29.6.14

uzun lafın kısası

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

boethius: erdemler yüksek mevkilerden dolayı değer kazanmaz; yüksek mevkiler erdemlerden dolayı değer kazanır.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

ernesto sabato: nice aptallığı çok akıllıca davrandığımızı sanarak yapmışızdır.

alain touraine: demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

wolfgang günter lerch: ilk izlenim daima hayal kırıklığı yaratır.

kürşat başar: birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

william s. burroughs: aşağılık bir insanın temel göstergesi sağcı olmasıdır.

mesa selimovic: her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

yamamoto tsunetomo: parayı ararsan bulursun, bulamayacağın şey insandır.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir. ve ne olursa olsun gelecektir.

16.6.14

baştan çıkarıcının günlüğü

søren kierkegaard

bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

bir genç kızı ne korkutur? tin. neden? çünkü tin onun tüm dişi varlığının yadsınmasına yol açar. erkeksi güzel bakışlar, çekici bir kişilik vs. iyi özelliklerdir ve bunlarla fetihler yapılabilir; ama asla kesin bir zafer kazanılamaz. neden? çünkü o zaman kızla, kızın kendi alanında savaş edilmiştir ve orada kız daima daha güçlüdür. bu yöntemlerle bir kızın yüzü kızartılabilir, mahcup duruma düşürülebilir; ama güzelliğini ilginç hale getiren o anlatılması olanaksız, büyüleyici endişe uyandırılamaz.

bir genç kızın yaşamı, çelişkilerden uzak kalamayacak kadar çok zengindir, bu da çelişkiyi gerekli kılar.

sosyal hayat gerçekten insanı kadınlarla temasa sokar; ama orada bir ilişkiyi başlatmanın estetik bir yanı yoktur. sosyal hayatta her genç kız silahlanmıştır, orada işin tadı kaçmıştır, her şey durmaksızın tekrarlanır; kız hiçbir şehvet heyecanı duymaz. kız sokakta açık denizde gibidir ve bu nedenle her şey daha dolu dolu görünür; sanki her şeyde bir giz varmış gibidir. caddede gördüğüm bir genç kızın bir gülümsemesine yüz dolar verirdim; ama bir partide elimi sıkması için on dolar bile vermem.

kadın doğası kendini direniş biçiminde gösteren bir teslimiyettir.

beceriksizlik görüntüsü çok ustaca kullanılmalıdır ve bununla çok yol alınabilir. küçük bakirenin birini kandırmak için bunu az mı kullandım? kızlar beceriksiz erkekler hakkında genellikle çok acımasızca konuşur; ama yine de gizlice onlardan hoşlanırlar. biraz utangaçlık daima genç kızın gururunu okşar, ona üstünlüğünü hissettirir; bir çeşit kaporadır.

kadın özdür, erkek yansımadır. bu yüzden, kadın öyle hemen, sessizce seçmez. erkek talep eder, kadın seçer. ama talep bir sorudur ve kadının seçimi bu soruya bir yanıttır. bir anlamda erkek kadından fazladır, diğer anlamda ise sonsuz azdır.

bir genç kızda ne gençleştirici güç olurmuş meğer! ne sabah havasının tazeliğinde, ne rüzgarın uğuldamasında, ne okyanusun serinliğinde, ne şarabın lezzetinde ve hoş kokusunda -dünyadaki başka hiçbir şeyde- bu güç yok.

13.6.14

the unbelievers

gus holwerda

lawrence krauss: bazı konuların sorgulamaya açık olmadığı bir dünyada yaşıyorsak düşünmeye son verilmiş bir dünyada yaşıyoruz demektir.

cameron diaz: bence dinler uyuşturucu gibidir. birçok insan için dünyanın gerçekte ne olduğunu görmek kaldıramayacakları kadar büyük bir yük olduğundan kendilerini iyi, rahat, sıcak, hafif ve her şeyi yolunda hissettirecek bir mit hapını almayı tercih ediyorlar.

ricky gervais: tanrı bana özgür irade vermiş. o zaman bunu kullandığım için beni neden cehenneme yolluyor?

lawrence krauss: hiçbir fikir alay edilmekten hariç tutulmamalı. alay etmek çok önemli bir araçtır. neden din de alay edilmekten hariç tutulsun? siyaset alay konusu olabiliyorsa, bilim, seks ve dünyadaki geri kalan her şey gerçeği aydınlatmanın bir yolu olarak alay konusu olabiliyorsa neden din bundan hariç tutulsun?

