29.6.14

uzun lafın kısası

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

boethius: erdemler yüksek mevkilerden dolayı değer kazanmaz; yüksek mevkiler erdemlerden dolayı değer kazanır.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

ernesto sabato: nice aptallığı çok akıllıca davrandığımızı sanarak yapmışızdır.

alain touraine: demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

wolfgang günter lerch: ilk izlenim daima hayal kırıklığı yaratır.

kürşat başar: birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

william s. burroughs: aşağılık bir insanın temel göstergesi sağcı olmasıdır.

mesa selimovic: her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

yamamoto tsunetomo: parayı ararsan bulursun, bulamayacağın şey insandır.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir. ve ne olursa olsun gelecektir.

28.6.14

insan

ziya osman saba


insanlar.. ne sonuncusu, ne de ilki
çoluğu, çocuğu, erkeği, dişisi
şu sokaklardaki, taşıtlardaki, pencerelerdeki
azametli, dalkavuk, hiddetli sinsi
ordular: insanlardan.. geçtikleri yerde ot bitmeyen
ev bark yıkan, pusu kuran, hak yiyen
insanlar kurt, insanlar fil, insanlar tilki
açmayan gül, ötmeyen bülbül, yeşermeyen sevgi 

27.6.14

jean-baptiste grenouille

patrick süskind

mavi elbiseli küçük adam ansızın belirivermişti, yerden bitmiş gibi, elinde, tıpasını açtığı küçük bir şişecikle. hatırlayabildikleri ilk şey buydu; karşılarında biri dikilip bir şişeciğin tıpasını açmış, sonra bu şişeciğin içindekini üstüne başına dökmüş, dökmüş, birdenbire her yanını ışıl ışıl ateş sarmış gibi bir güzelliktir kaplayıvermişti.

bir an saygıdan, katıksız şaşkınlıktan geri çekildiler. ama aynı anda, bu geri çekilmenin daha çok bir tür kuvvet alma olduğunu, saygılarının isteğe, şaşkınlıklarının hayranlığa dönüştüğünü de anlamışlardı. bu melek-insana doğru çekildiklerini hissediyorlardı. hiçbir insanın karşı koyamayacağı, hele hiçbir insanın karşı koymak istemeyeceği için karşı koymanın daha da güç olduğu yavuz bir hortuma, tuttuğunu koparan bir sele yakalanmış gibiydiler; çünkü bu selin yıkıp sürüklediği, kendi tarafına çevirdiği şey istencin ta kendisiydi. ona ulaşmalı diyordu istenç.

çevresinde halka olmuşlardı, 20-30 kişi, daralttıkça daraltıyorlardı halkayı. çok geçmeden hepsi birden sığmaz oldu halkaya, itişip kakışmaya başladılar, her biri merkeze en yakın olmak istiyordu.

sonra birdenbire içlerindeki son tutukluk da yok oldu. meleğin üstüne atladılar, yere indirdiler onu. herkes ona dokunmak istiyor, herkes ondan bir parçacık, bir tüy parçası, bir kanatçık, o harika ateşinden bir kıvılcım almak istiyordu. elbiselerini, saçlarını, derisini parça parça yolup aldılar üstünden, pençelerini, dişlerini etine geçirdiler, çakallar gibi üstüne saldırdılar.

ama insan gövdesi denen şey sağlamdır, öyle kolay kolay parçalamaya gelmez, atlar bile büyük zorluklarla becerirler o işi. onun için bir anda hançerler parladı, indi, yardı, baltalar, kasaturalar ayırdı eklemleri, çatır çatır kırdı kemikleri. göz açıp kapayıncaya kadar otuz parçaya ayrıldı melek, herkes bir parçasını eline geçirdi, bir şehvet açlığı içinde bir kenara çekilip yedi yuttu. yarım saat sonra jean-baptiste grenouille yeryüzünden, bir tek lifi bile kalmamacasına kaybolmuştu.

yamyamlar yemekten sonra gene ateşin başında toplaştıklarında hiçbirinden tek söz çıkmadı. kah biri kah öbürü biraz geğiriyor, bir kemik parçası tükürüyor, sessizce dilini dişlerinin arasında gezdirip yutkunuyor, ayağıyla mavi ceketten arta kalmış bir parçayı ateşe itiyordu: hepsi de azıcık utanma duyuyor, birbirlerinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyorlardı. içlerinde erkek olsun kadın olsun her birinin, cinayet ya da ona benzer aşağılık bir suç işlemişliği vardı. ama bir insanı yemek? böyle korkunç bir şeyin hiç; ama hiçbir zaman ellerinden gelmeyeceğini sanırlardı. şimdi, bunu ne büyük kolaylıkla yaptıklarına, üstelik de, ne kadar utanırlarsa utansınlar, bir damla bile vicdan azabı duymadıklarına şaşıyorlardı. tersine! içleri, midelerindeki ağırlık bir yana, tüy gibi hafifti. karanlık ruhlarını birden hoş bir sevinç sarmıştı. yüzlerinde, mutlu bir genç kız yüzünün hafif pırıltısı görülüyordu. belki bakışlarını yerden kaldırıp birbirlerinin gözünün içine dikmekten utanmaları da bundan ileri geliyordu.

sonra, önce kaçamak kaçamak, sonra doğruca göz göze gelmeyi başardıklarında, gülümsemeden edemediler. olağanüstü bir gurur duyuyorlardı. ilk kez sevgiyle bir şey yapmışlardı.

25.6.14

şiir mükafatı

orhan veli kanık

"bizde cumhuriyet döneminde, istiklal marşı için açılan şiir yarışmasını saymazsak, bilinen ilk şiir yarışması 1946'daki chp şiir yarışması'dır." (mehmet h. doğan)

parti'nin şiir müsabakasına 164 şair iştirak etmiş; bunlar arasında da cahit sıtkı tarancı birinciliği, attila ilhan ikinciliği, fazıl hüsnü dağlarca üçüncülüğü kazanmıştı. bu sonuç üzerine her türlü söz söylendi. bazı kimseler cahit sıtkı'ya verilen birinciliğe itiraz ettiler; bazı kimseler onun yazdığı "otuz beş yaş" şiirine hayran oldular. bazı yazarlar cahit sıtkı gibi, fazıl hüsnü gibi sevdiğimiz şairlerin bu müsabakaya katılmalarının müsabakaya daha bir itibar kazandırdığını söylediler; bazı yazarlar birinciliği, daha çok, fazıl hüsnü dağlarca'ya layık gördüler. birçokları da -bu iş en ziyade, konuşmalarda oldu- ikinciliği kazanan attila ilhan üzerinde dedikodular yürüttüler. kimisi dedi ki: "attila ilhan diye biri yoktur. bu bir takma isimdir." kimi: "on para etmez" dedi; kimi de: "hakkı ikincilik değil, birincilikti."

