31.3.20

ölü zamanın ritmi

raoul vaneigem

kendimi ararken hangi sapa yollarda yolumu yitiririm? beni koruma numarasıyla, beni kendimden ayıran perde ne? beni oluşturan bu ufalanmış parçaların içinde kendimi nasıl yeniden keşfedebilirim? kendimi kavrama konusunda asla bilmediğim bir belirsizliğe doğru ilerliyorum. sanki önümdeki yol önceden belirlenmiş. sanki iç dünyam, kendi yarattığını sandığı; ama gerçekte onu biçimlendiren zihinsel bir manzaranın çizgilerinin bir parçası. saçma -dünyanın rasyonelliğini onayladığı ve tartışmasız kabul edildiği için saçmalar saçması- bir güç beni durmaksızın sıçramaya zorluyor; ama asla terk edemediğim sert bir zeminde ayaklarım. ve kendime doğru yaptığım bu yararsız atlayışımla, sadece bugünle olan bağımı yitirme başarısını gösteriyorum: çoğu kez, kendimden uzakta, ölü zamanın ritmiyle yaşarım.

29.3.20

deha

halil cibran

büyük insan, ne efendi ne de uşak olandır.

tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim; bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

büyük adamın iki kalbi vardır: birisi acı çeker ve diğeri ümit eder.

insanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tabi olur. sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz: deli ve dahi. onlar, insanlar arasında tanrı'ya en yakın olanlardır.

dahilik, geç gelen baharın başında bir kuşun söylediği şarkılardır.

27.3.20

kahraman

giovanni papini

sadece şeyler hakkında değil, insanlar hakkında da cahilim ben.

hayatımdaki büyük tasarı neydi? kendi cinsim üzerinde tesir yaratmak, onu derinlemesine değiştirmek, hayvanı insana, insanı tanrı'ya dönüştürmek, dünya tarihinde yeni bir çığır açmak, insanlığın mistik hicretini belirlemek.

fakat insanları yönetmek için onları tanımak gerekir. ruhlarını değiştirmek için içlerine girmeyi bilmek, sevgi ve aşkla içlerine işlemiş olmak gerekir. şehir ve köy insanlarıyla, okul çocuklarıyla ve fabrika işçileriyle, umut eden ya da çile çeken kadınlarla, yeryüzündeki büyük insanlar ve pabuçsuz dilencilerle, herkesle günbegün dolaysız bir iletişim içinde olmadan onları şu andaki yaşamdan kopartıp daha iyi bir yaşama doğru şiddetle itebilecek herhangi bir gücü üretmek mümkün değildir.

yüreklerine giden yolu bulmak ve davranışlarının itici gücünü keşfetmek isteyen kimse, onların en özel düşüncelerini, en ciddi gereksinimlerini, en gizli seçimlerini bilmelidir. psikolojinin, bir kitabın üç yüz sayfası ya da bir açıklamanın otuz kelimesiyle gözümüzün önüne serebileceği, felsefecilerin insan'ı vardır.

başkaları için, kendini göstermek ve arkadaşlarının gözünde değer kazanmak için kendini güzelleştiren, kısa sürede tanınabilen ve birkaç satırla tarif edilebilen, tamamen yüzeysel, dışsal insan vardır. oysa hakiki insan, gerçek ve somut insan, felsefecilerin simetrik oyuncak bebeği ya da tanıdıklarımızın dışsal kamuflesi değildir. havari, peygamber, mesih kişi kelimelerin ve makyajların altında yatan insanı tanımalıdır; insanı değil insanları, o ya da bu insanı, binlerce insanı, en gizli duygusal ve zihinsel fizyonomileriyle birlikte teker teker tanımalıdır.

ben onları tanımıyordum ve başarısızlığım kaçınılmazdı. dinlemek istemediğiniz kişilere kendinizi dinletemezsiniz. ben onların yabancısıydım ve onlar yabancıların dilinden anlamıyordu. onların aşkıyla yanıp tutuşmamış birisine aşk besleyemezler. insanlık, sadece ona tapan ya da onu korkutan kişiden etkilenen bir kadındır.

bu yüzden ben de insanları tanımayı denedim; onların arasına karışmak, kollarına girmek, onların sohbetlerini dinlemek, istenmemiş sırlarını dinlemek için çaba gösterdim.

