31.12.15

uzun lafın kısası

andre luguet: hayatta en karanlık saat bile altmış dakikadan fazla sürmez.

boccaccio: en süslü, en cicili, en alacalı giysiyi sırtına geçiren, herkesten daha çok saygınlık kazandığını sanıyor. bilmiyor ki, bu giysiler pekala bir eşeğe yaraşır; ama saygınlık kazandırmaz eşeğe.

halil cibran: aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

ernesto sabato: dünyayı asla sevemedim ve insanlardan hep tiksindim; özellikle de insan kalabalıklarından. yazları plajlar en katlanamadığım yerlerdir.

jean baudrillard: her hayvanda sizi küçümseyen bir insan saklıdır; her bilgisayarda canı sıkılan bir insan saklı olduğu gibi.

konstantin fedin: şaka ve gülme asla boşa gitmez; bunlar dünyanın en iyi eğitimcileridir.

algernon sydney: hiçbir yasa, ortaya çıkabilecek her duruma tam uyacak kadar mükemmel değildir.

melih cevdet anday: yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. o dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.

pascal: hayatımızı seve seve feda ederiz; yeter ki başkaları bundan bahsetsinler.

choderlos de laclos: para insanı mutlu etmez; ama kabul etmeli ki mutlu olmasını çok kolaylaştırır.

salman rushdie: insanlarda zevk diye bir şey yoksa, her şeyin en iyisi bile boşuna.

şevket rado: soğuğa dayanmanın en emin çaresi soğuğu sevmektir, derler. hayatın güçlüklerine katlanmanın en sağlam yolu da hayatı sevmektir.

30.12.15

clea

lawrence durrell

din, tanınmayacak derece yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.

"doğanın niteliklerinin en başta geleni, en güzeli devinimdir; doğayı sürekli kaynaştıran odur; ama bu devinimin sürekliliğini sağlayan şey suçlardır, onu ancak suçlar ayakta tutabilir." (marquis de sade)

çiftleşme, halk kalabalıklarının şiiridir.

kendi kendine, "gerçek yaşam hangi noktada başlar?" sorusunu hiç sormamış olan insanlar için yazmıyorum ben.

insan yalnızlığını kanıtlamak için sevişir.

ölüm bütün gerilimleri artırır, normal zamanlardaki gibi yarı doğrulara göre yaşamamıza pek izin vermez.

aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

bu dünya, donanımımız elvermediği için kavrayamayacağımız benzersiz bir mutluluk vaadini simgeler.

doğası gereği dürüstlüğe izin vermez aşk.

sırtına bir kadını yüklenen sanatçı, kulağında kene olan bir köpeğe benzer. kene kaşındırır, kan emer ama insanın eli ona yetişemez.

sonunda, düşlediğimiz şeylere dönüşürüz.

her dönemeçte insanın ayağı aynı şeye takılıyor. her kanepenin altında aynı ceset, her dolapta aynı iskelet. insan gülmesin de ne yapsın?

bir kadının en güzel aşk mektupları, aldattığı erkeğe yazılmış olanlardır.

yanılsamaların en güzeli, en acıklısı davranışlarımızın dünyadaki iyilik ve kötülüğün niceliğini artıracağı ya da eksilteceği inancımızdır.

uyurgezerlerin arasında yarı uyanık olmak bile başlangıçta ürkütücüdür.

hayat her şeyin efendisidir. aklın doğasına aykırı biçimde yaşamaktayız. gerçek öğretmen dayanma gücüdür.

ağır ağır dönen çarkının üzerinde bizi biçimleyen, bozup yeniden yapan gerçekliktir.

dünyayı kabul etmek için iyilik ve kötülüğün sınırlarının ölçüsüz derecede geniş olduğunu anlamak gerekir; dünyanın gerçekten içinde yaşamak, şu sonlu insan anlayışının yasaklanmamış en son sınırlarına kadar onu araştırıp öğrenmek gerekir.

sanat, bir biçimin bir ruhla içtenlikle onurlandırıldığı yerde başlar.

püriten kültür, sanatı kendi ahlak anlayışını onaylayan, yurtseverliğini pohpohlayan bir şey olarak görür.

yaşam ancak ölümü yanlarına alanlar için boş değildir.

gerçekten de bu dünyada duygularını anlamaya çalışan bir kadın görüntüsünden daha olağanüstü bir şey olamaz.

bir şeyin bilincine varmak acı vericidir.

bakire olmak berbat bir şeydir, lisede olgunluk sınavını verememek gibi bir şey. ondan kurtulmak istersin ama, bir yandan da bu önemli deneyimi sevdiğin biriyle yaşamak istersin; yoksa senin iç benliğin için hiçbir değer taşımayacaktır.

aşkların en bereketlisi, zamanın yargıcılığına bırakılandır.

bir sanat yapıtı hayata, hayatın benzemediği kadar benzer.

roman insanın bütün duyarlığıyla giriştiği bir kehanet olmalı, yoksa bir papaz evinin çimenliğinde oynanan kroke oyununun titizce yazıya geçirilmesi değil.

kitap ya insanın etiyle kanıyla yazılır ya da yazılmaz.

korkunç çeşitliliği içinde uçar gibi giden gerçeğin imgesini yakalamayı düşlemeye kim cesaret edebilir?

