29.9.19

uzun lafın kısası

martialis: her yerde olan hiçbir yerde değildir.

charles bukowski: gerçek kahkaha bire yirmi veren atı bulmaktır.

yuval noah harari: zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

lewis namier: insan, siyasal öğreti ve dogmalarla zihninin serbestçe çalışmasını ne kadar az engellerse, düşüncesi için o kadar iyidir.

samuel beckett: yaşam diye bilinen sendrom tedaviye olanak tanımayacak kadar dağınıktır. tedavisi mümkün her tanıya karşılık kötüleşen bir başkası ortaya çıkar. insanları gereksinmeleri bir kısır döngü yaratır. eksikliğin niceliği asla değişmez.

thomas hardy: aşk, katı, gündelik gerçek yığınlarının arasındaki çatlaklarda yeşerir.

lev troçki: insan bir devrimi ya da bir savaşı önceden kestirebilir; fakat sonbaharda bir yaban ördeği avının sonuçlarını önceden kestirmesi imkansızdır.

jean meslier: aklımı hiçbir zaman kurban etmeyeceğim. çünkü, yalnız bu akıl, bana iyiliği kötülükten, hakkı batıldan ayırt ettirebilir.

albert caraco: bizim aramızdaki hiçbir sorumlunun felaketi öngörecek cesareti yoktur, itiraf edecek cesareti hiç yoktur. günümüzün koşulsuz buyruğu iyimserliktir. dipsiz uçurumun kıyısında bile iyimserliğimizi koruyoruz.

michel houellebecq: çözülmemiş bir olay eski bir yara gibidir, size asla huzur vermez.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

27.9.19

okumak

alberto manguel

teoloji ve fantastik edebiyat dışında, evrenimizin belli başlı özelliğinin anlam eksikliği ve gözle görülür amaç yoksunluğu olmasından kuşku duyan birkaç kişi ancak çıkar. yine de şaşırtıcı bir iyimserlikle yazı tomarlarından, kitaplardan, bilgisayar yongalarından, ister somut olsun ister sanal ya da başka türlü, dünyaya akıl ve düzen kazandırmak gibi acınası bir çabayla kütüphane raflarından sonra kitaplıklardan toplayabildiğimiz kadar kırpık bilgileri bir araya getirmeyi sürdürürüz; aksine inanmak istesek de uğraşlarımızın başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum olduğunu bile bile.

seneca, önem vermemiz gerekenlerin yalnızca çağdaşlarımızın ve kendi yurttaşlarımızın yazdıkları olduğunu reddediyordu. seneca'ya göre bir kütüphanede gönlümüzün çektiği herhangi bir kitabı seçebiliriz; her okur, diyordu, kendine ait geçmişi yaratabilir. ana-babalarımızı kendimiz seçmediğimiz yollu yaygın kanının aslında gerçek olmadığını belirtmişti; kendi atalarımızı seçme gücümüz vardı. kendi kitaplığına işaret ederek, "işte doğuştan soylu olan aileler" diye yazar. "hangisine mensup olmayı diliyorsanız onu seçin. böyle bir kabullenme size yalnızca ün kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda mal mülk kazandırır; üstelik bunu aşağılık veya değersiz bir ruhla kollamanız gerekmez; ne kadar çok insanla paylaşırsanız o kadar büyüyecektir. ölümlülüğünüzü uzatmanın biricik yolu budur, onu ölümsüzlük kılmak değil. bu gerçeği anlayan herkes, insanlığın sınırlarından muaftır."

25.9.19

ludmila

nikos kazancakis

bir zamanlar diyordum ki: bu türk'tür, bu bulgar'dır ve bu yunan'dır. ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağmaladım. neden? çünkü bunlar bulgar'mış ya da bilmem neymiş. şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle diyorum: bu iyi adamdır, şu kötü. ister bulgar olsun, ister rum, isterse türk! hepsi bir benim için. şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım.

ulan, ister iyi ister kötü olsun be! hepsine acıyorum işte! boşversem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. hey zavallı hey! hepimiz kardeşiz be! hepimiz kurtların yiyeceği etiz. ve bu bir kadınsa, gayri o zaman, vallahi ağlayasım geliyor. sen ikide bir, kadınları seviyorum diye benimle alay edersin. nasıl sevmeyeyim be! nasıl acımayayım ki, onlar zayıf yaratıklardır, ne yaptıklarını bilmezler; memelerinden tutuversen kapılarını açıp teslim olurlar.

ben, bir zamanlar yine bir bulgar köyüne girmiştim. namussuz bir yunan köy ihtiyar kurulu üyesi beni ihbar etti, kaldığım evde sarıldım. dama fırladım, damdan dama atladım. ayışıklı bir geceydi. kaçmak için kedi gibi taraçadan taraçaya atlıyordum. ama gölgemi görüp damlara çıktılar, beni yaylım ateşe tuttular. ne yapabilirdim? bir avluya atladım; avluda uyuyan bir bulgar karısı geceliğiyle fırladı, beni görünce ağzını açıp bağırmak istedi; ama elimi uzatıp dedim ki: "aman! aman! sus!" ve göğsünü tuttum. kadın sararıp mayna etti. yavaşça "gir içeri" dedi, "görmesinler bizi!" içeri girdim, elimi sıktı: "yunan mısın?" dedi. "evet, yunan'ım, beni ele verme!" deyip belinden yakaladım. ses çıkarmadı. birlikte yattık. kalbim hazdan titriyordu. "nah" diyordum, "nah ulan zorba, kadın bu demektir, insan bu demektir! bu bulgar mı, rum mu, hamhum şaralop mu? aynı şey be; insandır, insan! öldürmekten utanmıyor musun? tuh sana!"

onunla birlikteyken, onun ılıklığı içinde olduğum sürece bunları düşünüyordum. ama "o kuduz köpek vatan" bırakmaz ki! sabahleyin, dul bulgar karısının verdiği bulgar elbiselerini giyerek kaçtım; merhum kocasının elbisesini sandıktan çıkarıp vermişti; tekrar geleyim diye de dizlerimi öperek yalvarıyordu. evet, evet, ertesi gece oraya gene döndüm; ama yurtsever olarak; evcilleşmez bir canavar olarak; bir teneke petrolle döndüm. köyü yaktım. o zavallı kadın da birlikte yanmış olmalı. adı ludmila idi.

