julio cortazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
julio cortazar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.10.2021

uzun lafın kısası

octavio paz:
insan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir. 

oğuz atay: senin aynadan gördüğünü ben duvardan görürüm.

pascal mercier: geçmiş şeylerin izleri beni neden üzüyor, bunlar sevinçli bir şeyin izleri olsalar bile?

paulo coelho: yapman gereken sadece dikkat etmek; dersler daima sen hazır olduğunda gelir ve sen işaretleri çözebilirsen bir sonraki adımı atman için bilmen gereken her şeyi öğrenebilirsin.

hakan günday: medeniyetten daha kötü bir şey varsa o da medeni olmaya çalışan bir medeniyetsizliktir.

julio cortazar: seni unutacağım. çok yakında seni unutacağım, mecburum, biliyorsun. senin bana dediğin gibi "görüşürüz" diyeceğim ben de sana ve ikimiz de yalan söylemiş olacağız. ama biraz daha kal, zamanımız bol. bazen bu da şiirdir.

marquis de sade: şehvet, yaşamak için gereken bir yaşam iksiridir. taşakları olmayan erkeğin tutkuları da olmaz.

mario puzo: hayattaki tek hakikati söyleyeyim mi sana? kadın. her şeyin başlayıp her şeyin bittiği yer kadındır. hayatta uğruna yaşamaya değer tek şeydir o. bunun dışında her şey düzmece, yapay ve boktandır.

scott adams: insan zihni bir ilüzyon jeneratörüdür, gerçeğe açılan bir pencere değil.

cenap şahabettin: o adamlara acırım ki çevresindekilere uymak için küçülmeye ve yüksekliklerinden feda etmeye mecbur olurlar.

goethe: ihtişamlı odalar ve şık ev gereçleri, düşünmeyen ve düşünce sahibi olmaktan hoşlanmayan insanlar içindir.

halil cibran: ruhlarımız, yazgının sert rüzgarlarının merhametindeki çiçekler gibidirler. sabah melteminde titreşir ve gök yüzünden dökülen kırağının altında boyunlarını eğerler.

13.08.2021

şehir

julio cortazar


gece girerim şehrime, gece inerim
orada kah beklerler kah atlatırlar beni, kaçmam gerekir ille de
iğrenç bir randevudan, artık adı olmayan bir şeyden
parmaklara, bir dolaptaki et parçalarına
bulamadığım bir duşa verilmiş randevudan, yağmurlar iner şehrime
şehrimin bağrını bir kanal böler
dayanılmaz bir sessizlikle geçer koca, direksiz gemiler
bildiğim ama geri dönüştür unuttuğum bir kadere
şehrimi inkar eden bir kadere doğru
kimse binmez oradan, bir kişi bekler
gemiler geçse de, düz güverteden biri baksa da şehrime

nasılını bilmeden girerim şehrime, bazen başka geceler
sokaklara ve evlere çıkarım ve bilirim ki onlar benim şehrim değil
içimi buran o beklentiden anlarım şehrimi
korku değil; ama onun şeklinde, onun köpeği ve benim şehrimse eğer
bilirim bir pazar yeri olacak, kapı araları, meyve tezgahları
kimbilir nerde gözden kaybolan tramvayın titreyen rayları
öyle bir yer ki gencim ama şehrimde değil, buenos aires'teki el once gibi bir yer
okul kokusu, huzurlu duvarlar
boş beyaz bir anıt mezar, calle veinticuatro de noviembre
belki, orada hiç anıtmezar yok ama geceyi vurdu mu zaman benim şehrimdir yeri
bir kehanetin buğusunu yoğunlaştıran pazar yerinden giriyorum
hala kayıtsız kehanet, iyicil bir kötülük, meyveci kadınlar bana bakıyorlar
ve içimde bitki arzusu
beni gitmem gereken bir yere gitmeye ve çürümeye yerleştiriyorlar
çürüyen şeyler şehrimin gizli anahtarı, boktan bir balmumu yasemin endüstrisi
sürünüp giden cadde
beni bilmediğim bir şeyle buluşmaya götüren balıkçı kadınların yüzleri
bakmayan gözleri ve caddenin yeri
ve sonra otel, sadece bu gecelik çünkü yarın ya da başka bir gün başka bir otel olacak
benim şehrim sonsuz otellerdir ve hep aynı otel
tropik verandalı, bambu panjurlu ve ince sinek telli ve kimyon ve safran kokulu
odalar birbiri ardına temiz duvar kağıdı kaplı, hasır koltuklu
ve pembe tavanlarda vantilatörler, hiçbir yere açılmayan kapılar
vantilatörlü ve kapılı başka odalara açılan kapılar
buluşmalarda gizli bağlantılar
ille de girmek ve geçmek zorundasındır terk edilmiş oteli
bazen bir asansörle, şehrimde boldur asansörler, hep bir asansör vardır
şimdi içinde korkunun pıhtılaştığı; ama boştur başka zamanlar
en kötüsü boş olduklarında sonsuz bir seyahate çıkmaktır içlerinde
ta ki yukarı çıkmayı bırakıp şehrimde yanlamasına kaymaya başlayana kadar
zigzaglar çizerek ilerleyen cam kutular gibi asansörler
iki bina arasındaki köprüden geçer ve şehir aşağıda açılır, başdönmesi artar
çünkü tekrar gireceğim otelin ya da artık otel olmayan bir şeyin
ıssız koridorlarında, o sonsuz malikane
bütün asansör ve kapılarla, bütün koridorlarla gidilen
çünkü nedeni yoktur çünkü randevu
bir banyo ya da tuvalettir, bir randevu değil
ayağında şortun bir banyo aramaktır, elinde bir kalıp sabun bir de tarakla
ama hep havlusuz, havluyu ve tuvaleti bulmak zorundasın
şehrim sayısız kirli tuvalettir, kapılarında dikiz delikleri
kilitsiz, amonyak kokulu ve duşlar
pis zeminli koskoca bir odadadır
ve bir insan trafiği geçer içlerinden, şekilsiz insanlar
ama orada duştadırlar, duşların yanındaki tuvaletleri doldururlar
ben de orada yıkanmak zorundayım ama hiç havlu yok
tarakla sabunu koyacak, giysilerimi asacak yer de yok; çünkü bazen
şehirde giysilerim vardır ve duş alıp randevuya gideceğim
şehrin yüksek kaldırımlarından geçeceğim, şehrimdeki bir caddeden
kırlara giden, beni kanaldan ve tramvaylardan uzaklaştıran bir caddeden
hantal parke taşları ve çitler boyunca
düşmanca tesadüfleri, hayalet atları ve talihsizlik kokusu boyunca

