jean-jacques rousseau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jean-jacques rousseau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

31.01.2020

uzun lafın kısası

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi! yiten bu işte.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. 

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

29.11.2019

uzun lafın kısası

thomas bernhard: ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

aleksandra kollontay: aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir özgürlük yaşanamayacaktır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

john fowles: hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz. yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

arthur koestler: kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

neval el-saadavi: kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler.

james connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

eduardo galeano: kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

frederic gros: ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

guy standing: hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

22.12.2018

yürümek

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

8.10.2018

okul sıkıntısı

daniel pennac

toplumlar, paylaşılan yalanlar üzerine kurulmuştur.

jean-jacques rousseau: bir alçak, kötü biri ya da bir deli de kral olabilir; ama çok az insan gerçek anlamda insan olabilir.

hayat, şaşılacak kadar kısadır.

insan aidiyet duygusunu yaşamayınca, kendi kendine sözler vermeye eğilimlidir.

suçluluğun doğuşu her türlü zeka yetisinin gizlice kurnazlığa yatırım yapmasıdır.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et."

birey kendini, kendisine ait şimdiki zamanının bilincine vararak yapılandırır, ondan kaçarak değil.

on iki buçuk yaşındayım ve henüz hiçbir şey yapmadım.

istatistiksel olarak her şey açıklanabilir, kişisel olarak her şey karmaşık bir hal alır.

içerisinde yaşadığımız toplumda bir hiç olduğuna inanan ergen bir kurbandır.

çölde baştan çıkarıcı olan şeytan değildir, çölün kendisidir: bütün vazgeçişlerin doğal tutkusu.

insan bir gelecek hayal etmeden şimdiki zamandaki yerini de alamaz. iskemlemizde otururuz; fakat aklımız başka bir diyardadır. şikayetlerin, sızlanıp durmaların cehenneminde tutsağızdır, zaman bir türlü geçmek bilmez, bir tür süreklilik duygusu, faturasını hem de en okkalısını, kime olursa olsun kesebileceğimiz bir işkence duygusudur.

ne kadar az insan var ve dünya ne kadar da ıssız!

öğretmenler bilgiyle cehalet arasındaki çatışmaya hazırlıklı değildirler.

insan mutlaka bir şey oluyor. fakat çok da değişmiyoruz. elimizdekilerle yapabileceğimiz kadarını yapabiliyoruz.

1.10.2018

jean-jacques rousseau

ünsal oskay

"rousseau, iktidarlarla görünüşte bile uzlaşmaya benzeyen her türlü anlaşmayı reddetmişti." (karl marx)

14 mart 1728 tarihinde, henüz on altı yaşındayken kenti cenevre'yi terk eden, bu kentte saatçi ustası olan babasının yanından ayrılan, mesleksiz, işsiz, parasız ve hiçbir toplumsal statü ile bağlantısı olmayan rousseau, yeni bir çağın oluşumunun öncesinde, çağımızın birçok sorununu yaşayacak ve bunları düşünüp değerlendirmeye çalışacak olan yeni bir insan tipinin ilk örneğidir.

kırsal kesimlerde, kasabalarda uzun yıllar, kimi zaman yaya, kimi zaman da hanlarda rastlayıp tanıştığı varlıklıların arabaları ile dolaşan ve kendisi gibi binlerce insanla tanışan rousseau, 1742 yılında paris'e ikinci kez gelişinde, tanıştığı bütün bu insanların yaşamını -onların her biri adsız karakterler olarak kalacak olsa da- anlatacağı; onların yaşamı ile çağı arasında yeni karşılaştırmalar, yeni değerlendirmeler yapacağı yeni bir marjinal kişi yaşamına da başlamış oluyordu.

paris'in saint-marceau meydanı'nda, çağdaşı diğer entelektüel kişiler gibi ucuz, bakımsız ve yoksul çatı katlarından birinde küçük bir odaya yerleşen rousseau için kırsal kesimlerdeki yersiz yurtsuzluk yerine bu kez de kentte yeni bir marjinallik başlamıştır.

tanışıklıklar kurmak ve bir koruyucu bulmak için salonlara devam eder. diğer marjinaller ile birlikte cafelere dadanır. bu yeni dönemin başlangıcında kendine bir yer bulabilmek için hiç okul yüzü görmemiş, paris lycee'lerinin eşiğinden içeri tek bir adım bile atmamış noksan biri olarak, bu noksanını gidermek için öteki marjinaller ile birlikte, onlardan edindiği bir idea'lar bouteique'i ile kendini donatmaya çalışır. bunları beceremez. 

çevresindekiler benimsemezler bu kendi kendini yetiştirmiş genç adamı. bu benimsememe ise o büyük entelektüel üstünlüğünü, yani yeni bir dünyanın oluşumunu kentin içinde marjinal olarak gözlemleme olanağından yararlanma yeteneğini korumuş olur.

daha sonraki yıllarda ise -ki artık hiç de uzak değillerdir- diderot ve d'alembert ile tanışacağı encyclopedie'yi kuracak olan çevrenin adsız ve bu çevrenin ortak görüşleri adına yazabilen düşünürlerden biri olur. avrupa'nın aydın çevrelerine adını duyurur. dijon akademisi ile, polonya kralı ile polemiklere girişir.

yazdıklarında, yoksulluğun kolektif bir ürün olduğunu, yoksulların çocuklarına ekmek bulamamalarının, dinin ve laik açıklamaların söylediği gibi onların tembelliklerinin değil, varlıklıların yaşam biçimlerinin bir ürünü olduğunu ileri sürer. çalışmayanların yoksullaşmalarının yanı sıra, uzun sürelerle ve ağır koşullar altında çalışanların da yoksulluğu yenemediklerini söyler.

