31.8.14

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

29.8.14

dilek

jay parini

hikayeye göre, uzak bir hasidik köyünde bir grup yahudi şabbat gecesi odun ateşinin karşısında, eski püskü bir handa oturmuşlar. bunlar oranın yerlisiymiş. aralarından biri de hepsinin yabancısıymış. adam paçavralar içinde bir fakirmiş ve odanın gerisinde gözden ırak bir köşede kendi halinde oturuyormuş.

birçok konuda sohbetler edildikten sonra herkesin bir dilek hakkı olsa ne dileyeceğini söylemesine karar verilmiş. adamlardan birisi para, diğeri sadık bir damat, bir başkası yepyeni bir marangoz masası ve gıcır gıcır aletler istemiş. herkes dileğini söyledikten sonra sıra hırpani kılıklı adama gelmiş.

onu konuşması için sıkıştırmışlar. o da istemeye istemeye şunu dilemiş: "ben büyük, önemli bir ülkenin kralı olmayı isterdim. o zaman bir gece ben uyurken düşman ülkemi istila eder, sabaha doğru o düşmanın atlı süvarileri şatoma girer ve muhafızlarım ona hiç karşı koymazdı. giyinecek vaktim bile olmaz ve üstümdeki gece entarisiyle kaçmaya başlardım. gece gündüz dağ tepe aşarak, ormanları geçerek en sonunda bu sefil hana gelir ve şu anda olduğu gibi kendimi bu köşede sığınmış bulurdum. bu benim dileğimdir." 

diğerlerinin kafaları karışmış ve birbirlerine bakmışlar. içlerinden birisi "peki bunun sana ne faydası olurdu?" diye sormuş. biraz duraksadıktan sonra dilenci "en azından bir gece entarim olurdu" demiş.

28.8.14

tutsak sevgi

türkan ildeniz


beni senden zorla kopardılar yiğidim
bir kınamadır tutturdu gözleri
cümlesi bir olup kanıma tükürdüler
zincirlediler ellerimi
seviyorum diye başlayacaktı savunmam
söz hakkı vermediler
yasaları düşman, yargıları ne çirkin
beni senden zorla kopardılar yiğidim

oysa anam babam vardı ama
doğuştan öksüzdüm ben, yabancıydım
iğreti sığındığım canavarlar arasından
alıp başımı şöylece uzak
çekip gitmekler tasarladım her an
içimde günler günü büyürdü kaygıların şahı
sonra seni gördüm, seni bildim, arındım
seninle aydınlattım karanlığımı

şimdi gönlümde o eski plak çalıyor
domani yani yarın demek
sustur o plağı içim parçalanıyor
artık ne ben varım ne sen ne yarın
bunlar hiç olmamıştı ki zaten desem
hayır -doğruyu yazmak borcu elimin
beni senden zorla kopardılar yiğidim

27.8.14

arap/iran şiiri


çırpınmışsın, sinmişsin, yoksulmuşsun, beymişsin
hayat bir rüzgar, bir düş; hep başka anlam taşır
(belhli şahid)

yaşa, gönül eğlendir güzelim esmerlerle
unutma ki şu hayat bir düştür, bir masaldır
ne şımarmaya kalkış bugün mutlusun diye
ne de geçmiş günlerin pişmanlığıyla yaşa
(rudaki)

nergisle gül gibidir zenginlikle bilgelik
hiçbir vakit büyümez ikisi aynı yerde
(belhli şahid)

yüreğimin tacısın, şanısın, şerefisin
sana aşığım diye ne derlerse desinler
yeter ki aşkın olsun, canım kurbandır sana
sen olmadıkça varlık, var olmamak gibidir
(zünnun)

niçin birkaç akçeye gül satarsın çiçekçi
gülden daha değerli ne satın alır akçe
(kısai)

tüm giysiler arasında
çarşaftır en kahrolası
hem güzellikleri gizler
hem de kışkırtır gençleri
örttüğü kötü kişiler
içimize fitne sokar
allah kahretsin çarşafı
(zül rumma)

hiçbir işe yaramaz bence dört türlü adam
hayır bekleme, bunlar adam değil de cüdam
ilaçlarıyla hekim, efsunuyla büyücü
remiliyle müneccim, dualarıyla imam
(husravani)

dünyayı baştan başa dolaşsan bulamazsın
gerçekten mutlu olan tek bir akıllı adam
(belhli şahid)

cascando

samuel beckett


neden sadece halinden
ümit kesilsin
sözcük barınaklarının
düşük yapmak kısır olmaktan daha iyi değil mi

sen gittikten sonra saatler öyle ağır ki
hemen hep sürüklemeye başlayacak
arzunun yatağını kör gibi tırmalayan pençeler
eski aşklar büyütünce kemikleri
seninkiler gibi gözlerle dolmayagörsün yuvalar
hemen olması hiç olmamasından daha iyi değil mi
yüzlerine sıçrayan karanlık arzu tekrar söylüyor
dokuz gün asla yüzdüremedi batan aşkı
ne de dokuz ay
ne de dokuz ömür

tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu var
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem

bayat sözlerin yayığı gene kalpte
eski lavabo pompasından aşk aşk aşk diye fışkıran ses
dövüle dövüle kesilmiş sütün suyu
değiştirilmesi imkansız sözcükler

korkutuyor gene
sevmemek
sevmek ve seni değil
seviliyor olmak ve senin tarafından değil
rol yapmayı
rol yapmayı bilmemeyi bilmek

ben ve seni sevecek olan diğerleri
severlerse seni

sevmezlerse seni

25.8.14

androjen

paulo coelho

platon'a göre, yaratılış'ın başında, erkeklerle kadınlar bugünküne hiç benzemezlerdi; sadece bir gövdesi, bir boynu ve her biri ayrı yönlere bakan çift yüzlü kafaları olan androjen varlıklar mevcuttu. sanki iki yaratık sırt sırta yapıştırılmış gibi, iki cinsel organı, dört bacağı, dört kolu vardı bunların. ama kıskanç yunan tanrıları, dört kollu bir yaratığın çok fazla çalışabildiğini fark ettiler; ters tarafa bakan iki yüz sürekli tetikteydi; dolayısıyla bu varlıklara kalleşçe saldırmak mümkün değildi; dört bacak sayesinde fazla yorulmadan uzun süre ayakta durabiliyor ya da yürüyebiliyorlardı. ve en tehlikelisi: çift cinsiyet organlı bu yaratığın üremek için kimseye ihtiyacı yoktu. bunun üzerine, olympos'un mutlak hakimi zeus dedi ki: "şu ölümlülerin gücünü elinden almak için bir planım var." şimşeğini fırlattığı gibi androjenleri ikiye bölerek erkekle kadını yarattı. dünyanın nüfusu bir anda artıverdi; aynı zamanda da üzerinde yaşayanlar güçten düştüler ve yollarını şaşırdılar; artık kayıp yarılarını aramak, yeniden onunla kucaklaşmak zorundaydılar. iki bedenin tek beden olmak üzere kaynaştığı bu kucaklaşmaya seks diyoruz.