23.9.19

insan

louis-ferdinand celine

her alanda, asıl yenilgi unutmaktır; özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız; öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız; insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.

bu dünyada yoksullar için eşek cennetini boylamanın belli başlı iki yöntemi vardır; ya barış zamanında, hemcinslerinin mutlak umursamazlıklarının kurbanı olarak ya da savaş gelip çattığında, aynı hemcinslerinin adam öldürme tutkularının kurbanı olarak. başkaları sizi düşünmeye başlarlarsa bilin ki akıllarına gelen ilk şey sizi işkenceye yatırmaktır, sadece bu. onların ilgisini ancak kanlar içindeyken çekebiliriz, o adilerin!

tembellik neredeyse yaşam kadar güçlüdür. oynamanız gereken yeni kaba güldürünün sıradanlığı sizi ezer ve sonuçta yeniden başlayabilmek için cesaretten çok alçaklığa gereksinim duyarsınız. sürgün, yabancılık budur işte, bir önceki ülkenin alışkanlıkları sizi terk ederken, diğerlerinin, yeni ülkeninkilerin, sizi henüz yeterince sersemletmediği insani zaman örgüsündeki o olağanüstü, şuurlu birkaç saat boyunca yaşamın gerçekten olduğu gibi amansız gözlemlenmesi. bu anlarda her şey o sefil telaşınıza eklenerek sizi, aciz bir halde, nesneleri, insanları ve geleceği gerçekte oldukları gibi görüp ayırt etmeye zorlar; yani aslında birer iskelet olarak, hiçlikten ibaret hiçler olarak; ama onları sanki varlarmış gibi yine de sevmeniz, yürekten bağlı olmanız, kollamanız, canlandırmanız gerekmektedir. başka bir ülke, insanın çevresinde biraz garip şekilde koşuşturan başka insanlar, bir iki ufak böbürlenmenin eksilmiş olması, dağılması, alışageldiği nedenlerini, yalanlarını, yankısını artık bulamayan bir gurur, bu kadarı yeter de artar bile, başınız dönmeye başlar, kuşku sizi içine çeker ve sonsuzluk sırf sizin için açılıverir, minnacık gülünç bir sonsuzluk ve birden içine düşüverirsiniz. yolculuk dediğiniz şey bu minnacık hiçliğin, dalyaraklara mahsus bu baş dönmesinin arayışıdır.

eğitim görmek insanı değiştiriyor, insanın gururunu oluşturuyor. yaşamın özüne ulaşabilmek için bu yollardan geçmek gerek. önceleri, tek yaptığımız şey etrafında dolanmak. insan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. fazla düş kuruyor. sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor. bunlar hoş şeyler. yalnızca niyetler, görüntüler. kararlı olan insana başka şey gerek. ölüm peşinizden koşarak geliyor, acele etmekte yarar var; üstelik bir yandan aranırken bir yandan da karnınızı doyurmak gerek ve sonra da üstüne üstlük savaşın altından sıyrılabilmek gerek. yani işimiz çok. pek de kolay değil.

insanlar bir komediden diğerine sürüklenirler. o arada oyun sahneye konmamıştır; henüz oyunun sınırlarını, kendileri için biçilen uygun rolü algılayamazlar; öyle olunca da orada, olayların karşısında kalakalırlar, boş gezerler, içgüdüleri şemsiye gibi kapanmıştır, tutarsızlıklar içinde sallayıp attırıverirler, kendi özlerine indirgenmişlerdir, yani bir hiçliğe. bakacak trenden mahrum öküzler.

21.9.19

yazgı

hermann hesse

hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez. haydutların ve zar atıp kumar oynayanların içinde bekleyen bir buddha, brahmanların içinde bekleyen bir haydut vardır.

insanların çoğunun gerçeğe bu kadar aykırı bir yaşam sürmesinin nedeni, kendileri dışındaki görüntüleri gerçek saymaları, içlerindeki dünyaya ise asla söz hakkı tanımamalarıdır. evet, bu mutlu kılabilir insanı. ama insan bir kez işin bilincine vardığında, çoğunluğun izlediği yolu seçmesi diye bir şey söz konusu olamaz.

herkes gün gelip kendisini babasından, öğretmenlerinden ayıracak adımı atmak, yalnızlığın tokadını bir bakıma yemek zorundadır; ne var ki, insanların çoğu buna pek katlanamaz; kısa süre sonra yine siner, kendilerine sığınacak bir yer ararlar.

insan kendi düşünü bulmak zorundadır. o zaman kolaylaşır yol. ama hep sürüp gidecek bir düş de gösterilemez; her düşün yerini bir yenisi alır; hiçbir düşü sımsıkı kavrayıp bırakmamaya kalkmamalıdır insan.

insanların yürüyüş yönünü etkileyen bütün kişiler, böyle bir gücü gösterebilmişlerse, nedeni, istisnasız tümünün de yazgı denen şeyi göğüslemeye hazır olmasıdır. musa ya da buddha, napolyon ya da bismarck; hepsinde böyle olmuştur.

19.9.19

hayat

henry miller

"hayat" demiş emerson, "insanın sabahtan akşama kadar düşündüklerinden ibarettir." öyleyse gerçekten, benim hayatım devasa bir bağırsaktan başka bir şey değil. bütün gün yemek hayalleri kurduğum yetmezmiş gibi, geceleri de düşünü görüyorum.

hayatını kahramanca sürdürecek ve dünyayı kendi gözünde daha dayanıklı kılacak bir adamım ben. eğer, bir zayıflık ya da rahatlama ya da ihtiyaç anında buharımı, sözcüklerle soğutulmuş kor halinde öfkemi salıyorsam; canım, ister alın, ister almayın.. ama beni rahatsız etmeyin! ben özgür bir adamım ve özgürlüğüme ihtiyacım var. yalnız kalmaya ihtiyacım var. yalnız kalıp utancımı ve umutsuzluğumu sorgulamaya ihtiyacım var. güneş ışığına ve kaldırım taşlarına yanımda kimse olmaksızın ihtiyacım var; konuşmaksızın, kendimle yüz yüze, yüreğimin müziği eşlik etsin bana yeter. ne istiyorsunuz benden? söyleyecek bir şeyim olduğu zaman yazıp yayınlatıyorum zaten. verecek bir şeyim olduğunda, veriyorum. gözetleme merakınızdan iğreniyorum. övgüleriniz beni aşağılıyor. çayınız zehirliyor!