1756 yılında ise ona aralarında yer veren yazın çevresini, salonlar ve yayınevi sahiplerini terk ederek yeniden bilinçli olarak seçtiği ve kapsamlı eleştirilerine başlayacağı marjinalliğine geri döner. çağının içinde bir yabancı olarak kalır.

ne var ki onun bu yalnızlığı; 1756 lizbon depremi'nde yayınladığı bildirisiyle olayı hâlâ tanrısal iradeye bağlayan papa'nın yalanını da; papa'nın deklarasyonundaki yalanı vurgulayan ama olayı yalnızca jeolojik bir olay olarak sunan voltaire'in yalanını da fark edip yaşanan depremin toplumsal sistemin ürünü olduğunu; çünkü yıkımın ve ölümün gelip yoksul mahallelerin başına çöktüğünü fark eden bir düşünürün yalnızlığıdır.

bu nedenle, günümüzdeki depremleri, çöküntüleri yalansız, dolansız anlamak isteyen hepimizin yeniden ve yeniden okuması gereken bir düşünürdür rousseau.

30.09.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

james joyce: niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

amin maalouf: bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

nietzsche: az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana.

panait istrati: eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

albert caraco: bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir. bizim tinselliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir.

cesare pavese: hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

j.j. rousseau: aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

emil cioran: bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

jean-claude kaufmann: kabul görme isteğinin toplumun her yerini sarmış olması çok doğal. herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

14.09.2018

insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı

jean-jacques rousseau

din, bağnazlığıyla akıttığı kandan daha fazla kanın esirgenmesini sağlar.

aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

"misseriman servitutem gacem apellant." (tacitus)

bir insanı daha önce başka bir insandan vazgeçemeyecek bir duruma getirmedikçe kul edip köleleştirmek olanaksızdır.

insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey ozana göre altın ve gümüş; ama filozofa göre demir ve buğdaydır.

bilgili bir düşüncenin meyvesi olmayan acele yargılar, aşırılığa konu olurlar.

özgürlük buna alışık olan sağlam, gürbüz huyları beslemek ve güçlendirmek için uygun ama yapısı böyle olmayan zayıfları, narinleri ezen, yıkan, sarhoş eden güçlü ve lezzetli besin maddeleri ve iyi cins şaraplar gibidir.

bir hayvan, kendi türünden ölü bir hayvanın önünden tedirgin olmadan geçmez.

ne kadar düşük bir bozukluk derecesi içinde bulunursa bulunsun, kötü ve iyi insanlar arasında hiçbir ayırım yapmayan hiçbir toplum var olmamıştır.

bir çocuğun bir yaşlıya emretmesi, bir budalanın bir bilgeyi yönetmesi, açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken bir avuç insanın gereksiz şeyler bolluğu içinde yüzmesi doğa kanununa açıkça aykırıdır.

zorba, ancak en güçlü olduğu sürece egemendir.

"bir cumhuriyetçi olan benim hakkımda vardığın yargı da iyi değil. ben özgürlüğe taparım. hem başkalarına hükmetmekten hem de başkalarına kul olmaktan aynı derecede nefret ediyorum."

hakimler sadece zor kullanarak değil, yalanla da hüküm sürerler ve kendi bencil tasarılarını genel çıkar örtüsü altında gizlerler.

büyük mülkiyet gasptan doğar.

son yüzyıllarda keşfedilen bütün ıssız adaların hemen hepsi, baştan başa, her türden ağaçla ve bitkiyle kaplıdır ve tarih bize, bütün yeryüzünden, insanlar yerleştiği veya uygarlaştığı ölçüde, çok büyük ormanların kesilmesi gerektiğini öğretir.

hiç kimse başkalarının adaletsizliğinden şikâyet edemez; sadece kendi tedbirsizliğinden ya da talihsizliğinden yakınabilir.

baskıya boyun eğen bir halk, başkalarının özgürlüğünü yok etmeye de hazırdır.

kölelik bağları insanların karşılıklı bağımlılıklarından, karşılıklı gereksinmeler onları birleştirmeden önce meydana gelmediği için bir insanı daha önce başka bir insandan vazgeçemeyecek bir duruma getirmedikçe kul edip köleleştirmek olanaksızdır.

onurdan hiçbir şey umut etmeyen despot hükümdarlık, hükmettiği yerde başka bir efendinin yaşamasına katlanamaz; o konuşur konuşmaz, artık başvurulacak ne dürüstlük duygusu, ne de görev duygusu kalır; kölelere kalan biricik erdem, körü körüne boyun eğmedir.

