amin maalouf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amin maalouf etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.06.2022

hasan sabbah

amin maalouf

"düşmanlarınızı öldürmek yetmez. biz cani değiliz, verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz. eylemlerimizi, ibret olsun diye halka açık yerlerde, herkesin içinde gerçekleştirmeliyiz. böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. bununla birlikte infaz edip dehşet saçmak da yetmez, ölmeyi de bilmek gerek; çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimize işlere girişmekten caydırırken, en cesur biçimde ölerek de kalabalığın hayranlığını kazanırız. ve bu kalabalıklardan çıkan insanlar gelip bize katılır. ölmek, öldürmekten daha önemlidir. kendimizi savunmak için öldürüyor; ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. insan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır." (hasan sabbah)

islam alemindeki düşmanları, hasan sabbah ve adamlarını gözden düşürmek için kimi zaman "haşşaşiyun", yani "afyon içenler" diye anmışlardı. bazı doğubilimciler daha ileriki bir tarihte birçok avrupa dilinde "katil" manasına gelecek "assassin" sözcüğünün buradan türediğini düşünmüşler, bu durum da "haşşaşinler/assassins" efsanesine iyice ürkütücü bir renk kazandırmıştı. oysa gerçek farklıydı. alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre hasan müritlerine dinin "esaslarına" bağlı kalanlar manasında, "esasiyun" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

ölmeye kararlı bir adama karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki? her türlü koruma çabası caydırma gücüne dayanır; önemli şahsiyetleri çevreleyen koruma ordularının dehşet saçan görüntüsü, bilindiği gibi, ölümden kurtulamayacaklarını hissettirerek olası saldırganların gözünü korkutmayı amaçlar. ama ya saldırgan ölümden korkmuyorsa? ya şehitliğin cennete giden en kestirme yol olduğuna inanmışsa? ya imam'ın sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "sizler bu dünya için değil ahiret için yaratıldınız. denize atılmakla tehdit edilen bir balık korkar mı hiç?"

hasan sabbah bir gün bir eyalet valisine şöyle yazmıştı: "ben sultan kadar güçlü değilim; ama onun verebileceğinden çok daha büyük zarar veririm sana."

22.04.2022

alamut kütüphanesi

amin maalouf

166 yıl boyunca her türlü istilacıya kafa tutmuş haşşaşiyun kalesi de teslim olmayı tercih etti! cengiz han'ın torunu olan hülagu han bu askeri inşaat mucizesini bizzat gelip gözleriyle gördü; efsaneye göre, orada hasan sabbah devrinden beri el sürülmeden duran ve hiç bozulmamış erzak depoları buldu.

yaverleriyle birlikte kaleyi ve civarı teftiş ettikten sonra askerlerine her şeyi yıkmalarını ve taş üstünde taş bırakmamalarını emretti. kütüphaneyi de esirgemedi. bununla birlikte orayı ateşe vermeden önce, cüveyni adındaki 30 yaşında bir tarihçinin içeri girmesine izin verdi. cüveyni, hülagu'nun isteğiyle, cihan fatihi tarihi'ni yazmakla meşguldü. bu eser bugün bile moğol istilaları hakkında elimizde bulunan en değerli bilgi kaynağıdır. cüveyni, on binlerce yazmanın raflara dizilmiş, paketlenmiş veya rulo yapılmış halde beklediği bu gizemli yere girebildi; dışarıda bir moğol subayı ve el arabasına yapışmış bir asker bekliyordu. o el arabasına sığdırılabilen eserler kurtulacak, geri kalanlar alevlere yem olacaktı. ne metinleri okumaya ne de başlıkların fihristini çıkarmaya vakit vardı.

ateşli bir sünni olan cüveyni, birinci vazifesinin allah kelamını ateşten kurtarmak olduğuna hükmetti. kalın ciltleriyle kolayca ayırt edilen ve hepsi aynı yerde toplanmış mushafları telaşla toplamaya başladı. en az yirmi nüsha vardı; onları üç seferde el arabasına taşıdı ve el arabası hemen hemen doluverdi. peki şimdi hangi kitapları seçecekti? ciltlerin daha düzgün dizildiği bir duvara yöneldi ve orada hasan sabbah'ın otuz yıllık gönüllü inzivası sırasında yazdığı sayısız eseri buldu. bunlardan birini, bir öz yaşam öyküsünü kurtarmayı seçti. daha sonra kendi eserinde buradan bazı bölümleri alıntılayacaktı. yakın bir tarihte yazılmış ve belgelere dayandırıldığı anlaşılan ve mehdi'nin öyküsünü ayrıntılarıyla nakleden bir alamut tarihçesine de rastladı. onu da hemen yanına aldı; çünkü ismaili cemaatleri dışında bu hadiseyi bilen hiç kimse yoktu.

tarihçi, ömer hayyam'ın semerkant yazması'nın varlığından haberdar mıydı? herhalde değildi. böyle bir eserden bahsedildiğini duymuş olsa onu arayıp bulur ve sayfalarını karıştırdıktan sonra kurtarır mıydı? bilmiyoruz. rivayet edilen o ki, gizli ilimlere hasredilmiş bir deste eserin önünde çakılıp kalmış ve onlara öyle dalmış ki saati unutmuş. ona saatin geç olduğunu hatırlatmaya gelen moğol subayının sırtında kırmızı şeritli kalın bir zırh varmış, başındaki miğferin arka tarafı da kabarık bir saç gibi genişliyormuş. elinde bir meşale taşıyormuş. acelesi olduğunu iyice göstermek için, ateşi tozlu bir rulo yığınına yaklaştırmış. tarihçi daha fazla ısrar etmemiş, taşıyabileceği her şeyi hiç bakmadan ellerine kollarına ve koltuk altlarına sıkıştırmış, "gökcisimlerinin ve sayıların ebedi sırları" başlıklı yazma da elinden kayıp düşünce eğilip yerden alma zahmetine katlanmamış.

haşşaşiyun kütüphanesi yedi gün yedi gece boyunca yanmış, hiçbir yedek nüshası da bulunmayan sayısız eser kül olmuş. bunların içinde kainatın en iyi korunan sırlarının bulunduğu rivayet edilir.