bütün dedikoduları bir tarafa bırakalım. biz bu sonuçtan memnunuz. fazıl hüsnü dağlarca ile cahit sıtkı tarancı gibi iki değerli şairimizin derece almaları bizi gerçekten sevindirdi. ikinciliği kazanan attila ilhan'ın da iyi bir şair olduğunu görüp ayrıca sevindik.

birinciliği kazanan "otuz beş yaş" şiiri için ileri sürülen itirazların başında bu şiirin kötümser, karamsar bir şiir olması geliyor. bu itirazlara karşılık ulus gazetesi yazarlarından biri -bu zat ayrıca jüri üyelerindendir- "otuz beş yaş" şiirinin dünyaya karşı duyulan bağlılığın şiiri olduğunu söyledi. hakkı var. ama biz bir sanatkarın mutlaka kendisine hak verdirecek şeyler söylemek zorunda olduğuna pek inanmıyoruz. güç olan, söylemektir; doğru söylemek değil. "otuz beş yaş" şiirinin kolay söylenir bir şiir olduğunu sananlar, kağıdı kalemi alıp bir yol da kendileri denesinler.

n'eylersin, ölüm herkesin başında
uyudun, uyanmadın olacak
kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında
bir namazlık saltanatın olacak
taht misali o musalla taşında

ikinciliği kazanan attila ilhan bir gazeteye verdiği beyanat arasında en çok sevdiği şairlerin tevfik fikret, mehmet akif ve ahmet muhip dıranas olduğunu söylüyor. ama şiiri daha çok nazım hikmet'e benziyor. bir parça da ondan alalım:

rivayet şöyledir kim
dumanlı bir güz akşamı
şu mor dağlar, efendim
destur demiş de yürümüş
silkinip kalkmış ayağa

fazıl hüsnü dağlarca'yı biliriz. onun kimsenin erişemediği yerlere erişen, kimsenin dokunamadığı tellere dokunan bir hassasiyeti vardır. bu hassasiyeti bize duyuran birçok pürüzlerine rağmen çok hoşumuza giden bir de dili vardı. son zamanlarda bu dili biraz anlamaz olduk. ama, kimbilir, belki de bu, anlayışsızlığımızdır. dağlarca'nın kitabının başlıkları bile şiir. derece alan şiirinde "çakır"ı şöyle anlatır:

"yaşamayı kabullenmiş cihan arasında, bu hissi, canlı ve cansız ne görse ondan ümit ederdi."

üç şairi de tebrik ederim.

heidegger

joel kovel

martin heidegger'in freiburg üniversitesi rektörlüğü'ne getirildiği dönem, onun nazizmi resmen benimsediği 1933 yılıydı. hayatının geç dönemlerinde kendisini savunmak için bunu yalnızca üniversiteyi ve içindeki yahudileri korumak için yaptığını belirtmiştir. kendisi partiyi bir seneden kısa bir zaman sonra terk etmiş ve sonunda rejimin gözünden düşmüştür. ancak hayatının hiçbir döneminde belirgin bir biçimde ne kendi faşizmini reddetmiş ne de nazizmi yeterince yermiştir. dahası, sonraları yapılan araştırmalar onun faşist politikalarının fazlasıyla sahici olduğunu göstermiştir.

24.6.14

sevda sözleri

cemal süreya



ben nereye gittimse bütün zulümlerdi
bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm
kötülüklerin büsbütün egemen olduğu
namussuz bir çağ bu biliyorsun

ben ne kadar öbür çiçekleri denesem
seninki gül oluyor aralarında

ben uzunminareliyimdir doğma büyüme
ne yapıp yapıp denizi görmek isterim

sen yüzüne sürgün olduğum kadın

yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan

biliyorsun ben hangi şehirdeysem
yalnızlığın başkenti orası

zaten böyle durumlarda ve aşkta
taşınacak silah değildir gurur

köpek, diliyle içer suyu; kurt, soluğuyla
kurt altı yavru doğurur; köpek olur bunlardan biri

dilenciler ve genelev kadınları üstüne sayısız özdeyiş yatar kursaklarında
içlerindeki sevgi insanları atlayarak hayvanlara yönelmiştir
özellikle kedilere ve köpeklere karşı iyice duygusaldırlar iki gözleri iki çeşme
öldürmemektir felsefeleri bir karıncayı bile; ama yaşatmayı bilmezler

23.6.14

kilitli kapılar

anne sexton



doğmuş olması gereken birisi
öldü

evet, kadın, böyle bir mantık ölüm olmadan
yolaçacak yitirmeye. ya da ne demek istediğini söyle
seni korkak.. kanadığım bu bebek

düşte asla seksen değilsindir

çok fazla hisseder yazan bir kadın
çok fazla bilir yazan bir adam

kendi kendimizi hiçbir zaman sevmeden
ayakkabı ve şapkalarımızdan bile nefret ederek
birbirimizi severiz, yapmacıklı, yapmacıklı
ellerimiz açık mavi ve nazik
gözlerimiz berbat itiraflarla dolu

intihar bir mastürbasyon biçimidir

yüksek sesle söylerim
insan kötüdür
yanması gereken
bir çiçektir insan
yüksek sesle söylerim
insan
çamurla dolu bir kuştur
yüksek sesle söylerim

ölüm bakınır kayıtsız bir gözle
ve poposunu kaşır

küçük pembe ayaklarıyla
sihirli parmaklarıyla insan
bir tapınak değil
ama umumi heladır
yüksek sesle söylerim

21.6.14

romancı

ursula kroeber le guin

kehanetleri peygamberler (bedavaya), falcılar (bunlar genellikle belli bir ücret isterler; bu yüzden de peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve fütürologlar (bu işten maaş alırlar) yaparlar. kehanet peygamberlerin, falcıların ve fütürologların işidir. romancıların işi değildir. bir romancının işi yalan söylemektir.

meteoroloji bürosu size gelecek salı havanın nasıl olacağını, rand şirketi 21. yüzyılın nasıl olacağını söyleyecektir. bu tür bilgiler edinmek için yazarlara başvurmanızı tavsiye etmem. bununla hiçbir alakaları yoktur onların. bütün yapmaya çalıştıkları, size kendilerinin nasıl olduğunu, sizin nasıl olduğunuzu, neler olduğunu, havanın şimdi, bugün, şu anda nasıl olduğunu anlatmaktır. "bak işte yağmur, işte gün ışığı! aç gözlerini; dinle, dinle." bunu der romancılar. neyi görüp işiteceğinizi söylemezler. size bütün söyleyebilecekleri bu dünyada, üçte biri uyuyarak ve düş görerek, bir diğer üçte biri de yalan söyleyerek geçirilen kendi ömürleri içinde görüp işittikleridir.