23.8.14

bir soru

turan dursun

hoca okumaya başlayacaktı ki, birinin bir sorusu oldu:

"hoca efendi benim bir derdim var."

"seninki nedir?"

"elhamdulillah hepimiz şeriat evindeyiz, 'şeriatta ar olmaz' değil mi?"

"hee."

"şimdi ben avradımın memelerini ememem mi?"

"emersen ola ki süt gaçar."

"gaçarsa ne lazım gelir?"

"avradın haram olur."

"ey hele dur hoca, gurban olduğum hoca, avrat benim değil mi, hem emerim, hem gömerim?"

"gömersin, ona şeriat izin verir; ama, emmeye gelince, işte orada şeriat 'dur' diyir."

cemaattekilerin konuşmalarına göre "emme de gömme de olur" görüşü yaygındı. ne ki hocanın fetvası kesindi, kimse karşı çıkmadı artık.

21.8.14

horoz kümesi

aravind adiga


on bin yıllık tarihinde hindistan'dan çıkan en harika şey horoz kümesi'dir.

jama mescidi'nin arkasındaki eski delhi'ye gidin ve oradaki çarşıda tavukları nasıl tuttuklarına bakın. yüzlerce açık renkli tavuk ve canlı renklerdeki horoz, karındaki kurtlar kadar sıkışık şekilde, tel örgülü kafeslere tıkılmıştır; birbirlerini gagalayıp birbirlerinin üzerine sıçarlar, biraz nefes alabilmek için itişip kakışırlar. bütün kafesten iğrenç bir koku yayılıyor, korkmuş, tüylü bedenlerin leş gibi kokusu. bu kümesin yukarısındaki tahta masada, yeni doğradığı, hala koyu renk kanla kaplı ve yağlı bir tavuğun eti ve organlarıyla gösteriş yaparak sırıtan bir kasap oturur. kümesin içindeki horozlar üstlerinden gelen kan kokusunu alırlar. kardeşlerinin etrafa dağılmış organlarını görürler. sıranın kendilerinde olduğunu bilirler. yine de isyan etmezler. kümesten kaçmaya çalışmazlar.

bu ülkede aynı şey insanlara da yapılır.

akşamları delhi'deki yolları izleyin; er ya da geç, bisikletin arkasına eklenmiş olan arabaya bağlanmış dev bir yatak ya da masa taşıyan, bir bisikletli çekçeğin üzerinde pedal çeviren bir adama rastlayacaksınız. her gün bu -teslimatçı- adam tarafından evlere mobilyalar teslim edilir. bir yatağın ücreti 5000 rupidir, belki de 6000'dir. sandalyeleri ve sehpayı eklerseniz, 10 ya da 15 bin eder. bisikletli arabasıyla bir adam gelip size bu yatağı, sehpayı ya da sandalyeleri getirir; ayda 500 rupi kazanabilecek zavallı bir adam. sizin için tüm bu mobilyaları arabadan indirir ve siz de ona parasını peşin verirsiniz; tuğla kalınlığında şişman bir tomar. bunu alıp cebine veya gömleğinin içine ya da iç çamaşırının içine koyar ve 1 rupisine bile dokunmadan hemen gidip patronuna iletir! bir yıllık, belki iki yıllık maaşı kadar para ellerinin arasındadır ve o asla 1 rupi bile çalmaz.

her gün delhi yollarında şoförün biri, arka koltuğunda siyah bir çantanın oturduğu boş bir arabayı sürüyordur. çantanın içinde ise 1 milyon, 2 milyon rupi vardır; şoförün hayatı boyunca görebileceği paradan daha fazla bir para. eğer parayı alsa amerika'ya, avustralya'ya ya da herhangi bir yere gidip yeni bir hayata başlayabilir. hayatı boyunca hayalini kurduğu ama yalnızca dışından görebildiği o beş yıldızlı otellerden birine gidebilir. ailesini alıp goa'ya ya da ingiltere'ye gidebilir. buna rağmen siyah çantayı patronunun istediği yere götürür. olması gereken yere koyar ve asla 1 rupiye bile elini sürmez. neden?

hintliler dünyanın en dürüst insanları olduğu için mi?

hayır. yüzde 99,9'umuz tıpkı kümes pazarındaki o zavallıcıklar gibi horoz kümesi'ne yakalandığı için.

horoz kümesi cüzi miktarda paralarla her zaman işlemez. şoförünüzü 1-2 rupiyle test etmeye kalkmayın, o kadarını çalabilir. ama bir hizmetkarın önüne 1 milyon dolar bırakırsanız 1 penny bile almaz. deneyin: mumbai'de bir taksiye içinde 1 milyon dolar olan siyah bir çanta bırakın. taksi şoförü polisi arayacak ve günün sonunda parayı iade edecektir. kalıbımı basarım. (polisin parayı size geri verip vermeyeceği başka bir konu) patronlar hizmetkarlarına güvenip elmas bile verirler! gerçekten! her akşam, dünyanın en büyük elmas kesme ve cilalama işinin yürütüldüğü surat'tan yola çıkan her trende, elmas tüccarlarının hizmetkarları ellerinde mumbai'deki birine vermeleri gereken kesilmiş elmaslarla dolu çantalar taşırlar. neden o hizmetkar elmas dolu çantayı almaz? o gandi değil, sizin benim gibi bir insandır. ama o horoz kümesi'nin içindedir. bütün hint ekonomisinin temelinde hizmetkarların güvenilirliği yatar.

burada hindistan'da bizim diktatörlüğümüz yok. gizli polis yok.

