stefan zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
stefan zweig etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14.03.2022

şeytani

stefan zweig

sözcük, antik dönemin mitsel-dinsel temel anlayışından yola çıkıp birçok anlam ve yorumdan geçerek günümüze kadar geldi; öyle ki artık onu kişisel bir yoruma tabi tutmak gerekli oldu.

şeytani demekle kastettiğim şey, her insanın temelinde ve özünde yatan o doğuştan gelen huzursuzluktur ve bu huzursuzluk onu kendinden çıkarır; onu kendinden alıp sonsuza, asıl olana sürükler; sanki doğa her bir ruhta, o ilk kaosun dışa vurulmamış, tedirgin bir parçasını bırakmıştır; bu parça ise gerilim ve tutku yoluyla o insanüstü, algı ötesi temeline geri dönmek ister.

şeytan içimizdeki mayayı vücuda getirir; kabaran, eziyet eden, sıkan bir mayadır bu; olağan koşullarda sakin duran varlığı tehlikeye, aşırılığa, esrimeye, kendinden vazgeçmeye, kendini yok etmeye zorlar. insanların çoğunda, ortalama insanlarda ruhun bu değerli tehlikeli parçası kısa sürede emilir ve tüketilir; yalnızca nadir anlarda, ergenlik krizlerinde, aşk ya da üreme dürtüsü yüzünden içsel evrenin kabarmaya başladığı zamanlarda bedenden çıkıp gitmek ister bu taşkın, uğursuz ve aynı zamanda orta halli, banal varoluş.

ama ölçülü insanlar bu faustvari dürtüyü kendi içlerinde boğarlar, ona ahlaki eter koklatıp işle bayıltırlar, düzen vasıtasıyla önüne set çekerler. sıradan insan kaotik olanın daimi can düşmanıdır; sadece dış dünyada değil, kendi içinde de. ama daha yüksek insanlarda, özellikle de üretken olanlarda, huzursuzluk yaratıcı bir şekilde serpilir, günün eserleriyle yetinmez, onlara "acı veren yüce bir kalp" (dostoyevski), kendini aşıp evrene doğru bir özlemle uzanan ve soru soran bir zihin verir.

bizi kendi özümüzün, kendi kişisel ilgilerimizin ötesine, sezgisel ve maceracı bir şekilde soru sormanın o tehlikeli bölgesine sürükleyen her şeyi, varlığımızın bu şeytani kısmına borçluyuz. ama bu şeytan ancak onu alt ettiğimiz, gerginliğimizde ve yükselişimizde bize hizmet ettiği sürece dostça teşvik eden bir güçtür: bu sağaltıcı gerilimin yüksek gerilime dönüştüğü yerde, ruhun insanı allak bullak eden o dürtüye, şeytani olanın volkanına düştüğü yerde tehlike başlar. zira şeytan kendi vatanına, kendi elementine, yani sonsuzluğa, ancak ve ancak sonlu olanı, dünyevi olanı, yani ikamet ettiği bedeni yıkıma uğratmak suretiyle ulaşabilir: insanı genleşme yoluyla yüceltir; ama bir yandan da patlamaya zorlar. bu yüzden, zamanında dizginlemeyi başaramayan insanları korkunç bir huzursuzlukla, şeytani bir doğayla doldurur, iradelerinin dizginini ellerinden çekip alır; öyle ki onlar, o istemsizce sürüklenenler artık fırtınaya kapılmışlardır ve alın yazılarının kayalıklarına doğru savrulmaktadırlar.

yaşamsal huzursuzluk her zaman şeytani olanın ilk meteorolojik belirtisidir; kanın huzursuzluğu, sinirlerin huzursuzluğu, zihnin huzursuzluğu (ki bu yüzden etrafına huzursuzluk, talihsizlik, rahatsızlık yayan kadınlar şeytani olarak nitelenir). şeytani olan her zaman hayatın tehlikeleri ve hayati tehlikelerle dolu fırtınalı bir gökyüzünde dolaşır, trajik atmosferlerde, kaderin nefesiyle.

böylece her zihinsel donanımı güçlü, her yaratıcı insan içindeki şeytanla kaçınılmaz bir savaşa girer ve bu her zaman kahramanca bir savaştır, her zaman bir aşk savaşıdır. insanlığın en harika yanı da budur. bazıları yakıcı dürtülerine kadının erkeğe teslim olduğu gibi teslim olurlar, üstün bir gücün zoruna boyun eğerler, kutsal bir şeyle dolduklarını ve doğurgan bir unsurun baskınına uğradıklarını hissederler. bazıları onu dizginler ve onun o yakıcı, o titreyen varlığını kendi soğuk, kararlı, amaca kenetlenmiş erkeksi iradelerine boyun eğmeye zorlarlar: bir ömür boyu, sık sık böyle düşmanca-yakıcı, sevgi dolu-boğuşan bir kucaklaşma sürer gider. bu muazzam boğuşma sanatçıda ve eserinde adeta gözle görünür bir haldedir: yaratısının son hücresine kadar titrer o sıcak nefes, zihnin kuluçka gecesinde baş gösteren, o ebedi ayartıcısıyla birlikte duyduğu şehvetli sarsıntı.

şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir ve onun tutkulu çizgilerini en belirgin şekilde ona tümüyle teslim olanda, şeytan tarafından sürüklenen şair tipinde görürüz; burada alman dünyasının en anlamlıları olarak seçtiğim hölderlin, kleist ve nietzsche'de ortaya çıkan şair tipinde. zira şeytan bir şairin içine despotça yerleşmişse, alevler halinde sıçrayan bir yükseliş içinde sanatın da özel bir tipi ortaya çıkar: esrime sanatı, coşkulu, ateşli yaratı, ruhun kasılmalarla, sarsıntılarla yükselişi, katılaşma ve patlama, sarhoşluk ve kendinden geçme, yunanların "mania" dedikleri, genellikle sadece peygamberlerde, kâhinlerde görülen kutsal bir kendini kaybetme hali. ölçüsüzlük, en aşırıya vardırma, bu sanatın ilk ve şaşmaz belirtisidir; en son raddeye, şeytani olan, ilksel vatanı olarak ulaşmak istediği o sonsuzluğa varıncaya kadar ebedi bir kendini-aşma-isteği.

hölderlin, kleist ve nietzsche, hayatın sınırlarını ateşli bir şekilde zorlayan, biçimlere zorbaca sızan ve aşırı bir esrime içinde kendini yok eden bu prometheusvari varlığın pençesindedirler: gözlerinde şeytanın yabancı, ateşli bakışı parlamaktadır ve şeytan onların dudakları arasından konuşur. hatta dudaklar sustuğunda, zihinler söndüğünde bile onların yıkıma uğramış bedenlerinden konuşmayı sürdürür: bu korkunç misafir varlığını hiçbir yerde onların ruhlarında olduğu kadar hissettiremez, aşırı güçlü bir gerilimin ıstırabı içinde paramparça olmuşlardır ve şimdi bir yarıktan aşağı, şeytanın oturduğu o en derin uçurumun dibine bakar gibi bakarız onlara. tam da zihinlerinin batışı sırasında, olağan koşullarda kan gibi gizli duran şeytani güç her üçünde birden görsel olarak kendini açığa vurur.