marksizm aynı düşünceyi daha açık bir şekilde ortaya koyar: "başkalarını ezen bir halk, özgür olamaz."

objektif bakımdan, ezilenlerin teselli olarak bir tanrıya inanmaları, halk yığınlarını mücadeleden uzaklaştırmaktan başka bir sonuç vermez.

marx, kapitalist düzende, vicdanlar dahil her şeyin parayla satın alındığını söyleyecektir.

insan bilimleri tarafından konmuş olan sorunlar, çözümlerini tarihte bulurlar.

insanın kullandığı ilk dil, en evrensel, en etkili dil; bir araya gelmiş olan insanları ikna etmek gerekmeden önce de gereği duyulmuş olan biricik dil, doğanın çığlığıdır.

durmadan doğadan yakınan çılgınlar, biliniz ki size bütün kötülükler kendinizden geliyor!

eğitim sadece işlenmiş zekalarla işlenmemişler arasında bir ayrım meydana getirmekle kalmaz; işlenmiş zekalar arasındaki farkları da kültür oranında artırır. çünkü bir dev ile bir cüce aynı yolda yürüseler her ikisinin atacağı her yeni adım deve yeni bir üstünlük sağlayacaktır.

7.05.2018

çalışma

alain

insan doğası en tutkulu insanı bile memnun edecek kadar zengindir.

insan, olayların birbirleriyle olan bağlantısını, nedenler ile sonuçlar arasındaki ilişkileri anlamadığı sürece gelecek korkusu tarafından ezilmeye mahkumdur.

hayali acılar da en az diğerleri kadar gerçektir.

varlıklar kendi zengin tabiatlarında ve kendi kepenklerinin ardında dışarıya yansıttıklarından ve verdikleri izlenimlerden çok daha güzel, çok daha dostturlar. güçlü insanların farklılık ve çeşitlilikleri sevdiklerini fark etmişimdir. barış güçler arasında oluşur.

savaşın gerçek nedeni can sıkıntısıdır.

bir toplum, insanın havaya ve rüzgarın esintisine göre kendisini iyi ya da kötü hissettiği bir gölgelik değildir. aksine o, yağmurun yağmasına ve güzel havanın açmasına karar verilen bir mucizeler diyarıdır.

jean-jacques rousseau: düşünen insan, ipini koparmış bir hayvandır.

hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

güçlük çekerek elde edilen zevk bize her zaman vaat ettiğinden daha fazlasını verdiği halde, güçlük çekmeden elde edilen zevk tam tersine vaat ettiğini hiçbir zaman vermez.

pascal: hayatımızı seve seve feda ederiz; yeter ki başkaları bundan bahsetsinler.

yapılan her işte gerçek ilerlemenin belirtisi, o işten alınan zevktir.

çalışma, hem olabilecek en mükemmel hem de en kötü şeydir. eğer özgürse en iyi, kölelik şeklindeyse en kötüdür.

2.05.2018

özgür insan

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

frederic gros: sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?

27.06.2017

yanlış yaşamak *

henry david thoreau

"ye, iç ve aşkla eğlen; geri kalan her şey boş."**

nice zavallı ölümsüz ruh gördüm; kocaman tahıl ambarlarını, augeas'ınkine benzer hiç temizlenmemiş ahırları, onlarca dönüm arazisi, çiftlikleri, ekini, otlakları ve ağaçlıkları sırtlanmış, hayat yokuşundan inerken yüklerinin altında ezilip bunalıyorlar! yığınla mirasın yükünü sırtlamak gibi bir dertleri olmayan kısmetsizlerse, yalnızca bedenlerini eğitip nefislerine hükmetmeyi iş ediniyor.

ama insanoğlu yanlış yoldadır. en değerli varlığı çok geçmeden toprağa gömülüp çürümeye bırakılır. insan sahte yazgısına aldanır; gereksinim diye bir kılıf uydurarak, eski bir kitapta söylendiği gibi, güvelerin ve pasın çürüteceği ve hırsızların girip talan edeceği servetler biriktirmeye çalışır. bu ahmakça bir yaşamdır. eğer daha önce öğrenmezse, mutlaka öğrenecek yolun sonuna geldiğinde.

çoğu insan, bu görece özgür ülkede bile, yalnızca bilgisizlik ve yanlış algılama nedeniyle, sahte yaşam kaygıları ve gereksiz harcadıkları fazladan emekle öyle kuşatılmış ki, erişemiyorlar yaşam ağacının olgun meyvelerine. ırgat gibi çalışmaktan, öyle hantallaşmış ve titrek ki elleri, dalından toplayamıyorlar meyveleri. çalışan insan o kadar meşgul ki, gün geçtikçe içinde yaşadığı ortama daha bir yabancılaşıyor, ötekilerle insanca ilişkilerini devam ettirmeye gücü yetmiyor. yoksa pazarda emeğinin değeri düşüyor. bir makine gibi yalnızca ve durmaksızın çalışıyor. çalışırken öyle çok kullanmak zorunda kalıyor ki bilgisini, gelişmesi için gerekli olsa da, nasıl aklına gelebilir bilgisizliği?

