yunus emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yunus emre etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.06.2017

devrim yolunda

vedat türkali

"insanlarda en ağır yasa, ölüme karşı yaşamalarıdır." (paul eluard)

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

bu aşağılık toplum öylesine yamru yumru ediyor ki insanları.. insan sevgisi çamura batmış. nasıl arınacak? öylesine pis ki her şey..

tefeci-bezirgan, finans-kapital saltanatı öylesine bir baskı yarattı ki ülkede, emekçi sınıfları, işsizlik, yoksulluklarıyla bile yolunu bulamıyor bir türlü. bu gerçek. bizim sınıfa dayanma çabamızın teori planından pek öteye gidemeyişi de bu yüzden. burada iki yol çıkar karşımıza. ya sorunu böyle koyup işi pratiğe geçirmenin umudu, uğraşıyla güçleniriz ya da bir çöküntüye kaptırırız kendimizi. yapacağımız seçim kişiliğimizi belirler.

düzen, yıkıntısını geciktirmek için en bireyci, en bencil yanımıza itiyor bizi. cinsel tutkularımızı abartıp duruyor. dergisi, radyosu, sineması.. şeytana dayanmak zor bu çağda! tanrı gençlerin yardımcısı olsun! poligam yaratıklarız aslında. monogamlık zorlama. inanç işi. kimileri aldırmıyor. kimileri de çok önemsiyor aldatılmayı.

ülkemizin dramı burada yatıyor bence. bizim tefeci-bezirgan finans-kapital toplumu burjuvazinin özgür girişimi; ilerici, özgürlükçü aşamasını tatmadı. batılı aydının geçmişinde, burjuvazinin, batı burjuvazisinin ilerici çağının büyükleri yatıyor. bacon var, descartes var, montaigne, rabelais, diderot var o düşüncenin temelinde. bizde kapitalizm en gerici yanıyla, tekelci biçimde, finans-kapitalizmi olarak geldi çöktü yedi bin yıllık babil artığı tefeci-bezirgan toplumumuza. kırım harbi'nden bu yana, örtülü ya da açıkça para babalarının elindedir kapılar. kapayıverirler. aydın işsizlik korkusunda, açlık korkusunda, can korkusunda. öylesine büyümüş ki bu korku; nedeni, türü, nereden, nasıl çıktığı da unutulmuş da salt korku kalmış. put olmuş korku, beyinleri sınırlıyor. kocaman bir karanlık. umutsuz..

hele devletçiliğimizden sonra.. batı kafasında önceden kazanılmış şeyler var, kolay geri alamıyor burjuvazi. o özgürlük masalının batılı aydına nasıl ayak bağı olduğunu biliyorum. en sıkı zamanda burjuvazinin yanına kayıverir. özgürlükle kapitalizmi birbirinden ayıramaz bir türlü. bu da onların dramı diyelim. bizim karanlığımız daha umut kırıcıdır yine de. aydın için umut kırıcı hiç değilse. korku dağları bekler diyor. ne dağları? bütün ülkeyi korku bekliyor, üç tane karakol değil.

bizde aydınlar böyledir; korkarlar, karşı düşüncede gibi görünürler. söz gelimi peyami safa bal gibi komünisttir, korkusundan tam karşıtı görünür. susarlar. çünkü bir tek özelliği vardır bizim aydınımızın, ortak yanı tümünün: korkar. korku tek sığınağı özgür aydınımızın. doğruları anlamaya başlayan bir yürekli çıksa da dayanamaz uzun boylu; politikacı, sanatçı, yazar, nice ünlü kişi aramızdan kaçıp gitmiştir karşı yana. geçmişindeki bu olay da, ya örtbas edilen bir yüzkarası, ya da acı tatlı anımsanan bir gençlik günahıdır. uzaktan gizli gizli kaş göz eder bize kimisi de. tavşanın kaçışını gördüm, etinden iğrendim, diyor halk.

namık kemal'den alın, en parlağıdır o, onunla başlatılır hep özgürlük uğruna yiğitlik, son güne kadar gelin; yarayı kökünden temizleyecek düşünce gösterin bana. düşünce, eylem, ne varsa, düzenin egemen güçlerinin açık, örtülü izniyle, onayı ile en azından göz yumması ile çıkmıştır ortaya. ufak tefek düzeltmelerle düzen sürdürülmüştür. burada biter bizim yiğitliğimiz. düzeni kökünden değiştirmek bilincine varanlara da kan kusturulmuştur.