şeytan tarafından boyun eğdirilen şairin o esrarengiz varlığını, bizzat şeytani olanı olabildiğince belirgin hale getirmek için, karşılaştırma yöntemime sadık kalarak, bu üç trajik kahramanın karşısına görünmez bir karşı oyuncu yerleştirdim. ama şeytani olanın kanatlandırdığı şairin gerçek karşıtı hiçbir şekilde, örneğin şeytani-olmayan değildir; şeytaniliğin olmadığı büyük bir sanat yoktur; dünyanın ilksel müziğinin fısıldadığı söz olmadan sanat olmaz. bunu hiç kimse bütün şeytaniliğin baş düşmanından daha iyi gösteremez; kleist'ın ve hölderlin'in, onlar hayattayken de karşılarında sert bir şekilde duran goethe'den başka; çünkü o şeytani olan hakkında eckermann'a şöyle söylemiştir: "en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir."

ilhamın olmadığı hiçbir büyük sanat yoktur ve bütün ilhamlar bilinç dışı bir öteki taraftan gelir, kendi bilincinin üzerinde bir bilgiden.

coşkulu olanın, kendi taşkınlığı içinde sürüklenen şairin, o ilahi ölçüsüzün hakiki karşıtı olarak şu ölçülü efendiyi görüyorum: kendisine verilen şeytani gücü dünyevi irade gücüyle dizginleyen ve bir hedefe yönelten şairi. zira şeytani olan, ki bütün yaratıcılığın muazzam gücü ve ilksel anasıdır, tümüyle yönsüzdür; hedefi sadece sonsuzluktur, doğduğu kaosa geri dönmektir. ve eğer bir sanatçı bu ilksel gücü insani olarak yönetebilirse, eğer ona dünyevi bir ölçü ve iradesi doğrultusunda bir yön verebilirse, eğer şiire goethe'nin dediği anlamda "kumanda" edebilirse ve "kontrol edilemez olanı" şekillendirici bir zihne dönüştürebilirse ortaya yüksek, şeytani olanınkinden kesinlikle daha düşük olmayan bir sanat çıkar.

14.02.2022

yazgı

stefan zweig

yazgı hep güçlülerden ve zorbalardan yanadır. tek bir kişiye yıllar boyu kul köle olur.

bütün büyük askeri hareketlerde düşmana indirilen kesin darbe, her zaman sürpriz baskınlar yoluyla elde edilmiştir.

uyruk olmaktan bir türlü kurtulamayan insanlar, verilen buyruklara hep boyun eğerler, yazgının çağrısına kulak asmazlar.

bir mucizenin gerçekleşebilmesi ya da olağanüstü bir şeyin tamamlanabilmesi için bireyin, her şeyden önce bu mucizeye inanması gerekir.

insanlar, büyük bir hayranlık duydukları ve kendisinden pek çok şey bekledikleri bir adam tarafından sinsice aldatıldıklarını görünce, onu asla bağışlamazlar.

bir inanç için acı çekmek, o inanç uğruna adam öldürmekten daha iyidir.

insanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. yapılan her iş insanı rahatlatır; hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

insan tutkusu, rastlantı sonucu elde edilen kolay başarılarda alevlenir; fakat yazgının yenilmez gücüne karşı sürdürülen savaşımda insanın mahvolması kadar hiçbir şey, insan yüreğini böylesine coşturamaz.

22.01.2021

nefret

stefan zweig

yalnız ve yalnız toplumun esenliğini amaç edinen bir ideal, geniş halk kitleleri için hiçbir zaman tümüyle yeterli olamaz; ucuz kafaların var olduğu yerde, salt sevginin yanı sıra nefret de o karanlık hakkını ileri sürer ve bireyin, ortaya atılan her düşünceden en kısa sürede kendi kişisel çıkarını sağlama eğilimini belirginleştirir. somut olan, elle tutulup gözle görülebilen, her zaman kitleye soyut olandan daha kolaylıkla nüfuz eder; onun içindir ki bir ideal yerine somut nitelik taşıyan, yöneltilebilen, başka bir sınıfa, ırka ya da dine dönük düşmanlığı dile getiren sloganlar siyaset pazarında daha çabuk benimsenir. çünkü bağnazlığın öldürücü ateşini körükleyebilecek en büyük güç nefrettir.

9.10.2020

stendhal

stefan zweig

"bir kadını eğlendirin, ona sahip olursunuz."

stendhal kadar yalan söyleyen ve herkesi aldatmaktan hoşlanan pek az yazar vardır; yine pek az yazar gerçeği ondan daha iyi ve daha derin bir şekilde dile getirebilmiştir.

bir gün bir mektupta dostlarından birinin onu "alçak bir yalancıdan başka bir şey değilsin." diye şiddetle suçladığı satırları okurken, sayfanın kenarına tam bir serinkanlılıkla "doğru" diye not düşmüştür.

"başkasına şöyle bir dokunup geçen şey, beni ölesiye yaralar."

kendini dünyanın merkezi olarak gören bu cesur ve inatçı 'ben'ciden daha büyük bir inatla, daha köklü ve daha bağnaz bir şekilde, sırf kendisi için yaşayan ve kendi benliğini böyle bir ustalıkla geliştiren başka bir sanatçı belki de yoktur.

"kadınların arasında başarılı olabilmek ve onları elde edebilmek için bir bilardo partisini kazanmak için gösterilenden daha fazla bir çaba harcamamak gerekir."

acıklı bir bilanço: hiçbir şeyi kalmamış, kitapları para getirmiyor, "aşk üzerine" adlı kitabı on yılda topu topu 17 nüsha sattı. yayınevi sahibi bir gün "bu kitap da kutsal mı ne; çünkü kimse ona dokunmuyor." demiştir.

"bence sokak ortasında ölmenin gülünç bir yanı yok; yeter ki insan bunu bile bile yapmış olmasın."

31.03.2020

uzun lafın kısası

amin maalouf:
uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

eduardo carranza: şiir kanını kaynatmıyorsa, aniden sırlara pencereler açmıyorsa, dünyayı keşfetmene yardım etmiyorsa, umutsuz yüreğinin yalnızlıkta ve aşkta, şenlikte ve sevgisizlikte eşlikçisi değilse ne işe yarar?

joel kovel: sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.

lawrence grossberg: bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır!

pascal mercier: kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir.

stefan zweig: insanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. yapılan her iş insanı rahatlatır; hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

victor hugo: ezilmiş, yıkılmış insanlar arkalarına bakmazlar. kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler.

oğuz atay: sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

ece ayhan: sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.

goethe: ve budalalar, anlamadıklarını ve anlayamayacaklarını yok ederler.

22.07.2019

büyük insan

stefan zweig

bize verilmiş olan hayat biçimi daha iyi bir hale getirilebilir, yontulabilir, düzeltilebilir ve şüphesiz, ahlaki tutku, bilinçli ve sebatlı bir çalışma sayesinde, içimizdeki iyi şeyleri ve ahlaki duyguları geliştirebilir, kuvvetlendirebilir; ama karakterimizin temel çizgilerini hiçbir zaman büsbütün silemez, bedenimizi ve ruhumuzu bambaşka bir yapısal düzene göre yeniden biçimlendiremez.

bir insan, tek bir kişi, birtakım vaatlerde bulunarak insanlığa seslendiği zaman, bu inanç susuzluğunun duyarlı sinirine dokunmuş olur ve ayağa kalkma cesaretini göstererek her türlü sorumluluktan daha ağır olan şu sözü söylemeye cüret eden, "ben, gerçeği biliyorum." diyebilen biri, her zaman, kendini feda etmeye hazır sonsuz bir yedek kuvvet bulur karşısında.

kusursuzluk ancak insani olan şeyleri aştığımız zaman mümkündür: kutsal bir kişi, hatta yumuşaklığı öğütleyen bir havari, katı olabilmelidir; kutsallığa ulaşabilmek için babasını ve anasını, eşini ve çocuklarını kayıtsız bir şekilde terk etmeyi, neredeyse insanüstü ve insanlık dışı olan böyle bir şeyi müritlerinden isteyebilmelidir. kusursuz ve tutarlı bir hayat ancak yapayalnız bir insanın çıplak mekanı içerisinde gerçekleşebilir, hiçbir zaman başkalarıyla ilişki ve bağlantı kurarak değil. bunun içindir ki, bütün çağlarda, kutsal kişinin tuttuğu yol, kendisine uygun biricik ev ve biricik ocak olarak onu çöle götürmüştür.

insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü olan birini seçer. iradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği ancak gerçeği arayan bir insanda bulabilir.

