31.08.2014

uzun lafın kısası

ernesto sabato: hiç kimse kendisini darağacına götüren arabada uyumaz.

cicero: kendisine cezasızlık ve herkesçe bilinmeme imkanı tanındığında haksızlık yapmaktan çekinecek çok az insan bulunur.

boethius: seni güzel gösteren kendi doğan değil, sana bakan gözlerin kusurlu görüşüdür.

henrik ibsen: yaşam sanatı, bir çeşit sürüngenin kulağa kaçmasını önlemekten başka bir şey değildir.

louis-ferdinand celine: ev sahibi dediğin bok üstü boktur, o kadar.

jean-paul sartre: ezilenler arasında din adamı yoktur. din adamları ezen sınıf ya da ırkların asalağıdırlar.

kurt vonnegut: merak, sağlıklı bir aklın daimi ve değişmez özelliklerinden biridir.

alain de botton: statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

melih cevdet anday: insanın insana koşması, yarattığı en yüce gücüdür insanoğlunun.

salman rushdie: insanlarımız lanetlenmiş. yoksuluz, cahiliz ve öğrenmeyi sonuna kadar reddediyoruz.

andre maurois: şöyle böyle giden bir aşk zordur ama yürümeyen bir aşk cehennemdir.

pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

13.08.2014

yaşlılar ve çocuklar

balzac

yaşlılar çocukları sevdiklerinde tutkularına sınır tanımazlar, onlara taparlar. bu küçük yaratıklar için tüm alışkanlıklarından vazgeçer, tüm geçmişlerini onlar için anımsarlar. deneyimlerini, hoşgörülerini, sabırlarını, bir yaşamın tüm edinimlerini, kısacası nice zorluklarla edinilmiş bir hazineyi bu genç yaşamın ayaklarına sererken, onun aracılığıyla kendileri de gençleşir ve böylece zekâyı analığın yerine geçirirler. her zaman uyanık bilgelikleri, en az analık içgüdüsü kadar değerlidir aslında; annede bir uzgörü niteliği taşıyan incelikleri anımsar ve onları, gücünü büyük olasılıkla bu çok büyük zayıflıktan alan bir şefkatin gösterimine taşırlar. hareketlerinin yavaşlığı, annenin yumuşaklığının yerini tutar. son olarak da, tıpkı çocuklarda olduğu gibi onlarda da yaşam en basite indirgenmiştir ve nasıl duygu anayı köleleştirirse, her türlü tutkudan kurtulmuş ve hiçbir çıkar gözetmiyor olması da yaşlıya kendini bütünüyle verme olanağını sağlar. bu yüzden çocuklarla yaşlıların iyi anlaştığı çok sık görülür.

minima moralia

theodor adorno

ancak kendilerini anlamayan düşünceler doğrudur.

"biz" derken aslında "ben"i kastetmek hakaretlerin en örtülüsüdür.

aşk, farklı olanda benzerlik görme gücüdür.

ancak erki kışkırtmaksızın zayıf görünmeyi başardığında bulacaksın aşkı.

sanat, hakikat olma yalanından kurtarılmış sihirdir.

umut, rahata ermemişler arasında bulunur en çok.

okültizm eğilimi bir bilinç gerilemesinin belirtisidir. okültizm kalın kafalıların metafiziğidir.

iyi niyetliler, ahlaki sofuluk adına hareket ederken yok edicilere dönüşürler.

gün yüzü gören her şey yok olmaya yazgılıdır.

her türlü ahlakın modeli ahlaksızlıktır ve bugüne kadar ahlak, ahlaksızlığı hep yeniden üretmiştir.

burjuvazi hoşgörülüdür: insanları oldukları gibi sever; çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir.

istisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir.

hümanizmin en gizli, en iç odasında, onun asıl ruhunu oluşturan kudurmuş bir mahpus dönenir durur: sonradan "faşist" adını alarak dünyayı da bir hapishaneye çevirecektir.

yalanların uzun bacakları vardır; kendi zamanlarının önünde giderler.

bütün şefkatli, iyi ilişkiler, hatta belki de organik doğanın bir parçası olan o barışma bile, bir hediyedir. fazla mantıklı düşündüğü için bu yeteneğini yitiren kişi, kendini de şeyleştirir ve donar.

11.08.2014

eğer

rudyard kipling


eğer herkes çıldırmış seni suçlarken
sen başını dik tutabilirsen
eğer herkes senden kuşkulanırken
sen kendine güvenebilirsen
ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan
eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan
veya hakkında yalan söylenirken
sen yalan söylemezsen
ya da senden nefret edilirken
sen nefret etmezsen
ve yine de insanlara tepeden bakmaz
çokbilmişlik taslamazsan

eğer düş kurabilir
ve düşlerinin tutsağı olmazsan
eğer düşünebilir
ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen

eğer hem zaferi hem de felaketi göğüsleyebilir
ve bu iki sahtekara da eşit davranabilirsen