woody allen: herkesin aynı gerçeği bilmesine rağmen, yaşamlarımız gerçeği nasıl çarpıtmak isteyeceğimizden ibaret.

penn jillette: bizler bu hayata inanan insanlarız. bizler ahlaka inanan insanlarız. ödül veya cezalandırma şartıyla bir şeyler yapıyorsanız ahlaktan yoksunsunuz demektir.

christopher hitchens: din her şeyi zehirliyor.

ian mcewan: insanlar icat ettikleri mitlere aslında inanmıyorlar. rahibin öbür dünyadan bahsederken orada bulunan insanların bile hıçkıra hıçkıra ağladığı pek çok cenazeye katıldım. sevdikleriyle 5 yıl içinde karşılaşacaklarını sahiden de düşünmüyorlar. öte yandan, rıhtımın kenarında durup queen mary gemisinin new york'a doğru yola çıkışını izlerken rıhtımın yanında bekleyen insanların ağlamadığını görürsünüz; çünkü yolcu ettikleri kişileri çok yakında göreceklerini biliyorlar.

richard dawkins: inançlı kişileri hor görmekle suçlanıyorum sık sık. inançlı kişileri hor görmüyorum, savundukları inancı hor görüyorum. 

lawrence krauss: demokrasi için en büyük tehdit halkın bilinçsiz olmasıdır. 

ricky gervais: herkesin her şeye inanmaya hakkı olduğuna inanıyorum. her şeye inanmaya hakları var ama benim de inançlarını gülünç bulmaya hakkım var.

lawrence krauss: düşünme şeklimizi değiştirmediğimiz sürece, serbest sorgulamaya, tartışmaya ve gerçekliğe dayalı kamu politikası önünde saygı duymaya istekli olmadığımız sürece birçok yönden sahibi olduğumuz bu harika dünyayı bir hiçliğe dönüştürebiliriz; bunun olmaması için elimizden geleni yapmalıyız.

james randi: onlara korku hükmediyor. bu benim tarzım değil, sizlerin de değil. hepimizin içinde büyüdüğü çağ bu, hiç şüphesiz. geçmişe dönmektense 21. yüzyılı bağnaz, kaprisli, acımasız, düzenbaz, soykırımcı, homofobik, kadın düşmanı, ırkçı, kindar ve şiddet yanlısı bir zorbaya olan inanca bir son vererek kucaklamalıyız.

12.6.14

savaş ve barış

tolstoy

iyi biten her şey iyidir.

en iyisi, kırbacı havada tutmaktır; onu koşan hayvanın başına indirmek değil.

büyük insanlar denen kişilerin tarihsel olaylardaki önemleri sanıldığından çok daha azdır.

eylemimiz ne kadar soyutsa ve bu yüzden de başka insanların eylemlerinden ne kadar uzaksa, o kadar özgür ve tersine, eylemimiz başka insanlara ne kadar yakınsa, o kadar özgürlükten uzaktır.

başka insanlarla kurulan en güçlü, en kopmaz, en zorlu ve sürekli ilişki, başka insanlar üzerinde iktidar sahibi olmak denen, aslında gerçek anlamı onlara en yüksek bağımlılık olan ilişkidir.

mutluluk anları nasıl adaletsizce bölünüyor bazen.

bir genç için aydın kadınlardan daha lüzumlu bir şey yoktur.

tekerleklerin yürümesi için yağlama ne kadar gerekliyse, en iyi, en dostça ilişkilerde de yaltakçılık ve övgü o kadar gereklidir.

bu dünyada ödül beklemek doğru değil; bu dünyada onur, doğruluk yok. bu dünyada düzenbaz, kötü olmak gerek.

dünyada en büyük arzumun ne olduğu bana sorulsaydı, dilencilerin en yoksulundan daha yoksul olmayı istediğimi söylerdim.

her şeyi anlamak, her şeyi affetmektir.

yalnız budalalar şanslarına güvenerek kumar oynar.

biz ancak, hiçbir şey bilmediğimizi bilebiliriz. bu da insan üstünlüğünün en yüksek basamağıdır.

mutluluğu başka yerde değil, kendi yüreğinizde arayın. huzurun kaynağı dışımızda değil içimizdedir.

neyin doğru, neyin yanlış olduğunu takdir etmek insanların işi değil. insanlar daima yanıldılar ve yanılacaklar; hem her şeyden çok da, doğru olduğunu sandıkları şeyde.

doğru olmayan şey, başka bir insana kötülüğü dokunan şeydir.