sonra şehri geçer otele girerim
ya da otelden, sidik ve dışkı kokan tuvaletler mıntıkasına
ya da sana gelirim, sevgilim; çünkü bir keresinde senle gitmişimdir şehre
yabancı, şekilsiz yolcularla dolu bir tramvay içinde
anladım bulantının geleceğini, köpeğin olacağını ve denedim
seni kendime bastırmayı, korkudan korumayı
ama pek çok gövdeler girdi aramıza ve şaşırtıcı bir hamleyle seni aşağı ittiklerinde
takip edemedim, iğrenç kucaklar ve yüzler sakızıyla savaştım
duygusuz bir kondüktörle, süratle ve zillerle
kendimi kurtarıp bir köşeye attım sonunda, güneşbatımı bir meydanda yalnızdım
ve biliyordum bağırdığını, şehrimde kaybolduğunu
çok yakın ama bulunmaz olduğunu
ebediyen kaybolmuştun şehrimde, köpek buydu işte, randevu buydu
cazibesiz bir randevu, ebediyen ayrılmıştık şehrimde
ne otel ne asansör ne duşlar olacaktı senin için, bir yalnızlık korkusu
birisi konuşmadan yanına gelip solgun parmağını ağzına kaparken

ya da diğer seçenek, şehrime bir gemiden bakmak
kanaldan geçen direksiz gemiden, bir örümcek sessizliği
ve ulaşamayacağımız bir yere doğru ağırlaştırılmış bir gidiş
çünkü öyle bir an gelir ki hiç gemi kalmaz, her şey garlar ve yanlış trenlerdir artık
kayıp valizler, sayısız yönler
ve yerine birden yenisi konan trenler, gar yoktur artık
treni bulmak için karşıya geçmelisin ve valizler kayıp
ve kimse bir şey bilmez, her şey katran
ve duygusuz kondüktörlerin üniformaları kokar
hareket halindeki o vagona çıkana kadar ve hiç bitmeyen bir trende yürürsün
birbirine yanaşmış insanların yorgun mobilyalı odalarda uyuduğu
kara perdeli odalarda ve toz ve bira soluduğu
ve trenin öbür ucuna gitmeye mecbur olacaksın; çünkü orada bir yerde
kim olduğunu bilmediğin biriyle buluşacaksın
bilinmeyen biriyle bir randevu ve kayıp valizler
ve sen, zaman zaman, istasyondasın da; ama trenin
başka bir tren, köpeğin başka köpek, hiç buluşamayacağız sevgilim
seni yine kaybedeceğim ister tramvayda ister trende olsun, ayağımda şort koşacağım
kompartımanlarda uyuyan kalabalık arasında, menekşe rengi bir ışık
köreltecek o tozlu kumaşı, şehrimi gizleyen perdeleri

30.04.2020

uzun lafın kısası

alain:
bütün güzel şeyler güç ele geçer.

doris lessing: insan, yaşamında önemli olan şeylerin genelde farkında olmaz.

georges bataille: toprak soğuk bedenleri sever.

jeannette walls: hiç kimse mükemmel değildir. hepimiz canavarlardan sadece bir adım yukarıda ve meleklerden bir adım aşağıdayız. 

julio cortazar: yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.

osho: kadın neredeyse tüm dinler tarafından dışlanmıştır. bunun nedeni çok açıktır: çünkü tüm dinler bedene karşıdır ve kadınsa bedenin merkezidir.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

sigmund freud: insanın bütün umabileceği, isterik acıların yerine sıradan mutsuzluğun geçmesidir.

tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

trevanian: mutluluğumuzu herkesle paylaşırız. yabancılarla bile. önemli olan hüznü ve acıları paylaşmaktır.

vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

goethe: sohbet her yerde yanılgıların değiş tokuşundan ve sınırlı özelliklerin çemberinden başka bir şey değildir.

10.04.2020

sevgili

julio cortazar

varoluş özden önce gelir, sevgilim.

yanılsamaları, eğretilemeleri veya rüyaları değiş tokuş ederdik; böyle geceler boyu kahve fincanları üzerinden birbirimize baktıktan sonra yalnız başımıza yola devam edecektik er ya da geç.

her şey yerli yerinde, acılı, aciz. yine de, şimdi gözlerimi yumsam, şehrin imgelerinden biri çalınırdı gözüme, uykuyla uyanıklık arasında olduğum zamanlarda, dalgınlık anlarında ya da başka bir şey üzerinde yoğunlaştığımda, her seferinde beni şaşırtacak, çağrılara umutlara, aldırmadan dönüp gelen bir imge.

sana ne hissettiğimi burada kal diye anlattım, git diye değil. bizi ayıran her şey aslında birlikte yaşayabilmemizi sağlıyor. hissettiklerimizi birbirimize anlatmayı bırakırsak ikimiz de özgürlüğümüzü kaybederiz.

aynada kendime bakamıyorum artık. kara bir boşluk görüyorum çünkü her baktığımda, şimdiyi iğrenç bir gurultuyla yutan bir huni. kendimi öldürecek ya da çekip gidecek gücüm de yok. rahatça çıkıp gidebilmesi için onu özgür bırakacak gücüm yok.

hiçbir oyun unutmanı sağlayamaz: ruhun soğuk bir makine, şaşmaz bir regülatör. seni başka bir şimdiye atmak için irili ufaklı her şeyi silip süpüren bu hortumda hiçbir şeyi unutmayacaksın; şehirdeyken bile kendinsin, önüne geçilmez bunun. çok geçmeden yöntemli bir biçimde unutacaksın, bir önce, bir sonra olacak; acele etme, gün hâlâ bitmedi.

bir keresinde ménilmontant'taki o kafede vivien leigh'den söz ederken pekala da birbirimizi öpebilirdik. ikimizin de çok kolay yaptığı bir şey bu. bizi kolay kolay sevmeyenleri öpüyoruz hep; çünkü biz de kendimizi pek sevmiyoruz muhtemelen.

uyumayacağım, bütün gece uyumayacağım, nice uykusuz gecelere tanıklık etmiş şu pencerede şafağın ilk ışıklarını göreceğim. hiçbir şeyin değişmediğini bileceğim, lütuf diye bir şey olmadığını.

seni unutacağım. çok yakında seni unutacağım, mecburum, biliyorsun. senin bana dediğin gibi "görüşürüz" diyeceğim ben de sana ve ikimiz de yalan söylemiş olacağız. ama biraz daha kal, zamanımız bol. bazen bu da şiirdir.

