adalet ağaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet ağaoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.02.2013

özgürlük

adalet ağaoğlu

tarihte hiçbirimizin gerçek bir başkaldırısı olmadı. özgürlükler hep belli sınırlar içinde arandı. özgürlük diye, din değiştirildi, tarikat değiştirildi, tiran değiştirildi. bugünkü hayatlarımızın orta çağ hayatından hiçbir farkı yok. yine rahipler, yine tilmizler, yine cinayetler.. farklı olan yalnızca araçlar ve gereçler. özgürlük bilincinin çok yükseldiğini sanıyoruz. doğanın da, kendimizin de tepesine yeni efendiler diktik. özde değişen bir şey yok. özgürlük bilinci nasıl oluyor da hem de bu kez seve isteye kendini şu rezil para ve tüketim dünyasına prangalatıyor? herkes kendine bir efendi seçiyor. kendisi, yalnız kendisi olmaktan korkuyor.

toplum bilincinin "orada kal!" dediği, bütün yüküyle önüne gerilip orada durdurmaya, orada tutmaya azmettiği basamakta dikilip durmak, insan aklı ve duygusu bir üst basamağa çıkmaya en hazır bulunduğu anda, onda katlanılması güç, hatta olanaksız bir tutukluk durumu yaratır. insanoğluna uygulanabilecek işkencelerin en ağırı.. çoktan aşılmış olması gereken basamaklara yeniden dönmeyi başarabilmemizin, kalabalıktan kopmama güdüsünden, toplum bilinciyle uyum sağlamaya yatkınlıkların başka anlamı yoktur. bu yatkınlık, gerçek ilerleyişin önündeki en ciddi tuzaktır. robot, birörnek, tek renk, tek biçim insanlar ortaya çıkarmakta uzun yollar kat etmiş olan, uygarlığın ilerleyişinde olağanüstü bir rol oynadığı halde, bu rolü artık salt kendine gönüllü kulların varlığıyla sürdürebilen teknoloji, devrimine kendi tuzağını da hazırlamıştır. değişik arayışlar, toplum bilinci dışında kalan her türlü olanak bu denli yok edilecekse, insan ilerleme umudunu nereden alacaktır? umut, insani bir yetenek çünkü. makinelerin umudu olmaz. bu noktada yalnızca bip bip buyruklarına uyulur, toplum bilinciyle uzlaşmada öncesiz sonrasız bir yatkınlık edinilir.

bu ülke, düşünce insanlarımızı yerden yere çaldı, onları vurdu, vuramadıklarını yaraladı, bilim yuvalarının dışına kovdu, yetmedi, vatan sınırlarının dışına kovdu ve eğer arada sırada da onlar için birazcık iyi bir şey yapmak zorunda kaldıysa, bunda da hep geç kaldı. onların ya bunayacak kadar yaşlanmalarını ya da ölmelerini bekledi. yaşlılar madalyaların ağırlığını nasıl taşısın? ölüler güneşi ne yapsın?

8.12.2012

ölmeye yatmak

adalet ağaoğlu

dersim'e sefer olur, zafer olmaz.

aşerme, kadının çevresindekilerden bir çeşit ilgi dilenmesidir.

insan kendini tek başına özgürleştiremezse ve tek başına özgürleşme düşü içinde boğulmuşsa, kendinden sonra gelenlerin altına yatmalıdır.

bazı çirkinlikler fırsatsızlıktan önlenir. ama bazı güzellikler de fırsatsızlıktan çirkinleşir. onunla şimdi konuşmak istiyorsam, bu belki de son anda tamamlanabilecek bir şeyi tamamlayabilmek içindir. hiçbir şeyi tamamlayamadan ölmüş olmamak için.

her şey yolunda görünüyordu. artık öyle görünmemeli. otuz yılda hiçbir yere gelinmemişse, bir başkaldırı mutlaka olmalı. bu hiçlik de yaşanmalı. bir boşluğa olanca hızla düşülmeli. bu düşüş gerçek yüzünü göstermeli. bir düşüş yokmuş gibi yaşanılamaz. düşülen yerden yıldızlar seyredilemez. ülkücülük şırıngası ile oscar wilde bilgiçliği arasında asılı durulamaz. bir yere dikilmeli. orada sağa sola bakılmalı.

ince, çok ince düşlerini herkesin kendisine bırakmalı.