1.12.2021

hasan sabbah

amin maalouf

bütün zamanların en korkutucusu olan haşhaşi tarikatını 1090'da kuran hasan sabbah geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir adamdır. 1048'de rey kentinde doğmuştur. burası birkaç on yıl sonra tahran kasabasının kurulacağı yerin hemen yanındadır. efsanede öyle anlatıldığı üzere, gençliğinde şair ömer hayyam'ın çok yakın dostu olmuştur. hayyam da onun gibi matematik ve astronomi tutkunudur. fakat böylesine bir dostluğun gerçek olup olmadığı tam bilinmemektedir. buna karşın, bu parlak adamın hayatını tarikatını örgütlemeye adamaya götüren koşullar bütün ayrıntılarıyla bilinmektedirler. onlara "batınîler" denilmiştir, yani "halkın önünde gözüktüklerinden farklı bir inanç taşıyanlar."

8.08.2021

alparslan

amin maalouf

savaş, semerkant'ta da yakından takip ediliyordu. her üç günde bir kaleyi savunanların yolladıkları bir güvercin geliyordu. asla bir imdat çağrısı olmuyordu bu; erzağın ve insanların tükendiğinden hiç söz etmiyor, sadece düşmanların verdiği kayıpları, şehri kuşatanların arasında salgın çıktığı söylentilerini anlatıyordu. kale kumandanı harezmli yusuf bir anda maveraünnehir'in kahramanı olmuştu.

bununla birlikte sonunda vakit geldi çattı, kaleyi savunan bir avuç asker sayıca çok üstün düşmanla artık başa çıkamaz oldu, kalenin temellerinin altına lağımlar döşenip surlar aşıldı. yusuf soluğu tükeninceye kadar savaştı; ama sonunda yaralanıp esir düştü. başına bela olan bu adamı yakından tanımak isteyen sultan'ın huzuruna çıkardılar onu. karşısında duran kara kuru, ufak tefek, yabanıl, üstü başı kir toz içinde bir adamdı. kollarına sıkı sıkıya yapışmış çam yarması gibi iki muhafızın ortasında, başı dimdik, ayakta duruyordu. alp arslan ise üzeri minderlerle kaplı, ahşap bir sekinin üzerinde, bağdaş kurmuş oturuyordu. iki adam karşılıklı meydan okuyarak uzun uzun bakıştılar, sonra galip emretti:

"yere dört kazık çakın, bunu kollarından bacaklarından bağlayın, sonra da bedenini dört parçaya ayırın!"

yusuf karşısındakini tepeden tırnağa süzdü aşağılayarak ve haykırdı:

"erkek gibi savaşmış birine böyle muamele reva görülür mü?"

alparslan cevap bile vermedi, başını çevirdi. tutsak onu azarlar gibi seslendi:

"hey karı kılıklı, sana söylüyorum!"

sultan bir anda sanki akrep sokmuş gibi yerinden sıçradı. yanında duran yayını kaptı, bir ok çekip taktı ve fırlatmadan önce muhafızlara tutsağı bırakmalarını emretti. yoksa onları da yaralayabilirdi. zaten korkusu da yoktu, o güne dek hedefini asla ıskalamamıştı.

aşırı sinirlendiği için mi, aceleden mi, çok kısa mesafeye ok atmanın zorluğundan mı, nedendir bilinmez, yusuf'u vuramadı ve sultan daha ikinci bir oka uzanmaya fırsat bulamadan, tutsak üzerine atıldı. sekinin üzerinde tünemiş vaziyette savunmasız kalan alp arslan oradan kurtulmaya çalışırken ayağı bir mindere takılıp sendeledi ve yere devrildi. yusuf üzerine çökmüştü bile, elinde de giysilerinin içine sakladığı bir hançer vardı. kafasına bir gürz yemeden önce sultan'ın böğrünü deşecek zamanı buldu yine de. askerler cansız bedeni üzerine üşüşüp lime lime ettiler. ama ölümün dudaklarında dondurduğu o alaycı gülümseyişi silemediler. öcünü almıştı, sultan'ın da günleri sayılıydı artık.

nitekim alparslan dört gün dört gece can çekiştikten sonra öldü. canı ağır ağır çekilirken acı bir muhasebeyle geçen dört gün. dönemin vakanüvisleri sözlerini şöyle naklettiler: "daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum, onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime, 'şu cihanın hakimiyim! benimle kim boy ölçüşebilir?' dedim. allah bu kibrime, bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkumunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı."

27.06.2021

kader

amin maalouf

seksten daha ciddi ne olabilir?

çocukluğunun geçtiği yerleri ziyaret etmek bir mazoşizm uygulamasıdır. insan hayal kırıklığına uğramaya çalışır ve hiçbir sürpriz yaşanmaz, hayal kırıklığına uğrar.

inançlarımız, arkadaşlarımız, bedenimiz, hayat, tarih tarafından ihanete uğramak bizim kaderimiz.

ölüm anının zorunlu bir adabı vardır. eğer insanlığımızı korumak istiyorsak o anın saygınlığına el sürülmemelidir. ölüm döşeğindeki kişi ve onun yaptıkları hakkında ne düşünürsek düşünelim böyle davranmamız gerekir. evet, en kanlı katil söz konusu olsa bile.

ilerleme, adalet, özgürlük, ulus veya din adına alamete bindirilip kıyamete götürülmekten bir türlü kurtulamadık. 

aşktan söz etmek ne kadar soylu bir işse, aşklarını anlatmak da o ölçüde bayağılıktır.

arkadaşların, hayallerini olabildiğince uzun bir süre korumana yardım ederler. tabii, zamanla yitirirsin. ama ne kadar geç yitirirsen o kadar iyidir. yoksa, yaşamak için gereken cesareti de yitirirsin.

komünizm insanları eşitlik adına köleleştirmişti; kapitalizm de ekonomik özgürlük adına köleleştiriyor.

dinlerimiz ve mezheplerimiz birer kabile, dinsel gayretimiz de bir milliyetçilik biçimidir.

bugün dinin her yere sokulmasına ve her şeyin onunla gerekçelendirilmesine öfkeleniyorum. dini her şeye karıştırıyorlar ve ona hizmet ettiklerini sanırken aslında kendi ihtirasları veya kendi delice hevesleri için dini kullanıyorlar. bir gün insanlar hayatlarını fazlasıyla işgal eden dinden bıkacaklar ve kötülerin yanına iyileri de katarak her şeyi inkar edecekler.

uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

26.02.2021

tomanbay

amin maalouf

yılın en son gününde büyük türk yavuz sultan selim kahire'ye girdi. ordudan önce çığırtkanlar kenti dolaşıp kimsenin canına zarar gelmeyeceğini, halkın ertesi günü işinin başına dönmesini duyurdular. günlerden cumaydı. suriye'de tutuklanmış olan halife, kente yavuz'un yanında girdi. bütün camilerdeki cuma hutbeleri, "sultan oğlu sultan, iki kıtanın ve iki denizin hükümdarı, iki ordunun yok edicisi, iki ırak'ın hakimi, kutsal yerlerin hizmetkarı, muzaffer padişah selim şah" adına verildi.

ama bir kişi geri çekilmiyordu. bu kişi tomanbay'dı. kahire tarihinin en kahramanca sayfalarından birini yazabilmek için elinden geleni yapıyordu.

kahire'nin yeni efendisi, her kutsal yeri, her köşeyi, her kapıyı görmek, her korkulu bakışı unutulmaz gölgesiyle silmek istercesine kentin sokaklarında böbürlenerek dolaşıyordu. önüsıra, habercileri hiç durmadan ve yorulmadan, halkın canı ve malı için korku duymasının gereksiz olduğunu duyururken, sultanın birkaç adım gerisinde toplu öldürmeler ve yağmalar süregidiyordu.

ilk kurbanlar çerkezlerdi. memlükler ya da memlük soyundan olanlar hiç duraksanmadan yakalanıyordu. eski yönetimden yüksek rütbeli biri yakalandığı zaman, bir eşeğe ters bindiriliyor, başına mavi bir sarık takılıyor, boynuna küçük ziller asılıyor, öldürülmeden önce kent sokaklarında dolaştırılıyor, öldürüldükten sonra başı bir sopaya geçiriliyor, gövdesi ise köpeklere atılıyordu. osmanlı askerlerinin bulunduğu yerlerde böyle sopalardan yüzlercesi, selim'in dolaşmaktan hoşlandığı bir ölüler ormanı gibi yan yana yere çakılı duruyordu.

başta osmanlıların verdikleri sözlere kanan çerkezler, durumu kavrayınca geleneksel kalpaklarını ya da küçük sarıklarını çıkarıp halkın geri kalanından ayırt edilmemek için büyük sarıklar giymeye başladılar. bunun sonucunda osmanlı askerleri gelen geçeni yakalayıp kılık değiştirmiş çerkezler olmakla suçladılar ve onları özgür bırakmak için fidye istediler. sokaklar boş kalınca askerler bu kez evlere girdiler, kaçmış olan memlükleri aramak bahanesiyle çapulculuğa ve ırza geçmeye başladılar.

yılın dördüncü günü, sultan selim kahire'nin varoşunda, ordusunun en büyük bölümünün bulunduğu bulak'taydı. birçok subayın öldürülmesinde hazır bulundu, kampta yığılmış bulunan yüzlerce cesedin nil'e atılmasını buyurdu, sonra da konuşlandıkları yere yakın bir camiye akşam namazına gitmeden önce hamama girip yıkandı.

gün battıktan sonra ordugaha dönen selim yardımcılarından çoğunu yanına çağırdı. toplantı yeni başlamıştı ki dışarıda olağanüstü bir gürültü koptu. yanmakta olan meşaleler taşıyan yüzlerce deve osmanlıların arasına dalmış, çadırlar yanmaya başlamıştı. karanlık tümüyle basmıştı. kargaşa sırasında binlerce silahlı ordugahı ele geçirdi. başlarında tomanbay vardı. askerleri arasında düzenli birlikler de vardı; ama çoğu halk milis güçlerine katılan sıradan insanlar, gemiciler, sakalar, eski katillerdi. kiminin elinde kama, kiminin elinde de sopa ya da yaba vardı. karanlığın ve şaşkınlığın yardımıyla osmanlılardan çok adam öldürdüler. savaşın en kızıştığı sıra, selim her yandan kuşatıldı; ancak akıllı bir muhafızın yardımıyla kurtulup başka bir yere gidebildi. ordugah artık tomanbay'ın elindeydi. tomanbay hiç zaman yitirmeden kahire'nin her yanına dağılmalarını ve hiç tutsak almamalarını buyurdu.

başkent sokak sokak geri alındı. çerkezler halkın da yardımıyla osmanlı askerlerini kovalamaya başladılar. kurbanlar şimdi amansız cellatlara dönüşmüşlerdi. kaçarlarken camiye sığınan yedi türk'ü yirmi kahireli kovalıyordu. camiye girip minareye çıktılar, oradan halka ateş etmeye başladılar. sonra yakalandılar. boğazları kesilip kanlı gövdeleri minareden aşağı atıldı.

savaş salı akşamı başlamıştı. perşembe günü tomanbay, kendi askerlerinin elinde olan salibe caddesi'ndeki şeyhu camisi'ne gitti. kenti öylesine denetimine almış görünüyordu ki cuma hutbesi bu kez minberlerden onun adına verildi.

fakat üstünlüğü kalıcı değildi. ilk saldırının şaşkınlığından kurtulan osmanlılar harekete geçtiler. bulak'ı yeniden aldılar, kahire'de mahallelere yeniden girdiler, kenti adım adım yeniden ele geçirdiler. tomanbay çarçabuk hendekler kazdırdığı ve barikatlar yaptırdığı daha kalabalık semtleri elinde tutabildi.

sokaklarda savaş hala sürüyordu. varoşları ellerinde bulunduran osmanlılar kentin merkezine girmeye çalışıyorlar; ancak çok büyük kayıplar veriyorlar, çok yavaş ilerleyebiliyorlardı. yine de savaşın sonunun ne olacağı belliydi. askerler ve milis güçleri tomanbay'ın ordugahından kaçıyorlardı. memlük sultanının çevresindeki bir avuç inançlı yandaşı, tüfek kullanabilen birkaç kara askeri ve çerkez muhafızlarla bir gün daha savaştı. cumartesi gecesi, kararlılığını yitirmemesine karşın kentten ayrıldı. yakında bir orduyla gelip işgalcileri kovacağını söyledi.