14.05.2018

maske

julio cortazar

insan bir şeyden emin olmazsa cankurtaran yeleği olarak kendine bazı görevler yaratmalı.

pek çok kez olduğu gibi siz de tam olarak ne zaman her şeyi anlamaya başladığınızı belirtemezdiniz; satrançta ya da aşkta da olur böyle anlar, etrafı saran sis aralanır ve bir saniye önce düşünemeyeceği hükümlere varır insan.

"bir maske takın bana!" (dylan thomas)

johnny'nin bir an önce tükenmesini istiyorum, bin parçaya bölünerek parçalanan ve gökbilimcileri bir hafta boyu aptala çeviren bir yıldız gibi; daha sonra insan gidip uyur ve ertesi gün yeni bir yaşam başlar.

öylesine benimdin ki..

hiç kimsenin yaşamlarımızı öğrenmesine gerek yok, ben susmakla sana özgürlüğünü armağan ediyorum. özgür olmakla sonsuza dek daha çok benim olacaksın. eğer evlenirsek, elinde bir çiçek odama her girişinde, kendimi senin celladınmış gibi hissedeceğim.

suratına öksürmek istemiyorum. terimi silmeni istemiyorum. senin tanıdığın beden, sana sunduğum çiçekler başkaydı. gece yalnızca bana gerek, beni ağlarken görmene izin vermeyeceğim.

ısrarla seni büyülediğimi, seni istediklerimi yapmaya zorladığımı söylüyorsun. oysa benim istediğim senin geleceğini güvence altına almak. bırak da aptalca bir ölümün avuntusu olacak tohumları ekeyim.

9.05.2018

ayakizlerinde adımlar

julio cortazar

bir an gelir ki her şey anlaşılır.

bazı şeyler insanın kendi vatanında yapılır ancak.

olacakları önlemek için elinden geleni yaptı, bunu her zaman yapar zavallı. fakat güçleri yoktur, ancak birkaç şey yapabilirler ve hep kötü yaparlar yaptıklarını. insanlar zannettiklerinden çok farklıdırlar.

şarap, zamandan bir eldiven gibi, demişti claudio romero bir şiirinde.

"birçok aşk arasında yalnızım." (dylan thomas)

bahçedeki tropikal ağacın çizgileri göründü belli belirsiz, şimdiki zamanda donup kalan geleceğin yavaş yavaş kesinleşmesi, gün ışığında göründüğü biçime girmesi, bu biçimi kabullenerek savunması ve sabah ışığına mahkûm etmesi gibi.

"ölünceye dek sadık ol." (apokalips)

eğer insanın bir kavanoz neskafesi varsa, bana göre yoksulluğun son kertesinde değildir, biraz daha dayanabilecek durumdadır.

aslında bu kadınların hepsi aynı.

bir sirkte de böyledir, aramızda da. insanlar bazı şeyleri, yapılabilmesi en zor şey olarak görürler, onun için de trapezcileri ya da beni alkışlarlar. ne sanıyor bu insanlar anlamıyorum, iyi çalmak için bir müzisyenin kendini parçaladığını mı, yoksa bir trapezcinin her atlayışta kaslarını incittiğini mi? oysa gerçekte zor şeyler bambaşka. insanların her an yapabildiklerini sandıkları şeyler bunlar. örneğin bir köpeğe ya da bir kediye bakmak ve onları anlamak. zorluk, büyük zorluk bunlar işte.

8.02.2016

austin ve celia

julio cortazar

austin latin mahallesinde fazlaca esnemeye maruz kalmadan lavta çalabileceği bir boite'de iş bulana kadar polanco evinde kalmalarına izin vermişti. austin'e karşı duyduğu kızgınlığı gizleyemeyen calac bu işe karşı çıkmıştı ama polanco insancıl güdülerle hareket ettiğini söyleyerek bir iki hafta onunla kalmak için izin isteyince calac da bütün bu fedakarlıkların lavtacı için değil celia için yapıldığını kabul etmişti.

"austin'in bir kadının gerçekte ne olduğunu anlamasının zamanı geldi." demişti polanco. "zavallının şimdiye kadar şansı hiç yaver gitmemiş, önce duc d'aumale, sonra londra'da ona yüklenen şu erkek arı işlevi, seni sıkmamak için diğer ayrıntılardan söz etmeyeceğim.

"cehenneme git" cevabını vermişti calac kısaca, kötü anılara panzehir olsun diye bir kitap yazmaya başlamıştı o sıralarda.

polanco'nun umduğu gibi, austin korkuyla ve geceleri kaplayan bir endişeyle, aşkı ve celia'nın çok sevdiği tuzlu bademlerin çıtırtısını bulmuştu, yaşama başlamaları gerektiğini tamamen unutarak, sırtüstü yere yatıp zaman zaman bir güvercin ayağının ya da bir bulut gölgesinin göründüğü çatı penceresine bakarak. kararsızlıkla bluzunun düğmelerini açmaya başlayan celia'nın: "arkanı dön, bana bakmanı istemiyorum." diye mırıldandığı o ilk ikindiyi çoktan geride bırakmışlardı.