eğer söylediğin gerçeklerin
üçkağıtçılar tarafından
aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını
duymaya dayanabilirsen
ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında
işe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle
onları yeniden yaratabilirsen

bütün kazanımlarını bir yere toplasan
ve hepsini bir yazı turayla riske atabilsen
ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen
ve kayıpların hakkında tek bir söz etmesen
eğer yüreğini, beynini ve kaslarını
bütün yıpranmışlıklarından sonra bile
yeniden dönüş için zoryalabiliyorsan
ve içinde, onlara "dayan" diyen
iradenden başka hiçbir şey kalmamışken
dayanabiliyorsan

eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan
ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan
eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa
eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa
eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini
bir uzun mesafe koşucusu gibi hakkını vererek yaşayabiliyorsan
işte o zaman dünya ve içindeki her şey senindir
ve daha da önemlisi
sen artık adam olmuşsundur oğlum

9.08.2014

şiddet

özgürlüğün bedeli ebedi ihtiyattır. (edward peters)

edward shils: her toplumun, toplumsal hayatın tekdüze gerekliliklerine hiçbir otorite ve başarı düzeyinde ayak uyduramayan kendi toplum dışı insanları, sefilleri ve lanetlileri vardır.

milan kundera: bir halkı tasfiye etmenin ilk adımı, onun belleğini silmektir. kitaplarını, kültürünü, tarihini imha et. sonra başka birilerinin yeni kitaplar yazmasını, yeni bir kültür imal etmesini, yeni bir tarih icat etmesini sağla. çok geçmeden bu ulus şimdi ve geçmişte ne olduğunu unutmaya başlayacaktır. bu unutuş, çevresindeki dünyada daha da hızlı gerçekleşecektir.

george mikes: bir yabancı olmak utanç verici ve kötü bir duygu; böyle değilmiş gibi yapmanın yararı yok. bundan kurtuluş yok. bir suçlu ıslah olabilir ve toplumun nezih bir üyesi haline gelebilir; ama bir yabancı ıslah olamaz. bir kez yabancı olan daima yabancıdır. ondan kurtuluş yoktur. britanyalı olabilir; ama asla ingiliz olamaz.

edmund leach: teröristlerin eylemleri ne denli anlaşılmaz olursa olsun yargıçların, polislerin ve siyasetçilerin, terörizmin hayvanlaşmış yamyamların değil, insan kardeşlerimizin bir faaliyeti olduğunu unutmalarına asla izin vermemeliyiz.

noam chomsky / edward herman: güçlünün anlamsal aletleri haline gelmiş bulunan terör ve terörizm sözcükleri, genellikle şiddetin bireysel ve marjinal gruplar tarafından kullanılmasıyla sınırlandırılmıştır. hem kapsam hem de tahripkarlık bakımından çok daha geniş olan resmi şiddet tamamen farklı bir kategoriye yerleştirilir.

8.08.2014

işkencecinin yamağı

john biguenet

tanrı'ya inanınca, insan pek çok şeye göz yummak zorunda kalır. inançtan anladıkları ne? apaçık olanı reddetmek, gözümüzün önündekileri kabul etmemek değil mi?

sürgün birine sorun. zamanın nasıl geçtiğini söylesin size.

rainer maria rilke: güzellik, hala kıl payı katlanabildiğimiz şiddetin başlangıcından başka bir şey değildir.

yaşamın bir gözyaşı deresi olduğunu, dinin rahatlatıcı ikliminden yoksun bir işkenceciden daha iyi kimse bilemez.

* bu çeviriyi, 12 eylül döneminde gördüğü işkence sırasında boğazı sıkıldığı için sonradan felç geçirip genç sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrılana kadar tekerlekli sandalyede yaşamak zorunda kalan zerrin tümay'a adıyorum. (ümit şenesen)

7.08.2014

yoldaş

halide edip adıvar

yoldaş adlı köpeğim, çerkez ethem'in çetesinin, galiba koyun çalıp getirmek için yetiştirilmiş köpeği idi. o günlerde istiklal mücadelesinin hatırlı simalarından olan çerkez ethem bu köpeği bana hediye etmişti. birkaç gün içinde iki insan yoldaşın birbirine bağlanamayacağı bir şekilde, biz birbirimize bağlanmıştık. atıma binip yalnız başıma kalaba'nın arasındaki yollarda giderken, bana hep o arkadaşlık eder, ne zaman bir koyun sürüsü görse sevinçle havlardı. mamafih beni bırakıp onların yanına gitmezdi. bir gün yukarıdan ata bindiğim vakit, seyis ibrahim, yoldaş'ın dereden bir koyun yakalayarak sürükleyip getirdiğini söyledi. dışarıya koştum, kapının önüne oturmuş, bir taraftan kuyruğunu sallıyor, dili dışarıda köpeklerin en sevinçli manası ile yüzüme bakıyordu. biraz ötede de boynundan yakalayıp getirdiği koyun, yerde kan içinde yatıyordu. elimdeki kamçıyı kaldırdım, arkasına indirdim.

