29.03.2020

insan

elio vittorini

her insan hayatının bir döneminde, bir kere olsun hastalanır ve içindeki hastalık denen bu yabancıyı tanır, onun karşısındaki çaresizliğini bilir. onun için her insan benzerini anlayabilir. ama belki de her insan insan değildir, bütün insanlık insan olmaktan uzaktır.

yağmurlu bir günde, insanın ayakkabıları delik deşikse ve su alıyorsa; gönlünü belli bir insana kaptırmamışsa, yaşayacağı bir hayatı yoksa; ne başardığı ne de başaracağı bir şey varsa; ne korkacağı ne yitireceği bir şey kalmışsa ve çevresinde dünyadaki kırımı görüyorsa, insanın içine işte böyle bir kuşku düşebilir. bir insan güler, bir başkası ağlar; ikisi de insandır, gülen insan da hasta olmuştur, hastadır ama güler; çünkü öteki insan ağlamaktadır. bu başkalarının canına kıyan, onları yok eden biri olabilir. çaresizlik içinde olup da ötekinin gazetesini ve haber başlıklarını okuyarak güldüğünü gören bir insan ise gülenin değil, ağlayanın dostluğunu arayacaktır. demek ki her insan insan değildir. biri cana kıyıyor, öbürünün canına kıyılıyor. bütün insanlık değil, ancak canlarına kıyılanlar insandır. bir insanı öldürdün mü, o insan bir insandan fazla bir şey olur. hasta olan, aç olan insan da daha insandır; açların meydana getirdiği insanlık da daha insandır.

elbette bazı insanlar insan değildir, bütün insanlık da insancıl değildir. ama bir adam alçak gönüllü olduğu için insan olmaz. gururlu olduğu için bile insan olmaz. bir insanın yoksulluğu içinde bir çocuk gibi bağırır da, gene de daha insan olabilir. yoksulluğunu yadsıyıp gururlanır da, gene de daha insan olabilir.

27.03.2020

kahraman

giovanni papini

sadece şeyler hakkında değil, insanlar hakkında da cahilim ben.

hayatımdaki büyük tasarı neydi? kendi cinsim üzerinde tesir yaratmak, onu derinlemesine değiştirmek, hayvanı insana, insanı tanrı'ya dönüştürmek, dünya tarihinde yeni bir çığır açmak, insanlığın mistik hicretini belirlemek.

fakat insanları yönetmek için onları tanımak gerekir. ruhlarını değiştirmek için içlerine girmeyi bilmek, sevgi ve aşkla içlerine işlemiş olmak gerekir. şehir ve köy insanlarıyla, okul çocuklarıyla ve fabrika işçileriyle, umut eden ya da çile çeken kadınlarla, yeryüzündeki büyük insanlar ve pabuçsuz dilencilerle, herkesle günbegün dolaysız bir iletişim içinde olmadan onları şu andaki yaşamdan kopartıp daha iyi bir yaşama doğru şiddetle itebilecek herhangi bir gücü üretmek mümkün değildir.

yüreklerine giden yolu bulmak ve davranışlarının itici gücünü keşfetmek isteyen kimse, onların en özel düşüncelerini, en ciddi gereksinimlerini, en gizli seçimlerini bilmelidir. psikolojinin, bir kitabın üç yüz sayfası ya da bir açıklamanın otuz kelimesiyle gözümüzün önüne serebileceği, felsefecilerin insan'ı vardır.

başkaları için, kendini göstermek ve arkadaşlarının gözünde değer kazanmak için kendini güzelleştiren, kısa sürede tanınabilen ve birkaç satırla tarif edilebilen, tamamen yüzeysel, dışsal insan vardır. oysa hakiki insan, gerçek ve somut insan, felsefecilerin simetrik oyuncak bebeği ya da tanıdıklarımızın dışsal kamuflesi değildir. havari, peygamber, mesih kişi kelimelerin ve makyajların altında yatan insanı tanımalıdır; insanı değil insanları, o ya da bu insanı, binlerce insanı, en gizli duygusal ve zihinsel fizyonomileriyle birlikte teker teker tanımalıdır.

ben onları tanımıyordum ve başarısızlığım kaçınılmazdı. dinlemek istemediğiniz kişilere kendinizi dinletemezsiniz. ben onların yabancısıydım ve onlar yabancıların dilinden anlamıyordu. onların aşkıyla yanıp tutuşmamış birisine aşk besleyemezler. insanlık, sadece ona tapan ya da onu korkutan kişiden etkilenen bir kadındır.

bu yüzden ben de insanları tanımayı denedim; onların arasına karışmak, kollarına girmek, onların sohbetlerini dinlemek, istenmemiş sırlarını dinlemek için çaba gösterdim.