17.9.19

propaganda

jean-marie domenach

bütün devlet başkanları kitlenin yansımasının kendi kişiliklerine yönelmesi için çaba harcarlar; kimileri, hitler gibi, lirik ve neredeyse medyumluk yöntemleriyle birleşen yöntemlerle bağlamak isterler halkı kendilerine; kimileri de, roosevelt ve churchill gibi, yurttaşlarını dost bir dille kendi kaygılarını, kendi umutlarını paylaşmaya çağırırlar. "ben de sizlerden biriyim" ya da "kendinizi benim yerime koyun" türünden kanıtlamalar demokratik ülkelerde devlet adamlarının gözde kaynağıdır. acılı durumlarda, bizi koruyacak olan "baba"da bir sığınak bulma gereksinimi, kendimizi öndere yansıtmamızı kolaylaştırır. petain'in babaca propagandasının temelini bu duygunun kullanılması oluşturmaktaydı.

propagandanın en büyük çoğunluğun anlayabileceği bir anlatım gerektirdiği açıktır. ayrımlara, ayrıntılara elden geldiğince az inmeli, her şeyden önce konuyu bütün olarak, hem de en çarpıcı biçimde sunmalıdır. kendi kesinlemelerine kendi eliyle sınırlar koymakla söze başlayanlara kimse inanmaz. kalabalıkların gözüne girmek isteyen bir kimse için, "ben iktidara geldiğim zaman, memurlar şu kadar aylık alacaklar, aile ödenekleri şu kadar artacak vb." demektense, "herkes mutlu olacak" demek daha iyidir.

gerçeğin bir-iki bilgin kişinin yüreğinde sürmekle yaşayamayacağını kendi zararımıza anladık. var olması, fethetmesi için bir iklim gerekir gerçeğe. bütün sorunların kitle diliyle ortaya atıldığı bir yüzyılda, propagandanın gücünden yararlanılmadan böyle bir iklim, böyle bir güç alanı yaratılabileceğini sanmak boş olur. kamuoyunun arılığı gibi bir gizemle, propagandayı bir yana iterek sahtekarların başarısızlığa uğratılabileceğini sanmak da boştur.

davasının zayıf yanlarını gizlemeyen, sırası gelince hatalarını kabul eden ve bunlara çare bulacağını söyleyen bir adam -lenin gibi- durup dinlenmeden kendi başarılarından dem vuran bir yalancı pehlivandan daha çok güven uyandırır.

halklar düş kurmayı severler; ama artık masal dinlemek istemedikleri bir an da gelir. gerçekler, rakamlar, tanıklıklar istenir her yanda. söylevlerin, yazıların biçemi bile tumturaklılıktan, uyumluluktan sıyrılır; kısa, kesin tümceler, akılda tutulabilecek, sarsıcı kalıplar arar. sunuluşu bile propaganda kokan bir broşür okunmadan atılıverir. ve insan bir kez aldatıldı mı, kızgınlığı canlı kalır.

15.9.19

sanatçı

erica jong

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma. 

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

13.9.19

bilmelisiniz

thomas bernhard

onun talihsizliği hiçbir yere ait olmamakmış, kesinlikle hiçbir şeye sahip olmamak.

sonra birdenbire sokaklarda yürürseniz, bir anlamsızlıktan bir başka anlamsızlığa, hepsi de kara olan sokaklarda, kara ve insanlar karadır ve kederle ve hızla ve sizin gibi çaresizce akıp geçerler önünüzden. bir meydanda durursunuz, her şey karadır; ansızın içinizdeki ve dışınızdaki her şey kara, hangi noktadan bakılırsa bakılsın, kara ve karıştırılmış, bilinmez ki neyle karıştırılmış, kırılmıştır her şey. ara sıra bir nesneyi seçer gözünüz; ama her şey kırılmıştır ve yırtılmıştır ve parçalanmıştır; bastonunuza ilk kez dayanırsınız, şimdiye dek yalnızca insanlara ve köpeklere karşı bir sopa gibi kullanmışsınızdır onu; şimdi ona yaslanırsınız ve kurşun gibi akarsınız, şurada burada yeni karalıklar görürsünüz. insanlar bilmezler yaklaşan ilkbahar mıdır; yoksa bu son mudur.. karşınıza çıkan ve bütün köşelerde, bütün uçlarda size karşı bir devrim yapar gibi bir araya gelmiş olan mağazalardan bu büyük yazıları, içinizdeki her şeyi yerle bir ederler, doğanın ve yaratıkların yardım arayarak size yöneldikleri yerde, sizin çok daha umutsuzca ilerlemeye çalıştığınız yerde. insanları görürsünüz ve onlara seslenirsiniz, dört bir yönden sürekli gerginleştirilen bu atmosferde hiç utanmadan ürkütürsünüz bu insanları. ceketinizin düğmelerini iliklemişsinizdir ve tepeden tırnağa gerilmişsinizdir ve kafanız her yere çarpmaktan korkar. bütün bu el çantalarına ve bastonlara, bu yüz binlerce el çantasına ve bastona. çok yukarılardan aşağıya indiğinizi düşünürsünüz, ötekilerin de çok aşağılardan yukarıya çıktığını; bu tiksinti içinde ne yapacağınızı bilemezsiniz. bu insan kitleleri, hepsi de dosdoğru ilerleyen saat göstergelerinin altında ezilmiş. parkta bir banka sığınmak istersiniz; ama orada sizden daha akıllılar oturmaktadır, daha sabahın köründe banklara çökmüşler ve orada devasa kitaplar okumakta, büyük kağıtların içinden bir şeyler yemektedirler. devlet memurlarının büyük sefaletini anlarsınız, emekliliğin rezilliğini. ve başınızı dizlerinizin arasına sıkıştırıp batmamaya çalışırsınız. ve dünyanın kendi baş ağrılarınızdan kıvrandığını duyarsınız, fantastik sancılarla, havanın korkunç baskı uygulayışıyla. odanızda kendi anı kırıntılarınız tehdit eder sizi, kuşlar vardır orada, bu inanılmaz, korkunç güçle donatılmış kara.. bu korkunç istisnai durum, bilmelisiniz, ansızın içine konulduğunuz, dünyanın kalleşliğinin ve deliliğinin bu sentezi, aklınıza gelebilen her türlü insani süreci tuttuğunuz bu durumda, hiçbir kavram olmadan.. polisler ve sebze arabaları, bunların hepsi üstünüze üstünüze gelir, sizi yok etmek istiyorlarmış gibi. halkın sesi.. bu sesi daha çocukken yok edici bir süreç gibi hissediyordum beynimin içinde. kulak kanallarımı karartan bu halk.. bütün bu izlenimleri, bilmelisiniz, vuruyorum, bastonumla yere her dokunuşumda, kafamda bir delik, hepsi esrik bir tempo vuruşu gibi, sonu gelmez bir işkenceye yargılıdır sıcak rüzgarlı günlerde.