çünkü bizim kümesimiz var.

insanlık tarihinde daha önce hiç bu kadar az kişinin bu kadar çok kişiye borçlu olduğu görülmemiştir. bu ülkedeki bir avuç adam, geri kalan %99,9'u -her bakımdan güçlü, yetenekli, akıllı olarak- bu kölelik içinde devamlı kalmaları için eğitmiştir. öyle bir köleliktir ki bu, bir adamın eline özgürlüğünün anahtarını verseniz küfredip anahtarı size geri atar.

her gün milyonlar gün doğarken uyanır, pis, kalabalık otobüslerde ayakta dikilip patronlarının gösterişli evlerinin önünde inerler ve sonra yerleri silerler, bulaşıkları yıkarlar, bahçedeki otları temizlerler, patronlarının çocuklarını doyururlar, ayaklarını yıkayıp durularlar; hepsi çok az bir para için. asla amerika ya da ingiltere'deki zenginleri kıskanmayacağım. onların orada hizmetkarları yok. onlar iyi bir hayatın ne olduğunu anlamaya başlayamazlar bile.

horoz kümesi neden işliyor? nasıl milyonlarca kadını ve erkeği böyle etkili bir şekilde tuzağa düşürebiliyor? tüm sevgimizin ve fedakarlığımızın kaynağı, ulusumuzun gururu ve görkemi, yani hint ailesi bizim bu kümesin içinde kapana kısılıp kalmamızın sebebidir.

bir adam kümesten kurtulabilir mi? mesela bir gün bir şoför patronunun parasını alıp kaçsa ne olur? hayatı nasıl olur? bu sorunun yanıtı, yalnızca ailesinin mahvedildiğini, yakalanıp dövüldüğünü ve patronlar tarafından diri diri yakıldığını görmeye hazır olan bir adamın kümesten kaçabileceğidir. bunu normal bir insan yapamaz; ancak bir ucube, bir manyak olmak gerekir.

bayrak yarışı

oğuz atay

akşam oluyordu, sınıfa bir gariplik çökmüştü. bana yeni devredilen talebelerimin yüzlerine şöyle bir baktım. bir kütle olduklarını düşünürüm onlarım; yalnız ön sırada oturanlar biraz insana benzer; ötekiler onları saran bir yığındır. ben de ön sıraya baktım, şöyle bir baktım yani. onların bakışları, her zamanki gibi donuktu, ifadesizdi; ama gene her zamanki gibi, bilinmeyene karşı duyulan korkuyla doluydu: beni tanımak istiyorlardı.

"hocamız rahatsız" dedim onlara. "biz" diliyle konuşuyordum her zamanki gibi: "bir süre birlikte yürüteceğiz dersleri." biri, arka sıralardan biri adımı sordu. tahtaya yazdım. sonra profesör olduğumu da öğrendiler. bunları hep arka sıralardakiler sordu. ön sıradakiler daha ciddi görünmeye çalışırlardı. onlar da hangi kitapları tavsiye edeceğimi sordular.

refik bey'in kitabı yoktu: kitabın icadından önce profesör olmuştu. benim kitabım vardı. biraz ısrar etmelerini bekledikten sonra kitabımın adını da yazdım tahtaya. yılda bir iki kere yayımlanan dergilerde de bazı makalelerim çıkmıştı. uzak ülkelerde yaşayan ve matematik dünyasında bile çok az kişiyi ilgilendiren konularla uğraşan meslektaşlarımın işine yarayabilecek şeyler.. bilim denizinde sonsuz küçük birkaç nokta. başka araştırmalarda, "prof. s. gözbudak'ın aynı konudaki araştırması" şeklinde bir dip notu. bunların adlarını tahtaya yazmadım tabii. henüz o kadar kendimden geçmemiştim. başka kitap adları da yazdım: tavsiyelerime tarafsız bir görünüm vermek için.

"siz hangisini tavsiye edersiniz?" diye sordu ön sıradan biri. hep bunu sorarlardı. talebe denilen şekilsiz kütle her yıl başkalaşır; fakat içlerinden bazıları sanki yarıştaki bayrak gibi yıldan yıla hiç değişmeden aktarılırdı. bu öğrenciyi sanki yıllardır tanıyordum. sanki yıllardır aynı soruyu bıkmadan usanmadan soruyordu bana. ben de yıllardır gene bir bayrak gibi taşıdığım, "kendi kitabımı tavsiye etmem" karşılığını verecektim ve yıllardır değişmeyen biçimde gülünecekti cevabıma. ne bitmez bir bayrak yarışıydı bu, allahım!

20.8.14

ironi kavramı

kierkegaard

söylev sanatında sık kullanılan bir söz oyununun adı ironidir ve özelliği, söylenen sözün aksinin ima edilmesidir.

deneyci belirlemeyi kare, sezgisel olanı da çember olarak aldığımız zaman ikisi arasındaki niteliksel farkın sonsuz olduğu konusunda okuyucunun bize katılacağını umuyorum. ksenephon'da amaçsızca dolaşan bilinç, karenin içinde sonsuza dek yürür ve kuşkusuz çoğunlukla kendini kandırır. önünde bir düzlem gören bu bilinç, gerçek sonsuzluğa eriştiğini sanır ve köşeye vardığında bir böcek gibi tepetaklak gider; çünkü sonsuzluk gibi görünen şey aslında sadece karenin bir kenarıdır.

ksenephon'a göre, sokrates öğretisinin çıkış noktalarından biri de yararlılıktır. ancak yararlılık, sadece iyinin iç sonsuzluğuna denk gelen karedir: kendinden çıkıp kendine döner, kayıtsızca uğraklarından herhangi birine doğru gitmek yerine, tümünün ve her birinin içinde hareket eder. yararlının diyalektiği sonsuzdur; ama bu diyalektik aynı zamanda son derece kötüdür. yararlı, iyinin dış diyalektiği, onun olumsuzlayanıdır; ama parçalandığı zaman, hiçbir şeyin dayanıklı olmadığı, bir şekli ve formu olmayan cisimlerin gözlemcinin süreksiz ve yüzeysel bakışlarına göre sıkışıp dağıldığı, her bir tikel varolanın daimi bir hesap işlemi içinde varlığın sonsuzca bölünebilen parçalarından biri haline geldiği bir gölgeler krallığına dönüşür.

yararlı, her şeyin ortasıdır; hatta yararsızın bile. çünkü hiçbir şey mutlak olarak yararlı ya da yararsız olamaz; zira mutlak yararlılık hayatın sürekli değişen akışında, çabucak uçup giden tek bir andır.

sokrates: bir tezek sepeti güzel midir? elbette ve altın bir kalkan da çirkindir; eğer biri işlevi için iyi şekilde yapılmış ve diğeri yapılmamışsa.

safsata, bilginin fenomene karşı sürekli verdiği, bencilliğe hizmet eden ölüm kalım savaşıdır; bu savaş hiçbir zaman sonuca bağlanamaz; çünkü fenomen düştüğü yerden çabucak kalkar. nasıl ki bilgi tek başına, bir kurtarıcı melek gibi, ölüm fenomenini sürüp atar ve hayata dönüştürür; safsata da sonunda sayamayacağı kadar çok fenomen tarafından ayaklar altına alındığını görür.