uzakta soyunmuştum, elbise dolabının aralık kapılarından birinin arkasına saklanarak; yanına döndüğümde celia'nın örtünün altındaki gövdesinin hatlarını gördüm, halıda bir parça güneş ışığı vardı, ayakucunun bronz parmaklıklarının üzerinde yüzer gibi görünen bir çorap. bütün bunların mümkün olduğuna inanamadan bir an durakladım, sırtıma bir sabahlık almıştım, sonra yatağın kenarına diz çöktüm ve örtüyü ağır ağır kaldırdım; celia'nın saçları göründü, yastığa yapışmış profili, kapalı gözleri, boynu ve omuzları, ağır ağır sudan çıkan bir çocuk tanrıça gibiydi örtü inerken gizem, çatı penceresindeki güneş lekeleri altında mavi pembe bir gölgeye dönüştü, çizgi çizgi beliren bir bonnard bedeni örtüyü açan elimin altında, örtüyü fırlatıp atmamak için direnerek, daha önce kimse tarafından görülmemiş olan o gizemi açığa çıkaran elimin altında, sırtın başlangıcı, çaprazlanmış kolların pek örtemediği göğüsler, ince bel, kalçasının başlangıcındaki ben, teni ikiye ayıran ve koruyucu kalçalar arasında kaybolan o gölge hattı, dizlerin arkasındaki gerginlik ve tekrar o tanıdık baldırlar, korunan bölgeden sonra gelen günlük, sıradan bölge, yatağın en derin yerinde uyuyan midillilere benzeyen bilekler ve ayaklar. hem doğal olan hem de korku veren kımıltısızlığını bozmayı başaramadan celia'nın üzerine eğildim ve o yumuşak dağlar coğrafyasına yakından baktım. (austin)

herhalde çok uzun sürmüştür. belki insan gözlerini kapayınca zaman değişir. önce büyük bir sessizlik oldu, yere düşen bir ayakkabı, gıcırdayan bir dolap kapağı, bir yakınlık, sonra örtünün ağır ağır aşağı çekildiğini hissettim ve anbean austin'in gövdesinin ağırlığını gövdemde duymayı bekledim, dönüp ona sarılmak için ve bana iyi davranmasını, sabırlı olmasını söylemek için ama örtü indikçe indi ve ben korkmaya başladım. başka bir görüntü geldi tekrar gözlerimin önüne, neredeyse bağıracaktım ama aptalcaydı, aptalca olduğunu biliyordum ve birdenbire dönüp ona gülümsemeyi tercih ederdim ama onu öyle görmek istemiyordum, yatağın kenarında duran çıplak bir heykel gibi, örtü indirilirken bekledim, ta ki ben de kendimi çıplak hissedene kadar ve daha fazla dayanamayarak doğrulup ona döndüm ve austin bir sabahlığa sarınmış, yere diz çökmüş bana bakıyordu, ben de sarınmak için örtüye uzandım ama onu kenara atmıştı ve dosdoğru bana bakıyordu ve elleri göğüslerime uzanmıştı, gün batımı, loş bir çatı penceresi, merdivendeki ayak sesleri, dolabın gıcırtısı, zaman, bademler, çukulata, gece, bardaktaki su, çatı penceresi, yıldız, sıcak, kolonya, utanç, pipo, çarşaf, dön, böyle, yorgun, bir ses duydun mu? ört üstümü, birisi kapıyı çalıyor, bırak beni, susuzluk, fırtınalı bir deniz gibi kokuyorsun, pipo tütünü gibi, küçük bir çocukken beni kepek suyuyla yıkarlardı, küçük bir kızken bana lala derlerdi, yağmur mu yağıyor? buran kumral, aptal, üşüdüm, bana öyle bakma, üstümü tekrar ört, bademler, sana bu parfümü kim verdi? tell galiba, lütfen biraz daha ört üstümü, peki korkmuş muydun, onun için mi o kadar sessizdin? evet, sonra anlatırım, kusura bakma, korkacağını düşünmemiştim, sadece bekliyorsun sanmıştım, tabii ki bekliyordum, seni bekliyordum. (celia)

"biliyor musun beklediğimiz için mutluyum." dedi austin. "anlatması zor, kendimi.. bilmem ki, küçük bir ada üzerinde uçan bir deniz kuşu gibi hissettim; adaya inmeden bütün ömrümü öyle havada geçirmek isterdim, peki sen gül, salak, ben olabildiğince iyi anlatıyorum, hem ömür boyu öyle kalmak istediğim de doğru değildi, tabii ki istemezdim, sonrası olmasa, bana sarılıp ağlaman yani, hiç anlamı olmazdı."

"suss" dedi celia ağzını kapatarak. "koca aptal."
"sakar, aptal, yetersiz, kaypak, hepsi yanlış."
"sakar sensin. şuraya bak."
"bu gayet mantıklı."
"çünkü kabak senin başına patlamayacak."
"terasa ben götürürüm" dedi austin kahramanca.
"badem alsana" dedi celia.

13.09.2015

62 maket seti

julio cortazar

aptalca oyunlar, hayat.

anlamak çoğaltan bir şeydir.

kadınlar da bekaret deyip dururlar. annen ya da doktorun gibi tanımlarlar onu; bilmezler ki sadece bir türlü bekaretin önemi vardır, ilk gerçek bakıştan hemen önce gelen ve ondan sonra kaybolan bekaret, işte tam o anda bir el bir örtüyü kaldırıp sonunda yapbozun parçalarını bir araya getirir.

gözler, bazılarımızın vazgeçtikleri yegane ellerdir.

bunalıma kapıldın mı gitgide dibe batarsın, sonunda da vatoz gibi yamyassı olursun. hani akvaryumda görmüştük. ama bunaltıya kapıldıysan etrafındaki her şey yükselmeye başlar. mücadele etsen de boşuna, en sonunda bir yaprak gibi yerde kalakalırsın.

derinlerde bir korku vardır; bir ayna, şişman bir müşteri, rasgele açılmış bir kitap, bir kapı aralığından yükselen küf kokusunun yüzüme vurduğu şeyi kabul etmekten kaynaklanır.

sizce gerçekten içimizde iki insan mı barındırıyoruz, sağda ve solda? biri faydalı, öteki faydasız.

günün birinde bir dosta mutlaka anlatman gerekir.

düşünmek faydasızdı; ancak gözünü açtığında son ilmekleri, o da belki, örülüp biten bir rüyayı boş yere hatırlamaya çalışmak gibi; duyumun karşıtı denebilecek bir şeyin içinde hala asılı duran ve belki de belirsizliği ileride tekrarlanabilecek o örgüyü sökmek demekti düşünmek.

bütün anestezistler böyle midir? yüzlere ihtiyacın yoktur bu meslekte. sağlam bir kalbin ve münasip bir masken olması yeter; çünkü bazen yolculuklar tek yönlü oluyor.