kuyruğunu bacakları arasına alıp kaçacağı yerde hayret ve isyan ifade eden yüksek bir sesle yüzüme havlamaya başladı. bilmem neden, ben hemen babamın -marifet göstermek istediğim zaman- bana bıçağı sallamasını hatırladım. o da beni memnun etmek istemiş ve benim nankörlüğüme karşı isyan hissetmişti. zavallı hayvan, tabii bir sahibi için marifet kabul edilen bir hareketin öbür sahibinde neden bu kadar kızgınlık uyandıracak bir kabahat olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekti.

hannibal

yerken suçluluk hissettiğim hiçbir şey yoktur.

başarılı bir iyileşmenin en önemli noktası, hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını anlamaktır.

terapi; kendimizi olmak istediğimiz kişi olarak değil, olduğumuz kişi olarak görmeye dair samimi bir isteğimiz olduğunda işe yarar.

tat, sadece biyokimyasal değil ayrıca psikolojik bir şeydir.

her seçimin özünde olası bir pişmanlık yatar. içinde pişmanlık olmayan bir hayat, bomboş bir hayat olurdu.

çatlaklar her zaman zayıflık demek değildir; yaşanan bir hayat çatlaklarda kendini gösterir.

bir noktada herkes birilerini geride bırakmak zorunda kalır.

herhangi bir yasal adalete olan inanç, hiçbir zaman bir gece lambasından daha rahatlatıcı olmaz.

hepimizin tanıdığı fakat adlandıramadığı ortak bir duygu var: nefret hissine kapılabilmenin mutluluk veren beklentisi.

asla birini tamamen tanıdığını düşünme.

insanları birbirine yaklaştırma konusunda yas ve travma gibisi yoktur.

bir kez bir balığı yakaladığında, o balık kaçarsa ikinci kez yakalamak çok zor olur.

6.08.2014

acının antropolojisi

david le breton

acı hiç kuşkusuz insanın ölümle birlikte en güçlü biçimde paylaştığı deneyimdir: hiçbir ayrıcalıklı onu bilmezlikten gelemez ya da herhangi birinden daha iyi bilmekle övünemez. insanın içinde doğmuş bir şiddettir acı.

rene leriche: katlanılması kolay tek bir acı vardır: başkalarının acısı.

"acı hisleri, öteki hoş olmayan hisler gibi cinsel tahrik alanını aşarlar ve bir zevk durumu yaratırlar." diyor freud. acının erotikleşmesinin başkasına yapılan işkencelerle özdeşleşerek zevk duyma yoluyla sadik bir karşılığı vardır. ama mazoşist kendi fantazma alanları dışında öteki insanlar gibi acı çeker.

katherine mansfield: boyun eğmek gerekir. direnme. kabul et! acını hayatının bir parçası yap. yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.

teşhis edilmiş, nedeni belirlenmiş bir ağrı ya da acı belirsiz, teşhis edilmemiş, anlamsızlık içinde kalmış, aktör tarafından anlaşılmamış bir acıya göre daha katlanılabilirdir.

j. sarano: acı, bir işlev değildir; bir işlevin hasar görmesidir.

şiddetle direnen insana boyun eğdirebilecek bir güç yoktur.

acı katıksız, biyolojik bir olgu değildir; her zaman insanın yüklediği anlamın damgasını taşır; asla ulaşılmaz ve egemenlik altına alınamaz değildir.

j.b. pontalis: bunalım dile getirilebilir, belirtiler oluşturabilir, birtakım işaretlere ve fantazmalara dönüşebilir ya da eylemle giderilebilir hatta bulaştırılabilir; acı ise sadece insanın kendisine aittir.

gururla ve hoşnutluk içinde kendini acıya gark etmek, acıyı yok etmek ya da azaltmak için hiçbir çaba göstermemek bilincin sorunlu olduğunun işaretidir.

acının sözle ifade edilmesinde örtük bir sevgi beklentisi, duygusal bağların sıklaştırılması isteği vardır.

bir yerin havası, ortamı da hastanın, koşullarını üstlenme tarzında rol oynar. safra kesesi ameliyatı geçiren 69 hasta üstüne yapılan araştırmalardan çıkan sonuca göre odaları ağaçlıklı bir alana bakan hastalar, odaları tuğladan örülmüş bir duvara bakan hastalara göre 2 kat daha az ağrı kesici tüketirler. aynı şekilde son grupta yer alan hastalar ortalama bir gün daha fazla kalırlar hastanede.

albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

"acıdan kaçabileceğimizi düşünerek ve bu kaçış olanaklarından yararlanarak ama aynı zamanda etkilerinin olası sınırlarını da kabul ederek "acısız yaşama" sanatına sahip olamayız; daha iyi acı çekerek daha az acı çekeriz."

