j.g. ballard: biz ayakdeğirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.
susanna tamaro: artık insanın nasıl delirdiğini kolayca anlıyorum; yalnız kalmak ve o sesi kesecek düğmeyi bulamamak yeterli.
turgenyev: hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor; kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmaz.
saul bellow: ihtiyar william james haklıysa, mutluluk enerjinin en üst seviyelerinde yaşamaksa ve dünyaya gelişimizin gayesi mutluluk peşinde koşmaksa, delilik katıksız mutluluktur ve siyasi müeyyidelerle koruma altına alınmalıdır.
hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.
joyce carol oates: delirmek, bir şeyin inanmak istediğimiz gibi olduğuna inanmaktır, öyle olmadığını bilmemize karşın. delirmemek ise insanın en derin ve derinlikli isteklerinin gerçekte olanla hiçbir ilgisi olmadığını kabullenmektir.
ursula k. le guin: hangi aklı başında insan bu dünyada yaşar da delirmez ki?
hamdi koç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hamdi koç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1.10.2021
29.06.2015
uzun lafın kısası
hamdi koç: mutluluk insanı değiştirmez; ama mutsuzluk değiştirebilir.
bertrand russell: yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.
jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.
chuck palahniuk: hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.
mehmet eroğlu: yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.
alfred döblin: iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılayıcı kölelikten başka bir şey değildir.
meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyden feragat etmelidir.
andre maurois: iyi kitapların okunması tıpkı ispanyol hanları ve aşk gibidir: bu kitaplarda, kendinden ne getirmişse ancak onu bulur insan.
oscar wilde: hepimiz çukurun dibindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakmakta.
sait faik: söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
tacitus: güvenlik arzusu her muhteşem ve asil girişimin karşısına dikilir.
william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.
bertrand russell: yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.
jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.
chuck palahniuk: hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.
mehmet eroğlu: yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.
alfred döblin: iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılayıcı kölelikten başka bir şey değildir.
meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyden feragat etmelidir.
andre maurois: iyi kitapların okunması tıpkı ispanyol hanları ve aşk gibidir: bu kitaplarda, kendinden ne getirmişse ancak onu bulur insan.
oscar wilde: hepimiz çukurun dibindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakmakta.
sait faik: söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.
tacitus: güvenlik arzusu her muhteşem ve asil girişimin karşısına dikilir.
william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.
31.05.2015
uzun lafın kısası
alfred döblin: genç yaşta darağacına gitmek, yaşlılıkta yerde sigara izmariti aramaktan iyidir.
andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.
william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.
bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.
konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.
mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.
oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.
sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.
şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.
andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.
william faulkner: kadınlar karmaşık değillerdir ve onlara göre her düğün hiç düğün olmamasından iyidir; bir canavarla büyük bir düğünle evlenmek, bir azizle küçük bir düğünle evlenmeye yeğdir.
bertrand russell: yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.
christopher hitchens: sadece bir anlığına dindarların cennetinin nasıl bir yer olduğunu düşünün. bitmeyen şükran ve tapınmalar, sonsuz feragat ve kendini aşağılamalar; kutsal bir kuzey kore.
jean-claude carriere: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız.
konfüçyüs: geniş bilgisi olmak, sağlam ve içten bir amacı olmak, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.
mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.
oscar wilde: gerçek yaşını söyleyen bir kadına asla inanmayın. yaşını saklamayan bir kadından her şey beklenir.
sait faik: milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur.
şükrü erbaş: tarla kuşu yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.
hamdi koç: kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.