ben hayatta yalnız iki gerçek felaket tanıyorum: vicdan azabı ve hastalık. mutluluk, bu iki kötülüğün uzak olmasındadır.

kendisine karşı kusurlu olduğun ve karşısında kendini haklı çıkarmayı ümit ettiğin, senin için aziz, sana bağlı bir varlık görürsün; sonra birden bu varlık acı çekmeye başlar, ağrılar duyar, yok olur.. neden?

hüzünlü bir gülümsemede öyle hoş bir şey var ki..

her insan kendisi için yaşar, kendi amaçlarına erişmek için özgürlükten faydalanır; şu veya bu hareketi şimdi yapıp yapmayacağını bütün varlığıyla duyar ama onu yapar yapmaz belli bir an içinde yapılan bu hareket geri alınamaz olur, tarihin malı olur ki, burada onun özgür değil, önceden belirlenmiş bir anlamı vardır.

her insanda hayatın iki tarafı var: birincisi kişisel hayat, ki ilgileri ne kadar soyutsa o kadar özgürdür; ikincisi içgüdüsel hayat; kovan hayatı, ki insan burada zorunlu olarak kanunların ona emrettiğini yerine getirir.

savaşa katılan insanlarda, kendi kişisel özelliklerine, adetlerine, şartlarına ve amaçlarına göre şöyle davranıyorlardı: ne iş gördüklerini, kendileri için ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi korkuyor, övünüyor, seviniyor, öfkeleniyor, akılyürütüyorlardı. oysa tarihin aletiydiler, kendilerinden saklı ve bizce anlaşılır bir iş görüyorlardı. değişmez yazgılarıdır bu; toplum içinde ne kadar yükselirlerse o kadar az hürdürler.

beklemeyi bilen için her şey zamanında gelir.

eskilerin bize bıraktıkları kahramanlık destanı örneklerinde tarihin bütün anlamını kahramanlar teşkil eder; bu çeşit tarihin zamanımız için anlamsız olduğu gerçeğine biz hala alışamıyoruz.

dünya olaylarının akışı önceden ve yukarıdan tayin edilmiştir; bu olaylara katılan insanların kendi keyiflerince yaptıkları hareketlerin birbirine uygun düşmesine bağlıdır; bu olaylar üzerinde napoléon'ların etkisi görünüştedir yalnızca.

en parlak, en derin planlar, önlemler bile, savaşı kazandırmazlarsa berbat şeylermiş gibi görünür; her askerlik bilgini de onları, bilgiç bir tavırla eleştirir; savaş kazandıran en kötü planlar, emirlerse çok parlak şeylermiş gibi görünür ve en ciddi insanlar da bu kötü planların üstünlüklerini kanıtlamak için ciltlerce yazı yazar.

düşman tarafından işgal edilen bir şehir, ızrına geçilmiş bir kıza benzer.

insanların onca peşinden koştukları, dört elle sarıldıkları zenginliğin, iktidarın; hatta hayatın bile bir değeri varsa, o da bütün bu şeylerin fırlatılıp atılmasındaki zevktedir.

aşk hayattır. hayattan ne anlıyorsam ancak sevdiğim için anlıyorum. her şey sadece sevdiğim içindir, sevdiğim için vardır. her şey ona bağlıdır.

insan zekası için olayların bütün nedenlerini kavramak olanaksızdır. ama nedenleri arayıp bulmak ihtiyacı insan ruhuna özgü bir şeydir. olayların, her biri ayrı ayrı sebep olarak görünebilen, sayısız ve karışık şartlarına nüfuz edemeyen insan zekası, önüne ilk çıkan, kavranması en kolay açıklamaya yapışır, "işte sebep" der.

insan, yapacağı işler için bir amaç edinir. bin verst yol gitmek için insanın kendisini bu bin verstin ötesinde iyi bir şeyin beklediğini bilmesi gerek. yürüme gücü bulabilmek için insanın toprak hakkında bir fikri olması gerekir.

dünyada korkunç bir şey yoktur. dünyada insanın mutlu ve bütünüyle özgür olacağı bir durum nasıl yoksa, bütünüyle mutsuz ve tutsak olacağı bir durum da yoktur.

yüce ile gülünç arasında ancak bir adımlık mesafe vardır.

sadelik, iyilik ve doğruluk olmayan yerde büyüklük de yoktur.