11.9.19

insanlar arasında

charles bukowski

gerçek kahkaha bire yirmi veren atı bulmaktır.

hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını. bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir, hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. sonuçta kimse kazanmaz. geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak.

denedim hipodromdan uzak durmayı. ama asabi oluyorum, bunalıma giriyorum ve gece bilgisayara verecek hiçbir şeyim olmuyor. sanırım kıçımı evden çıkarmak beni insanlıkla karşı karşıya getiriyor ve insanlığa baktığınızda tepki göstermeden edemiyorsunuz. dayanılır gibi değil, kesintisiz bir korku gösterisi. evet, sıkılıyorum orada, dehşete kapılıyorum; ama aynı zamanda bir tür öğrenciyim hâlâ. cehennem öğrencisi.

hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü: hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. gidecek bir yer, yapacak bir şey. erken eğitilmişiz bu konuda. kımılda, katıl. dışarıda ilginç şeyler oluyor belki? kaçırma! ne kadar boş bir düş! barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. aradığım kadın belki budur ümidi. bir başka rutin. düzüşürken bile içimden "bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum." diye geçirirdim. kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. başka ne yapabilirdim ki? durmalıydım. hatunun üstünden inip, "bak güzelim, saçmalıyoruz. doğanın oyuncaklarıyız." demeliydim. "nasıl yani?" "yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "sapıksın sen! ben buradan gidiyorum!"

insan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapamaz, yaşam durur. bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. aşikâr olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. mat olmuşuz.

at yarışları cehennemdir oysa. herkesten uzak dururum. kimse ile konuşmam. yararı olur. gişeciler kim olduğumu bilirler ama. gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi kullanmak zorundayım. zamanla seni tanırlar. ve iyi insandır çoğu. yıllardır insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır. insanlığın neredeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin.

ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. insanlardan uzak durarak kendime avantaj sağladığımı düşünüyorum. bunu evde oturarak da yapabilirim. ama her nedense dışarı çıkıp insanlığın neredeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. sanki değişebilirlermiş gibi!

aklımı kaçırmış olmalıyım. yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. insan orada öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. iki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. mümkün değil. hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki.

ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. biraz ama. çok değil. ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. ne zaman? önümüzdeki çarşamba gecesi mi? uykuda mı? direksiyonda mı? ve inançsız gidiyorum. böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır.

yazmayı özleyeceğim ama. yazmak içmekten de iyidir. içerek yazmaksa duvarları hoplatır. bir cehennem var belki de, ne dersiniz? şayet varsa ben kesin oradayım. ve ne olacak biliyor musunuz? bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.

9.9.19

bu ülke

jean meslier

yaratılışı, uyruğunun zihnini karıştırmaya çok uygun mutlak bir hükümdar ile yönetilen bir ülke var. bu hükümdar, bilinmek, sevilmek, itaat edilmek istiyor. ancak hiçbir zaman kendisini göstermiyor ve her şey hakkında edinilebilen bilgiyi kuşkulu kılmaya çalışıyor.

hakimiyet ve saltanatına bağlı kavimler, görünmeyen hükümdarlarının karakteri ve yasaları hakkında sözcülerinin verdiği fikirlerden başka fikirlere sahip değil. sözcüler bile, hükümdarlarının karakteri ve niyetleri hakkında hiçbir fikre sahip olmadıklarını, bu hükümdara giden yolların geçilmesinin olanaksız olduğunu, niyet ve sıfatının bilinmesinin hiç mümkün olmadığını kabul ediyor.

öte yandan, icra aracı olduklarını söyledikleri efendilerinden çıkan emirler hakkında, bu sözcüler arasında birlik yok. imparatorluğun her ilinde bu emri başka başka ilan ediyor. birbirlerini küçük düşürüyorlar, birbirlerine hileci, sahtekar diyorlar, ilanını görev edindikleri emirler, fermanlar açık değil. bu emirler ve fermanlar, uyruğun eğitim ve aydınlanmasına özgü; ancak bunlar uyruğun akıl erdiremeyeceği, anlaşılmaz şeyler. gizli hükümdarın yasaları, çevirmenlere, açıklayıcılara muhtaç; ancak bunları açıklayanlar da, gerçek anlamı hakkında sürekli olarak çekişme halindeler.

dahası var. bunlar kendi kendileriyle de uyuşmuş değil. gizli hükümdarlarına dair ettikleri söylentilerin tümü bir çelişkiler yumağından başka bir şey değil. hemen yalanlanmayacak hiçbir kelime söylemiyorlar. bu gizli hükümdarın son derece iyi olduğunu söylüyorlar; oysa onun isteklerinden, emirlerinden şikayet etmeyen kimse yok.

sonsuz hakim olduğu varsayılıyor; oysa yönetiminde her şey mantığa ve sağduyuya aykırı. adaleti övülüyor; oysa uyruklarının en iyileri genellikle en az yardım ve iyiliğe erişiyorlar. her şeyi gördüğü, her yerde hazır ve nazır olduğu temin olunuyor; oysa bu hazır ve nazırlığın hiçbir şeye yararı yok. düzen ve doğruluk dostu olduğu söyleniyor; oysa ülkesinde her şey alt üst olmuş, karışıklık içinde. her şeyi o yapıyor; oysa olaylar, ender olarak tasarılarına uygun görülüyor. her şeyi önceden görüyor, ancak hiçbir şeyin olmasına engel olamıyor.

kendisine yapılan saldırı ve tecavüze karşı sabır ve tahammülü yok; bununla birlikte herkesi kendisine tecavüz edebilmeye güçlü kılıyor. eserlerindeki bilimselliğe hayranlıkla bakılıyor; oysa çelişkilerle dolu eserleri kısa ömürlü. sürekli olarak yapmakla, bozmakla, işinden asla memnun kalmaksızın yaptığını onarmakla uğraşıyor. her girişiminde, kendi büyüklüğünden ve şanından başka bir amaç yok; oysa büyüklüğü ve şanıyla yüceltilmeye hiç ulaşmıyor.

yalnızca uyruğunun refahı için çalışıyor, uyruğu ise çoğunlukla zorunlu ihtiyaçlarından bile yoksun. armağan ve iyiliklerine erişmiş gibi görünenler, genellikle hallerinden en az memnun olanlar. bunların hemen tümü, büyüklüğüne hayran olmaktan ve olgun hikmetini yüceltmekten, iyiliğine tapmaktan, adaletinden korkmaktan, asla itaat etmedikleri emirlerine saygı duymaktan ayrılmadıkları hükümdarlarına karşı aralıksız isyan halinde bulunuyorlar.

bu ülke dünyadır, bu hükümdar allah'tır, vekilleri din adamlarıdır, uyruğu insanlardır.