4.02.2019

tiran

stefan zweig

tek bir kişi, kitleyi coşkuya sürükleyebilir; ama bir kez zincirlerinden boşalmış olan coşkuyu geri döndürmeyi hemen hiçbir zaman başaramamıştır. sözlerini ufak bir aleve üfleyen, bundan yıkıcı bir yangının doğacağının bilincinde olmalıdır; tek bir yaşama, düşünme ve inanç biçimini geçerli ilan eden, böylece dünyayı bölünmeye, başka her düşünme ve yaşam biçimine karşı ruhsal düzeyde ya da savaş alanlarında yürütülecek bir savaşa itmenin sorumluluğunu da yüklenmelidir.

her düşünce tiranlığı, insanlığın düşünme özgürlüğüne karşı açılmış bir savaştır ve bu nedenle de erasmus gibi bütün düşünceler için en yüksek düzeyde bir sentez, tüm insanlığa ortak bir uyum arayan biri, düşüncedeki her türlü tek yanlılığı, körü körüne anlamak istemeyişi kendi uzlaşma düşüncesine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek zorundadır. bundan ötürü hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendini hiçbir ideolojiye adamamalıdır; çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır; çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir. bir hümanist, düşünme ve eylem özgürlüğünü her durumda korumalıdır; çünkü özgürlük olmaksızın adalet, yani bütün insanlığın en yüce ideal sayması gereken tek düşünce gerçekleşemez.

16.09.2018

hölderlin

stefan zweig

"zira zor tanır
ölümlü olan saf olanı."

hayatın yasası karışmaktır, ebedi dönüşünde dışarıda kalmayı kabul etmez. kim bu sıcak akıntıya girmeyi reddederse kıyıda susuzluktan kavrulur; kim katılmazsa hayatı ebedi bir dışarıda kalmaya, trajik bir yalnızlığa mahkumdur.

"ah, dünya benim ruhumu ilk gençliğimden itibaren korkutup kendi içine geri itti." diye yazacaktı bir keresinde neuffer'e ve gerçekten de o dünyayla bir daha asla ilişkiye giremeyecek, bağlantı kuramayacaktı. paradigmasal olarak, psikolojinin "içe dönük tip" diye nitelediği şey olacaktı. güvensizlik içinde kendini her türlü dışsal etkiye kapatan ve sadece kendi içinden, en başından beri içinde yeşermekte olan filizden yola çıkarak kendi zihinsel kişiliğini geliştiren o karakterlerden biri olacaktı.

gururlu olmadan çevreyle arasına görünmez bir mesafe koymayı başarıyordu. zayıf bedeniyle dimdik, yüce ve görünmez bir şahsiyet gibi, hücresinden çıkıp diğerlerinin arasına karışırken onlara "sanki apollon yürüyormuş gibi" geliyordu.

kendi iç çehresini, yanlarında çalışmak zorunda olduğu o zihinsel ayaktakımının şiddeti karşısında gizlemeyi giderek daha fazla öğrenir; bu uşak maskesi yavaş yavaş büyür ve iyice etine, kanına işler.

ilk andan itibaren bu hayalperest, hayatının yönünü kararlı bir şekilde sonsuzluğa, çarpıp parçalanacağı o erişilmez kıyıya çevirmiştir. hiçbir şey onu bu görünmez çağrıya yıkıcı bir sadakatle uymaktan alıkoyamaz.

uzlaşmaların ve bayağılığa karışmanın gerekli olmadığı, zihnin saf olanda saf, karışmamış element olarak varlığını sürdürebildiği yerin peşindedir. bu fanatik sarsılmazlıkta, gerçek varoluşla girilen bu muazzam uzlaşmazlıkta hölderlin'in olağanüstü kahramanlığı tek tek bütün şiirlerdekinden daha güçlü şekilde kendini gösterir.

bununla birlikte her türlü hayat güvencesinden, evden ve yuvadan, bütün bir burjuva hayatından vazgeçtiğini en başından itibaren bilmektedir. "sığ bir kalple mutlu olmanın" daha kolay olduğunu bilir. sonsuza kadar "hayatın zevkleri konusunda amatör" kalacağının farkındadır. ama o uslu bir hayatın rahatlığını istemez; tersine, şairane bir kader yaşamak ister. gözlerini yukarı dikerek, zayıf bedeninde dimdik duran ruhuyla, yoksunluk ve sefil giysiler içinde, orada hem rahip hem de kurban olacağı o görünmez sunağa doğru yaklaşır.

hölderlin'in bu kahramanlığı, içinde gurur olmayışı, zafer inancı olmayışı yüzünden bu kadar anlatılmaz bir olağanüstülüğe sahiptir. o sadece mesajı, sadece o görünmez çağrıyı hisseder ve alınyazısına inanır, başarıya değil. bu sonsuz yaralanabilir insan, hiçbir zaman kendini kaderin bütün mızraklarının çarpıp kırılacağı zırhlı bir kahraman olarak hissetmez, kendini hiçbir zaman muzaffer görmez, başarılı görmez. ve mücadelesine o kahramansı şiddeti veren şey, tam da bu, çıktığı hayat yolculuğunda ona sonsuz ebedi bir gölge gibi eşlik eden çöküş duygusudur.

bu yüzden hölderlin'in hayatın en yüce anlamı olarak şiire olan adlandırılmamış inancını bir şair olarak kendine, yani kendi kişiliğine olan bir inançla karıştırmamak gerekir. misyonuna ne kadar güveniyorsa kendi yeteneği konusunda da o kadar alçak gönüllü ve samimiydi.

"kutsal ülke! hiçbir tepe yükselmez sende asma kütüğü olmadan
büyüyen otların üstüne yağar sonbaharda meyveler
neşeyle yıkanır nehirde ayakları kor gibi dağların
dalların uçları ve yosunlar serinletir güneşli başlarını
ve çocukların neşeyle çıkması gibi dedesinin omzuna
yükselir kara dağlarda kaleler ve kulübeler de."

zihnin en soylu cesareti her zaman, içinde şiddet barındırmayan bir kahramanlıktır, anlamsız bir direniş değil; bilakis güçlü olana savunmasız bir teslim oluş ve kutsal bir zorunluluktur.

onun kahramanlığı bir savaşçının kahramanlığı, şiddetin kahramanlığı değildir, bilakis bir şehidin kahramanlığıdır, görünmez bir şey için acı çekmeye ve inancı için, ideali için yok olmaya hazır olmaktır.

"sen nasıl istiyorsan öyle olsun, ey kader!" bu sözle eğilir o eğilmez inançlı, kendi yarattığı yıkımın önünde. ve ben yeryüzünde, kanla ve bayağı bir iktidar hırsıyla lekelenmemiş bu benzersiz tutumdan daha yüce bir kahramanlık biçimi bilmiyorum.

hiçbir şey ona erkeksi, neredeyse hastalıklı, örneğin hayat düsturu olarak kendine "pauci mihi satis, unus mihi satis, nullus mihi satis" [az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana] sözünü seçen nietzsche'ninki gibi bir kendine güven duygusu kadar yabancı olamazdı; laf olsun diye söylenmiş bir söz onun cesaretini kırmaya ve kişisel yeteneğinden kuşku duymasına yetebilir, schiller'in bir "hayır" demesi ona aylarca acı verebilirdi.

bir çocuk, bir okul öğrencisi gibi en sefil manzume yazarlarının, bir conz'un, bir neuffer'in bile önünde eğiliyordu; ama bu kişisel mütevazılığı, kişiliğinin bu aşırı yumuşaklığının altında çelik gibi bir şiir iradesi, gönüllü bir adanmışlık yatıyordu.