sapanca gölü'ne kuzu çevirmeye giderlerdi bazı. göle akşam güneşinin düşüşüne bakar bakar, "cennetteyiz biz, cennet.. cennet.." derdi. belediye başkanı takılırdı: "sanki doğma büyüme adapazarlısınız kaymakamım." o da hemen kondururdu: "eee, reisim, cumhuriyet türkiyesinde vatanın her karış toprağı bizim doğup büyüdüğümüz yerdir. vatanın her köşesi baba ocağımızdır." oradakiler, kaymakamın bir ara nusaybin'e tayin haberi çıkınca başkenti boylayıp işini düzelttiğini bilmemezliğe gelirlerdi.

bir adam bir başka ülkede, bir başka ülke üstüne her şeyi inceden inceye biliyorsa, ondan çekinmek de gerekir.

bir fikirden yana olmakla bir fikir olmak aynı şey değil.

"kadını özgür olmayan ülkenin erkeği de özgür değildir."

en azından bir soru kalmalı geride. bir soru deyip geçmemeli. kişiyi düşünmeye zorlayan bir şeydir küçük bir soru.

"tarihi yeniden yapan el seni de yapıyor."

sonsuza dek cömert olmak için sonsuza dek verilecek bir şeyinin olması gerek.

kişi kendini bilmeden neyi bilebilir ki?

her şeyde haklı ve doğru olmak için her şeyin haklı ve doğru olması gerek.

18.11.2012

hayır

adalet ağaoğlu

her gerçek başlangıç ölümle eşdeğerdir, ölümü seçmek kadar yüreklilik ister.

sanat, içinde yaşanabilecek tek dünyadır. insanın gerçekten özgür olduğu tek yerdir.

parçalanmış değerler karşısında hayatla uyum sağlamak ikiyüzlülüktür.

aşkın kayığı
günlük yaşama çarptı (mayakovski)

faşizm yalnız topla, tüfekle, insanların kıçına cop sokmakla olmaz. haddini bilmezliğin, bırakın aydına, insana saygısızlığın her biçimi faşizmin ta kendisidir.

lin-po: bu dünyadaki yaşam, özlemi çekilen bir yaşam değildir.

bütün iyi ve güzel kitaplar bilinç anlarımızı ışıldatan kitaplardır. bütün tablolar, heykeller, müzik parçaları. avuçlarımızdan kaçan ne varsa, ancak onlarla yakalayabiliyoruz.

hayat; küçükmüş, büyükmüş, azmış, çokmuş demiyor, insanı her olguda yeniden sınıyor.

don't go gentle into the good night
rage, rage against the dying of the light (dylan thomas)

hayat değişecekse, kendini değiştirebilenlerle değişecek, yinelenişe ayak uyduranlarla değil.

elias canetti, büyük bir açıklıkla belirtiyordu: geleceğin gerçeği hem aydınlık hem karanlık, yani parçalanmış bir gerçekliktir.

herkesi, kendi küçük delilikleri ayakta tutar.

tek bir koltuğun bile bulunmadığı yerde yepyeni bir oturup kalkma, yepyeni bir yaşama biçimi elde edilir.

bir şeftalinin, bir üzümün tadı. yaşam başka ne ki?

antonin artaud: isteyerek kopardım kendimi yaşamdan, yazgımı değiştirmek istedim.

fazla aydınlık da sis kadar aldatır. göz kamaşır, hamlıklar örtülür, keskinlikler yumuşar.

edinilmiş alışkanlıklar gibi, incelikler de her zaman pusuda bekler; kendisini gösterebileceği aralıklar kollar; yoksa da yaratır.

kendi hayatını yaşayamayan, başkalarınınkini de öldürür.

hiçbir düş, hiçbir tasarı, hiçbir özlem sandıklarda kalmamalı.

her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu iki sözcüğe bağlı: yinelemeye hayır! aynılaşmaya hayır! aynılığa hayır! her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: hayır!

14.11.2012

bir düğün gecesi

adalet ağaoğlu

aşkın düğünü, kendisidir.

içime yumulup kalmışım. geceler boyu bir tek şey boyuyorum. garip bir tutsaklığın, ilk kez yüz yüze gelinen türden bir yalnızlığın resmini boyuyorum.