7.9.19

hayal

goethe

yanıtların en ciddisi mezardır.

ruhlarını tümüyle merasime kaptırıp ziyafet sofrasında bir sandalye öteye gidebilmeyi düşlemekten başka bir şeyi yıllarca aklına getirmeyen, yalnızca bunun uğruna çaba harcayanlar nasıl insanlardır?

erkeklerin aklı, ev kadını arar; ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.

nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

isa bir daha gelse, onu ikinci kez çarmıha gererlerdi.

önemli çağdaş adamlar büyük yıldızlara benzerler; ufukta kaldıkları sürece veya gözden kaybolmadıkları sürece, bu tarz mükemmellikleri kavrama yetisine sahipsek, onları izler, güçlenir ve bilgileniriz.

koyundan çoban, herhalde sürünün hayrına değildir.

mutluluk üzerinde tiksindirici ve üstelik düş görme boyutunda hak iddia etme, bu dünyadaki her şeyi mahvediyor. kendini bundan kurtarabilen ve elindekinden başkasına heves etmeyen, kendine bir yol açabilir.

yaşamın tüm hazları, etrafımızdaki olayların düzenli bir biçimde tekrarına dayanır.

mükemmel olanı tanıyıp onu değersizden ayırmayı öğrenmemize yarayan duyu ve düşünce temrini, insanın sahip olduğu maddi zenginlikten daha değerlidir; çünkü bu tür eğitim sayesinde her türlü iyi şeyden pay alacak duruma geliriz.

inancın ve batıl inancın biçimleri tüm halklarda ve tüm zamanlarda hep aynıdır.

gençlerin, hatta her insanın mutlu yüzeyselliği: yaşamlarının her anında kendilerini mükemmel görebilirler ve ne doğruyu, ne yanlışı, ne yükseği ne alçağı sorarlar; sordukları sadece kendilerine uygun gördükleridir.

kendi yapamadıkları şeyleri oğullarının gerçekleştirdiğini görmek bütün babaların hayalidir.

5.9.19

albert einstein

george sylvester viereck

1879'da almanya'nın ulm şehrinde doğan, kısmen orada, kısmen italya'da ve kısmen isviçre'de, isviçre ve alman vatandaşı olarak öğrenim gören einstein, uluslararası kıskançlıklara bir öğretmenin kavga eden öğrencilerine baktığı gibi bakıyor. politik olarak sosyalizme yakın. pasifizme nihai ideal olarak bakıyor.

yoksul bir yahudi, bir sosyalist ve bir pasifist olan einstein, sırtında bu dört engelin yükünü taşıyor. einstein, kendi çekingenliği de dahil olmak üzere tüm engelleri, beyin kuvveti ile fethediyor. mutlakiyet hariç hiçbir siyasi yönetimi reddetmiyor.

"bizim kendi geleneklerimizi feda etmemiz için hiçbir neden yoktur. standartlaştırma, yaşamın renklerini çalar. her etnik grubu özel geleneklerinden mahrum bırakmak, dünyayı büyük bir ford fabrikasına dönüştürmektir. otomobilleri standartlaştırmaya inanırım fakat insanlara bunu yapmaya inanmam. standartlaştırma, amerikan kültürünü tehdit eden büyük bir tehlikedir."

einstein'ın kaderle mücadelesi damağında acı bir tat bırakmamıştır. yüzünün her çizgisi bir nezaket göstergesidir. bunlar aynı zamanda boyun eğmeyen bir gururun göstergeleridir. bazı arkadaşları ve hayranları, onun birikimleriyle bir yazlık ev inşa etmeye karar verdiğini öğrendiler ve ona bir arsa armağan etmeyi teklif ettiler. ancak einstein başını sallayarak hayır demiş ve bir talmud bilgeliğiyle eklemiş:

"kabul ettiğimiz her hediye bir bağdır. bazen hiçbir şey vermeden elde ettiğimiz şeyler için en büyük ücreti öderiz."

her ne kadar dünyanın hakkında en çok konuşulan bilim insanı olsa da, einstein itibarını sermayeye çevirmeyi kesinlikle reddediyor. bir amerikan sigarasını desteklemesi istendiğinde kahkaha atmıştı. önerdikleri para, yazlık evinin masraflarını ödeyebilirdi fakat einstein, şöhretin onu diğerlerinden ayırdığını bilerek dürüstlüğünü ne pahasına olursa olsun korumak zorunda olduğunu düşünüyordu.

her fırsatta, onunla röportaj yapmak isteyenlerden kaçıyordu. utangaçlığı, inzivasını gerekli kılıyor, karısı da bu inzivayı teşvik ediyordu. kendisini zorlayan teklif ve istek yığınlarını kontrol edemiyor, ünlülerden gelen mektupları bile cevapsız bırakıyordu. ama bir arkadaşından gelecek en küçük nota bile cevap veriyordu. gelen cömert tekliflere rağmen, teorilerini ve hayatını, popüler tüketim için üretilecek herhangi bir kitapta sömürmelerine izin vermedi. her seferinde şunları söyledi:

"bilimden para kazanmayı reddediyorum. benim şöhretim, pamuk balyaları gibi satılık değildir."

einstein, kendisine sunulan matematiksel ve teknik problemleri, yaşadığı apartman dairesinin en üst katında bulunan tavan arasının ıssızlığında çözüyordu. küçük tavan arasına yıllar önce ilk kazandığı paralarla aldığı ilkel mobilyaları koymuştu.

einstein'ın bu gizli sığınağında tuhaf ve nadir eşyalar görmeyi umuyordum. bu tavan arası bir orta çağ sihirbazının laboratuvarına benzeseydi şaşırmazdım. hayal kırıklığına uğradım. einstein, doktor faust'u taklit etmiyor. birkaç kitap var, ayrıca birkaç resim. faraday, maxwell, newton.. ne bir daire ne de bir üçgen gördüm. einstein'ın tek aleti kendi kafası. kitaplara ihtiyacı yok. beyni onun kütüphanesi.

masasından sadece bir çatı okyanusunu ve gökyüzünü görüyor. burada spekülasyonları ile birlikte yapayalnız. burada, modern bilimde devrim yaratan teorileri kafasından birer pallas* gibi fışkırıyor. burada, hiç kimse onun düşüncelerinin uçuşmasını engelleyemez. eşi bile bu kutsal yere ürpermeden giremiyor.