engindir dünya

ingeborg bachmann


engindir dünya ve ülkelerden ülkelere giden yollar
ve nicedir diyarlar, ben hepsini tanıdım
bütün kulelerden seyrettim kentleri
gelmekte ve gitmekte olanlarıyla, insanları
raylarla yollar, dağlarla göller arasında uzanan
güne ve kar tarlaları engindi
ve engindi dünyanın ağzı, bir dolu sözcükle kulaklarımda
ve bestelemekteydi gece bile alaca ezgileri
beş kadehin şarabını bir dikişte içtim
saçlarım dört rüzgarın değişen barınaklarında kurumakta

bitti yolculuk
ama varabilmiş değilim hiçbir sona
her diyar bir şeyler götürmüş sevgimden
bir gözümü yakmış her ışık
giysilerim parçalanmış her gölgelikte

bitti yolculuk
ama prangasındayım henüz bütün uzaklıkların
hiçbir kuş taşımamış beni sınırların ötesine
denize akan hiçbir nehir
sürüklememiş aşağılara bakan yüzümü
ne de gezinmek istemeyen uykumu kucaklamış
biliyorum, şimdi daha yakında dünya ve sessiz

dünyanın arkasında
bulutlardan yapraklarıyla
ve maviliklerle tepesinde
bir ağaç yükselecek
kızıl güneşten kabuğuna rüzgar
bizim yüreğimizi kazıyor
ve serinletiyor çiğ taneleriyle

dünyanın arkasında
tepesinde bir meyveyle
ve bir kaseyle som altından
bir ağaç yükselecek
gel, seyreyleyelim, o kase
zamanın sonbaharında
kaydığında tanrının ellerine

5.08.2014

kurban

comte de volney

ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

beni çevreleyen nimetleri ortaya çıkaran benim. mutluluğumu kendim yaptım: güvenli ev, kullanışlı giyecekler, bol ve sağlıklı yiyecekler, sevimli kırlar, verimli yamaçlar, kalabalık imparatorluklar, hepsi benim yapıtlarımdır. bensiz bu yeryüzü karışıklık içinde kalır; pis bir bataklıktan, yabanıl bir ormandan, korkunç bir çölden başka bir şey olmazdı.

içime umutsuzluk çöktü; insanın iç yüzünü öğrenince, yönetenlerin bozukluğu, yönetilenlerin aşağılıklığı beni yaşamdan iğrendirdi. kıyıcılığın ya ortağı ya da kurbanı olmaktan başka tutulacak yol yoksa, erdemli kişiye kemiklerini mezardakilerin kemikleriyle birleştirmekten başka ne kalıyor?

beni ezen bu sert sözlerin verdiği acı duygunun baskısı altında "vay ulusların haline! vay kendi halime!" diye gözlerimden yaşlar boşanarak haykırdım.

ah! şu anda, insan mutluluğundan artık umudumu kestim. onun acıları kendi benliğinden geldiğine, bunlara çareyi yalnızca kendisi bulabileceğine göre, yazık onun geçireceği yaşama!

çürümüş toplumlardan ayrılacağım; ruhun tokluk yüzünden bozulduğu saraylardan, yoksulluk yüzünden bayağılaştığı kulübelerden uzaklaşacağım. ıssız yerlere gidip yıkıntılar içinde yaşayacağım. eski anıtlardan geçmiş zamanların bilgeliğini soracağım. eskiden asya'da devletlerin yüceliğini, halkların ününü oluşturmuş olan ruhu mezarların içinden çağıracağım. yasa koyucularının da kemiklerine, imparatorlukların neden yükselip yıkıldıklarını, ulusların gönencini ve yıkımlarını doğuran nedenleri, toplumlarda barışın, insanların mutluluğunun hangi ilkelere dayanması gerektiğini soracağım.

katip bartleby

herman melville

bir akşamüstü içimdeki şeytan dürttü ve şunlar cereyan etti:

"bartleby," dedim, "o belgeler yazılınca, getirin de birlikte gözden geçirelim."

"yapmamayı tercih ederim."

"ne demek? katır inadında ısrarlıyım demek istemiyorsunuz herhalde."

ses yok.

aramızdaki iki kanatlı kapıyı açıp hindi ve cımbız'a hiddet içinde haykırdım:

"yazdıklarını gözden geçirmeyeceğini gene söyledi. buna ne diyorsun hindi?"

unutmayın, akşamüstü demiştik. hindi, pirinçten bir semaver gibi ışıl ışıl ve kel kafasından buharlar tüterek oturmuş, önündeki mürekkep lekeli evrak arasında dolaştırıyordu parmaklarını. "ne mi diyorum?" diye kükredi hindi. "paravanın arkasına geçeyim de şunun gözlerini morartayım diyorum."

yerinden zıpladığı gibi kollarını öne çıkarıp bir boksörün savunma pozisyonunu aldı hemen. sözünün eri olduğunu göstermek ister gibiydi ama onu durdurdum; çünkü tedbirsizlik etmiş ve hindi'nin öğleden sonraki kavgacı yanını kışkırtmıştım.

"otur yerine hindi," dedim, "otur da bakalım cımbız ne diyor bu işe. bartleby'yi hemen kovsam yeridir, değil mi?"