aristophanes: her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız; pisi balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz.

aşk, insanın sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissetmesi ve onu arzulamasıdır.

ironinin doğası, onun hiçbir zaman maskesini çıkarmasına izin vermediği için, hatta ironinin özünde proteus gibi kılık değiştirme zorunluluğu bulunduğu için, ona tutkuyla bağlanan gençlerin çok acı çekmesi de kaçınılmazdır. ironinin nahoş bir tarafı da olduğundan, olağanüstü baştan çıkarıcı ve büyüleyici anları vardır. türlü türlü kılıklara girmesi ve o muhteşem gizemliliği, başlattığı mesafeli iletişim, ayrıca bir de ironistin belli bir uzaklıktan anlaşılma zorunluluğu, bir türlü yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine esir eder. birey ironistle ilk temasında, ironistin bireye açıldığı oranda, kendisini özgür bırakılmış ve yücelmiş hissederse de, bir an sonra onun gücüne esir düşer.

kuşkuculuk bile her zaman birtakım varsayımlarda bulunurken, ironi, yaşlı bir cadı gibi, önce görebildiği her şeyi, ardından da kendisini yiyip yok etmek için olağanüstü bir çaba gösterir.

doğulu, vücudundan kurtulmak isteyebilir ve bunu bir baskı unsuru olarak görebilir; ama bunun nedeni daha özgür olmak değil, daha da bağımlı hale gelmektir; sanki özgürce hareket etmek yerine bir bitkinin hayatını tercih etmektedir. bir esrarkeşin buğulu, uykulu esnemesi, düşüncenin genişliğine yeğrid; tıpkı hareketin enerjisindeki aldatıcı bir duraklamanın dolce far niente'sinin (tatlı avarelik) yeğlenmesi gibi.

bu hayat kusurludur ve özlemin nesnesi şekilsizdir.

insan hayatının iki kutup arasında uykulu uykulu dolaştığından söz edilebilir: birinci kutupta ironi, insan ruhunu göreceliliğin ağlarından kurtardığı için sağlıktır; ikinci kutupta ise, hiçlik biçimi dışında hiçbir mutluulğa dayanamadığı için hastalıktır; ama bu hastalık çok az kişinin yakalandığı, daha da azının kurtulduğu, belirli insanlar özgü ateşli bir hastalıktır.

bilge insanlar, başka bir bilgili insanın değil, bilgisiz bir insanın söylediğinden daha fazlasını söylemek için çaba gösterirler; ama bilgisiz insanlar, hem bilgili hem de bilgisiz insanların söylediğinden fazlasını söylemek isterler.

safsata, benlikçi düşüncenin çılgınca ve ahlaksızca debelenmesi; sofist de onun nefes nefese kalmış rahibidir. safsatadaki daimi düşünce, sonsuz bir düşünceler zinciri olmak üzere dağılırken, bu düşünce yığını da aynı yoğunlukta bir sofist yığını ile canlandırılır.

ahlaklı birey iyiyi asla gerçekleştiremez; ancak olumlu anlamda özgür olan birey iyiyi sonsuz olumlu algılayabilir, görevi bilir ve gerçekleştirir.

"her kim canını kurtarmaya çalışırsa onu kaybedecektir." (yeni ahit, luka 17:33)

her bilgede cesaret vardır ve ancak hayatını öne sürecek kadar cesur bir adam onu kurtarabilir. geri kalan herkes, karısını geri getirmek için yeraltına inen orpheus gibidir; tanrılar ona karısının ancak hayaletini gösterirler; çünkü onu, aşkı için hayatını öne sürecek cesareti olmayan samimiyetsiz bir çalgıcı gibi görürler.

herakleitos: birlik, kendi içinde çatışan şeylerin uyuşmasıdır; tıpkı ok ile yay arasındaki uyuşma gibi.

thrasymakhos: doğru insan iyi yüreklidir; ama istediğini bilmez.

hegel: ölüm, hastalık ve nöbete tutulma gibi durumlarda insanlar, eşyanın bilinen ilişkisi içinde henüz belirlenmemiş olan, gelecekteki ya da halihazırdaki bazı durumları kavrayabilirler.

"insan bilgeliği ya çok az şeydir ya da hiçbir şey değildir. ey insanlar! içinizde en bilge kişi, sokrates gibi bilgeliğin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir." (delphoi bilicisi)

her ne kadar cicero sokrates'in felsefeyi gökyüzünden indirip insanların evine getirdiğini yazsa da, onun yaptığı aslında insanları evlerinden ve yaşamakta oldukları yeraltı dünyasından yükseklere çıkarmaktı.

"ceset her nerede ise, akbabalar da orada toplanmış olur." (matta, 24:28)

gorgias: hiçbir şey var olmaz. var olsa bile, bilinemez. bilinebilse bile, başkasına bildirilemez.

olumsuz, kendi içinde yansıyan şeyle ilişki içindeki su gibidir: doğurduğu her şeyin kendisinin çok üzerinde görünmesini sağlarken, karşı olduğu her şeyin kendisinin çok altında görünmesine de yol açma özelliğine sahiptir. ancak olumsuz da, bundan ancak suyun olduğu kadar haberdardır.

schlegel: bir zaman gelecek ki, ikimiz tek bir akıldan, bir bitkinin çiçekleri ya da bir çiçeğin yaprakları olduğumuzu düşüneceğiz. o zaman şimdi umut olarak gördüğümüz şeyin aslında hatırlama olduğunu, gülerek fark edeceğiz.

19.8.14

düğün

thomas bernhard

düğünler beni her zaman bunalıma sokmuştur; kısa bir süre içinde onlara katılmaktan vazgeçtim, bunlara gitmeyi hep reddettim. düğüne katılanlar hain bir budalalık içinde. neredeyse tüm yaşamımız boyunca tanıdığımız bir insanı gördüğümüze seviniyoruz; onun elini sıkıyoruz ama hemen ardından onun bir budala haline geldiğini görüyoruz. ve gençler de yaşlılardan daha budala; yaşlılar hiç değilse grotesk.