29.12.15

yeniden doğuş

füruğ ferruhzad


tüm varlığım benim, karanlık bir ayettir
seni, kendinde tekrarlayarak
çiçeklenmenin ve yeşermenin sonsuz seherine götürecek

ben bu ayette seni ah çektim, ah
ben bu ayette seni
ağaca ve suya ve ateşe aşıladım

yaşam belki
uzun bir caddedir, her gün filesiyle bir kadının geçtiği
yaşam belki
bir urgandır, bir adamın daldan dala kendini astığı
yaşam belki okuldan dönen bir çocuktur
yaşam belki, iki sevişme arası rehavetinde yakılan bir sigaradır
ya da birinin şaşkınca yoldan geçişi
şapkasını kaldırarak
başka bir yoldan geçene anlamsız gülümsemeyle "günaydın" diyen

yaşam belki de o tıkalı andır
benim bakışımın, senin buğulu gözlerinde kendini paramparça yıktığı
ve bir duyumsama var bunda
benim ay ve karanlığın algısıyla birleştireceğim

yalnızlık boyutlarındaki bir odada
aşk boyutlarındaki yüreğim
kendi mutluluğunun sade bahanelerini seyreder
saksılarda çiçeklerin güzelim yok oluşunu
ve senin bahçemizde diktiğin fidanı
ve bir pencere boyutlarında öten
kanarya ötüşlerini

ah
budur benim payıma düşen
budur benim payıma düşen
benim payıma düşen
bir perde asılmasının benden aldığı gökyüzüdür
benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir
ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette
benim payıma düşen, anılar bahçesinde hüzünlü gezintidir

ve "ellerini seviyorum" diyen
sesin hüznünde ölmektir

ellerimi bahçeye dikiyorum
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklardır

küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kızıl kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçek yaprağıyla süsleyeceğim
bir sokak var orada
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece
rüzgarın alıp götürdüğü

bir sokak var benim yüreğimin
çocukluk mahallesinden çaldığı
zaman çizgisinde bir oylumum yolculuğu
ve bir oylumla gebe bırakmak zamanın kuru çizgisini
bilinçli bir imgenin oylumu
aynanın konukluğundan dönen

ve böylecedir
birisi ölür
ve birisi yaşar
hiçbir avcı
çukura dökülen hor bir arkta inci avlamayacaktır

ben hüzünlü küçük bir periyi biliyorum
okyanusta yaşayan
ve yüreğini tahta bir kavalda
usul usul çalan
küçük hüzünlü bir peri
geceleri bir öpücükle ölen
ve sabahları bir öpücükle yeniden doğacak olan

28.12.15

mountolive

lawrence durrell

yazar, insan denen hayvanların en yalnızıdır.

insan deneyimlerinin en zengini anlatım olanakları bakımından en sınırlısıdır da. sözcükler her şeyi öldürdükleri gibi aşkı da öldürür.

bütün büyük kitaplar acıma duygusunun içinde yapılmış bir gezintidir.

bir sanatçı öteki insan kardeşleriyle tek doyurucu ilişkiyi yapıtı aracılığıyla kurabilir; çünkü o gerçek dostlarını ölüler ve doğmamış olanlar arasında bulmaya çalışır. işte bu yüzden politikayla uğraşmaz, politika onun işi değildir. dikkatini siyasetlerden çok değerlere çevirmelidir.

gerçek aşkın tuhaflıkları bitmek bilmez.

mutluluk etkimeyle uyandırılabilecek bir şey değildir. bir bıldırcını ya da yorgun kanatlı bir kızı bekler gibi onu bekler, pusuya düşürürsün. sanatla ustalık arasında değişmez bir uçurum vardır.

insan eski saflığına kavuşmak için yazar.

kadınlar aslında sadıktır; yalnızca başka kadınları aldatırlar.

sanatçı için sanat diye bir şey yoktur; sanat yalnızca eleştirmenler, ön beyinde düşünenler için vardır. sanatçı olsun, toplum olsun bir sismograf gibi hiçbir mantıklı açıklaması olmayan elektromanyetik bir yüklemeyi kaydeder. insan doğru ya da yanlış, başarılı ya da başarısız, bu tür bir iletinin rastgele sürdüğünü bilir. ama onları ögelerine ayırmak, burun üstü yere çakmak insanı hiçbir yere götürmez.

bir aziz bile bütün kusurlarının günahını boynunda taşıyarak ölür.

gençlik umutsuzluk yaşıdır.

gerçek öylesine acıdır ki, onun bilgisine varmak bir tür rahatlama hissi verir insana.

insanlar bir gün olayların gerçekten olmasını sağlayabilecek kişinin sanatçıdan başkası olmadığını; bu yüzden toplumun onun üzerine oturtulması gerektiğini anlayacaklar.

git

cahit sıtkı tarancı


boşver kardeşim dünya işlerine
değer mi sevincine, kederine
hatırladıkça güldüğümüz şeyler

paylaşırsa dost paylaşırmış
insanın derdini sevincini
dost ümidiyle ortalığa düşmeyegör
hangi kapıyı çalsan kimseler yok
hangi omuza dokunsam yabancı çıkar

git, git, benden uzak, uzak bir yere git
ne olur, içimde her zaman bir ümit
her uzak şey gibi öyle yalnız hayal
yalnız rayiha, renk, şarkı halinde kal

27.12.15

sanat

jean-claude carriere / umberto eco

carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

eco: çağdaş sanat modern insanı kurtuluşa götürecek yoldur; algı ve zeka düzeyinde ona kaybettiği özerkliğini yeniden kazandıracaktır.

carriere: yaratıcı akımlar birbirini tanıyan ve aynı anda aynı arzuları paylaşan küçük gruplardan çıkmıştır daima.

eco: iki olayı alışılagelmişin dışındaki bağlarla bir araya getirmek; ölçünün dışına çıkmayı, eleştirel düşünceyi, kültürel bir kararı ve ideolojik bir seçimi gerektirir.

carriere: aleladelik zaruri bir yol eşyasıdır; en azından yolculuğa çıkarken.

eco: hiçbir zaman başkalarının budalalığının verdiği gözdağına pabuç bırakmamak gerekir.

carriere: gerçek ya da sahte tüm kahinlerin özelliği, daima yanılmaktır.