bu nedenle kendisini yargılamadan önce, ara sıra karşılıksız olarak yiyecek vermeli, giydirmeli ve iyileştirmeliyiz içtenlikle. tıpkı meyve çiçekleri gibi, yalnızca en özenli ilgiyle korunabilir insan doğasının seçkin nitelikleri. ne yazık ki biz, ne bir başkasına böyle sevecen davranırız ne de kendimize.

hepimiz biliyoruz ki, kimileriniz yoksulsunuz. güçlükle yaşıyor, sanki nefes almakta bile zorlanıyorsunuz. hiç kuşkusuz, bu satırları okuyan kimileriniz, yediğiniz bütün yemeklerin, hızla yıpranan ya da çoktan yıpranmış olan ayakkabı ve paltolarınızın parasını ödeyemiyorsunuz. bu sayfayı okurken, ödünç alınmış ya da çalınmış bir zamanı harcıyor, alacaklılarınızın bir saatini araklıyorsunuz. çalışarak geçirmeniz gereken bir saati boşa harcıyorsunuz.

bana sorarsanız, çoğunuzun ne denli zor ve sefil bir yaşam sürdüğü besbelli; çünkü görüşüm deneyimlerimle bileylendi; daima sınırlarda sürdürülen bir yaşam sizinkisi, kapmaya çalışmak işi ve borçtan kurtulma çabası.. çok çok eski bir batak bu; madeni paraları pirinçten yapılan romalıların, æs alienum, "başkasının pirinci" dedikleri; hâlâ, yaşarken, ölürken ve gömülürken kullandığınız bu "başkasının pirinçleri"; öbürlerinin, hep "ödeyeceğim" dediğiniz, yarın ödemeye söz verip bugün dünyadan göçüp gittiğiniz için ödeyemediğiniz sikkeleri..

eyalet hapishanesinin yolunu tutmamak için şekilden şekle girip yalakalık ederek göze girmeye çalışıyorsunuz. ayakkabılarını, şapkasını, paltosunu ya da arabasını size yaptırmaya ya da aldıklarını size taşıtmaya komşunuzu ikna edebilmek umuduyla, yüzünüze bir nezaket maskesi takarak ya da ince ve buğulu bir asalet atmosferi yaratarak yalan söylüyor, dalkavukluk ediyor, lehinde oy kullanıyorsunuz. ne kadar çok ya da az olduğuna ya da nereye olduğuna bakmaksızın, bir gün hasta olurum düşüncesiyle birikim yapmaya, eski bir sandığı ya da duvar alçısının arkasındaki zulayı ya da daha da güvenlisi, duvardaki bir tuğlanın içini tıka basa doldurmaya uğraşırken kendi kendinizi hasta ediyorsunuz.

kendimize ettiğimizin yanında, önemsiz kalır toplum baskısı. insanın kendisi hakkında düşündüğüdür belirleyen, daha doğrusu, belirten yazgısını.

insan yığınları, suskun bir umutsuzluk içinde yaşamlarını sürdürür. suskunluk denen şeyse kökleşmiş bir umutsuzluktur. siz umutsuz bir kentten umutsuz bir ülkeye doğru yol alıyorsunuz ve avutmak zorundasınız kendinizi, vizonların ve misk sıçanlarının babayiğitlikleriyle. basmakalıp ancak bilinçsiz bir umutsuzluk gizlidir insanoğlunun eğlenceleri ve oyunları diye adlandırılan şeylerde bile. hiçbir eğlencesi yoktur bunların, çünkü her zaman işten sonra gelir eğlence. umutsuz şeyler yapmamaktır bilgeliğin ayırt edici özelliğiyse.

çok eskilerden kalmış olsa bile, doğrulukları kanıtlanmadan güvenilemez hiçbir düşünceye ve davranış biçimine. herkesin bugüne dek gerçek olduğunu haykırdığı ya da sessizce göz yumduğu şeylerin, yarın –belki daha da yakın– sahte olduğunu, kimilerinin tarlalarına bereketli yağmuru serpiştireceğine inandığı bir bulut gibi, yalnızca bir düşünceler sisi olduğu ortaya çıkabilir. eski insanların yapamayacağını söylediği bir şeyi denersen yapabileceğini görürsün. eski düşünceler eski insanlara göredir, yeni insanlarsa yeni düşünceler üretmelidir.

gerçeklik hayal ürünü gibi görülürken, sahtelikler ve yanılgılara en anlamlı doğrular gözüyle bakılıyor. eğer insanlar yalnızca ve sürekli gerçekleri gözetseydi ve aldatılmayı hoş görmeseydi, bildiğimiz öteki şeylere kıyasla yaşam, bir peri masalı gibi ya da bin bir gece masallarındaki cümbüşler gibi olabilirdi. yalnızca kaçınılmaz olana ve var olma hakkına saygı gösterseydik müzik ve şiir caddeler boyunca yankılanabilirdi.