biz her zaman, biz kendimizi nasıl geliştiriyorsak, hangi yönde olursa olsun, diğerlerinin de kendilerini geliştirdiği yanılgısı içinde yaşıyoruz ama yanılgı bu; çoğunluk duraksamış ve kendini hiç mi hiç geliştirmemiş; ne bu yöne ne de öteki yöne; ne daha iyi ne de daha kötü olmuşlar; yalnızca yaşlanmış ve bu yüzden de son derece can sıkıcı olmuşlar. uzun bir süre görmediğimiz bir insanın gelişmesinin bizi şaşırtacağınız sanıyoruz ama onu tekrar gördüğümüzde yalnızca hiç gelişmemiş olması, yalnızca 20 yıl daha yaşlanmış olması, iyi bir vücut yerine göbekli olması, tombul parmaklarında bize bir zamanlar güzel görünen büyük ve zevksiz yüzükler taşıması bizi şaşırtıyor. biriyle ya da bir başkasıyla birçok konuda konuşabileceğimizi sanıyoruz; ama hiçbiriyle hiçbir konuda konuşamayacağımızı saptıyoruz.

orada öylece duruyor ve kendimize "neden" diye soruyoruz ve havanın şöyle ya da böyle, devlet krizinin şöyle ya da böyle olduğu, sosyalizmin asıl şimdi gerçek yüzünü gösterdiği vesaire dışında söyleyecek başka bir söz bulamıyoruz. eski bir dostun bugün de dostumuz olduğunu sanıyoruz ama hemen kendi korkunç, çoğunlukla da neredeyse öldürücü olan yanılgımızı görüyoruz. şu kadınla resim üzerine konuşabilirsin, şununla şiir üzerine diye sanıyorsun ama sonra yanıldığını görmek zorunda kalıyorsun; biri resim üzerine ne kadar az şey biliyorsa, diğeri de şiir hakkında o kadar az şey biliyor; ikisi de yalnızca yemekler hakkında gevezelik etmeyi becerebiliyor. biriyle eskiden matematik üzerine ne kadar güzel konuşurdum, diye düşünüyorsun, diğeriyle mimari üzerine ama birinin matematiğinin, diğerinin mimari bilgisinin 20 yıl önceki yetişme yıllarının bataklığına saplanıp kaldığını saptıyorsun. bir dayanak noktası bulamaz oluyorsun artık ve onlar neden olduğunu anlayamadan onları incitiyorsun. sonra herkesi inciten biri olup çıkıyorsun, durmaksızın herkesi inciten biri.

seneca

alain de botton

"bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır." (seneca)

1773 yılında 25 yaşındaki jacques-louis david tarafından yapılan "seneca'nın ölümü" adlı tablo, stoacı filozofun, i.s.65 yılının nisan ayında roma'nın dışındaki bir villada yaşama nasıl veda ettiğini konu alıyordu. birkaç saat önce imparatorun habercisi, elinde imparatorun emriyle kapıda belirmişti. emre göre seneca, hemen oracıkta kendi hayatına son verecekti.

o zamanlar 28 yaşında olan neron'u tahtından indirmek için bir komplo düzenlendiği ortaya çıkmıştı; öfkeden gözü dönen çılgın imparator, suçlu suçsuz ayırt etmeksizin önüne çıkan herkesten intikam almak istiyordu. seneca'nın söz konusu komploya karıştığına ilişkin bir kanıt yoktu. üstelik seneca 5 yıldır imparator neron'un öğretmeniydi; 10 yılı aşkın bir süredir de onun sadık yaveri olarak görev yapıyordu. tüm bunlara karşın neron, seneca'nın ölmesini buyurmuştu. neron, o zamana kadar karısı oktavia'yı, üvey annesi agrippina'yı ve üvey kardeşi britannikus'u çoktan öldürtmüş, çok sayıda senatörü ve şövalyeyi de aslanlarla timsahlara yem etmişti. 64 yılındaki büyük yangın sırasında roma yanıp kül olurken deli neron şarkılar söylüyordu.

seneca'nın yanındakiler neron'un emrini duyunca korkudan bembeyaz kesilip ağlamaya başladılar; ama filozof, tacitus'un bize aktardığına göre, sükunetini kaybetmedi ve çevresindekileri sakinleştirmeye, cesaretlendirmeye çalıştı:

"felsefeleri nereye gitti?" diye sordu; "hani yıllardır, yaşanabilecek talihsizliklere karşı birbirlerini cesaretlendiriyorlardı? neron'un zalim biri olduğunu hepsi biliyordu." diye ekledi. "annesini ve kardeşini öldürdükten sonra sıra tabii öğretmenine gelecekti."

filozof, karısı polina'ya dönüp onu şefkatle kucakladı. "bu davranışı, felsefe alanındaki soğukkanlı tavrından çok farklıydı." (tacitus) güzel bir yaşam sürmüştü; karısı bunu düşünerek teselli bulmaya çalışacaktı. fakat polina onsuz bir yaşam düşünemediğini söyleyip bileklerini kesmek için filozoftan izin istedi. seneca onun bu arzusunu reddetmedi. ancak imparator kötü ününün daha fazla yayılmasını istemiyordu; bu yüzden adamları, polina'nın bıçağı bileğine dayadığını görür görmez, onu yakalayıp bileklerini sardılar.

kocasının intihar girişimi de hızlı sonuç vermiyordu. ayak bileklerindeki hatta dizinin arkasındaki damarları kesmiş olmasına karşın, filozofun yaşlı bedeninden yeterince kan akmıyordu. bu yüzden, tam 464 yıl önce atina'da gerçekleşen ölümün yankılarını zihninde duyan seneca, doktoruna bir tas baldıran hazırlamasını söyledi. eskiden beri sokrates'i, insanın felsefe sayesinde nasıl kendisi dışında gelişen olaylardan sıyrılıp bunların üstüne çıkabileceğini gösteren bir örnek olarak değerlendirmişti.

ancak seneca'nın atinalı meslektaşının gittiği yoldan gitme çabaları da bir sonuç vermedi. içtiği baldıran onu etkilememişti. intihar girişimlerinin ikisi de sonuçsuz kalınca, kendisine buhar banyosu yaptırmalarını istedi. yavaş yavaş, boğularak ölecek, işkenceye metanetle katlanacak, kaderin oyunu karşısında sükunetini kaybetmeyecekti.

seneca hayatı boyunca inanılmaz felaketler yaşamış ya da bunlara tanık olmuştu. pompeii deprem yüzünden yerle bir olmuş, roma ve lugdunum yanıp kül olmuş, roma halkı ve imparatorluk neron'a ve ondan önce de caligula'ya -suetonius'un daha güzel ifadesiyle "canavar"a- boyun eğmek zorunda kalmıştı. "canavar bir gün şöyle bağırmıştı öfkeyle: keşke bütün romalıların boyunları tek bir boyun olsaydı!"