her şeyi denemek istedim. suçlamalarını dinlemek için yoksulların evlerine gittim; işinin özünü hissetmek, mutluluk anlayışını çözmek için toprağı kazan, tahtayı rendeleyen ya da demir döven adamın yanında durdum; hayatlarını gözetlemek için kalabalık sokaklar boyu tanımadığım insanları takip ettim; şık ve saygın insanlarla yakınlaşmak istedim ve ısıtılmış salonlarında soğuktan ve öfkeden titredim; durup uşakla ve hamalla konuştum; çocukları ve annelerini konuşturdum; kiliselere gittim ve çocukça dileklerini meryem ana'ya mırıldanarak ileten siyah giyimli dindar kadınların yanına oturdum; keşişhanelerdeki keşişlerle, manastırlardaki rahiplerle kaldım; büyük öğrencilerin okullarına ve tanınmamış ressamların atölyelerine takıldım; iş adamlarının ustalığını öğrenecek kadar kendimi alçalttım ve memurlarla yakınlık kurdum; fahişelerin hayatlarını dinledim; kurtarmak istediğim kişilerin çehrelerini incelemek ve muhabbetlerini dinlemek için ucuz lokantaların ve ikinci sınıf kafelerin ağır ve kokuşmuş havasını soludum.

kendi kendimi onların hayatına hapsettim; yazmanlarla birlikte daktilo yazdım; öğrencilerle birlikte not tuttum; doktorlarla birlikte kadavra parçalarının derilerini yüzdüm; çiftçilerle birlikte buğday biçtim; yük arabacılarıyla birlikte eşekleri yularlarından çektim; düklerle ve markizlerle çene çalarak öğlen yemeği yedim; duvarcılarla çekül, amelelerle kazma kullandım.

lakin hepsi boşunaydı. insanlar, sizinle yakınlaştım ama yine de sizi sevmiyorum. sizi sevemem. beni sinirlendiriyorsunuz, sizi itici buluyorum. ayrıca sizi sevmedim ve sizi tanımadım, sizi tanımamış olduğum için sizi kurtaramadım. sizlerin arasında yalnız ve tamamen kendimdim ve siz beni yalnız bıraktınız. kelimelerim dillerinizi bağlıyor ve vaatlerim sizi harekete geçirmiyor. iyi yaptınız.

içimde, sizin kaderinizi değiştirmeyi deneyen herkesin yaşadığı korkunç bir çatışma var. ben sizi tanımak için yanınıza yaklaşıyorum ve sizi tanımaya başlar başlamaz sizden iğreniyorum. bu iğrentiden kurtulmak için sizi değiştirmem lazım ama değiştiremem; çünkü yaradılışınızı tanımıyorum. bu eziyetli kısır döngünün içinde boğulan ve lime lime olan birçok kişi vardır. her insan evinin yalnızlığına gömülmüşken insanlığı büyük bir aşkla sever. dışarı çıkar çıkmaz, konuşan ve yürüyen insanlarla, petrus ve yehuda'yla temas kurar kurmaz aşk, yerini küçümsemeye veya nefrete bırakır. böylece yeniden uzaklaşılır ve petrus ve yahuda da dahil tüm insanlara duyulan aşk yalnızlık çölünde yeniden tomurcuklanır.

işte benim durumum budur. insanlar, ben sizi çok az kişinin sevdiği gibi seviyorum. tüm içsel yaşamım bu derin aşkla doludur. sizi daha büyük, daha mutlu, daha arı, daha soylu, daha kudretli görmek istiyorum. ve en büyük hayalim sizin hakiki ve en büyük kurtarıcınız olmaktı.

ancak bu kıskanç, gizli ve tuhaf bir aşk. bu aşkı dile getirmeye çalıştığım an kelimeler dudaklarımda donup kalıyor; sizi kucaklamaya çalıştığım an iğrentiye dönüşüyor; sizinle birlikte soluk aldığımda zehirleniyor ve gizleniyor. bu tamamen özel, tamamen bana ait bir aşk; yalnız, bencil, kudretsiz bir aşk. âşık olunanı gördüğünde alevlenmektense sönüp yok oluyor; sevgi dolu davranışlarla, güzel sözlerle kendini göstermektense suçlayıcı azarlamalara ve kamçılara dönüşüyor. benim aşkım yüze tükürmelerden ve tokatlardan meydana geliyor. siz bunu ne anlayabilir ne de kabullenebilirsiniz.

bu acımasızca içtenlik anlarında sizi azarlayamam. suç bende: sizlerle, seven bir insanın sevdiğiyle bütünleştiği gibi, gerçekten bütünleşebilmek için fazlasıyla soğuğum ben. gülümseyişimdeki alaycılığı okuyorsunuz; tokalaşmamda titreyen bir yumruk var. insanlık da zorbalara ait ve ben sizi ne sevmeyi ne de ezmeyi becerebildim.

salt amaçlar ve düşlerle dolu içim ama kudretten yoksunlar ve sizlerden avutucu bir sözcük duymak istemeye hakkım olmadan kendime eziyet etmeye ve kendimi yıpratmaya mecburum. çalıntı ateşle sadece kendi kendini yakmayı becerebildiği için pişmanlığın yırtıcı kuşunu yüreğinde taşıyan küçük bir kahramanım ben.