"ah dostum," diye yazar bir arkadaşına, "en yüksek gücün aynı zamanda en mütevazı güç gibi göründüğünü ve tanrısal olanın, hiçbir zaman belli bir tevazu ve acı olmadan ortaya çıkmayacağını ne zaman anlayacağız?"

25.08.2018

stefan zweig

hartmut müller

insanların dikkatini çekmeyen, gösterişsiz ve özgür bir yaşam tarzını benimsemiş, kararlı bir şekilde tüm ödülleri ve saygı gösterilerini reddetmişti.

mesafeli kişiliğini babasından almış gibiydi, özel notlarında aile üyelerine ilişkin notlara çok seyrek rastlanır.

dönemin anlayışına göre, okulun tek önemli görevi, 'bizi geri bırakmak değilse de, ileriye götürmek de değildir.'

onun doğası, uyumsuzlukları dengeleyen, beraberlik ruhu taşıyan, başka dünya görüşlerinin ve fikirlerinin de olduğunu kabul eden bir öze sahiptir.

politikaya girmeyi hep reddetmiştir.  bir kez bile oy kullanmamıştır. sanatçı politikayla uğraşmamalıdır.

özeleştiri: kendi şiiri olgunlaşmamıştır, duygu yüklüdür, sadece biçim üzerinde ukalaca oynanmış oyun oynama zevkinin ürünü olan el sanatından başka bir şey değildir. bol miktarda sıfat kullanılıp benzetmelere yer verilmiştir.

o zirveyi oluşturan coşku bende yok. sarhoşluk duygusu veren heyecan. her zaman aklım duygularıma biraz baskın çıkıyor.

tanrıya inancın yerini özgür, akıllı, yaratıcı insana inanç alır.

verhaeren'in yaşamındaki en büyük amaç bireysel özgürlüktür. hayatından hoşnut olduğu için bağımsızdır. çalışmayı günlük bir gereklilik olarak görmektedir. kendini beğendiği için ya da hırslı olduğu için değil, aksine yaratıcılık gerektiren işinde entelektüel ve ruhsal yeteneklerinin gelişmesini sağlamak için çalışmaktadır.

özgüven duygusunun oldukça zayıf olduğunu düşünen zweig, kendisine ve yaptığı işlere karşı hayli eleştireldir. sistematik düşünce yönteminden yoksun olduğu görüşündedir. oysa doktora çalışması bu iddiayı çürütmektedir. doğru kurgulanmıştır ve mantık yönünden inandırıcıdır.

anlaşılması zor psikolojik olaylar benim üzerimde açıkça huzursuzluk yaratan bir etkiye sahip, nedenleri hissetmek.. benim ilgimi çekiyor, garip insanlar sadece varlıklarıyla bile, bende onları tanıma isteği uyandırabiliyor.

yakın olma ile mesafeli kalma arasındaki önemli ilişki içinde o, anlatı figürlerinin gizemli davranışlarının ipucunu bulmaya ve onların hareketlerinin ve acılarının köklerine inmeye çalışır. neden öyle olmak zorunda olduklarını, nasıl olduklarını okuyucuya anlatabilmek ister.

yerleşik bir yurttaş değildir, iç dünyasında gerilimli ve huzursuzdur.

zweig, mekan değiştirme güdüsüne sadece kendi iç dengelerini kurmak için değil deneyimlerini artırmak ve ruhen gençleşmek için de gereksinim duyar. "gezide olduğum zaman bütün bağlar birdenbire kopuyor, kendimi sıkıntılarımdan arınmış, bağımsız ve özgür hissediyorum. bütün geçmiş yıllar geri geliyor, hiçbir şey önemini kaybetmiş geçmiş değil, her şey tüm çekiciliğiyle en başta."

zweig kendisini hala bağlanmak istemeyen ve bağlanamayan bir çırak, bir öğrenci olarak görmektedir. bu yüzden geçici olanı sever. ona bağımsız bir yaşam olanağı sunan yeni evi de onun için bir dinlenme yerinden, büyük yolculukları arasında bir kaçış noktasından başka bir şey değildir.

adaletten söz eden kişinin adil olamayacağını öğrenir.

bir kadına söyleyeceklerini, sözcükleri gereksiz kılan bir bakışla anlatmaya alışmış biri. duygudan eser yok.

zweig, kız arkadaşına zaman zaman "büyük tavşanım" diye seslenir. çok anlamlı bir hitaptır bu; çünkü frederike zamanla, stefan'ın tam anlamıyla homme a femmes olduğunu ve çıktığı birçok gezinin hemen hepsinde sayısız "küçük tavşan"la birlikte olduğunu anlar.

gönüllü asker olarak savaşa gitme planlarını kafasından geçiren prag'daki hassas franz kafka bile, kendisine çoktan önlem olsun diye ağır asker çizmeleri almış, savaşa gitme şansına nail olan harekete hazır askerleri kıskançlıkla izlemiştir.

yenilgi, yenilgiye uğramış olanları ruhsal yönden zenginleştirir.

yahudilerin tekrar bir ulus olmasını ve böylece gerçekliğin rekabetine maruz kalmalarını istemiyor olmak..

zweig'ın tarihsel belge olarak değerlendirdiği bir söylentiye göre türkler, 1453'te yanlışlıkla açık unutulmuş kale kapısından geçerek kente girmiş ve istanbul'u almışlardır.

tarihin adil olup olmadığı söylenemez; çünkü etik bir ölçütü yoktur. ama adalet üzerine değil şiddet üzerine kurulduğu için, zaferi elinde bulunduranlarla işbirliği içindedir.

uyguladığı yöntem sayesinde fazlalıkları atarak 1000 sayfalık bir metni 200 sayfaya indirdiği çok görülmüştür.

rusya gezisinde çantasında bulduğu bir mektup: size söylenen her şeye inanmayınız. size bir şeyleri gösterirken birçok şeyi de gizlediklerini unutmayınız. sizinle konuşan insanların genellikle, size gerçekten söylemek istediklerini değil, size söylemeye izinli oldukları şeyleri dile getirdiklerini unutmayınız. biz hepimiz gözetleniyoruz, siz de aynı şekilde. çevirmeniniz her sözünüzü aktarıyor. telefonunuz dinleniyor ve attığınız her adım kontrol ediliyor.

esasında hayatla ilgili çok şey yaşandı. bundan sonrasının inişten başka bir şey olmayacağı kesin.

nazilerin seçim zaferini; gençliğin, ulaşılmaz politikaya karşı, belki akıllıca değil ama özünde doğal ve tamamen hoşgörülebilir bir başkaldırısı olarak yorumlar.

gerçekdışı ne varsa yüzsüzce kanatlarını açmış havalanıyor, gerçeğin kendisi ise yasadışı. kanalizasyonlar açıkta akıyor ve insanlara onun kokusu çok güzelmiş gibi geliyor.

o yalnızca bir fazlalık gibidir artık
şu hastalıklı dünyada
güneş ışığı kendisidir yalnızca (benno geider)

mülteci olmayı, dengeleri bozan bir tür rahatsızlık, tehdit edici bir kimlik kaybı olarak değerlendirir.

pasifizm barışta gereksiz, savaşta çılgınlık, barış zamanında güçsüzlük, savaş zamanında ise çaresizlik.

friderike'nin neşeli ve canlı kişiliğinin tersine, lotte'nin başkasına muhtaç yapısı, koşulsuz bağlılığı, yeniden bunalıma düşen zweig'a pek yardımcı olmaz.

60. doğum günü: altmış yaşında biri olarak zaten sarsıntıya uğramış ve yarı yarıya tükenmişsinizdir. artık istemiyorum, sadece bu kararı uygulamakta tereddüt ediyorum. başkalarının hiç tahmin edemeyecekleri zor bir şeyin yaklaştığını görüyorum.

montaigne için en güzel ölüm gönüllü ölümdür.

yaşam başkalarının, ölümse bizim istencimize bağlıdır.

intiharla gelen ölüm: 22 şubat 1942: stefan zweig avusturya doğumludur, birkaç ay önce ingiliz vatandaşlığına geçmiştir ve tam 60 yaşındadır. 33 yaşındaki karısı, elisabeth charlotte, kızlık soyadı altmann.. ağır uyku hapları almışlar.