seneca kişisel kayıplar da vermişti. aslında o, politikada kariyer yapmak üzere eğitim almıştı ama yirmili yaşlarında verem olduğundan şüphelenilmiş, seneca hastalığın geçmesi için 6 yıl beklemek zorunda kalmış, bu sırada intiharın eşiğine gelmişti. sonraki yıllarda politikaya atıldığında, ne yazık ki caligula tahta geçmiş bulunuyordu. 41 yılında canavar'ın öldürülmesinden sonra bile iyi bir mevkiye gelemedi. imparatoriçe messalina'nın bir entrikası sonucu, hiç suçu olmadığı halde, korsika adası'na sürgüne yollandı. nihayet roma'ya çağrıldığında, hiç istememesine karşın, imparatorluk yönetimindeki en önemli görevlerden birini üstlenmek zorunda bırakıldı: agrippina'nın 12 yaşındaki oğluna, yani 15 yıl sonra karısının ve dostlarının gözleri önünde hayatına son vermesini emredecek olan lucius domitius ahenobarbus'a öğretmenlik yapacaktı.

seneca bu düş kırıklıklarına göğüs germesini sağlayan şeyin ne olduğunu biliyordu:

"hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düş kırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü."

seneca deneyimlerinden yola çıkarak bir sözlük hazırlamış, bu sözlükte düş kırıklığına uğradığımızda nasıl davranabileceğimize ilişkin yanıtlar aramıştı. felsefeyle geçen onca yıldan sonra, neron'un habercisi kapıyı vurduğunda kendisini bekleyen korkunç sona çoktan hazırdı.

18.8.14

okul sıkıntısı

daniel pennac

toplumlar, paylaşılan yalanlar üzerine kurulmuştur.

jean-jacques rousseau: bir alçak, kötü biri ya da bir deli de kral olabilir; ama çok az insan gerçek anlamda insan olabilir.

hayat, şaşılacak kadar kısadır.

insan aidiyet duygusunu yaşamayınca, kendi kendine sözler vermeye eğilimlidir.

suçluluğun doğuşu her türlü zeka yetisinin gizlice kurnazlığa yatırım yapmasıdır.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et."

birey kendini, kendisine ait şimdiki zamanının bilincine vararak yapılandırır, ondan kaçarak değil.

on iki buçuk yaşındayım ve henüz hiçbir şey yapmadım.

istatistiksel olarak her şey açıklanabilir, kişisel olarak her şey karmaşık bir hal alır.

içerisinde yaşadığımız toplumda bir hiç olduğuna inanan ergen bir kurbandır.

çölde baştan çıkarıcı olan şeytan değildir, çölün kendisidir: bütün vazgeçişlerin doğal tutkusu.

insan bir gelecek hayal etmeden şimdiki zamandaki yerini de alamaz. iskemlemizde otururuz; fakat aklımız başka bir diyardadır. şikayetlerin, sızlanıp durmaların cehenneminde tutsağızdır, zaman bir türlü geçmek bilmez, bir tür süreklilik duygusu, faturasını hem de en okkalısını, kime olursa olsun kesebileceğimiz bir işkence duygusudur.

ne kadar az insan var ve dünya ne kadar da ıssız!

öğretmenler bilgiyle cehalet arasındaki çatışmaya hazırlıklı değildirler.

insan mutlaka bir şey oluyor. fakat çok da değişmiyoruz. elimizdekilerle yapabileceğimiz kadarını yapabiliyoruz.

17.8.14

dexter

eğer gözler ruhun penceresi ise, keder kapısıdır. kapalı olduğu sürece, bilmek ve bilmemek arasındaki engeldir. ondan uzaklaşırsan, sonsuza dek kapalı kalır. ama açar ve içeri girersen, acı gerçek olur.

insanların ölüme verdikleri tepkileri hiç anlayamayacağım. niye sadece olduğu gibi karşılamadıklarını.

mükemmel suç diye bir şey yoktur.

kendimi bir parçası eksik yapboz gibi hissediyorum. resmin ne olması gerektiğinden de emin değilim. gerçekten önemli olan şeylerle dönmek için elveda demek zorundayım. eskiden olduğum kişiye. olmak zorunda kaldığım kişiye.

insan avı başladığında, av da alışverişe çıkar.

hiçbir şey saklı kalmaz.

tanrı bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenme huzurunu bahşetti.

iyileşmenin ilk aşaması, kim olduğunu kabul etmektir.

ebeveynler ile her zaman iyi geçinmişimdir. bunun kilit noktası, onları uzak bir evrenden gelmiş uzaylılar gibi düşünmek.

hiçbir şey sonsuza dek sürmez. elinizden gelebilecek tek şey, kendinizi hayatın akışına bırakmak ve arada bir de olsa doğru bir şey yapmayı ummak.

fark ettim de çevremdeki insanlar hep bir şekilde birbirleriyle bağ kuruyorlar. arkadaşlık veya aşk için. ama insani bağlar yüzünden daima pis güçlükler çıkıyor. bağlılık sözü verme, paylaşma, birilerini hava alanına götürme. ayrıca birisini kendime o denli yaklaştırırsam gerçekte kim olduğumu anlar. buna izin veremem. bu yüzden maskemi takma zamanı.

valesius seçkileri

anonymus valesianus

"altına ve şeytana sahip olan onu gizleyemez." (theodoricus)

kral theodericus okuryazar değildi ve kavrayışı o kadar sönüktü ki, hükümdarlığının ilk 10 yılında fermanlarını onaylaması için gereken dört harfi bile tam anlamıyla öğrenememişti. bu nedenle "legi" şeklinde dört harfin oyuklarını içeren bir altın levha yaptırdı ve ondan sonra herhangi bir şeyi onaylayacağı zaman, levhayı onaylayacağı kağıdın üzerine koyuyor ve sadece imzası görülsün diye kalemini oyuklardan geçiriyordu.

theodericus, eutharicus'u consulluğa getirdi ve bunu zafer şenlikleriyle ravenna ve roma'da kutladı. eutharicus haddinden fazla acımasız bir adamdı ve katolik inanca düşmandı. bundan sonra theodericus komşu kavimlerin korkusuyla verona'da kaldığı sırada, ravennalı yahudilerle hıristiyanlar arasında bir kavga meydana geldi. çünkü yahudiler vaftiz edilmek istemedikleri için, kendilerine verilen suyu çoğunlukla alay ederek nehir suyuna atıyorlardı. bundan dolayı öfkeyle galeyana gelen halk kral'a, eutharicus'a ve o zaman piskopos olan petrus'a saygı duymadan sinagoglara karşı harekete geçti; kısa süre sonra da onları ateşe verdi. roma'da meydana gelen benzeri bir olayda da aynı şey oldu.