özgürlük

octavio paz

özgürlük, evreni ve insanı açıklamaya yönelik genel bir sistem değildir. bir felsefe de değildir. aynı zamanda, hem kaçırıldığında bir daha ele geçirilemeyecek hem de anlık bir eylemdir. özgürlüğün ne genel bir kuramı vardır ne de böyle bir kuram herhangi bir zamanda olabilir. çünkü özgürlük, her birimizin iç dünyasında biriciklik niteliğiyle var olan ve hiçbir genelleştirmenin kalıbına sokulamayacak bir şeyin onaylanmasıdır. başkalarına zorla benimsetilmeye kalkışılan bir özgürlük, o anda tiranizme dönüşür. birincil olarak benim biricikliğimin onaylanması anlamına gelen özgürlük, benden başkasının da tanınmasıyla özgürlük olur. öteki, benim özgürlüğümün aynı zamanda hem sınırı hem de kaynağıdır. özgürlük, bir yönüyle biriciklik ve kural dışılık, öteki yönüyle de çoğulculuk ve birlikte yaşamak anlamını taşır. özgürlük ve demokrasi, eş anlamlı olmamakla birlikte, birbirlerinin tamamlayıcısı olan kavramlardır:

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir, demokrasiden yoksun bir özgürlük ise bir hayalden başka bir şey değildir.

24.3.20

devrim

georg büchner

devrimcilerde başka insanlarda bulunmayan bir duyu vardır ve bu duyu onları asla yanıltmaz.

yalnızca bir korkak devrim için ölür, bir jakoben devrim için öldürür.

her devrimin yalnızca yarısı tamamlanırsa kendi mezarını kendisi kazar. erdem terör yoluyla hüküm sürmelidir.

cumhuriyetin silahı terördür, cumhuriyetin gücü erdemdir. erdem olmadan terör yozlaşabilir, terör olmadan erdem güçsüzdür. terör, erdemin bir sonucudur; hızlı, kesin ve boyun eğmez adaletten başka bir şey değildir.

ulusal pervasızlık tüm erdemlerin en yararlısıdır.

bir despot hayvanları andıran uyruklarını terörle yönetirse despot olarak haklıdır. cumhuriyetin kurucusu olarak sizler özgürlüğün düşmanlarını ezerken de bir o kadar haklısınız. devrim hükümeti özgürlüğün tiranlığa karşı despotluğudur.

halkın bir ezilme içgüdüsü var, isterse bakışlarla olsun, böyle aşağılayıcı bakışlardan hoşlanıyor. böylesi alınlar bir asalet armasından daha berbattır, insanı hor görmenin su katılmamış aristokrasisi barınır onlarda. herkesi mıhlamalarını kolaylaştırır bu; çünkü tepeden bir bakışa maruz kalmak insanı bezdirir.

bir cumhuriyette yalnızca cumhuriyetçiler yurttaştır, kralcılar ve yabancılar düşmandır. insanlığı ezenleri cezalandırmak merhamettir, onları bağışlamak barbarlıktır.

toplum tarafından korunmayı hak edenler yalnızca barışçıl yurttaşlardır.

23.3.20

öte dünya

carl gustav jung

"inancın en büyük günahı, deneyime izin vermemesidir."

genelde insanların öbür dünyayla ilgili oluşturdukları düşüncelerin büyük bir bölümü umutlardan ve ön yargılardan oluşur ve bunun sonucunda, öbür dünyanın hoş bir yer olduğu düşlenir. ben böyle olduğunu açıkça göremiyorum. ölümden sonra ruhumuzun bir çiçek bahçesine geçeceğini hiç sanmam. öbür dünyada her şey iyi ve hoş olsaydı, bizimle kutsanmış ruhlar arasında dostça bir iletişim olur, doğumumuzdan önceki dönemde iyiliğe ve güzelliğe gark olurduk. oysa böyle bir şey olmuyor. bu dünyadan göçenlerle bu dünyada olanlar arasında neden bu denli aşılmaz engeller var? ölülerle karşılaşma olaylarının en azından yarısı, karanlık ruhlarla ilgili ürkünç olaylardır ve ölüler dünyasının, geride kalanların acılarına hiç aldırmadan buz gibi bir sessizliği sürdürmesi bir kuraldır.

