam muazzam büyüktür. bütün dogmalar onlarla ilgili belli bir hakikate sahip olabilir; ama hiçbir dogma hakikat değildir - olamaz. yaşam o kadar büyüktür ki hiçbir dogma onu bütün olarak anlayamaz.

mark twain karısıyla birlikte az önce güzel bir konuşma yaptığı konferans salonundan evine dönüyormuş. karısı orada değildi, yalnızca onu almak için oraya gelmişti. yolda, "konuşma nasıldı?" diye sormuş. "hangisi?" demiş mark twain. "hazırladığım mı, orada yaptığım mı, yoksa şimdi keşke yapsaydım diye düşündüğüm konuşma mı? hangisi?"

insanlarda bilinçaltında söylenmemiş bir şeyi duymak gibi bir eğilim var.

evliliğimin meydana geldiği gün, bir felaketti. dışındayken çölde güzel bir vaha gibi görünebilir; ama yaklaştıkça vaha kurumaya ve gözden kaybolmaya başlar. bir kez içine düştüğünde, bir hapishanedir. fakat hatırla: esaret ötekinden gelmez, senin içinden gelir.

bir gün, her insanın yaşamında önemsiz ilkelerin üzerine çıkması gereken bir zamanın geldiğini öğreneceksin.

yaratıcı olamayan insanlar yıkıcı olur; çünkü yıkmak yoluyla dolaylı yoldan güçlü oldukları hissederler.

bilgi yoluyla tepki verdiğin her seferinde ana fikri kaçıracaksın; çünkü tam olarak yapılması gereken doğru şey olmayacak. hayat değişti; ama senin bilgin aynı kalıyor ve sen bu bilgiye dayanarak hareket ediyorsun. bu da bugüne dünkü bilginle bakıyorsun demektir. hiçbir zaman canlı olamayacaksın. ne kadar bilgi yoluyla iş görürsen o kadar olgunlaşmamış olursun.

anlatıldığına göre, adamın biri psikiyatra, "basit, gündelik tabirlerle, o bilimsel jargon olmadan, psikoz hastasıyla nevrozlu insan arasındaki fark nedir?" diye sormuş. "şey" demiş psikiyatr, bir süre düşündükten sonra, "şu şekilde açıklanabilir: psikozlu iki artı ikinin beş ettiğini düşünür. nevrozlu iki artı ikinin dört ettiğini gayet iyi bilir; ama bu onu çok kaygılandırır."

kimse hakikate korku yoluyla yaklaşamaz. kelime ve teoriyle ilgili her şeyi unut. sadece mutluluğunla, huzurunla ilgilen; bir gün tanrısallığın içine girdiğini göreceksin. en üst seviyede mutluluğun başka bir adıdır.

kendini bilmek bütün bilginin kapısı olur, en temeldir. o temel olmadan, bütün bilgi yalnızca görüntüde bilgidir; aslında cehalettir.

kendini bilmediğin için kendi yansıtmalarını dış gerçeklerle karıştırmaya devam ediyorsun. kendini bilmedikçe, gerçek herhangi bir şeyi bilmek imkânsızdır. ve kendini bilmenin tek yolu korunmasız, açık bir yaşam sürmektir. kapalı bir hücrede yaşama. kendini zihninin arkasına saklama. dışarı çık.

zen kendiliğinden olanın, çabasız çabanın, sezginin yoludur. bir zen ustası, büyük bir şair olan ikkyu şöyle demiş: "binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebiliyor, çamların kadim müziğini duyabiliyorum."

biri buddha'ya, "en büyük mucize nedir?" diye sormuş. "içe dönmek" demiş buddha. içe döndüğünde, farkına vardığında, binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebilecek, çamların kadim müziğini duyabileceksin.

4.12.15

edebiyat yazıları

fethi naci

sanatçı, yalnız başkalarından değil, kendinden de intihal yapmaz.

atatürk: bizi yanlış yola sevk eden fesatçılar çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

atatürk: ölülerden yardım istemek medeni bir sosyal topluluk için lekedir.

jean-paul sartre: insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.

hiçbir zaman kapkaranlık değildir gece (eluard)

"bir kadını ya da bir erkeği sevmek, yaşamın yeni bir boyutunu, yeni ve önceden bilinmez bir geleceği keşfetmektir.

aşk, deha kadar az bulunur bir şeydir.

aşkın gözden düşmesinde feodal ya da burjuva evlilik kurumunun büyük payı vardır; çünkü cinsel ilişkileri aşk ilkelerinden başka ilkelere, özellikle kan, kudret, para ilkelerine bağımlı kılmıştır.

aşk, insan ötekini kendine yeğleyince başlar; onun farklı olduğunu, sonuna kadar özgür olduğunu kabul edince başlar.