özgür iradem ve açık bilincimle yaşama veda etmeden önce, son bir görevi mutlaka yerine getirmek istiyorum. bana ve çalışmalarıma oldukça iyi ve konuksever bir dinlenme ortamı sunan bu harika ülke brezilya'ya içten teşekkürler. her geçen gün bu ülkeyi sevmeyi daha çok öğrendim, dilini konuştuğum ülkenin dünyası çöktükten, manevi yurdum avrupa kendini yok ettikten sonra, yaşamımı yeniden başka hiçbir yerde kuramazdım.

ama altmış yaşından sonra, yeni bir hayata başlamak için, özel güçlere gereksinim duyuluyor. bendeki güçlerse yıllardır yersiz yurtsuz dolaşmaktan dolayı tükendi. tam zamanında ve elim ayağım tutarken, zihinsel faaliyetleri, her zaman için yeryüzünün en hissedilir sevinci, kişisel özgürlüğü ve en değerli serveti olarak gören bir yaşama son vermeyi, daha doğru buluyorum.

bütün dostlara selam gönderiyorum! uzun bir geceden sonra, yeni bir günün doğduğunu da görecekler! fazlasıyla sabırsız olan ben, onlardan önce gidiyorum.

arkadaşları, yaşamını tamamen şahsi malı olarak gören isyankar adama kırılırlar.

thomas mann: "yine bizden biri, şiddet yoluyla dünyayı değiştirenlere karşı direnmekten vazgeçerek, pes ederek, intihar ederek amansız düşmanı onurlandırma hakkına sahip miydi? o, tüm bunlarla ilgilenemeyecek kadar güçlü bir bireydi."

benim psikolojik bunalımlarımın hiçbir gerçek nedeni yok.

yarattığı edebi kişiler, özellikle de uzunöykülerinde intiharı düşünür veya gerçekten intihar ederler. hassas kişilikleri nedeniyle ruhsal yönden tehdit altındadırlar ve kendilerini yaşama sıkı sıkıya bağlı hissetmezler.

dinin yanılsama yoluyla, arzuların yerine getirildiği bir model olduğunu düşünen freud gibi o da, yoksun kalmanın, acı çekmenin ve hastalıkların, dinle ilgili tasarımların kökü olduğuna inanmıştı. öncelikle hastalık, hastaya soru sormayı, düşünmeyi, dua etmeyi, boşluğa yönelttiği ürkütücü bakışına son vermeyi ve korkusunu aktaracağı bir varlık bulmayı öğretir. ilk olarak, din duygusunu, tanrı düşüncesini insana var ettiren şey, acı duymaktır.

onun dini insana inanmaktı. insana yakışır iyimser düşüncelerle inşa ettiği düşlerdeki saray yıkıntıların arasında kalınca, zweig en son barınağı olan ölüme sığınmıştır.

carneiro: bu kadar gururlu olmasaydı, kuşkusuz yaşamın üstesinden gelebilirdi ve biz bu acıları yaşamak durumunda kalmazdık. (bilim akademisi başkanı)

zweig üretken bir yazardı; şiirler, sanat ve kültürle ilgili yazılar, meslektaşlarının yazmış olduğu yapıtlara giriş bölümleri, çeviriler, öyküler, bir adet bitmiş, iki adet bitmemiş roman, biyografiler ve monografiler, denemeler, tiyatro oyunları ve söylenceler ve bir de libretto yazmıştır. bunlardan başka sayısı 20.000 ile 30.000'i bulan mektubu vardır. insel yayınevi'nin sahibi anton kippenberg, kendi yayınevinin yazarı zweig'ın bir fabrikanın ortağı olduğunu öğrendiğinde şöyle demişti: ne, zweig'ın bir de fabrikası mı var?

18.08.2018

hölderlin, kleist, nietzsche

stefan zweig

hölderlin, kleist ve nietzsche'de ilk göze çarpan şey onların dünyayla olan bağlantısızlıklarıdır.

üçünün de karısı ve çocuğu yoktur -tıpkı kan kardeşleri beethoven ve michelangelo gibi-, evleri ve servetleri yoktur, sürekli bir meslekleri, güvenli bir makamları yoktur. göçebe tabiatlıdırlar, dünya üzerinde başıboşturlar, toplum dışında, garip, hor görülen insanlardır ve tümüyle anonim bir varoluş sürdürürler.

dünyevi hiçbir şeye sahip değillerdir: ne kleist, ne hölderlin ne de nietzsche kendine ait bir yatağa sahip oldu. hiçbir şey onların malı değildi, kiralık iskemlelerde oturup kiralık masalarda yazdılar ve yabancı bir odadan diğerine dolaşıp durdular. hiçbir yere kök salmadılar, kıskanç şeytanın eşi olmayı kabul etmiş olan bu insanları eros bile uzun süre bağlamayı başaramadı.

dostlukları kırılgandı, konumları ufalanıveriyordu, eserleri gelir getirmiyordu: her zaman elleri boş kalıyor, sürekli boşluğa yazıyorlardı. böylece, goethe'ninki berrak, düzenli bir yörüngede ilerlerken, onların varoluşları meteorvari, tedirgin, kayan yıldızlar gibi başıboştu.

goethe'nin kökleri sağlamdı ve giderek daha derine, daha derine iniyordu. karısı, çocuğu ve torunları vardı, kadınlar hayatını renklendiriyor, sayıları az ama sağlam dostları yanından hiç eksik olmuyordu. geniş, ferah bir evde yaşıyordu, her taraf koleksiyonlarla, nadir eşyalarla doluydu, yarım yüzyıldan uzun süredir isminin etrafını saran sıcak, koruyucu bir ün içinde yaşıyordu. makamı ve gururu vardı, saray danışmanı ve ekselanstı. dünyanın bütün unvanları geniş göğsünde parlıyordu.

diğerlerinde zihinsel uçuş gücü nasıl büyüyorsa onda da dünyevi çekim gücü o kadar büyüyordu. böylece varlığı yıllar geçtikçe daha yerleşik, daha güven içinde oluyordu (oysa diğerleri giderek daha uçucu, daha geçici oluyor; avlanan hayvanlar gibi yeryüzünde koşturup duruyorlardı). o neredeyse orası kendi ben'inin merkezi ve aynı zamanda da ulusun zihinsel odağı oluyordu. ayağını sağlam bir noktaya basıp, sakin-hareket halinde dünyayı kucaklıyordu ve onun dünyaya bağlılığı insanların çok ötesine taşıyor, oradan eğilip bitkilere, hayvanlara ve taşlara uzanıyordu ve yaratıcı bir şekilde doğayla birleşiyordu.

böylece şeytanın efendisi hayatının sonunda (diğerleri dionysos gibi kendi tebaası tarafından parçalanırken) güçlü bir varlık haline geliyordu. goethe'nin varoluşu tek stratejik dünya zaferidir; diğerleri ise kahramanca, ama hiçbir zaman planlı olmayan çarpışmalar içinde yeryüzünden sürülürler ve sonsuzluğa sığınırlar. onlar dünyaüstü olanla birleşmek için kendilerini topraktan şiddetle koparmak zorundaydılar. goethe'nin ise sonsuzluğa erişmek için topraktan bir adım bile ayrılması gerekmiyordu; ağır ağır, sabırla ilerliyordu ona doğru.

yöntemi öylesine kapitalistçeydi ki, her yıl uygun bir parça deneyimi zihinsel bir kazanç olarak bir kenara ayırıyordu; yıl sonunda da özenli bir tüccar olarak bunları düzenli bir şekilde "günlüklerine" ve envanterine kaydediyor, hayatı boyunca, tarladan ürün toplar gibi faiz topluyordu.

