31.3.20

ölü zamanın ritmi

raoul vaneigem

kendimi ararken hangi sapa yollarda yolumu yitiririm? beni koruma numarasıyla, beni kendimden ayıran perde ne? beni oluşturan bu ufalanmış parçaların içinde kendimi nasıl yeniden keşfedebilirim? kendimi kavrama konusunda asla bilmediğim bir belirsizliğe doğru ilerliyorum. sanki önümdeki yol önceden belirlenmiş. sanki iç dünyam, kendi yarattığını sandığı; ama gerçekte onu biçimlendiren zihinsel bir manzaranın çizgilerinin bir parçası. saçma -dünyanın rasyonelliğini onayladığı ve tartışmasız kabul edildiği için saçmalar saçması- bir güç beni durmaksızın sıçramaya zorluyor; ama asla terk edemediğim sert bir zeminde ayaklarım. ve kendime doğru yaptığım bu yararsız atlayışımla, sadece bugünle olan bağımı yitirme başarısını gösteriyorum: çoğu kez, kendimden uzakta, ölü zamanın ritmiyle yaşarım.

29.3.20

deha

halil cibran

büyük insan, ne efendi ne de uşak olandır.

tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim; bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

büyük adamın iki kalbi vardır: birisi acı çeker ve diğeri ümit eder.

insanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tabi olur. sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz: deli ve dahi. onlar, insanlar arasında tanrı'ya en yakın olanlardır.

dahilik, geç gelen baharın başında bir kuşun söylediği şarkılardır.

27.3.20

özgürlük

octavio paz

özgürlük, evreni ve insanı açıklamaya yönelik genel bir sistem değildir. bir felsefe de değildir. aynı zamanda, hem kaçırıldığında bir daha ele geçirilemeyecek hem de anlık bir eylemdir. özgürlüğün ne genel bir kuramı vardır ne de böyle bir kuram herhangi bir zamanda olabilir. çünkü özgürlük, her birimizin iç dünyasında biriciklik niteliğiyle var olan ve hiçbir genelleştirmenin kalıbına sokulamayacak bir şeyin onaylanmasıdır. başkalarına zorla benimsetilmeye kalkışılan bir özgürlük, o anda tiranizme dönüşür. birincil olarak benim biricikliğimin onaylanması anlamına gelen özgürlük, benden başkasının da tanınmasıyla özgürlük olur. öteki, benim özgürlüğümün aynı zamanda hem sınırı hem de kaynağıdır. özgürlük, bir yönüyle biriciklik ve kural dışılık, öteki yönüyle de çoğulculuk ve birlikte yaşamak anlamını taşır. özgürlük ve demokrasi, eş anlamlı olmamakla birlikte, birbirlerinin tamamlayıcısı olan kavramlardır:

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir, demokrasiden yoksun bir özgürlük ise bir hayalden başka bir şey değildir.

25.3.20

sanatçı

lawrence durrell

gündelik eylemlerimiz, altın sırmalı ipek üzerine giyilmiş çuval bezinden bir giysi gibidir, derindeki anlamı gizler. bir sanatçı, sanatı aracılığıyla gündelik yaşamda kendisini yaralamış, yenilgiye uğratmış şeylerle mutlu bir uzlaşmaya varabilir; sıradan insanların yapmaya çalıştıkları gibi alınyazısından kaçmak için değil, imgelem aracılığıyla, onu daha tam ve daha uygun biçimde gerçekleştirmek için. bir sanatçı bizim gibi kişisel bir yaşam sürmez, onu gizler, duygularının gerçek kaynaklarına erişmemiz için bizi kitaplarına girmeye zorlar. cinsellik, toplum, din gibi şeylerle uğraşan adamın gerisinde, dünyadaki sevecenlik eksikliğinden akıl almaz derecede acı duyan bir adam vardır.

23.3.20

öte dünya

carl gustav jung

"inancın en büyük günahı, deneyime izin vermemesidir."

genelde insanların öbür dünyayla ilgili oluşturdukları düşüncelerin büyük bir bölümü umutlardan ve ön yargılardan oluşur ve bunun sonucunda, öbür dünyanın hoş bir yer olduğu düşlenir. ben böyle olduğunu açıkça göremiyorum. ölümden sonra ruhumuzun bir çiçek bahçesine geçeceğini hiç sanmam. öbür dünyada her şey iyi ve hoş olsaydı, bizimle kutsanmış ruhlar arasında dostça bir iletişim olur, doğumumuzdan önceki dönemde iyiliğe ve güzelliğe gark olurduk. oysa böyle bir şey olmuyor. bu dünyadan göçenlerle bu dünyada olanlar arasında neden bu denli aşılmaz engeller var? ölülerle karşılaşma olaylarının en azından yarısı, karanlık ruhlarla ilgili ürkünç olaylardır ve ölüler dünyasının, geride kalanların acılarına hiç aldırmadan buz gibi bir sessizliği sürdürmesi bir kuraldır.