işin aslı, bir roman okurken deliririz biraz, kafayı buluruz. olmayan insanların varlığına inanırız, seslerini duyarız. onlarla birlikte borodino savaşı'nı seyre dalar, napolyon bile oluruz. aklımız başımıza -çoğunlukla- kitabı kapadığımızda gelir. gerçekten saygın hiçbir toplumun, yazarlarına güvenmemiş olması hayret edilecek bir şey değildir.

sanatçı, sözcüklerle söylenemeyecek olanla uğraşır. sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı ise bunu sözcüklerle yapar. romancı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler.

gerçeğin, hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu öğrettiler bana. en kesin bir olgu bile anlatılış üslubu yüzünden yok olup gidebilir ya da parlayabilir. tıpkı bir kadının üzerinde iyice parlaklaşıp da başka bir kadının üzerinde silikleşen, toza gömülen denizlerimizin o eşsiz organik mücevheri gibi. olgular incilerden daha kesin, daha katı ve daha gerçek değildirler. üstelik onlar gibi duyarlıdırlar.

20.6.14

saatleri ayarlama enstitüsü

ahmet hamdi tanpınar

aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. şu veya bu şekilde. fakat daima ödersiniz.

bu alemde hiçbir hesap, hiçbir bağlanma bedava değildir. hepsi aynı fedakarlıkları ister. ve en iyiden en kötüye bir adımda geçilebilir.

hürriyeti politikaya mahsus bir şey addedenler korkarım ki, hiçbir zaman manasını anlayamayacaklardır. politikadaki hürriyet, bir yığın hürriyetsizliğin anahtarı veya ardına kadar açık duran kapısıdır.

lüzumsuz hiçbir şeyin peşinde koşmadım. hiçbir ihtirasın peşinde beyhude yere emek sarf etmedim. hiçbir zaman sınıfımızın birincisi veya ikincisi, hatta yirmincisi olmak istemedim.

saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.

dinlemeyi bilmek mühim bir meziyettir. hiçbir şeye yaramasa bile insanın boşluğunu örter, karşısındakiyle aynı seviyeye çıkarır.

belki de şahsiyet dediğimiz şey bu, yani hafızanın ambarındaki maskelerin zenginliği ve tesadüfü, onların birbiriyle yaptığı terkiplerin bizi benimsemesidir.

modern hayat ölüm düşüncesinden uzaklaşmayı emreder.

bu daima böyledir. hadiseler kendiliğinden unutulmaz. onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.

insanların saadet anlayışları da gariptir. kitaplara bakarsanız, kendilerini dinlerseniz, insanoğlunun esas vasfı akıldır. onun sayesinde hayvanlardan ayrılır. beylik sözüyle, hayata hükmeder. fakat kendi hayatlarına teker teker bakarsanız bu yapıcı unsurun zerre kadar müdahalesini göremezsiniz. bütün telakkileri, hususi bağlanışları hep bu aklın varlığını yalanlar.

insan neyi anlatabilir? insan insana, insanlara hangi derdini anlatabilir? yıldızlar birbiriyle konuşabilir, insan insanla konuşamaz.

"nasıl böyle düşünebiliyorlar?" diye hayret ettim. galiba bizi benzerlerimizin karşısında her gün birkaç defa çıldırmaktan bu hayret kurtarır.

sanki çok tüylü, yumuşak bir yığın kol ve kanatlı, insanı adeta bitmez tükenmez gıdıklamalar, kısık gülüşler ve haz baygınlıkları içinde sömürüp tüketen bir hayvanın eline düşmüşüm gibi bu manasız aleme gömüldüm. hiçbir şeyin birbirini tutmadığı ve her şeyin en şaşırtıcı şekilde birbirine bağlı olduğu bir dünyada, bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda imişim gibi yaşamaya başladım. bu fırtına nerede kopmuştu? hangi tuhaf ve zıtlarla dolu alemleri yağma etmiş, yahut nasıl karmakarışık bir armadayı didik didik böyle savuşturmuş ki bize kadar getirip önümüze yığdığı şeylerin hiçbirini asıl kendi çehrelerinde tanımamıza imkan yoktu. her şey bir hokkabaz şapkasından çıkar gibi birbirinin peşinden, birbirine takılı geliyordu. bu yaşanırken çok rahat, sonradan üzerinde düşünülünce bir kabus gibi sıkıcı bir şeydi.

gençliğe ve güzelliğe affedilmeyecek kusur yoktur.

biz fakirler böyleyizdir. kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. zihnimizden geçen en uzak, en masum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz.

hakiki insan zaman şuurudur. refahın yolu sağlam bir zaman anlayışından geçer.

şiir bir iç kale sanatıdır. çünkü dil, vasıta olarak değil malzeme ve nesiç olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir. köpüğüdür, çiçeğidir, tacıdır. onunla yapılan sanat, bir iç kale sanatı olur. zaferlerini yavaş yavaş oradan yapar. şairin roması kartallarını zamanla surlarının dışına çıkarır.

inanmayan bir adamla çalışmak dünyanın en güç işidir.

tecrübe sahibi demek, yıpratılmış olmak, muayyen hudutta ve muayyen fikirlerde donmuş olmak demektir. bu cins insanlardan bize hiçbir zaman hayır gelmez.

bilgi bizi geciktirir. zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. mesele yapmak ve yaratmaktadır. bilselerdi, bilselerdi.. fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmaya erişemezlerdi. bilgileri buna mani olurdu. yaratmak, yaşamanın ta kendisidir.

iş insanı temizliyor, güzelleştiriyor, kendisi yapıyor, etrafıyla arasında bir yığın münasebet kuruyordu. fakat iş aynı zamanda insanı zaptediyordu. ne kadar abes ve manasız olursa olsun bir işin mesuliyetini alan ve benimseyen adam, ister istemez onun dairesinden çıkmıyor, onun mahpusu oluyordu. insan kaderinin ve tarihin büyük sırrı burada idi.