19.3.20

jack london

şemsa yeğin

dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan serüvenleri anlatan pek çok heyecanlı öykünün yazan olan jack london'ın kendi yaşamı da heyecan ve serüven doludur. 14 ocak 1876'da san francisco'da doğan yazarın gençliği çoğunlukla kentin sokaklarında başıboş dolaşmakla geçmiştir.

aslında san francisco kenti, o dönemlerde heyecan dolu serüvenlerin yaşanmasına çok uygun bir yerdi. 1776 yılında kurulan kent, 1848 yılında "altına hücum"un kente uzak ve değişik yerlerden pek çok serüvenci getirmesiyle şaşılacak ölçüde büyüyüverdi. her ulustan insan akın etti buraya ve kentte kısa zamanda italyan ve ispanyol mahalleleriyle büyük bir çin kasabası oluştu. san franciscolu oğlanlar, kısa sürede başlarının çaresine bakmayı ve yumruklarını kullanmayı öğrenmek zorunda kaldılar -zaten okula giden herkesin kendi yaşıtıyla dövüşmesi kentin eski bir yerel geleneğiydi.

jack london o yaşlarda avcılığa ve denizciliğe merak salmış, vaktinin çoğunu yat kulübünün iskelelerinde ufak tefek işler aramakla geçirir olmuştu. tekne sahipleri, london'ın güverte kazımak gibi güç işlere ya da en kötü havalarda bile siren direğine tırmanmak gibi tehlikelere bana mısın demediğini ve çocukta anadan doğma bir denizcilik yeteneği bulunduğunu görünce onu hemen teknelerine alıyor, getir götür ve temizlik işleri karşılığında birkaç kuruş veriyor, san francisco körfezi'nde kısa gezilere götürüyor, küçük teknelerin kullanılması konusunda ne biliyorlarsa öğretiyorlardı.

gazete satmak gibi işlerden kazandığı paranın çoğunu annesine vermesine karşın, elden düşme bir teknecik almaya yetecek parayı biriktirmeyi başardı jack london; onu boyamaya, bir yelken ve bir çift kürek almaya yetecek parayı da topladıktan sonra seferler yapmaya, okyanusun iri dalgalarıyla birlikte denizlerde uçmaya, kayabalığı avlamaya başladı. görmüş geçirmiş denizcilerin bile denize açılmayı göze alamadığı havalarda serüvene atılmaktan çekinmemesi, istiridye korsanlarıyla dostluk kurmasına yol açtı.

san francisco körfezi'nde -çoğu özel kişiler tarafından işletilen- birçok zengin istiridye yatağı vardı ve korsanlar, korsan adını bu yataklardan istiridye kazıyıp sahilde karaborsa satmakla almışlardı. bu korsanların başarıları jack london'da onların arasına katılma isteği uyandırmış, birinin teknesini satmak istediğini öğrenince de ona yakınlık gösteren ve kendi çocuğu gözüyle bakan zenci "jenny sütanne"den yüz dolar borç almayı başarmıştı. böylece london, daha neredeyse çocukken razzle dazzle adlı teknenin sahibi oluyordu.

bir korsanlar filosuna katılarak istiridye yataklarına baskın yapan london, saygıdeğer dünyanın üç ay boyunca alın teriyle çalışma karşılığı kendisine vereceği paradan fazlasını bir gecede kazanıyordu. daha çocuk olmasına karşın, kısa sürede körfezdeki en yaman istiridye korsanlarından biri olarak ün yaptı. kendisinden çok daha deneyimli ve yaşlı adamları bile yelkende geçen, dövüşte yenen, hepsinden daha çok içki içebilen hızlı bir korsandı o artık. eşsiz denizciliğinin yanı sıra o görülmemiş gözüpekliği sayesinde ganimetini herkesten önce limana getirip en yüksek fiyata satmayı başarıyordu.