her şeyi denemek istedim. suçlamalarını dinlemek için yoksulların evlerine gittim; işinin özünü hissetmek, mutluluk anlayışını çözmek için toprağı kazan, tahtayı rendeleyen ya da demir döven adamın yanında durdum; hayatlarını gözetlemek için kalabalık sokaklar boyu tanımadığım insanları takip ettim; şık ve saygın insanlarla yakınlaşmak istedim ve ısıtılmış salonlarında soğuktan ve öfkeden titredim; durup uşakla ve hamalla konuştum; çocukları ve annelerini konuşturdum; kiliselere gittim ve çocukça dileklerini meryem ana'ya mırıldanarak ileten siyah giyimli dindar kadınların yanına oturdum; keşişhanelerdeki keşişlerle, manastırlardaki rahiplerle kaldım; büyük öğrencilerin okullarına ve tanınmamış ressamların atölyelerine takıldım; iş adamlarının ustalığını öğrenecek kadar kendimi alçalttım ve memurlarla yakınlık kurdum; fahişelerin hayatlarını dinledim; kurtarmak istediğim kişilerin çehrelerini incelemek ve muhabbetlerini dinlemek için ucuz lokantaların ve ikinci sınıf kafelerin ağır ve kokuşmuş havasını soludum.

kendi kendimi onların hayatına hapsettim; yazmanlarla birlikte daktilo yazdım; öğrencilerle birlikte not tuttum; doktorlarla birlikte kadavra parçalarının derilerini yüzdüm; çiftçilerle birlikte buğday biçtim; yük arabacılarıyla birlikte eşekleri yularlarından çektim; düklerle ve markizlerle çene çalarak öğlen yemeği yedim; duvarcılarla çekül, amelelerle kazma kullandım.

lakin hepsi boşunaydı. insanlar, sizinle yakınlaştım ama yine de sizi sevmiyorum. sizi sevemem. beni sinirlendiriyorsunuz, sizi itici buluyorum. ayrıca sizi sevmedim ve sizi tanımadım, sizi tanımamış olduğum için sizi kurtaramadım. sizlerin arasında yalnız ve tamamen kendimdim ve siz beni yalnız bıraktınız. kelimelerim dillerinizi bağlıyor ve vaatlerim sizi harekete geçirmiyor. iyi yaptınız.

içimde, sizin kaderinizi değiştirmeyi deneyen herkesin yaşadığı korkunç bir çatışma var. ben sizi tanımak için yanınıza yaklaşıyorum ve sizi tanımaya başlar başlamaz sizden iğreniyorum. bu iğrentiden kurtulmak için sizi değiştirmem lazım ama değiştiremem; çünkü yaradılışınızı tanımıyorum. bu eziyetli kısır döngünün içinde boğulan ve lime lime olan birçok kişi vardır. her insan evinin yalnızlığına gömülmüşken insanlığı büyük bir aşkla sever. dışarı çıkar çıkmaz, konuşan ve yürüyen insanlarla, petrus ve yehuda'yla temas kurar kurmaz aşk, yerini küçümsemeye veya nefrete bırakır. böylece yeniden uzaklaşılır ve petrus ve yahuda da dahil tüm insanlara duyulan aşk yalnızlık çölünde yeniden tomurcuklanır.

işte benim durumum budur. insanlar, ben sizi çok az kişinin sevdiği gibi seviyorum. tüm içsel yaşamım bu derin aşkla doludur. sizi daha büyük, daha mutlu, daha arı, daha soylu, daha kudretli görmek istiyorum. ve en büyük hayalim sizin hakiki ve en büyük kurtarıcınız olmaktı.

ancak bu kıskanç, gizli ve tuhaf bir aşk. bu aşkı dile getirmeye çalıştığım an kelimeler dudaklarımda donup kalıyor; sizi kucaklamaya çalıştığım an iğrentiye dönüşüyor; sizinle birlikte soluk aldığımda zehirleniyor ve gizleniyor. bu tamamen özel, tamamen bana ait bir aşk; yalnız, bencil, kudretsiz bir aşk. âşık olunanı gördüğünde alevlenmektense sönüp yok oluyor; sevgi dolu davranışlarla, güzel sözlerle kendini göstermektense suçlayıcı azarlamalara ve kamçılara dönüşüyor. benim aşkım yüze tükürmelerden ve tokatlardan meydana geliyor. siz bunu ne anlayabilir ne de kabullenebilirsiniz.

bu acımasızca içtenlik anlarında sizi azarlayamam. suç bende: sizlerle, seven bir insanın sevdiğiyle bütünleştiği gibi, gerçekten bütünleşebilmek için fazlasıyla soğuğum ben. gülümseyişimdeki alaycılığı okuyorsunuz; tokalaşmamda titreyen bir yumruk var. insanlık da zorbalara ait ve ben sizi ne sevmeyi ne de ezmeyi becerebildim.

salt amaçlar ve düşlerle dolu içim ama kudretten yoksunlar ve sizlerden avutucu bir sözcük duymak istemeye hakkım olmadan kendime eziyet etmeye ve kendimi yıpratmaya mecburum. çalıntı ateşle sadece kendi kendini yakmayı becerebildiği için pişmanlığın yırtıcı kuşunu yüreğinde taşıyan küçük bir kahramanım ben.

25.03.2020

hoşça kal berlin

christopher isherwood

ben kayıt yapan, düşünmeyen, epey pasif, objektifi açık bir fotoğraf makinesiyim.

bugünlerde bazı acayip görünümlere tanık oluyor insan.

zenginlerin çoğu size bir kez güvenmeye karar verdiler mi, onlara hemen her şeyi kabul ettirebilirsiniz. özel öğretmen için yegâne sorun ön kapıdan içeri ayağını atmaktır.