"kibir küçüklüktür. ahlaklı insan kendini olduğundan fazla görmeyendir."

coşku ve akıl, mantık ve iyi niyet hiçbir zaman aynı yerde, hele bir bozgun noktasında asla buluşamaz diyebilecek robotlar hala var bu yeryüzünde.

insan kitaplardan ve kürsülerden iyice yere indi mi, artık batsan da, çıksan da yürürsün.

kaş çatmanın, insanlığı geri itmenin gereği yok. ne yaparsan yap, insan gibi yap. ne yaparsan yap, kendinden kaçmadan yap. yalnız başka güçlüklerden değil, kendi güçlüklerinden de kaçmadan yap. devrimse de, sevdaysa da. birini iyi yapan, ötekini de iyi yapar zaten.

insan duygu gölüne balıklama ne zaman dalacağını önden hiç kestiremez. bunun için de en uygun zaman, gerginliğin en uç noktaya vardığı anda sevginin de en uç noktaya vardığı an olmalı.

sevdaya sırt çevrilmez; gençlik, sevdasıyla da, devingenliğiyle de kendini yaşamalıdır.

karl marx: gençliğin eylem biçimi küçük burjuvanın eylem biçimidir. küçük burjuva davranışlarının serüvenciliği, kaypaklığı, sorumsuzluğu ve şiddete, teröre yatkınlığı gençlik eylemlerinde de görülür.

allah kahretsin ya.. bu maskara gece, bu mağmum düğün, en çok gülenimizi en çok ağlatıyor. en aldırmazımız en çok yaralanıyor.

intihar etmeyeceksek içelim bari!

22.08.2010

ruh üşümesi

adalet ağaoğlu

"... hiçbirimiz bu kan ve çürümüşlük kokusunun yatak odalarımıza kadar dağıldığının, sevişmelerimizin içine sızdığının, o sevişmeleri doğrayıp pörsüttüğünün bilincinde değildik..." (yaz sonu'ndan)

şaşkınlık yok. ne birinde, ne ötekinde. bu bakışma böyle olması gerektiği için böyledir. vardır. kendisidir. kendinden başka hiçbir şeyle açıklanamaz.

kadın bunu yanıtlamamıştır. ne istediğini biliyor'u oynadığı sanılmasın; ne istediğini biliyor. neyse ki adam da, bırak ben ısmarlayayım, diyen kocalardan değil. daha doğrusu, zaman içinde kendisini her şeyden sorumlu sanmamayı, kendinden başka herkesi kurtarması gerektiğine inanmamayı, karşılığında da her şeye el koymamayı öğrenmiş olabilir; kadına şunu bunu ısmarlayarak gözüne girmeye ya da ısmarladıklarını iki üst dereceden ödetmeye çalışanlardan olmayabilir.

sahici bir karşılaşmanın değeri ne bir tarafa aittir, ne ötekinin olabilir; sahici bir karşılaşma sahicidir, diye düşündü küçük kadın daha sonra, otelden çıkarlarken. ağzı o kadar acı değil artık; ama görünen görünmeyen bütün dudakları çok acıyor. her şeyin daha ince olacağını ummuştu.

perdeler lekeli olabilir; ama ilk aşk lekesizdir.

saflığı geri getiremezsin.

aşk öğrenilir, seks yapılır.

yemeğini bitiren herkes hemen bir sigara yakmaktadır.

ille de bir seçim yapmak zorunda değilsin. hayatın iki tane ise iki tanedir.

sonuçta, minicik göğüslerinden biri avcumdaydı işte. işte orada güvercin yüreği gibi çırpınıyor, duyuyorum.

donuk gökyüzünde kuşlar kanat çırpmakta.

sarıl bana ruhum, üşüyorum.

hayat, hayatı öldürmezsen hayattır benim anladığım.

panel konuşmacıları yeterince dürüst değiller. örtünüyorlar. vitrinde durmayı seven, soyunmayı da göze almalıdır.

bütün bir hayat, bir kırıntıdan, tek bir sözden, bir bakıştan, elinize değiveren bir elden, bulutun şuradan şuraya ağışından ibaret. kuşların kanat çırparak bu çatıdan kalkıp öteye konuşundan..

