29.9.19

uzun lafın kısası

martialis: her yerde olan hiçbir yerde değildir.

charles bukowski: gerçek kahkaha bire yirmi veren atı bulmaktır.

yuval noah harari: zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

lewis namier: insan, siyasal öğreti ve dogmalarla zihninin serbestçe çalışmasını ne kadar az engellerse, düşüncesi için o kadar iyidir.

samuel beckett: yaşam diye bilinen sendrom tedaviye olanak tanımayacak kadar dağınıktır. tedavisi mümkün her tanıya karşılık kötüleşen bir başkası ortaya çıkar. insanları gereksinmeleri bir kısır döngü yaratır. eksikliğin niceliği asla değişmez.

thomas hardy: aşk, katı, gündelik gerçek yığınlarının arasındaki çatlaklarda yeşerir.

lev troçki: insan bir devrimi ya da bir savaşı önceden kestirebilir; fakat sonbaharda bir yaban ördeği avının sonuçlarını önceden kestirmesi imkansızdır.

jean meslier: aklımı hiçbir zaman kurban etmeyeceğim. çünkü, yalnız bu akıl, bana iyiliği kötülükten, hakkı batıldan ayırt ettirebilir.

albert caraco: bizim aramızdaki hiçbir sorumlunun felaketi öngörecek cesareti yoktur, itiraf edecek cesareti hiç yoktur. günümüzün koşulsuz buyruğu iyimserliktir. dipsiz uçurumun kıyısında bile iyimserliğimizi koruyoruz.

michel houellebecq: çözülmemiş bir olay eski bir yara gibidir, size asla huzur vermez.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

28.9.19

kahkaha

nilgün marmara

ben yalnızca güneşten utandım, hayatım boyunca.

düz duvara tırmanan bir aklım olsaydı diyorum, hiç durmadan koşuşturan, atlayan zıp zıp bir akıl. her şeyin ötesine berisine sıçrayan akılların havsalaların alamayacağı bir akıl. bu eksiksiz gediksiz kaydeden vücudun, bu anı deposunun tüm koordinatlarını belirleyebilecek, yaşarken sonsuzca, sonsuzca yazabilecek bir akıl.

uçurumlar var diyorum, insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında insanın.

kızıl yapraklar hep bir olup dönüyorlar bir yerlerde, boğazımıza birer düğüm yerleştirmek için, sonra uzaktan uzağa hep bu düğümleri bilmemiz, bildirmemiz, yaşatmamız, öldürmemiz için. konuklarız yani yeryüzünde, gökyüzünde verilmiş yaşam payında.

bir kakül kestim alnıma geri döndürmek için el yazısını garip imlere. yüzüme düşen besleme perçemi çocuk taşkınlığı şimdi, hüznüyle birlikte.

çok üzüldü zaman, bir çift hünsa terlikte uzlaştı ve ay çarpmasıyla kendine döndü, uzun bir gece ışığında yitebilir pervanenin utkusuz uçuşu bir cam ağacına yapıştı. gün boyu pinası bir bir kırıldı zamanın, mavi pembeye karıştı, sonra yine ay camına tırmandığında terlikler, üzüntüsü zamana vardı.

her yüzeyi tahtadan küçücük bir ev içi kızıyım ben şimdi.

bu parçaları ruhuna bir japon'un ruhu değmiş biri olarak size göndermekle göneniyorum. okuyun, okuyun da anlayın "anlamak" nasıl bir şeydir bu dokusundan bal rengi sonsuz bir acı sızdıran yerküredeki kusurlu varoluşumuzu.

üzerimden trenler, kamyonlar, tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda.

dilsizliğimi, uzam ve insanın eksikliğinin genliğinde öğrendim.

içimdeki tüm çerçöp, kırpıntı, talaş, çapak vb. "dozu arttırın" diye emrediyor ve çok ilaçlar içiyorum. ve her gün nasıl yaşadığıma, yaşayabildiğime, her an, her durumda yine ve yeniden usanmadan bitimsiz şaşırıyorum.

ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

27.9.19

okumak

alberto manguel

teoloji ve fantastik edebiyat dışında, evrenimizin belli başlı özelliğinin anlam eksikliği ve gözle görülür amaç yoksunluğu olmasından kuşku duyan birkaç kişi ancak çıkar. yine de şaşırtıcı bir iyimserlikle yazı tomarlarından, kitaplardan, bilgisayar yongalarından, ister somut olsun ister sanal ya da başka türlü, dünyaya akıl ve düzen kazandırmak gibi acınası bir çabayla kütüphane raflarından sonra kitaplıklardan toplayabildiğimiz kadar kırpık bilgileri bir araya getirmeyi sürdürürüz; aksine inanmak istesek de uğraşlarımızın başarısızlıkla sonuçlanmaya mahkum olduğunu bile bile.

seneca, önem vermemiz gerekenlerin yalnızca çağdaşlarımızın ve kendi yurttaşlarımızın yazdıkları olduğunu reddediyordu. seneca'ya göre bir kütüphanede gönlümüzün çektiği herhangi bir kitabı seçebiliriz; her okur, diyordu, kendine ait geçmişi yaratabilir. ana-babalarımızı kendimiz seçmediğimiz yollu yaygın kanının aslında gerçek olmadığını belirtmişti; kendi atalarımızı seçme gücümüz vardı. kendi kitaplığına işaret ederek, "işte doğuştan soylu olan aileler" diye yazar. "hangisine mensup olmayı diliyorsanız onu seçin. böyle bir kabullenme size yalnızca ün kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda mal mülk kazandırır; üstelik bunu aşağılık veya değersiz bir ruhla kollamanız gerekmez; ne kadar çok insanla paylaşırsanız o kadar büyüyecektir. ölümlülüğünüzü uzatmanın biricik yolu budur, onu ölümsüzlük kılmak değil. bu gerçeği anlayan herkes, insanlığın sınırlarından muaftır."