"kusuruma bakmayın ama buna karar verecek sizsiniz efendim. bana göre bu tavrı olağandışı; üstelik hindi ve ben söz konusu olduğumuzda da gerçekten haksızlık. ama belki de sadece geçici bir kapristir yaptığı."

"yaa," diye bağırdım, "garip ama fikrini değiştirmişsin -bakıyorum da ona karşı pek de kibar konuşur olmuşsun."

"biradandır," diye bağırdı hindi, "bu kibarlık hep o bira yüzünden- bugün cımbız'la birlikte yemek yedik de. ben de pek kibarımdır efendim. gidip morartayım mı şunun gözlerini?"

"bartleby'den söz ediyorsun sanırım. hayır hindi, bugün olmaz." diye karşılık verdim. "lütfen, yumruklarını indir artık."

kapıları çektim ve gene bartleby'nin yanına gittim. şeytan beni kaderime doğru biraz daha kışkırtıyordu. bartleby'nin bürodan hiç çıkmadığı aklıma geldi.

"bartleby" dedim, "zencefil yok da, şöyle bir postaneye kadar gitseniz de (postane üç dakikalık mesafedeydi) baksanız bir, bana bir şeyler gelmiş mi."

"yapmamayı tercih ederim."

"yapmayacak mısın?"

"tercih etmiyorum."

sersem sepelek masama dönüp oturdum, uzun uzun düşüncelere gark oldum. kör saplantım geri gelmişti. başka ne yapsam da şu ücretli memurumun, şu aciz, beş parasız gafilin hakaretlerine biraz daha mazhar olsam. kesinlikle mantıklı başka neyi yapmayı reddedebilirdi acaba?

"bartleby!"

ses yok.

daha yüksek sesle denedim bu kez: "bartleby!"

ses yok.

"bartleby!" diye kükredim.

üçüncü seslenişimden sonra, gaipten gelen büyülü bir davete cevap veren bir hayalet gibi zaviyesinin girişinde belirdi.

"yan odaya git çabuk ve cımbız'a bana gelmesini söyle."

"yapmamayı tercih ederim." dedi yavaşça ve saygıda kusur etmeden, sonra da usulca gözden kayboldu.

"pekala bartleby" dedim, aklı başında, ciddi ve sakin ve ne yaptığını bilen birinin ses tonuyla, geri dönüşü olmayan korkunç bir diyetin eli kulağında olduğunu ima ederek tabii ki. o sırada aslında böyle bir şeyi tam da istediğim söylenemez. hulasa, yemek vaktim yaklaşıyordu, en iyisi mi ben şapkamı başıma geçirdiğim gibi evimin yolunu tutayım, deidm, kafamın içi karman çorman, içimde bir sıkıntı.

o anda, bu adamda fark ettiğim izahı mümkün olmayan bütün gizler geldi aklıma. cevap vermek dışında hiç konuşmadığını; iş aralarında kendine ayıracak oldukça çok zamanı olduğu halde hiçbir şey, evet, bir gazete bile okumadığını; paravanın arkasındaki solgun pencerenin ardında uzun uzun dikilip cansız tuğla duvara baktığını hatırladım. hiç aşevine ya da kantine gitmediğinden, solgun yüzünün de açık ve seçik gösterdiği üzere asla hindi gibi bira; hatta diğer insanlar gibi çay ya da kahve içmediğinden ve benim duyup bildiğim kadarıyla da hiçbir yere özellikle gitmediğinden; hiç yürüyüşe çıkmadığından; kim ve nereli olduğunu ya da dünyada kimi kimsesi olup olmadığını söylemekten kaçındığından ve böylesine zayıf ve solgun olduğu halde hastalıktan hiç yakınmadığından adım gibi emindim.

vücuduna merhem bulabilirdim ama ona acı veren bedeni değildi; acı çeken onun ruhuydu, ruhuna ise ben ulaşamıyordum.

bartleby yalnızdı, şu koca evrende yapayalnızdı. atlantik'in orta yerinde enkaz gibi bir şey.

4.08.2014

romalı kadın

alberto moravia

herkes kendi cennetini başkalarının cehennemine koyar.

dünya hırsları, tutkularıyla bizi yakamızdan kıskıvrak tutmaktadır; er ya da geç, bize acıya ve pahalıya mal olacaktır. yalnızca kimsesizler, bir de her şeyden el etek çekmiş olanlar bedel ödemeye zorlanmayacaklarını umabilirler.

insan dediğin ciğeri on para etmez bir yaratıktır.

doğanın bize bahşettiği ve herkesin övdüğü meziyetler sonradan insanların bahtsızlığını artırmaktan başka bir işe yaramaz.

para yoksa mutluluk da yoktur.

bir insan her şeyde bir fenalık düşündü mü hemen her zaman gerçeğe yaklaşmış demektir.

evleneceğiz deyip duran ama bir türlü evlenemeyen kızlara "ayazda kalmış kızlar" derler. hani et çok gelir, yenmez de serin bir yere konur; onun gibi kız da serin bir yerde ayakta tutulmaktadır; ama et serin yerde bekleyip de bozulacak olursa o vakit kaldırır atarlar.