"mutluyum çünkü kimseden bir şey istemiyorum. para umrumda değil. dekorasyonlar, unvanlar veya ayrıcalıklar benim için hiçbir şey ifade etmiyor. övgü istemiyorum. işimden, kemanımdan ve yelkenli teknemden başka bana zevk veren tek şey çalışma arkadaşlarımın takdiridir."

albert einstein, kafasını kesintisizce çalışmalarına gömmüyor. su sporlarını çok seviyor. en sevdiği oyuncağı, tüm modern teknik iyileştirmelere sahip bir yelkenli. yelkenlisiyle nehirlerde ve göllerde eğleniyor. rüzgarla savaşırken göreliliği ve dördüncü boyutu unutuyor. sprey saçlarının gümüşü içinde parıldadığında ve güneş meleksi yüzüne  vurduğunda, düşünceleri bükülen uzay-zamandan uzaklaşıyor.

profesör einstein, bir matematikçiden çok bir müzisyene benziyor. yarı özür dileyen hüzünlü bir gülümsemeyle itiraf etti:

"eğer bir fizikçi olmasaydım muhtemelen bir müzisyen olurdum. çoğunlukla müzik içinde düşünüyorum. hayallerimi müziğin içinde yaşıyorum, hayatıma müzik açısından bakıyorum."

neredeyse hiç halkın arasına çıkmıyor çünkü nereye giderse gitsin onu hemen tanıyorlar. popüler restoranlara yapılan tüm davetleri reddediyor. ancak şöhreti onu yalnızlık aramaya zorlasa da o sosyal bir insan. gerhart hauptmann ve profesör schrödinger gibi arkadaşlarıyla kendi yemek masasında sessiz sohbetler yapmayı çok seviyor. çok az okuyor. modern kurgu ilgisini çekmiyor. bilimde bile kendisini büyük ölçüde kendi özel alanıyla sınırlıyor.

"belli bir yaştan sonra okumak, zihni yaratıcı arayışlarından çok fazla saptırır. çok fazla okuyan ve kendi beynini çok az kullanan her insan, tembel düşünme alışkanlığına düşer. tıpkı tiyatroda çok fazla zaman geçiren bir adamın, kendi hayatını yaşamak yerine tiyatrodaki yaşamlara özenmesi gibi."

einstein kendi alanındaki her gelişmeyi büyük bir ilgiyle izliyor. bir bakışta bir denklem sayfasını okuma yeteneğine sahip olan einstein, yarım saat içinde yepyeni bir matematik sistemine hakim olabilir.

ona en büyük çağdaşlarının kim olduklarını sordum. esprili bir şekilde gözleri parlayarak cevapladı:

"bizim zamanımızın ruhu gotiktir. rönesans'ın aksine, birkaç öne çıkan kişiliğin hakimiyeti yoktur. 20. yüzyıl akıl demokrasisini oluşturdu. sanat ve bilim cumhuriyetinde, çağımızın entelektüel hareketlerinde eşit derecede önemli rol oynayan birçok insan vardır. önemli olan şey bireyden ziyade çağdır. galileo veya newton gibi baskın şahsiyetler yoktur. 19. yüzyılda bile diğerlerini geride bırakan birkaç dev vardı. bugün, genel düzey, dünya tarihinde hiç olmadığı kadar yüksektir; ancak duruşuyla diğerlerinden anında ayırt edilebilen yalnızca birkaç insan vardır."

"insanın en azından sınırlı bir anlamda özgür bir varlık olduğuna inanmıyor musunuz?" diye sordum. einstein hoşnut bir gülümsemeyle cevap verdi:

"schopenhauer'a inanıyorum. istediğimiz şeyi yapabiliriz ancak sadece yapmak zorunda olduğumuz şeyi isteyebiliriz. yine de pratikte, irade özgürlüğü varmış gibi davranmaya mecburum. medeni bir toplulukta yaşamak istiyorsam insan sorumlu bir varlıkmış gibi davranmalıyım. felsefi olarak, bir katilin suçundan sorumlu olmadığını biliyorum. bununla birlikte, kendimi hoş olmayan temaslardan korumak zorundayım. onu suçsuz olarak düşünebilirim ama onunla çay içmemeyi tercih ederim."

"bilinçaltına karşı tutumunuz nedir? freud'a göre, zihnimizin alt tabakasına kalıcı olarak kaydedilen ruhsal olaylar hayatımızı şekillendiriyor ve bozuyor."

"materyalist tarihçiler ve filozoflar ruhsal gerçekleri ihmal ederken freud da bu gerçeklerin önemini abartmaya meyillidir. psikolog değilim ama bana göre fizyolojik faktörlerin, özellikle iç salgı bezlerimizin kaderimizi kontrol ettiği açıktır. bütün sonuçlarını kabul etmeye hazır değilim; ancak freud'un çalışmalarını insan davranış bilimine son derece değerli bir katkı olarak görüyorum. bence onun yazarlığı psikologluğundan bile daha iyi. freud'un parlak tarzı, schopenhauer'dan bu yana emsali görülmemiş bir şeydir."

"insan çabasının hikayesinde ilerleme gibi bir şey var mıdır?"

"görebildiğim tek ilerleme organizasyondaki ilerleme. sıradan bir insan kendi deneyimlerinden önemli bir fayda sağlayacak kadar uzun yaşayamaz. öyle görünüyor ki, hiç kimse başkalarının deneyimlerinden de faydalanamıyor. hem baba hem de öğretmen olarak, çocuklarımıza hiçbir şey öğretemeyeceğimizi biliyorum. onlara ne yaşam bilgimizi ne de matematik bilgimizi iletebiliriz. her biri kendi dersini yeniden öğrenmeli."

"hayal gücünüze bilginizden daha çok güveniyorsunuz."

"hayal gücümden özgürce faydalanmama yetecek kadar bir sanatçıyım. hayal gücü bilgiden daha önemlidir. bilgi sınırlıdır. hayal gücü dünyayı kapsar."

"kendinize bir alman mı yoksa bir yahudi olarak mı bakıyorsunuz?"

"her ikisi de olmak oldukça mümkün, kendimi bir insan olarak görüyorum. milliyetçilik çocukça bir hastalıktır. insanlığın kızamığıdır."

"ben bir deterministim. dolayısıyla özgür iradeye inanmıyorum. yahudiler özgür iradeye inanır, insanın kendi hayatını şekillendirdiğine inanırlar. ben bu doktrini felsefi açıdan reddediyorum. bu bakımdan ben bir yahudi değilim."