26.9.19

aklın kapısında

john milton


bilgi gıdadır
aklın alabileceği her şeyi yeterince öğrenmek gerekir
ve sıkıntı yaratır her şeyin fazlası da

içten iyi olursan hiçbir dış yardım gerekmez
tüm kötülük eğilimleri senden kaçar, uzaklaşır
ve genellikle şüphe uyur ama akıl yine de uyanıktır
aklın kapısında
hayatı ne çok sev ne de nefret et ondan ama iyi yaşa

25.9.19

ludmila

nikos kazancakis

bir zamanlar diyordum ki: bu türk'tür, bu bulgar'dır ve bu yunan'dır. ben, vatan için öyle şeyler yaptım ki patron, tüylerin ürperir; adam kestim, çaldım, köyler yaktım, kadınların ırzına geçtim, evler yağmaladım. neden? çünkü bunlar bulgar'mış ya da bilmem neymiş. şimdi kendi kendime sık sık şöyle diyorum: hay kahrolasıca pis herif, hay yok olası aptal! yani akıllandım, artık insanlara bakıp şöyle diyorum: bu iyi adamdır, şu kötü. ister bulgar olsun, ister rum, isterse türk! hepsi bir benim için. şimdi, iyi mi, kötü mü, yalnız ona bakıyorum. ve ekmek çarpsın ki, ihtiyarladıkça da, buna bile bakmamaya başladım.

ulan, ister iyi ister kötü olsun be! hepsine acıyorum işte! boşversem bile, bir insan gördüm mü içim cız ediyor. nah diyorum, bu fakir de yiyor, içiyor, seviyor, korkuyor, onun da tanrısı ve karşı tanrısı var, o da kıkırdayacak ve dümdüz toprağa uzanacak, onu da kurtlar yiyecek. hey zavallı hey! hepimiz kardeşiz be! hepimiz kurtların yiyeceği etiz. ve bu bir kadınsa, gayri o zaman, vallahi ağlayasım geliyor. sen ikide bir, kadınları seviyorum diye benimle alay edersin. nasıl sevmeyeyim be! nasıl acımayayım ki, onlar zayıf yaratıklardır, ne yaptıklarını bilmezler; memelerinden tutuversen kapılarını açıp teslim olurlar.

ben, bir zamanlar yine bir bulgar köyüne girmiştim. namussuz bir yunan köy ihtiyar kurulu üyesi beni ihbar etti, kaldığım evde sarıldım. dama fırladım, damdan dama atladım. ayışıklı bir geceydi. kaçmak için kedi gibi taraçadan taraçaya atlıyordum. ama gölgemi görüp damlara çıktılar, beni yaylım ateşe tuttular. ne yapabilirdim? bir avluya atladım; avluda uyuyan bir bulgar karısı geceliğiyle fırladı, beni görünce ağzını açıp bağırmak istedi; ama elimi uzatıp dedim ki: "aman! aman! sus!" ve göğsünü tuttum. kadın sararıp mayna etti. yavaşça "gir içeri" dedi, "görmesinler bizi!" içeri girdim, elimi sıktı: "yunan mısın?" dedi. "evet, yunan'ım, beni ele verme!" deyip belinden yakaladım. ses çıkarmadı. birlikte yattık. kalbim hazdan titriyordu. "nah" diyordum, "nah ulan zorba, kadın bu demektir, insan bu demektir! bu bulgar mı, rum mu, hamhum şaralop mu? aynı şey be; insandır, insan! öldürmekten utanmıyor musun? tuh sana!"

onunla birlikteyken, onun ılıklığı içinde olduğum sürece bunları düşünüyordum. ama "o kuduz köpek vatan" bırakmaz ki! sabahleyin, dul bulgar karısının verdiği bulgar elbiselerini giyerek kaçtım; merhum kocasının elbisesini sandıktan çıkarıp vermişti; tekrar geleyim diye de dizlerimi öperek yalvarıyordu. evet, evet, ertesi gece oraya gene döndüm; ama yurtsever olarak; evcilleşmez bir canavar olarak; bir teneke petrolle döndüm. köyü yaktım. o zavallı kadın da birlikte yanmış olmalı. adı ludmila idi.

23.9.19

insan

louis-ferdinand celine

her alanda, asıl yenilgi unutmaktır; özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız; öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız; insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.

bu dünyada yoksullar için eşek cennetini boylamanın belli başlı iki yöntemi vardır; ya barış zamanında, hemcinslerinin mutlak umursamazlıklarının kurbanı olarak ya da savaş gelip çattığında, aynı hemcinslerinin adam öldürme tutkularının kurbanı olarak. başkaları sizi düşünmeye başlarlarsa bilin ki akıllarına gelen ilk şey sizi işkenceye yatırmaktır, sadece bu. onların ilgisini ancak kanlar içindeyken çekebiliriz, o adilerin!

eğitim görmek insanı değiştiriyor, insanın gururunu oluşturuyor. yaşamın özüne ulaşabilmek için bu yollardan geçmek gerek. önceleri, tek yaptığımız şey etrafında dolanmak. insan her şeyi aşmış olduğunu sanıyor ama sudan şeylere takılıyor. fazla düş kuruyor. sözcüklerin üzerinden kayıp geçiyor. bunlar hoş şeyler. yalnızca niyetler, görüntüler. kararlı olan insana başka şey gerek. ölüm peşinizden koşarak geliyor, acele etmekte yarar var; üstelik bir yandan aranırken bir yandan da karnınızı doyurmak gerek ve sonra da üstüne üstlük savaşın altından sıyrılabilmek gerek. yani işimiz çok. pek de kolay değil.

insanlar bir komediden diğerine sürüklenirler. o arada oyun sahneye konmamıştır; henüz oyunun sınırlarını, kendileri için biçilen uygun rolü algılayamazlar; öyle olunca da orada, olayların karşısında kalakalırlar, boş gezerler, içgüdüleri şemsiye gibi kapanmıştır, tutarsızlıklar içinde sallayıp attırıverirler, kendi özlerine indirgenmişlerdir, yani bir hiçliğe. bakacak trenden mahrum öküzler.

22.9.19

sanat

walter benjamin

her gerçek hikâye, açık ya da örtük biçimde, yararlı bir şeyler barındırır.

büyük yazarlar tamamlanmış yapıtlardansa ömür boyu üzerinde uğraşmaya devam ettikleri fragmanların yükünü daha çok hissederler. çünkü sonuçlardan benzersiz bir haz duyanlar, ancak nispeten zayıf ve kafası karışık olanlardır; bu bütünlenmenin kendilerini hayata iade ettiğini düşünürler. oysa deha her kesintiyi, kaderin her vuruşunu, işliğinde çalışırken dalıverdiği müşfik uyku gibi karşılar. ve bunlardan fragmanlarla tılsımlı bir çember örer. "deha zahmettir."

yapıtlarımda alıntılar silahlı eşkıyalara benzer, gelip geçenleri kanaatlerinden ederler.

aslında, "sonra ne oldu" sorusunun geçerli olmadığı hiçbir hikâye yoktur.

paul valéry: sanat yapıtını, bizde uyandırdığı hiçbir fikrin, bize salık verdiği hiçbir davranış tarzının onu tüketmeye, onu bitirmeye yetmemesinden tanırız. hoş kokulu bir çiçeği istediğimiz kadar koklayabiliriz; içimizde arzu uyandıran bu kokuyu bırakıp, gidemeyiz ve hiçbir hatıra, hiçbir fikir, hiçbir davranış tarzı onun bu etkisini silemez ya da bizi üzerimizdeki iktidarından kurtaramaz.

bir sanat yapıtı yaratmayı amaç edinen kişi de aynı etkinin peşindedir.

"onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine," der masal. bir zamanlar insanlığın ilk hocası olan, bu yüzden de bugüne kadar çocukların ilk hocası olarak kalan masal, hikâyede gizlice sürdürür yaşamını.

21.9.19

yazgı

hermann hesse

hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez. haydutların ve zar atıp kumar oynayanların içinde bekleyen bir buddha, brahmanların içinde bekleyen bir haydut vardır.

insanların çoğunun gerçeğe bu kadar aykırı bir yaşam sürmesinin nedeni, kendileri dışındaki görüntüleri gerçek saymaları, içlerindeki dünyaya ise asla söz hakkı tanımamalarıdır. evet, bu mutlu kılabilir insanı. ama insan bir kez işin bilincine vardığında, çoğunluğun izlediği yolu seçmesi diye bir şey söz konusu olamaz.

herkes gün gelip kendisini babasından, öğretmenlerinden ayıracak adımı atmak, yalnızlığın tokadını bir bakıma yemek zorundadır; ne var ki, insanların çoğu buna pek katlanamaz; kısa süre sonra yine siner, kendilerine sığınacak bir yer ararlar.

insan kendi düşünü bulmak zorundadır. o zaman kolaylaşır yol. ama hep sürüp gidecek bir düş de gösterilemez; her düşün yerini bir yenisi alır; hiçbir düşü sımsıkı kavrayıp bırakmamaya kalkmamalıdır insan.

insanların yürüyüş yönünü etkileyen bütün kişiler, böyle bir gücü gösterebilmişlerse, nedeni, istisnasız tümünün de yazgı denen şeyi göğüslemeye hazır olmasıdır. musa ya da buddha, napolyon ya da bismarck; hepsinde böyle olmuştur.

19.9.19

hayat

henry miller

"hayat" demiş emerson, "insanın sabahtan akşama kadar düşündüklerinden ibarettir." öyleyse gerçekten, benim hayatım devasa bir bağırsaktan başka bir şey değil. bütün gün yemek hayalleri kurduğum yetmezmiş gibi, geceleri de düşünü görüyorum.

hayatını kahramanca sürdürecek ve dünyayı kendi gözünde daha dayanıklı kılacak bir adamım ben. eğer, bir zayıflık ya da rahatlama ya da ihtiyaç anında buharımı, sözcüklerle soğutulmuş kor halinde öfkemi salıyorsam; canım, ister alın, ister almayın.. ama beni rahatsız etmeyin! ben özgür bir adamım ve özgürlüğüme ihtiyacım var. yalnız kalmaya ihtiyacım var. yalnız kalıp utancımı ve umutsuzluğumu sorgulamaya ihtiyacım var. güneş ışığına ve kaldırım taşlarına yanımda kimse olmaksızın ihtiyacım var; konuşmaksızın, kendimle yüz yüze, yüreğimin müziği eşlik etsin bana yeter. ne istiyorsunuz benden? söyleyecek bir şeyim olduğu zaman yazıp yayınlatıyorum zaten. verecek bir şeyim olduğunda, veriyorum. gözetleme merakınızdan iğreniyorum. övgüleriniz beni aşağılıyor. çayınız zehirliyor!

18.9.19

tek eşlilik

adam phillips

tek gerçek tek eşli ilişki, kendi kendimizle olandır.

herkes kendinden esirgenen şey konusunda saplantılıdır. başka bir deyişle, tek eşliliğe inanmak, tanrıya inanmaktan pek farklı değildir.

tek eşlilik doğanın harikalarından yalnızca biridir. doğada hiçbir şey bir diğerinden daha doğal değildir.

paylaşmanın bir erdem olduğuna inanabiliriz; hatta bunu çocuklarımıza da öğretebiliriz. ama en çok değer verdiğimiz şeyi, cinsel eşlerimizi paylaşmaya pek inanmaz gibiyizdir. yine de, eğer birini gerçekten seviyorsanız, ona sahip olduğunuz en iyi şeyi, eşinizi vermek istemez misiniz?

belki de dostluğun anlamı budur; belki de dostlarla sevgililer arasındaki fark da budur. dostlar paylaşabilir; sevgililerin ise başka bir şey yapmaları gerek. sevgililer fazla erdemli olmaya cesaret edemez.

tek eşlilik en iyi haliyle, beraber ölünecek birini bulma dileğidir; en kötü haliyle ise hayatta olmanın dehşetlerine bir şifa. bu ikisi sık sık karıştırılıyor.

tek eşliliğin zıddı yalnızca çokeşlilik değil, ilişkinin kendisinin yokluğu ya da imkânsızlığıdır.

kendini tek eşli olmak zorunda hisseden kişi, tıpkı kendini serbest olmak zorunda hisseden kişi gibidir. ikisine de bir şeyler fazlasıyla abartılı gelir. ikisi için de kaçınılması gereken bir felaket vardır. tek eşliler kendi çokeşli isteklerinden dehşete kapılırlar, serbest olanlar ise bağımlılıklarından. mesele, hangi felaketi tercih ettiğinizdir.

başlangıcımız ve sonumuz olarak tek eşlilik, bu hayat denen kargaşa için fazlasıyla, hüsnükuruntu derecesinde düzgün ve simetriktir.

on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir sürü insan tek eşlilik hakkında kuşkuya kapılır oldu. böyle bir şeyin var olup olmadığından emin değiller; ya da artık ona inanmıyorsak halimiz ne olacak, bundan emin değiller. eğer tanrı öldüyse, her şey mubahtır; ama tek eşlilik öldüyse ne yapacağız?

homofobinin, yabancı korkusunun ve tüm diğer fobilerin bize söylediği şudur: eğer tek eşliliği seçmezsek kaderimiz ya tecrit ya da kişiliksizliğin kaosudur. bir vaat değil bir tehdit yani.

tek eşliliğin erdemi, seksi kolayca mastürbasyona dönüştürebilmesidir; tek eşliliğin kötü yanı ise size başka bir şey bırakmamasıdır.

tek eşliliğin doruğu ayrılıktır. sadakatsizliğin doruğu tek eşliliktir. son, daima insanın ayağına dolanır. doruk, yanda kesilmenin en berbat biçimidir.

bağnazlık

cenap şahabettin

her tutsağa acırım; ama temelsiz düşünceler içinde kapalı kalanlara hepsinden çok.

kimi kişiler vardır ki yasalardan korkmazlar da nazar değmesinden ödleri patlar.

her bağnazlıkta katil bir nitelik vardır. tarihin bağnazlığı, olayların gerçekliğini öldürür; felsefenin bağnazlığı düşünceyi öldürür; dinin bağnazlığı, dini öldürür.

her mahpusa acırım, hurafeler ve telkinler mahpuslarına hepsinden daha çok.

nasıl ki tanrı'nın varlığı gerçek olmakla imansızlar tükenmez; tanrı'nın yokluğu kanıtlanmakla da bağnazlığın canı çıkmaz. ve tanrı ölse bile ilahiyat fakültesi yaşar.

yerleşmiş boş inancı, mantık değil ancak zaman yıkabilir.

henüz görmediğimiz ahireti anladım, diyenlere hayran oluyorum. çünkü ben gözümün önündeki dünyayı henüz anlayamadım.

bağnaz olan tutucular gözünde her değişim bir çöküntü eseridir.

kapıları bağışlamaya ve pencereleri özgürlüğe açılmayan tapınak, bence bir vicdan hapishanesidir.

ve günler yürümeye başladı

eduardo galeano

o gitmiş olanların ayak izlerini takip ediyorum. yitik bir haldeyim.

simon rodriguez: öğretim, şüphe etmeyi öğretmektir.

gerçeklik gerçekte olan şey değil, benim sana olduğunu söylediğim şeydir.