aşk, canavarı bile sevimli gösteren gözlüktür.

gerçek talihsizlik, insan ümitlerini yitirdi mi gelir; insanın durumu isterse iyi olsun, isterse bir gereksinimi olmasın, fayda vermez o zaman.

insanlar iyi ya da fena olabilirler; bildiğim bir şey varsa, o da fuzuli olduklarıdır.

acımak aşkın en büyük düşmanıdır.

zenginler korkunç yaratıklardır; ama yoksullar da, başka nedenlerden de olsa, iyi değildirler.

insanlarda garip olan bir şey yoktur; onları anlamaya başladınız mı, ne kadar garip olursa olsun, davranışlarının çok makul bir temele dayandığını görür, anlarsınız.

bir kadını hem sevmek hem de ona saygı göstermemek mümkün değildir.

uzun zaman kapalı kalmış sandıklar vardır; açarsınız, beklediğiniz güzel eşyalar yerine birkaç paçavrayla toz ve güveden başka bir şey çıkmaz.

hayal, emel ve umuttan oluşan bir hayattı benimkisi.

3.08.2014

istediğini yap

françois rabelais

theleme tekkesi'nde insanların bütün hayatları yasalara, tüzüklere veya kurallara göre değil, kendi serbest iradelerine ve keyiflerine göre düzenlenmişti. canları istediği zaman yataklarından kalkar, içlerinden geldiği zaman yer içer, çalışır, uyurlardı; onları kimse uyandırmaz, kimse içmeye, yemeye ya da başka bir şey yapmaya zorlamazdı. düzenlerinde yalnız şu kural vardı:

"istediğini yap"

çünkü özgür, soylu, iyi yetişmiş, kibar çevrede yaşayan insanların yaradılıştan içlerinde öyle bir içgüdü ve itki vardır ki, onları her zaman erdemli davranmaya ve kötülükten uzaklaşmaya zorlar: onur dedikleri de budur. aynı insanlar aşağılık baskılar ve zorlamalarla ezilip boyunduruk altına alınırlarsa, kendilerini açık yürekle erdeme yöneltmiş olan o soylu duyguya başvurur ve bunu kölelik ve boyunduruğu atmak, kırmak için kullanırlar; çünkü bizler hep yasaklanan işlere girişir ve bizden esirgenen şeylere göz dikeriz.

bu özgürlük içinde, bir tek kişinin hoşuna giden şeyleri yapmakta birbirleriyle övülesi bir yarışmaya girerlerdi. aralarında bir erkek ya da bir kadın "içelim" dedi mi hepsi içer, "oynayalım" dedi mi hepsi oynar; "kırlarda gezmeye çıkalım." dedi mi hepsi birden çıkardı. kuşlarla veya köpeklerle ava çıkarlarken, güzel rahvan kısraklara veya alay atlarına binen kadınlar, yumdukları zarif eldivenli ellerinin üstünde bir atmaca, bir doğan veya bir bozdoğan, erkeklerse başka kuşlar tutarlardı.

hepsi öylesine soyluca eğitilmişlerdi ki, içlerinde okumayı, yazmayı, türkü söylemeyi, ahenkli çalgılar çalmayı, beş altı dil konuşmayı ve bu dillerde şiir veya düzyazı yazmayı bilmeyen hiçbir kadın ve erkek yoktu. oradaki erkekler kadar yiğit, nazik, gerek at üstünde gerek yaya iken böylesine becerikli, canlı, kımıl kımıl, her türlü silahı kullanmakta usta şövalye görülmemiştir; tekkedeki kadınlar kadar temiz, ince yapılı, şirin, eli her türlü dikiş nakışa, hür kadınlara yakışır işlere yatkın kadın görülmemiştir.

bunun içindir ki, erkeklerden biri ana babasının isteği üzerine veya herhangi başka bir nedenden ötürü tekkeden ayrılmak isteyince, beraberinde kadınlardan birini, kendisini şövalye olarak seçen bir kadını götürür ve onunla evlenirdi ve theleme'de birbirlerine bağlı olarak ve dostluk içinde yaşamışlarsa, bu hayatı evlilikte daha da iyi sürdürürlerdi; birbirlerini, hayatlarının sonlarında bile evliliklerinin ilk günündeki kadar severlerdi.

ilişkiler

virginia woolf

hepimizin içinde adının konmasını istemeyen mutlak bir yan var. toplumda alaya alınan, çarpıtılan bu işte. insanlar bir odada bir araya geliyorlar. "sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." diyor birisi, oysa yalan. sonra da şöyle diyorlar: "ilkbaharı sonbahardan daha çok sever oldum artık. insan yaşlandıkça ilkbaharı seviyor galiba." çünkü kadınlar hep, hep, hep duygulardan söz ederler ve "insan yaşlandıkça" lafını kullanıyorlarsa sizden tamamıyla konuyla alakasız bir cevap vermenizi istiyorlardır.