şunu anladım ki, çalışmak, yaşamda önemli olan tek şey.

roman yazarı olmak harika bir şey olmalı. son derece hayalperest, beceriksiz ve işten anlamayan biri gibi görünüyorsun. insanlar seni istedikleri gibi kazıklayabilecekler ini sanıyorlar. derken günün birinde sen oturuyor ve onlar hakkında, hepsinin ne domuz olduklarını anlatan bir roman attırıyorsun. roman muazzam bir sükse yapıyor, sen de para babası olup çıkıyorsun, vay be!

tüm kadınlar erkeklerin güçlü, kararlı ve mesleklerinde ilerlemeye azimli olmasından hoşlanırlar. bir kadın, bir erkeğe anaç davranmayı, onu zaaflarından korumayı ister ama erkeğin saygı duyabileceği, güçlü bir tarafının da olmasını arzu eder.

bir gün bir kadını sevecek olursan, hayatta bir amacın olmadığını ona göstermemeni salık veririm. aksi halde seni hakir görmeye başlayacaktır.

bugünlerde bir kız, bir erkeği bekletme lüksüne sahip değil. erkek bir kez talip olur da kız onu reddederse gidip başka bir kızı deneyebilir. bu kadın bolluğu varken ortalıkta..

kurum yemeklerinin tarif edilemez bir tadı vardır, belki de bütünüyle hayalî bir tat. kendi okul yaşamımın en canlı ve tiksinti verici anılarından biri, alelade beyaz ekmeğin kokusudur.

komünizm diye bir şey yok. bu bir halüsinasyondan ibaret. bir akıl hastalığı. insanlar komünist olduklarını sadece hayal ediyorlar. aslında değiller. klinikteki çalışmalarım sayesinde komünizmin sadece bir halüsinasyon olduğu kanısına vardım. insanların disipline ve kendi kendini denetlemeye gereksinimi var.

bir dâhinin kural dışı bir insan olduğunu ve kural dışı şeyler yapmakta özgür olduğunu kabul edelim mi; yoksa şöyle mi diyelim: hayır, güzel bir şiir ya da güzel bir resim yapabilirsiniz ama günlük yaşamınızda sıradan bir insan gibi davranmak zorundasınız ve sıradan insanlar için yaptığımız yasalara uymak zorundasınız. olağan dışı olmanıza izin vermeyiz.

insan, kimi zaman kendine belli itiraflarda bulunmak istemez; çünkü bu itiraflar insanın öz saygısını zedeler.

kadınlar işe yaramaz, onlar her şeyi bozarlar. onlarda serüven ruhu yoktur. erkekler, yalnız oldukları zaman birbirleriyle çok daha iyi anlaşırlar. peter amca (bizim oymakbaşımız) kadınların evde oturup çorap yamamaları gerektiğini söyler. onlar sadece o işe yararlar.

23.03.2020

cüce ile bebek

heinrich böll

izleyeceğimiz yollar tastamam belirlenmiştir önceden.

kantinde, çevremiz sessiz bir neşeyle sarılı, bol vitaminli yemekler yediğimiz öğle paydosları hayli ilgi çekiciydi. çok içen kişiler hayatlarını anlatmaktan nasıl zevk duyarsa, wunsiedel'in fabrikası da yaşam serüvenlerini anlatmaya can atan kimselerle dolup taşıyordu. yaşam öyküleri, yaşadıkları hayattan daha değerliydi bu kimseler için. belli bir düğmeye basıverin, hemen yaşam öykülerini kıvançla kusuyorlardı önünüze.

en iyisi evlenmemektir. evlenirsiniz, gelip kutlar, çiçek yollarlar, aptalca telgraflar gönderirler eve. sonra bir de bakarsınız insanı yalnız bırakmışlar. sorar soruşturur, her şeyin akıl edilip edilmediğini anlamak isterler: tuzluktan ocağa kadar bütün mutfak malzemesi tamam mıdır? ve sonra da emin olmak isterler: çorbaya dökülecek baharat şişesi acaba dolabın içinde duruyor mu? aldığınız parayı hesap eder, bir aileyi geçindirmeye yetip yetmediğini anlamak isterler; ama bir aile olmak ne demektir? bunu hiçbiri söylemez size. çiçek yollarlar, yirmi buket çiçek ve tıpkı bir cenaze törenindeki gibi kokar durur çiçekler; sonra da kapının önünde tabak çanak kırar ve sizi tek başınıza bırakıp giderler.

kara koyunsuz aile, özelliksiz bir aile demektir.

hayat, uzlaşmalardan ve kimi zaman karşı tarafa ödünler vermekten başka nedir zaten?

gerçek yeteneklerimizi paraya çeviremememiz ya da şimdilerde söylendiği gibi meslek açısından bunlardan yararlanamamamızdır elimizi kolumuzu bağlayan.