"yaşamın anlamı aşktır." (roger garaudy)

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

3.12.15

din

napolyon: din, halkı sakin tutmak için mükemmel bir araçtır.

cicero: ölümsüzlük umudu beslemeyen hiç kimse, ülkesi için ölümü göze alamaz.

iain banks: onların hiçbir zaman dile getirilmeyen sloganı şöyle der: "tanrı'ya güvenin, ipleriniz bizim elimizde." 

mark twain: bir çağın sunak örtüsü, ondan sonra gelenin paspasıdır.

edward o. wilson: biyolojik insan doğasını derinlemesine anlamak, dinin ve kaynağı belirsiz dogmaların ateş bataklığını kurutmaktır.

benjamin disraeli: insan, tapınması ve itaat etmesi için yaratılmıştır. fakat eğer ona emir vermezseniz, ona tapınacak bir şey vermezseniz kendi tanrısallığına bürünecektir.

asia carrera: dünyadaki insanlar oldukça saf. kıçımı kaldırıp kendi dinimi kurmalıyım.

samuel taylor coleridge: bizim antika metafiziksel görüşlerimiz, ıstırap dolu bir saatin ardından, ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir çocuğun başucunda duran oyuncaklarına dönüşürler.

2.12.15

babadat

ali püsküllüoğlu



üç tel, üç mısra şiir
sabır taşını çatlatan çile
anılarla avunduğumuz yetişir

söz gümüştür
sükut altın değildir yine de

gülmeyi bir kez unuttun mu
neylesen gülemiyorsun bir daha

ağaç içinden çürür
elmayı oyar kurt, sineği yer örümcek
ve insanı yer insan

elif kızın gönülcüğün çalmışlar
bir halden bilmeze vermişler

"yılan gibi eğrim eğrim mor belik
soyka kalsın bu ayrılık ayrılık"

güneyden mi geldin böyle nedir
portakal kokusu avuçlarında
bu limon çiçeği ne saçlarında
söyle durur mu o sıcak sihir
turuncu renklerle dal uçlarında

bir kahve fincanında
bahtıma çıkan fal sensin
yalan da olsa
uydurduğum en güzel masal sensin

yoksul bir kasabada doğan
yalınayak büyüyen şair
nerden bulacak yumuşak kelimeleri
o, dağ yeli gibidir
sarsar

kötü değildir ağlamak
yüreğim boş bir kafes işte

ömür üç günlüktür biter
şiirde sürer hayatın filizi
sürekli bir aşktır çünkü şiir

ah güz gelir kış yok işte yağan kardır
yer duymaz gök sağır
ben çekerim yüzyıllardır
söyleyin anama ağlamasın

ölüm bir kaçıştır yaşamdan

biliyorum, insan kavgayla büyür
biliyorum, dümdüz değil yaşam

ölüm, gençleri
çok seviyor ülkemde

saçında güller, karanfiller, dünyanın en güzel kırları
saçında gelincikler, sabah çiyi ve tarlakuşları

yaşamanın ve ölümün karşısında her şey susar

her şey bir eski zaman düşünde
savrulup gitti günler

mutlu ölüm

albert camus

insanın ya çok büyük bir umutsuzluk içinde yaşaması gerekir ya da çok büyük bir umut içinde.

işsiz güçsüzlük yalnızca ortalama insanlar için öldürücüdür.

bizim yaşımızda insan sevemez; karşılıklı hoşlanma vardır, hepsi bu. daha sonra, yaşlandığımız ve güçsüz düştüğümüzde sevebiliriz. bizim yaşımızdayken insan sevdiğini sanır, hepsi bu.

idealistin karşıtı çoğu zaman aşksız bir insandır.

kediler gün boyunca uyur ve ilk yıldızdan tan vaktine dek sevişirler. şehvetleri ısırgandır ve uykuları ağır. gövdenin, ruhun hiçbir payının olmadığı bir ruhu olduğunu da bilirler.

hiçbir şey hastalıktan daha çirkin, daha küçültücü değildir.

inan bana, büyük acı yoktur, büyük pişmanlıklar, büyük anılar yoktur. her şey unutulur, büyük aşklar bile. yaşamda aynı anda hüznün ve coşkunluğun bulunuşu bundandır. olayları görmenin ancak belli bir yolu vardır ve zaman zaman ortaya çıkar. işte bunun içindir ki, yaşamında büyük bir aşka, mutsuz bir tutkuya sahip olmuş olmak yine de iyidir. bu en azından bizi çökerten nedensiz umutsuzluklar için bir korunmadır.

insanlar kendilerinde değişeni çok iyi bilmelerine karşın, dostlarına, ilk ve son olarak, kendi oluşturdukları bir imgeyi yakıştırırlar.

benim için yaşamı sevmek deniz ve güneş banyosu yapmak değildir. bu olsa olsa bunaltıcı ve dizginsiz biçimde yaşamaktır. kadınlar, serüvenler, yeni ülkeler.. böyle davranmak bir şeyleri zorlamaktır. ateşli ve görkemli bir yaşam.. doğayla yetinmeyecek kadar çok seviyorum yaşamı.

bir insanın yazgısı, eğer tutku ile birleşiyorsa, her zaman coşku vericidir.

hiçbir zaman vazgeçme. içinde öyle çok şeye sahipsin ki, hepsinden soylusu da, mutluluk duygusu taşıyorsun. yalnızca bir erkeğin yaşamını bekleme. onca kadın bunun için yanılıyor. yaşamı bizzat kendinde ara.