kaderin iradesini anlayıp kendi iradesini ona tabi kılan seyrek ve her zaman yalnız insanların kaderidir bu: yığınların nefreti, hor görüşü bu adamlara, yüksek kanunları kavramalarının cezasıdır.

uşak için o büyük adam olamaz; çünkü uşağın kendine göre bir büyüklük anlayışı vardır.

pelin, kendi kökleri üzerinde büyür.

erkekler birbirlerine hiç benzemedikleri zaman dost olur, derler.

sosyal hayatın akıl ve mantıkla idare edilebileceği kabul edilirse yaşama olasılığı da yok olur.

insanda kendini -ne kadar önemsiz bir şey olursa olsun- tamamıyla bir şeye adamak yeteneği olduğu bilinir. yine bilinir ki, üzerinde dikkatle durulunca, önemi sonsuzluğa kadar yükselmeyecek önemsiz bir şey yoktur.

evlenmenin amacı aile ise birkaç kez evlenmek isteyen biri belki çok zevk duyacak ama asla aile sahibi olamayacaktır.

sonuçları büyük olan bütün düşünceler genellikle basittir.

kötü insanlar birbirlerine bağlıysalar ve nasıl bir güç oluşturuyorlarsa, namuslu insanların da aynı şeyi yapmaları gerekir. bu kadar basit.

9.6.14

gün eksilmesin penceremden

cahit sıtkı tarancı


ne doğan güne hükmüm geçer
ne halden anlayan bulunur
ah aklımdan ölümüm geçer
sonra bu kuş, bu bahçe, bu nur

ve gönül, tanrısına der ki
- pervam yok verdiğin elemden
her mihnet kabulüm, yeter ki
gün eksilmesin penceremden

6.6.14

şimdi uzaklardasın

mehmet h. doğan

ilk gençlik yıllarında, memleketin ıssız, hareketsiz kasabalarında geçirilen uzun yıllar, yalnız kalmanın hiç de öyle korkulacak bir şey olmadığını öğretir insana, kendi kendini biriktirmeyi öğretir.

edip cansever: bizlere dadanan her yakıcı umutsuzluk, her küstah acı, bir güzelliğe, bir yaşama direncine dönmek zorundadır. anlam da bizde, anlamsızlık da.

küçük kentlerde, tenha kasabalarda yaşamak zordur; sonsuz bir özveri gerektirir, kendine yetme gücü gerektirir. düzayak yaşam kolaydır; ama sıkıcıdır. ya da yaşamdan, dünyadan beklentilerinizin adamakıllı azaldığı bir yaşa ulaşmanız gerekir.

aziz nesin: bir her yana birden koştuk, koşmak zorunda bırakıldık. tarih, ekonomi, politika, edebiyatın her dalı, öykü, roman, tiyatro, sosyoloji, daha neler neler.. olamaz, olmamalı böyle şey. olur demek, hiçbiri tam olarak olamaz demektir.

çok denedim anlatmayı, yazmayı; ama olmuyor, acılar bu kadar sıcak ve tazeyken anlatamıyor insan. bütün yazılanlar, bütün anlatılanlar hafif, çocuksu kalıyor yaşananın yanında, insanı doyurmuyor. yaşananın ağısı yüreğe oturdukça sıkıyor boğazını insanın.

asım bezirci 2 temmuz 1993'te sivas'ta 35 şair, yazar, sanatçı, aydınla birlikte yobazlarca yakıldı.

denizin morluğunu belirtmek için
deniz mordur demek yetmiyor
o morun gerekçesini de belirtmeli
denizle olan ilişiğini de
ondan sonra deniz mor (metin eloğlu)

metin altıok ağır yanıklarla bir hafta daha boğuştuktan sonra 9 temmuz 1993 günü gitti. onları yakan karanlık çağ artıklarının yargılanmasıysa 5 yıl sonra hala sürüyordu. 37 insanın yaşama hakkını ellerinden vahşice alan gözü dönmüş yabanlar, ağır tahrik (!) nedenleri ileri sürülerek kurtarılmaya çalışılıyor.

evet önümüz bahardır biliyorum
leylaklar açacak biliyorum
kiraz da çıkacak yakında
iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum
sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da
şimdilik bağışla (turgut uyar)

övgü nesine artık yaşamayanların! övgü, olsa olsa biz yaşayanların işine yarayan kalp bir paradır.

halikarnas balıkçısı: her yaşayan insan hayatın askeridir. ölüm var, her zaman. ölüm hayata sığmıyor ama hayat ölümü aşıyor. hayat doğadır.