21.03.2020

yalan-roman

romain gary

rol yapmazsanız asosyal, uyumsuz ya da sinir hastası damgası yersiniz.

suçsuz olduğunu ileri sürme hakkını elde edebilmek için suçun kökenini bulmak gerekir.

sürüngenler daima en çok nefret edilenler olmuşlar ve hedef gösterilmişlerdir.

unutulmuş, kimsenin ilgisini çekmeyen, kimsenin duymadığı yaşayan diller, en anlamlı haykırışlardır.

psikiyatrlar için konunun iyisi kötüsü yoktur.

çalışmak "mış gibi" yapmanın en iyi yoludur, algılanmanızı çok güçleştirir. doyum da sağlarsınız.

deli damgası yediğiniz andan itibaren herkes size iyi niyetle yaklaşır; çünkü delilik politik değildir.

frengi heine, nietzsche, baudelaire ve buna benzer örneklerde olduğu gibi deha açısından iyi sonuçlar vermişse de, belsoğukluğunun kimseye bir yararı dokunmamıştır ve sanat için sanattır.

nefret ettiğim bir şey varsa o da yalandır. aşırı derecede dürüst olur yalanlar.

benimki gibi bir sevgi her zaman hınca dönüşür. asla affetmeyeceğim.

ara sıra café de la gare'da arkadaşlarla toplanırdık. biri muslukçu, biri muhasebeci, biri de memurdu. aslında ne muslukçu, ne muhasebeci ne de memurdular elbette. büsbütün farklıydılar. ama kimse farkında değil; rol yaparlar, günde sekiz saat 'mış gibi' oyunu oynarlar, böylece kimse dokunmaz onlara. içlerine kapanıp orada gizli bir hayat sürer, ancak geceleri, rüyalarında ve kabuslarında ortaya çıkarlar.

bizim tohumumuzdan gerçeklik çıkmaz.

genler yalan söylemez. biraz kendini dağıtmış olabilirsin, bu senin insanca yanındır. zaten insan istese de istemese de en içten, en gerçek yanı çatlak yanıdır.

anlamak kadar korkunç bir şey yoktur.

halkların ve insanların birbirlerini anlamadıkları için dalaştıklarını ileri sürmek hatadır. halklar ve insanlar birbirlerini anladıkları için dalaşırlar.

insan her şeyi anladığında mutlaka ağır bir sinir krizi geçirir. bilinçlilik bunu gerektirir.

yahudiler yüzyıllar boyunca insan olmadıklarını kanıtlayan belgeleri yahudi düşmanlarından koparmaya çalıştılar ama beceremediler. çıka çıka israil çıktı ortaya. bundan daha insanca, daha gerçekliği kanıtlanmış bir şey de olamaz. israil, yani adına yaraşır bir ulus, insan kişiliğinin en ezici kanıtı ulustur. sevgili pitonum, soysuzum, canım bilyeli yatağım, küllüğüm, tüyüm, kuşkonmazım, kendinizi yenilemek için gösterdiğiniz bütün çabalar boşuna.

bir şeyleri bulanlar genellikle kaçıklardır.

gerçek sorumlunun ortada olmaması göze çarpar. o zaman daha ulaşılır olan birini ararlar.

sevgiyi göstermek herhangi bir duyguyu göstermek değildir.

psikiyatrik klinikler birer tapınak gibidir ve bulundukları ülkenin yasaları dışında tutulma ayrıcalığını taşırlar.

gündelik, bildik anlam yokluğu söz konusu olduğu sürece bir umut ışığı var demektir.

hayatla ölüm arasındaki kavga edebi süreçler kavgasıdır.

bütün kedi yavruları büyüdükleri için ölürler.

baba ve tanrı çağrılarınızla kafa ütülemeyin artık, pavlowitch. bu konuyu yeterince kullandınız. beş bin yıldır kafa ütülüyorlar; ama daha kimse bundan adına yaraşır bir uygarlık çıkarmayı başaramadı.

mavi renk, pek de hakkı olmadan göklere çıkarılmıştır.

bütün gönüllü göçmenler gizlice bir gün dönecekleri umudunu beslerler ve ne yazık ki en kararlı şizofrenlerin bile çoğunlukla geri dönmeyi kabul ettikleri bilinen bir gerçektir.

radek, "iyi bir ev kadını her şeyi kullanmayı bilmelidir, çöpleri bile." derdi stalin'e.

aykırılıktan sakınmak gerekir; çünkü yaşamaya yardımcı olur.

amiyane tabiriyle birbirimizi sevebiliriz, kimse de bu aşırı yavanlığa şaşırmaz. karikatürlerde aşka hâlâ katlanılır; çünkü abartmaya izin verilir karikatürde. hatta mutlu bile olabiliriz; çünkü karikatürler gerçekçi değildir. sanatsal yeteneksizlikle suçlanmadan yayın organımızdan da söz edebiliriz, nasılsa karikatürlerde her şey bağışlanır.

iyileşmiş olmak yetmez, bütün insanlığı da iyileştirmek gerek.

güneş en sonunda özgünlük kaygısı gütmeden parlayabilecek.