"nihan ettim seni sinemde ey mehpare canımsın
benim raz-ı derunum sevdiğim dilber nihanımsın" (dede efendi)

ama beni asıl şaşırtan ya da beni güzel bir güne açan onun birkaç dakikada bir, her yaşta olabilmesi. gülümserken ayrı yaşta, başını düşünceli düşünceli camdan yana çevirince ayrı yaşta, parmakları su bardağının boynunda gidip gelirken büsbütün farklı, martinisini yudumlarken daha başka, garson ve hiçbiri olmadığı zaman ise nereye, hangi yaşa konacağını bilemeyen özgür muhabbet kuşu hali. onun bu, kendi zamanını bulma hali.

giderek kendimize daha kalın kabuklar ediniyoruz, dikenli duyargalarımızı daha çabuk içeri çekiyoruz, dediniz. kabuklu hayvanlara benzedik; öyle ki, titreşimlerimizin suyun gelgitlerine mi, kendimize mi ait olduğunu, ruhumuzun mu, bedenimizin mi üşüdüğünü başta kendimiz, artık kimse kestiremiyor. onun için kabuklarımıza dokunmamız, dokunmamız, denizlerin derinliklerinde, mağaralarında da birbirimizi ve kendimizi aramaya gitmemiz gerek, dediniz. "ömründe tek kadeh devirmemiş insanları sevmem, demediniz de, yanılmıyorsam, tek korkum, ürperişlerin  algılanamayacak kerte unutulmuş, yedi kat yerin dibine gömülmüş olmasıydı, dediniz." ta derinlere de kaçsa, dokunuşların hissedilebileceği anlara sımsıkı sarılmalıyım.

5.02.2010

lütfen

adalet ağaoğlu

"..mına koduğumun!.."

bayram artık bunu güldenhouse sürücüsüne mi söylüyor, onu saygıyla kamyonetine bindirip bayram'a doğru gelmekte olan trafik polisine mi, kendisine mi, yoksa öylece, ortalığa mı, bilinmez. öteki memur, 100 metre ilerde, bir traktörü durdurmuştur. traktöre bağlı taşıyıcı sıkıştırılmış, balyalanmış samanla yüklü. traktör sürücüsünün ardını görmesine olanak vermeyecek kerte yüklü. ağzı sarmısak kokan memur, arkadaşından yana bakıyor: traktörle işi uzun onun. biz de şu işi sonuna bağlayalım.

"ortada şikayet edecek bir şey yokken elin adamını durdurtuyorsunuz bize. pes doğrusu!"

"baktım, anlaşmak zor olacak şimdi memur bey. dilimizi bilmez. yurdumuzu bilmez. el ellerinde.. içim elvermedi.. ne bileyim.."

bayram, bunları söylerken elini memurun omzuna koymaya, onunla bir olduğunu göstermeye, ona açılmaya hazırlanıyordu. memur, onun bu hevesini bıçak gibi kesti:

"maalesef 60 lira ödeyeceksiniz. 30 lirası görev başında bizi oyaladığınız için. öteki 30 lirası, size, yola devam, dendiği halde, yolu hala işgal etmekte olduğunuz için.."

öndeki kamyonetin motoru horuldamaya başlamıştı. bayram'ın beyninde de bir vınlama..

"evet, çabuk olalım lütfen!.."

memur, yan gözle traktör başındaki arkadaşına bakıyor.

"yapma allasen memur bey.. olur mu? ben..."

memur, akı kirli gözleriyle iyice gaddarlaşıyor:

"lütfen çabuk olalım.. lütfen meşgul etmeyelim.."

bu "lütfen"lerdeki lütfensizlik, bu "lütfen"lerdeki kırıp dökücülük bayram'ı, bir daha belini hiç doğrultamayacakmış gibisinden hırpalıyor, tüketiyor. diyarbakır cezaevi'nde "lütfen" eşliğindeki her başlangıcın ardından mutlak tekme, tokat, tükürük, kan, haykırma geldiğini, peşine bunlardan birini ya da hepsini birden takmamış hiçbir "lütfen"in ağızlarda harcanmadığını buluveriyor birden. beyninin derinlerinde, hep ayrı ayrı yerlerde durup durmuş olan "lütfen"lerle o tokatlar, o tekmeler, o tükürükler, kanlar, o haykırmalar ancak şimdi, şurda, memurun akı kirli gözleri önünde birbirine ulanıyor; bir bütünlük kazanıyor: "lütfen bizi yormayın!" "lütfen saklamayın!" "lütfen konuşun, konuşun lütfen!" "lütfen bizi daha fazla meşgul etmeyin!" "lütfen uzatma, it!" "lütfen boş yere oyalama orospu çocuğu!"

bayram 60 lirayı hemen verdi. sonra, çok çabuk kaçtı memurun yanından. balkız'ını hırpalayacağını, motorunu yoracağını hiç düşünmeden, cip hoplatır gibi birkaç kez hoplatarak kaldırıp sürdü yola. yol dümdüz uzanıyor. süslü kamyonet, taa ilerde, artık soluk bir leke olarak görünüyor. karşıdan gelen bir yolcu otobüsü bayram'ın başını döndürmeye yetiyor. gözleri bulanıyor: ne oluyor bana kızım? ne oluyor balkız, ha? uykumuz mu var? hap mı yuttuk?