sakin ve mantıklı olunduğunda, yalnızca asil ve değerli şeylerin kalıcı ve mutlak varlığa sahip oldukları, küçük korkular ve aşağılık zevklerin yalnızca gerçekliğin gölgeleri olduğu algılanabilir. bu daima canlandırıcı, keyif verici ve yücelticidir. insanlar gözlerini kapatıp uyuklayarak ve görünüşle aldatılmayı kabullenerek, tamamen yanıltıcı temeller üstüne inşa edilmiş olan, basmakalıp ve alışkanlıkların yönlendirdiği bir gündelik yaşam kurup pekiştirir. çocuklar, ki onlar yaşamı oynarlar, yaşamın gerçek yasasını ve bağıntılarını yetişkinlerden, yani yaşamı yakışık alır bir şekilde yaşamakta başarısız olan, ancak deneyimleri, başka deyişle başarısızlıkları sayesinde daha akıllı olduklarını düşünenlerden daha açık bir biçimde sezinler.

sevgiden, paradan ve ünden ziyade gerçeği verin bana. yiyeceklerin servet tuttuğu, şarabın bardaklardan taştığı, dalkavukların hazır bulunduğu masalarda oturdum, içtenlik ve gerçeklik bulamadım; konukseverliğin olmadığı bu sofralardan açlık çekerek ayrıldım. konuk ağırlama ve ikram buz gibi soğuktu. bu insanları dondurmak için buza gerek yoktu. bana şarabın yıllanmışlığından ve üzüm bağının seçkinliğinden söz ettiler; bense daha seçkin bir bağı, daha eski, daha eşsiz ve daha saf bir şarabı aklımdan geçirdim. onlarda yoktu ve satın alamazlardı.

biçim, ev ve arazi ve "eğlence"nin benim gözümde hiçbir anlamı yoktu. kralı ziyaret ettim ama o beni holde bekletti ve konukseverliği yetersiz bir adam gibi davrandı. yaşadığım yerin yakınında, bir ağaç kovuğunda yaşayan bir adam vardı. davranışları gerçekten de bir krala yakışırdı. aslında onu ziyaret etsem kuşkusuz daha iyi olurdu.

hiç kimse, elbisesinde yamaları var diye gözümde daha basit ya da aşağılık değildir. ancak şundan da eminim ki çoğu zaman ilgi gören sağlıklı bir bilinç değil, modaya uygun ya da en azından temiz ve yamasız giysilerdir.

eğer uygar adamın arayışları vahşi adamınkilerden daha değerli değilse, ömrünün büyük kısmını yalnızca temel gereksinimlerini ve huzurunu elde etmeye adıyorsa, neden onun barınağı vahşi adamınkinden daha iyi olmalı ki?

yalnızca tek bir yaşam biçimi var, insanların övgüyle söz ettiği ve başarılı gördüğü. niçin bütün öteki yaşam biçimlerini elimizle itip birini abartıyoruz ki?

günümüzde evlerimiz mobilyalarla tıka basa doldurulup kirletiliyor. iyi bir ev hanımı büyük kısmını süpürüp çöp çukuruna atardı ve sabah yapılması gereken işini tamamlamış olurdu.

kadife minder üstüne balık istifi dizilmektense, tek başıma balkabağının üstünde oturmayı isterim. gezinti treninin süslü püslü vagonunda yol boyunca sıtma havasını içime çekerek cennete gitmektense, yeryüzünde havadar bir öküz arabası sürmeyi yeğlerim.

ne zamana kadar sütunlu verandalarımızda oturup herhangi bir işin geçersiz kılabileceği boş ve köhnemiş erdemler için yaşayacağız? sanki bir insan güne çilekeş başlamalı ve patateslerini çapalaması için bir adam tutmalıymış ve öğleden sonra da önceden planlanmış dini ritüellerin alçak gönüllülüğünü ve iyi yüreklilikle yardım yapmayı sürdürmeliymiş gibi!

yaşamdaki çoğu lüks ve birçok sözde rahatlık yalnızca kaçınılmaz olmamakla kalmıyor, insanoğlunun yükselişine de gizli engeller oluşturuyor. lüks ve rahatlığa gelince, en bilgeler daima yoksullardan daha basit ve yalın bir şekilde yaşamıştır.

kadim filozoflar öyle bir sınıf oluşturuyordu ki, dış zenginlikler bakımından onlardan daha yoksulu, iç zenginlikler bakımındansa onlardan daha zengini yoktu.

filozof olmak ne zekice fikirlere sahip olmaktır yalnızca, ne de felsefe ekolü kurmaktır. filozofluk; aklı, aklın emrettiği gibi yaşayacak kadar sevmekte yatmaktadır. yalın, bağımsız, asil ve sorumluca yaşamaktır. yaşamın sorunlarını yalnızca kuramsal olarak değil, pratik olarak da çözmektir.

filozof, yaşamının dış biçimi bakımından da çağının ilerisindedir. çağdaşları gibi beslenmez, giyinmez, barınağı ve ısınması bakımından da onlara benzemez. bir insan nasıl filozof olabilir de yaşamsal ısısını öteki insanlardan daha iyi yöntemlerle korumaz?

insanın yaşamını bilinçli bir çabayla yüceltme konusundaki tartışmasız yeteneğinden daha umut verici bir durum yoktur.