19.03.2020

jack london

şemsa yeğin

dünyanın çeşitli yerlerinde yaşanan serüvenleri anlatan pek çok heyecanlı öykünün yazan olan jack london'ın kendi yaşamı da heyecan ve serüven doludur. 14 ocak 1876'da san francisco'da doğan yazarın gençliği çoğunlukla kentin sokaklarında başıboş dolaşmakla geçmiştir.

aslında san francisco kenti, o dönemlerde heyecan dolu serüvenlerin yaşanmasına çok uygun bir yerdi. 1776 yılında kurulan kent, 1848 yılında "altına hücum"un kente uzak ve değişik yerlerden pek çok serüvenci getirmesiyle şaşılacak ölçüde büyüyüverdi. her ulustan insan akın etti buraya ve kentte kısa zamanda italyan ve ispanyol mahalleleriyle büyük bir çin kasabası oluştu. san franciscolu oğlanlar, kısa sürede başlarının çaresine bakmayı ve yumruklarını kullanmayı öğrenmek zorunda kaldılar -zaten okula giden herkesin kendi yaşıtıyla dövüşmesi kentin eski bir yerel geleneğiydi.

jack london o yaşlarda avcılığa ve denizciliğe merak salmış, vaktinin çoğunu yat kulübünün iskelelerinde ufak tefek işler aramakla geçirir olmuştu. tekne sahipleri, london'ın güverte kazımak gibi güç işlere ya da en kötü havalarda bile siren direğine tırmanmak gibi tehlikelere bana mısın demediğini ve çocukta anadan doğma bir denizcilik yeteneği bulunduğunu görünce onu hemen teknelerine alıyor, getir götür ve temizlik işleri karşılığında birkaç kuruş veriyor, san francisco körfezi'nde kısa gezilere götürüyor, küçük teknelerin kullanılması konusunda ne biliyorlarsa öğretiyorlardı.

gazete satmak gibi işlerden kazandığı paranın çoğunu annesine vermesine karşın, elden düşme bir teknecik almaya yetecek parayı biriktirmeyi başardı jack london; onu boyamaya, bir yelken ve bir çift kürek almaya yetecek parayı da topladıktan sonra seferler yapmaya, okyanusun iri dalgalarıyla birlikte denizlerde uçmaya, kayabalığı avlamaya başladı. görmüş geçirmiş denizcilerin bile denize açılmayı göze alamadığı havalarda serüvene atılmaktan çekinmemesi, istiridye korsanlarıyla dostluk kurmasına yol açtı.

san francisco körfezi'nde -çoğu özel kişiler tarafından işletilen- birçok zengin istiridye yatağı vardı ve korsanlar, korsan adını bu yataklardan istiridye kazıyıp sahilde karaborsa satmakla almışlardı. bu korsanların başarıları jack london'da onların arasına katılma isteği uyandırmış, birinin teknesini satmak istediğini öğrenince de ona yakınlık gösteren ve kendi çocuğu gözüyle bakan zenci "jenny sütanne"den yüz dolar borç almayı başarmıştı. böylece london, daha neredeyse çocukken razzle dazzle adlı teknenin sahibi oluyordu.

bir korsanlar filosuna katılarak istiridye yataklarına baskın yapan london, saygıdeğer dünyanın üç ay boyunca alın teriyle çalışma karşılığı kendisine vereceği paradan fazlasını bir gecede kazanıyordu. daha çocuk olmasına karşın, kısa sürede körfezdeki en yaman istiridye korsanlarından biri olarak ün yaptı. kendisinden çok daha deneyimli ve yaşlı adamları bile yelkende geçen, dövüşte yenen, hepsinden daha çok içki içebilen hızlı bir korsandı o artık. eşsiz denizciliğinin yanı sıra o görülmemiş gözüpekliği sayesinde ganimetini herkesten önce limana getirip en yüksek fiyata satmayı başarıyordu.

polis, teknesine baskın yaptığında onları hoşnut etmesini bilir, en etli istiridyeleri önlerine sürerdi, şişelerle bira sunardı. ne var ki, korsan uğraşdaşlarıyla geçinmeyi başaramadı; bu yasa tanımaz adamlar, onun başarısını kıskanıyor, jack'i yumruk dövüşlerine, kanlı kavgalara katılmak zorunda bırakıyorlardı. ama jack london işini biliyordu: kendisinden büyük bir korsan -ona razzle dazzle'ı satan- teknesini yakıp yıkmaya geldiğinde, saldırganı dolu bir tüfekle körfezde susta durdururken ayağıyla da dümeni kullanmış böylece tekneyi kurtarmıştı. ancak daha sonraları, istiridye korsanlarının çoğunun katıldığı bir sarhoş kavgasında razzle dazzle'ın önce ana yelkenini yakmışlar, sonra da borda edip ateşe vermiş ve batırmışlardı. jack london üzüntüye kapılmamış, başka bir korsanın gemisine -bu kitapta adı geçen ren geyiğine- katılarak istiridye baskınlarını sürdürmüştü.