1990 yılında bugüne dek, eşcinsellik dünya sağlık örgütü'nün akıl hastalıkları listesinde yer aldı.

afganistan'a açılan savaş 2010 yılında gerekçesini itiraf etti: pentagon bu ülkede değeri bir trilyon doları aşan yatakların bulunduğunu açıkladı. bu yataklarda taliban yatmıyordu. altın, kobalt, bakır, demir ve özellikle de cep telefonlarıyla taşınabilir bilgisayarlar için vazgeçilmez olan lityum yatıyordu.

dünya giderek devasa bir karakola ve bu karakol da dünya boyutunda bir tımarhaneye dönüşüyor. bu tımarhanede deli olanlar kim? kendilerini öldüren askerler mi yoksa onlara öldürmeyi emreden savaşlar mı?

golf, 1000 yılı civarında iskoçya'nın yeşil düzlüklerinde çobanların can sıkıntılarını gidermek için küçük taşları tavşan yuvalarına sokmalarıyla doğmuş ve o zamandan beri vazgeçilmez olmuştur.

dünyanın harikalarından biri olmayı bilen efes'teki artemis tapınağı'nın inşası yüz yirmi yıl sürmüştü. isa'dan önce 356 yılında, tek bir gecede, tapınak küle dönüştü. onu kimin tasarladığını kimse bilmiyor. buna karşılık katilin adı hâlâ anılıyor. herostratus, kundakçı, tarihe geçmek istedi. geçti de.

haiti'de, eski bir gelenek tabutun mezara dümdüz bir yol izlenerek götürülmesini yasaklar. kortej onu zikzaklar çizerek ve oradan buradan dönüp dolaşarak götürür ki, ölü yönünü şaşırsın ve bir daha eve dönüş yolunu bulamasın.

her toplum hak ettiği suçlulara sahiptir. bütün savaşlar, kendilerinin yerine ölüme başkalarını gönderen savaşmaktan aşırı korkan ödlek hırsızlar arasında yapılır.

"abrakadabra" eski ibranicede şu anlama gelmekteydi: "ateşini sonsuza yolla."

kesin olan tek şey, üç yüz elli milyon yıl önce yusufçukların bedeninde kanatçıkların çıktığı ve birkaç milyon yıl içinde bu kanatçıkların sırf seyahat etme arzusuyla büyüyüp kanatlara dönüştüğü. yusufçuklar havada yolculuk eden ilk canlılar oldular.

"ve günler yürümeye başladı. ve onlar, yani günler, bizi yaptı. ve bu şekilde doğduk biz, yani günlerin çocukları, sorgulayıcılar, yaşamı arayanlar." (mayalara göre, yaradılış)

17.9.19

propaganda

jean-marie domenach

bütün devlet başkanları kitlenin yansımasının kendi kişiliklerine yönelmesi için çaba harcarlar; kimileri, hitler gibi, lirik ve neredeyse medyumluk yöntemleriyle birleşen yöntemlerle bağlamak isterler halkı kendilerine; kimileri de, roosevelt ve churchill gibi, yurttaşlarını dost bir dille kendi kaygılarını, kendi umutlarını paylaşmaya çağırırlar. "ben de sizlerden biriyim" ya da "kendinizi benim yerime koyun" türünden kanıtlamalar demokratik ülkelerde devlet adamlarının gözde kaynağıdır. acılı durumlarda, bizi koruyacak olan "baba"da bir sığınak bulma gereksinimi, kendimizi öndere yansıtmamızı kolaylaştırır. petain'in babaca propagandasının temelini bu duygunun kullanılması oluşturmaktaydı.

propagandanın en büyük çoğunluğun anlayabileceği bir anlatım gerektirdiği açıktır. ayrımlara, ayrıntılara elden geldiğince az inmeli, her şeyden önce konuyu bütün olarak, hem de en çarpıcı biçimde sunmalıdır. kendi kesinlemelerine kendi eliyle sınırlar koymakla söze başlayanlara kimse inanmaz. kalabalıkların gözüne girmek isteyen bir kimse için, "ben iktidara geldiğim zaman, memurlar şu kadar aylık alacaklar, aile ödenekleri şu kadar artacak vb." demektense, "herkes mutlu olacak" demek daha iyidir.

gerçeğin bir-iki bilgin kişinin yüreğinde sürmekle yaşayamayacağını kendi zararımıza anladık. var olması, fethetmesi için bir iklim gerekir gerçeğe. bütün sorunların kitle diliyle ortaya atıldığı bir yüzyılda, propagandanın gücünden yararlanılmadan böyle bir iklim, böyle bir güç alanı yaratılabileceğini sanmak boş olur. kamuoyunun arılığı gibi bir gizemle, propagandayı bir yana iterek sahtekarların başarısızlığa uğratılabileceğini sanmak da boştur.

davasının zayıf yanlarını gizlemeyen, sırası gelince hatalarını kabul eden ve bunlara çare bulacağını söyleyen bir adam -lenin gibi- durup dinlenmeden kendi başarılarından dem vuran bir yalancı pehlivandan daha çok güven uyandırır.

halklar düş kurmayı severler; ama artık masal dinlemek istemedikleri bir an da gelir. gerçekler, rakamlar, tanıklıklar istenir her yanda. söylevlerin, yazıların biçemi bile tumturaklılıktan, uyumluluktan sıyrılır; kısa, kesin tümceler, akılda tutulabilecek, sarsıcı kalıplar arar. sunuluşu bile propaganda kokan bir broşür okunmadan atılıverir. ve insan bir kez aldatıldı mı, kızgınlığı canlı kalır.

kahve

ahmet telli


büyükbüyük nine alacakaranlıkta bir gölge gibi kalkıp cezvesini, kallavi fincanını sessizce alırdı tel dolaptan. sonra cezvesini sürmek için maşasıyla külleri bir yana itince ahkerler belirirdi mangalda. öyle göz göz, öyle kıpkızıl, bütün geceyi ısıtan iri ahkerler. ve ben çocuk kalbimle onları mangala düşmüş yıldızlar sanırdım. büyükbüyük ninem, her gece bu yıldızlarda pişirirdi kahvesini.