15.07.2012

teninin en derinleri senin

julio cortazar

her sevgili düşünce kendi madlenlerini içinde saklar, benimki de -bilmeni isterim, her neredeysen- beni senin bir başak gibi en olgunlaştığın geceye, teninin en derinliklerinin çakan şavkına sürükler. ne içe çekilen bir nefes sigara, ne boğazı alan duman, yalnızca piponun parmaklarda bıraktığı o belli belirsiz, tanımlanması güç koku, gelişigüzel bir an gelir, amaçsız bir devinim, çarşafların aklığı üstünde sırtının koyu gölgesi.

yüzünü nubyalı genç bir firavun maskesine çeviren biraz da çocuksu ağırbaşlılıkla bakma bana yokluğun içinden. sanırım birbirimize hep yalnızca içkinin, boş gece yarısı sokaklarının hafifmeşrep şenlikleri ile zevklerini verebileceğimiz aramızda bir sır değildi. bende senden tüm bunlardan daha fazlası kaldı; ama belleğime çırılçıplak ve altüst dönüyorsun, gezegenimiz tam olarak bu yataktı; hep yolculuklarımızdan, sevilesi ve karşı çıkılan onca yola koyuluşumuzdan, ellerinde çiçek sepetleriyle elçilerden, saklanmış okçulardan usul aksak doğmakta olan saltanat coğrafyaları bu yataktı; iliğimizi tüketen gecelerde, yandaşlarımızın ya da düşmanlarımızın tam ayrımsayamadığımız mırıltıları arasında her bir kuyu, her bir akarsu, tepe, düzlükle zemin kazandık.

ah kendi kendinin yolcusu, unutuşun çarkı! ve derken dalgın bir tavırla elimle yüzümü sıvazlıyorum öylesine, bir kez daha seni bana taşıyor parmaklarımdaki tütün kokusu, beni söküp götürmeye geliyor, işte o tanıdık şimdiki zamanımdan, o geçici buluşmamızın tükenmek bilmez yollarını birlikte yürüdüğümüz ortak döşeğimizin perdesine vuran panter gölgeni gösteriyor.

seninle öğrenmiştim ben koşut dilleri: titreşen teoremlerle ellerimi ve ağzımı dolduran geometrisini senin bedeninin, o bedenin apayrı konuşmasını, hep kafamı karıştıran o kendine özgü dilini senin. tütün kokusuyla birlikte, tıpkı her şeyi içine katarak bir anafor gibi tek bir an'a dönüştüren bir anı dönüp geliyor aklıma; dediklerini anımsıyorum: "canımı acıtıyorsun, yapma"; hiçbir şey anlamamıştım, bizi akla kara birbirine katışmış bir yumağa dönüştüren okşayışların karmaşasında, birbirimize yaslandığımızda, kasların, kolların yumuşacık baskısına benliğimizi bırakarak yaptığımız o usul dansta, yavaşça, yumuşacık birbirimize dolanarak ve yeni bir yumak oluşturmak üzere yeniden çözülerek, bir tepede bir altta, bir at binicisi bir tay, bir okçu bir marala dönüşerek, yüz yüze bakan başı, kanadı kuş kendi at söylence yaratıkları gibi ya da sıçrayışlarının ortasında donakalmış yunuslar gibi oynaştığımızda senin canını acıtacak bir şeyin olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. o zaman ağzındaki acı sözcüğünün utancın ve gizliliğin öteki adı olduğunu öğrendim, benim az önce giderdiğin susuzluğumun yenilenmesiyle, böyle gözlerini kaçırarak, yalvararak uzaklaştırman beni, ağzımı saçlarının kapkara yuvasına kapılmaktan korumak için çeneni boynuna çekerek yakınman bu anlama geliyordu ancak.

"canımı yakıyorsun, yapma" demiştin. sere serpe uzandığın yerden bana gözlerinle, göğüslerinle dönmüş, usul taç yapraklarıyla bir çiçeği çizen dudaklarınla bakıyordun. kollarını kavuşturmam, en tatlı tepeciklerinden ellerimi geçirirken en son isteğimi mırıldanmam gerekmişti, böylece azar azar kendini bırakıp yan dönerek, düşmüş bir meleğin kanadı olan incecik kürek kemiğinle sırtının ipek yolunu bana açtığını duyumsamıştım. canını yakıyordum; bu acıdan, beni şimdi senin duyduğun utanca, ikimizi yine bir başka sarsılan tepkimeye yüceltecek uyumumuzun, o sonuncu dalgadan önceki uyumumuzun öncesindeki utancına döndürecek olan koku doğacaktı. biliyorum gözlerimi kapadım, tenindeki tuzu yaladım dilimle, seni kendime çevirerek aşağıya, böbreklerini duyumsayana değin bir testinin daralan boynundaki ellerin bir törensi sunudaki dizemiyle kaydım. bir an dudaklarımdan zevkini esirgeyen o gizli, dar yolda kendimi yitirdim. öte yandan, utancın bana, coğrafyanın ta ötelerinden, yüksekteki yaylalarından, ta uzaklardan direncinin son kalesinin düştüğünü fısıldıyordu.

parmaklarıma sinmiş sarı tütün kokusundan bu karanlık buluşmanın sarsılışı ve sabuklamaları yükselmekte bir kez daha. biliyorum, ağzımla senin titreyen ağzını aramıştım, hala korkunu kuşatan o benzersiz dudağı, en derine giden yolculuğuma açtığın alev alev yanan gülkurusu bronz karışımı kuşağı. üstelik her zaman olduğu gibi, şimdi bu belli belirsiz tütün kokusunun bana taşıdıklarını o kendinden geçme anında duyumsamamıştım bile. ama o misk kokusu, o tarçından gölge, zorunlu ve anlık unutkanlıktan açılan gizli geçitten yol aldı; ateşin en yoğun ve en amansız çarklarını devinime geçiren şeyi bilinçten saklayan etin adlandırılamaz bir oyunu bu unutkanlık. ne bir tattın, ne bir koku o zaman, en saklı ülken kendini bir imge ya da dokunuşla ortaya koyuyordu ve ancak bugün böylesi tütün lekesi olmuş parmaklar beni, geçidin anahtarlarını ele geçirmek için usulca senin üstüne uzandığım, saçların yastığa saçılmış, ağzın yastığa kapanmış, derin bir uysallıkla, bir kabullenme yakarışıyla hıçkırdığın, acının ve utancının son direncini dokuduğu o tatlı uzamı zorladığım an'a taşımakta.