ama diğerleri bir kumarcı gibi işletiyorlardı varlıklarını, muazzam bir umursamazlıkla durmadan bütün servetlerini dünyaya saçıyor, bütün varoluşlarını tek bir karta yatırıyor, sonsuz ölçüde kazanıp sonsuz ölçüde kaybediyorlardı; şeytansa yavaş, kumbarada biriktirir gibi kazanmaktan nefret ediyordu. goethe gibi birine varoluşun en önemli şeyi olarak görünen deneyimlerin onlar için hiçbir değeri yoktu: böylece çektikleri acılardan güçlenmiş bir duygudan başka hiçbir şey kazanmıyorlardı ve hayalperest olarak, kutsal yabancı olarak kendilerini kaybediyorlardı.

oysa goethe sürekli öğreniyordu, hayatın kitabı onun için aralıksız olarak açık duran bir ödevdi; inançla, satır satır, canla başla çalışarak, sabırla üstesinden gelmesi gerekiyordu. kendini sürekli bir öğrenci gibi hissediyordu ve şu esrarengiz sözü söylemeye çok zaman sonra cesaret edebildi: "yaşamı öğrendim, verin bana, tanrılar, zamanı."

ama onlar hayatı ne öğrenilebilir görüyordu, ne de öğrenmeye değer. sahip oldukları yüksek sezgiler onlar için kavramaktan ve duyusal deneyimden çok daha önemliydi. dehanın onlara bahşetmediği şey, onlara verilmedi. sadece onun parlak zenginliğinden paylarına düşeni aldılar. yalnızca içlerinden gelenin, kızgın duygularının kendilerini yükseltmesine ve germesine izin veriyorlardı. böylece ateş onların elementi, alev edimleri oluyordu ve onları yükselten bu yakıcı şey bütün hayatı da ellerinden çekip alıyordu.

kleist, hölderlin, nietzsche hayatlarının sonunda, başlangıcındakinden daha terk edilmiş, dünyaya daha yabancı ve daha yalnızdılar; oysa goethe her zaman, son anda bile zengindi. sadece içlerindeki şeytan daha güçlenmiş, sadece sonsuzluk onlara daha çok hakim olmuştu. bu, kendi güzelliği içinde hayat yoksulluğu ve kendi mutluluk yoksulluğu içinde güzellikti.

hayata bu tümüyle iki kutuplu bakıştan, dehayla derin bir akrabalık içinde, gerçeklikle kurdukları çeşitli değer ilişkileri doğuyordu. her şeytani doğa, yetersizlik olarak gördüğü gerçekliği küçümser. onlar -hölderlin, kleist, nietzsche, her biri farklı bir tarzda- var olan düzene karşı asiler, başkaldıranlar ve isyankarlar olarak kaldılar. onun peşinden gitmektense parçalamayı tercih ettiler; ölümcül noktaya kadar, yok oluşa varıncaya kadar sarsılmaz uyuşmazlıklarını sürdürdüler. bunun sonucunda kendileri ihtişamlı trajik karakterler, hayatları tragedya oldu.

buna karşın goethe -kendisi hakkında ne kadar da açıktı!- kendini küçük atlara emanet ediyordu, bir tragedya kahramanı olarak doğmuş gibi hissetmiyordu; "çünkü onun doğası uysal"dı. o diğerleri gibi savaş istemiyordu, o, -"uzlaşmış, sözleşmiş güçtü",- denge ve uyum istiyordu. kendini müminlikten başka bir sözcükle adlandırılamayacak bir duyguya bırakmıştı, çok yüksek, en yüksek güce bırakmıştı ve o gücün her biçimini ve her evresini seviyordu: "her ne şekilde olursa olsun, hayat, iyidir."

o işkence edilenler, kovulanlar, sürülenler, şeytan tarafından yeryüzünde oradan oraya savrulan yabancılar için böyle bir gerçekliğe yüksek; hatta herhangi bir değer vermek bile anlamsızdı. onlar sadece sonsuzluğu tanıyorlardı ve ona ulaşmanın tek yolu olarak da sanatı. bu yüzden sanatı hayatın üzerine koyuyorlardı, şiiri gerçekliğin üstüne. michelangelo gibi çekiçlerini binlerce taş blokuna kör bir öfkeyle indiriyor, kor gibi kızararak, gün geçtikçe fanatikleşen bir tutkuyla, varoluşlarının karanlık dehlizleri boyunca, rüyalarının en derin yerlerinde hissettikleri o kıvılcımlar saçan taşa vurdukça vuruyorlardı.

oysa goethe -leonardo gibi- sanatı sadece bir parça, bu güzelim hayatın binlerce biçiminden biri olarak hissediyor; ona bilim kadar, felsefe kadar değer veriyordu. ama işte sadece bir parça olarak, hayatının etkili, küçük bir parçası olarak. bu yüzden şeytani olanın biçimleri giderek daha yoğun hale geliyor, goethe'ninkilerse daha seyreliyor, genişliyordu. onlar varlıklarını sürekli muazzam bir tek yönlülüğe, radikal bir zorunluluğa dönüştürüyor, goethe ise giderek daha kucaklayıcı bir evrenselliğe doğru gidiyordu.

şeytani-olmayan goethe'de her şey, varoluşa duyduğu bu sevgi yoluyla emniyeti, bilgece bir kendini korumayı hedefliyordu. gerçek varoluşu bu küçümseyiş yüzünden, şeytani olanlarda ise her şey oyuna, tehlikeye, şiddetle kendini genişletmeye çabalıyor ve kendini yok etmeyle son buluyordu.

nasıl goethe'de bütün güçler merkezcilse, yani dıştan merkeze doğru toplanıyorsa, onlarda da güç dürtüsü merkezkaç yönelimliydi, hayat iç çemberinden dışa doğru sıkıştırıyor, kaçınılmaz olarak da onu yırtıyordu. ve bu dışa akış şekilsiz olana, evrene doğru akma isteği en çok da onların müziğe olan eğilimlerinde belirgin şekilde yüceliyordu. orada tümüyle kıyısız, tümüyle biçimsiz kendi elementlerine doğru akabiliyorlardı. çöküşe yönelenler özellikle nietzsche ve hölderlin oluyor, hatta sert karakterli kleist bile onun büyüsüne kapılıyordu. akıl esrime içinde, dil de ritim içinde tümüyle dağılıyordu. her zaman (lenau'da da) zihnin şeytani düşüşü müzik tarafından sarmalanıyordu.

oysa goethe'nin müziğe karşı "ihtiyatlı bir yaklaşımı" vardı: onun iradeyi varlıksız olana çeken o baştan çıkarıcı gücünden korkuyor ve güçlü olduğu anlarda onu -hatta beethoven'ı bile- şiddetle geri püskürtüyor, sadece zayıf olduğu zamanlarda, hastalık ya da aşktan zayıf düştüğü anlarda kendini ona açıyordu. onun gerçek elementi ise resimdi, görsellikti; dahası kesin biçim sunan, belirsiz olana, şekilsiz olana, akışkan olana ve dağılıp giden her şeye sınır koyan, maddenin akıp gitmesini engelleyen her şeydi. ötekiler bağları çözeni, özgürlüğe götüreni, duyguların kaosuna geri sürükleyeni severken, onda var olan kendini koruma dürtüsü, bireyin sağlamlığını destekleyen her şeye, düzene, norma, forma ve kanuna tutunuyordu.