eco: sanat yapıtı bağlantılara ve deneyimlere dayanarak haz alınması gereken bir nesne değil; keşfedilmesi gereken potansiyel bir giz, oynanması gereken bir yol ve hayal gücünü harekete geçiren bir uyarandır. 

carriere: bilgi, kafamızı doldurmuş olduğumuz ama her zaman işe yarar bir zemin bulamayan şeydir. irfan, bilginin bir hayat tecrübesine dönüşmesidir.

eco: gerçek koleksiyoncu, sahip olmaktan çok arayıp bulmakla ilgilenir.

carriere: en büyük yazar belki de hiçbir şeyini okumadığımız yazardır. şöhretin zirvesinde sahip olabileceği tek şey isimsizliktir.

aşk vesaire

julian barnes

telefon eden kişi her zaman telefon edilen kişiyi daha fazla düşünüyor demektir.

iki klişeyi birbirine sürtün, bir beylik düşünce bile elde edemezsiniz. antolojisi yapılabilecek bir düzine özlü deyişi bir yığın halinde bağlayın, bir ateş bile yakamazsınız.

hayatımızın hikayesi hiçbir zaman bir otobiyografi değil, her zaman bir romandır.

su katılmamış bir egomanyağı, kendisinden üçüncü tekil şahısta söz etmesinden anlayabilirsiniz.

gerçek ihanet dostlar arasında, sevdiklerimiz arasında olur.

yaşam önce can sıkıntısı, sonra korkudur.

erdemin kendi kendisinin ödülü olduğu görüşünde her zaman mastürbasyona benzer bir içerik vardır.

tarihlerini unutanlar onu yinelemeye mahkumdurlar.

tanrı mükemmeldir. dünyadaki hiçbir şey mükemmel değildir; dolayısıyla dünyadaki hiçbir şey tanrı tarafından yaratılmamıştır.

hayat, en zayıf noktalarınızın kaçınılmaz olarak keşfedildiği bir süreçtir. daha önceki eylemleriniz ve arzularınız için cezalandırıldığınız bir süreç.

hayat, felsefene bağlıdır; ya büyük bir yanılsamadır ya da var olan tek gerçek ve hakiki şeydir.

sanatçının sadaka toplayıcısı olarak ebedi rolünü oynamaktan utanmayacağı zamanlar vardır. sanatla ıstırap çekme arasındaki bağ insanı biraz fazla sıkabilen altın sırmalı bir iptir. her günün kederi kendine yeter.

her zaman yıkanacak yeni çamaşırlar vardır.

küçük, önem taşımayan bir eylem, bir gün son derece makul bir davranış ve ertesi gün tamamen delice bir şey olarak görünebilir.

çocukların öğrenebildiği en iyi dersler kendi başlarına öğrendikleridir.

"hiç kimse kendi uşağı için bir kahraman değildir."

yaşam önce komedi, sonra trajedidir.

mutlu insanlar mutsuz insanlardan daha sağlıklıdır. insanları mutlu kılın, böylelikle ulusal sağlık hizmeti üzerindeki yükü azaltmış olursunuz.

bazı yalanlar ötekilerden daha dürüstçedir.

depresyonun kurnazca yanı, dıştan bağdaşmaz görünen bir şeyle bağdaşabilmesidir.

güven insanı ihanete götürür. güven ihaneti davet eder.

insan ancak kendisini dünyadan uzaklaştırarak onu açık seçik olarak görür. dünyayı anlamak için dünyayı terk edersiniz. bilgiye doğru kaçarsınız.

genelde, olağanüstü işler yapan orijinal düşünürler başarısızlığa uğrarlar.

yetenekli bir amatörün çalışması, yapıldığı tuval kadar bile para etmez.

ben, yeşil panjurlu evinde oturan bayan mutlu değilim.

dünyaya baktım. vardığım sonuçlar çok özgün olmayabilir ama yine de bana aitler. insan ancak hem dışımızdaki hem de içimizdeki dünyaya ait olduğu biçimiyle bakarak olgunlaşır.

hepimiz kayıbız. en çok kayıp olanlar da bunu bilmeyenler.

körleşme

elias canetti

insan her zaman kendisini kitleden ve onu oluşturanlardan korumayı bilmelidir. 

bilgin'in özelliği budur: o, aynı anda olabildiğince çok konuya eğilebilmek için yalnız yaşar. 

gerçek büyük düşünürler, kadının değersiz bir yaratık olduğuna inanmışlardır. her kadın, lükse duyduğu aşk uğruna yaşar ve ölür. kadınlar felakettir, insanlığın ruhuna kurşun gibi çökmüş bir ağırlıktır yalnızca. görevini ciddiye alan herkes bu ağırlığı silkip atmak zorundadır; yoksa yazgısı yıkım olur.

insanı kendi düşüncelerinin doğruluğuna en iyi inandıran araç, yine kendi alkışlarıdır.

konfüçyüs: on beş yaşındayken iradem öğrenmeye yönelikti. otuzuma geldiğimde, yolumu saptamıştım. kırkımda artık kuşku diye bir şey kalmamıştı içimde; kulaklarım ise ancak altmışımda açıldı.

bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

hata işlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.

dünyamızda varolmak, farklı olabilmek demektir.

gerçek aşk hiçbir zaman yatışmak nedir bilmez ve daha eskileri tümüyle ortadan kalkmamışken yeni dertlere kaynaklık eder.

bilgisiz kişinin elinde kitaplar savunmasızdır.

kültürlü bir insan, gereksindiği her şeyi elinin altında bulundurur. kültürlü bir insanın ruhu eksiksiz bir cephaneliktir.

dayak, suç işlemek üzere olan ahlak sahibi insanlara ilaç gibi gelir.

kurtuluş hiçbir yerde yoktu, her şey yıkımdı; insan nereye saklanırsa saklansın, düşmanlar bulup çıkarıyorlardı; hayranlık duyulan uygarlıklar, haydutların, boş kafalı barbarların eliyle iskambil kağıtlarından yapılma evler gibi yıkılıveriyordu. 