sonradan anlamıştın ve acı duymadığını ayrımsamıştın, bana türlü çevrenlerden teninin en derinlerinin kentini bırakmıştın, nice görkemli kuşatmalardan, karşılıklı anlaşma görüşmelerinden ve ateşli çatışmalardan sonra. bugün parmaklarımı sarartan bu belli belirsiz tütün vanilya karışımı koku, senin ilk ve son acının ve utancının gecesine uyandırıyor beni. gözlerimi kapatıyorum, geçmişteki senin en gizli etinin kokusunu çekiyorum içime ve kitap okuduğum, sigara içtiğim ve hala yaşamakta olduğuma inandığım şimdiye açmak istemiyorum gözlerimi.

3.09.2011

son raunt

julio cortazar

yalnızca gerçek, devrimci olabilir.

robert musil: ahmaklığın kullanmayı beceremediği tek bir önemli düşünce yoktur; ahmaklık son derece esnektir ve doğrunun her türlü kılığına girmeyi bilir. buna karşılık doğrunun yalnızca tek bir kılığı, tek bir yolu vardır ve hep elverişsiz durumda kalır. 

düş gerçekliktir.

birçok an geçer ama insan sesleri, biricik ve eşsiz olduklarından, yinelenemediklerinden, dayanıksız ve gelip geçicidirler gerçi ama şöyle ya da böyle ve usa aykırı biçimde, ölüme karşın bilinen bir belleğe yerleşip sonsuza değin dururlar.

charles baudelaire: tanrı bir skandaldır; ama gelir getiren bir skandal.

horacio quiroga: öyküyü, belki de içlerinden biri olabileceğiniz dar bir çevrenin, ufacık bir öbek öykü kişisinin ilgisini uyandıracak gibi anlatın. bir öyküye can katmanın başka bir yolu yoktur.

insanda değişmeyen tek şey değişme çabasıdır; bu yüzden, devrim hep sürecektir, çelişkili olacaktır, önceden kestirilemeyecektir ya da yapılamayacaktır. pıhtılaşıp donan devrimler, hazır kesim devrimler kendi içlerinde kendi yadsımalarını taşır, gelecek düzeneğini. 

sonra sakınımlı bir an gelir
gözler gözlerde bir martının uçuşunu arar 

"akıl yürekten daha çok yürür; ama daha uzağa gidemez." (çin atasözü)

yaşama hakkı dilenci gibi istenmez, alınır.

içkisiz, dudağı soluğu kuruyor
lanetlenmiş de olsa bir ırmak arıyor
eğilmiş toprağın derinliklerinden (stephane mallarme)

alkol öldürür. lsd kullanın.

büyük bir alışkanlıkla iki boyutta sürdürdüğümüz hüzünlü yaşamımızda eğer başlangıçta yüzeyde kalmışsak, kendimizi yitirmenin, sonra biçimlerin, yolların bittiği yerde yeniden bulmanın ve kendimizi yeni baştan ayrımsamanın verdiği zevkle yetinmişsek de çok geçmeden dış görünüşün en dibine dalabilmeyi, bir yeşilin altına inip orada bir mavi ya da bir rahip yardımcısı ya da biberden bir haç ya da bir köy karnavalı bulmayı öğrendik. 

duran düşünce, çürüyen düşüncedir.

georges bataille: erotizm, düşleyenin kendisi de düşlenmediği sürece düşlenemez.

zevke vurulan dizgin, dizginsiz yaşama zevkini tetikler.

"kentsoylular tıpkı domuz gibidirler
büyüdükçe aptallaşırlar." (fransız şarkısı/jacques brel)

seni satın almalarına izin verme.

11.05.2010

celia

julio cortazar

celia'nın bunu anlayabilmesi mümkün değildi; çünkü onun adının insanı aynı anda hem cezbeden hem de irkilten bir parfüm gibi, kayganlığın ta kendisi olduğunu bile bile küçük bir altın kurbağanın sırtına dokunma isteği gibi içimde kabardığını asla söyleyemezdim celia'ya. sen kendin bile bilmezken bir başkasına nasıl anlatabilirdim ki, adının bir söylenmesiyle, başka bir bellekten hayalinin geçmesiyle çırılçıplak ve korumasız kaldığımı; hiçbir aynanın, hiçbir aşk ediminin, hiçbir acımasız yansımanın sahip olmadığı bir kinle, tam bir utançsızlıkla kendi içime atıldığımı; seni kendime göre sevdiğimi ve bu sevginin seni mahkum ettiğini; çünkü beni sevdiğin ve tarafımdan sevildiğin için beni mahveden, beni soyan ve kendimi olduğum gibi -korkan ama korktuğunu asla söylemeyecek olan biri, korkusunu kendi hayat tarzını yaşamak için kullandığı güce çeviren biri gibi- görmemi sağlayan bir haine dönüştürdüğünü nasıl anlatabilirim? celia'nın görüp yargıladığı o hayat tarzı, soğuk makine hayatım. mesleki bakımdan da öyle, her bakımdan öyle: hayatının ihlal edileceğinden, abc'sinin inatçı düzeninin bozulacağından korkan biri, kimse ileride kapısını çalıp da duygulardan söz etmesin diye sadece sevilmediğinden emin olduğunda gövdesini veren hélène, sadece bugünle gelecek arasındaki sınırı kaldırmak için, sadece bu yüzden.