29.11.15

uzun lafın kısası

oscar wilde: bizler acının soytarılarıyız.

bertrand russell: günah duygusu, daha iyi, daha temiz bir yaşama değil, bunun tam aksine neden olur. bir adamı hem mutsuz yapar hem de ona aşağılık duygusunu aşılar.

christine arnothy: hayatta her şey satılıktır.

erik orsenna: herkes bilir ki, otomobiller bazen yağ damlatsalar ve duman çıkarsalar da, geceleri nadiren kavga eder; asla gürültülü bir şekilde çiftleşmez ve dünyaya tahammül edilmez çocuklar getirmezler.

halil cibran: bugüne kadar yalnızca "sen kimsin?" diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

jean jaures: bir sınıfın tahakkümü, insanlığa karşı yapılmış bir suikasttır.

konfüçyüs: bir insan topluluğunun nasıl yönetildiğini anlamak isterseniz onun müziğine bakın. bir ülkede müzik yozlaşmışsa o ülkeden hayır gelmez.

mehmet eroğlu: hayat, insanlığın içine düştüğü kuyudan kurtulma çabasıdır.

walter benjamin: yıkıcı karakter, yaşamın yaşanmaya değer olduğu duygusundan ötürü değil, intiharın bile uğraşmaya değmez olduğu duygusundan ötürü yaşar.

sadık hidayet: yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.

alexandre dumas: şaraptan korkanlara yazık; çünkü onlar içlerindeki kimi kötü düşünceleri şarabın ortaya çıkaracağından korkarlar.

şükrü erbaş: ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

28.11.15

kör ayna, kayıp şark

nurdan gürbilek

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

sigmund freud: şimdiki ben duygumuz, her şeyi içeren, ben'in çevresindeki dünyayla daha içten bir bağlılığına denk düşen bir duygunun büzüşmüş kalıntısıdır sadece.

györgy lukacs: her imgenin yüzüne, gerilerde bir yerde yanan bir ateşin parıltısı düşer. her imge bu dünyaya aittir ve yüzünde bu dünyaya ait olmanın sevinci parıldar; ama o bize aynı zamanda bir zamanlar varolan bir şeyi, bir yeri -bir zamanlar ait olduğu evi- hatırlatır; sonuçta bu, ruh için anlam ve önemi olan tek şeydir.

walter benjamin: büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk.

peyami safa: kadınlar medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkumdur. şekillerle iktifa ederler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir.

her yapıt yaşama verilmiş güçlü bir yanıt olmayı ister.

ahmet hamdi tanpınar: çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. bu adamlar (baudelaire, valery, verlaine, mallarme, poe, proust, dostoyevski vs.) beni kendi hakikatlerime veya asli yalanlarıma götürdüler. çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk yahut en büyük ibda ve ihtiramız, bir kelime ile, masalımızdır.

cemil meriç: hepimiz garip bir hastalığın kurbanıyız: kendimizi başkası sanmak hastalığı.

leyla erbil: ölümler gördüm; dostlarımın, yakınlarımın ölümlerini, halkın acılarını, işkenceye dönüşen yaşamlarını, iktidarların soysuzluklarını. seyretmekten tiksindiğim bir dünyayla karşı karşıya kaldım.

rene girard: romanda hakikat, ancak gurur öldüğünde, yazar gururuna kıydığında, eğer kıyabiliyorsa doğar.

oğuz atay: beklenen geç geliyor, geldiği sırada insan başka yerlerde oluyor.

25.11.15

aforizmalar

~criminal minds

carl gustav jung: sağlıklı bir insan başkalarına işkence yapmaz. genellikle işkence yapanlar daha önce işkence görmüşlerdir.

nietzsche: uçuruma çok uzun süre bakarsan, uçurum da senin içine bakar.

james reese bir keresinde "olay mahallinde çeşitli ipuçları vardır ve bunlar doğal olarak incelenmek veya toplanmak için kendiliğinden ortaya çıkmazlar." demişti. kim aşkı, öfkeyi, nefreti, korkuyu toplayabilir ki?

thomas fuller: tilkilere karşı tilki olmak gerekir.

ernest hemingway: bir insanın avlandığı gibi avlanan yoktur: yeterince uzun avlanan ve bundan hoşlanan silahlı adamlar, başka hiçbir şeyi gerçekten umursamaz.

euripides: aşk aşırı olduğunda bir erkekte ne onur ne de liyakat bırakır.

peter ustinov: ne yazık ki çok fazla rüya görmenin bedeli, kabus görme olasılığının artmasıdır.

eugene ionesco: ideolojiler bizi ayırır; rüyalar ve acılar ise bir araya getirir.

john steinbeck: kim zihninin derinliklerindeki karanlık sulara dalmamıştır ki?