osmanlıların kente ikinci girişlerinde yaptıklarını nasıl anlatabilirim? bu kez durum, ilk yengilerinde olduğu gibi, kendilerine karşı çıkan çerkezleri yok ettikleri durumdan değişikti. şimdi bütün kahire halkını cezalandıracaklardı. büyük türk'ün askerlerine sokaklara dağılıp soluk alan her şeyi öldürme buyruğu verildi. hiç kimse bu uğursuz kentten çıkamıyordu, bütün sokaklar kesilmişti. kimse kendine bir sığınak bulamıyordu; çünkü camilerle mezarlıklar savaş alanına dönmüştü. halk bu kasırganın geçmesi umuduyla eve kapanmıştı. söylenenlere göre o gün, gecenin son çeyreğiyle güneşin doğuşu arasında 8.000'den fazla insan öldürülmüş. sokaklarda kan seli içinde kadın, erkek, çocuk, at, eşek ölüleri birbirine karışmıştı.

ertesi gün selim, öcün alınmış olduğunu ve kıyımın durması gerektiğini göstermek için çadırının önüne biri beyaz, biri kırmızı iki bayrak diktirdi. bunun tam zamanıydı; çünkü öç alma kıyımı hep o yoğunlukta daha birkaç gün sürseydi, büyük türk'ün bu ülkede ele geçirdiği tek yer büyük bir ölüler çukuru olurdu.

piramitleri yapmak için kaç adam öldü? daha yıllarca çalışabilecek, yiyip içebilecek ve çiftleşebilecek kaç adam! sonra arkalarında hiçbir iz bırakmadan vebadan öleceklerdi. firavunun buyruğuna uyarak emeklerinin, acılarının ve en soylu amaçlarının anısını ölümsüzleştiren piramitleri yaptılar. tomanbay daha farklı bir şey yapmadı. dört gözüpeklik günü, dört saygınlık, dört savunma günü, dört yüzyıllık bir boyun eğmeden ve bükülmeden ve aşağılanmadan daha iyi değil midir? tomanbay kahire'ye ve halkına verebileceği en güzel armağanı verdi: başlamakta olan uzun gecenin karanlığında hep parlayacak olan o kutsal alev.

öğleyin çığırtkanların sesleri ezan seslerine karıştı. binlerce kişi, kadın, erkek, genç, yaşlı, koşar adımlarla zuveyla kapısı yönüne gidiyordu. kapıda gitgide artmakta olan kalabalığın sessizliği çok etkileyiciydi. birden kalabalık aralandı, osmanlı ordusundan yüz atlı, iki yüz yaya askerin geçmesi için yol verdi. arkaları halka dönük olmak üzere tek merkezli üç çember oluşturdular. ortada at üstünde bir adam vardı. görünüşünden tomanbay'ı tanımak çok kolay değildi. başı açık, sakalı karmakarışıktı. üstünde yalnızca kırmızı kumaş parçaları ve gelişigüzel giydirilmiş bir gömlek vardı. ayaklarıysa mavi paçavralarla sarılmış birer yumruydu sanki. söylentilere göre bir bedevi kabile reisinin ihanetine uğrayan tomanbay tutuklanmıştı.

yenik imparator bir osmanlı subayının buyruğu üzerine attan indi. birisi onun ellerini çözdü, kılıçları hazır on iki asker bir anda çevresini sardı. tomanbay kaçmaya çalışacak gibi görünmüyordu. bağları çözülmüş ellerini sallayarak, gözüpeklikle sevgi gösterisinde bulunan halkı selamladı. sonra kendi gözleriyle birlikte herkesin gözleri ünlü kapıya ip yerleştirmekte olan cellada döndü.

tomanbay şaşırmış göründü; fakat dudaklarından gülümseme eksik olmadı. yalnızca bakışları keskinliğini yitirdi. halka, "benim için üçer kez fatiha okuyun." diye bağırdı.

binlerce kişinin mırıltısı her an biraz daha yükselerek duyuldu.

"rahman ve rahim olan allah'ın adıyla. alemlerin rabbi olan allah'a hamdolsun. rahman ve rahim. din gününün sahibi..."

son söz "amin", öfkeli, başkaldıran, uzayan bir çığlıktı. sonra birden kesin bir sessizlik. osmanlılar kendileri de etkilenmişler, duraksamışlardı. sonunda tomanbay onları uyardı.

"cellat, görevini yerine getir!"

ip tutuklu adamın boynuna geçirildi. birisi ipin öteki ucunu çekti. sultan önce bir ayağını kaldırdı, sonra yere düştü. ip kopmuştu. bir kez daha ip bağlandı. gerilim doruğa, dayanılmaz bir noktaya erişmişti. yalnızca tomanbay eğleniyor gibi görünüyordu. sanki kendini, yürekliliğin bir başka biçimde ödüllendirildiği bir başka dünyada duyumsuyordu. cellat ipi üçüncü kez bağladı. bu kez ip kopmadı. bir gürültü yükseldi. iç çekişler, haykırışlar ve dualar. zuveyla kapısı'nda serseri bir at hırsızı gibi asılan, nil koyağını yöneten en yürekli kişi, mısır'ın son imparatoru tomanbay öte dünyaya göçmüştü.

15.05.2020

intihar

amin maalouf

ölümü son çıkış olarak düşüneceksin. bil ki kimse seni bundan alıkoyamaz ve tam da bu nedenle, elinin altında olduğu için onu yedekte tut, sonuna kadar. diyelim ki geceleyin bir kabus gördün. bunun bir kabus olduğunu, başını oynattığın anda kurtulabileceğini bilirsen her şey daha kolay, daha çekilir hale gelir; hatta bir bakarsın ilk başta en korktuğun şeylerden zevk alır olmuşsun. hayat seni istediği kadar ürkütsün, canını yaksın, en yakınların çirkin maskeler taksınlar. hayat bu, de kendi kendine, ikinci kez çağrılmayacağım bir oyun, bir zevkler ve acılar oyunu, bir inançlar ve aldatmalar oyunu, bir maskeler oyunu, bir aktör ve bir gözlemci olarak sonuna kadar oyna, gözlemcilik daha iyidir, ne zaman istersen bırakabilirsin. beni sorarsan, "imdat çıkışı" sayesinde ayaktayım. çünkü emrimde ve onu kullanmayacağımı biliyorum. ama öteki dünyanın anahtarı bende olmasa kendimi kapanda hissederdim, derhal kaçmak isterdim.