"milliyetçiliğin yerine geçen ırka inanıyor musunuz?"

"ırk, en azından daha büyük bir birim oluşturur. yine de böyle bir ırka inanmıyorum. ırk sahtekarlıktır. tüm modern halklar hiçbir saf ırk kalmayacak kadar çok etnik karışımın bir araya gelmesidir."

ben, "alçak gönüllülüğünüz sizi yüceltiyor." deyince einstein omuzlarını silkeleyerek cevap verdi:

"hayır, ben hiçbir şey için övgü istemiyorum. her şey, başlangıç da son da, üzerinde kontrolümüz olmayan kuvvetler tarafından belirlenir. böcekler için olduğu kadar yıldızlar için de belirlenir. insanlar, sebzeler veya kozmik tozlar, hepimiz görünmez bir oyuncu tarafından uzaktan çalınan gizemli bir melodi ile dans ediyoruz."

einstein ayaklandı ve özür dileyerek ayrıldı. neredeyse gece yarısıydı. yaklaşık üç saattir konuşuyorduk. "kocamın," dedi bayan einstein, "önemli işleri var. ama gitmenize gerek yok. burada kalıp benimle konuşmaz mısınız?"

uzun süre konuştuk.

einstein tavan arasına çıktığında karısı onun kuyruğuna yapışmıyordu. einstein yalnız kalmak istediğinde ise bayan einstein kendisini onun hayatından tamamen siliyordu. bayan einstein kocasını uyumsuz temaslardan esirgiyor ve kutsal ateşi koruyan bir vesta bakiresinin bağlılığıyla kocasının zihin huzurunu koruyordu.

şüphesiz ki einstein, daha az fedakarlık yapan bir eşle, adını ölümsüzlerin arasına yazdıran böylesine keşifler yapamazdı. bu yüzden güneşi ve tüm yıldızları harekete geçiren aşk, albert einstein'ın dehasını yalnız yolunda ayakta tutar.

* pallas, zeus'un kafasından, bir balta darbesiyle dünyaya gelen yunan tanrıçasıdır. bakınız: pallas athena.

via evrim ağacı

3.9.19

mutluluğun peşinde

yuval noah harari

sanatsal yaratıcılığımız, politik bağlılıklarımız ya da dindarlığımızın büyük bir kısmı esasen ölüm korkusuyla beslenir.

ölüm korkusu üzerinden müthiş bir kariyer çizen woody allen, "beyaz perdede sonsuza kadar yaşamayı diliyor musunuz?" sorusuna, "evimde yaşayabilmeyi tercih ederim." diyerek cevap verir ve ekler: "çalışmalarımla değil, ölmeyerek ölümsüz olmak istiyorum."

ebedi zaferler, milliyetçi anma törenleri ya da cennet hayalleri, allen gibi aslında ölmek istemeyen insanlar için oldukça zayıf alternatiflerdir. insanlar bir kere gerçekten ölümden kaçabileceklerine inanırlarsa -iyi ya da kötü sebeplerle- onların yaşama arzuları sanat, ideoloji ve dinlerin yükünden kurtularak ve karşısına çıkanı önüne katarak bir çığ gibi büyüyecektir.

insan en yüce değer olarak hayattan ziyade mutluluğu yüceltmiştir. antik yunan düşünürü epikuros, tanrılara tapınmanın zaman kaybı olduğunu, ölümden sonrasının olmadığını ve mutluluğun hayatın tek gerçek amacı olduğunu savunur.

kişi başına düşen gsmh 20. yüzyılda ulusal başarıları değerlendirmek için kullanılan en önemli kıstas kabul edildi. bu açıdan bakıldığında, her vatandaşı ortalama 56 bin doların üzerinde mal ve hizmet üreten singapur, vatandaşları sadece 14 bin dolar üretebilen kosta rika'dan daha başarılı bir ülkedir. ancak bugünün düşünürleri, siyasetçileri, hatta ekonomistleri bile gsmh kıstasını gsym ile yani gayri safi yurt içi mutlulukla desteklemek, hatta değiştirmek istiyorlar. sonuçta insanlar üretmek değil mutlu olmak istiyorlar. üretim, mutluluğun maddi temeli olduğu için önemlidir. ancak üretim amaç değil sadece bir araçtır. art arda gelen anketler kosta rikalıların hayat memnuniyetinin singapurlulardan çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor. peki siz çok üreten mutsuz bir singapurlu mu, yoksa az üreten mutlu bir kosta rikalı mı olmak istersiniz?

bu mantık 21. yüzyılın ikinci temel hedefi olarak insanoğlunu mutluluğa ulaşmaya yönlendiriyor ve mutluluk hedefi ilk bakışta oldukça basit bir proje gibi duruyor. kıtlık, salgın ve savaşlar sona erdiyse, insanlık daha önce eşi benzeri görülmemiş bir refah ve barış dönemine girdiyse, beklenen yaşam süresi hızla yükseliyorsa insanlar bunlarla mutlu olmalılar değil mi? hayır.

epikuros hayatın tek gerçek amacı olarak mutluluğu tanımlarken takipçilerini mutluluğa ulaşmanın çok zor bir uğraş olduğu konusunda uyarır. maddi kazançların tatmini uzun soluklu değildir. öyle ki para, ün ve keyif peşinde körlemesine koşmak bizi sadece daha da aciz kılacaktır. örneğin epikuros ölçülü yemeyi ve içmeyi, cinsel dürtülere gem vurmayı salık verir. derin bir dostluk uzun vadede çılgın eğlencelerden daha fazla mutlu edecektir. epikuros yapılması ve sakınılması gerekenlerin kapsamlı bir etik haritasını oluşturarak mutluluğa giden güvenilmez patikada insanlara yol gösterici olmaya çalışmıştır.

epikuros'un bir bildiği var, bu açık. mutlu olmak hiç de kolay değil. geçtiğimiz yıllarda edindiğimiz benzeri görülmemiş kazanımlarımıza rağmen, günümüzdeki insanların mazide kalmış atalarından hatırı sayılır derecede daha mutlu olduğunu söylememiz pek de mümkün değil. hatta yüksek refah, güven ve huzura rağmen gelişmiş dünyadaki intihar oranlarının geleneksel toplumlara kıyasla çok daha yüksek olması da bu görüşü destekler.