19.6.14

ördek ali

a. kadir


bir ördek ali varmış. ördek denmesine çok kızarmış. bir gün bir arkadaşıyla yolda giderken, arkadaşı,

"bugün hava bulutlu" demiş. bunun üzerine ördek ali:

"vay, sen bana ördek dedin!" diye başlamış kalaylamaya arkadaşını. arkadaşı,

"yapma, etme, eyleme, böyle bir şey demek istemedim sana ali" dediyse de, ali:

"yok" demiş, "bana sen ördek dedin, söyle niye dedin?" arkadaşı bu sefer:

"peki, nereden anladın ördek dediğimi?" diye sorunca ali:

"nereden anlayacağım; hava bulutlu dedin, hava bulutlu olunca yağmur yağar, yağmur yağınca yerde sular birikir, yerde sular birikince göl olur, gölde de ördek yüzer. sen bana ördek dedin."

house of cards

cesaretin anlamı, aynı fikirde olmadığınız kişilerin özgürlüğü için savaşmaktır.

hayatta küçük hesaplardan daha çok tiksindiğim bir şey yok.

birine çok değer vermek gözümüzü kör eder. 

geri adım atmak zayıflıktır; ama bazen pozisyonunu korumak pes etmekten iyidir. güç gösterince sana daha çok saygı duyarlar.

gerçekler nasıl düzenlenirse düzenlensin tamamen tarafsız olamaz.

"gelişmek değişmektir. mükemmellik sıkça değişmektir." (churchill)

yetkinlik, bu ormanda egzotik bir kuş gibidir.

birinin sana iyilik borçlanması her zaman iyidir.

theodore roosevelt: bu ülkenin cesur ve kararlı denemelere ihtiyacı var. sağduyulu olan davranış, bir yöntemi benimseyip denemek ve başarısız olursa bunu açıkça itiraf edip yenisini denemektir. ama her şeyden önemlisi, bir şeyler denemektir.

görev ve cinayet arasında ince bir çizgi vardır.

kimse suratına dayanan bir silaha karşı gelemez.

işinin erbabı hiçbir yazar iyi bir hikayeye dayanamaz, hiçbir siyasetçinin tutamayacağı sözler vermeye dayanamayacağı gibi.

hiçbir kitap insanların hayatlarını kaybetmelerine değmez.

herkes intihar edebilir ya da kameranın önünde ağzına geleni söyleyebilir. ama asıl cesaret isteyen şey nedir, bilmek ister misin? ne hissedersen hisset, ağzını kapalı tutmaktır. riskler bu kadar büyükken kendine hakim olmaktır.

sevgilim, hiçbir şey sonsuz değil, biz hariç.

kimse bir fikri umursamaz; ama bir fikri olan bir adamı umursayabilirler.

tanrım, bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek için sabır, değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret ve ikisi arasındaki farkı anlayabilmem için sağduyu ver.

30 yılını biriyle geçiriyorsun ve sonra senin kim olduğunu bile bilmez hale geliyor.

yenilen taraf için kutsal toprak yoktur.

yapmamamız gereken bir şeyi hiç yapmamış olsak yapmamız gereken şeyleri yaptığımız için sevinemezdik.

bazen çoğunluk için bir kişinin feda edilmesi gerekir.

18.6.14

g.

john berger

aşık olmanın temelinde cinsellik yatar.

bu ülkede yoksulluk sorun falan değildir. hayattır yoksulluk. zengin olmanın bir yolu varsa yoksul olmanın binlerce yolu vardır.

hayatı bize ilkin şeker sevdirir.

octavio paz: yüzyılımız, bütün tarihsel dönemlerin çalkalanıp kaynaştığı dev bir kazandır.

genellemelerin tümü temelde ters düşer cinselliğe.

luigi barzini: günümüzde her alanda kaydedilen ilerleme, geçmişin saçma'sından başka bir şey değildir.

en tehlikeli anlar, başarı anlarıdır.

şaşkınlığın ve ucu ucuna gerçekleşen beklentilerin bileşimi, cinsel tutkuya has benzersiz anlara özgüdür ve bu anları yaşamın olağan akışı dışına yerleştiren ögelerden biridir.

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran (mallarme)

kol henüz ameliyatla kesilmeden, yüzük daha parmaktayken, sandal daha denizdeyken, yaşam, üstünde uzun uzun düşünmeye fırsat vermeyecek kadar buyruğundaydı yazgının.

belki de ölüm, bütün göndermelerin -dolayısıyla ayırt edilirliğin- yok olduğu bir noktaya dek kendi kendini şaşırtan katmerli bir şaşırtmacadır çıkageldiğinde.

17.6.14

müslüman

mina urgan

o görkemli alanya kalesi'ni gezerken fena bir şok geçirdim: bir de baktım, başında fes, gencecik bir adam! için için öfkeden köpürdüğüm halde, yapay bir nezaketle yanına yaklaşıp hangi milletten olduğunu, türkçe bilip bilmediğini sordum. (daha sonraları, sıkmabaş kızlara da aynı soruyu sordum hep). adı ahmet'miş. oradaki caminin imamıymış. cuma namazına giderken -o gün cumaydı- fes takarmış. "neden fes?" diye sorunca "müslüman türk'üm de ondan" dedi. "müslümanlığını bilmem ama, türklerin artık bunu kullanmadıklarını biliyorum" dedim başındaki fesi dürtükleyerek. besbelli ki, imam hatip liselerinin ilk parlak ürünlerinden biriydi o oğlan. ömrümde hiç kimseye el kaldırmayan ben, öğretmenliğimin olanca otoritesiyle, yüzüne iki tokat atıp o fesi başından alarak yere fırlatmak istedim. içimden geleni yapmadığıma da hala pişmanım. "işte tam gardırop atatürkçülüğü" diyeceksiniz. "başında fes varmış, sarık varmış, sıkmabaşmış, ne önemi var?" diyeceksiniz. "asıl sorun kafasının içini değiştirmek" diyeceksiniz. ama ben, pragmatist bir insan olarak, genç bir erkeğin başında fes ya da sarık, genç bir kızın başında saçlarının bir tek telini göstermeyen bir bez parçası olunca; kafasının içinin de kolay kolay değişmeyeceğine inanıyorum. çünkü cumhuriyet'in ilk yıllarını yaşadım. erkekler başlarına kasket geçirince, kızlar çarşaftan çıkıp başlarını açınca; davranışlarının, psikolojik yapılarının, düşüncelerinin de yavaş yavaş nasıl değiştiğini kendi gözlerimle gördüm.