15.9.19

sanatçı

erica jong

sanatçılar genellikle güçsüz, bağımsızlıktan hoşlanan, çocuksu, az gelişmiş, mazoşist, narsist, insan değerlendirmek yeteneğinden yoksun, ödip kompleksleri içinde bocalayan yaratıklardır. çocukluk dönemlerinde çok duygusaldırlar; normal çocuklardan çok daha fazla korunma ve sevilme isteği gösterirler. anne bu istekleri karşılamak için elinden geleni yapsa bile, geleceğin sanatçısını asla (asla!) hoşnut edemez. erişkin sanatçı artık yapıtlarında canlandıracaktır o ideal anneyi. ideal anne bazen canavar görünümünde de çıkar karşımıza. annenin yüceltilmesi, kötülenmesiyle aynı anlamı taşır: sanatçı geçmişin etkisinden kendini kurtaramamıştır.

sanatçının ün peşinde koşması da çocukluğunda eksikliğini duyduğu sevgiyi araması demektir. ancak ün kazanmak da sorunu çözümlemeyecektir. çünkü halkın sevgisi hiçbir zaman anne sevgisinin yerini tutamaz. ünlü sanatçılar da düş kırıklığı içinde yaşar bu yüzden. sanatçıların çoğu içkiye, esrara, homoseksüel ve heteroseksüel ilişkilerde aşırılığa, bazen de din tutkusuna kapılacaktır bu yüzden. gelgelelim bu kaçışlar da sonuç vermez. en son olarak intihar düşünülür. intihar meseleyi kökünden çözer bir bakıma. 

sanatçılar çoğu zaman uygunsuz kişilere tutulur, bu kişileri yüceltmek eğiliminde olurlar. başkalarının gözünde sıradan bir insan sayılan sevgili, sanatçı için hem anne, hem baba, hem tanrı, hem esin perisidir. kusursuzluk örneğidir kısacası.

dante'yle beatrice. scott fitzgerald'la zelda. humbert ve lolita. simone de beauvoir'la sartre. yeats ve maud gonne. shakespeare ve kara leydi. ginsberg'le peter orlovsky. sylvia plath ve ölüm meleği. keats'le fanny brawne. d.h. lawrence'la frieda. eschenbach ve tadzio. lord byron ve üvey kardeşi augusta. schumann'la karısı clara. chopin ve george sand. borges ve annesi. adrian ve ben?

quills

philip kaufman

bazı adamlar kurtarılamaz.

şehvetini beslemeyi kim istemez? her ahlaksız açlığı?

insan avcı olmaktan av olmaya ne kadar da çabuk geçebilir! zevk birisinden nasıl da alınıp başkasına verilebilir!

aziz augustine meleklerin ve iblislerin aramızda dolaştığını söyler. bazen ikisi birden aynı adamın ruhunu zapt eder. o zaman kimin gerçekten iyi kimin kötü olduğunu nasıl bilebiliriz?

yangın resmi çizmek yangın çıkarmaktan daha iyi değil mi?

zirveye ulaşmak için daha büyük bedel ödemek lazım. kucağıma oturmalısın. "okuyucularından çok fazla şey bekliyorsun sen." bazı şeyler kağıda aittir, diğer şeyler hayata.

sohbet, vücudun başka organları gibi en iyi ıslanınca olur.

deli bir koca suçlu bir kocadan daha iyidir.

politikanın birinci kuralı. kafanın vurdurulmasını isteyen, asla giyotini indiren değildir.

hayatta gördüklerimden sonra ilgimi çeken çok az şey oluyor.

profesör, colombe'un eteğini belinin bile üzerine çekti. bırak öğreteyim sana dedi. aşkın yollarını öğreteyim. bununla beraber çoraplarını indirdi. dizlerinin altına kadar indirdi. orada bacaklarının arasında durdu. bir lale kadar pembe, bir balık kadar ıslak. onun venüs tepesine baktı. sarı tüylü kukusuna. tanrı'nın kırpan gözüne.

sayfalarda bu kadar kötü bir kadın olmasam gerçek hayatta iyi bir kadın olamazdım.

genç bir kadının hayatında kitapları bir kenara bırakıp deneyimle öğrenmesi gereken zaman gelir.

seslendirmememiz gereken hisler vardır. çünkü yapmamız gereken şeyleri yapmaya itebilirler bizi.

tanrı adına kan döken ilk insan ben değilim. sonuncu da olmayacağım.

her birimizin içinde öyle güzellik ve çirkinlik var ki.. hiçbir insan bundan ayrı değil.

özgürlüğü en olmayacak yerlerden birinde buldu o. bir mürekkep şişesinin dibinde. bir kalemin ucunda. ama sizi önceden uyarayım. hikâyesi kanlı. karakterleri ise ahlaksız. temaları ise sıhhatsiz. ama fazileti bilmek için ahlaksızlığı da bilmek şarttır. ancak o zaman bir adamı tam olarak bilebilirsiniz. o yüzden gelin. size meydan okuyorum. sayfayı çevirin.

14.9.19

bu gece

umay umay

bu gece yalnızlık yok. seni bekleyen yağmur saksıları dolduruyor. krem kutularına boşaltıyorum yazdıklarımı. rüyalarımda, donmuş nehirlerin üstünden kahkahalar atarak kayıyorum. yalan konuşuyorum. kum saatlerini yakıyorum. biri penceresini açsa kurtulacaksın sanıyorum. ama olmuyor. bütün pencerelerimi açıyorum.ama olmuyor işte. meğer sen bütün davetleri reddetmişsin. meğer sen tüm çırpınışlarıma sırtını dönmüşsün. anladım, çok sevmişsin sokağa küfür gibi çaldığım kırmızıyı.

bu gece ağlamak ve şiir yazmak yok. dışarıya çok az çıkıyorum. bazen yeni cd'lere bakmak için, bazense umutlandığım bir film için. sokakta hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar cesur değil. sokaklar ne dediği anlaşılmayan hayallerle dolu. varacakları hiçbir yer yok. zaten bir yer aramıyorlar. o yüzden eğildikleri bir alın yok. ağlamaya utanacakları bir şiir yok.

filozof

charles bukowski

filozofları okuyorum son günlerde. gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar. descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. mekanizm. derken hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. sonra kierkegaard, "parmağımı varoluşa daldırıyorum-kokusu yok. nerdeyim?" diye soruyor. derken sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. seviyorum bu adamları. dünyayı sallıyorlar. bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? ani bir kasvet kükremesi çıkmadı mı dişlerinin arasından? böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor.