cennette doksan dokuz doğrudan çok, eğriyken doğrulmuş bir kişinin gelişine bayram edilir. 

satranç oynamayı bilmeyen bir insan, insan değildir. insan üç altmış boyunda olabilir; ama satranç bilmiyorsa aptalın tekidir.

insanlar, bir kafanın içinde ne denli görkemli bir evrenin saklı olabileceğini kestiremiyorlar.

duyarlı bir insan açısından her karşılaşma, duyguların ve anıların uyanmasına yol açtığından, yararlı ya da zararlı olur. tutkusuz insanlar ise gezici kalıplardan farksızdırlar; ne dolabilirler ne de taşabilirler; donmuş kaleler gibi yeryüzünde gezinir dururlar.

26.12.15

balthazar

lawrence durrell

kendi seçtiğimiz yalanlar üzerine kurulu hayatlar yaşıyoruz.

en iyi yanıtlar hep mezarın ötesinden gelir.

kumarbazlarla aşıklar gerçekten kaybetmek için oynarlar.

bir çiçeği dalından çeker koparırsan dal yine yerine döner. aynı şey yürekteki sevgiler için doğru değildir.

zamanla kendisini en çok yalanlayan şey "doğru"dur.

şeyler hep göründükleri gibi olsalardı insan imgelemi ne kadar yoksullaşırdı!

kendi felaketimizi kendi ellerimizle hazırlarız, onlar bizim parmak izlerimizi taşır.

bir insanın ruhunu alçıya alamazsın.

acıma duygusu üzerine bina edilmiş olan sevgi, dünyanın en tehlikeli sevgisidir.

aşk siper savaşı gibi bir şeydir, düşmanını göremezsin; ama orada olduğunu bilirsin; en iyisi başını siperden hiç çıkarmamaktır.

tam dürüstlük kadar acımasız bir şey olamaz.

gülmek kadınların aşktan sonra en sevdikleri şeydir.

kadınlar derinlikli oldukları oranda ahmaktırlar.

insan, sanatın ötesine geçebilecek bir kişilik geliştirmek için yazar.

doğru yücedir ve er geç meydana çıkacaktır
meydana çıkması hiç kimseyi ilgilendirmediği zaman (coventry patmore)

yalnızca düşünmek istediğiniz sayıda gerçeklik vardır.

gerçeğin özü yoktur. gerçek, kadına benzer. bilmece gibi olmasının nedeni budur.

yaşam da ölüm de kaçınılmaz birer şans oyunundan başka bir şey değildir; ikisinin de her an karşımıza çıkabileceği bilinciyle gülümsemeler, konuşmalar daha bir canlanır, ikisi de bundan daha fazlasına değmezler.

insanoğlunun belleği mutsuzlukla aynı yaştadır.

insana kızı, karısından daha yakındır.

ilkin kişiliğimizdeki boşluğu aşkla doldurmaya çabalarız, kısa bir süre bütünlendiğimizi sanır, seviniriz. ama bu, yanılgıdan başka bir şey değildir. çünkü bizi dünyanın bütününe bağlayacağını sandığımız bu şaşılası yaratık, sonunda bizi ondan büsbütün koparmayı başarır. aşk önce birleştirir, sonra ayırır.

tekbiçim kılık, bir yumurta yontusu kadar can sıkıcıdır.

bilim, insan aklının şiiridir; şiirse yürekteki duygulanımların bilimi.

kendi kendileriyle en çok çelişen şeyler doğrulardır.

yaprakları kesilmemiş fransız baskısı kitaplara bayılıyorum. bir bıçakla beni açmayacak kadar tembel bir okuyucu istemezdim.

büyük ruhların beslenmeye gereksinimleri vardır.

avrupa'daki gerçek yıkıntılar, avrupalı büyük adamların yıkıntılarıdır.

25.12.15

hayat

giovanni papini

okur kişi, sen kim olursan ol, şu anda burada seninle yüz yüze olmak, gözlerimi gözlerine dikmek, ellerini sıkmak ve sana alçak sesle: "yaşadığına inanıyor musun? gerçekten, derinlemesine, yoğun yaşadığına? bu hayatın sana, gençliğin ateşli gecelerinde hayalini kurduğun kadar güzel ve büyük görünüyor mu?" demek isterdim. ve daha da alçak sesle, yavaşça, sana sormak isterdim: "gençliğin var mıydı? derinliklerinde, kanında bir şeylerin mayalandığını, kaynadığını, kıpırdandığını, heyecanlandığını; dışarı çıkmak, taşmak, dünyayı bir alev gölü misali sular altında bırakmak istediğini içinde hissettin mi? birkaç saatlik heyecandan, zalim bir gün batımından, bir şairin dizelerinden sonra sen hissettin mi; şahsen kendinin ilk kişi, hayatın kaşifi, dünyanın kaşifi olduğunu hiç hissettin mi? ve bu yaşam sana zavallı, bu dünya sana küçük görünmedi mi? yaşam aşkına ölümü arzulamadın mı? uzak gökyüzünün önünde büyük iskender'in hırsını arzulamadın mı?"

güneş sürekli aydınlatıyor, su akıyor, ay görünüp kayboluyor, kuşlar ötüyor, kadınlar aşık oluyor, çiçekler açıyor ve sonra soluyor, insanlar birbirlerini aldatıyor, çanlar şafakta ve gün batımında çalıyor, gemiler demir alıyor ve sonra limana tekrar dönüyor, günleri geceler izliyor ve bunların hepsi sürekli, bütün hayatınız boyunca, ilk iniltilerinizden son iniltilerinize dek devam ediyor. dünya dolaşılsa da, yeni insanlar tanınsa da, hissedilmemiş duygular aransa da, evrenin her yerinde nesnelerin sürekliliği, farklı isimlerle kötüce maskelenmiş eylemlerin usandırıcı tek biçimliliği, küçük geçici hayvan hayatımızın esas birliği keşfedilir. her gün bir sonrakinin aynısıdır; her sene aynı güneş ve rüzgar, ısı ve fırtına olaylarını ve nedenlerini beraberinde getirir; her insan hayatı hep aynı, birkaç kelimeyle anlatılabilir: doğdu, acı çekti, umdu, öldü.