16.6.14

baştan çıkarıcının günlüğü

søren kierkegaard

bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

bir genç kızı ne korkutur? tin. neden? çünkü tin onun tüm dişi varlığının yadsınmasına yol açar. erkeksi güzel bakışlar, çekici bir kişilik vs. iyi özelliklerdir ve bunlarla fetihler yapılabilir; ama asla kesin bir zafer kazanılamaz. neden? çünkü o zaman kızla, kızın kendi alanında savaş edilmiştir ve orada kız daima daha güçlüdür. bu yöntemlerle bir kızın yüzü kızartılabilir, mahcup duruma düşürülebilir; ama güzelliğini ilginç hale getiren o anlatılması olanaksız, büyüleyici endişe uyandırılamaz.

bir genç kızın yaşamı, çelişkilerden uzak kalamayacak kadar çok zengindir, bu da çelişkiyi gerekli kılar.

sosyal hayat gerçekten insanı kadınlarla temasa sokar; ama orada bir ilişkiyi başlatmanın estetik bir yanı yoktur. sosyal hayatta her genç kız silahlanmıştır, orada işin tadı kaçmıştır, her şey durmaksızın tekrarlanır; kız hiçbir şehvet heyecanı duymaz. kız sokakta açık denizde gibidir ve bu nedenle her şey daha dolu dolu görünür; sanki her şeyde bir giz varmış gibidir. caddede gördüğüm bir genç kızın bir gülümsemesine yüz dolar verirdim; ama bir partide elimi sıkması için on dolar bile vermem.

kadın doğası kendini direniş biçiminde gösteren bir teslimiyettir.

beceriksizlik görüntüsü çok ustaca kullanılmalıdır ve bununla çok yol alınabilir. küçük bakirenin birini kandırmak için bunu az mı kullandım? kızlar beceriksiz erkekler hakkında genellikle çok acımasızca konuşur; ama yine de gizlice onlardan hoşlanırlar. biraz utangaçlık daima genç kızın gururunu okşar, ona üstünlüğünü hissettirir; bir çeşit kaporadır.

kadın özdür, erkek yansımadır. bu yüzden, kadın öyle hemen, sessizce seçmez. erkek talep eder, kadın seçer. ama talep bir sorudur ve kadının seçimi bu soruya bir yanıttır. bir anlamda erkek kadından fazladır, diğer anlamda ise sonsuz azdır.

bir genç kızda ne gençleştirici güç olurmuş meğer! ne sabah havasının tazeliğinde, ne rüzgarın uğuldamasında, ne okyanusun serinliğinde, ne şarabın lezzetinde ve hoş kokusunda -dünyadaki başka hiçbir şeyde- bu güç yok.

15.6.14

darbe

sevan nişanyan

boy ve kilo açısından türkiye'ye benzeyen orta karar ülkelerde 1945'ten bu yana kırk civarında askeri rejim gelip geçmiş. gelişleri ilginç de, daha ilginç olanı gidişleri. sonuçta hepsi gitmiş; ama üç yıl, ama on yıl sonra. üstelik hemen hepsi gidici olduğunu baştan ilan etmiş. "milli birlik ve beraberliğin tehlikeye düştüğü" ya da "vatan hainlerinin yurdu ele geçirmek üzere olduğu şu elim günlerde" idareyi ele almalarının şart olduğunu ileri sürmüşler; ancak kalıcı olmadıklarını, işlerini gördükten sonra çekileceklerini daha baştan deklare etme gereğini duymuşlar. belki yalan konuşmuşlar, olabilir. ama geçici olduğunu baştan ilan eden başka rejim türü var mı? demokratik bir hükümetin yahut lenin'in veya kraliçe victoria'nın "merak etme yakında gideriz." diyerek iktidara geldiğini düşünemiyoruz.

daha da enteresanı şu: bunlar iktidardan gittikten sonraki ilk seçimde, bilemedin ikinci seçimde, askeri rejime karşı en açık ve şiddetli söylemi tutturan siyasi parti hangisiyse o parti seçimi kazanmış. şaşırtıcı ama gerçek, kırk örneğin kırkında da durum bu. bizdekiler malum. 1960'ta demokrat parti devriliyor, ertesi sene demokrat parti'nin mirasçısı olan iki parti, demokratların son seçimde kazandığı oydan daha büyük bir çoğunlukla seçimin galibi.  1971'de darbe geliyor. ap boyun eğiyor, chp boyun eğiyor, sadece chp içinde genç ecevit, "bu darbe bana karşı yapılmıştır." deyip başkaldırıyor. 1974'te ecevit "halk kahramanı" sıfatıyla iktidarda. 1980 darbesinden sonra iki partili rejim tasarlıyorlar. üçüncü parti, anap, zorla araya giriyor. evren paşa'nın "bunlara oy vermeyin sayın vatandaşlarım." diye çıkıp hot zot konuşmasına rağmen ezici farkla ilk seçimi alıyor.

diğer ülkelerde durum aynı. yunanistan'da 1967'de andreas papandreu'nun önlenemez yükselişini sebep gösterip darbe yapıyorlar. uzun vadeli tek faydası, papandreu'nun önlenemez yükselişine zemin hazırlamak oluyor. arjantin'de juan peron ile partisini iktidardan uzaklaştırmak için üç darbe yapıyorlar. bıraksalar kendiliğinden ölecek olan peronist partiyi her seferinde yeniden diriltmekten başka bir sonuç alamıyorlar.

peru da çarpıcı. her şeyiyle süleyman demirel'in ikiz kardeşi olan başkan belaunde'nin kadidi çıkmış hükümetini 1968'de alaşağı ediyorlar. yerine latin amerika tarihinin en radikal sosyalist rejimlerinden biri geliyor. 12 yıl boyunca memleket bin bir maceradan geçiyor, köprülerin altından amazonlar akıyor. 1980'deki ilk serbest seçimde belaunde ve partisi ap, darbeden önceki oy oranının aynısıyla gene iktidarda.

ekvador'da askerler kurt politikacı velasco ibarra'yı kırk yılda, şaka değil, altı kez deviriyor; adam yedi kere seçim kazanıp geri geliyor. 1972-79'daki son cuntaya karşı, ülkenin ezeli rakip iki siyasi partisinin yenilikçi kanatlarından iki genç adam başkaldırıp insan hakları ve antimilitarizm bazında muhteşem bir ortak platform oluşturuyorlar. 79'da ezici farkla başa geliyorlar. o ikisinden biri olan osvaldo hurtado'nun kitabını okumuş, "keşke bizde de olsa böyle biri" diye hayıflanmıştım.

kolombiya'daki rojas pinilla rejimi böyle, uruguay'da 1968-1980 askeri rejimi böyle, brezilya'da böyle. ispanyol solunun 1936'da toplam oyu %52. kırk yıllık franco diktatörlüğü boyunca yasaklanıp sürüm sürüm süründürüldükten sonra 1979'daki ilk normal seçimdeki oyları da neredeyse virgülüne kadar aynı.