biliyor musunuz? daha osmanlı'da basına uygulanan ilk sansürün yasakları arasındadır sosyalist, grev sözcükleri. aydın kalabalığımız herkesten çok kızgındır bu bilince varanlara. çıkmayagörsün böyle biri, ilk onlar saldırır: "vurun!.. koman!.. yaşatman!.. tiz boğun!.." tam osmanlı işi. dudak büker hiç değilse.. doğruluğuna inanmadıklarından mı? değil. yasaklanmış doğrulardır da onun için. korkularından. aşağılık kompleksi bir tür.

eskilerde canına kıyan materyalist beşir fuat'tan beri, vebalı gibi yanından kaçılmıştır hep en doğruyu, en ileriyi görenlerin, savunanların. aslında bitmeyen bir faşizm var ülkede. nasıl tanımlıyoruz faşizmi: "finans-kapitalin en geri, en şoven ögelerinin açık terörist diktatörlüğü." sürüp gider kendine özgü bir faşizm bizim toplum yapımızda. bazı açık, bazı örtülü biçimde. ülkede bu korku duvarını önce aydının aşması gerek. alın size bir kısır döngü. aydın, halka, yığına dayansa kalmayacak korkusu, güçlü bulacak kendini. orada da yolunu kesen bir başka mutsuzluk var. çok eskilerden, tarihten gelen. on üçüncü yüzyıldan sonra halkından kopmuş türk aydını. işin acı yanı, ileri aydın da kopuk bugün halktan. yalnız devlet yasakları, düzenin baskısı ayırmıyor bizi halkımızdan, yapımızla da ayrıyız; duygumuzla, düşüncemizle, inançlarımızla, belki en önemlisi de dilimizle ayrıyız. 700 yıldır ayrıyız.

ülkücü, eylemci, halkçı aydının en yüce örneğini vermiş türk halkı. türkmen hocasını, yunus emre'yi çıkarmış. en soyut kavramları, düşünceyi nasıl iletmiş halka!.. ne inançtır, ne güvençtir o, halkın diline, anlama, kavrama yeteneğine!.. bugün, yüzlerce yıl sonra, onun bıraktığı, başlattığı yerden yola çıkacağız yeniden. arada tükenip giden yüzlerce yılı düşünün.

öyle bir balçık sıvanmış ki devrimci bile küçücük bir adımı çeyrek yüzyılda atıyor ancak. osmanlı saray kurmuş, arapçalı, farsçalı, ayrıcalıklı. ilkel toplumsal yaşantı ile islamlığı uyuşturan yığınlardan, asya'dan kopup gelen türk halk yığınlarından kısa bir sürede kopmuş osmanlı. dirlik düzeni bozulmaya başlayınca, tefeci-bezirgan toplumunun osmanlı aydını öylesine yabancılaşmış bu yığına ki, düşman bellemiş yüzyıllar boyu. sömürmüşler, kırmışlar bu yığını. sürekli başkaldırmış o da. ezmişler, ezilmemiş; kesmişler, tükenmemiş. ayrı bir dünyada yürütmüş yaşantısını. küsmüş, kapalı.. yunus'un yolunu sürdürmüş. kaygusuz, pir sultan, adı sanı unutulmuş yüzlercesi.. ahilik. fütüvvet örgütlerini, babai ayaklanmalarını, alevi, sünni kışkırtmalarını biraz inceleyin; çalışan, savaşan, direnen, yine de sürekli sömürülen, kırdırılan bu halktır. türk halkıdır. aydın nerede? osmanlı sarayında, yöresinde.