şakir paşa'nın torunu olan cevat şakir kabaağaçlı, 87 yıllık ömre birkaç kişinin yaşamını sığdırarak kendi bildiği, istediği gibi, kendisine nasıl geliyorsa öyle yaşadı. orta öğrenimini robert kolej'de okuduktan sonra oxford'da yeni çağlar tarihi bölümünü bitirip yurda döndüğünde (1910) kendine pekala yüksek maaşlı bir görev edinebilecekken, gazete ve dergilerde çevirmenlik, yazarlık, ressamlık yaparak sürdürdü yaşamını. daha sonra şöyle diyecektir: "oxford'da dört yılda öğrendiklerimi unutmak için dört yıl harcadım."

rengini dünyaya ilk defa sunan
adsız bir çiçek gibi parlıyorsa gözlerin
sevgilim
bana "sen bir şairsin" dediğin zaman (edip cansever)

kan var bütün kelimelerin altında

cemal süreya


posta arabalarından söz et bana
kan var bütün kelimelerin altında
ezop'un şu lanetli dilinden söz et
kan var bütün kelimelerin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
bir çay söyle yağmurların kokusunda
kan var bütün kelimelerin altında
işte durup dururken şurda
bir yelpaze gibi açıldı sesin
gözün en gürültülü kanadında
göğün en ince dalında

kan var bütün kelimelerin altında
umulmadık bir gün olabilir bugün
bir çeşme gibi akabilir cumartesi
çığlığındaki sessiz harfler
dün gecenin ağırlığıdır damarlarında
ne güzel konuşur sokak satıcıları
fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar
ve çiçekçi kızların göğüsleri
daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından
kan var bütün kelimelerin altında
yaprağını dökecek ağaç yok burda
ama ışık sökebilir olanca renklerini
sürekli işbaşındadır belleğin
tanık şairler arasında
oyuncu arkadaşlar arasında

yolculuk bir kafiye arayabilir
atının kuyruğundaki düğümde

ölüm bir kafiye arayabilir
ak gömleğinde

yol bir kafiye arar ve bulur
dönemeçlerin benzerliğinde

kan var bütün kelimelerin altında
bir gül al eline söz gelimi
kan var bütün kelimelerin altında
beş dakka tut bir aynanın önünde
sonra kes o aynadan bir tutam
beyaz bir tülbent içinde
koy iç cebine
bütün bir ömür kokar o ayna
kan var bütün kelimelerin altında
işte o kandır senin gülüşün
sızmıştır hayatın derinlerine
siyahtır orda kırmızıdır
daldan dala atlar
sever çocuklara anlatılan masalları
ama iş savunmaya gelince
yalnız alevi savunur
ve güneşin solmaz çekirdeğini
yalnız doruklarda

umulmadık bir gün olabilir bugün
kan var bütün kelimelerin altında

5.6.14

emek

henry miller

bugünün insanları için cennet sadece günahtan kurtulma anlamını taşımaz, işten kurtulma anlamını da taşır; çünkü çalışma nefret ve tiksinti vericidir. insanoğlu tanrı'ya ulaşmak için kestirme yol arar. tanrı'nın sırrını çalmaya kalkışır. sonuç ne olmuştur? günah, hastalık, ölüm. başlangıcı olmayan savaş, başlangıcı olmayan huzursuzluk. bildiğimiz küçücük şeyleri, kendimizi ortadan kaldırmak için kullanırız. yarattığımız canavarın zulmünden nasıl kaçacağımızı bilmiyoruz. günün birinde mutluluğu bulacağımıza kendi kendimizi inandırmaya çalışıyoruz; oysa, doğruyu söylemek gerekirse, kendimize daha çok, daha büyük işler çıkartıyor, kendimizi daha büyük sıkıntılara sokuyoruz. buluşlarımızla dünya yüzünü değiştiriyoruz. öyle bir gün gelecek ki dünyayı tanınmayacak şekilde değişmiş bulacağız. yaşantı dayanılmaz bir hale gelinceye kadar.. uzak bir yıldızın ışınları.. sorarım size, eğer bu değişmez ışınlar insan olmayan bir yaratığı etkiliyorsa, bizi neden etkilemesin? cennetin bütün yıldızları, güneşin yardımıyla üzerimizde parıldarken neden hala karanlık içinde bocalıyoruz? eğer bizi meydana getiren madde tahrip olmazsa, neden yavaş yavaş eriyip bitiyoruz? eriyip biten nedir? bizi meydana getiren elemanların erimedikleri gerçek. eriyor, yok oluyoruz; çünkü yaşama arzumuzu yitiriyoruz. peki neden böylesine önemli bir alev sönüyor? inançtan yoksun olduğumuz için. doğduğumuz anda, fani olduğumuz söyleniyor. kelimeleri anlamaya başladığımız andan itibaren, yaşamak için öldürmemiz gerektiğini öğreniyoruz. ne kadar iyi, ne kadar akıllıca yaşarsak yaşayalım, hasta olup öleceğimiz hatırlatılıyor. ölüm düşüncesi daha doğuşumuzdan itibaren kafamıza yerleşiyor. öleceğimiz üzerine en küçük bir kuşku dahi var mıdır?