24.12.15

justine

lawrence durrell

kör olan aşk değil, kıskançlıktır.

gövdesini bir erkeğe sunarken gerçek benliğini veremeyen bir kadını sevmekten daha büyük bir felaket olamaz.

bir kadınla üç şey yapabilirsin: ya onu seversin, ya onun için acı çekersin ya da onu yazarsın.

tanınmamak insanı her zaman yaralar.

ne budala, ne aşağılık yaratıklarız; iki bacak üstünde yürüyen kendini beğenmişlikten başka bir şey değiliz.

her erkek çamur ve iblis karışımıdır; hiçbir kadın bunların her ikisini de doyuramaz.

bir kentte sevdiğiniz biri yaşıyorsa orası sizin için dünya olur.

gerçek bir orospu, bir erkeğin gerçek sevgilisidir.

filozoflar insanın ruhunu, doktorlarsa gövdesini didikleyip duruyorlar; ama insan hakkında gerçekten bildiğimizi söyleyebileceğimiz ne var? topu topu sıvı ve katı boşaltım yapan, etten bir boru olduğundan başka.

aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur.

paracelsus: kötülük ayartılmış iyiliktir.

büyük dinlerin hiçbiri sonu gelmez yasaklar koymaktan başka bir şey yapmamıştır. ama yasaklar arzuyu kurutacağı yerde daha da yeşertmiştir. arzuya boyun eğ ki ondan arınasın. insanın bütünlüğünü evrenin bütünlüğüyle denkleştirmek için her şeyden yararlanmalı; hatta hazdan, ruhun hazda kabarcıklanışından bile.

bir adamın kendi karısına karşı tutkulu aşkı bile bir ihanettir.

birini anlamak demek, onun güçsüzlüğüne acımayı kabul etmek demektir.

"dünya bir hıyara benzer; bugün elindedir, yarın kıçına girer." (arap atasözü)

"insan başkalarının kendisini umursamadıkları, gerçekten umursamadıkları duygusuna yıllarca katlanmak zorunda kalır; sonra bir gün, gittikçe artan bir korkuyla asıl umursamayanın tanrı olduğunu anlar. yalnızca umursamadığını değil, şu ya da bu yolu seçmesine hiç aldırmadığını."

bu dünyada kendi kendilerini yok etmeye yargılı insanlar vardır; onlara hiçbir mantıklı kanıt para etmez.

suç, her zaman kendi bütünleyicisi olan cezaya doğru koşar; mutluluğunu orada bulur.

düşünürün görevi düşünceler ileriye sürmektir; oysa azizin işi susmak, bulduğu şeyi söylememektir.

arzudan değil duygudaşlıktan kaynaklanan sevişme çok daha gerçektir; çünkü hiç yaralamaz.

her öpüş nefrete karşı kazanılmış bir zaferdir.

bizimle günah çıkarma ilişkisinde olan kişiler asla bizi sevemezler, asla gerçekten sevemezler.

cinsellikle bölünmüş ruhlar asla huzura kavuşamazlar; ta ki yaşlılık ve güçsüzlük onlara sessizlikle dinginliğin düşmanca olmadığını öğretinceye kadar.

23.12.15

kravat

~how i met your mother

- kravatım nasıl olmuş?

"şükürler olsun. barney stinson düğününden hemen önce çağırınca dolaba ölü bir fahişe mi tıktı acaba diye düşünüyor insan."

- bu daha mı iyi?

"bak, kravatın harika. hem düğünden önce böyle strese girmen çok doğal."

- strese girdiğim yok. sadece bu kravatı taktığım zaman bir daha çıkaramayacağım geldi aklıma. bu kravatı sonsuza dek takmam gerekecek. kravat şu an incecik olabilir ama ya ileride şişmanlayıp bana emirler yağdırmaya başlarsa? hata mı ettim yoksa? diğer kravatla daha mı mutlu olurdum? ted, sana önemli bir sır verebilir miyim?

"evet, tabi."

- aslında kravattan bahsetmiyorum.

"anlamıştım, barney."

21.12.15

iyileşme

clarissa pinkola estes

iyileşmeye başlamak için, cılız ve yanlış bir düzelme hissinin kırık bir bacağa iyi geleceğini düşünüp kendinizi kandırmayı bırakın. yaranız konusunda gerçeği söyleyin ve sonra buna uygulanacak çarenin aslına sadık bir portresini çıkarın. en kolay olanına ya da el altındaki en kolay ulaşılabilinenine yapışmayın hemen. doğru ilaç için ısrar edin. onu tanıyacaksınız; çünkü o hayatınızı daha zayıf değil, daha güçlü kılacaktır.

donup kalmak bir kişinin yapabileceği en kötü şeydir. soğukluk, yaratıcılığa, ilişkiye ve bizzat hayata verilen ölüm öpücüğüdür. bazı kadınlar soğuk olmak sanki bir başarıymış gibi davranırlar. oysa bu bir başarı değildir. bu, savunmaya yönelik bir öfke eylemidir.

bir zamanlar zıt olduğumuz harika bir dünyadan sadece haberdar olmuş, onu bir an için hissetmiş ya da düşünü görmüşüzdür, henüz ona temas etmemiş ya da sadece geçici olarak temas etmiş de olabiliriz veya kendimizi onun bir parçası olarak tanımlamayabiliriz; ama onun anısı bize rehberlik eder, hayatımızın geri kalanında bizi ait olduğumuz yere götüren bir fener işlevi görür.