4.07.2014
hamdi koç
güven turan
picus dergisinin eylül sayısında, hamdi koç'la yapılmış bir röportaj var. çoksatar ve pek tutmuş yazarlar arasında artık hamdi koç. onun için de söylediklerinin geniş bir okuyucu bulması kaçınılmaz. konuşmanın cilt cilt ingilizce kitaplar önünde yapılıyor olması da ona bir otorite havası katıyor doğal olarak. ne var ki, lafının endazesi şaşık hamdi koç'un. bir yerde, tutup şöyle diyor:
"sevdiğim kadın yazarlar var, az da olsa, mesela jane austen, mesela georg eliot. bir miktar da virginia woolf'u severim. ama öyle ölüp bittiğim bir kadın yazar da yok. yani jane austen'i severim ama jane austen'sız yaşayabilirim. hadi genelleme yapalım, rahatlayalım: kadın yazarlar olmadan da yaşayabilirim."
ilk tepkim, hemen aklımdan geçmeye başlayan elisabeth bowen, katherine anne porter, isak dinesen, flannery o'connor, ingeborg bachmann, carson mccullers gibi isimlere dur deyip "sen buna yaşamak mı dersin, ilahi hamdi koç" oldu ya, bırakalım bunu bir yana. hatta, ayılıp bayıldığını söylediği henry james'in en beğendiği yanının "adamın" (bu kullanım onun) "nezle bile olmamış"lığı olduğuna göre, çok da ciddiye alınmamalı kadın yazarlar üstüne söyledikleri. ne var ki, koca koca kitapların otoriterliği önünde söylenmiş bu sözler yanıltabilir okurları. hamdi koç hep yabancı yazarlardan örnek verdiğine göre, ben de o alanda kalayım hatta, joyce'u elinden bırakamadığına göre sadece modernist edebiyat üzerinde durayım.
sevmek/sevmemek gibi hiçbir eleştirel değer taşımayan; hatta edebi değer ölçüsü olmayan yaklaşımlar bir yana bırakılırsa, modernist edebiyatın temelinde bir kadın yazar yer almaktadır: gertrude stein. stein'la karşılaşana kadar örneğin apollinaire sembolistlerin çizgisinde sıradan bir şairdir. onu ve max jacob'u ve dolayısıyla bütün bir gerçeküstücü hareketi tetikleyen stein olmuştur. dublinliler'in joyce'u stein'in tender button'daki (1914) metinleri ardından ulysses'in (1922) joyce'una dönüşmüştür. aynı şey ezra pound için de geçerlidir. onun şiirindeki h.d. (hilda doolittle) öncesi ve sonrası arasındaki fark, 19. yüzyıl şiiriyle 20. yüzyıl şiiri arasındaki farktır. joyce ve woolf elbette karşılaştırılamazlar; ama bütünüyle eleştirel ölçütler içinde ele alındıklarında, joyce modernist yaklaşımın göz boyayıcılığı bir yana, bir hayli savruk bir dille yazar. ulysses'in kurgusu da modernizm için bile bir hayli dağınıktır. sadece modernist edebiyatın başlangıcıyla bitmiyor mesele. her şey bir yana tarihsel roman kavramını baştan sona değiştiren; hatta terime yeni bir tanım yapmaya zorlayan marguerite yourcenar'ın adını anmamak bile hiç cinsiyetçi bir yaklaşım içinde olmasa da "doğru dürüst bir kadın yazar yok" savına isyan ettirir insanı.
picus dergisinin eylül sayısında, hamdi koç'la yapılmış bir röportaj var. çoksatar ve pek tutmuş yazarlar arasında artık hamdi koç. onun için de söylediklerinin geniş bir okuyucu bulması kaçınılmaz. konuşmanın cilt cilt ingilizce kitaplar önünde yapılıyor olması da ona bir otorite havası katıyor doğal olarak. ne var ki, lafının endazesi şaşık hamdi koç'un. bir yerde, tutup şöyle diyor:"sevdiğim kadın yazarlar var, az da olsa, mesela jane austen, mesela georg eliot. bir miktar da virginia woolf'u severim. ama öyle ölüp bittiğim bir kadın yazar da yok. yani jane austen'i severim ama jane austen'sız yaşayabilirim. hadi genelleme yapalım, rahatlayalım: kadın yazarlar olmadan da yaşayabilirim."