artık her şey değişti. artık umut kalmadı. savuşturma sözlerini çoktan sarfettik. şimdi bir söz daha var, gayrimemnun, en sonunda umut deliğini kapatan söz, gerçek muşamba taşı. yapmam gereken tek bir şey kaldı, o da çekip gitmek; çünkü geri dönersem öpüşüp sevişebileceğimizi biliyorum, mühlet biraz daha uzatılacak, silahlar bir kez daha bir köşeye kaldırılacak; yürüyüşlerle, nezaketle, onca şefkatle, cücelerle, havadislerle, hatta planlarla süslenen bir ateşkes, beterin beteri, oysa her şey çoktan sona ermiş, bir salı öğleden sonra kırmızı evlerin yanında ayağım frene dokunduğu anda.

mucize bitmedi; ağır ilerleyen, muhteşem bir şey bu ve daha uzun süre devam edecek; çünkü senin gövdene her bakışımda keşfedecek daha çok şey olduğunu fark ediyorum, dahası seni öpüyorum ve sana dokunuyorum ve seni içime çekiyorum ve her şey yepyeni. keşfedilmemiş vadilerle dolusun, eğreltili su yollarıyla, kertenkeleli ve mercanlı ağaçlarla. ağaçta mercan olmaz, demişti celia, beni utandırıyorsun, rahat dur, üşüdüm, bana örtüyü ver, utandı, üşüdüm, çok kötüsün. ama austin üzerine eğilmiş, başını göğüslerinin arasına koymuştu, bırak sana bakayım, bırak sana gerçekten sahip olayım, gövden mutlu ve senin o "iyi aile kızı" vicdanın her ne kadar kabul etmese de gövden bunun farkında; gerçek ışığı tanımamış olmak hangi noktada tenin doğasına aykırı ve katlanılmaz bir hal aldı bir düşün, sadece banyodaki neonu tanımak, aynanın sahte, soğuk öpücüğünü, gövdeni eksik, yanlış ve cimrice, görebildiklerince gören gözlerini. yani, külotunu çıkardığın anda bir yenisi bekliyordu sırasını, bir sutyen çıktı mı bir yenisi hapsediyordu o iki küçük, akıl almaz güvercini. gri elbisenden sonra kırmızı elbisen, kottan sonra siyah etek, ayakkabılar, çoraplar, bluzlar.. gün yüzü görmüş müydü gövden? çünkü güne karşıyız şimdi, ikimiz çırılçıplak birbirimize bakıyoruz, gerçek aynalar biziz, gerçek güneşli kumsallar. şuranda, diye eklemişti austin, metaforlarından kendisi de biraz utanarak, belki de bilmediğin bir benin var, şuranda bir tane daha; o ikisi ve meme ucun bir ikiz kenar üçgen oluşturuyor, bilmem bunu biliyor muydun, gövdende bu benlerin olduğunu biliyor muydun bu geceden önce?

3.03.2010

hélène ve juan

julio cortazar

törensel bir dönenme gibiydi -kalkıp bir bardak içki almak, bir lambayı ya da bir sigarayı yakıp söndürmek, dayanılmaz bir biçimde ve onları anında ayıran bir şiddetle sarılmak, sanki ihtirastan uzak olmak gitgide daha acı bir hal alıyormuş gibi. alttan alta, düşman zamanın bir nabız gibi attığı ezici sessizlik, hélène'in sanki uyuyacakmış gibi kolunu ısrarla yüzüne örtmesi, omuzlarının soğuktan titremesi, juan'ın el yordamıyla bir örtü bulup onu bir anlığına örtmesi, sonra tekrar çıplak bırakması, onu yüzüstü yatırması veya karanlık sırtında yeni bir unutuş ya da başlangıç patikasını okşaması.

infazın ertelenmesi mümkün değildi; çünkü anlık doygunlukları takip eden duraklamalar uzayınca birbirimize bakıyorduk ve eskisi gibi olduğumuzu görüyorduk, kabul ve uzlaşmanın dışında; sonra kucaklaşmalar ve inlemelerle yuvarlansak da, bir başka kibritin alevinde ya da bir başka içkinin tadında kayıtsızca bekleyen o düşman zamanı ezmek için gövdelerimizin ağırlığını kullansak da faydası yoktu. bunun yüzeyler ve yanılsamalardan ibaret olmadığını yinelemek neye yarardı? ölü adamlarda ve bebeklerde birbirimizi aramaya devam edeceksek asla öte tarafa geçip şekli tamamına erdiremeyecekmişiz gibi konuşmak neye yarardı? bunu hélène'e anlatmanın ne faydası vardı, ben bile kendimi öyle uzak hissediyordum ki, daha önce defalarca mıntıkada aradığım gibi şehirde arıyordum onu hala, yüzünde ufacık bir değişiklik arıyordum, mesafeli gülüşünün sadece benim için olduğunu umuyordum. yine de ona bazı şeyler açıklamam gerekiyordu; çünkü ara ara karanlıkta ağız ağıza konuşuyorduk, okşamalardan kaynaklanan ya da onları bölen sözler sarf ediyorduk, bizi o ertelenmiş buluşmaya, onun yüzünden binmeyi bile başaramadığım o tramvaya götürsün diye; şehrin, şehrin düzeninin bir kaprisi sayesinde bulmuştum onu orada, mıntıkada defalarca ya da şimdi olduğu gibi çabucak kaybetmiştim, ona sımsıkı sarılsam da ele avuca sığmaz bir dalga gibi gidip geldiğini hissediyordum. sonsuz bir tanışıklıkla dudakları dudaklarıma değerken beni kuşatan o endişeyi nasıl dindirebilirdim, ben ki juan'a şehirde hiç rastlamamıştım, bir hata daha yapmakla, yanlış bir köşede inmekle yarıda kestiğimi söylediği o takipten hiç haberim yoktu. çaresizlikle bana sarılmasının, beni takip edeceğine söz vermesinin, bu tarafta olduğu gibi o tarafta da beni bulacağını söylemesinin ne faydası vardı; bütün o konuşmaların ve düşüncelerin eşiğinde bir yerde böyle bir şeyin asla olmayacağını kesinleyen bir ışık aydınlatıyordu içimi, yoluma devam etmem o paketle randevu yerine gitmem gerekecekti ve belki yalnız olacaktım, o andan itibaren; ama değil, öyle de değil. ne kadar sıkı sarılırsa sarılsın buna olan inancımı, üstünde gecenin terinin kurumaya başladığı tenimdeki külü değiştiremezdi. ona anlattım; şehirdeki ya da hayattaki her şey gibi başlangıçsız başlayan o akılalmaz görevden  söz ettim. şehirde birisiyle buluşmam gerektiğini söyledim, herhalde (hafif hafif ısırıyordu beni ağzı, elleri yine beni arıyordu) oraya gidebileceğimi düşünüyordu, son buluşmaya yetişeceğimi. teninden ve salyasından hala bu son yanılsama içinde olduğunu tahmin ettim, randevunun onunla olduğunu, şehirdeki otelin odalarından birinde sonunda bir araya geleceğimizi zannediyordu.