13.9.19

bilmelisiniz

thomas bernhard

onun talihsizliği hiçbir yere ait olmamakmış, kesinlikle hiçbir şeye sahip olmamak.

sonra birdenbire sokaklarda yürürseniz, bir anlamsızlıktan bir başka anlamsızlığa, hepsi de kara olan sokaklarda, kara ve insanlar karadır ve kederle ve hızla ve sizin gibi çaresizce akıp geçerler önünüzden.

bir meydanda durursunuz, her şey karadır; ansızın içinizdeki ve dışınızdaki her şey kara, hangi noktadan bakılırsa bakılsın, kara ve karıştırılmış, bilinmez ki neyle karıştırılmış, kırılmıştır her şey.

ara sıra bir nesneyi seçer gözünüz; ama her şey kırılmıştır ve yırtılmıştır ve parçalanmıştır; bastonunuza ilk kez dayanırsınız, şimdiye dek yalnızca insanlara ve köpeklere karşı bir sopa gibi kullanmışsınızdır onu; şimdi ona yaslanırsınız ve kurşun gibi akarsınız, şurada burada yeni karalıklar görürsünüz.

insanlar bilmezler yaklaşan ilkbahar mıdır; yoksa bu son mudur.. karşınıza çıkan ve bütün köşelerde, bütün uçlarda size karşı bir devrim yapar gibi bir araya gelmiş olan mağazalardan bu büyük yazıları, içinizdeki her şeyi yerle bir ederler, doğanın ve yaratıkların yardım arayarak size yöneldikleri yerde, sizin çok daha umutsuzca ilerlemeye çalıştığınız yerde.

insanları görürsünüz ve onlara seslenirsiniz, dört bir yönden sürekli gerginleştirilen bu atmosferde hiç utanmadan ürkütürsünüz bu insanları. ceketinizin düğmelerini iliklemişsinizdir ve tepeden tırnağa gerilmişsinizdir ve kafanız her yere çarpmaktan korkar. bütün bu el çantalarına ve bastonlara, bu yüz binlerce el çantasına ve bastona.

çok yukarılardan aşağıya indiğinizi düşünürsünüz, ötekilerin de çok aşağılardan yukarıya çıktığını; bu tiksinti içinde ne yapacağınızı bilemezsiniz. bu insan kitleleri, hepsi de dosdoğru ilerleyen saat göstergelerinin altında ezilmiş.

parkta bir banka sığınmak istersiniz; ama orada sizden daha akıllılar oturmaktadır, daha sabahın köründe banklara çökmüşler ve orada devasa kitaplar okumakta, büyük kağıtların içinden bir şeyler yemektedirler. devlet memurlarının büyük sefaletini anlarsınız, emekliliğin rezilliğini. ve başınızı dizlerinizin arasına sıkıştırıp batmamaya çalışırsınız. ve dünyanın kendi baş ağrılarınızdan kıvrandığını duyarsınız, fantastik sancılarla, havanın korkunç baskı uygulayışıyla. odanızda kendi anı kırıntılarınız tehdit eder sizi, kuşlar vardır orada, bu inanılmaz, korkunç güçle donatılmış kara..

bu korkunç istisnai durum, bilmelisiniz, ansızın içine konulduğunuz, dünyanın kalleşliğinin ve deliliğinin bu sentezi, aklınıza gelebilen her türlü insani süreci tuttuğunuz bu durumda, hiçbir kavram olmadan..

polisler ve sebze arabaları, bunların hepsi üstünüze üstünüze gelir, sizi yok etmek istiyorlarmış gibi. halkın sesi.. bu sesi daha çocukken yok edici bir süreç gibi hissediyordum beynimin içinde. kulak kanallarımı karartan bu halk..

bütün bu izlenimleri, bilmelisiniz, vuruyorum, bastonumla yere her dokunuşumda, kafamda bir delik, hepsi esrik bir tempo vuruşu gibi, sonu gelmez bir işkenceye yargılıdır sıcak rüzgârlı günlerde.

11.9.19

insanlar arasında

charles bukowski

gerçek kahkaha bire yirmi veren atı bulmaktır.

hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını. bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir, hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. sonuçta kimse kazanmaz. geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak.

denedim hipodromdan uzak durmayı. ama asabi oluyorum, bunalıma giriyorum ve gece bilgisayara verecek hiçbir şeyim olmuyor. sanırım kıçımı evden çıkarmak beni insanlıkla karşı karşıya getiriyor ve insanlığa baktığınızda tepki göstermeden edemiyorsunuz. dayanılır gibi değil, kesintisiz bir korku gösterisi. evet, sıkılıyorum orada, dehşete kapılıyorum; ama aynı zamanda bir tür öğrenciyim hâlâ. cehennem öğrencisi.

hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü: hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. gidecek bir yer, yapacak bir şey. erken eğitilmişiz bu konuda. kımılda, katıl. dışarıda ilginç şeyler oluyor belki? kaçırma! ne kadar boş bir düş! barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. aradığım kadın belki budur ümidi. bir başka rutin. düzüşürken bile içimden "bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum." diye geçirirdim. kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. başka ne yapabilirdim ki? durmalıydım. hatunun üstünden inip, "bak güzelim, saçmalıyoruz. doğanın oyuncaklarıyız." demeliydim. "nasıl yani?" "yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "sapıksın sen! ben buradan gidiyorum!"

insan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapamaz, yaşam durur. bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. aşikâr olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. mat olmuşuz.

at yarışları cehennemdir oysa. herkesten uzak dururum. kimse ile konuşmam. yararı olur. gişeciler kim olduğumu bilirler ama. gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi kullanmak zorundayım. zamanla seni tanırlar. ve iyi insandır çoğu. yıllardır insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır. insanlığın neredeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin.

ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. insanlardan uzak durarak kendime avantaj sağladığımı düşünüyorum. bunu evde oturarak da yapabilirim. ama her nedense dışarı çıkıp insanlığın neredeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. sanki değişebilirlermiş gibi!

aklımı kaçırmış olmalıyım. yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. insan orada öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. iki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. mümkün değil. hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki.

ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. biraz ama. çok değil. ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. ne zaman? önümüzdeki çarşamba gecesi mi? uykuda mı? direksiyonda mı? ve inançsız gidiyorum. böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır.

yazmayı özleyeceğim ama. yazmak içmekten de iyidir. içerek yazmaksa duvarları hoplatır. bir cehennem var belki de, ne dersiniz? şayet varsa ben kesin oradayım. ve ne olacak biliyor musunuz? bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.

10.9.19

hükümet

thomas bernhard

biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına. ama biz bu alçak, sahtekar, kötü, yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz.

ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor. yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain, budala, sahtekar, yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz.

düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar, yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı, sahtekar, hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz.

ama yalnız hükümet değil yalancı, sahtekar, hain ve alçak olan, parlamento da öyle ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hakim ve hainlik ve alçaklık. gerçekten de bu ülke artık kesinlikle dibe vurdu ve yakında anlamından ve amacından ve aklından vazgeçecek.

ve her yanda şu demokrasi gevezeliği! sokağa çıkıyorsunuz ve durmadan gözlerinizi ve kulaklarınızı ve de burnunuzu kapatmanız gerekecek, sonunda bütünüyle toplumsal tehlikeye dönüşen bu devlette hayatta kalabilmeniz için. her gün gözlerinize inanamıyorsunuz ve kulaklarınıza inanamıyorsunuz. her gün bu mahvolmuş ülkenin ve bu rüşvetçi devletin ve bu budalalaştırılmış halkın çöküşüne giderek artan bir şaşkınlıkla tanıklık ediyorsunuz.

ve bu ülkedeki ve bu devletteki insanlar buna karşı hiçbir şey yapmıyorlar. işte bu, benim gibi bir insana azap veren şey. insanlar doğal olarak bu devletin her geçen gün daha da alçaldığını ve her geçen gün daha da hainleştiğini görüyor ve hissediyorlar ama buna karşı hiçbir şey yapmıyorlar. politikacılar katil, evet kitle katili her ülkede ve her devlette. yüzyıllardan beri politikacılar ülkeleri ve devletleri öldürüyor ve kimse onlara engel olmuyor.

ve biz ülke ve devlet katilleri olan en kuş beyinli ve aynı zamanda en düşüncesiz politikacılara sahibiz. devletimizin doruğunda devlet katili olan politikacılar var, parlamentomuzda devlet katili olan politikacılar oturuyor, gerçek bu. her başbakan ve her bakan, bir devlet katili ve dolayısıyla da ülke katili ve biri gidiyor, diğeri geliyor. bir katil başbakan gidiyor, diğer bir katil geliyor başbakan olarak. bir devlet katili bakan gidiyor, bir diğeri geliyor. halk politikacıların öldürdüğü şey hep ama halk bunu görmüyor, hissediyor gerçi böyle olduğunu ama bunu görmüyor, trajik olan da bu.

bir devlet katili başbakanın ayrılışına sevindiğimiz anda hemen öteki geliyor bile, korkunç bu. politikacılar devlet katili ve ülke katili ve iktidarda oldukları sürece cinayet işliyorlar utanmadan ve devletin hukuku da onların hain ve alçak cinayetlerini destekliyor, onların hain ve alçak yolsuzluklarını. ama her halk ve her toplum sahip olduğu devleti hak ediyor ve böylece de politikacı olarak kendi katillerini. ne kadar hain ve dar kafalı devlet sömürücüleri ve hain ve düzenbaz demokrasi sömürücüleri!

aşk

şemsettin sami

aşk öyle tabii bir şeydir ki insanoğlunun her kesiminde yani erkeğinde dişisinde, küçüğünde büyüğünde, çocuğunda yetişkininde, gencinde ihtiyarında, fakirinde zengininde, akıllısında ahmağında, aliminde cahilinde, medenisinde bedevisinde ortaya çıkar. herkesin gönlü aşkla yoğrulmuştur.

beşikteki çocukların gönülleri bile aşktan çok uzak değildir. hele gencecik çocukların gönlünde çok kere aşk ve muhabbet galeyan eder. onlar da severler, sevilirler. gönüllerinde bir duygu hissederler. lakin biçareler o muhabbetin neden geldiğini, bir güzellik ve onun gereği olduğunu anlayamazlar. aşkı işitirler ama aşk denilen şeyin tam da hissettikleri duygu olduğunu bilmezler. işte tabiat, bütün insanlara aşkı eşit olarak bölüştürmüş ve hiç kimseyi ondan mahrum bırakmamıştır. akılsız, ilimsiz, huysuz, faziletsiz, sabırsız, acımasız, hayasız insan bulunur; lakin aşksız insan bulunmaz.

yalnızlık

charles bukowski

insanlar önemsiz. bir sineğe bile işemem onlar için.

yalnızlıkla beslenen biriyim, yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. bununla övünmüyorum ama önemlidir benim için.

sevmem partileri. dans etmeyi bilmem, insanlar beni ürkütür, özellikle partilerde. seksi, neşeli ve zeki olmaya çalışırlar ama değildirler. olamazlar. durmadan çabalamaları durumu daha da dayanılmaz kılar.

samimiyetle söylüyorum: yaşam beni dehşete düşürüyordu. yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için bir insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. ben de yatakta kalıp içiyordum. içtiğin zaman dünya yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.

evi temizlemeye karar verdim. elektrik süpürgesini çalıştırdım, pencereleri sildim, banyo ve lavaboyu ovdum, mutfak döşemesini cilaladım, örümcekleri ve hamam böceklerini öldürdüm, küllükleri boşaltıp yıkadım, bulaşıkları yıkadım, temiz havlu koyup banyoya tuvalet kağıdı astım. ibneleşmeye başlıyorum diye düşündüm.

bazı işlere girmek kolaydır. bir keresinde bir yere gidip bir iskemleye yığıldığımı ve esnediğimi anımsıyorum. masanın arkasındaki adam, "ne var, ne istiyorsun?" diye sormuştu. "öf, lanet olsun" demiştim, "bir iş istiyorum galiba." "tamam, işe alındın."

sarı taksi şirketi'ne giderken kanser cemiyeti binasının önünden geçtiğimde, hayatta istemediğin bir işe girmeye çalışmaktan daha kötü şeyler de var, diye düşündüm.

9.9.19

bu ülke

jean meslier

yaratılışı, uyruğunun zihnini karıştırmaya çok uygun mutlak bir hükümdar ile yönetilen bir ülke var. bu hükümdar, bilinmek, sevilmek, itaat edilmek istiyor. ancak hiçbir zaman kendisini göstermiyor ve her şey hakkında edinilebilen bilgiyi kuşkulu kılmaya çalışıyor.

hakimiyet ve saltanatına bağlı kavimler, görünmeyen hükümdarlarının karakteri ve yasaları hakkında sözcülerinin verdiği fikirlerden başka fikirlere sahip değil. sözcüler bile, hükümdarlarının karakteri ve niyetleri hakkında hiçbir fikre sahip olmadıklarını, bu hükümdara giden yolların geçilmesinin olanaksız olduğunu, niyet ve sıfatının bilinmesinin hiç mümkün olmadığını kabul ediyor.