ilk tepkim, hemen aklımdan geçmeye başlayan elisabeth bowen, katherine anne porter, isak dinesen, flannery o'connor, ingeborg bachmann, carson mccullers gibi isimlere dur deyip "sen buna yaşamak mı dersin, ilahi hamdi koç" oldu ya, bırakalım bunu bir yana. hatta, ayılıp bayıldığını söylediği henry james'in en beğendiği yanının "adamın" (bu kullanım onun) "nezle bile olmamış"lığı olduğuna göre, çok da ciddiye alınmamalı kadın yazarlar üstüne söyledikleri. ne var ki, koca koca kitapların otoriterliği önünde söylenmiş bu sözler yanıltabilir okurları. hamdi koç hep yabancı yazarlardan örnek verdiğine göre, ben de o alanda kalayım hatta, joyce'u elinden bırakamadığına göre sadece modernist edebiyat üzerinde durayım.
sevmek/sevmemek gibi hiçbir eleştirel değer taşımayan; hatta edebi değer ölçüsü olmayan yaklaşımlar bir yana bırakılırsa, modernist edebiyatın temelinde bir kadın yazar yer almaktadır: gertrude stein. stein'la karşılaşana kadar örneğin apollinaire sembolistlerin çizgisinde sıradan bir şairdir. onu ve max jacob'u ve dolayısıyla bütün bir gerçeküstücü hareketi tetikleyen stein olmuştur. dublinliler'in joyce'u stein'in tender button'daki (1914) metinleri ardından ulysses'in (1922) joyce'una dönüşmüştür. aynı şey ezra pound için de geçerlidir. onun şiirindeki h.d. (hilda doolittle) öncesi ve sonrası arasındaki fark, 19. yüzyıl şiiriyle 20. yüzyıl şiiri arasındaki farktır. joyce ve woolf elbette karşılaştırılamazlar; ama bütünüyle eleştirel ölçütler içinde ele alındıklarında, joyce modernist yaklaşımın göz boyayıcılığı bir yana, bir hayli savruk bir dille yazar. ulysses'in kurgusu da modernizm için bile bir hayli dağınıktır. sadece modernist edebiyatın başlangıcıyla bitmiyor mesele. her şey bir yana tarihsel roman kavramını baştan sona değiştiren; hatta terime yeni bir tanım yapmaya zorlayan marguerite yourcenar'ın adını anmamak bile hiç cinsiyetçi bir yaklaşım içinde olmasa da "doğru dürüst bir kadın yazar yok" savına isyan ettirir insanı.
12.03.2010
çiçeklerin tanrısı
hamdi koç
seksin insanlara açtığı kredilerden biri de bu; yani kendini salabilme: iyi bir cinsel performanstan sonra kimse kimsenin akıl düzeyine dikkat etmez.
iyi bir aşk şansa bırakılamaz.
dünyada para kadar göze batan, varlığını duyuran başka bir şey yok.
hasta olduğun, öleceğin ortaya çıkınca herkes senin hala yaşayan biri olduğunu unutuyor. ölecek demek öldü demek onlar için. artık onlardan biri değilsin. ilk önce aranızdaki dil ölüyor. etrafında senin dilini bilen kimse kalmıyor. ana dilinde ölmüş, yabancı dilde yaşayan bir kadın oluyorsun.
müzik bizi ölümün acısı içinde güçlendirir.
kız anneleri sırdaş olur; çünkü günah saklamayı bilir.
düşündüğün şey üstüne düşünmeden düşünmek içhuzuru yolundaki en hayati haldir; insanı istemek, hesap kitap yapmak, korkmak, vazgeçmek zorunda kalmaktan kurtarır. bu zorunluluktan kurtulduğunuz zaman dükkanların, lokantaların, barların, dişçilerin, eczanelerin, tamircilerin, bankaların, bakkalların ve taksilerin çalışma saatleriyle, arada bir de geçmiş zamanın karadüş saatleriyle çatışmalar yaşamanız ihtimali dışında, zamandan da büyük ölçüde kurtulursunuz. hayatında hiçbir şey olmayan bir adamın hayatında zaman da olmamalıdır; onun için hayatta kalmanın en acısız yolu budur.