çok geçmeden yahudiler kral'ın bulunduğu verona'ya doğru ilerlediler; orada yahudilere dostça davranan sapkın başmabeyinci triwane, kral'ı hıristiyanlara karşı harekete geçmesi için sinsice kandırdı. bunun üzerine theodericus, hıristiyanların bilerek yangın çıkardıklarını düşünerek bütün roma halkına ravenna'da yakılan sinagogların yeniden inşası için para toplamaları emrini verdi. verecek hiçbir şeyi olmayanlar, şehrin sokaklarında kırbaçlanacaktı. özet olarak eutharicus, cilliga ve piskopos petrus'a verilen emir buydu ve bu şekilde uygulandı.

artık şeytan devleti iyi bir şekilde, şikayetsiz yöneten insanı yönlendirmek için fırsat bulmuştu. çünkü hemen ardından verona kentinin bir kenar mahallesinde su kaynaklarının kenarında yer alan aziz stephanus kilisesinin sunağının yanındaki kürsünün yıkılmasını emretti. ayrıca romalıların küçük çakı dışında silah taşımalarını da yasakladı. üstelik ravenna'daki sarayın yakınlarındaki bir revakın altında yatan got kavminden fakir bir kadın dört yılan doğurdu. insanlar bunların ikisinin bulutlar üzerinde batıdan doğuya doğru taşındığını ve denize düştüğünü gördü. tek bir başa sahip olan diğer ikisi oradan götürüldü. kuyruklu yıldız dedikleri, ateşten kuyruğu olan bir yıldız ortaya çıktı ve on beş gün boyunca parladı. ayrıca sürekli depremler oluyordu.

bundan sonra kral fırsatını buldukça öfkesini romalılardan çıkarmaya başladı. bir ara bilirkişi, daha sonra özel hazine sorumlusu ve magister militum olan cyprianus açgözlülüğünden, patricius albinus'u, theodericus'un yönetimini imparator ıustinus'a şikayet eden mektuplar yazmakla suçlamaya başladı. albinus emirle saraya çağrılıp suçlamayı reddettiği zaman, magister officiorum görevinde bulunan patricius boethius kral'ın huzurunda dedi ki: "yüce kralım, cyprianus'un suçlaması yanlıştır; fakat şayet albinus böyle bir şey yapmışsa ben ve bütün senatus hemfikir olup aynı şeyi yaptık." tereddüt eden cyprianus sadece albinus'a karşı değil, onu savunan boethius'a karşı da yalancı şahitler buldu. üstelik kral romalılara karşı fena entrikalar çeviriyor ve onları nasıl öldüreceğini araştırıyordu. onun için senatorlardan ziyade yalancı şahitlere itimat ediyordu. bunun üzerine albinus ve boethius bir kilisenin baptisterium'una hapsedildi. kral kent praefectus'u eusebius'u ticinum'a çağırdı ve boethius'a savunma şansı vermeden cezasını açıkladı. çok geçmeden boethius'u tutuklu bulunduğu calventianus çiftliğinde menfur bir ölüme mahkum ettirdi. boethius'a uzun süre işkence yapıldı, alnı yay kirişiyle öyle sıkı bağlandı ki, adeta gözleri yuvalarından fırladı ve nihayet işkence altında bir sopayla dövülerek öldürüldü.

kral ravenna'ya döndükten sonra artık tanrı'nın dostu gibi değil, tam aksine onun yasasının düşmanı gibi hareket etmeye başladı. ordusunun gücüne güvenerek tanrı'nın kendisine gösterdiği lütfu ve şefkati tamamen unuttu ve imparator ıustinus'un kendisinden korktuğuna inanarak haber gönderip o zaman havarilerin tahtında oturan ıohannes'i ravenna'ya çağırttı ve ona dedi ki: "constantinopolis'teki imparator ıustinus'a git ve ona de ki, diğer şeylerin yanı sıra, katolik kiliseyle uzlaşan ve ona katılanları da iade etsin." papa ıohannes buna şöyle cevap verdi: "ey kral! ne yapacaksan çabuk yap, işte burada huzurundayım. ne bu söylediğiniz şeyleri yapacağım ne de imparator'a emrinizi ileteceğim. ama başka bir durum söz konusu olduğunda, bana emrettiklerinizi tanrı'nın izniyle imparator'dan elde edebilirim."

bunun üzerine kral öfkelenerek bir gemi yapılmasını ve ıohannes'in diğer piskoposlarla, yani ravenna piskoposu ecclesius, fanestrum piskoposu eusebius, campania piskoposu sabinus ve diğer iki piskopos, ayrıca senatorlar, yani theodorus, ımportunus, agapitus ve diğer bir agapitus'la birlikte bu gemiye bindirilmelerini emretti. fakat kendisine ibadet eden müminleri terk etmeyen tanrı onları sağ selamet götürdü. imparator ıustinus, roma piskoposunu gelişinde sanki aziz petrus'u karşılıyormuş gibi karşıladı, onu huzuruna kabul etti ve arius mezhebinden katolik inanca dönen kişilerin ariusçulara iadesi dışında istenen her şeyi yapacağına söz verdi.

bütün bunlar olup biterken boethius'un kayınpederi ve senatus başkanı symmachus roma'dan ravenna'ya getirildi. damadının öldürülmesine üzülen symmachus'un, kendisine karşı muhalif hareketlere girişeceğinden korkan kral, asılsız bir suçlamayla onun öldürülmesini emretti. papa ıohannes, ıustinus'un yanından döndüğünde theodericus onu düşmanca bir ruhla kabul etti ve düşmanlarından birisi olarak kabul edilmesini emretti. birkaç gün sonra papa ıohannes öldü. halk onun cesedi önünde yürürken aniden kalabalıktan biri şeytan tarafından ele geçirildi ve yere düştü; fakat papa'nın tabutu tam adamın düştüğü yere geldiğinde, adam aniden sağlıklı bir şekilde kalktı ve cenaze alayının önündeki yerini aldı. halk ve senatorlar bunu görünce papa'nın giysilerinden andaçlar almaya başladılar. papa'nın naaşı kent dışına kadar coşkulu bir kalabalığın refakatinde götürüldü.

sonra yahudi bir avukat olan symmachus, bir kraldan ziyade tiranın emriyle, 26 ağustos çarşamba günü, dördüncü indictio'da, olybrius'un consulluğu döneminde, ariusçuların izleyen sebt günü katolik kiliselerini ele geçireceklerini ilan etti. ama kendisine ibadet eden müminlere inançsızların zulmetmesine müsaade etmeyen tanrı, inandığı mezhebin kurucusu arius'a verdiği cezanın aynısını çok geçmeden ona da verdi. ishale yakalanan theodericus'un üç gün içinde bütün bağırsakları boşaldı ve tam da kiliseleri eline geçireceği gün hem tahtını hem de hayatını kaybetti. fakat son nefesini vermeden torunu athalaricus'u halefi tayin etti. theodericus sağken kendisine kare taş bloklardan büyük bir anıt mezar inşa ettirmiş ve üzerine kapatmak için büyük bir kaya aramıştı.