daha yüzlerce benzetmeyle, şeytanın efendisi ile şairleri arasındaki bu verimli karşıtlığı renklendirmek mümkün. "her zaman daha açık seçik olan yerine, sadece geometrik olanı seçtim." goethe'nin hayat formülü bir çember çiziyordu: kapalı çizgi, tam bir yuvarlaklık ve varoluşu tamamen kapsama, kendi içinde ebedi dönüş, sarsılmaz merkezle sonsuz arasında hep aynı mesafe, içten dışa doğru çok yönlü büyüme. bu yüzden onun varoluşunda gerçek bir doruk noktası da yoktur, üretiminin zirvesi yoktur; varlığı bütün zamanlarda bütün yönlere doğru eşit ve eksiksiz bir yuvarlaklıkla sonsuzluğa doğru büyür.

buna karşın şeytani olanın biçimi bir parabole işaret eder: tek bir yöne doğru hızlı, sıçramalı bir yükseliş, yukarıdakine, sonsuz olana doğru yükselirken keskin bir dönüş ve aniden düşüş. en yüksek noktası -şiirsel ve hayat anı olarak- yıkılıştan hemen öncesidir. hatta o onunla birlikte esrarengiz bir şekilde akar. bu yüzden şeytani olanın, hölderlin'in, kleist'ın, nietzsche'nin çöküşleri de kaderlerinin bütünleyici parçasıdır. ancak o tamamlar onların ruh portrelerini, tıpkı parabolün düşüşünün geometrik figürü tamamlaması gibi.

buna karşın goethe'nin ölümü, tamamlanmış daire içinde sadece fark edilmeyen bir parçadır, hayat resmine önemli hiçbir şey eklemez. gerçekten de onun ölümü diğerleri gibi mistik, kahramansı ve efsanevi olmamıştır, tersine yatakta, yaşlı ve -yaratıcı bir halk efsanesinin de dediği gibi, daha fazla ışık, kehanetimsi, sembolik bir şey katmak istediği- saygın bir ölümdür. böyle bir hayatın sadece bir sonu vardır; çünkü kendi içinde tamamlanmıştır. şeytani olanlarınki ise bir çöküştür, alev alev yanan bir kaderdir. ölüm, varoluşlarının yoksulluğuna karşı bir bedeldir ve vedalarına mistik bir güç ekler: hayatı bir tragedya olarak yaşayanların ölümü de kahramanlar gibi olur.

temel parçalarına ayrılıncaya kadar tutkuyla kendini adamak, kendini oluşturma anlamında tutkuyla muhafaza etmek; şeytanla savaşın bu iki biçimi de yüreğin en yüksek kahramanlığını gerektirir, her ikisi de zihinde muazzam zaferler bahşeder. goethevari hayat biçimi ve şeytanvari yaratıcı çöküş; ikisi de, ama her biri farklı bir sanatsal anlayış içinde, aynı görevi, entelektüel bireyin o biricik görevini yerine getirir: varoluşa ölçüsüz talepler yöneltme görevini.

eğer burada onların karakterlerini karşı karşıya getiriyorsam, bu sadece onların imgesel güzelliklerini iki kat daha belirgin göstermek içindir, bir karar vermeye zorlamak için değil; hele goethe sağlığı, diğerleri hastalığı, goethe normali, diğerleri patolojik olanı temsil ediyormuş türünden daha kullanışlı ve son derece sıradan, klinik yorumları teşvik etmek için hiç değil. "patolojik" sözcüğü sadece aşağıda, dünyada üretici olmayan durumlar için geçerlidir. çünkü ebedi bir şey yaratan hastalık artık hastalık değildir, bilakis fazlasıyla sağlıklı, en sağlıklı olmanın bir biçimidir.

eğer şeytani olan, hayatın en dış sınırında duruyorsa ve ayak basılamaz olana, ayak basılmamış olana doğru eğilmişse, o zaman bu, insani olanın özündeki cevherdir ve bütünüyle doğanın çemberi içindedir. zira o bile, bizzat doğa bile binlerce yıldır tohuma büyüme zamanlarını hiç aksatmadan ekleyip duran ve anne karnındaki çocuğa sabırla gün sayan doğa bile, böylesi şeytani anları tanır; onun da -fırtınalarda, kasırgalarda, sellerde- güçlerini tehlikeli şekilde geren ve kendini yok etmenin en son sınırına kadar vardıran patlama ve taşma anları vardır. o da bazen sakin akışını keser -kuşkusuz nadiren yapar bunu, şeytanla böylesine savaşan insanların insanlık içinde ortaya çıkışı kadar nadirdir bu-, ancak o zaman, ancak aşırılığından onu bütün boyutlarıyla fark edebiliriz.

sadece ender olan genişletebilir zihnimizi, sadece yeni bir şiddet karşısında ürperirken büyür duygularımız. bu yüzden, sıradışı olan, bütün büyüklüklerin ölçüsüdür. ve her zaman -en sersemletici ve en tehlikeli kişiliklerde bile- yaratıcı olan, bütün değerlerin üstünde bir değer, zihinlerimizin üstünde bir zihindir.

17.06.2018

clarissa

stefan zweig

"milyonlarca lüleli peruk da taksan, arşınlarca yüksekteki kaideye de çıksan, neysen osundur." (goethe)

düşüncelerin yalnızca sözlü olarak dile getirildiği bir yüzyılda yaşamıyoruz. sıradan insanların ihtiyacı olan, bir şeye dahil olma hissidir, zamanın akışına sözde varlıklarıyla katılmaktır.

büyük dehalar düzeni, daha küçükler ise insani olanı kurar.

içedönük doğaların gizli bir gücü vardır; onlar dışadönük insanlarda kısa süreliğine de olsa ciddiyeti açığa çıkartmayı ve ağırbaşlılıklarıyla onların temeline inmeyi bilirler.

hayatta yalnızca bir şey dört dörtlük yapılabilir. yalnızca bir şey; ama onu da tam yapmak gerekir. bunun ne olduğu önemli değildir, kimse kendini aşamaz; ama hayatını bir tek şeye odaklayan, doğru bir şey yapmış olur. bu şey yalnızca doğru, dürüst, temiz bir şey olmalıdır ve insanın kendi kanıymış gibi kanıksadığı bir şey olmalıdır. eğer insan kendi yaptığını doğru buluyorsa, diğer insanların buna saçmalık ya da aptallık demeleri önemsizdir.

insanlar her zaman kendilerine en yabancı olan şeye hayran olurlar.

eğer ciddiye alındığını fark ederse nevrozlu bir hasta karşısında bitmişsiniz demektir.

büyük insanlar hayranlık duyar; ama belli bir mesafeden; çünkü yakınlığın iyi olmadığını düşünürler.

her etki zamanla yıpratır.

milliyetçilik her şeyi mahvediyor. tek bir vatanın her şeyin üstünde olması ne kötü! vatanlarımızın aptallıklarının içine sürükleniyoruz. dürüst ve iyi niyetli olmak neye yarar; eğer tepedeki bir avuç insan böyle olmak istemezse. boğa kırmızı bez parçasına baktığında ne görüyorsa onlar da başka bir bayrağa baktıklarında aynısını görüyorlar. bu vatanperverlikten sıyrılmalıyız. vatanların canı cehenneme!

vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir; kişi kendini aşmak zorunda kalırsa kişiliği bozulur.

insan kendisinden daha öte bir şeyler olmak zorundadır.

goethe: insanlar kızıldeniz gibidir; asa onları ayırdıktan hemen sonra tekrar bir araya gelirler.

başkalarını iyi tanımadığımız halde onlar hakkında fikir sahibi olduğumuzu sanarak kendi kendimizi kandırırız.

düzene ayak uyduramayan yapayalnız kalır.

insanın bir şeyi yaptığı ya da yapmadığı için kendisinden utanacağı birilerinin olması iyidir. bu, bazı şeylerin üstesinden gelinmesinde yardımcı olur.

en içten hisler karşısındakine anlatılmadıktan sonra ne değer taşır ki?

birine düşünce yoluyla yoğunlaşıp onunla ilgili bir şeyi dürüstçe ve içtenlikle düşünürsek düşündüğümüz şey gerçek olur.

korkmak binlerce defa ölmek demektir, ölümün kendisinden beterdir.

bir türk hapishanesi, hafife alınacak bir şey değildir.