"gerçek bilgi, bildiklerimizi bildiğimizi bilmek ve bilmediklerimizi bilmediğimizi bilmektir." (konfüçyüs)

bir insan, bir şeyleri kendi haline bırakmaya gücünün ve zamanının yettiği oranda zengindir. en küçük kuyunun bile değeri, içine baktığınızda yeryüzünün bir anakara değil, bir ada olduğunu size göstermesidir.

her günün, henüz kirletilip tüketilmemiş, daha erken, daha kutsal ve daha aydınlık bir zaman dilimi içerdiğine inanmayan insan, yaşamdan umudunu kesmiştir ve gittikçe alçalan ve kararan bir yol izlemektedir.

"başkaldırı özgürlüğü olmadan iyi, kötü diye bir şey olamaz." (j.j. rousseau)

üstünde yaşadığımız yerkürenin dışındaki katmanını tanıyoruz yalnızca. çoğu ne kazıp bakmıştır yüzeyin iki metre altına ne de sıçramıştır iki metre havaya. nerede olduğumuzu bilmiyoruz. üstelik zamanımızın neredeyse yarısını derin uykuda geçiriyoruz. ancak, kendimizi akıllı sanıyoruz ve görünüşte bir düzen kuruyoruz. gerçekten de derin düşünen ve hırslı ruhlara sahip insanlarız.

ardı arkası kesilmeyen bir yenilik akın ediyor dünyaya ama biz yine de inanılmaz bir bıkkınlığın bizi yönetmesine izin veriyoruz.

neşe ve keder gibi sözcükler var ancak biz sıradan ve ortalama olana inandığımız sürece, bunlar genizden çıkan sesle söylenen ilahinin nakaratları yalnızca. değiştirebileceğimiz tek şeyin giysilerimiz olduğuna inanıyoruz.

kral tching-thang'in banyo teknesinin üstünde şunların yazdığını söylerler: "kendini her gün tamamen yenile; yine yap ve yine yap ve sonsuza dek yinele."

gözlerimizi rahatsız ederek kapatmamıza neden olan ışık bizim için karanlığın kendisidir. yalnızca uyandığımız gün, gün doğar. daha doğacak çok gün var. güneş ise yalnızca bir sabah yıldızı..

chapman'in şarkısındaki gibi, insanların sahte toplumunda dünyevi yücelik adına bütün ilahi huzur uçup karışır havaya. sabah rüzgârı durmadan eser, yaradılış destanı kesintisizdir ama çok azdır duyabilen kişi.

* nerede ve ne için yaşadım

** son asur kralı asurbanipal'in (sardanapalus) mezar taşında yazılı olduğu rivayet edilen söz.

25.06.2016

ışık doğudan gelir

cemil meriç

insanı kurtarmak için tabiatüstü bir yardıma lüzum yoktur.

insan bu dünya üzerinde bir mahpustur. dünya zindanından bilgi sayesinde kurtulabilir ancak.

çağımızın özelliği, eski inanç biçimleri ile felsefi zihniyet arasındaki kavgadır. dinlerin yerini alabilecek yeni bir felsefe kurulamadı.

modern toplumun görevlerinden biri de mazinin siyasi müesseselerini temizlemeye çalışarak demokrasinin kurulmasını sağlamak, sosyal güçlerin ve iktisadî unsurların yeni baştan dağılımını gerçekleştirmek. demokrasi son şeklini alamadı henüz. toplum, tam bir dengeye kavuşamadı. sermaye ile emek hâlâ iki düşman kardeş. amaç: onları barıştırmak.

"devlet, içtimai huzuru sağladığı ölçüde değer taşır." (quadri)

her büyük kültür tektir ve her alanda kendi dilini konuşur, başka kültürlerin anlayamayacağı bir dil. cihanşümul bir felsefeden söz edilemez. bütün büyük kültürlerin aynı şekilde kabul ettiği, aynı tarzda anladığı, aynı yönde yorumladığı hiçbir inanç veya değer yoktur. hiçbir kültür bütünüyle iktibas edilemez. bir kültürün unsurları başka bir kültür için ancak malzeme olarak kullanılabilir. yaşayan her kültür, yabancı kültürlere kapalıdır. yalnız kendi kendini anlayabilir, yalnız kendi insanları tarafından anlaşılabilir.

galland: büyük teşebbüslerin çoğunu bekleyen hazin bir kader var.

yalnız gönülden gelen ilhamlar hakiki ilhamlardır. çünkü kâinatın iç yüzü, gerekçesi ve manivelasıdır bu hakikatler. onlar olmadan, ruhun ne ilkelerine akıl erdirebiliriz ne de tecellilerine.

"kadınların aklı amelî bir akıl. belli bir amaca erişmek için lazım gelen yolları ustaca bulurlar. ama amacı bulamazlar bir türlü." (j. j. rousseau)

"bir davranışı bir çok sebeplerle izaha kalkarız da asıl saiki söylemeden geçeriz çok defa. (jones)

tek dinin tarihi daima dar, daima batıl, daima yanlış olmaya mahkumdur. hakiki olan, yalnız insanlığın din tarihidir. bu zirveden nazar edince bütün dünyayı dolaşan akımları hissedersiniz.