16.8.14

tanner kardeşler

robert walser

mutsuz bir sanatçı, mutsuz bir kral gibidir.

insan ne kadar sert bir hayat sürdürmüşse, o kadar ılımlı yaşamayı öğrenir. gençliğinde sert yaşamış kişi, ilerde nadiren sert tavırlar takınır; hatta bir daha asla sertlik yapmamayı arzu eder.

en değerli şeyler rastlantılardır.

yazmak ve yazılanı hiç düzeltmemek, en uç noktasındaki amaçtan yoksunluk ile en tepe noktadaki amacın tam da mükemmel bir şekilde iç içe geçmesidir.

korunmasız insanlar, güçlülerdeki acı verme isteğini çok kolay kışkırtırlar.

kendi hedefleri olmayan kişi, başkalarının hedefleri, çıkarları ve amaçları için yaşar.

fakir insanların genellikle atak, çarpan, sıcak bir kalpleri vardır; zenginlerinse soğuk, geniş, ısıtılmış, kapitone ve perçinli kalpleri.

her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

benim deneyimime göre, din hayat aşkıdır, toprağa içten bağlılıktır, anın coşkusudur, güzelliğe duyulan güvendir, insanlara duyulan inançtır, dostlar sofrasındaki kaygısızlıktır, felaketler karşısında sorumsuzluk hissidir, ölürken gülümsemektir ve hayatın sunduğu her girişim fırsatını değerlendirme cesaretidir.

yalnızlık

paul eluard


kırabildiğimi sandım derinliği sonsuzluğu
değinimsiz yankısız çırçıplak acımla
kapıları insan eli bilmemiş zindanıma uzandım
öleceğini bilmiş akıllı bir ölü gibi
yokluğundan başka taç giymemiş bir ölü
anlamsız dalgalarına uzandım
kül tutkusuyla emilmiş zehirin
kandan daha canlı göründü yalnızlık bana

15.8.14

şiir

ahmet hamdi tanpınar: şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

mehmet h. doğan: şairler belki de bütün insanlık tarihi boyunca ayın bizce görünmeyen yüzünü merak eden, görmeye çalışan ilk kişiler olmuştur. bütün sanat dalları içinde büyüye en yakın olan sanatın şiir oluşu bundandır. şairlerin, dilin günlük yaşamda ister konuşma aracı ister yazı olarak kullanılışı yanında başka bir dil, bir şiir dili yaratma gereksinimleri, bu, görünmeyeni, bilinemeyeni gösterme, dışavurma çabalarının bir sonucudur.

yahya kemal beyatlı: kalbi olanların dili yok; dili olanların kalbi yok. yoksa bugün türk şiiri ve nefsi taş yürekleri eriten bir şey olurdu. bu devir bir taraftan ağrılarıyla, sızılarıyla, acılarıyla, ölümleriyle, matemleriyle, hasretleriyle; bir taraftan da atılışlarıyla, isyanlarıyla, ümitleriyle, emelleriyle, harikalarıyla, o kadar feyyaz bir devirdir. büyük millet şerefli zamanlarında lisanını, yunus emre ve süleyman çelebi gibi, fuzuli ve baki gibi, nefi ve nedim gibi, saz şairleri gibi öz oğullarına emanet etmişti. o şairler öldüler. milletten emanet aldıkları lisanı keşke beraber götürselerdi, götürmediler; katiplere terk ettiler.

14.8.14

bütün şiirleri

ahmet hamdi tanpınar



belki rüyalarındır bu taze açmış güller
bu yumuşak aydınlık dalların tepesinde
bitmeyen aşk türküsü kumruların sesinde
rüyası ömrümüzün çünkü eşyaya siner

hep burada, ömrün her merhalesinde
hapsolmuş bir şafak gibi derinde
zamana gülecek neşen ve hüznün

harap mezarlıklarda ölülerin rüyası
gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka
anlarsın, ölüm yoktur geçen zamandan başka

uzakta, aya çok yakın bir yerde
çılgın ve muhteşem harabelerde
büyük sükutların fırtınası var

ve bir kadın, beyaz, sakin, büyülü
göğsünde kanayan bir zaman gülü
mahzun bakışlarla dinler derinde
olup olmamanın eşiklerinde
garip telaşını, binlerce fecrin
ocağında nezir güvercinlerin
hülyam o kıvılcım ve kül yağmuru
çırpınır bu beyaz mahşere doğru

bakışın, gülüşün, neşen ve hüznün
ay altında bir gül nağmesi yüzün

benden sor sırrını mesafelerin
benden sor ve benden dinle akşamı

ve tanımadan, hiç tanımadan sev insanları
değişmenin ebedi olduğu yerde
güzeldir hayat 

kim bilir hangi yıldızın kısır çöllerinde şimdi
beyhude hatırlıyoruz bu hiç olmamış şeyleri 

13.8.14

ben sana mecburum

attila ilhan


ben sana mecburum bilemezsin
adını mıh gibi aklımda tutuyorum
büyüdükçe büyüyor gözlerin
ben sana mecburum bilemezsin
içimi seninle ısıtıyorum

ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
bu şehir o eski istanbul mudur
karanlıkta bulutlar parçalanıyor
sokak lambaları birden yanıyor
kaldırımlarda yağmur kokusu
ben sana mecburum sen yoksun

sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
insan bir akşamüstü ansızın yorulur
tutsak ustura ağzında yaşamaktan
kimi zaman ellerini kırar tutkusu
birkaç hayat çıkarır yaşamasından
hangi kapıyı çalsa kimi zaman
arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
eski zamanlardan bir cuma çalıyor
durup köşe başında deliksiz dinlesem
sana kullanılmamış bir gök getirsem
haftalar ellerimde ufalanıyor
ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
ben sana mecburum sen yoksun

belki haziranda mavi benekli çocuksun
ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
belki yeşilköy'de uçağa biniyorsun
bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
kötü rüzgar saçlarını götürüyor

ne vakit bir yaşamak düşünsem
bu kurtlar sofrasında belki zor
ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
ne vakit bir yaşamak düşünsem
sus deyip adınla başlıyorum
içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
hayır başka türlü olmayacak
ben sana mecburum bilemezsin