ruhun temel besini nedir? kimi kadınlar için hava, gece, gün ışığı ve ağaçlar zorunludur. kimileri için kelimeler, kağıt ve kitaplar doyum veren biricik şeylerdir. kimileri için renk, biçim, gölge ve kil mutlaktır. kimi kadınlar sıçramalı, eğilmeli ve koşmalıdır; çünkü ruhları dansı arzular. ancak kimileri de sadece ağaç altındaki huzuru özler.

yine de uğraşılması gereken başka bir sorun daha vardır. gelişmenize yardım edemeyenler arasında yıllar geçirmek çetin bir iştir. bir kişinin hayatta kalmasını bilen biri olduğunu söyleyebilmek bir marifettir. birçokları için güç, adın bizzat kendisindedir. ancak bireyleşme sürecinde tehdidin ya da travmanın epey geçmişte kaldığı bir an gelir. işte o an hayatta kalma halinden sonraki evreye geçme, iyileşme ve serpilme zamanıdır.

eğer serpilmeye doğru gitmeden sadece hayatta kalan olmaya devam edersek kendimizi kısıtlarız ve dünyada kendimize ayırdığımız enerji ve gücü yarıdan aza indiririz. hayatta kalan olmaktan o kadar büyük gurur duyulabilir ki, bu durum daha fazla yaratıcı gelişimin önünde bir tehlike haline gelir. kimi zaman insanlar hayatta kalan statünün ötesine devam etmeye korkarlar; çünkü o salt bir statüdür, ayırt edici bir işarettir, bir "buraya ne kahırlı yollardan geldim!" başarısıdır.

hayatta kalmayı, hayatın başyapıtı yapmak yerine birçok rozetten biri olarak kullanmak daha iyidir. insanlar yaşamış oldukları, gerçekten yaşamış ve muzaffer oldukları için güzel hatıralar, madalyalar ve süslemeler almayı hak ederler. tehdit geçtikten sonra da kendimizi hayatımızın en korkunç zamanları sırasında alınan isimlerle adlandırmaya devam edersek, burada potansiyel bir tuzak kendini gösterir. bu durumun kısıtlayıcı bir zihin kurgusu yaratma olasılığı vardır. ruhsal kimliği sadece kötü zamanların kahramanlıkları, kayıpları ve zaferleri üzerinde inşa etmenin bir yararı yoktur. hayatta kalma hali bir kadını kurutulmuş sığır eti kadar sertleştirebilirse de, bir noktadan sonra sadece onunla ittifak kurmak, yeni gelişmeleri ketlemeye başlar.

bir kadın, işe yaradığı zamanlar geride kaldığı halde durmadan "ben hayatta kalmış biriyim." diye ısrar ediyorsa, bizi bekleyen görev açıktır. hayatta kalma arketipine sımsıkı sarılan elini gevşetmeliyiz. yoksa başka bir şey büyüyemez. bunu susuz, gün ışıksız ve besinsiz olmasına karşın cesur ve huysuz küçük bir yaprak üretmeyi beceren, dayanıklı, küçük bir bitkiye benzetiyorum. her şeye rağmen.

ama serpilip gelişmek, artık kötü zamanlar arkada kaldığına göre, kendimize gürleşme, beslenme, ışık alma fırsatları tanımak ve orada dallarımızın gür ve sağlıklı çiçek ve yapraklarla kaplanacağı bir şekilde canlanmak demektir. özgür yaratıklar olarak büyümemiz için kendi kendimize meydan okuyan adlar vermek daha iyidir. serpilip gelişme budur. bizim için amaçlanan budur.

20.12.15

içimizdeki zalim

emre kongar

bir ülkenin cezaevleri hüküm giymemiş tutuklularla doluysa o ülkede zulüm egemen olmuş demektir.

iktidardaki bütün zalimlerin ortak bir yanılgısı vardır: hiç iktidardan gitmeyecekmiş gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi zulüm yaparlar.

insanoğlu tüm cinayetlerini, ne yazık ki yine insanlık ya da bir grup insan adına işler. barbarlığa, vahşete giden yol; din, ahlak, milliyetçilik, insanlık, hürriyet gibi soyut ve süslü terimlerle bezenmiş bir yoldur. cinayetler bu "üstün idealler" uğruna işlenir ve işletilir. böyle soyut ideallerin ardına çoğu zaman bilinçsiz kitleler de alınır.

doğada iyi ya da kötü yoktur. onlar bizim kafamızda, kalbimizde, ailemizde, toplumumuzda ya da grubumuzdadır. doğanın ideolojisi yoktur.

yaşamın kendisi, bütün örgün ve yaygın eğitim süreçlerinden, bütün resmi ve gayrıresmi eğitim programlarından daha etkilidir.

cehaletten kaynaklanan zulümle mücadele kolaydır. iyi bir eğitimle bu sorun aşılabilir. ama alt kültürden, ait olunan grubun normlarından kaynaklanan zalim davranışlarla savaşmak çok zordur.