"akıl, eşyanın hikmetini kavrama kabiliyetidir." diyor cournot.

oryantalizmler cömert bir tecessüsün insan düşüncesine kazandırdığı fetihler değil, çok defa, kapitalizmin emellerini gerçekleştirmeye yarayan birer keşif koludurlar. champollion veya anquetil cihangir bir içtimai sınıfın emrinde şuurlu veya şuursuz birer misyonerdir. kapitalizm, sömürmek için tanır.

niyazi berkes: politik doktrinde vahye dayanan devlet düzenini ideal devlet düzeni saymaktan kendini kurtaramayan bir düşünürün bugün sosyalizme vereceği bir şey yoktur.

8.04.2016

yalnızgezerin düşleri

jean-jacques rousseau

çocuklarla konuşmak kadar sağlam bir kafa ve özenle seçilmiş kelimeler kullanmayı gerektiren başka hiçbir şey yoktur.

öğrene öğrene yaşlanıyorum.

şanssızlık büyük bir öğreticidir fakat dersleri pahalıya patlar ve çoğunlukla da sağladığınız yarar ödediğiniz bedele değmez.

sabırlı, ılımlı, razı ve adil bir insan olmak bir kimsenin öldüğünde bile yanında götürebileceği bir servettir. yaşlılığımın geri kalan kısmını adadığım tek ve faydalı çalışma işte budur. her ne kadar kolay olmasa da ilerleme kaydedip doğduğum günden daha erdemli biri olarak hayat veda edebilirsem ne mutlu bana!

akıl ancak ve ancak kendini dinletebildiğinde konuşmaya başlar.

genel ve soyut gerçek, en kıymetli mal varlığıdır. o, aklın gözüdür; o olmadan insan kördür. insan, davranışlarını yönlendirmeyi, yapılması gerekeni yapmayı, gerçek amacına doğru ilerlemeyi onun sayesinde öğrenir.

hayatta her şeyin bir telafisi vardır.

bir insanın önemsediği ve mutlu olmak için gereksinim duyduğu şeylerin sayısı çok fazla olmayabilir; ama bunlar kişinin sahip olduğu ve her nerede olursa olsun talep edebileceği haklarıdır. bunlar, başkasına verilmekle eksilmeyen ortak bir servet olduğu için, insanı bunlardan mahrum etmek en büyük hırsızlıktır.

solon: sana öğretmenlik eden düşmanların olsa bile bilge, dürüst ve alçak gönüllü bir insan olmak için hiçbir zaman geç değildir.

daimi bir mutluluğun varlığına inanmıyorum. en büyük mutlulukları yaşarken bile, kalbimizin bize "bu anın bir ömür boyu sürmesini isterdim" diyebildiği anlar çok nadirdir.

dikkatli baktığımızda, nedenini kalbimizde bulamayacağımız hiçbir istem dışı hareketimiz yoktur.

sınav ne kadar büyük ve çetin olursa ona tutunmayı da daha iyi öğrenir insan. sonunda mükafatını alacağına inananlar için tüm zorlu acılar gücünü kaybeder.

"yeryüzünde yetmiş sene geçirdim, yedi sene yaşadım."

böyle acınası bir haldeyken bile, ne hayatımı ne de alınyazımı en mutlu insanlarınkine değişmem. o şanslı insanlardan biri olacağıma, tüm sefaletimle kendim olmayı yeğlerim.

8.09.2015

uygarlık

jean-jacques rousseau

uygarlıkla doğmuş olan toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "burası bana aittir!" diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. bu sınır kazıklarını söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da hemcinslerine "bu sahtekâra kulak vermekten sakınınız! meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağın ise kimsenin olmadığını unutursanız mahvolursunuz!" diye haykıracak olan kişi, insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden, nice yoksulluklardan ve nice korkunç olaylardan esirgemiş olurdu!

insanın ilk duygusu varlığını hissetmesi, ilk özeni de kendi varlığını koruma özeni oldu.

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlik yolundaki yeni bir ilerlemedir.

aklın egemenliğini kurmak, aydınlanmış bir azınlığın rolü olacaktır.

28.08.2015

zorba

jean-jacques rousseau

zorba, ancak en güçlü olduğu sürece egemendir.

başkalarına emretmek peşinde olmayan insana boyun eğdirmek çok zordur; en doğru ve becerikli politika insanı bile özgür olmaktan başka bir şey istemeyen insanları kullaştıramayacaktır.

yurttaşlar ancak kör bir tutkuyla sürüklendikleri, kendi üstlerinde olanlara değil de kendi altlarında olanlara baktıklarında egemenlik, onlar için bağımsızlıktan daha değerli hale geldiği, kendileri de başkalarına zincir vurabilmek için kendi zincirlerini taşımaya razı oldukları ölçüde baskı altında tutulmayı kabullenirler.

talihin önlerine çıkaracağı tehlikeleri göze almaya, talihin uygun ya da aksi gitmesine göre egemenlik kurmaya ya da kulluk etmeye her zaman hazır olan tutkulu ve alçaklar arasında eşitsizlik kolayca yaygınlaşır. böylece, insanların gözlerinin bağlandığı, kendilerini yönetenlerin, insanların en küçüğüne sadece "sen ve senin soyun, ulu olun" der demez o küçük adam kendi gözüne olduğu gibi herkesin gözüne de büyük görünmüş olduğu, onun soyundan gelenlerin de soy kütüğünde kendisinden uzaklaştıkları ölçüde yükseldiği, yüceldiği bir zaman gelmiş olsa gerektir.