30.11.2008

uzun lafın kısası

balzac: bir kadının çekilebileceği en güzel yer, baştan başa onun olan bir yürektir.

nicholas malebranche: bize mutluluğu getirecek olanlar hiçbir şekilde duyumsanan nesneler değildir.

john adams: bu dünya, olası dünyaların en iyisi olabilirdi; tabii eğer içinde din olmasaydı.

nadine gordimer: eğer sen denizdeki bir balık ya da ormandaki bir aslan gibi kendi işlevlerine eksiksiz uyum sağlayan sağlam bir insansan başka hiç kimseye değer vermezsin.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

georges bataille: yürek başkaldırdığı ölçüde insanidir. bu, şu demektir: insan olmak, yasaya boyun eğmemektir.

stefan zweig: belirli bir amaç için yaşanmayan bütün hayatlar bir yanılsamadır.

mariana alcoforado: bana yaşattığın mutsuzluklar için yüreğimin derinliklerinden teşekkür ediyorum sana; seni tanımadan önce yaşadığım sakin günlerden nefret ediyorum.

emerson: gerçekten var olan bir sinek, var olma ihtimali olan bir melekten daha önemlidir.

adalet ağaoğlu: bir adamın fikrinde iki ince gül birden olmaz. birinin suyunu öteki, ötekinin suyunu beriki çalar. ne biri onar, ne öteki.

victor hugo: cehalet dehlizini yok edin, suç köstebeğini de yok etmiş olursunuz.

elias canetti: iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan, her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

30.09.2008

uzun lafın kısası

adalet ağaoğlu:
 aşkın düğünü, kendisidir.

edward evans-pritchard: din; korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilgisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

emma goldman: büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ingrid noll: eften püftendir, eften püften insan elinden çıkanlar.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz; gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir, o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

remarque: hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

friedrich engels: gelecek dünya savaşı, dünya yüzeyinden yalnız gerici sınıfları ve hükümdar soylarını değil, bütün gerici halkları da silecektir.

stefan zweig: bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

victor hugo: çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.

chamfort: toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, sefil bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır.

12.04.2008

"fikrimin ince gülü"

adalet ağaoğlu

delice bir yarış, kişinin kendi istemi dışında engelleniverirse, durdurulursa ilk anda huysuzlanırsın. tepinirsin. koşuya yeniden başlamak için ısınmak gerek. zorunlu durmanın gevşekliğinden sıyrılmak.

hakla değil, afla kurtulmak, kendi bileğinle alarak değil, başkalarınca verilerek sahip olmaktır.

orduevi, bütün öteki yapıları sanki bir mavzer dipçiğiyle sağa sola itip kakalayarak, bu itip kakma sırasında bütün o ufak tefek yapıları eğriltip bozarak, bileği güçlü, çalımlı, güzel bir bahçenin ortasında en ön sırayı, salim muhtar caddesi'nin en güzel köşesini kapmış oluyor.

her an ayağı frende; ama her an hep aynı hızda olmak.. her an durmaya hazır bulunmak; ama asla durmamak. hep akmak. hep gitmek. hiç hızdan düşmemek.

bu aptal, dedi içinden. bok mu var da, elindekini avucundakini bir pahalı arabaya yatırıyorsun? bu hep yer be. her gün de değerinden eksilir. metresten farkı yoktur bu arabanın sana şimdi. hem yer, hem yaşlanır.

her adam, deniz gördü mü, onunla diz dize geldi mi, sevdalanırmış. küller eşelenir, korlar ortaya çıkarmış.

bir altından delmişler seni, bir üstünden; salıvermişler bu dünyaya. gayret, diye geldin; gayret, diye gideceksin köpoğlu! koyver ucunu. yaşamana bak.

fikrimin ince gülü
kalbimin şen bülbülü
o gün ki gördüm seni
yaktın ah yaktın beni

bir adamın fikrinde iki ince gül birden olmaz. birinin suyunu öteki, ötekinin suyunu beriki çalar. ne biri onar, ne öteki.