31.03.2020

uzun lafın kısası

amin maalouf:
uzun vadede, adem ile havva'nın tüm evlatları yitik çocuklardır.

eduardo carranza: şiir kanını kaynatmıyorsa, aniden sırlara pencereler açmıyorsa, dünyayı keşfetmene yardım etmiyorsa, umutsuz yüreğinin yalnızlıkta ve aşkta, şenlikte ve sevgisizlikte eşlikçisi değilse ne işe yarar?

joel kovel: sevgi, benliği yeni nesnelere açarak yaralanabilir hale getirir.

lawrence grossberg: bir şeye yeterince özen göstermenin, önemseyecek kadar inanmanın mümkün olduğu ve böylece de kişinin bu şeye bağlanıp bütün benliğini hasredeceği yerleri tespit etmek gitgide zorlaşıyor.

nilgün marmara: hayatın neresinden dönülse kârdır!

pascal mercier: kitsch, bütün hapishanelerin en kötüsüdür. parmaklıkları, basitleştirilmiş, sahte duyguların altınıyla kaplanmıştır, bir sarayın sütunları sanır insan onları.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir.

stefan zweig: insanlar sadece bir şeyden yorgun düşerler: kararsızlıktan. yapılan her iş insanı rahatlatır; hatta en kötüsü bile hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

victor hugo: ezilmiş, yıkılmış insanlar arkalarına bakmazlar. kötü talihin peşlerini bırakmadığını bilirler.

oğuz atay: sessiz faziletlerin heykeli dikilmiyor.

ece ayhan: sezai karakoç ile ismet özel insan haklarıyla ilgilenmezler.

goethe: ve budalalar, anlamadıklarını ve anlayamayacaklarını yok ederler.

20.10.2019

hayat

amin maalouf

bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

ayakkabıcının iğnesi köseleye nasıl girip çıkarsa yazgı da bizim içimizden öyle defalarca geçer. korkunç geçişleri varlığımızı belirginleştiren ve şekillendiren yazgı..

karanlık dönemlerden geçmenin yolunun sahte aydınlıkları bir bir aşmak olduğu söylenmez mi? tıpkı dağda, ilkbaharda, insan bir akarsuyun ortasında kaldığında, kıyıya ancak bir kaygan taştan diğerine basa basa geçmesi gibi.

eğer önündeki kapılar bir daha yüzüne kapanacak olursa hayatının sona ermediğini düşün. sona eren şey yalnızca hayatlarının birincisidir ve diğeri başlamak üzere sabırsızlanmaktadır. o zaman bir gemiye bin, seni bekleyen bir kent vardır.

31.03.2019

uzun lafın kısası

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

albert caraco: bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir.

amin maalouf: her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

konfüçyüs: büyük ve üstün insanın yolu gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. kıtlık olduğu zaman bile çift sürülebilir. böylece, bilgi ile kazanç elde edilebilir. üstün insan yoksul kalacağı için değil, gerçeği elde edemeyeceği için endişe duyar.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

ray bradbury: insanlığın en harikulade şeyi bu: hiçbir zaman her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması. çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapılmaya değer olduğunu bilir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

"gerçekten aşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır." (303)

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

howard stern: tüm dinler beni hasta ediyor. din insanları birbirinden ayırmıştır.

vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse,  zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

wilhelm von humboldt: varlığımızın amacı, olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesidir. hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır.

13.02.2019

haşşaşin örgütü

amin maalouf

hiyerarşinin en tepesinde şeyh, imam, her türlü sırrın sahibi hasan sabbah vardı. yakın çevresinde bir avuç propagandacı derviş, yani "dai"ler bulunuyordu, bunlardan üçü şeyhin yardımcılarıydı. biri doğu iran, horasan, kuhistan ve maveraünnehir'den sorumluydu; diğeri batı iran ve ırak'tan; üçüncüsü de suriye'den sorumluydu. onların bir basamak altında hareketin kadroları, yani "refik"ler bulunuyordu. gerekli eğitimi aldıkları için bir kaleye komuta etme, bir kent veya eyalet örgütünü yönetme yetkileri vardı. en yeteneklileri zamanı geldiğinde dai yapılıyordu.

hiyerarşinin daha aşağısında ise "lesik"ler, yani örgüte bağlı olanlar yer alıyordu. bunlar ilme veya şiddet eylemlerine özel bir yeteneği olmayan, tabandaki müritlerdi. aralarında alamut civarından pek çok çoban, ayrıca çok sayıda kadın ve ihtiyar vardı.

daha sonra sıra "mücib"lere, "icabet edenler"e, "teklif verenler"e yani örgüt üyeliğine aday olanlara geliyordu. bunlar aldıkları ilk eğitimin ardından yeteneklerine göre ya refik olmak üzere daha ileri eğitim aşamalarına, ya müritler kitlesine ya da o dönemde yaşayan müslümanlarn gözünde hasan sabbah'ın gerçek gücünü oluşturan kategoriye, "fedai"ler sınıfına doğru yönlendirilirdi. şeyh onları imanı çok sağlam, çok becerikli ve dayanıklı; ama ilme, eğitime fazla yeteneği olmayan müritlerin arasından seçerdi. dai olabilecek çapta birini asla fedai yapmazdı.

fedainin eğitimi, hasan'ın tutkuyla ve incelikle uğraştığı hassas bir görevdi. hançerini gizlemeyi, hiç belli etmeden çıkarmayı, kurbanın tam kalbine veya göğüs bir zırhla korunuyorsa boynuna saplamayı öğrenmek; alamut'la hızlı ve gizli haberleşmenin araçları olan posta güvercinlerine alışmak, şifreli alfabeleri ezberlemek; kimi zaman yerel bir lehçeyi, bir ağzı öğrenmek, yabancı ve düşman bir ortama sızmayı becermek, orada haftalarca, aylarca kendini belli etmeden yaşamak, infaz için en uygun anı kollarken her türlü kuşkuyu yatıştırmayı bilmek; avını bir avcı gibi izlemek, nasıl yürüdüğünü, neler giydiğini, alışkanlıklarını, dışarıya hangi saatlerde çıktığını inceden inceye araştırmak; bazen, çok iyi korunan biri söz konusuysa, yanına kapılanmanın, ona yaklaşmanın, bazı yakınlarıyla dostluk kurmanın yolunu bulmak. iki fedainin, kurbanlardan birinin canını alabilmek için, iki ay boyunca bir hristiyan manastırında keşiş kılığında yaşadıkları rivayet edilir. afyon, esrar kullanan birinden böyle çarpıcı bir bukalemunluk yeteneği sergilemesi beklenemez. ama hepsinden önemlisi, müridin ölüme meydan okuyabilmek için gerekli inancı kazanması; taşkın kalabalık tarafından canı alındığı anda şehitlik mertebesi sayesinde önünde kapıların derhal ve anında açılacağı bir cennete iman etmesidir.