bir gereksinmenin zorunlu kıldığı mimarlık yapıtlarını çıkarın; bilim, düşünce, sanat, edebiyat, dil olarak yararlı ne kalmıştır bu altı-yedi yüzyıllık osmanlı aydınından? bugün baki, nefi, naili mi yakındır bize? yunus, pir sultan, karacaoğlan mı? hangisinde bütünleşiriz halkımızla? birincileri bugün aydınımız da anlamıyor. en ateşli savunucuları bile nereye koyacaklarını bilmiyorlar bunları. ölmüş.. halkla yaşamamış ki. hangisinden güç alırız? bir düzyazımız yoksa, osmanlı'dan yoktur. aşıkpaşazade, mercimek ahmet, osmanlı'nın başlarındadır ancak. sonra?.. çürümüşüz osmanlı'ya baktıkça. osmanlı'da sınıf yok ha?.. hele dirlik düzenini yıkan kesim düzeninde! söyleyenler inanıyor mu buna? kapış kapış bir sömürü, yağma, zulüm düzeninde, bırakın tarihsel, ekonomik incelemeleri, sınıf olmasa, halka böylesine -duvar çekilir gibi- bir yabancılaşma olur mu?

bunların birçoğunu bir zamanlar okul kitapları da yazardı cumhuriyet'in ilk yıllarında. osmanlı'ya karşıydı ankara'ya yerleşmiş mustafa kemalciler. ulusçuluk adına söyledikleri buna benzer şeylerdi. peki onlar ne yaptılar? kaldırabildiler mi bu yabancılaşmayı? daha da artırdılar. batı'ya, doğrusunu söyleyelim şunun, batı kapitalizminin geliştirdiği toplumlara özenen, o ekine, o ürüne, o yaşama bağlı, vurgun atatürkçü aydınımızla halk arasında osmanlı'dakinden daha büyük uçurum var şimdi. bir de iyice ortaya dökülen yaşantı biçimi, kadın-erkek ilişkilerindeki zıtlık, ahlak sorunu, din sorunu bindirdi.

devrimler yaptı atatürkçü aydınlarımız!.. bir tek devrim, temelde devrim, gerçek devrim yapabilseydi ya, halkla el ele verip. halkı ekonomik özgürlüğüne kavuşturacak devrim. değişmeyen tefeci-bezirgan, finans-kapital düzeninde çiğnenen, ezilen, sömürülen halkın, şapka giymeye, latin harfini kullanmaya, kızını okula göndermeye, karısını çarşafsız gezdirmeye zorlanması, bunları savunan aydınla halkı kanlı bıçaklı etmekten başka ne sonuç verdi? öyle bir tefeci-bezirgan, finans-kapital oyunu ki kötü şeyler diyemiyoruz bunlara işin kötüsü!..

demokratlar on yıldır bu oyunun ürününü devşiriyor. köksüz, temelsiz ülkede aydınlar; kendi kendilerine.. düzene başkaldıran ormana kaçar sıkıştı mı; saklanmak, güçlenmek için. orman halktır burada. kaçacak, sığınacak ormanı yok bizim aydının. tefeci-bezirgan, finans-kapital kılıcının gölgesinde yaşamak zorunda. abdülhamit devrindeki jurnalci aydınları düşünün. kimler satılmamış ki? biliyorsunuz, ittihatçılar beyazıt alanı'nda yaktılar jurnalleri. kimsenin kimseye bakacak yüzü kalmamıştı besbelli.

bir devrimci ölmeden, yani son sözünü söyleyip de kavgadan çekilmeden yargıya varılmaz. gerçek devrimci midir, değil midir bir şey denemez. en son anda sapıtıp bütün geçmişini yıkanlar çok görülmüştür. devrimcilikte emeklilik hakkı yoktur. gerçek devrimci, yolunu hiç sapıtmadan bitirendir.

19.07.2016

pervaneyle yaren

onur caymaz


ateşe bir kez değmiş olan
yarenidir pervanenin

"pervaneler yarenimiz
gelsin bir hoşça yanalım."
(kul nesimi)

"ve sen daha demincek
yıllar da geçse demincek"
(ahmed arif)

biz yapsak şiddet, devlet yapınca bayrak denir
dağ çıplaktır ama rozetleri, kravatları vardır vekillerin

"askerim, benim ağzım kuşlardan."
(edip cansever)

"hamravat suyu dondu
dicle'de dört parmak buz
biz kuyudan işliyoruz kaba - kacağa
çayı kardan demliyoruz
anam sır gibi saklar siyatiğini
'yel' der, 'baharın geçer'
bacım, iki canlı, ağır
güzel kızdır, bilirsin
ilki bu, bir yandan saklı utanır
ve bir yandan korkar
ölürüm deyi
bir can daha çoğalacağız bu kış
bebeğim, neremde saklayım seni
hoş gelir
safa gelir
ahmed arif'in yeğeni"
(ahmed arif)

"annemden mektup aldım
memlekette gibiyim."
(cahit sıtkı tarancı)

"umutsuz kaldıkça seni düşündüm."
(cahit külebi)

beni, çok sevdiğim için seviyorsan
seni daha çok sevmemi ister misin?