cinayet

john berger

hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.

ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.

4.6.14

kibar semtler

louis aragon

insanın günü gününe uymaz; bugün zenginlikler içinde yüzer, yarın sefaletin koynundadır.

bir kadın hiçbir zaman gerçek anlamda bizim olamaz; kendine özgü bir dünyası vardır kadının.

her insanda, kendi çehresinden bile daha derin, daha kalıcı bir iş, yani küçücük alışkanlıklar, "mani" dediğimiz küçüklükler yaşar. aslında evlilik dediğimiz şey, bu küçüklüklere, bu alışkanlıklara duyulan nefretin izdüşümüdür; bozulmadan sürüp giden sevgiler de, aynı alışkanlıklara bakarken gösterdiğimiz anlayış ve yumuşaklığın eseridir.

inanılmaz bir doymazlık vardır sanatçının yapısında, hep arar sanatçı ve neyi arar? hiç kuşkusuz kendini aramakta, bir hayaletin, bir çiçeğin bile peşinde koşmaktadır.

bu dünyadaki en sevimli, en çekici yaratıktır şeytan.

kumarhaneler ve oyun salonları, kendilerini ikiyüzlüce mahkum eden bir sistemin en üstün biçimleridir, salt borsa sayesinde yaşayan bir sistemin.

şu da bir gerçektir ki, kötülüğün aşırısı hep iyilik yaratmıştır, tarih bu gerçeğe tanıktır.

hiç adam öldürdünüz mü? sanıldığından çok daha karışık iştir. her şeyden önce, insanlar kendilerini savunurlar. üstelik, örneğin bir tabancanız varsa, bir şey değil. o sayılmaz. hile yapmaktır bir anlamda. ellerinizle, kollarınızla, bedeninizle adam öldürmekten söz ediyorum. birçok kişiyi öldürülmekten kurtarmış olan şey, işin ortasında öldürme isteğinin gevşemesidir. öldürme isteği, temel olan budur. iki güç an vardır: başlamak ve bitirmek. insanın birini öldürürken yüzünün aldığı biçimler hayal edilemez.

3.6.14

güvenimi geri çekiyorum

juli zeh

insanlardan oluşan; ama yine de insandan korkmaya dayanan topluma,

beden uğruna ruha ihanet eden uygarlığa,

kendi etimle kemiğimi değil de normal bedene ilişkin kolektif vizyonu temsil etmesi istenen bedene,

kendini sağlık olarak tanımlayan normalliğe,

kendini normallik olarak tanımlayan sağlığa,

döngüsel düşünmeye dayalı egemenlik sistemine,

soru sormadan nihai cevap olmak isteyen bir güvenliğe,

varoluşsal sorunları tartışmamızın gerekmediğini ileri süren felsefeye,

iyi ile kötü paradoksuyla yüz yüze gelemeyecek kadar tembel olup sadece "işliyor" veya "işlemiyor" ilkesine tutunan ahlaka,

başarılarını vatandaşı mutlak olarak denetlemeye borçlu olan hukuka,

tam soruşturmanın sadece gizleyecek bir şeyleri olana zarar verdiğine inanan halka,

bir insanın sözleri yerine dna'sına inanmayı tercih eden yönteme,

kendi kaderini tayini tahammül edilemez bir maliyet faktörü olarak gördüğü için kamu yararına,

popülerliğini salt risksiz bir hayat sürdürme vaadine dayandıran siyasete,

özgür iradenin olmadığını iddia eden bilimlere,

kendini immünolojik bir optimizasyon sürecinin ürünü olarak gören aşka,

ağaç evine "yaralanma tehlikesi", ev hayvanına ise "bulaşma riski" diyen ebeveynlere,

benim için neyin iyi olduğunu benden daha iyi bilen devlete,

dünyamızın girişindeki "dikkat! hayat öldürür!" tabelasını kaldıran o salaklara,

yaşamanın ne anlama geldiğini anlayabilmem için kardeşimin ölmesi gerektiği için kendime

güvenimi geri çekiyorum.