22.11.2017

amerigo

stefan zweig

her keşif, her buluş sadece onu bulanla değil, daha ziyade bu keşfin etkin güçlerini tanıyanla geçerli sayılır.

yapılan bir şeyi anlatan ve açıklayan kişi, çoğu zaman onu yapandan daha önemlidir ve tarihin önceden kestirilemez güçler dengesi içinde genellikle en küçük bir hareket bile en inanılmaz etkilere neden olabilir.

tarihten adalet bekleyen, onun vermeye yanaştığından çok daha fazlasını istemiş demektir. tarih, ölümsüzlüğü genellikle yalın, ortalama bir insana dağıtırken en cesur ve bilge olanları, isimsiz karanlığa savurur.

itiraz sonradan bir protestan engizisyonunun ilk kurbanı olarak cenevre’de calvin tarafından ateşe itilip trajik bir şöhret kazanacak olan miguel servet adında garip bir adamdan gelir.

miguel servet, sosyal bilimler tarihinin garip bir karakteridir; kısmen bir dahi, kısmen bir deli, huzursuz kişilikli, delidolu tutumu nedeniyle her şeyde yetersizlik gören ve bilim alanında kendi görüşünü mümkün olan en şiddetli biçimde savunması gerektiğine inanan bir delifişektir. fakat verimsiz görünen bu adamın, her yerde doğru sorunlara temas etmek gibi bir yeteneği vardır.

hakikatin söylentiye yetişmesi nadiren mümkün olur. bir kez dünyaya söylenmiş bir söz, buradan güç toplar ve kendisine hayat verenden özgür ve bağımsız yaşamını sürdürür. bu sözün ilk kez dudaklarından döküldüğü genç adamın şimdi utançla onu bastırmaya, susturmaya çalışması boşunadır. söz çoktan havada salınmaya başlamıştır, harften harfe, kitaptan kitaba, ağızdan ağıza dolaşmakta, durdurulamaz ve ölümsüz bir şekilde zamanı ve mekanı aşmaktadır; çünkü aynı anda hem gerçekliğin hem de fikrin ta kendisidir o.

13.10.2017

amok koşucusu

stefan zweig

belirli bir amaç için yaşanmayan bütün hayatlar bir yanılsamadır.

mutlu olmaktan başka hiçbir şey insanı sağlıklı yapmadığı gibi, başka bir insanı mutlu etmekten daha büyük bir mutluluk da yoktur.

yalnızca gençlik güzeli takdir eder.

kim bir kez kendini bulduysa artık bu dünyada hiçbir şeyi kaybedemez. ve kim kendi içindeki insanı kavramışsa bütün insanları kavrar.

insanın karakteri kumarda belli olur.

çoğu insanın hayal gücü gelişmemiştir. kendilerini doğrudan duygulandırmayan, ısrarla sokularak bilinçlerinin sınırına dayanmayan şeyler hayal güçlerini pek ateşlemez; fakat gözlerinin hemen önünde, hislere dokunacak yakınlıkta önemsiz de olsa bir olay cereyan etmeyegörsün, o anda aşırı bir heyecana kapılırlar ve tabiri caizse nadiren sergiledikleri duygudaşlığın yerine yersiz ve abartılı feveranı koyarlar.

tekdüze bir yaşamı olanlara, başkalarının tutkulu hareketliliği tiyatro veya müzik gibi uyarıcı bir etki yapar.

aşk yaşlı erkeklere çok pahalıya mal olur.

insanlarda minnet duygusu ender görülür ve tam da en müteşekkir olanlar bunu nasıl ifade edeceklerini bilemezler.

her zaman iddialı bir şekilde can, ruh, his dediğimiz, acı dediğimiz şeylerin aslında ne kadar zayıf, yetersiz ve kaypak olduğunu yeniden dehşetle hissediyorum; çünkü bütün bunlar en aşırı durumlarda bile ıstırap içindeki bedeni, kederden kıvranan vücudu paramparça edemiyorlar. çünkü sonuçta insan, böyle anlarda yıldırım çarpmış bir ağaç gibi devrilip ölmek yerine, atmaya devam eden nabzıyla hayatta kalıyor.

31.08.2017

uzun lafın kısası

stefan zweig: üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

chinua achebe: bir kralın ağzına bakınca annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.

giacomo leopardi: dünyadaki bütün iyi şeyler elde edilir edilmez, maloldukları kaygılara ve çabalara değmez görülürler.

eduardo galeano: mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

romain gary: en güzel sevgililerin yeri, duyulmamış bir yeteneğe sahip olduğu söylenen uzaklardaki bir soytarıdan sonra gelir.

henri frederic amiel: kendi insafsızlıklarımızı meşru kılmak istediğimizde tanrı'yı suç ortağımız haline getiriyoruz. her katliam bir ilahi eşliğinde kutsal hale getiriliyor.

menandros: eziyet çekmemiş insan eğitilemez.

vladimir makanin: insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

victor hugo: değerli bir bilgeyi ziyaret etmek için vakit asla geç değildir.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

mary wollstonecraft: aşkta hayal kırıklığına uğramak hiç aşık olmamaktan iyidir.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

1.08.2017

casanova

stefan zweig

"mutlu ya da mutsuz olsun, hayat insanın sahip olabileceği tek iyi şeydir ve hayatı sevmeyen, ona layık değildir."

bir erkeğin duyduğu cinsel aşk, casanova'da, su perilerinin oyun oynarken ayaklarını serinlettikleri açık mavi küçük bir mitolojik akarsu değil; tabiatın bağrından çıkan, yüzeyinde bütün evreni yansıtan, dibinde ise dünyanın olanca çamurunu ve balçığını sürükleyen çok büyük bir ırmaktır.

daha bir sürü insan gibi, o da, içinde yaratıcı bir güç olmadığı içindir ki maceracı olmuştur.

epikürcülüğü sosyal konulara karşı tam bir ilgisizlik olmadan düşünmek mümkün müdür? kendisi için tutkuyla yaşamak isteyen bir insan, bütün öteki insanların kaderine mantıki olarak ilgisiz kalmak zorundadır.

ancak ahlaki kaygıların bulunmayışı, insanı bu dünyayla ilgili çeşitli yüklerden ve kösteklerden kurtarabilir; gerçekten de, kendini ona veren her kadın daha fazla kadın olur; çünkü daha bilgili, daha şehvetli, daha hür bir hale gelir; kendi bedeninde, o zamana kadar ilgisiz kaldığı, şaşırtıcı zevk kaynaklarının bulunduğunu keşfeder. eski utanç perdelerini aralayarak ilk defa olmak üzere, kendi çıplaklığının güzelliğini fark eder; kadınlığının zenginliğini öğrenmiştir artık.

her güçlü duygu, utanç kadar utançsızlık da, karakter sahibi olmak kadar karaktersiz olmak da, iyilik kadar kötülük de, ahlaklılık kadar ahlaksızlık da yaratıcı olabilir. ebediliği sağlayan şey, ruhun şekli değil, insanla ilgili özelliklerin çokluğu ya da bolluğudur. insanı ebedi kılan şey, hayatını yoğun bir biçimde yaşamış olmasıdır ve bir insanın hayatı ne kadar güçlü ve canlıysa, birlik ve tutarlılığa ne derece sahipse, kendi kendini gerçekleştirmede o derece başarılıdır. ölümsüzlük, ahlak ve ahlaksızlık, iyi ve kötü arasında fark gözetmez; yalnızca eserleri ve güçleri ölçmekle yetinir; insandan saflık-temizlik değil, birlik ve bütünlük ister; bir örnek ve orijinal bir karakter olmasını bekler.

ölümsüzlük için ahlak bir hiçtir, hayatı olanca şiddetiyle ve yoğun bir şekilde yaşamak ise her şeydir.