ölmeyen tek aşk ilk aşktır. kimsenin öldüremeyeceği, intihar da etse kendini öldüremeyecek tek aşk.
herkesten geriye bir şey kalır.
kötü geçirilmiş bir hayat.. hepimiz el ele verip her şeyin içine ettik. hepsi bu. kimse kimseden istediği hiçbir şeyi alamadı; kimse kimseye vermesi gereken hiçbir şeyi veremedi. hiçbir zaman. şimdi alamamanın da verememenin de acısını çekiyoruz. üstelik, o acıyı birbirimizden çıkarmaya çalışıyoruz.
seksin insanlara açtığı kredilerden biri de bu; yani kendini salabilme: iyi bir cinsel performanstan sonra kimse kimsenin akıl düzeyine dikkat etmez.iyi bir aşk şansa bırakılamaz.
dünyada para kadar göze batan, varlığını duyuran başka bir şey yok.
hasta olduğun, öleceğin ortaya çıkınca herkes senin hala yaşayan biri olduğunu unutuyor. ölecek demek öldü demek onlar için. artık onlardan biri değilsin. ilk önce aranızdaki dil ölüyor. etrafında senin dilini bilen kimse kalmıyor. ana dilinde ölmüş, yabancı dilde yaşayan bir kadın oluyorsun.
müzik bizi ölümün acısı içinde güçlendirir.
kız anneleri sırdaş olur; çünkü günah saklamayı bilir.
düşündüğün şey üstüne düşünmeden düşünmek içhuzuru yolundaki en hayati haldir; insanı istemek, hesap kitap yapmak, korkmak, vazgeçmek zorunda kalmaktan kurtarır. bu zorunluluktan kurtulduğunuz zaman dükkanların, lokantaların, barların, dişçilerin, eczanelerin, tamircilerin, bankaların, bakkalların ve taksilerin çalışma saatleriyle, arada bir de geçmiş zamanın karadüş saatleriyle çatışmalar yaşamanız ihtimali dışında, zamandan da büyük ölçüde kurtulursunuz. hayatında hiçbir şey olmayan bir adamın hayatında zaman da olmamalıdır; onun için hayatta kalmanın en acısız yolu budur.
ölmeyen tek aşk ilk aşktır. kimsenin öldüremeyeceği, intihar da etse kendini öldüremeyecek tek aşk.
herkesten geriye bir şey kalır.
kötü geçirilmiş bir hayat.. hepimiz el ele verip her şeyin içine ettik. hepsi bu. kimse kimseden istediği hiçbir şeyi alamadı; kimse kimseye vermesi gereken hiçbir şeyi veremedi. hiçbir zaman. şimdi alamamanın da verememenin de acısını çekiyoruz. üstelik, o acıyı birbirimizden çıkarmaya çalışıyoruz.
10.08.2009
iyi dilekler ülkesi
hamdi koç
kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.
thomas hobbes: kanunun olmadığı yerde adaletsizlik de yoktur.
bu memlekette ses getirmek için faaliyetini ya magazine ya futbola ya da siyasete yaslayacaksın. bak o zaman herkes nasıl peşine düşüyor. bak o zaman nasıl önemli adam oluyorsun. bak o zaman kapının önü de posta kutun da nasıl doluyor. çünkü halkın başka bir duygusal kanalı kalmadı, mesaj alabileceği. bir de belki yunan ve hatta avrupa düşmanlığı üzerine çalışılabilir; bir milliyetçi damar bulup oradan çift şeritli bir yol açılabilir.
utanç, küçük adamların ödediği kefarettir.
nefret genelleme yapmayı öyle sever ki karşısında her zaman bir temsilci bulur; kolaylıkla bulur. inanç ya da nefret; hırs için ikisinden biri şarttır.
insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri izlendiğini bilmemektir.
her askerin içinde körce de olsa saldırıya geçme duygusu vardır; çünkü zekice bile olsa savunma yapmak insanın içindeki cesareti hızla tüketen bir durumdur.
ii. abdülhamit: bizde ne yapılırsa yapılsın muhakkak tenkit edilir.
"ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil"
mutluluk insanı değiştirmez; ama mutsuzluk değiştirebilir.
gurur, bir düşmanda görmek isteyeceğin en son şeydir. gururlu düşman ölüm korkusunu yenmiş düşman demektir.
cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle
üslup her şeydir. bir yazarı yazar yapan şey üslubudur. üslup yoksa istersen allame-i cihan ol, palavrasın.
utançları silen yalanlar var. kendi kendilerine çalışıyorlar ve zaman verilince işe yarıyorlar. bir daha ağrı sızı hissetmiyorsun. hissetmeyince, sorun yok. çünkü çözüm yoksa sorunun da bir alemi yok. insan kendini bile silebiliyor; silip yeniden yazabiliyor.
kimse kanserli bir hastayı hastaneye kaldırmayı kendine iş edinmez ama bir deliyi ya da eski bir deliyi bir yere kaldırmak, paketleyip depoya kaldırır gibi ya da kapatmak, herkesin şehvetle yerine getirdiği bir toplumsal görev, bir insanlık borcudur.thomas hobbes: kanunun olmadığı yerde adaletsizlik de yoktur.
bu memlekette ses getirmek için faaliyetini ya magazine ya futbola ya da siyasete yaslayacaksın. bak o zaman herkes nasıl peşine düşüyor. bak o zaman nasıl önemli adam oluyorsun. bak o zaman kapının önü de posta kutun da nasıl doluyor. çünkü halkın başka bir duygusal kanalı kalmadı, mesaj alabileceği. bir de belki yunan ve hatta avrupa düşmanlığı üzerine çalışılabilir; bir milliyetçi damar bulup oradan çift şeritli bir yol açılabilir.
utanç, küçük adamların ödediği kefarettir.
nefret genelleme yapmayı öyle sever ki karşısında her zaman bir temsilci bulur; kolaylıkla bulur. inanç ya da nefret; hırs için ikisinden biri şarttır.
insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri izlendiğini bilmemektir.
her askerin içinde körce de olsa saldırıya geçme duygusu vardır; çünkü zekice bile olsa savunma yapmak insanın içindeki cesareti hızla tüketen bir durumdur.
ii. abdülhamit: bizde ne yapılırsa yapılsın muhakkak tenkit edilir.
"ehl-i dildir diyemem sinesi saf olmayana
ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil"
mutluluk insanı değiştirmez; ama mutsuzluk değiştirebilir.
gurur, bir düşmanda görmek isteyeceğin en son şeydir. gururlu düşman ölüm korkusunu yenmiş düşman demektir.
cihana bir daha gelmek hayal edilse bile
avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle
üslup her şeydir. bir yazarı yazar yapan şey üslubudur. üslup yoksa istersen allame-i cihan ol, palavrasın.
utançları silen yalanlar var. kendi kendilerine çalışıyorlar ve zaman verilince işe yarıyorlar. bir daha ağrı sızı hissetmiyorsun. hissetmeyince, sorun yok. çünkü çözüm yoksa sorunun da bir alemi yok. insan kendini bile silebiliyor; silip yeniden yazabiliyor.
10.04.2009
melekler erkek olur
hamdi koç
her ilişkinin sorgulanması gereken bir zaman gelir, en başta da evliliğin. önemli olan fazla sorgulamamak, ileri gitmemektir.
hayat bana patrona ilk andaki fikrimi söylemeyi ama hiçbir zaman ikinci kez söylememeyi öğretmiştir. çünkü bizim durumumuzdaki insanlar için sıradan bir şakşakçı olmak nasıl sakıncalıysa, her şeye itiraz eden bir adam olmak da arzu edilir bir durum değildir. doğruyu söyleyeceksin; ama yanlışı yapmayı da bileceksin.
kadının eline düşmeyegör, her şeyine sahip olmak ister.
erkekler hükmedemedikleri bir kadını karşılarında görmek istemezler.
erkekler sonunda hep karılarına dönerler.