21.3.20

yanlış hüküm

marcel proust

en önce keşfedilen güzellikler, aynı zamanda en çabuk bıkılanlardır. kuşkusuz aynı sebepten ötürü: daha önce bildiklerimizden en az farklı olanlar bunlar oldukları için. ancak, bu güzellikler uzaklaştıktan sonra, dimağımıza karışıklıktan başka bir şey sunamayacak kadar yeni olan üslubunun bizim için anlaşılmaz kıldığı, el değmemişliğini koruduğu bir cümle kalır seveceğimiz. o zaman, her gün farkına varmadan önünden geçtiğimiz, bekleyen, sırf güzelliğinin gücüyle görünmez olup bilinmezliğini korumuş olan cümle, en son gelir bize. ama en son terk edeceğimiz de odur. üstelik ona olan sevgimiz, diğerlerinden uzun sürecektir. çünkü onu sevmemiz daha fazla zamanımızı almıştır. zaten biraz derin bir eseri bir bireyin kavraması için gereken zaman, gerçekten yeni olan bir şaheseri kitlelerin sevebilmesi için geçmesi gereken yılların, hatta bazen asırların küçük bir örneği, adeta simgesidir. bu yüzden de dahiler, halkın kavrayışsızlığından kurtulmak için, çağdaşlarının yeterli mesafeden yoksun olduğu gerekçesiyle, gelecek kuşaklar için yazılmış eserlerin ancak gelecek kuşaklar tarafından okunması lazım geldiğini düşünebilirler. tıpkı bazı resimlerin fazla yakından bakıldığında yanlış değerlendirilmesi gibi. ama aslında yanlış hükümlerden kaçınmak için alınan bütün korkakça önlemler faydasızdır. çünkü yanlış hükümler kaçınılmazdır. bir deha ürününün derhal takdir edilmesi zordur. çünkü onu yazan kişi olağandışıdır, ona benzeyen pek az insan vardır. eserin kendisi, onu anlayabilecek ender dimağları zenginleştirerek geliştirecek, sayısını arttıracaktır.

19.3.20

tavan arası

gündüz vassaf

20. yüzyılın totaliter evleri, mekânı fonksiyonel biçimde düzenlemelerinin yanı sıra, özgürlüğün kendini en çok hissettirdiği mekânlardan da yoksundurlar. eskiden hemen hemen tüm evlerin tavan arası, kiler ya da bodrum gibi "gizli" yerleri vardı. pek çok insan için tavan arası bir yığın zengin, çılgın, nostaljik, gizemli çağrışımlar uyandırır hâlâ. tavan arası sadece mükemmel bir düzensizlik ortamı değil, aynı zamanda bir kuşaktan ötekine uzanan tarihsel sürekliliğe işaret eden bir yerdi. bir zamanlar yaşamış olanlardan arta kalan bir yığın öteberi, gazeteler, mektuplar, fotoğraflar -hepsi de, her şeyin bir zamanlar nasıl olduğunu gösteren tanıklardı. tavan araları, tarihi çabucak hayata, günümüze getirebilirdi. onların varlığı, bizi anın gereksinimlerine göre biçimlendirmeyi amaçlayan totaliter devlete karşı önemli bir tehditti. tavan arasının yok edilmesi, evin içinde barınan tarihin silinip atılması demektir. nineden kalma oyuncak ayının tek başına yatak odasına yerleştirilmesi ya da eski bir fotoğrafın çerçevelenip oturma odasına konması, tarihin saptırılmasından, bir anakronizmadan başka bir şey değildir.