özetle askeri rejimlerin normalizasyon sürecini başarıyla tamamlama skoru sıfır. her girdikleri seçimden dayak yiyip çıkmışlar.

anadolu inançları

ismet zeki eyüboğlu

geceleri göllere girmek iyi değilmiş. geceleri cinler, peri kızları göllerde yıkanırlarmış. bu inanca uymayan kimseyi, özellikle genci periler çalarmış. çalmasalar bile insanın yanına bir inme iner, çarpılıverirmiş.

şeytan düğünü: bir yandan yağmur yağar, bir yandan da güneş pırıl pırıl ışınlarını ortalığa yayarsa buna şeytan düğün ediyor, derler.

yıldız: yıldızlar, gökte dolaşan meleklerin gözleridir. gökte parlayan yıldızların sayısınca yazgı vardır. gökten yıldız düştüğünde bir insan ölür. halk, yıldız kaymalarına yıldız düşmesi der. her insanın bir yıldızı vardır. kimin yıldızı düşerse o ölür. kimin yıldızı parlarsa o yükselir.

davara: geceleyin uykuda insan kasılır, gövdesinin bir yeri kımıldamaz olur. kişinin üstüne bir ağırlık çöker, boğulacakmış gibi bir duruma düşer. buna karabasan diyenler de vardır. bu inanca göre davara, nedeni bilinmeyen bir suç yüzünden, gece uykuda insanın üstüne çöker, onu bir yorgan gibi kuşatır, kımıldatmaz. insan büyük bir korkuya kapılır, parmağını bile kımıldatamaz, kımıldatırsa yavaş yavaş kendine gelir, devinir. davara, elini insanın ağzına koyar, onu boğmaya çalışır. ancak avcunun ortası delik olduğundan, üstüne kapandığı kimsenin soluk alıp vermesini önleyemez. bu nedenle insan ölümden kurtulurmuş. kimi yetkililer bunun tinsel bir bunalım olduğu kanısındadır.

minare: minarenin islam diniyle, islam inançlarıyla en küçük bir ilgisi yoktur. islam inançları arasına sonradan karışan minare kaynak bakımından eski çoktanrıcı dinlerin bir kalıntısıdır. islam dininin doğuş döneminde tapınaklarda böyle bir yer yoktu. ezan genellikle yüksek bir yerde okunurdu.

domuz: eski türklerin tonguz dedikleri domuz, türkler arasında kınanan, kötülenen, yerilen bir hayvan değildi. 12 hayvanlı türk takviminde tonguz yılı diye bir de yıl adı vardı. islam dininden önce ibrani inançlarında domuzla ilgili yasaklar vardı, bunlar oldukça yaygındır. islam dinine musevi inançlarından giren domuzla ilgili yasakların kökü daha eski çağlara değin gider. eski mezopotamya dinlerinde, özellikle suriye yörelerinde adonis (attis) denen bir tanrı vardır. bu, ilkbahar tanrısıydı. dağlarda, kırlarda, yaylımlarda sığır, koyun güderek sığırtmaçlık da ederdi. günün birinde, azgın bir domuz onu öldürdü, kanını yerlere döktü.

dövme: anadolu'nun kırsal kesimlerinde, kadınların yüzlerine dövme yaptırmaları yaygın bir gelenektir. kadınlar bunu, süsten ziyade islam dininden kaynaklandığına inandıkları bir inanç geleneği diye sürdürürler. gerçekte bu gelenek çoktanrıcı dinlerden özellikle totem inançlarından kaynaklanır. dövmeler, gerçekte çoktanrıcı dönemlerin birer simgesidir. kutsal sayılan varlığın simgesini gövdenin belli yerlerine işlemek, ondan güç almak, onun koruyuculuğu altına girmek diye yorumlanırdı. oysa anadolu kadını bu tarih gerçeğini bilmez. ona göre peygamber'in kızı fatıma'yı kölesi zorla öpmüş, öpmekle de yetinmemiş, dişlemiş, yüzünde diş izleri kalmış. bu olayın kötüye yorulmasını önlemek için, bütün arkadaşları yüzlerine dövme yaptırmışlar, böylece diş izleri örtbas edilmiş.

14.6.14

imgenin pornografisi

zeynep sayın

bakışın iktidarı seyircinin değil, seyirlik nesnenin elindedir.

bir nesneyi görmek demek, bilen özne ile bilgi nesnesini aynı imge uzamında birleştirmek demektir. göz nasıl görüyorsa, imge de ona öyle gelir. görünenin ötesinde bir tutku uyandırmasına olanak yoktur. imge, içinden fışkıran bir fazlalıkla değil, içinde eksilen bir yoksunlukla göze gelir. o nedenle göz yerine bakışa yönelir imge, bakışı kışkırtır, bakışı çağırır. bakış gözden kolay baştan çıkarılır. bakışı yakaladığı zaman ona egemen olacağını bilir imge; sürekli bir tatmin peşinde koşan bakış, göz üzerinde mutlak bir egemenliğe sahiptir.

insanların ayağı hor görmelerinin nedeni, dikey eksene atfettikleri önemdir.

slavoj zizek'e göre pornografinin birincil özelliği, bakışın görülen nesne tarafında yer alacağına seyirciye ait olması; ama bakışı yönlendiren merciin seyirci olduğu yanılsamasını sunmasıdır. bakışın nesneden indirgenmiş olması öyle ayrıksı bir durum yaratır ki, pornografik imgeler sayesinde imge değil, seyircinin kendisi nesneleşir. ekranda seyredilen ve seyirciyi duyarsızlaştırsalar bile cinsel olarak uyarmaya çalışan oyuncular, gerçek birer öznedirler; onlara bakan gözü umarsız bir röntgencinin tatmin peşinde koşan ve felce uğrayan nesne-bakışlarına indirgemektedirler. ötekinin içinde soluk alan çağrı noktasını, imgenin içinde var olan görünmezliği perdelediği zaman bile ıskalayan bir tatmindir pornografi: çünkü aslında uyarıcı olan bedenlerin çıplaklıkları içinde eyleyişleri değil, ötekinin asla tümüyle görülemeyecek olan, özneyi yaran ve delen bakışıdır. öznenin görme alanı dışına uzanan bir bakışımdır bu; görülen nesnenin saydamlığı üzerine örtülen; ama bakışı kışkırtmak üzere örgütlemeyen bir perdedir.

ilk bakışta aşk, aşık olduğu özneyi uzundur tanıdığını düşünmekte; tanışıklık, sanki bakışmanın öncesinde yer alan genel bir uzam sayesinde büyürken, nereden doğduğunu bilmemektedir.