jack london, istiridye korsanlarının yakın dostuydu ama okumaya karşı olan tutkusuyla onlardan ayrılıyordu. çılgın bir deniz seferinin ardından kamarasına kapanır. kipling, emile zola ya da bernard shaw gibi yazarların zevkini çıkarırdı. en sevdiği kitaplardan biri paul du chaillu'nun vikingler çağı adlı yapıtıydı. bunları okudukça da kendisine; britanya'nın büyük bir bölümüyle normandiya'yı fetheden, avrupa'yı aşıp istanbul'a varan, "adadan adaya atlayarak" atlantik'i geçip kuzey amerika'yı, grönland'ı ve kuzey kutbu'nu keşfeden kahraman denizcilerin torunu gözüyle bakardı. okumaya karşı duyduğu büyük sevgi okulda başarılı olmasını sağlamadı. ama okula gitmesinin bir yararı oldu: yazmayı öğrendi.

kilise korosuna katılmasını isteyen öğretmenine karşı gelen london, ona, "kendi sesini bozmak istemediği ve öğretmenin akordu bozduğunu" söyleyerek direnmişti. buna sinirlenen öğretmen onu müdüre şikâyet etti. ne var ki müdür, london'ın, düşüncesine katılmış olsa gerekti - kısa bir kompozisyon yazması koşuluyla koroya katılmayabileceğini söyledi. işte bu olay, geleceğin yazarının her sabah bin sözcük yazmaya alışmasına neden olmuştur.

jack london çok okuyan bir kişi olarak istiridye avcılığının onu cezaevi ya da mezardan başka bir yere götürmeyeceğini anlamıştı. bir polis dostunun önerisiyle sahil polisleri örgütüne katıldı ve bir zamanlar kendisinin de yaptığı istiridye baskınlarını önleme görevini yüklenmiş oldu. korsanlığın girdisini çıktısını bildiği için bu işte çok başarılı oldu; yeni uğraşı sayesinde birçok serüven yaşadı, bu olaylar ileride yazacağı sahil polisinin başından geçenler adlı kitabının malzemesi olacaktı.

jack london daha sonra uzak doğu'daki ton balığı avcılığı ve klondike'ta altın arama serüvenlerini de yaşadı ve sonunda ekmeğini kalemiyle kazanmayı kafasına koydu. o zamanlar, denizin çağrısı'nda joe'nun ablası olarak tanıdığımız bessie olduğu sanılan sevimli bir kıza tutkundu, yazarlıkta başarıya ulaşarak onunla evlenebileceğini umuyordu. yazarlığı bu evliliğe yetişemedi ama dünyaya bir yığın heyecanlı öyküler ve romanlar kazandırdı.

17.03.2020

güzel yaz

cesare pavese

hiçbir kız, bir tepe kadar güzel olamaz.

gerçek samimiyet bir başkasının arzularını öğrenebilmektir ve arzular aynı olursa, o kişi artık pek heyecan uyandırmaz olur.

koyun olanı, kurtlar yer.

hiç dikkat ettin mi, birini beklerken insanın önünden ne çok domuz suratlı ya da tavuk bacaklı insan geçiyor? çok eğlenceli bir şey bu.

yataklar kadınlar içindir.

uzun bir sessizlikten sonra guido, ginetta, senden hoşlanıyorum. biliyor musun senden hoşlanıyorum; çünkü sigara içmiyorsun. sigara içen kızların hepsi bin bir türlü sorun yaratırlar.

bir erkek, ancak onu anlayan arkadaşları olursa çalışır.

nasıl şarap kokuyorsun; bu yatakta duyulabilecek en güzel kokudur.

ne sanıyorsun? dünya benim gibi insanlarla dolu. aramızdaki tek fark, onların bunu bilmemesi.

insan aptal olduğunu hissedince eve döner.

15.03.2020

mülakat

nazım  hikmet

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propagandası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır."

beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkârım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkârlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkâra muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

13.03.2020

melodi

nilgün marmara

hayatın neresinden dönülse kârdır!

herkesin melodisi kendinedir ve bunun böyle olduğunu yalnızca gramofon çiçekleri bilir.

tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.

"yalnız iki tür insan iyidir, gömülmüşlerle doğmamışlar." (çin atasözü)

şiir dairesel bir labirentte yeşil merkezden dağılan ana yolları kesen kısa keçi yolları açmaktır; üzerinden kurtlar da aşırır, tilkiler de.. sıçrama, uzun yolları kesmek amacı, çembere ulaşma duygusu ve "hasta olmayan hayvana" duyulan özlemle gerçekleştirilir.

yaşama güdüsü ne kadar güçlüyse yaratma isteği de o kadar yoğun oluyor.

kendilerini ölmeden ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirir.

bu ülkede gerçek deli bile yoktur, hepsi sahtekârdır.