doğmamış olması gereken herkes ölüyor. bu da yetmeyecek. doğmuş ve yaşaması gereken bazıları da ölüyor yanısıra; o arada. üstelik içlerinde en iyilerden bazıları da var.
inanmaktan vazgeçmek zorunda kalacağın işlere başlama.
kadınlar niye çok kitap okurlar da doğru kitapları bir türlü okuyamazlar? niye mesela kant'a kafaları basmaz?
geceye ait olmayan, geceden uzak durmalı. çünkü gece kendine ait olmayanı tanır, içine sokmaz, kendi karanlığından daha koyu bir karanlıkla karartır onu, yalnızlığın, yabancılığın karanlığıyla. sen olan o daha koyu karanlığın üzerinden sıyırıp atamazsın; geceyi de, geceye ait olanları da kandıramazsın.
kimse anlamaz; oysa iyi bir mağazada alışveriş yapmanın en büyük tadı, hiç de eşya merakı ya da sonradan görmüşlük değildir; nedir, biliyor musunuz? kendinden istisnai bir uzman yaratmış bir adamın, bazen birkaçının birden, gelip sizin vücudunuzun nasıl daha iyi görünebileceğiyle, daha rahat edebileceğiyle, kendini ifade etmiş hissedebileceğiyle hiçbir doktorun vücudunuzun nasıl daha iyi yaşayabileceğiyle ilgilenmediği kadar yakından ilgilenmeleri, tüm minik kusurlarınızı sanki anne babanız onlarmış da kusurlardan kendi genlerini sorumlu tutuyorlarmış gibi örtmeye çalışmaları, size dünyanın en çok özen gösterilmeyi, en çok üstünde düşünülmeyi, en çok üstüne titrenmeyi hak eden insanı olduğunuzu hissettirmeleridir.
iş hayatı sürprizlerle doludur, gerçek hayatın aksine. iş hayatında kimse gerçekten kötü değildir; aslolan iştir; iş söyler, iş her şeyi değiştirir.
iktisat yapılmaz, edilir. lüzumsuz para harcama, tasarruf yap, borçlanma; dünyanın en büyük iktisatçısı sensin.
ekonominin en özel yanı, yalanları bünyesinde yaşatmayan bir varlık olması. ekonomide hiçbir yalan gizli, hiçbir hata cezasız kalmaz. rakamların ne kadar dürüst, açıksözlü, karakterli ve kinci yaratıklar olduğunu bilemezsin. bir politikacı olarak sen sadece halkı kandırırsın, ekonomiyi değil; ekonomiden anlayanları değil, başka ekonomileri değil. o yüzden sen sen ol, paranı sakla. yoksa yarın o parayı çok ararsın.
aklı devreden çıkmış bir erkek penisten başka bir şey değildir. bir penisi ikna etmek ise bir vajina için çocuk oyuncağıdır.
bir şeyi kabul etmek seni başka bir şeyleri reddetmek zorunda bırakır.
büyük doğrunun olmadığı yerde küçük doğru da olmaz.
bir kadın için başka bir kadından daha büyük bir düşman yoktur.
ölüm kehaneti ve hastalık haberiyle başlayan bir gün her bakımdan özel bir gündür. insandan çok fazla dikkat talep eder; hem de yarattığı moral bozukluğuna aldırmadan.
ciddi ve karakterli şeyler soğuk iklimde yetişir. sıcak; seks, aylaklık ve hafiflik demektir. güneşin altında büyük bir şey yapamazsın, kafan çalışmaz, ruhun çalışmaz, vakit geçirmeye ve eğlenmeye çalışan bir küçük adam olur çıkarsın.
her ilişkinin sorgulanması gereken bir zaman gelir, en başta da evliliğin. önemli olan fazla sorgulamamak, ileri gitmemektir.hayat bana patrona ilk andaki fikrimi söylemeyi ama hiçbir zaman ikinci kez söylememeyi öğretmiştir. çünkü bizim durumumuzdaki insanlar için sıradan bir şakşakçı olmak nasıl sakıncalıysa, her şeye itiraz eden bir adam olmak da arzu edilir bir durum değildir. doğruyu söyleyeceksin; ama yanlışı yapmayı da bileceksin.