17.3.20

din tüccarı

sadi şirazi

bu sessiz akreplerden, bu sof giymiş yırtıcı kaplanlardan illallah. kedi gibi dizlerini karınlarına çekerler; bir av düştü mü de köpek gibi üstüne abanırlar. bunlar hile ve riya tezgahlarını mescitte açmışlardır. bunlar halkın cebine göz dikerek para kazanmış, altın yığmışlardır. buğday gösterip arpa satarlar. dünyayı dolaşan harman çingenesidir bunlar. sen onların ibadet ederken halsiz ve ihtiyar olduklarına bakma. raksa, cezbeye sıra geldi mi birdenbire delikanlı olurlar. görünüşte bu kadar sararıp solmuşlardır, bu kadar zayıflamışlardır ama oburlukta musa'nın asasını andırırlar. ne takvaları vardır ne de bilgileri. dünya karşılığında dini satarlar. kendileri kaplan derisinden parlak abalar giyerler, karılarını pörsümüş habeş kumaşıyla donatırlar. bildikleri tek sünnet vardır; o da, ramazanda erken yatıp yemeğe seher vakti kalkmak. karınlarını tıka basa doldururlar, yetmiş renkli dilenci zembillerine dönerler.

15.3.20

intihar

alfred adler

güçlükler önünde gerilemenin en belirgin dışavurumu intihar olayıdır.

intiharla, yaşamın güçlükleri karşısında pes edildiği açığa vurulur, durumu düzeltmek için elden hiçbir şey gelmediği inancı dile getirilir.

intiharın her zaman bir suçlama, bir öç alma anlamına geldiğini düşündük mü, bu eylemin temelinde bir üstünlük çaba ve eğiliminin yattığını anlayabiliriz. canına kıyan herkesin, ölümünden sorumlu tutmak istediği biri vardır. intihara kalkışan kişi şöyle söylemek ister adeta: "ben insanlar arasında en ince duygulu, en hassas biriydim; ama sen alabildiğine zalim davrandın bana."

13.3.20

neden yazıyorsunuz?

orhan pamuk

bildiğiniz gibi, biz yazarlara en çok sorulan, en çok sevilen soru şudur: neden yazıyorsunuz? içimden geldiği için yazıyorum! başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. hepinize, herkese çok kızdığım için yazıyorum. bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. gerçekliğe onu ancak değiştirerek katlanabildiğim için yazıyorum. ben, ötekiler, hepimiz, bizler istanbul'da, türkiye'de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. yalnız kalmak için yazıyorum. hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. bir kere başladığım şu romanı, öteki yazıyı, bu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. hayatın bütün güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. hikaye uydurmanın ve kurmanın zevkleri için yazıyorum. tıpkı bir rüyadaki gibi gidilecek başka bir yere bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. mutlu olmak için yazıyorum.

11.3.20

resmi güzeller

jose ortega y gasset

erkeklerin plastik bakımdan en güzel kadınlara pek aşık olmadıkları her zaman dikkatimi çekmiştir. her toplumda, tiyatrolarda ve toplantılarda, kamusal anıtlarmış gibi parmakla gösterilen birkaç "resmi güzel" vardır; oysa erkeklerin kişisel aşk ateşleri pek bunlara yönelmez. bu tür güzellik öylesine kesin bir biçimde estetiktir ki, kadını bir sanat nesnesine dönüştürür, yalıtlayarak belli bir uzaklığa yerleştirir. o kadın beğenilir -uzaklığı düşündüren bir duygudur bu- ama sevilmez. aşkın öncü gücü olma görevini üstlenen yakınlaşma arzusu, salt bu beğenmenin getirdiği uzaklık nedeniyle olanaksızlaşır. olağanüstü güzellik, ince duyarlılıkları olan erkeklerin bir kadını çekici bulmalarına engel olur. bir yüzün aşırı mükemmellikte olması, o yüzün sahibini nesnelleştirmeye ve bir estetik nesne olarak zevkle seyredebilmek için ondan uzakta durmaya iter bizi. "resmi güzeller"e aşık olanlar yalnızca alıklar ve bakkal çıraklarıdır. resmi güzeller kamusal anıtlardır; insanın kısa bir süre, uzaktan seyredeceği ilginç nesnelerdir. onların yanında insan kendisini aşık gibi değil, turist gibi hisseder.