21.11.2018

arapların gözünden haçlı seferleri

amin maalouf

kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

ateş, yakılacak odun miktarından korkmaz.

frenkler, 12. yüzyılda bütün bilim ve teknik alanlarında araplardan çok geridirler. fakat gelişmiş doğu ile ilkel batı arasındaki açıklık tıp alanında daha da büyüktür. 

usama farkı gözlemektedir: lübnan dağındaki murnietra'nın frenk valisi, bir gün şeyzer emiri amcam sultan'a, bazı acil durumluları tedavi etmek üzere bir hekim yollamasını rica eden bir mektup yazdı. amcam bizim oralardan thabet adında hristiyan bir hekimi seçti. bu hekim ancak birkaç gün kaldıktan sonra bize döndü. hastaları bu kadar çabuk nasıl iyileştirdiğini öğrenmek için hepimiz meraktan çatlıyorduk; bu yüzden onu soru yağmuruna tuttuk. thabet şöyle cevapladı: "önüme, bacağında cerahat olan bir şövalye ile vereme yakalanmış bir kadın getirdiler. şövalyenin bacağına bir yakı koydum, çıban açıldı ve küçüldü. kadına da, ateşini düşürmek için perhiz verdim. fakat bir frenk hekimi geldi ve "bu adam bunları tedavi etmeyi bilmiyor." dedi. şövalyeye dönerek ona, "tek bacağınla yaşamayı mı, yoksa ikisiyle birlikte ölmeyi mi tercih edersin?" diye sordu. hasta, tek bacakla yaşamayı tercih ettiğini söyleyince, "bana iyi bilenmiş bir baltayla güçlü bir şövalye getirin." diye emretti. biraz sonra şövalyeyle balta geldi. hekim bacağı bir kütüğün üzerine koyarak, yeni gelene "tek bir kerede kesmek üzere baltanla iyi bir vuruş yap." dedi. adam gözlerimin önünde bacağa ilk darbeyi indirdi; ama kopmadığı için bir daha vurdu. bacağın iliği saçıldı ve yaralı hemen o anda öldü. kadına gelince, frenk hekim onu muayene ettikten sonra, "kafasının içinde ona aşık bir iblis var. saçlarını kesin." dedi. saçlarını kestiler. kadın onların gıdalarını sarımsak ve hardalla birlikte yemeye başladı, bu da veremini ağırlaştırdı. onların hekimi, "demek ki iblis başın içine girdi." diye iddia etti. ve bir ustura alarak kadının başına haç biçiminde çentik attı, kafa kemiğini açığa çıkardı ve onu tuzla ovdu. kadın hemen oracıkta öldü. bunun üzerine şöyle sordum: "bana başka ihtiyacınız var mı?" hayır, dediler ve frenklerin hekiminden bilmediğim birçok şey öğrenerek geri geldim.

selahaddin rahat bir gülümsemeyle şöyle karşılık vermekteydi: "bazı insanlar için para kumdan daha değerli değildir."

her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

30.09.2018

uzun lafın kısası

comte de volney: ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

james joyce: niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

amin maalouf: bütün mutluluklar geçicidir. ister bir hafta sürsün ister otuz yıl, son gün geldiğinde aynı gözyaşları dökülür ve bir gün daha sürsün diye cehennem ateşlerine razı olunur.

nietzsche: az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana.

panait istrati: eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

albert caraco: bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir. bizim tinselliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir.

cesare pavese: hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

j.j. rousseau: aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

emil cioran: bütün çağlar boyunca, özgürlük, bir mistiğin hayatındaki vecd anlarından daha fazla bir yer tutmaz.

jean-claude kaufmann: kabul görme isteğinin toplumun her yerini sarmış olması çok doğal. herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

27.09.2018

tanios kayası

amin maalouf

lamia, güzelliğini bir haç gibi taşırdı.

ilkbaharda ve sonbaharda ten zaaflıdır.

yaratılıştan bu yana geçip giden binlerce yıl olmasaydı yaşadığımız dakikaların hiçbiri olmazdı. atalarımızın art arda gelen kuşakları, onların buluşmaları, vaatleri, kutsanmış birliktelikleri, hatta baştan çıkmaları olmasaydı kalbimizin tek bir atışı bile olmazdı.

en yüksek dağlar en derin vadilere bakar.

on iki havarinin arasından bile bir yahuda çıktı.

bilge adamın sözü, aydınlıkta akan su gibidir. ama insanoğlu her çağda, en karanlık mağaralardan fışkıran suyu içmeyi yeğlemiştir.

halk arasında meczup hiç eksik olmamıştır. biri yok olursa, tıpkı ocağın hiç sönmemesini sağlayan kül altındaki korlar gibi, bir diğeri yerini alır. demek ki insanların bilgelikleriyle dokuduğu perdeyi yırtmak için tanrı'nın parmaklarıyla oynatacağı bu kuklalara ihtiyacı vardır.

her zevkin karşılığı ödenir. fiyatlarını söyleyen kadınları küçük görme.

dudaklarınız birbirine dokundu ve ayrıldı. sanki kendi mutluluğunuzu tüketmiş de başkalarınınkini ezmekten korkuyormuşsunuz gibi. masum muydunuz? masumluk neyi önler? yaradan bile keyfimiz için kuzuları boğazlamamızı söylüyor; ama asla kurtları değil.

yöneticilerin en kötüsü seni sopalayan değil, seni kendi kendini sopalamaya zorlayanıdır.

bir kadın tanıdım. ne ben onun dilini konuşuyorum ne o benimkini. ama merdivenin dibinde beni bekliyor. bir gün gidip kapısını çalacak ve gemimizin yola çıkmak üzere olduğunu ona söyleyeceğim.

düşlerinin kadını bir kaçak, tıpkı senin gibi ve siz, birbirinizde aradınız sığınağı.