polis, teknesine baskın yaptığında onları hoşnut etmesini bilir, en etli istiridyeleri önlerine sürerdi, şişelerle bira sunardı. ne var ki, korsan uğraşdaşlarıyla geçinmeyi başaramadı; bu yasa tanımaz adamlar, onun başarısını kıskanıyor, jack'i yumruk dövüşlerine, kanlı kavgalara katılmak zorunda bırakıyorlardı. ama jack london işini biliyordu: kendisinden büyük bir korsan -ona razzle dazzle'ı satan- teknesini yakıp yıkmaya geldiğinde, saldırganı dolu bir tüfekle körfezde susta durdururken ayağıyla da dümeni kullanmış böylece tekneyi kurtarmıştı. ancak daha sonraları, istiridye korsanlarının çoğunun katıldığı bir sarhoş kavgasında razzle dazzle'ın önce ana yelkenini yakmışlar, sonra da borda edip ateşe vermiş ve batırmışlardı. jack london üzüntüye kapılmamış, başka bir korsanın gemisine -bu kitapta adı geçen ren geyiğine- katılarak istiridye baskınlarını sürdürmüştü.

jack london, istiridye korsanlarının yakın dostuydu ama okumaya karşı olan tutkusuyla onlardan ayrılıyordu. çılgın bir deniz seferinin ardından kamarasına kapanır. kipling, emile zola ya da bernard shaw gibi yazarların zevkini çıkarırdı. en sevdiği kitaplardan biri paul du chaillu'nun vikingler çağı adlı yapıtıydı. bunları okudukça da kendisine; britanya'nın büyük bir bölümüyle normandiya'yı fetheden, avrupa'yı aşıp istanbul'a varan, "adadan adaya atlayarak" atlantik'i geçip kuzey amerika'yı, grönland'ı ve kuzey kutbu'nu keşfeden kahraman denizcilerin torunu gözüyle bakardı. okumaya karşı duyduğu büyük sevgi okulda başarılı olmasını sağlamadı. ama okula gitmesinin bir yararı oldu: yazmayı öğrendi.

kilise korosuna katılmasını isteyen öğretmenine karşı gelen london, ona, "kendi sesini bozmak istemediği ve öğretmenin akordu bozduğunu" söyleyerek direnmişti. buna sinirlenen öğretmen onu müdüre şikâyet etti. ne var ki müdür, london'ın, düşüncesine katılmış olsa gerekti - kısa bir kompozisyon yazması koşuluyla koroya katılmayabileceğini söyledi. işte bu olay, geleceğin yazarının her sabah bin sözcük yazmaya alışmasına neden olmuştur.

jack london çok okuyan bir kişi olarak istiridye avcılığının onu cezaevi ya da mezardan başka bir yere götürmeyeceğini anlamıştı. bir polis dostunun önerisiyle sahil polisleri örgütüne katıldı ve bir zamanlar kendisinin de yaptığı istiridye baskınlarını önleme görevini yüklenmiş oldu. korsanlığın girdisini çıktısını bildiği için bu işte çok başarılı oldu; yeni uğraşı sayesinde birçok serüven yaşadı, bu olaylar ileride yazacağı sahil polisinin başından geçenler adlı kitabının malzemesi olacaktı.

jack london daha sonra uzak doğu'daki ton balığı avcılığı ve klondike'ta altın arama serüvenlerini de yaşadı ve sonunda ekmeğini kalemiyle kazanmayı kafasına koydu. o zamanlar, denizin çağrısı'nda joe'nun ablası olarak tanıdığımız bessie olduğu sanılan sevimli bir kıza tutkundu, yazarlıkta başarıya ulaşarak onunla evlenebileceğini umuyordu. yazarlığı bu evliliğe yetişemedi ama dünyaya bir yığın heyecanlı öyküler ve romanlar kazandırdı.

17.3.20

din tüccarı

sadi şirazi

bu sessiz akreplerden, bu sof giymiş yırtıcı kaplanlardan illallah. kedi gibi dizlerini karınlarına çekerler; bir av düştü mü de köpek gibi üstüne abanırlar. bunlar hile ve riya tezgahlarını mescitte açmışlardır. bunlar halkın cebine göz dikerek para kazanmış, altın yığmışlardır. buğday gösterip arpa satarlar. dünyayı dolaşan harman çingenesidir bunlar. sen onların ibadet ederken halsiz ve ihtiyar olduklarına bakma. raksa, cezbeye sıra geldi mi birdenbire delikanlı olurlar. görünüşte bu kadar sararıp solmuşlardır, bu kadar zayıflamışlardır ama oburlukta musa'nın asasını andırırlar. ne takvaları vardır ne de bilgileri. dünya karşılığında dini satarlar. kendileri kaplan derisinden parlak abalar giyerler, karılarını pörsümüş habeş kumaşıyla donatırlar. bildikleri tek sünnet vardır; o da, ramazanda erken yatıp yemeğe seher vakti kalkmak. karınlarını tıka basa doldururlar, yetmiş renkli dilenci zembillerine dönerler.