öte yandan, icra aracı olduklarını söyledikleri efendilerinden çıkan emirler hakkında, bu sözcüler arasında birlik yok. imparatorluğun her ilinde bu emri başka başka ilan ediyor. birbirlerini küçük düşürüyorlar, birbirlerine hileci, sahtekar diyorlar, ilanını görev edindikleri emirler, fermanlar açık değil. bu emirler ve fermanlar, uyruğun eğitim ve aydınlanmasına özgü; ancak bunlar uyruğun akıl erdiremeyeceği, anlaşılmaz şeyler. gizli hükümdarın yasaları, çevirmenlere, açıklayıcılara muhtaç; ancak bunları açıklayanlar da, gerçek anlamı hakkında sürekli olarak çekişme halindeler.

dahası var. bunlar kendi kendileriyle de uyuşmuş değil. gizli hükümdarlarına dair ettikleri söylentilerin tümü bir çelişkiler yumağından başka bir şey değil. hemen yalanlanmayacak hiçbir kelime söylemiyorlar. bu gizli hükümdarın son derece iyi olduğunu söylüyorlar; oysa onun isteklerinden, emirlerinden şikayet etmeyen kimse yok.

sonsuz hakim olduğu varsayılıyor; oysa yönetiminde her şey mantığa ve sağduyuya aykırı. adaleti övülüyor; oysa uyruklarının en iyileri genellikle en az yardım ve iyiliğe erişiyorlar. her şeyi gördüğü, her yerde hazır ve nazır olduğu temin olunuyor; oysa bu hazır ve nazırlığın hiçbir şeye yararı yok. düzen ve doğruluk dostu olduğu söyleniyor; oysa ülkesinde her şey alt üst olmuş, karışıklık içinde. her şeyi o yapıyor; oysa olaylar, ender olarak tasarılarına uygun görülüyor. her şeyi önceden görüyor, ancak hiçbir şeyin olmasına engel olamıyor.

kendisine yapılan saldırı ve tecavüze karşı sabır ve tahammülü yok; bununla birlikte herkesi kendisine tecavüz edebilmeye güçlü kılıyor. eserlerindeki bilimselliğe hayranlıkla bakılıyor; oysa çelişkilerle dolu eserleri kısa ömürlü. sürekli olarak yapmakla, bozmakla, işinden asla memnun kalmaksızın yaptığını onarmakla uğraşıyor. her girişiminde, kendi büyüklüğünden ve şanından başka bir amaç yok; oysa büyüklüğü ve şanıyla yüceltilmeye hiç ulaşmıyor.

yalnızca uyruğunun refahı için çalışıyor, uyruğu ise çoğunlukla zorunlu ihtiyaçlarından bile yoksun. armağan ve iyiliklerine erişmiş gibi görünenler, genellikle hallerinden en az memnun olanlar. bunların hemen tümü, büyüklüğüne hayran olmaktan ve olgun hikmetini yüceltmekten, iyiliğine tapmaktan, adaletinden korkmaktan, asla itaat etmedikleri emirlerine saygı duymaktan ayrılmadıkları hükümdarlarına karşı aralıksız isyan halinde bulunuyorlar.

bu ülke dünyadır, bu hükümdar allah'tır, vekilleri din adamlarıdır, uyruğu insanlardır.

sevgilerle

özdemir asaf


yitirmek korkusunu göze almak
sevmeye eşit bir davranıştır
bir ev, küçülür, büyür öbür evlerle
oysa içinde ilk akla gelen yaşamaktır
yaşanılır diye düşünürken  düşüncelerle
ölünür, beraber sevgilerle

7.9.19

hayal

goethe

yanıtların en ciddisi mezardır.

ruhlarını tümüyle merasime kaptırıp ziyafet sofrasında bir sandalye öteye gidebilmeyi düşlemekten başka bir şeyi yıllarca aklına getirmeyen, yalnızca bunun uğruna çaba harcayanlar nasıl insanlardır?

erkeklerin aklı, ev kadını arar; ama kalbi ve hayal gücü başka özellikler peşindedir.

nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

isa bir daha gelse, onu ikinci kez çarmıha gererlerdi.

önemli çağdaş adamlar büyük yıldızlara benzerler; ufukta kaldıkları sürece veya gözden kaybolmadıkları sürece, bu tarz mükemmellikleri kavrama yetisine sahipsek, onları izler, güçlenir ve bilgileniriz.

koyundan çoban, herhalde sürünün hayrına değildir.

mutluluk üzerinde tiksindirici ve üstelik düş görme boyutunda hak iddia etme, bu dünyadaki her şeyi mahvediyor. kendini bundan kurtarabilen ve elindekinden başkasına heves etmeyen, kendine bir yol açabilir.

yaşamın tüm hazları, etrafımızdaki olayların düzenli bir biçimde tekrarına dayanır.

mükemmel olanı tanıyıp onu değersizden ayırmayı öğrenmemize yarayan duyu ve düşünce temrini, insanın sahip olduğu maddi zenginlikten daha değerlidir; çünkü bu tür eğitim sayesinde her türlü iyi şeyden pay alacak duruma geliriz.

inancın ve batıl inancın biçimleri tüm halklarda ve tüm zamanlarda hep aynıdır.

gençlerin, hatta her insanın mutlu yüzeyselliği: yaşamlarının her anında kendilerini mükemmel görebilirler ve ne doğruyu, ne yanlışı, ne yükseği ne alçağı sorarlar; sordukları sadece kendilerine uygun gördükleridir.

kendi yapamadıkları şeyleri oğullarının gerçekleştirdiğini görmek bütün babaların hayalidir.

6.9.19

junk

william s. burroughs

uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.

junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.

beş yıl önce güney amerika'da bannisteria caapi üzerine bir araştırma yapmıştım ve olası farklı sentetik varyasyonları hakkında bir şey keşfettim. insanların doğuştan sahip oldukları simgeleştirme ya da sanat yetisi -herkesin çocuk olarak bu yetilere sahip olduğunu biliyorum- yüzlerce kez güçlendirilebiliyordu. hepimiz shakespeare, beethoven ya da michelangelo'dan kat kat daha büyük sanatçılar olabiliriz. bu mümkün olduğu için tam tersi de mümkündür. bütün bir boyut kesilip atılınca simgeleştirme yetisinden mahrum da kalabiliriz; böylece tamamen aklıyla hareket eden, simgeler kuramayan yaratıklara döneriz belki de.

evlilik

amin maalouf

evlilik belalı bir kurumdur. düğünden önce her adam dikkatlidir, naziktir; göz koydukları genç kıza "kendi" karıları oluncaya kadar prenses gibi davranırlar; sonra hızla birer zorbaya dönüşürler, ona hizmetçi gibi davranırlar, tepeden tırnağa değişirler ve toplum da bu konuda onları yüreklendirir. düğünden öncesi oyun mevsimidir; sonra ciddi, karanlık ve üzücü şeyler başlar. kadınlar tarafında da manzara daha parlak değildir. kapılanacak bir yer aradıkları sürece şeker gibidirler. tatlı, uzlaşmacı, birlikte yaşamaktan zevk alınacak insanlar olurlar. damat adayı evlenme kararını verinceye kadar, onu rahatlatmak için gereken her şey yapılır. kadınlar o ana dek gizlemeye çalıştıkları gerçek tabiatlarını ancak düğünden sonra açığa çıkarırlar.