"zenginin tanrı katına ermesi, devenin iğne deliğinden geçmesinden çok daha zordur." (incil)

dağ köylerinde hesaplaşma bir kez başladı mı kuşaktan kuşağa sürer. artık onları hiçbir şey durduramaz.

size derebeylik çağının kapandığını haber vermeye geldim. evet, artık kibirli bir adamın bütün kadınları ve genç kızları suistimal ettiği günler geride kaldı.

eğer bir genelev patronunu görmeye gidiyorsam, bakireliğin meziyetleri üzerine söylev çekmesini dinlemek için değildir.

bir kaleyi fethetmenin en iyi yolu içerden müttefikler bulmak değil midir?

ben ayaklarımla düşünürüm. ister istemez yollarda iz bırakıyorum. insanın ayaklarıyla dövdüğü ve başına doğru çıkan düşünceler insanı rahatlatır, canlandırır; başından ayaklarına doğru inenler ise hantallaştırır, cesaretini kırar.

vaktiyle araplar arasında edilen her bilgece söze bir deve hediye ederlermiş.

o vakitler gökyüzü o kadar basıktı ki kimse dimdik ayakta duramazdı. yine de hayat vardı, arzular ve şenlikler vardı. bu dünyada asla en iyi şeyin olması beklenmese de en kötüden kurtulma ümidi her gün besleniyordu.

senin tek emelin, babanın şeyhin elini öpmesi gibi, her sabah şeyhin oğlunun elini öpmek olamaz. kendin için yaşamak istiyorsan okumalı ve zenginleşmelisin. önce tahsil, sonra para. tersi değil! çünkü paran olduğunda tahsil görmeye ne sabrın olur ne de yaşın müsaade eder. önce tahsil ama gerçek anlamda tahsil; yoksa yalnızca o iyi niyetli papazın okulunda değil!

sen tanios, çocuk yüzünle ve altı bin yıllık başınla, kandan ve çamurdan ırmaklar geçtin, lekesiz çıktın. bedenini bir kadının bedenine daldırıp çıkardın, birbirinizden ayrılırken bakirdiniz ikiniz de. bugün yazgın tamamlandı, nihayet yaşamın başlıyor. in artık kayandan, dal denize! hiç olmazsa bedenin tatsın tuzun tadını.

arkamda dağ yükseliyor. ayaklarımda, gün batımında çakalların sesi duyulan vadi uzanıyor. orada, uzaklarda denizi görebiliyorum. ufka doğru dar ve uzun bir yol gibi uzanan denizi.

20.06.2018

arap alemi

amin maalouf

1967 bozgununun ertesinde geçen bir öyküde, mısırlı üst düzey bir sorumlu, olan biten karşısında öfkeden deliye dönmüş bir halde, sovyet büyükelçisine patlıyordu: "bize sattığınız silahlar beş para etmez!" diplomatın yanıtı şöyleydi: "aynı silahları vietnamlılara da verdik."

bir sünni militan şii ailelerin gittiği bir pazar yerini havaya uçurmak üzere bomba yüklü bir kamyonun direksiyonuna geçince ve bu katil, bazı fanatik vaizler tarafından "direnişçi", "kahraman" ve "şehit" olarak adlandırılınca, başkalarını suçlamak artık hiçbir işe yaramaz, asıl vicdan muhasebesi yapması gereken, arap alemidir. neyin savaşını vermektedir? hala hangi değerleri savunmaktadır? inançlarına nasıl bir anlam yüklemektedir?

bin yıl, üç yüz yıl ya da elli yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, batı'nın kimi alanlarda hala devam eden, hatta hızlanan göz alıcı ilerlemeler kaydettiği yadsınamaz. oysa arap alemi bugün dibe vurmuş durumda; evlatlarını, dostlarını ve aynı şekilde tarihini utandırıyor.

3.04.2018

sınıfın onuncusu

amin maalouf

noel tatili için evde bulunduğum bir gün, annem okulumdan posta ile gönderilen karnemi aldı. zarfı açtı, notlarıma baktığı sırada, benim de karşısında bir taburede oturmamı istedi.

incil bilgisi: a, yani çok iyi. fransızca: c, yani orta. ingilizce: b, yani iyi. arapça: b, yani o da iyi. geometri: c. biyoloji: b. yerbilim: b. tarih: b. hal ve gidiş: a. uygulama: a.

- aferin, dedi bana, iyi çalışıyorsun, senden memnunum.

sonra, arka sayfayı çevirdi, kaşlarını çattı ve bağırdı:

- ne? sınıfın onuncusu musun yalnızca?
- ama anne, bir saniye önce bana aferin dedin!
- onuncu, ha! utanman gerekiyor!
- onuncu olmanın ne önemi var, notlarım iyiyse?
- hiçbir şey duymak istemiyorum. oğlumun karnesinde onun onuncu olduğunu bir daha görmek istemiyorum!

annemin kulaklarımda çınlayan o sözüyle okula geri döndüm: "oğlumun karnesinde onun onuncu olduğunu bir daha görmek istemiyorum!" kendime şunu sorup duruyordum: ne yapmalıyım? onu memnun etmek için ne yapmalıyım?

daha fazla çalışamazdım, o zamana kadar elimden gelen çabayı göstermiştim. buna karşılık, ötekilerin benim kadar başarılı olmamasını sağlayabilirdim. evet, çözüm buydu, onların önüne geçmek için bundan böyle davranışımı değiştirecektim. örneğin, dokuzuncu olan öğrenci gelip de benden bir geometri problemini çözmek için kendisine yardım etmemi istediğinde, onu reddedecektim. dost olduğumuzu, ona yardım etmemin doğal olduğunu söyleyerek bana baskı yapacaktı belki. bunun önüne geçmek için, ilk fırsatta onunla dalaşacaktım; böylece, bir daha bana hiçbir şey sormayacaktı, ben de ona yardım etmek zorunda kalmayacaktım.