çağımızın toplumsal vebası zulümdür.

küreselleşmenin esas olarak sınıf bilincini yok etmek, gelir farklılıklarını örtbas etmek için kullandığı etnik, milliyetçi, dinci ve mezhepçi kimlik bilinci, bu ayrımcı vicdan yoluyla, sadece uluslararası düzeydeki dıştan gelen zulmün değil, ulus devletler bağlamındaki toplumlarda da içten gelen zulmün kaynağı olur.

ezberci, baskıcı, dogmatik eğitim, öğrenciye zulmeden bir eğitim süreci zalim bireyler yaratır. sorgulamanın yasaklanması, tek ve biricik doğrunun biat isteyen bir biçimde aktarılması zulme çanak tutar.

insan, eğitimle demokrat ya da zalim olur.

dogmatik kafanın vurgusu, yaşanan toplumsal gerçekliklerin, ulaşılmak istenen ideallerin tartışılmazlığı, tekliği ve biricikliği üzerinedir. dogmatik kafa, dogmatik eğitimle oluşur.

zulüm ortamının birinci kuralı, "hiçbir başarı cezasız kalmamalıdır" ilkesidir.

kin, nefret ve intikam duyguları üzerinde demokrasi değil ancak faşizm yükselir. bir ülkenin yöneticisi, başkanı, başbakanı, lideri, kendi kişisel öfkesini, kin ve nefretini yönettiği ülkenin idari, adli ve mali mekanizmasına yansıttığı zaman o ülke artık yaşanmaz hale gelir. çünkü bütün mekanizmalar ve görevliler bundan etkilenir, devlet adeta bir insanın öfkesine, kin ve nefretine teslim olur.

temel sapıtma, "madem seçim kazanarak iktidara geldim; o halde her yaptığım meşrudur" anlayışının topluma dayatılmasıdır. bir iktidar, kendisini denetleyecek ve frenleyecek olan adalet mekanizmasını, anayasal denetim kurumlarını ve kurallarını önceden egemenliği altına almışsa bu saptırma ve dayatma çok daha kolay olur. her türlü antidemokratik uygulamasını, seçilmiş olma gerekçesiyle topluma dayatabilir.

bir zalimin yönetiminde yaşayanların en iyi öğrendikleri şey zulüm yapmak olur.

zalim zaman zaman merhamet de gösterebilir. merhamet zulmün karşıtı değil, tam tersine, onun tamamlayıcısıdır. çünkü merhamet istemek veya merhametine sığınmak ya da merhamet dilemek ancak zulüm varsa söz konusudur; zalime sığınmayı, zalimin kişisel affını istemeyi içerir.

bazı cinayetlerin mevcut yasalara uygun olarak işlenmiş olması, onların cinayet olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.

tarih boyunca din, mezhep, ırk ve milliyet kimlikleri, çoğunluğun zulmüne yol açmıştır. bütün dünyada, bütün ülkelerde bu böyledir. savaşlar da bu çizgilerde yapılmıştır, barış zamanındaki baskılar da. zulümlerin en korkuncu çoğunluk tarafından desteklenendir. çünkü ondan kaçacak yer yoktur.

19.12.15

the incredible shrinking man

jack arnold

küçülmeye devam ediyordum. ne olmak için? bölünemeyecek kadar noktaya küçülmek için mi? neydim ben? hala bir insan mıydım? yoksa geleceğin insanı mı?

başka radyasyon patlamaları olur, başka radyasyon bulutları denizleri ve kıtaları aşarak yayılırsa, diğer canlılar da beni izleyip bu uçsuz bucaksız yeni dünyaya gelirler miydi?

en küçük olmakla sonsuz büyük olmak birbirine ne kadar yakındı!

birden bunların aslında aynı kavramın iki ucu olduğunu anladım. inanılmaz ölçüde küçük olanla inanılmaz ölçüde büyük olan, sonunda devasa bir dairenin uçlarının birleşmesi gibi birleşiyor.

sanki gökleri kavrayabilecekmişim gibi başımı yukarıya kaldırıp baktım. evreni, sayısız dünyaları. tanrı'nın gümüşi örtüsü geceye yayılmıştı ve o anda aradığım cevabı, sonsuzluk bilmecesinin yanıtını buldum.

hep insanın kendi sınırlı boyutları çerçevesinde düşünmüştüm. doğayla ilgili varsayımlar yapmıştım. oysa varoluş doğanın değil, insanın kavrayışı içinde başlar ve son bulur.

gövdemin hiçe dönüştüğünü, hiçleştiğini hissettim. korkularım eriyip yok oldu ve onların yerini kabullenme aldı.

yaratılışın bu büyük görkemi. bunun bir anlamı olmalıydı. o zaman ben de bir anlam taşıyordum. evet, en küçükten de küçük olan ben de bir anlam taşıyordum.

tanrı katında sıfır diye, hiçlik diye bir şey yoktur.

ben hala varım!

18.12.15

tek bacaklı yolcu

herta müller

insanlığın en iyi icadıdır yatak.

şu lanet olası veda konuşmaları. ille olacağını bilir herkes. nedendir kimse bilmez.

moda hayatı kısaltır.

kadınların teninde vardır rüzgar. fırtınalardan önce sarsılırlar. sonraki yıllarda başlarına gelecekleri bilir gibi görünürler. bir şeyleri göze alırlar.

insan başka yöne gittiğinde hisseder ancak güneşi.

aklımızın olmadığı düşünülebilir kimi zaman. akla ihtiyacımız da yok zaten. duyusal güç gerek, sadece yaşamak için. insan bunu nerede fark ediyor biliyor musun, rüzgarlı sokaklarda, istasyonların dışında ve köprülerin üstünde. oralarda insanlar neredeyse gökyüzüne dokunacak kadar hafif ve utanmazlar.

çift kişilik bir yatağın, insan tek başına uyuyacaksa bir anlamı yoktur.

17.12.15

bir garip şair

ülkü tamer

yirmi yıl kadar oluyor. gündüz otobüsüyle izmir'e gidiyorum. şoförün arkasındaki koltuktayım. elimde bir kitap. agatha christie'nin bir romanı. okumaya çalışıyorum. karnım aç. "artık dursak da bir şeyler yesek" diye düşünüyorum.

sonunda, bir lokantanın önünde durduk. kendimi aşağı attım. atar atmaz da, omzuma bir el yapıştı. döndüm, yaşlı bir adam.