"yüz bin aman dedim, bir buse aldım
hasılı ömrümün kan bahasıdır."
(dertli)

"acı çekmek bir yanlış anlamadır."

"dört kitabın manası bellidir bir elifte"
(yunus emre)

pavyonları karart, eski sinemaları, bin yıllık meydanları
durdur yavan şarkıları tekinsiz marşlarda sıra
ey yoksul sözcüğü! öksüz çocuğu türkçenin, siyah ceketli
büyük kulüpleri karart, sömürüyü, iş takipçilerini
de ki yolların çamuru akıyor televizyon dizilerinden
karart parti başkanlarını, sahibinin köpeği haber bültenleri
kimse yaşamıyor, ölmüyor kimse romanlarda, şiirlerde
payımız var diyorlar şimdi ekmeğin beyazında bizim de

4.01.2015

bunalımdan yaşama kültürü

nermi uygur

yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere; dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

eylemsizlik ile aydınlık eksikliği üstüne binince, çekilmez oluyor kararsızlığın yükü.

insan her şeyini yitirse de anılarının efendisidir.

gerçek erin halini yolda can veren bilir (yunus emre)

öznel dünyaların pek bir anlamı yok aslında, gelir geçer onlar; kalıcı olan nesnel olandır.

korku, insanı içten dıştan kuşattı mı, üstüne yürümeli hep başka yönden. korkuyla savaşmayan, insanı insan kılan pek çok güzel şeyden habersizdir.

aldığın her soluğun değerini bil
ot değilsin ki kesildikçe bitesin (hayyam)

insan insandır; gözünde büyütürsün, küçücüktür; küçücük sanırsın, öyle şeyler yapar ki büyür de büyür, ne akla ne gönle sığdırabilirsin.

vücudunu yeniden bulmayan, kendine yeni bir dünya kuramaz.

olası şey değil vücudun bilgeliğini kavramak.

büyük ölüm, herkesin içinde bulunan
işte o meyve, her şey onun çevresinde döner (rilke)

bunalımdan sonra her kendine geliş, bir uygarlıktan başka bir uygarlığa geçmektir.

zamanı varken, insan-toplum-kültür evreninde bazı önemli yönelişlere girişmeyen; özellikle de, başkalarının gözünü açmak için olanca varlığıyla çabalamayan, yediği vurgundan uyanmış sayılmaz.

bir ağaçtır bu alem
meyvesi olmuş adem
maksud olan meyvedir
sanma ki ağaç ola (gaybi sunullah)

samuel johnson: cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

çıkar gütmekle bağdaşmaz iyi yönetim.

ne tatlı fırtınalı denizde dalgalar yükselirken
karadan bakıp başkasının çırpınışını izlemek (lucretius)

"değişmezliği bilen her şeyi bilir."

voltaire: birkaç sinek ısırığı, yılgınlık bilmeyen atı koşusundan alıkoymaz.

"ölüm karşısında şaşırmaz bilge
her an hazırdır ölüp gitmeye"

dostoyevski: tanrı olmasaydı onu yaratmak gerekecekti.