insan

elio vittorini

her insan hayatının bir döneminde, bir kere olsun, hastalanır ve içindeki hastalık denen bu yabancıyı tanır, onun karşısındaki çaresizliğini bilir. onun için her insan benzerini anlayabilir. ama belki de her insan insan değildir, bütün insanlık insan olmaktan uzaktır.

yağmurlu bir günde, insanın ayakkabıları delik deşikse ve su alıyorsa; gönlünü belli bir insana kaptırmamışsa, yaşayacağı bir hayatı yoksa; ne başardığı, ne de başaracağı bir şey varsa; ne korkacağı, ne yitireceği bir şey kalmışsa ve çevresinde dünyadaki kırımı görüyorsa, insanın içine işte böyle bir kuşku düşebilir. bir insan güler, bir başkası ağlar; ikisi de insandır, gülen insan da hasta olmuştur, hastadır; ama güler, çünkü öteki insan ağlamaktadır. bu başkalarının canına kıyan, onları yok eden biri olabilir; çaresizlik içinde olup da ötekinin gazetesini ve haber başlıklarını okuyarak güldüğünü gören bir insan ise, gülenin değil, ağlayanın dostluğunu arayacaktır. demek ki, her insan insan değildir. biri cana kıyıyor, öbürünün canına kıyılıyor; bütün insanlık değil, ancak canlarına kıyılanlar insandır. bir insanı öldürdün mü, o insan bir insandan fazla bir şey olur. hasta olan, aç olan insan da daha insandır, açların meydana getirdiği insanlık da daha insandır.

elbette bazı insanlar insan değildir, bütün insanlık da insancıl değildir. ama bir adam alçakgönüllü olduğu için insan olmaz. gururlu olduğu için bile insan olmaz. bir insanın yoksulluğu içinde bir çocuk gibi bağırır da, gene de daha insan olabilir. yoksulluğunu yadsıyıp gururlanır da, gene de daha insan olabilir.

15.3.20

intihar

alfred adler

güçlükler önünde gerilemenin en belirgin dışavurumu intihar olayıdır.

intiharla, yaşamın güçlükleri karşısında pes edildiği açığa vurulur, durumu düzeltmek için elden hiçbir şey gelmediği inancı dile getirilir.

intiharın her zaman bir suçlama, bir öç alma anlamına geldiğini düşündük mü, bu eylemin temelinde bir üstünlük çaba ve eğiliminin yattığını anlayabiliriz. canına kıyan herkesin, ölümünden sorumlu tutmak istediği biri vardır. intihara kalkışan kişi şöyle söylemek ister adeta: "ben insanlar arasında en ince duygulu, en hassas biriydim; ama sen alabildiğine zalim davrandın bana."

13.3.20

neden yazıyorsunuz?

orhan pamuk

bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? içimden geldiği için yazıyorum! başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. gerçekliğe onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. ben, ötekiler, hepimiz, bizler istanbul'da, türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. yalnız kalmak için yazıyorum. hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. bir kere başladığım şu romanı, öteki yazıyı, bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. hayatın bütün güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. hikaye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. mutlu olmak için yazıyorum.

11.3.20

resmi güzeller

jose ortega y gasset

erkeklerin plastik bakımdan en güzel kadınlara pek aşık olmadıkları her zaman dikkatimi çekmiştir. her toplumda, tiyatrolarda ve toplantılarda, kamusal anıtlarmış gibi parmakla gösterilen birkaç "resmi güzel" vardır; oysa erkeklerin kişisel aşk ateşleri pek bunlara yönelmez. bu tür güzellik öylesine kesin bir biçimde estetiktir ki, kadını bir sanat nesnesine dönüştürür, yalıtlayarak belli bir uzaklığa yerleştirir. o kadın beğenilir -uzaklığı düşündüren bir duygudur bu- ama sevilmez. aşkın öncü gücü olma görevini üstlenen yakınlaşma arzusu, salt bu beğenmenin getirdiği uzaklık nedeniyle olanaksızlaşır. olağanüstü güzellik, ince duyarlılıkları olan erkeklerin bir kadını çekici bulmalarına engel olur. bir yüzün aşırı mükemmellikte olması, o yüzün sahibini nesnelleştirmeye ve bir estetik nesne olarak zevkle seyredebilmek için ondan uzakta durmaya iter bizi. "resmi güzeller"e aşık olanlar yalnızca alıklar ve bakkal çıraklarıdır. resmi güzeller kamusal anıtlardır; insanın kısa bir süre, uzaktan seyredeceği ilginç nesnelerdir. onların yanında insan kendisini aşık gibi değil, turist gibi hisseder.