kadının eline düşmeyegör, her şeyine sahip olmak ister.
erkekler hükmedemedikleri bir kadını karşılarında görmek istemezler.
erkekler sonunda hep karılarına dönerler.
doğmamış olması gereken herkes ölüyor. bu da yetmeyecek. doğmuş ve yaşaması gereken bazıları da ölüyor yanısıra; o arada. üstelik içlerinde en iyilerden bazıları da var.
inanmaktan vazgeçmek zorunda kalacağın işlere başlama.
kadınlar niye çok kitap okurlar da doğru kitapları bir türlü okuyamazlar? niye mesela kant'a kafaları basmaz?
geceye ait olmayan, geceden uzak durmalı. çünkü gece kendine ait olmayanı tanır, içine sokmaz, kendi karanlığından daha koyu bir karanlıkla karartır onu, yalnızlığın, yabancılığın karanlığıyla. sen olan o daha koyu karanlığın üzerinden sıyırıp atamazsın; geceyi de, geceye ait olanları da kandıramazsın.
kimse anlamaz; oysa iyi bir mağazada alışveriş yapmanın en büyük tadı, hiç de eşya merakı ya da sonradan görmüşlük değildir; nedir, biliyor musunuz? kendinden istisnai bir uzman yaratmış bir adamın, bazen birkaçının birden, gelip sizin vücudunuzun nasıl daha iyi görünebileceğiyle, daha rahat edebileceğiyle, kendini ifade etmiş hissedebileceğiyle hiçbir doktorun vücudunuzun nasıl daha iyi yaşayabileceğiyle ilgilenmediği kadar yakından ilgilenmeleri, tüm minik kusurlarınızı sanki anne babanız onlarmış da kusurlardan kendi genlerini sorumlu tutuyorlarmış gibi örtmeye çalışmaları, size dünyanın en çok özen gösterilmeyi, en çok üstünde düşünülmeyi, en çok üstüne titrenmeyi hak eden insanı olduğunuzu hissettirmeleridir.
iş hayatı sürprizlerle doludur, gerçek hayatın aksine. iş hayatında kimse gerçekten kötü değildir; aslolan iştir; iş söyler, iş her şeyi değiştirir.
iktisat yapılmaz, edilir. lüzumsuz para harcama, tasarruf yap, borçlanma; dünyanın en büyük iktisatçısı sensin.
ekonominin en özel yanı, yalanları bünyesinde yaşatmayan bir varlık olması. ekonomide hiçbir yalan gizli, hiçbir hata cezasız kalmaz. rakamların ne kadar dürüst, açıksözlü, karakterli ve kinci yaratıklar olduğunu bilemezsin. bir politikacı olarak sen sadece halkı kandırırsın, ekonomiyi değil; ekonomiden anlayanları değil, başka ekonomileri değil. o yüzden sen sen ol, paranı sakla. yoksa yarın o parayı çok ararsın.
aklı devreden çıkmış bir erkek penisten başka bir şey değildir. bir penisi ikna etmek ise bir vajina için çocuk oyuncağıdır.
bir şeyi kabul etmek seni başka bir şeyleri reddetmek zorunda bırakır.
büyük doğrunun olmadığı yerde küçük doğru da olmaz.
bir kadın için başka bir kadından daha büyük bir düşman yoktur.
ölüm kehaneti ve hastalık haberiyle başlayan bir gün her bakımdan özel bir gündür. insandan çok fazla dikkat talep eder; hem de yarattığı moral bozukluğuna aldırmadan.
ciddi ve karakterli şeyler soğuk iklimde yetişir. sıcak; seks, aylaklık ve hafiflik demektir. güneşin altında büyük bir şey yapamazsın, kafan çalışmaz, ruhun çalışmaz, vakit geçirmeye ve eğlenmeye çalışan bir küçük adam olur çıkarsın.