13.6.14

criminal minds

iyi küçük çocuklar gün ışığı gibidir.

satanizmin ne olduğunu biliyor musun? satan, sözde kutsal kilisenin ve onun takipçilerinin ikiyüzlü ahlaki değerlerine ve dogmalarına düşmandır. eğer tanrının her gün boğazınıza bastığı bu kasabada büyümüş olsaydınız siz de düşman olurdunuz. hepsi ikiyüzlülük: onu yap, bunu yapma. aslında her şeyi berbat edenler yetişkinlerdir. yani temel olarak biz ateistiz. agresif ateistleriz.

psikopat katilleri yakalamak zor değildir; çünkü saklanmaya çalışmazlar.

aşkın gözü kördür; fakat komşularınki değil.

psikotik hastalıklarla ilgili ironik nokta, nüfusun geri kalanına göre genelde daha az şiddete meyilli olmalarıdır.

bazen yapmadığımız şeyler de yaptıklarımız kadar önemli olabilir.

genel inanışın aksine, kanıtlanmış bir satanist cinayet dosyası olmamıştır. doğrulanmış bir insan kurban etme olayı yoktur.

hepimiz bir şeylerden dolayı suçluyuz. ama günahlarımızın bedelini hep çocuklarımız öder.

"o iyi bir adamdır." bodrumda bir ceset bulana kadar herkes böyle söyler.

tarikatların genelde kendi dilleri vardır. sadece üyelerin anlayabileceği kelimeler yaratır ya da kelimelere yeni anlamlar yüklerler. bu, üyelerini diğer insanlardan izole etmenin bir yoludur. düşünceleri kontrol etmenin çok güçlü bir şeklidir. tarikatlar gözden uzak yerler ararlar. kendi toplumlarını yaratmak için üyelerini izole etmek ve onlara özgür bir ortam sağlamak isterler. birçok tarikat kira ödemeyi meşru görmez. daha önce kullanılmış ve terk edilmiş yerler bulmaya çalışırlar.

the unbelievers

gus holwerda

lawrence krauss: bazı konuların sorgulamaya açık olmadığı bir dünyada yaşıyorsak düşünmeye son verilmiş bir dünyada yaşıyoruz demektir.

cameron diaz: bence dinler uyuşturucu gibidir. birçok insan için dünyanın gerçekte ne olduğunu görmek kaldıramayacakları kadar büyük bir yük olduğundan kendilerini iyi, rahat, sıcak, hafif ve her şeyi yolunda hissettirecek bir mit hapını almayı tercih ediyorlar.

ricky gervais: tanrı bana özgür irade vermiş. o zaman bunu kullandığım için beni neden cehenneme yolluyor?

lawrence krauss: hiçbir fikir alay edilmekten hariç tutulmamalı. alay etmek çok önemli bir araçtır. neden din de alay edilmekten hariç tutulsun? siyaset alay konusu olabiliyorsa, bilim, seks ve dünyadaki geri kalan her şey gerçeği aydınlatmanın bir yolu olarak alay konusu olabiliyorsa neden din bundan hariç tutulsun?

woody allen: herkesin aynı gerçeği bilmesine rağmen, yaşamlarımız gerçeği nasıl çarpıtmak isteyeceğimizden ibaret.

penn jillette: bizler bu hayata inanan insanlarız. bizler ahlaka inanan insanlarız. ödül veya cezalandırma şartıyla bir şeyler yapıyorsanız ahlaktan yoksunsunuz demektir.

christopher hitchens: din her şeyi zehirliyor.

ian mcewan: insanlar icat ettikleri mitlere aslında inanmıyorlar. rahibin öbür dünyadan bahsederken orada bulunan insanların bile hıçkıra hıçkıra ağladığı pek çok cenazeye katıldım. sevdikleriyle 5 yıl içinde karşılaşacaklarını sahiden de düşünmüyorlar. öte yandan, rıhtımın kenarında durup queen mary gemisinin new york'a doğru yola çıkışını izlerken rıhtımın yanında bekleyen insanların ağlamadığını görürsünüz; çünkü yolcu ettikleri kişileri çok yakında göreceklerini biliyorlar.

richard dawkins: inançlı kişileri hor görmekle suçlanıyorum sık sık. inançlı kişileri hor görmüyorum, savundukları inancı hor görüyorum. 

lawrence krauss: demokrasi için en büyük tehdit halkın bilinçsiz olmasıdır. 

ricky gervais: herkesin her şeye inanmaya hakkı olduğuna inanıyorum. her şeye inanmaya hakları var ama benim de inançlarını gülünç bulmaya hakkım var.

lawrence krauss: düşünme şeklimizi değiştirmediğimiz sürece, serbest sorgulamaya, tartışmaya ve gerçekliğe dayalı kamu politikası önünde saygı duymaya istekli olmadığımız sürece birçok yönden sahibi olduğumuz bu harika dünyayı bir hiçliğe dönüştürebiliriz; bunun olmaması için elimizden geleni yapmalıyız.

james randi: onlara korku hükmediyor. bu benim tarzım değil, sizlerin de değil. hepimizin içinde büyüdüğü çağ bu, hiç şüphesiz. geçmişe dönmektense 21. yüzyılı bağnaz, kaprisli, acımasız, düzenbaz, soykırımcı, homofobik, kadın düşmanı, ırkçı, kindar ve şiddet yanlısı bir zorbaya olan inanca bir son vererek kucaklamalıyız.

12.6.14

savaş ve barış

tolstoy

iyi biten her şey iyidir.

en iyisi, kırbacı havada tutmaktır; onu koşan hayvanın başına indirmek değil.

büyük insanlar denen kişilerin tarihsel olaylardaki önemleri sanıldığından çok daha azdır.

eylemimiz ne kadar soyutsa ve bu yüzden de başka insanların eylemlerinden ne kadar uzaksa, o kadar özgür ve tersine, eylemimiz başka insanlara ne kadar yakınsa, o kadar özgürlükten uzaktır.

başka insanlarla kurulan en güçlü, en kopmaz, en zorlu ve sürekli ilişki, başka insanlar üzerinde iktidar sahibi olmak denen, aslında gerçek anlamı onlara en yüksek bağımlılık olan ilişkidir.

mutluluk anları nasıl adaletsizce bölünüyor bazen.

bir genç için aydın kadınlardan daha lüzumlu bir şey yoktur.

tekerleklerin yürümesi için yağlama ne kadar gerekliyse, en iyi, en dostça ilişkilerde de yaltakçılık ve övgü o kadar gereklidir.