farklı insanlar arasındaki ilişkilerin böyle doyuruculuktan uzak, böyle kırık dökük, böyle riskli; sözcüklerinse, başka bir insana karşı anlayışlı olma içgüdüsünün dikkatle incelenmesini ve büyük olasılıkla da yok edilmesini gerektirecek kadar tehlikeli olmasının nedeni ne olabilir?

insanları özetlemeye çalışmanın yararı yok. insan ipuçlarını izlemeli, söylenenleri değil tam olarak, sadece yapılanları da değil. bazıları, evet, anında silinmez karakter izlenimleri edinirler insanlardan. diğerleri ise oyalanır, dolanıp dururlar, bir o yana bir bu yana savrulurlar. sevimli yaşlı hanımlar bize kedilerin çoğu kere insan karakterini en iyi anlayan yaratıklar olduğunu söylerler. kedi her zaman iyi insana gider, derler.

kadınlar da erkekler de eşit ölçüde kabahatliler. insan kardeşlerimiz hakkında derin, yansız ve adil bir kanıya hiçbir zaman varılamıyor. ya erkeğiz ya kadın. ya soğuğuz ya da duygusal. ya genciz ya da yaşlanmakta. her durumda hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil; onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve gölge olduklarına göre, elimizden kaçtıklarında da neden öyle derin bir acı duyduğumuzu tanrı bilir. ayrıca, bu böyleyse ve hatta daha da ötesiyse, neden pencerenin köşesinde koltukta oturan delikanlının dünyanın en sahici, en güvenilir, en iyi tanıdığımız delikanlısı olduğu düşüncesine kapılırız birdenbire- neden, gerçekten? çünkü bir an sonra onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. böyledir görme biçimimiz. böyle severiz.

2.08.2014

barbarlık

michel henry

medya, dokunduğu her şeyi çürütür.

bilmek, her zaman görmektir; görmek, görülmüş olanı görmektir; görülmüş olan, önümüzde duran şeydir, öne konmuş olan şeydir, önceki-nesnedir. özellikle öne konduğu, öndeki-nesne olduğu ölçüde, bilgi olarak görülür, tanınır; bilinç, bilinç olarak bu öndeki-konumdur, öndeki-nesnelliktir ve nihai olarak bilinci kuran şeydir.

sanat yaşamın temsilidir.

eylemi ve kuralı mümkün kılan bilme yaşamın bilmesi değil, bilimin bilmesidir.

kötülük her zaman iyilikten gelir; onun dışında bir ilke değildir.

kendini olumsuzlayan, inkar eden bir yaşam, yaşamın kendini olumsuzlaması; bilimsel kültür olarak modern kültürü belirleyen çok önemli olay işte budur.

şeyler yaşama uygun oldukları, yaşamın arzularından birini tatmin ettikleri kadarıyla şeylere bir değer atfeden yaşamdır; şeylerin kendilerinde hiçbir değer yoktur.

cahil bir pedagog kare biçiminde bir dairedir.

sözcükler

ludwig wittgenstein

sözcükler eylemlerdir.

ancak çok mutsuz bir insanın başka bir insan için üzülmeye hakkı vardır.

kişi dile gelmeyeni dile getirmeye çalışmayınca, hiçbir şey yitirilmiş olmaz.

kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür.

kitap, yaşamla doludur -bir insan gibi değil, bir karınca yuvası gibi.

düşüncelerimin çeperi, muhtemelen, sandığımdan çok daha dar. 

çok şey bilen için yalan söylememek zordur.

ben, başkalarının ilerlediği noktada, dururum.

becerikliliğin kıraç yüksekliklerinden hep yeniden budalalığın yeşeren koyaklarına in.

okurun da yapabileceğini, okura bırak.

budalalığın çayırlarında, becerikliliğin kıraç yüksekliklerinin yetiştirdiğinden daha çok ot biter filozoflar için yine de.

ancak çok mutsuz bir insanın başka bir insan için üzülmeye hakkı vardır.

kişi yalnızca en korkunç acılar içindeyken yazmalı -o zaman bambaşka bir anlamı olur yazdıklarının.

kendi eylemlerin tiksintiyle sarstı seni, onları başkalarında görünce.

başkasının derinlikleriyle oynama.

plinius minor

plinius minor (genç plinius) diye tanınan, gaius plinius caecilius secundus, ms 61-113 yılları arasında yaşamıştır. novum comumlu, atlı sınıfından bir ailenin oğludur. babası, ı. caecilius cilo'nun erken ölümü üzerine, annesi ve kendisini evlat edinen dayısının yanında büyümüştür.

yüksek memuriyet görevlerinde bulunmuş olan dayısı, gaius plinius secundus'un, genç plinius'un yaşamındaki önemi yadsınamaz.

edebiyata düşkün olan dayısının kişiliği ve geniş çevresi aracılığıyla iyi bir eğitim görerek yetişen plinius, imparator vespasianus dayısını roma'ya çağırdığında, onunla birlikte roma'ya gelmiş ve burada, rhetor ve edebiyat eleştirmeni quintilianus'un derslerini dinleme olanağı bulmuştur.