"onurdan hiçbir şey umut etmeyen" despot hükümdarlık, hükmettiği yerde başka bir efendinin yaşamasına katlanamaz. o konuşur konuşmaz artık başvurulacak ne dürüstlük duygusu ne de görev duygusu kalır. kölelere kalan biricik erdem, körü körüne boyun eğmedir.

efendiler tarafından yönetilmeye alışmış olan insanlar, artık onlardan vazgeçemezler. bunlar boyunduruğu silkip atmaya kalkışırlarsa özgürlükten o kadar uzaklaşırlar ki özgürlüğe karşıt olan dizginsiz, aşırı bir başıboşluğu özgürlük diye aldıklarından yaptıkları devrimler, onları hemen her zaman zincirlerini daha ağırlaştırmaktan başka bir şey yapmayan baştan çıkarıcıların eline düşürür.

durmadan doğadan yakınan çılgınlar, biliniz ki size bütün kötülükler kendinizden geliyor.

9.04.2015

doğa kanunu

jean-jacques rousseau

bizler arasında, iyi uygulanmış tıp ne kadar yararlı olabilse de kendi haline bırakılmış olan hasta bir vahşinin doğadan başka bir umudu olmayacağı kesindir; ama kendi hastalığından başka da korkacağı hiçbir şey yoktur. işte bu, onun bizden üstünlüğüdür.

doğayı yozlaşmış varlıklarda değil, doğa kanunlarına uygun davranışta bulunan varlıklarda incelemek gerekir.

insanın kullandığı ilk dil, en evrensel, en etkili dil, bir araya gelmiş olan insanları ikna etmek gerekmeden önce de gereği duyulmuş olan biricik dil, doğanın çığlığıdır.

bir çocuğun bir yaşlıya emretmesi, bir budalanın bir bilgeyi yönetmesi, açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken bir avuç insanın gereksiz şeyler bolluğu içinde yüzmesi doğa kanununa açıkça aykırıdır.

4.02.2015

temel kural

jean-jacques rousseau

dünyada sahibine ün ve onur kazandıran bir rütbe varsa o da yetilerin ve erdemlerin kazandırdığı, sizlerin sahip olmaya layık bulunduğunuz, yurttaşlarınızın sizi yükselttiği mevkilerdir.

insanların sahip oldukları bilgiler içinde en fazla yararlı ve en az ilerlemiş olanı, insan hakkındaki bilgidir.

delphes tapınağı'ndaki yazıtın (kendini tanı), tek başına ahlakçıların bütün iri kitaplarından çok daha önemli ve güç bir temel kural içerdiğini söylemeye cesaret ediyorum. insanlar kendilerini tanımaya başlamazsa insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nasıl bilinebilir?

doğal haldeki insandan daha çekingen hiçbir şey yoktur. insan, kulağına çarpan en küçük bir gürültü karşısında, sezinlediği en küçük hareket karşısında hep tir tir titrer, kaçmaya hazırdır.

7.01.2015

mülkiyet nedir?

pierre-joseph proudhon

mülkiyet hırsızlıktır.

hakikat şüphededir, en iyi tanım hiçbir şeyi tanımlamayandır.

pierre charon: her haberi düşünmeden benimseyenler, derleyip toplayanlar, her söylentiyi hak belleyenler, bir yenilik rüzgarı ya da çanıyla, havuzun sesine üşüşen sinekler gibi bir araya toplanıverirler.

"düşmana karşı hak aramanın sonu yoktur."

en yanlış yargılar bile daima bazı doğru çıkarımlara yetebilecek oranda bir gerçeklik barındırırlar. 

nasıl ki yolcu, üzerinden geçtiği yolu sahiplenmiyorsa, işçi de ektiği tarlayı sahiplenmez. 

açtığım, ektiğim, üzerine evimi bina ettiğim, beni, ailemi ve sürümü doyuran tarla üzerinde önce ihraz eden [kazanan] vasfıyla, çalışan vasfıyla, bana payımı bahşeden toplumsal sözleşmeye binaen zilyet [hakim] olabilirim. fakat bu vasıflardan hiçbiri bana mutlak mülkiyet hakkı vermez. çünkü ihraz hakkına başvursam, toplum bana "ben senden önce ihraz ettim" diyebilir; tarla üzerindeki emeğimi öne sürsem, "sadece bu şartla zilyet olabilirsin" diyecektir; sözleşmeden bahsedecek olsam, "o sözleşmeler sana sadece kullanma hakkını veriyor" diyecektir.

j.j. rousseau: her gün gördüğümüz şeyi gözlemleyebilmek için enikonu felsefeye dalmak gerekir.

mülkiyet insanı kısırlaştırır, sonra da onu kuru bir odun ve meyvesiz bir ağaç olmakla suçlar.

yanlışların ve suçların yeni yanlışlara ve suçlara yol açması gibi hakikatler de yeni hakikatleri doğururlar.

jeam de rond d'alembert: hayatın sıradan gerçeklerine dikkat çekilmediği sürece insanlar bu gerçeklere karşı duyarsızdır.