peru, guetamala, filipinler ve arnavutluk gibi yoksulluk ve siyasi istikrarsızlıktan mustarip, gelişmekte olan ülkelerde her yıl yaklaşık 100 bin insanda bir kişi intihar etmektedir. isviçre, fransa, japonya ve yeni zelanda gibi varlıklı ve huzurlu ülkelerdeyse bu oran 100 bin insanda yirmi beştir. 1985'te birçok güney koreli yoksul, eğitimsizdi ve geleneklere tabi olarak otoriter bir diktatörlüğün altında sürdürüyordu yaşamını. bugün güney kore öncü bir ekonomik güç, vatandaşları dünyanın en eğitimli insanları arasında ve göreceli olarak liberal demokratik bir yönetimin altında istikrarlı bir gidişatın keyfini sürüyor. ne var ki 1985'te her 100 binde yaklaşık dokuz güney koreli kendini öldürürken, bugün bu oran üçe katlanarak 100 binde otuza kadar yükseldi.

orta çağ'da aç bir köylüyü memnun etmek için bir parça ekmek yeterliydi. peki sıkılmış, yüksek maaşlı, fazla kilolu bir mühendisin keyfini nasıl yerine getirebilirsiniz?

psikolojik açıdan mutluluk nesnel şartlardan çok beklentilere dayanır. mutlu ve esenlik içinde bir düzeni yöneterek memnun olamayız. aksine, gerçeklik, beklentilerimizle buluştuğunda tatmin oluruz. kötü olansa şartlar iyileştikçe beklentilerin balon gibi şişmesidir.

insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.

biyolojik olarak hem beklentilerimiz hem de mutluluğumuz ekonomik, sosyal ya da politik koşullarla değil biyokimyamızla belirlenir. epikuros'a göre haz aldığımız ve acı çekmediğimiz sürece mutluyuzdur.

doğanın insana hükmeden iki efendisi olduğu fikrini jeremy bentham da sürdürür; yaptığımız, söylediğimiz ve düşündüğümüz her şeyi haz ve acı belirler. bentham'ın halefi john stuart mill mutluluğun acının yokluğu olduğunu ve hazdan başka bir şey olmadığını söyler; haz ve acının ötesinde iyi ya da kötü yoktur. iyi ve kötüyü tanrı'nın kelamı ya da milli çıkarlar gibi başka yerlerde bulmaya çalışan herkes sizi ve muhtemelen kendini de kandırmaktadır.

biyokimyasal sistemimiz nesiller boyunca mutluluğumuzu değil, sağ kalma ve üreme ihtimalimizi artıracak şekilde evrildi. biyokimyasal sistemimiz, sağ kalmaya ve üremeye yardımcı olan davranışları haz veren duygularla ödüllendirir. bunlar sadece geçici hilelerdir. açlık hissinden kurtulmak ve keyifli orgazmların tadını çıkarmak, yemek ve eş bulmayı gerektirdiği için mücadele ederiz. ancak haz veren duygular ve keyifli orgazmlar çok uzun sürmez, o anları tekrar yaşamak istiyorsak dışarı çıkıp daha fazla yemek ve eş aramamız gerekir.

insanlar unutmak için alkol, huzurlu hissetmek için kenevir, dinç ve öz güvenli hissetmek için kokain ve metamfetaminler tüketiyor; kendinden geçmek için ecstasy, beatles şarkısı "lucy in the sky with diamonds" misali elmaslar eşliğinde bulutların üzerinde hissetmek içinse lsd kullanıyor.

her gün milyonlarca insan akıllı telefonlarının hayatlarını biraz daha kontrol etmesine izin veriyor ve daha etkin antidepresanlara başlıyor.

zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp çabucak kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

1.9.19

rüzgârın yırtık yeri

metin altıok



saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
sen kimin yetimisin
kimi bekliyorsun durduğun yerde
sağır bir günün sonunda dilsiz bir gece
sarıp sarmalıyor seni
gökyüzü gıcırtıyla kapanıyor üstüne
bak ömrün yarılandı
karanlığı kullanmayı öğrenmelisin
yazısı akmış ıslak bir sayfa elinde
yara bere içinde morarıyor şiirlerin

artık tutunacak kimsen kalmadı
nasıl biliyorsan öyle düğümle zamanı
bütün ölümleri gör
birini evlat edin kendine
oysa sen, boş bir kabın taş darası
yine de denkleştirip gidiyorsun hayatı
tuzağa yem, hançere bağ oluyorsun
zehire katıyorlar seni, şair ne duruyorsun
gemilere bin, trenlere atla
kimsenin umursamadığı, hiçbir işe yaramayan
kaldır şu gereksiz tanıklığı ortadan

ne kadar tıkasan kulaklarını
duymamaya çalışsan
göğsünde bir titreşimdir konuşmaları
görmesen seslerden anlıyorsun
kazdıkları çukuru, ördükleri duvarı
çakılısın buzdan çivilerle
boynu bükük bir haçın üstüne
yerde buluyorsun kendini her sabah
yeniden gerilmek üzere
saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
daha ne bekliyorsun durduğun yerde

katmerli yalanı gördün, yalınkat gerçeği
bilicinin ürpererek söylediği
sevgi gereksinimlerini gördün kimilerinin
tırnaklarını bilemek için
yılanın deri değiştirmesini
gülüşün kurdunu, sineğini gözün
yüreğinde bir ağaç gürültüyle devrilirken
aksayarak yürüyen umudun arkasından
gülün kanayan hüznünü gördün

işte tanıksın ölümün pazarlık ettiğine
toptan ve perakende
pantolon ütüsünün keskinliğine
bozulup bütünlenmesine paranın
mevsimsiz bir çocuğun kekre yüzüne
yabancı işçiliğine martının
deniz olmayan bir uzak ülkede
daha binlerce, binlerce şeye
yaz bunları ve imzala sana yetecekse

bana delik deşik bir yürekle
pası küfü, çürümeyi söyle
yangın yerlerinin katran gözyaşlarını
bana göçüğün kırık kemiklerini
sancısını suyun, rüzgarın yırtık yerini
ve bunlardan payına düşeni söyle
ne kadarı kaldı babandan
sen ne ekledin üstüne
acının sana getirdiği ürem ne
şair bana mutluluktan söz etme
beyaz baston kullanan bir dille

işte tanıksın daha nelere
testi gömüyorlar göğsüne eskisin diye
keçe gibi kimi zaman, parlatmak için
bakır kaplara sürüyorlar seni
şair hiçbir tansık bekleme
dolaş yıkıntılar, çöplükler içinde
sen ey gülünç ve deli mesih
ölmeyi bilmediğine göre
saçlarında şimşek parçaları, dilinde kırağı
pelteleşmiş yapışkan haçını
ıslık çalarak sokaklarda sürükle