9.3.20

günahkâr

georg büchner

herkes kendini gerçekleştirebilmeli ve kendi doğasını yaşayabilmelidir. akıllı ya da akılsız, eğitimli ya da eğitimsiz, iyi ya da kötü olsun, devleti hiç ilgilendirmez bu. hepimiz birer deliyiz. hiç kimsenin kendi deliliğini bir başkasına dayatma hakkı yoktur. herkes kendi tarzınca keyif alabilmelidir; ama hiç kimse bir başkasına zarar verecek şekilde ya da onun kendine özgü zevkini bozacak şekilde keyif alamaz.

devletin biçimi halkın bedenini sıkı sıkıya saran saydam bir örtü olmalıdır. damarların her kabarışı, kasların her gerilişi, kirişlerin her seğirişi burada ifadesini bulmalıdır. şekli güzel ya da çirkin olabilir, her şeyden önce olduğu gibi olma hakkı vardır. bizim ona keyfimize göre bir etek biçme hakkımız yok. bir tanecik günahkâr kadınımızın, fransa'nın çıplak omuzlarına bir rahibe örtüsü atmak isteyenlerin parmaklarını kırarız. çıplak tanrıçalar, bakkhalar, olimpik oyunlar ve melodik dudaklar istiyoruz biz.

değişim

paul auster

dünya elle tutulabilir bir şeydir. insanlar elle tutulabilen varlıklardır. insanların gövdeleri vardır ve bu bedenler acıyı hissettikleri, hastalandıkları ve öldükleri için, insanın yaşamı insanlığın başlangıcından beri zerre kadar değişmemiştir. gerçi ateşin keşfi insanı ısıtmış ve çiğ et yemekten kurtarmıştır; köprülerin inşası insanın ayaklarını ıslatmadan ırmakları, dereleri geçmesine yaramıştır; uçağın icadı bir yandan insanı kıtaları, okyanusları aşmasını sağlarken, öte yandan da jetlag ve uçuş sırasında film izlemek gibi yeni olgular yaratmıştır; ama insanoğlu çevresindeki dünyayı değiştirmiş olsa bile, kendisi değişmemiştir. yaşamın gerçekleri değişmez. yaşarsın, sonra da ölürsün. bir kadının bedeninden dünyaya gelirsin, doğduktan sonra sağ kalmayı başarırsan yaşamını sürdürebilmen için annenin seni besleyip sana bakması gerekir ve doğduğun andan öldüğün ana kadar başından geçen her şey, içinde kabaran her duygu, her öfke patlaması, her ihtiras dalgası, her gözyaşı, her kahkaha, ömrün boyunca hissedeceğin her şey, ister mağara adamı ol, ister astronot, ister gobi çölü'nde, ister kuzey kutbu'nda yaşa, senden önce yaşamış herkesin hissettiği şeylerdir.

7.3.20

deha ve melankoli

andrew crumey

dehayla melankoli birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır.

melankoli deha için gerekli ama yetersiz bir koşuldur. görünüşe göre, tarih boyunca istisnai bir iki sanatçı da olmuştur; bunlar melankolik mizaçlarını öyle büyük bir beceriyle gizlemiştir ki, sıradan ahbapları bu ilhama gelmiş adamların neredeyse mutlu olduğunu düşünmüştür. evet, size bir düzine tarihsel vakadan, hepsi de insan içinde gayet güleç ve neşeli olan bir avuç şair, besteci ve ressamdan bahsedebilirim. ama ruhlarının karanlık mahremiyetine baktığınızda, hiç kimsenin şüphelenmediği bir yerde daima bir yeis damarı bulursunuz ve bu sert, ince damar dehanın özsuyunu taşır.

5.3.20

ebedi kadın

giovanni papini

neyin eksik olduğunu bir bilseydiniz, sevgili bayan! eksiğim sadece şuydu: ideal bir kadın, gerçekten ruha işleyen, onu değiştiren ve yücelten bir kadın. yani bir ruhun ruhani hikâyesinde, bir zihnin zihinsel romanında yer bulabilecek bir kadın. "ebedi kadın bizi yükseklere taşır." olabilir. bugün goethe'yle tartışacak halde değilim. fakat kendi adıma itiraf etmeliyim ki, ebedi kadın beni ne yükseğe, ne alçağa, ne yukarıya ne aşağıya taşıdı, hiçbir zaman.