bu dünyada ödül beklemek doğru değil; bu dünyada onur, doğruluk yok. bu dünyada düzenbaz, kötü olmak gerek.

dünyada en büyük arzumun ne olduğu bana sorulsaydı, dilencilerin en yoksulundan daha yoksul olmayı istediğimi söylerdim.

her şeyi anlamak, her şeyi affetmektir.

yalnız budalalar şanslarına güvenerek kumar oynar.

biz ancak, hiçbir şey bilmediğimizi bilebiliriz. bu da insan üstünlüğünün en yüksek basamağıdır.

mutluluğu başka yerde değil, kendi yüreğinizde arayın. huzurun kaynağı dışımızda değil içimizdedir.

neyin doğru, neyin yanlış olduğunu takdir etmek insanların işi değil. insanlar daima yanıldılar ve yanılacaklar; hem her şeyden çok da, doğru olduğunu sandıkları şeyde.

doğru olmayan şey, başka bir insana kötülüğü dokunan şeydir.

ben hayatta yalnız iki gerçek felaket tanıyorum: vicdan azabı ve hastalık. mutluluk, bu iki kötülüğün uzak olmasındadır.

kendisine karşı kusurlu olduğun ve karşısında kendini haklı çıkarmayı ümit ettiğin, senin için aziz, sana bağlı bir varlık görürsün; sonra birden bu varlık acı çekmeye başlar, ağrılar duyar, yok olur.. neden?

hüzünlü bir gülümsemede öyle hoş bir şey var ki..

her insan kendisi için yaşar, kendi amaçlarına erişmek için özgürlükten faydalanır; şu veya bu hareketi şimdi yapıp yapmayacağını bütün varlığıyla duyar ama onu yapar yapmaz belli bir an içinde yapılan bu hareket geri alınamaz olur, tarihin malı olur ki, burada onun özgür değil, önceden belirlenmiş bir anlamı vardır.

her insanda hayatın iki tarafı var: birincisi kişisel hayat, ki ilgileri ne kadar soyutsa o kadar özgürdür; ikincisi içgüdüsel hayat; kovan hayatı, ki insan burada zorunlu olarak kanunların ona emrettiğini yerine getirir.

savaşa katılan insanlarda, kendi kişisel özelliklerine, adetlerine, şartlarına ve amaçlarına göre şöyle davranıyorlardı: ne iş gördüklerini, kendileri için ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi korkuyor, övünüyor, seviniyor, öfkeleniyor, akılyürütüyorlardı. oysa tarihin aletiydiler, kendilerinden saklı ve bizce anlaşılır bir iş görüyorlardı. değişmez yazgılarıdır bu; toplum içinde ne kadar yükselirlerse o kadar az hürdürler.

beklemeyi bilen için her şey zamanında gelir.

eskilerin bize bıraktıkları kahramanlık destanı örneklerinde tarihin bütün anlamını kahramanlar teşkil eder; bu çeşit tarihin zamanımız için anlamsız olduğu gerçeğine biz hala alışamıyoruz.

dünya olaylarının akışı önceden ve yukarıdan tayin edilmiştir; bu olaylara katılan insanların kendi keyiflerince yaptıkları hareketlerin birbirine uygun düşmesine bağlıdır; bu olaylar üzerinde napoléon'ların etkisi görünüştedir yalnızca.

en parlak, en derin planlar, önlemler bile, savaşı kazandırmazlarsa berbat şeylermiş gibi görünür; her askerlik bilgini de onları, bilgiç bir tavırla eleştirir; savaş kazandıran en kötü planlar, emirlerse çok parlak şeylermiş gibi görünür ve en ciddi insanlar da bu kötü planların üstünlüklerini kanıtlamak için ciltlerce yazı yazar.

düşman tarafından işgal edilen bir şehir, ızrına geçilmiş bir kıza benzer.

insanların onca peşinden koştukları, dört elle sarıldıkları zenginliğin, iktidarın; hatta hayatın bile bir değeri varsa, o da bütün bu şeylerin fırlatılıp atılmasındaki zevktedir.

aşk hayattır. hayattan ne anlıyorsam ancak sevdiğim için anlıyorum. her şey sadece sevdiğim içindir, sevdiğim için vardır. her şey ona bağlıdır.

insan zekası için olayların bütün nedenlerini kavramak olanaksızdır. ama nedenleri arayıp bulmak ihtiyacı insan ruhuna özgü bir şeydir. olayların, her biri ayrı ayrı sebep olarak görünebilen, sayısız ve karışık şartlarına nüfuz edemeyen insan zekası, önüne ilk çıkan, kavranması en kolay açıklamaya yapışır, "işte sebep" der.

insan, yapacağı işler için bir amaç edinir. bin verst yol gitmek için insanın kendisini bu bin verstin ötesinde iyi bir şeyin beklediğini bilmesi gerek. yürüme gücü bulabilmek için insanın toprak hakkında bir fikri olması gerekir.

dünyada korkunç bir şey yoktur. dünyada insanın mutlu ve bütünüyle özgür olacağı bir durum nasıl yoksa, bütünüyle mutsuz ve tutsak olacağı bir durum da yoktur.

yüce ile gülünç arasında ancak bir adımlık mesafe vardır.

sadelik, iyilik ve doğruluk olmayan yerde büyüklük de yoktur.

kaderin iradesini anlayıp kendi iradesini ona tabi kılan seyrek ve her zaman yalnız insanların kaderidir bu: yığınların nefreti, hor görüşü bu adamlara, yüksek kanunları kavramalarının cezasıdır.

uşak için o büyük adam olamaz; çünkü uşağın kendine göre bir büyüklük anlayışı vardır.

pelin, kendi kökleri üzerinde büyür.

erkekler birbirlerine hiç benzemedikleri zaman dost olur, derler.

sosyal hayatın akıl ve mantıkla idare edilebileceği kabul edilirse yaşama olasılığı da yok olur.

insanda kendini -ne kadar önemsiz bir şey olursa olsun- tamamıyla bir şeye adamak yeteneği olduğu bilinir. yine bilinir ki, üzerinde dikkatle durulunca, önemi sonsuzluğa kadar yükselmeyecek önemsiz bir şey yoktur.

evlenmenin amacı aile ise birkaç kez evlenmek isteyen biri belki çok zevk duyacak ama asla aile sahibi olamayacaktır.

sonuçları büyük olan bütün düşünceler genellikle basittir.

kötü insanlar birbirlerine bağlıysalar ve nasıl bir güç oluşturuyorlarsa, namuslu insanların da aynı şeyi yapmaları gerekir. bu kadar basit.