ms 79 yılında, vesuvius yanardağının patlaması sonucu dayısını yitirince, genç yaşında hem maddi hem de manevi bir mirasın sahibi olmuştur.

plinius, erken yaşlarında başladığı edebiyat çalışmalarını sürdürürken, bir yandan da kısa sürede ünlendiği avukatlık görevine başladı. ilk davasını aldığında henüz on dokuz yaşındaydı. bundan sonra çeşitli devlet kademelerinde görev aldı ve bir kamu mesleğine girmeden önce yerine getirilmesi gerekli olan bir aylık askeri tribunusluk görevini üstlendi. sonunda, ms 89 yılında, quaestor olarak ilk önemli kamu görevine başladı ve mali konulara ilişkin özel yeteneği sayesinde, dönemin imparatoru domitianus'un (ms 81-96) beğenisini kazandı. ancak, ms 93'te praetor olduğu sırada, domitianus'un adamlarından birinin kovuşturmasına yardım etmesi üzerine ihbar edildi ve imparatoru çok öfkelendirdi. bu durumdan, ancak imparator'un ölmesi sonucunda kurtulabildi. 

plinius, belli bir suskunluk döneminin ardından, nerva'nın imparator olduğu dönemde (ms 96-98), yine mali yönetimdeki yeteneği sayesinde, ms 98 yılında aerarium saturni görevine getirildi. nerva'nın ölümüyle birlikte başa geçen traianus döneminde (ms 98-117) ise, ms 100'de konsül oldu ve konsül olarak senatoda imparatorun huzurunda yaptığı panegyricus (övgü) konuşmasıyla çok beğenildi.

birkaç yıl sonra traianus, augur'lar meclisinde ona da bir yer ayırdı. bunun ardından, tiberis kıyısını ve kanallarını koruma altına alma ve kanalizasyon sistemini denetleme görevine atandı. bu görevleri başarıyla yerine getiren plinius, özellikle mali konularda, imparator'un güvenini kazandı ve ms 111 yılında küçük asia'daki bithynia eyaleti'nin proconsul'u (eyalet valisi) oldu. ms 113 yılına kadar sürdürdüğü bu görev ile ilgili bilgileri, traianus'a yazdığı ve imparator'un kendisinden aldığı yanıtlardan oluşan mektuplar çerçevesinde ayrıntılarıyla aktardı. ancak bu mektupların aniden kesilmesi, yaşamının, kesin olmasa da, bu yıl içinde sona erdiğini gösterir.

1.08.2014

gelgit

melih cevdet anday


isteğinin böceğidir yanıp sönen gözlerinde
koşulmamış hayvanları dört döner göğsünün
bekleyerek bizi binlerce kapının ötesinde
çek arabacım çek yüreğimin dağ kokusu
zamanın bakışı didikliyor kayayı bak
ağacımın kökündeki düş pınarı hadi gidelim
yağmurumun küsen sarmaşığı
sonramın bıçağı, yalnızlığımın martısız günü
yanımızda açan suyun ölümsüz gelgitisin sen
ben balık gibi kokarım can çekişen
sen mercandan adalarının altına bağlarsın beni
deniz gibi bıçağımla iplerimi keserim ben
sen dudaklarının sokağında kovalarsın beni
sarmaşıklarla örtülü duvarından atlarım ben
sen bir kök olursun ben anlamsız bir ek
bitiştik mi dillenir insanların yüreği sevgiden
dil, emek, ateş.. işte bizim üçlümüz budur
devrilen geceden sabaha, sessiz mazgalına geleceğin
doğumun kabuğundan, ölümün çekirdeğine değin
yok başka su, başka toprak
suyun gözlerini örtüyorum işlemeli buğunla senin
göğün yıldız örtüsünü sarıyorum göğsüne

mülkiyet

pierre-joseph proudhon

gemileri batmış, kıyıya çıkmaya çalışan kazazedeleri mülkiyeti bahane ederek def eden adalılar suçsuz olabilirler mi hiç? böylesi bir barbarlığın düşüncesi bile insanı isyan ettirir. mülk sahibi, tıpkı adasındaki robinson gibi, medeniyet denilen dalgayla kıyısına sürüklenmiş ve mülkiyet denilen kayaya tutunmaya çalışan emekçiyi mızrak ve dipçik darbeleriyle uzaklaştırıyor. emekçi bütün gücüyle haykırıyor mülk sahibine: "bana iş verin" diye, "beni başınızdan savmayın, dilediğiniz ücrete çalışırım." "hizmetine ihtiyacım yok." diye karşılık veriyor mülk sahibi, mızrağının ucunu veya silahının namlusunu göstererek. "bari kiramı azaltın. yaşamak için gelire ihtiyacım var. çalışamazsam size verecek parayı nerden bulacağım?" "bu senin sorunun." böylece talihsiz emekçi kendini dalgalara teslim ediyor veya mülke girmeyi denerse, mülk sahibi nişan alıyor ve çekiyor tetiği.