19.11.15

hayal burcu

şükrü erbaş

kente girmeden çok önce, birbiri içinden doğmuş, bir kolu doğan güneşe, bir kolu batan güneşe değen görkemli bir dağ sırası karşılamışsa sizi, antalya'dasınız. özel birisi olmanız gerekmiyor bu büyük tören için. dağdır. özgürdür. büyüktür. güneş gibi, yağmur gibi, aynı eşitlikte davranır eşiğine gelen herkese.

yasemin kokularıyla genişlemiş sokaklarda bir iyilik duygusuyla gülümsüyorsanız geçmişinize; sokaklar bahçeler boyu sapsarı ışıyan turunçlar, o kimliksiz beton yığınlarını bile akdeniz'e özgü kılıyorsa, antalya'dasınız. iyimser olmak için eşya gerekmez size. gözleriniz var ya..

mavi bir zamanın içinde ıssız bir kum çanı. hepimizden yapılmış bir vazgeçiş. uğultusuyla mağrur. bir kış bahçesinde soğumuş. deniz terledikçe kendine kapanıyor. zülüfleri köpük köpük intizar. bakmıyor, yarılmış bir nar her yere saçılıyor. hayalin cezasından kurtulmuş. ağzı sönmüş çerağ. gerçeğe katlanmak güçsüz düşürüyor. topuklarına dek ayrılık. gelmiş yine de. yazdan bir iyimserlik. unutma bahçelerine bir avuç ışık. inanmadan olmuyor. kasıklarında hayatın kalbi. acısını sevmek istiyor. acısı çiçek açmış dünya. çocukların büyüyor tanrım! sonsuzluğu gövdelerinde duyarak..

beni sevmediğini söyleyebilir misin, dedi. dört unutma yılından sonra. söz gövdeden bunca uzak düşmüşken. ağzını kirpikleriyle tutuşturarak. dünyanın evlere sığdığı bu geç vakitte. ay güle, ay denize, ay yola.. düşer gibi. sevmeyi yalnızca sevmek sanan ey kendine ceza kalp. neden iyi zamanları hatırlar insan? inanmak ister yeniden boyun eğdirdiğine? aşk ötekinde hayata dönmüşken. "su serptim ateş sönsün/serptiğim su da yandı" diyemedim. sevgilim ayrılık.. senin külün, ağzıma örttüğüm.

18.11.15

herzog

saul bellow

keder, aylaklığın bir türüdür.

toplumun onayladığı prensipler doğrultusunda yaşamak budur işte: borçlarını ödersin.

mutluluğun mekanik bir model üzerine kurulduğu hedonist bir dünyada yaşıyoruz. yapman gereken tek şey fermuarını açıp mutluluğu yakalamak.

hiçbir erkek kendisini istemeyen bir kadını tatmin edemez.

günümüzde insanlar özgür olabilirler ama bu özgürlüğün hiçbir içeriği yok. muazzam bir boşluk gibi.

paranoya, vahşilerde muhtemelen normal ruh halidir.

yaşamayı, ölmeyi becerebilen gerçek bir birey şimdiye dek yaşamamıştır. yalnızca kimi zaman bir ideale iradeyle, ona duydukları muazzam arzu sayesinde erişebileceklerini uman hastalıklı, trajik ya da mutsuz ve gülünç budalalar.

pascal: kalbin kendine özgü nedenleri vardır.

iyiler diğer insanların algılarını cazip bulur ve kendileri adına düşünmezler.

gerçek sadece insanlığa daha çok utanç ve umutsuzluk getirdiği müddetçe gerçektir; kötülük dışında herhangi bir şey yansıtıyorsa gerçek değil yanılsamadır.

spinoza: bir insanın istikrarlı olmasının ilk şartı bu kişinin var olmayı gerçekten arzu etmesidir.

hiçbir hayat hayali payelere, müstakbel onurlara, gelecekte erişilecek özgürlüğe dair umutlar taşımayacak kadar kısır ve yoksun değildir.

gerçek dostluk karşı çıkmaktır.

tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse, eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

peygamberlerin hiçbirinin söylemediği muazzam gerçek şu ki, özel hayat her şeyin üzerindedir. dinden daha evrenseldir. gerçek, güneşten daha yüksektedir. ruh tutkudur.