kadın bana hiçbir zaman seni göksel harikalara götürmek için elinden tutan, maddesel düşlerden uyandıran beatrice gibi ya da erdem ve bilgeliğin peşinden gitmek için dünyaya gelmiş erkekleri, gölgeleri ve meşe palamuduyla zengin bereketli bahçelerde homurdanarak dolaşan domuzlara çeviren kirke gibi görünmedi.

kadınlar beni yolumdan çıkarmadı ama yüceltmedi de. bir kenarda duran, dinlenme anlarında hoş gelen ya da rahatsızlık veren misafirler, sıkıntılı dönemlerdeki avuntu arayışları, istenmiş neşe ve ıstırap araçları, zavallı varlığımın sevgili ve sadık yoldaşları, mutsuz işçilere özgü zor hayatımdaki şehvet ve tutku molaları, eserlerimin abartılı ve adaletsiz hayranları oldular ama kalleşçe doğruyu söylemem gerekirse, rehber, bağışçı ya da ilham kaynağı olmadılar.

benden aldılar, benden istediler -ben de onlara hayatımdan, gençliğimden, zamanımdan, yanılsamalarımdan, düşüncelerimden bir parça verdim; ama onlardan hiçbir şey almadım. ruhumun içsel öyküsü onların varlığıyla ne zenginleşti ne de değişti.

şikâyetçi değilim, tam tersi. verebileceğim için verdim ve çok şey -en çoğu- bana kaldı. ve ruhum adına onlardan hiçbir şey talep etmedim. bana hiçbir şey veremezlerdi. kadının yaradılış ve ihtiyaçlar bakımından bir parazit, bir sömürücü, bir hırsız olduğunu fazlasıyla iyi biliyorum. bunu olduğu gibi kabul ve buyur ettim, dolayısıyla benden çalınmasına izin verdim ve borçlarımı zamanında ödedim.

umut

giacomo leopardi

bilim adamlarının, konu çoğu kez son derece sıkıcı olsa da, okumaya doymadıklarını ve günün büyük bir bölümünde sürdürdükleri çalışmalarından hep zevk aldıklarını görürüz; çünkü hem birinde hem de ötekinde, her ne olursa olsun, gözlerinin önünde gelecekteki sabit bir amaç, bir ilerleme ve iyiye gitme umudu vardır; neredeyse oyalanma ya da eğlenme amaçlı okumalarda bile, o anki zevkin ötesinde, az ya da çok belirli bir başka amacı hiç gözden yitirmezler. oysa ötekiler, okumalarında deyim yerindeyse o okumanın sınırları içine hapsolunmuş herhangi bir amaç gütmedikleri için, en zevkli ve en hoş kitapların daha ilk sayfalarında, boş bir zevkin ardından, kendilerini doymuş hissederler; öyle ki genellikle büyük bir sıkıntıyla bir kitaptan ötekine dolaşırlar; sonunda birçoğu, başkalarının nasıl olup da uzun bir okumadan uzun bir zevk alabildiğine şaşar.

3.3.20

kahkaha benden yana

kierkegaard

başıma harika bir şey geldi. göğün yedi kat yukarılarına çekildim. tanrılar orada saf saf dizilmiş oturuyorlardı. bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. "ne dilersin?" dedi merkür, "gençlik mi, güzellik mi; güç mü, uzun bir ömür mü; en güzel bakireyi mi, yoksa sandığımızda bulunan öteki nimetlerden birini mi? sadece bir tanesini seçeceksin ama." bir an şaşırdım kaldım. sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: "çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun." tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi, hepsi gülmeye başladı. bundan dileğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla "dileğin kabul oldu." demek onlara pek yakışmazdı.

1.3.20

gerçek

ivan pavlov

en cesurca tahminlerle ve hipotezlerle bile olsa, bir bilgi yetersizliğini hiçbir zaman örtmeye kalkışmayın. bu sabun köpüğü, oyunlarıyla sizin gözünüze istediği kadar hoş görünsün, er geç patlayacak ve size utançtan başka bir şey kalmayacaktır. bir kuşun kanatları istediği kadar kusursuz olsun, havayı kendine dayanak yapmadan kuşu havalandıramaz. gerçekler bir bilim adamı için hava kadar önemlidir. onlarsız asla uçamazsınız. onlar olmadan 'kuramlarınız' hiçbir işe yaramaz. unutmayın ki bilim, bir insanın tüm hayatını alır. iki hayatınız olsaydı bile size yetmezdi. çalışmalarınızda ve araştırmalarınızda tutkulu olun.