4.08.2014

yunus emre

sabahattin eyüboğlu

masallara göre yunus emre bir orta anadolu köylüsüymüş. kimi masallar masal havasını aşarak onu sakarya kıyılarında, sivrihisar'ın sarıköy'üne yerleştirirler. taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir anadolu köylüsüdür yunus emre. hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir anadolu köylüsü. bu köylü yunus günün birinde tohumsuz kalır. tohumsuz kalan yunus emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen meyveyi yükler; buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. durduğu başlıca yerlerden biri de hacı bektaş tekkesi'dir. köylü yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. hacı bektaş her alıca karşılık bir nefes verelim diyor. olmaz diyor yunus. her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor hacı bektaş; yunus buğday diye dayatıyor. bunun üzerine hacı bektaş fakir yunus'a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor yunus'u. herhalde diyor ki kendi kendine: "bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için?" anlıyor ne çiğlik ettiğini, dönüyor geriye. alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. ama bektaş onu taptuk emre'nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor.

taptuk kim? onu da masallara soralım. hacı bektaş anadolu'ya bir güvercin kılığına girerek gelir. bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. garip güvercin anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. kan revan içinde bir köye, bugünkü hacı bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne.

evet, hacı bektaş'ı anadolu'da ilk konuklayan bir kadındır. sonradan hacı bektaş bütün rum yani roma anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür; ama emre adında bir ermiş hacı bektaş'ın semtine uğramaz. hacı bektaş ona sarı ismail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: "perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. orada hacı bektaş adında birini görmedim." bunun üzerine hacı bektaş sorar: "perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın?" "tanırım" der emre: "ayasında bir yeşil ben vardı bu elin." o zaman hacı bektaş uzatır elini emre'ye ve emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: "taptuk! taptuk!" diye bağırır; adı o günden sonra taptuk, kendisi de hacı bektaş'ın sözcülerinden biri olur.

hacı bektaş yunus'u taptuk'un tekkesine göndermişti ya; gidip taptuk'a başvuruyor yunus. ilk bektaşi tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. herkes bir iş görür orda. kimi toprakta, kimi işlikte çalışır; kimi duvar örer, kimi aş pişirir. yunus'a da odun taşıma işini vermişler. kırk yıl sırtında odun taşımış yunus, tekkesinin ocağına. hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. her getirdiği odun dümdüzmüş. "neden?" diye soran birine: "bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez" demiş yunus.

bir başka söylentiye göre taptuk saz çalarmış ve yunus ona sazı için bağlanmış. kendinden geçiyormuş taptuk'un sazını dinlerken. uzun süre tekkeye hizmet etmiş; sonunda bıkmış ve kaçmış. yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına tanrı'ya dua ediyor ve hemen bir sofra geliyormuş ortaya. sıra yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş: yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. o akşam 2 sofra birden gelmiş. erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar yunus'a. o da siz söyleyin önce diyor. erenler taptuk'un dervişlerinden yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. anabacı diyor ki yunus'a: "yarın sabah tekkenin eşiğine yat. taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. gözleri iyi görmediği için bana: 'kim bu eşikte yatan?' diye sorar. yunus derim ben de. 'hangi yunus?' derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. ama 'bizim yunus mu?' derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. o zaman kapan ayaklarına, 'bağışla suçumu' de ona. yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. taptuk: "kim bu adam?" diye sorunca, "yunus" diyor anabacı. "bizim yunus mu?" diyor taptuk. yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden.

yunus yeniden giriyor tekkeye. bir başka söylentiye göre yunus, taptuk'un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. taptuk biliyor yunus'un bunun için dönmediğini. biliyor; ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? kızını versin mi, vermesin mi yunus'a? taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor yunus'a. veriyor ama yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza.

gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır.

yunus'un şairliğe başlaması da şöyle oluyor: yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün taptuk'un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. taptuk sevinçli, coşkundur o gün. yunus-ı guyende adında bir şaire, bize bir şeyler söyle, diyor. o şairinse dili tutuluyor o gün; hiçbir şey bulup söyleyemiyor. bunun üzerine taptuk oduncu yunus'a dönüp: "haydi sen söyle; hacı bektaş'ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık, söyle." ve yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye.

destana göre yunus okuma yazma bilmez. küçükken bir ara okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaratılmışı severiz
yaratandan ötürü

deyip okulu bırakmış. burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. bilginlerimiz, başta gölpınarlı olmak üzere yunus'un ümmiliği, yani okuryazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. gelgelelim, yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, anadolu'da sözlü kültür bugün bile âşık veysel'i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen aşık veysel'inse okuryazar olduğunu kimse ileri süremez. bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen; üstelik yıllar yılı, geceler gecesi aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar?