9.3.20

değişim

paul auster

dünya elle tutulabilir bir şeydir. insanlar elle tutulabilen varlıklardır. insanların gövdeleri vardır ve bu bedenler acıyı hissettikleri, hastalandıkları ve öldükleri için, insanın yaşamı insanlığın başlangıcından beri zerre kadar değişmemiştir. gerçi ateşin keşfi insanı ısıtmış ve çiğ et yemekten kurtarmıştır; köprülerin inşası insanın ayaklarını ıslatmadan ırmakları, dereleri geçmesine yaramıştır; uçağın icadı bir yandan insanı kıtaları, okyanusları aşmasını sağlarken, öte yandan da jetlag ve uçuş sırasında film izlemek gibi yeni olgular yaratmıştır; ama insanoğlu çevresindeki dünyayı değiştirmiş olsa bile, kendisi değişmemiştir. yaşamın gerçekleri değişmez. yaşarsın, sonra da ölürsün. bir kadının bedeninden dünyaya gelirsin, doğduktan sonra sağ kalmayı başarırsan yaşamını sürdürebilmen için annenin seni besleyip sana bakması gerekir ve doğduğun andan öldüğün ana kadar başından geçen her şey, içinde kabaran her duygu, her öfke patlaması, her ihtiras dalgası, her gözyaşı, her kahkaha, ömrün boyunca hissedeceğin her şey, ister mağara adamı ol, ister astronot, ister gobi çölü'nde, ister kuzey kutbu'nda yaşa, senden önce yaşamış herkesin hissettiği şeylerdir.

7.3.20

deha ve melankoli

andrew crumey

dehayla melankoli birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır.

melankoli deha için gerekli ama yetersiz bir koşuldur. görünüşe göre, tarih boyunca istisnai bir iki sanatçı da olmuştur; bunlar melankolik mizaçlarını öyle büyük bir beceriyle gizlemiştir ki, sıradan ahbapları bu ilhama gelmiş adamların neredeyse mutlu olduğunu düşünmüştür. evet, size bir düzine tarihsel vakadan, hepsi de insan içinde gayet güleç ve neşeli olan bir avuç şair, besteci ve ressamdan bahsedebilirim. ama ruhlarının karanlık mahremiyetine baktığınızda, hiç kimsenin şüphelenmediği bir yerde daima bir yeis damarı bulursunuz ve bu sert, ince damar dehanın özsuyunu taşır.

5.3.20

umut

giacomo leopardi

bilim adamlarının, konu çoğu kez son derece sıkıcı olsa da, okumaya doymadıklarını ve günün büyük bir bölümünde sürdürdükleri çalışmalarından hep zevk aldıklarını görürüz; çünkü hem birinde hem de ötekinde, her ne olursa olsun, gözlerinin önünde gelecekteki sabit bir amaç, bir ilerleme ve iyiye gitme umudu vardır; neredeyse oyalanma ya da eğlenme amaçlı okumalarda bile, o anki zevkin ötesinde, az ya da çok belirli bir başka amacı hiç gözden yitirmezler. oysa ötekiler, okumalarında deyim yerindeyse o okumanın sınırları içine hapsolunmuş herhangi bir amaç gütmedikleri için, en zevkli ve en hoş kitapların daha ilk sayfalarında, boş bir zevkin ardından, kendilerini doymuş hissederler; öyle ki genellikle büyük bir sıkıntıyla bir kitaptan ötekine dolaşırlar; sonunda birçoğu, başkalarının nasıl olup da uzun bir okumadan uzun bir zevk alabildiğine şaşar.

3.3.20

kahkaha benden yana

kierkegaard

başıma harika bir şey geldi. göğün yedi kat yukarılarına çekildim. tanrılar orada saf saf dizilmiş oturuyorlardı. bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. "ne dilersin?" dedi merkür, "gençlik mi, güzellik mi; güç mü, uzun bir ömür mü; en güzel bakireyi mi, yoksa sandığımızda bulunan öteki nimetlerden birini mi? sadece bir tanesini seçeceksin ama." bir an şaşırdım kaldım. sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: "çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun." tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi, hepsi gülmeye başladı. bundan dileğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla "dileğin kabul oldu." demek onlara pek yakışmazdı.

1.3.20

gerçek

ivan pavlov

en cesurca tahminlerle ve hipotezlerle bile olsa, bir bilgi yetersizliğini hiçbir zaman örtmeye kalkışmayın. bu sabun köpüğü, oyunlarıyla sizin gözünüze istediği kadar hoş görünsün, er geç patlayacak ve size utançtan başka bir şey kalmayacaktır. bir kuşun kanatları istediği kadar kusursuz olsun, havayı kendine dayanak yapmadan kuşu havalandıramaz. gerçekler bir bilim adamı için hava kadar önemlidir. onlarsız asla uçamazsınız. onlar olmadan 'kuramlarınız' hiçbir işe yaramaz. unutmayın ki bilim, bir insanın tüm hayatını alır. iki hayatınız olsaydı bile size yetmezdi. çalışmalarınızda ve araştırmalarınızda tutkulu olun.