2.6.14

büyük gurbetçi

turgut uyar


senin adın bir deftere yazıldı
eskimez bir mavi deftere
adın
yazıldı

erenköyünde bir bahar eskir
savrulur ve eskir sürek avları
kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
aşkı türkçe kavramanın sağlamlığı başlayınca
bir öğrenci yatakhanesinde
uzak asyalı bir başka öğrenciyle çatışınca
bir sürü ıvır zıvır ve ekimler
bir kahramanlık sandığımız kendimizi
eskir ucuz ormanlarda yürek avları
ve eski anaların belbağladığı hekimler
eskimez senin gurbetçiliğin
yanar, tüter, dağılır
ve ince bir duman eskir bir kalın duman adına

gurbet bir yazgıdır ulusuna
güneşe çıkmak gibi, alınteri bilinir
gurbet bilinir, bir duyarlıktır, bir meslektir

sen herhalde en iyi bilirdin bayramları
paşalarla, yalılarla uzlaştırılan
kısa kış akşamlarını, uzun yaz akşamlarını
kayalar, kayalar ve sahipsiz dağlar adına
bir türkü gibi öfkede söylenen
ıssız hanlar, bilgece susmalar, bakımsız bağlar adına
puslu ve telaşlı garlardan kaçırdığın
bir pençeden, bir katılıktan kayırdığın
her ülkede söylenen bir türkü gibi
aklığın, eskimez bir kış güzelliğinde
sıcak evler, karlı yollar, bağlılıklar adına
bir zorbalığa direnmek adına
anlaşılmazsa
söğütler yeşermez, balıklar bırakmaz döllerini

ellerin bir gezinmedir uykularda
kimine korkudur, ısınmak kimine
eskimez bir kış güzelliğinde
kuzey yarımkürenin çok koyu mavi bir gecesinde
büyük bir alanda, küçük bir cezaevinde
ve çok yabancı dilden iki istasyon-arası biletinde
biliyorum nasıl yaşadığını senin türkçe yokken
mahzun ve yaşamaklı -eskimez elbet-
ülkeni dirençle yaşamak, ülken olmayınca sözlüğünde

sen bir ağlayış gibisin neden
bir çocukluğu sürüklüyorsun kanında
bir güvercin gibi parlar şaşkınlığın
ölüme yakınlığında bir köylünün, uymasında
gök durur ve boncuklar durur pazarlarda
ığdır'da orta anadolu tarlalarında
akşam oldu muydu gaz lambası yakılır
nerde olursa olsun artık. coğrafyada
sürekli bir gurbet vardır

eskimezsin bir mayıs serpintisi gibi
bir mayıs serpintisi ki sağlıklı
ağustos günlerini hazırlayan. güllerini
sürer gurbetçiliğin
halksız bir yazarın acısını taşıyan
kalebent bir şehzade gibi mahzun
börklüce gibi sabırsız haklılığında

öyle bir şey
biraz uzak, biraz çıplak ve yayan

başıbozuk günceler

ece ayhan

haritalarda bile sözcük ararım.

nereye dönersem kıçım arkamdadır.

"sevgi, yalnız mutlu yüzüyle vardır."

en bozulduğum şey; aciz bir adamın, sessiz ve konuşamayan adamın tepesine binmeleridir kimilerinin.

"tahmin edilememek insanın temel niteliğidir."

"yalnız soğuk havalarda evine sığınılan yaşlı pansiyoncu kadın değildir, şiir."

tarih, ayağa kalkınca görülecek bir nesne değildir.

her uzaklık, her uzaktan bakma belli bir yalın perspektif sağlar, sağlıyor. gündelik yaşayışta ise derin ve gerçek perspektifi bulmak işte bu yüzden zor.

metin kaçan, ağır roman adlı bir dolapdere romanında "şakur şukur sevişmek" diyordu. cezmi ersöz de bir yazısında böyle diyor. ikisinden biri ya da her ikisi de, çeyrek sait faik olur mu ki?

anadolu'da özgürlük hep sürgünde kalmıştır.

osmanlılar tüm kadınları evlere, dolaplara kapatmışlar.

osmanlı imparatorluğu'nun son yıllarında terör ve kıyım yapanların, işleyenlerin çocukları, torunları, gelinleri, damatları, yeğenleri.. içimizde yaşıyorlar. yaşamasına yaşasınlar da, benim dikkatimi çeken onların babalarının, dedelerinin hayranı oluşlarıdır. yalnız 'kalıt' kaldığı için değil doğallıkla. bunun bir anlamı olmalı bugün..