"beyefendi, ben en arka koltukta oturuyorum. dikkat ettim, kitap okuyorsunuz. demek ki edebiyata meraklısınız. müsaade buyurun, size şiirlerimi okuyayım."

elini cebine atıp bir tomar kağıt çıkardı. koluma girdi. beni "edebiyata meraklı olmayan öteki yolcular"ın yanından uzaklaştırarak başladı şiirlerini okumaya.

hem okuyor, hem açıklamalar yapıyor:

"beyefendi, dikkat buyurun. istanbul'un iki yakası.. avrupa yakası ile asya yakası.. boğaz köprüsü'nü bu iki yakayı birleştiren bir kolyeye benzetmişim. nasıl buldunuz?"

nasıl bulduğumu söylemem olanak vermiyor ki.. geçiyor bir başka şiire.

"ataköy'e aslında atakent denmeliydi. ata'mızın adına köy değil, kent yakışır. ne dersiniz, beyefendi?"

okudu, okudu. "yolcuların otobüste yerlerini almaları rica edilinceye" kadar.. ne sözünü kesebildim ne bir lokma ekmek yiyebildim.

ondan sonra da bir daha otobüste elime kitap almadım.

16.12.15

beautiful you

chuck palahniuk

kişisel gelişim mastürbasyondur.

kadınlar epey zamandır bedenlerinin elverdiği derinlikli hazdan mahrum bırakılmışlardır.

en sıcak güneşin ışınları bile asla bir aynayı kavuramaz.

gençliğimizdeki hatalarımızın bedelini ömür boyu ödüyoruz.

15.12.15

şiirler

paul eluard



[sessizlik yokluğunda]
senin portakal saçın dünyanın boşluğunda
ellerimin senden yansılar arayıp durduğu karanlıkla
ve sessizlikle ağır camların boşluğunda

yüreğinin biçimi düşsel
ve yitmiş isteğime benziyor sevgin
ey amber iç çekişler, düşler, bakışlar

ama hep yanımda olmadın sen. belleğim
hala karanlıktır gidip gelişlerini görmekten
senin. zaman aşk gibi kullanıyor sözcükleri

[ilenme]
bir kartal, bir kayanın üstünden, seyrediyor dingin ufku. bir kartal savunuyor kürelerin devinimini. iyilikseverliğin tatlı renkleri, üzüntü, kuru ağaçların tepesindeki ölgün ışıklar, örümcek yıldızı biçiminde lir, bütün gökler altında benzeşen insanlar yerde de kafasız göktekileyin. ve bir bıçak sürükleyen kimse yüksek otların içinden, gözlerimin otlarından, saçlarımın ve düşlerimin, kollarında gölgenin bütün simgelerini taşıyan kimse, gök rengiyle benek benek, düştü üzerine dört renkli çiçeklerin.

[gövdemin yönünde göz alabildiğine]
aşk bitmemiş insandır

[küçük doğrular]
anlamayı, bilmeyi istemiyor hiçbir zaman
gülüyor saklamak için kendinden duyduğu korkuyu
yürüdü her zaman gecenin kemerleri altında
ve bıraktı
geçtiği her yerde
damgasını kırık şeylerin

[en önce]
uygun düşen bir yüz olsaydı
bütün adlarına dünyanın

[şiirin geleceği]
görmek anlamaktır; yargılamak, bozup değiştirmek, unutmak ya da unutulmaktır, var olmak ya da yok olmak.

[öncesiz yargı]
omuzlarının üstünde başı olandan sakın
yürüyüşünü fırtınalarınkine bakarak düzenle
hiçbir gece kuşunu öldürme
sağduyuya zarar vermeyen şeyi üstünde saklama
cehenneme yolla saf olanı, saflık sende cehennemliktir

[şiirin eleştirisi]
iğrenmesine iğrenirim ya kentsoyluların egemenliğinden
polislerin papazların egemenliğinden
daha bir öğrenti verir bana iğrenmeyen adam
benim gibi
kendi güçlerinden

[şiirin geleceği]
büyük yayılmalar gösterir gece. usavurmanın bir "değeri" yoktur bundan yararlanmıyorsa. iyi anlarında bu yayılmalardan kurtulur. şiir bunları eritir. aydınlıkların sanatıdır o.

[saatlerim]
insan oldum taş oldum
insanda taş oldum taşta insan
havada kuş oldum kuşta gök boşluğu
ayazda çiçek oldum güneşte ırmak
çiy tanesinde yakut
kardeşçe yalnız kardeşçe özgür

[bir yüzün resmi]
umut bir tarlayı süren bir öküzdür
ve bakışı süren bir meşale

[ölüm sevgi yaşam]
kırabildiğimi sandım derinliği sonsuzluğu
değinimsiz yankısız çırçıplak acımla
kapıları insan eli bilmemiş zindanıma uzandım
öleceğini bilmiş akıllı bir ölü gibi
yokluğundan başka taç giymemiş bir ölü
anlamsız dalgalarına uzandım
kül tutkusuyla emilmiş zehirin
kandan daha canlı göründü yalnızlık bana

[şiirin geleceği]
özü dile getirmek için az sözcük gerekir bize; 
bunu gerçekleştirmek içinse bütün sözcükler gerekir.

[ölüm sevgi yaşam]
bozup dağıtmak isterdim yaşamı
bölüştürmek isterdim ölümü ölümle
vermek yüreğimi boşluğa ve boşluğu yaşama
silmek her şeyi ne cam ne buğu kalıncaya dek
ne önde ne arkada bütün hiçbir şey
çıkarıp attım birleşmiş ellerdeki buzu
çıkarıp attım kemikleşmiş kışını
yürürlükten kalkan yaşama dileğinin

[yoksullar sarayı]
ama aşkın her zaman pek duyarlı kenarları vardır
umudun güçlerinin sığındığı kenarlar
kurtulmak için yükten

[152 atasözü]
yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.