okuryazar olsun olmasın, yunus emre halkın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diliyle ulaştırmıştır. bir de şu var: yunus okuryazar da olsa çağının okuryazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi:

yunus'un yaşadığı yıllarda molla kasım diye biri varmış. bu molla kasım'a yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. başlamış okumaya. her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de sakarya'nın kıyısında oturuyormuş da ondan. şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış; derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş yunus:

yunus emre bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeken bir molla kasım gelir

bunu görür görmez yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. işte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini de insanlar söylermiş.

yunus taptuk'un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış; ama taptuk, erenlerin bile anadolu'da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. sevgili yunus'un tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hak ettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. elindeki değneği havaya savurup: "git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl" demiş. yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş.

yunus bütün dindarlığına, müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil; hatta bir din adamı bile değil; tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgisidir; en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi.

insanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. insana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. onun için yunus emre'nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. bunca insanın yüreğini kazanması bundan olsa gerek.

bize didar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

yunus emre'nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak tanrı'dan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkanları kullandığını ve bütün imkansızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. ama onun gibi konuşanlardan, tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. softalar, din bezirganları, devlet düşkünleri kim bilir nerde nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca yunus'un. halk ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, yunus'u ne söyletir ne yazdırırlar.

5.06.2011

dizeler

yunus emre


az söz erin yüküdür
çok söz hayvan yüküdür
bilene bu söz yeter
sende güher var ise

sen sana ne sanırsan
hem ayruğa onu san
dört kitabın manası
budur eğer var ise

adımız miskindir bizim
düşmanımız kindir bizim
bir kimseye kin tutmayız
kamu alem birdir bize

bana namaz kılmaz diyen
ben kılarım namazımı
kılar isem kılmaz isem
ol hak bilir niyazımı

aşktan haber bilenlerin
aşk derdiyle dolanların
küfrü iman olanların
ayıplamam güldüğünü

ayıtmadan anladık
anlamadan eyledik
gerçek erin bu yolda
yokluktur sermayesi

biz sevdik aşık olduk
sevildik maşuk olduk
her dem yeni doğarız
bizden kim usanası

bu dünyada bir nesneye
yanar içim göynür özüm
yiğit iken ölenlere
gök ekini biçmiş gibi

bir sakiden içtik şarap
arştan yüce meyhanesi
ol sakinin mestleriyiz
canlar anın peymanesi

uslu değil delidir
yüce saraylar yapan
akıbet viran olur
cümlenin imareti

canlar feda yoluna
bu can kaygısı değil
sen can gereksin bana
cihan kaygısı değil

yudum yaremi sildim
yarem kimdendir bildim
bana yarin kaygısı
yarem kaygısı değil

ten fanidir can ölmez
çün gitti geri gelmez
ölür ise ten ölür
canlar ölesi değil

çeşmelerden bardağın
doldurmadan kor isen
bin yıl orda durursa
kendi dolası değil

bir kez gönül yıktın ise
bu kıldığın namaz değil
yetmiş iki millet dahi
elin yüzün yumaz değil

al gider benden benliği
doldur içime senliği
bu dünyada öldür beni
varıp anda ölmeyeyim

aşktır bu derdin dermanı
aşk yolunda verem canı
yunus emre eydür bunu
bir dem aşksız olmayayım

ben gelmedim davi için
benim işim sevi için
gönüller dost evi için
gönüller yapmaya geldim

yunus emre der hoca
gerekse var bin hacca
hepisinden iyice
bir gönüle girmektir

yalan söyler görmeyen
haberi gören bilir
gerçek erin halini
yolda can veren bilir

tutma gönülde kini
tut gönülde meskeni
dünya ahret ekini
ekip getiren bilir

sakın gülme sen ona
iyi değildir sana
adem neye gülerse
başa gelegen olur

derviş yunus sen dahi
incitme dervişleri
dervişlerin duası
kabul olagan olur

dört kitabın manisin
okudum tahsil ettim
aşka gelicek gördüm
bir uzun hece imiş

yunus emre'm hey biçare
yardan ayrıldın avare
yardan ayrılmayınca dost
yar kadrini bilmez imiş

16.08.2010

çiçek dürbünü

talat sait halman

"insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır." (gandhi)

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

schopenhauer: romancının işi büyük olayları anlatmak değil, küçük olayları ilginç yapmaktır.

ezra pound: imge, bir zaman parçası içinde bir düşünce ve duygu bileşimi sunan nesnedir.