kente göçen köylünün kamburu çok olur.

bilgilerinin çokluğundan kuşkuya düşülüvereceği korkusuyla bilmedikleri bir adresi sokaktan geçenlere soramayan kişiler vardır. sokak başlarına sokak adları okunaklı bir biçimde numaralanmalı. bazı dar, bazı sıkışık anlarda, bunu dilemekle bilgilerinden kuşkuya düşülmesi pahasına hastaya yetişmek arasında, ikincisi adına bir seçim yapmak hemen hemen olanaksızdır bu tür bilgililer için. her şeyi bilmek zorundadır o. her şeyi bilmek, ulaşılması gerekli adresi bulamamaya dek uzanabilir onlar için.

"amına koduğumun!.."

bayram artık bunu güldenhouse sürücüsüne mi söylüyor, onu saygıyla kamyonetine bindirip bayram'a doğru gelmekte olan trafik polisine mi, kendisine mi, yoksa öylece, ortalığa mı, bilinmez. öteki memur, 100 metre ilerde, bir traktörü durdurmuştur. traktöre bağlı taşıyıcı sıkıştırılmış, balyalanmış samanla yüklü. traktör sürücüsünün ardını görmesine olanak vermeyecek kerte yüklü. ağzı sarmısak kokan memur, arkadaşından yana bakıyor: traktörle işi uzun onun. biz de şu işi sonuna bağlayalım.

"ortada şikayet edecek bir şey yokken elin adamını durdurtuyorsunuz bize. pes doğrusu!"

"baktım, anlaşmak zor olacak şimdi memur bey. dilimizi bilmez. yurdumuzu bilmez. el ellerinde.. içim elvermedi.. ne bileyim.."

bayram, bunları söylerken elini memurun omzuna koymaya, onunla bir olduğunu göstermeye, ona açılmaya hazırlanıyordu. memur, onun bu hevesini bıçak gibi kesti:

"maalesef 60 lira ödeyeceksiniz. 30 lirası görev başında bizi oyaladığınız için. öteki 30 lirası, size, yola devam, dendiği halde, yolu hala işgal etmekte olduğunuz için.."

öndeki kamyonetin motoru horuldamaya başlamıştı. bayram'ın beyninde de bir vınlama..

"evet, çabuk olalım lütfen!.."

memur, yan gözle traktör başındaki arkadaşına bakıyor.

"yapma allasen memur bey.. olur mu? ben..."

memur, akı kirli gözleriyle iyice gaddarlaşıyor:

"lütfen çabuk olalım.. lütfen meşgul etmeyelim.."

bu "lütfen"lerdeki lütfensizlik, bu "lütfen"lerdeki kırıp dökücülük bayram'ı, bir daha belini hiç doğrultamayacakmış gibisinden hırpalıyor, tüketiyor. diyarbakır cezaevi'nde "lütfen" eşliğindeki her başlangıcın ardından mutlak tekme, tokat, tükürük, kan, haykırma geldiğini, peşine bunlardan birini ya da hepsini birden takmamış hiçbir "lütfen"in ağızlarda harcanmadığını buluveriyor birden. beyninin derinlerinde, hep ayrı ayrı yerlerde durup durmuş olan "lütfen"lerle o tokatlar, o tekmeler, o tükürükler, kanlar, o haykırmalar ancak şimdi, şurda, memurun akı kirli gözleri önünde birbirine ulanıyor; bir bütünlük kazanıyor: "lütfen bizi yormayın!" "lütfen saklamayın!" "lütfen konuşun, konuşun lütfen!" "lütfen bizi daha fazla meşgul etmeyin!" "lütfen uzatma, it!" "lütfen boş yere oyalama orospu çocuğu!"

bayram 60 lirayı hemen verdi. sonra, çok çabuk kaçtı memurun yanından. balkız'ını hırpalayacağını, motorunu yoracağını hiç düşünmeden, cip hoplatır gibi birkaç kez hoplatarak kaldırıp sürdü yola. yol dümdüz uzanıyor. süslü kamyonet, taa ilerde, artık soluk bir leke olarak görünüyor. karşıdan gelen bir yolcu otobüsü bayram'ın başını döndürmeye yetiyor. gözleri bulanıyor: ne oluyor bana kızım? ne oluyor balkız, ha? uykumuz mu var? hap mı yuttuk?