"sanmam" dedi hélène. "keşke öyle olsaydı; ama öyle değil. orada da aynı şeyler olacak."

"ama artık, hélène, artık sonunda.."

"her şey çoktan eskisi gibi. şafak sökecek ve her şey baştan başlayacak. tekrar birbirimizin gözlerini göreceğiz, anlayacağız."

"burada benimsin" diye mırıldandı juan. "burada ve şimdi benimsin, bu gerçek, tek gerçek. randevudan, buluşamamaktan bize ne? gitmeyi reddet, isyan et, o boktan paketi kanala at ya da benim seni aradığım gibi orada beni ara. birbirimizi bulmamamız imkansız artık. birbirimizi bulmamızı engellemek için bizi öldürmeleri lazım."

omzunu silkti, sanki içinde bir şeyler savunmaya geçiyormuş, teslim olmayı reddediyormuş gibi kollarımda kendini geri attı. birdenbire üşüdük; ıslak çarşafa sarınıp ilk ışığın gelişini hissettik. gelgitin tahta ve cam parçalarıyla kirlettiği bir kumsalda yatarken üzerimizden çekilen gecenin salyasının, yorgun gövdelerimizin kokusunu içimize çektik. her şey çoktan eskisi gibi olmuştu. hélène öyle demişti ve ılık gövdesi kin dolu bir inkar gibi ağırdı kollarımda. inleyerek beni itene kadar onu öptüm. onu kendime bastırdım, adını söyledim, bir kez daha onu bulmama yardım etmesini istedim. zoraki güldü; elini ağzıma koyup yüzünden uzaklaştırdı.

"burada bir şeylere karar vermek çok kolay" dedi hélène, "şu anda belki de acı çekiyorsun; çünkü koridorlarda çırılçıplak dolaşıyorsun ve yıkanmak için sabunun yok, bu sırada belki de ben gideceğim yere gittim ve paketi teslim ediyorum, eğer yapmam gereken buysa. orada kendimizi tanıyor muyuz? neden sonradan sonraya nasıl olduğumuzu tahmin etmeye uğraşıyoruz? belki de şehirde her şey çözülüyor ve bu da kanıtı."

ama hélène karanlıkta yine gülünce juan kendini geri atıp abajurun düğmesine uzandı ve hiçlikle hélène'in saçları belirdi, içinde juan'ın ellerinden biri gizlenmişti, sonra küçük, dik göğüslerinin kavsi, göbeğindeki tüyler, kısa, geniş boynu, dar ama juan'ı zorlayacak kadar güçlü omuzları, mühürlü, sert dudaklara ulaşabilmek için çarşaflara iyice bastırması gereken omuzları, açılmayı, dişler arasından bir inilti koyvermeyi öğrenmek için bekleyen ağzı, juan'ın diline teslim olmadan önce onu ısırmaya ve son öpüşleri, sonsuz, yalnız bir ağıta bulamaya müsait olan dişleri. ışığın sivri ucu hélène'in kahkahasının sonuna saplandı ve onun faltaşı gibi açılmış gözlerinin irileşmiş gözbebeklerinde iptidai bir kötülük ifadesi gördü juan, juan'ın gövdesi üzerinde düğüm olan ellere ve bacaklara sığınan kendi ihtirasını inkar eden bir aymazlık ifadesi, bu ihtiras juan'ı baştan çıkarıyordu, onu çağırıyordu, hélène'i yüzüstü yatırıp kendi üzerine bıraktı, ağzını saçlarına daldırdı, bütün şiddetiyle içine girip bütün ağırlığıyla acıya batmak için onu açılmaya zorladı, hélène'in iniltilerinin hem zevkten hem de tiksintiden kaynaklandığını biliyordu, vücudunu kasıp titreten öfkeli bir hazla başını bir yandan bir yana savurdu ama juan'ın dişleri saçlarına yapışmış, onu gövdesinin ağırlığına mahkum etmişti. juan'ın üzerine yuvarlanıp kalçasının tek bir hareketiyle onu karşılayan yine hélène oldu ve acılı bir çığlık attı, sonra hazzın bittiği yerde, saçları juan'ın gözlerine girmiş, sımsıkı ona yapışmış vaziyette, evet dedi, onunlaydı artık, bebeği çöpe atabilirdi, juan onu dairede ve hastanede kalan ölüm kokusundan kurtarabilirdi, juan ona bir daha asla görüşürüz demeyecekti, juan kimsenin kendini teslim almasına izin vermeyecekti, kendisini kendisinden kurtaracaktı, bütün bunları onun üzerinde, o inanılmaz gücüyle üzerine abanırken söyledi, sanki ona sahipmiş gibi, sonra yana kaydı, görevini yapmıştı ve kuru kuru hıçkırarak ağlayışına endişelendi juan, oysa üzerine bir mayışıklık çökmeye başlamıştı, bütün o duydukları, bütün o yaptıkları ona huzur vermişti, artık şehirde hélène'i araması gerekmeyecekti, her nasılsa ölen oğlan affetmişti ve yanlarındaydı ve bir daha asla görüşürüz demeyecekti; çünkü artık görüşürüz diye bir şey yoktu, hélène öyle demişti, yanında büzüşmüş uyuyor ve titriyordu, üzerini örttü ve burnunun tepesini, öpülmesi çok hoş olan o yeri öptü ve hélène gözlerini aralayıp gülümseyerek ona bir sigara eşliğinde celia'yı anlatmaya başladı.

24.02.2008

uzak

julio cortazar


geri kalan hep uzaklıklardır
biçemler, sevecen boşluklar
ve her ileri adımda azalmalar, ezinç
yine de rahat giden her şeyde