"zengine gurbet vatandır; fakir vatanda gariptir." (nişancı mustafa paşa)

aziz nesin: her 3 türkten 4'ü şairdir.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylelikle yeni bir yaşama kavuşacak.

gitti beyler mürveti
binmişler birer atı
yediği yoksul eti
içtiği kan olusar (yunus emre)

şimdi siyasal iktidara el atmış olan dinciler, ümmetçiler yeni bir taklitçilik dönemi açıyorlar ülkemizde. orta çağ'daki islami devlet modeline özenti, arap diline ve kültürüne özlem, çağımızın yüzyıllarca gerisinde kalmış olan şeriata öykünme. biz özgün kültür toplumu olamayız bu anlayışla. eğitimde kaliteyi yükseltmezsek, yaratıcı kültür ve eğitim anlayışına yönelmezsek, üniversitelerimizi diploma imalathaneleri olmaktan çıkaramazsak, fende ve kültürde, genel olarak bilimde yaratıcılığa ulaşamayacağız. batının kötü bir kopyası olmaktan öteye geçemeyeceğiz; belki er geç -biraz da bu yüzden- şeriat istibdadının berbat bir örneği olacağız. bu, türkiye için acıklı ve muhtemel bir gelecek olarak düşünülmeli, bundan korkulmalıdır.

andre malraux: kültür hayali bir müzedir.

"ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye." (neyzen tevfik)

kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler
künyeni almak için partiye ettim telefon
bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler (neyzen tevfik)

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

"aşk gelicek cümle eksikler biter." (yunus emre)

ideoloji, düşünce olarak başlar, ideale dönüşür, ilahlaşır, illallah dedirtir, illet olup çöker.

"kamu esenliği en büyük yasadır." (cicero)

26.04.2009

acılara tutunmak

hasan hüseyin korkmazgil


ne güzel gülüyordun o bahar
ince belli bir şişeden içki dökülür gibi
ellerin de bir sokulgan
ellerin de bir serin
erguvanlı sabahlardı çağrısı gözlerinin
bak işte özlüyorum görüyor musun
irkilerek özlüyorum o güzelliği

"kuru ağacı n'iderler
kesip oda yakarlar
her kim aşık olmadı
benzer kuru ağaca"
(yunus emre)

bir ülke ki hiç gitmedin
bir deniz ki hiç yüzmedin
bir orman ki yaslanmadın yeşil serinliğine
ya sen neyi özlersin ey kuzucuğum
anlat güzel günleri anlat bütün gücünle
ama özleme
çünkü sen hiç görmedin ki güzel günleri

üç etekli ak puşulu türkü bakışlı
kadınlar yürüyor dağlara doğru
gülkurusu leylak moru dağlara doğru
sivaslı mı urfalı mı bilemem gayrı
kadınlar kadınlar dağlara doğru
bilemezler avcının kim olduğunu
sezmişler tüfeğin doğrultusunu
kadınlar kadınlar dağlara doğru
acılarlı umutlarlı bütün bir anadolu
bu sıtmalı gecelere bu beşikleri
bakma turaç bakma bana el gibi

neye yarar telsizler telefonlar
mektuplar neye yarar
uçup gider yele karşı
savrulur ellerimizden yapraklar gibi
sevdiklerimiz

"şunlar ki çoktu malları
gör nice oldu halleri
hani mülke benim diyen
taşlar olmuş üstünleri"
(yunus emre)

yaşayanlar ölür elbet bilirim
biz adını koymadan da vardı o gerçek
dolaşırdı kanımızda o zorba
gülerdi gözlerimize o çayırçingenesi
yaşamayı günden güne gülleştirerek

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

ölümden
ölmekten değil korkumuz
daha güzel bir dünya
yaşanılır bir vatan
diye başlarken şarkımıza
vurulup kahpe tuzaklarda bir geyik gibi
düşmek boylu boyunca
cepte vergi makbuzumuz
bundan işte korkumuz
canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
bundan kaygumuz