"osmanlı tarihinde devlet adamları için ilk defa görülen müsadere ile aldığı servetini mirasçılarına geri vermiştir. kul olmayan bir devlet adamıdır çandarlı halil paşa. fatih sultan mehmet 40 gün sonra öldürttü onu."

bu toplumda hiçbir şey, bir yazınsal süreç dahi, sonuna dek götürülemiyor nedense. belki de doğuda süreç diye bir şey yok. düşüncenin, düşünmenin bir parçası değil mi süreç? filmlerde de oluyor bu: hemen hemen bütün türk sinemasında öykülü bir film yoktur.

"insan birbiriyle çelişen iki dünyada yaşamak zorundadır."

"tanrı bir insan biçiminde görünecektir bir gün ya da varlığın bir bölümünü bir insanda gösterecektir."

"devletin, doğu'da, otoritesini sınırlayacak ara kurumlar yok."

sezai karakoç ile ismet özel, insan haklarıyla ilgilenmezler.

1.6.14

ideal öğrenci

erich maria remarque

saat onda büyük ara zili çalıyor. üst sınıfta bir saat dersim vardı. on dört yaşındakiler şimdi önümden paldır küldür geçip serbestliğe kavuşuyorlar. onlara pencereden dikkatle bakıyorum. birkaç saniye içinde büsbütün değişiyorlar, okulun baskısından sıyrılıp yaşlarının tazeliğine ve canlılığına kavuşuyorlar.

önümde, sıralarında otururlarken iç yüzlerini açığa vurmuyorlar; sinsilik ve tutkulu yanları ya da ikiyüzlülükleri ve serkeşlik yönleri ağır basıyor. yedi yıllık eğitim bu hale gelmelerine yetti.

çayırlarından, oyunlarından ve düşlerinden ayrılıp okula ilk geldikleri sıra körpe hayvanlar kadar bozulmamış, doğru ve hiçbir şeyden habersizdiler; aralarında, yaşamanın en basit töreni egemendi henüz. en canlısı ve güçlüsü başa geçiyor ve ötekiler peşinden gidiyordu. ama her haftanın eğitimi onlara yavaş yavaş bir başka yapmacıklı değer ölçüsünü damla damla getiriyordu.

hareketli mizaçların direnmesinde şaşılacak bir şey yoktu. ama onların da boyun eğmesi gerekirdi. çünkü iyi öğrenci örneği bütün okul için bir idealdi. ama ideal dedikleri neydi? dünyadaki bütün iyi öğrencilerin sonu ne olmuştu? okul denilen yüzer evde kısa ve yapay bir hayat sürüyorlar ve sonra ortalama ve başkalarına bağlı önemsiz birer varlık olup çıkıyorlardı.

dünya hep ve sadece kötü öğrenciler tarafından ileriye götürülmüştür.

sevmek korkusu

sait faik abasıyanık

bir yaylı hatırlıyorum. hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. sevmekten korkuyorum. başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.

her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.

yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. varsın olsun, inanmıyorum! inanmadığım halde bu korku niçin? allah'a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında "allah" diyerek, ispat ediyorlar. o halde ben de samimi değilim. çünkü korkuyorum. bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum!" dediğim zaman yapmadım.

bir kıştı. kar, küçük şehri "kayakçı"larla doldurmuştu. kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. bütün önsezilerim beni aldatmıştır. yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. korku da bir önsezidir. fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.

korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. işte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. beklediğim çok defa gelmezdi. yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?

beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. o günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.

rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. uzun bir koridordan girilirdi. antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. kenarcıkta bir havuz vardı. fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.

sessiz filmler oynanırdı. su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. bir sürü çocuğun arasına otururduk. adeta ıslıkla yaşanırdı. ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.

salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. konuşmazdık. ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.

bir gün bir masa karşısındaydım. üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. üzerinde oyun oynamıştık. parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. o zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. o da bu masa gibi olurdu. fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.

o yanımda iken korkmazdım. evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.

bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.

haftada bir gün gelirdi. saat ikide kalkar giderdi. o gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.

alacakaranlıkta, hele sabahın alacakaranlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alacakaranlığında, muharebe bile olmamıştır. sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.