11.03.2020

insan

thomas hardy

insanların olasılık kurallarını anlayışları, bir önceki olayın yineleneceğini sanmaktan ibarettir.

duygulu kişiler her durumda nesnel olmaktansa, "acaba kusur bende mi?" diye kuşkuya düşmekte birebirdirler.

neşenin zorunlu olduğu sıralarda neşeden yoksun kalmak kadar, neşenin var olduğu zamanlarda bundan sonuna kadar yararlanamamak da insanın ruhunu çökertir ve söndürür.

insan gövdesinin savunmasını ve kurtarılmasını sağlayan ekmeğin taştan çıkartılması, dört yüzyıl önce olduğu gibi, bugün de bir bilim, bir din, bir tutkudur.

eşyaya renk veren ışınlar, eşyanın emdikleri değil de almayıp yansıttıkları ışınlardır. bunun gibi insanlar da olumsuzlukları ve düşmanlıklarıyla seçilirler, iyi niyetlerinin üzerindeyse pek durulmaz.

insanın canı belirli zamanlarda küfür savurmak ister, yoksa kendini şaşırır. insan dediğin küfürsüz yaşayamaz.

insanoğlu, kendi kendisiyle baş başayken bile, üzerine iki kez yazı yazılmış bir sayfaya benzer: bir gözle okunan yazısı vardır, bir de bunun altında gizli kalanı.

ne zaman yeni bir atılım yapmaya kalkışsak bir uyuşukluğu yenmek zorunda kalırız. bu uyuşukluk yalnızca bizim içimizde değil, bizi kuşatan ve iyilik yönünde yeni bir adım atmamızı önlemek üzere el birliği yapmışa benzeyen durumlarda da var gibidir.

araçlar insan çabasının yerini tutamaz; yalnızca çabayı bir yerden alıp başka bir yere aktarır.

sessizce sitem etmek gücüne sahip olanlar bunun sözlerden daha etkili bir yol olduğunu bilirler. gözlerin sesinde öyle tonlar vardır ki, dilde bulunmaz; rengi uçmuş dudaklar, kulakların duyamayacağı birçok şey söyler. derin duyguların hem görkemi hem de ıstırabı, ses yoluna sapmayışlarındadır.

9.03.2020

sanat

henri bergson

sanatın amacı nedir? gerçeklik duyularımızla ve bilincimizle doğrudan temas etse, eşyayla ve kendimizle aracısız iletişime girebilsek, bence sanat gereksiz olur, daha doğrusu hepimiz birer sanatçı olur çıkardık; zira bu durumda ruhumuz sürekli doğayla uyum içinde titreşirdi. gözlerimiz, hafızamızın da yardımıyla taklidi imkansız resimleri zamanda sabitler, mekanda şekillendirirdi. insan vücudunun canlı mermerinden oyulmuş, antik örnekleri kadar güzel heykel parçalarına her yerde rast gelirdik. ruhumuzun derinlerinde kimi zaman neşeli, çoğu zaman hazin ama her zaman özgün bir musiki gibi, içsel hayatımızın kesintisiz namesini işitirdik. tüm bunlar etrafımızdadır, içimizdedir fakat hiçbirini açık seçik algılamayız. bizimle doğa arasında, daha doğrusu bizimle yine kendi bilincimiz arasında bir perde, insanların çoğu için kalın, şairler ve sanatçılar için ince, neredeyse şeffaf olan bir perde gerilidir.

ama yaşamak lazımdır ve hayat eşyayı ihtiyaçlarımızla ilintisi çerçevesinde anlamayı gerektirir. yaşamak davranmaktır. yaşamak, uygun tepkilerle cevap vermemize yarayan izlenimleri kabul etmektir.

7.03.2020

sürü hayvanları

jared diamond

evcilleştirilmiş büyük memeli hayvan türlerinin hemen hepsinin yaban atalarının üç ortak özelliği olduğu ortaya çıkmıştır: sürüler halinde yaşarlar, sürünün üyeleri arasında iyi gelişmiş aşamalı bir üstünlük düzeni vardır, sürüler karşılıklı olarak birbirini dışlayan egemenlik bölgelerinden ziyade üst üste binen yayılma alanlarında yaşarlar.

örneğin yaban at sürülerinde bir aygır, beş-altı taneye kadar kısrak ve onların tayları bulunur.

a kısrağı b, c, d, e kısraklarından daha üstün rütbelidir; b kısrağı a kısrağına göre alt rütbelidir ama c, d, e kısraklarının üstündedir; c kısrağı a ve b kısraklarının altındadır ama d ve e kısraklarının üstündedir. bu böylece sürer gider. sürü hareket halindeyken üyeleri beylik bir düzeni hiç bozmazlar: en arkada aygır vardır, en önde en üst rütbeli kısrak, kısrağın arkasında yaş sırasına göre, en genci başta olmak üzere tayları; daha sonra sırasıyla öteki kısraklar, her birinin arkasında yaş sırasına göre tayları. böylece aynı sürüde pek çok yetişkin at, her biri kendi rütbesini bilerek ve birbiriyle sürekli boğuşmaksızın bir arada bulunabilir.

bu toplumsal yapı, evcilleştirmeyi çok kolaylaştıran bir yapıdır; çünkü aşamalı önem sırasının en başına insan geçer. aynı sürü ailesinden gelen evcil atlar normal olarak en yüksek rütbeli kısrağı nasıl izlerlerse insan önderlerini de öyle izlerler. koyun, keçi, inek, köpek cinsi (kurt) sürülerinde de bunun benzeri bir sıra vardır. yavrular böyle bir sürünün içinde büyürken yakın çevrelerinde düzenli olarak gördükleri hayvanları bellerler. yaban doğadayken belledikleri hayvanlar kendi türlerinin üyeleridir ama yakalanıp bir yere kapatılan sürü hayvanı yavrular ise yakın çevrelerinde insanları görürler ve bellerler.

böyle toplumsal hayvanlar güdülmeye yatkındır. birbirlerine tahammül ettikleri için onları bir araya toplama olanağı vardır.

üstün bir önderin arkasına içgüdüsel olarak takılıp gittikleri ve insanları önder olarak belledikleri için bir çoban ya da çoban köpeği onları kolayca istediği yere sürebilir. sürü hayvanları kalabalık halde bir ağıla kapatıldıklarında hiç rahatsız olmazlar; çünkü yaban doğada sıkışık kalabalık gruplar halinde yaşamaya alışkındırlar.

bunun tam tersine, başına buyruk yalnız yaşayan hayvan türlerinin üyelerini gütmek olanaksızdır. birbirlerine tahammül edemezler, insanları bellemezler ve içgüdüsel olarak baş eğen hayvanlar değildirler. yaban doğada başına buyruk yalnız yaşayan kedileri bir insanın arkasına takılmış sıra halinde giderken ya da bir insanın onları önüne katıp güttüğünü gördünüz mü hiç?

bütün kediseverler kedilerin insanlara, köpeklerin içgüdüsel olarak baş eğdiği gibi baş eğmediğini bilir. başına buyruk memeli türleri arasında yalnızca kediler ve kır sansarları evcilleştirilmiştir; çünkü bizim bunu yaparken amacımız onları yemek için büyük sürüler halinde yetiştirmek değil, tek başına avcı ya da ev hayvanı olarak beslemekti.

tolstoy olsa, kendisinden daha önce yaşamış bir yazar olan aziz matta'nın başka bir bağlamda söylediği şu sözü onaylardı: "çağrılanlar çok ama seçilenler azdır."

5.03.2020

konuk kaplan

p'u sung ling

kavrayışı eğri kişinin gövdesi de doğru olamaz.

para sürekli dolaşımda olan bir şeydir, kimse üstüne yatıp da hepsini kendine saklayamaz.

katillerin ölümle cezalandırılması her zaman yasa olmuştur.

kimi insanlar ölümün kapılarına geldiğini bilmezler.

belli bir niyetle erdemli olanlar, erdemli olmalarına karşın ödüllendirilmemelidir. art niyetsiz kötü olanlar, kötü olmalarına karşın cezalandırılmamalıdır.

ben artık gövdesinden ayrılmış bir ruhum.

göğün yargıları ölümlülerin dileklerine göre değiştirilemez. üstüne üstlük, kavrayışlı bir insan için yaşam ile ölüm aynı şeydir. neden yaşamı bir nimet, ölümü de kara yazgı olarak göresin ki?

"tepenin doruğunda bakış varıyor uçsuz bucaksıza

kırılmış vazonun üstünde kılıç kıpkızıl parlamakta."

3.03.2020

gerçek

jean baudrillard

meslek ilkelerine bağlılığını yakın bir geçmişte ifşa eden bir başka isimse tf1 (kamu televizyon kanalı) genel müdürü patrick le lay'dir. bu şahıs bize: "gerçekçi olalım, tf1 kanalında çalışmak coca cola'nın satış yapmasına yardımcı olmaktır. ticari bir mesajın algılanabilmesi için televizyon izleyicisinin beyninin uygun konumda bulunması gerekir. yaptığımız programların amacı izleyiciyi eğlendirmek, rahatlatmak, yani verilen iki mesaj arasında onu bu konuma getirmektir. biz coca cola'ya ona zaman ayıracak uygun insan beyni satıyoruz. bundan daha zor bir iş olamaz." demektedir.

1970'li yıllarda bnp'nin (banka) ünlü ilan billboard'unu hâlâ unutmadık. bu billboard'da sermayenin iğrençliğini hiçbir eleştirel çözümlemenin yapamayacağı kadar güzel bir şekilde sergileyen bir cümle vardı: "ben paranızla ilgileniyorum!" bunlar herkesin çoktandır bilip duyduğu sözlerdi ama bu ilanın bir olay ve bir skandala dönüşmesine neden olan şey bu sözlerin bizzat bir bankacının ağzından söyleniyor olması, hakikatin bizzat kötülüğün ağzından çıkmış olmasıydı. hakikatin ortaya çıkmasını sağlayan şey tamamen dokunulmaz hale gelen ve herkesin gözü önünde suç işleyebilen egemen güçtü.

1.03.2020

itiraz

ahmet telli


hoşça kal ey hayat, bütün ömürler
gibi bitiyor işte bizim de ömrümüz
bir veda divanının solgun sayfalarıdır
dökülen bu yapraklar ve bir kadının
dünyada bıraktığı dağınık hatıralar

hoşça kalın hanında hamamında konakladığım
karakollarında dayak yediğim, bayraklı
kapılarından uzak durduğum şehirler
ayrılığın da vardır elbet vakti saati
ve gitmek
daima bir itirazdır bu dünyaya