aynı şekilde, bir derste öğretmenin bir konu üstünde özellikle durduğunu ve sınavda bunu bize olasılıkla soracağını fark edecek olursam, daha önce hep yaptığım gibi, bunu herkese söylemekten kaçınacaktım; tersine, o bilgiyi kendime saklayacak, sınav bitince öğrenciler o soruya hazırlanmadıklarından yakındıkları sırada, ben buna üzüleceğime, içim sevinçle dolacaktı.

işte böyle, davranışlarımı bütünüyle değiştirmeyi öğrenmem gerekiyordu. örneğin, öğrencilerden biri hastalanacak olsa, şimdi yaptığım gibi, derslerinden geri kalmaması için, ona gidip o gün sınıfta neler yaptığımızı anlatmayacak, onun başına gelene sevinecek, içimden onun uzun süre hasta kalmasını dileyecektim; buysa onun yarışmanın dışında kalmasını sağlayacak, bana da onun önüne geçme fırsatını verecekti.

göreceksin anne, baştan aşağı değişeceğim, söz veriyorum sana. gelecek karnede oğlun sınıfın onuncusu olarak kalmayacak!

19.11.2017

afrikalı leo

amin maalouf

bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar.

"yitik bir ülke, çok yakın bir akrabanın ölüsü gibidir. onu saygıyla göm ve sonsuz yaşama inan."

bir insan ister altın, ister akıl yönünden varsıl olsun, bunlardan yoksun olanlarla konuşurken çok dikkatli olmalıdır.

ıssız bir yerde bir kadın bir aslanla karşılaşırsa eteğini kaldırıp belli yerini göstermesi yetermiş. hayvan kükreyerek arkasını döner gidermiş.

12 yaşındayken hayvanlarla insanları karşılaştırdığımda hayvanların daha zararlı olacaklarına inanırdım.

şunu bil ki genç konuğum, ulu tanrı'nın bir insana verebileceği en büyük armağan, onun kervanların gelip geçtiği dağlarda doğmasını sağlamaktır. kervan yolu bilgi ve varsıllık getirir. dağlarsa koruma ve özgürlük sağlar. siz kent insanları için altın ve kitap kolay ulaşabileceğiniz yerlerdedir ama önlerinde boyun eğdiğiniz sultanlar da vardır.

en değer verdiğim anılarım yalımlar arasında kaldı.

nitelikli bir erkeğin, durumuna uygun düşmeyen bir biçimde hafifleşmeden duygularını açığa vuramayacağını çok iyi biliyordu.

sultanların aptallığı, yazgının akıllılığıdır.

eğer bir insanın ağzında dili varsa, hiçbir zaman umarsız değildir.

bir insan piramitlerin yakınındaki bir kulübede mutluluğu bulabilmişse, niye bir sarayın düşlerini kurar?

31.12.2016

uzun lafın kısası

charles bukowski: her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız.

amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!

benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.

james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.

kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.

maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.

rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

30.12.2016

doğu'dan uzakta

amin maalouf

aşk dediğiniz, "dostluk", "arzu", "tutku" veya tanrı bilir başka hangi ismi taşıyan beyaz veya siyah ya da altın sarısı veya pembemsi kablolardan ayırmak gereken kırmızı bir kablo değildir.

simone weil: kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

arkadaşlarıma yaşadığım son aşk gecesini anlatabileceğim ve bunun böbürlenme veya edepsizlik sayılmayacağı bir çağda yaşamak isterdim. bizimki gibi toplumlarda utanç zorbalığın bir aracıdır. dinler boynumuza yuları geçirmek ve yaşamımıza engel olmak için suçluluk ve utancı icat etmişlerdir. eğer erkekler ve kadınlar ilişkileri, duyguları, bedenleri hakkında serbestçe konuşabilselerdi, tüm insanlık daha gelişkin, daha yaratıcı olurdu.

insan okumayı biliyorsa iki göz iki eşten daha yararlıdır.

tanrı olmak istiyorsan önce görünmez olmalısın.

insan batışı geciktirmeye çabaladıkça onu hızlandırma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.

vicdan yumağını çözmek de en az duygu ipliklerini çözmek kadar zordur.

hayat yolunda ilerlerken sadece ihanet ile sadakat arasında tercih yapmak zorunda kalınsaydı işler kolaylaşırdı. ama insan çoğunlukla iki bağdaşmaz sadakat veya -bu da aynı kapıya çıkar- iki ihanet arasında tercih yapmaya zorlanır. bu işler böyledir. bazen yirmi yaşında verilen taahhütler bir daha inkar edilemez, en şerefli yol yine de onları üstlenmeye devam etmektir. 

parmaklarının arasında, sevgili bir varlığın canına kıydığını haber veren bir mektup tutmak, bir insanın yaşayabileceği en kötü tecrübelerden biridir.

telefon, insanı tuzağa düşüren, aldatıcı bir haberleşme tarzıdır. konuşanların arasına sahte bir yakınlık duygusu yerleştirir; dolaysızlığı ve yüzeyselliği teşvik eder ve tarihçiler açısından en büyük sorun, geride hiçbir iz bırakılmamasıdır.

29.09.2016

uzun lafın kısası

amin maalouf: yalnızsın, yoksulsun, seninkiler tarafından yadsındın ve evreni fethe gidiyorsun. gerçek başlangıçlar böyle belli olur.

sylvia plath: basılmamış bir yazı yığını kadar kokuşmuş bir şey olamaz.

charles chaplin: kötü günleri görmezseniz mutlu günlerin değerini anlayamazsınız.

benjamin franklin: ufak bir ihmal büyük zararlar doğurabilir. çividen yoksunsa nal elden gider, naldan yoksunsa at elden gider, attan yoksunsa binici elden gider.

epikuros: mutlu ve ölümsüz yaratığın hiçbir işi yoktur, hiç kimseye de bir iş çıkarmaz.

gustave flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

jane austen: akıl soranlar ancak yanlış karar verecekleri zaman, vicdanlarının sesini susturmakta yardımcı aradıkları için sorarlar.

kierkegaard: bir kız ilk bakışta ideali uyandıracak kadar derin bir izlenim bırakmıyorsa onun gerçeği de pek arzulanacak bir şey değil demektir.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

maurice duverger: ezilen sınıflara, ölümden sonraki sonsuz yaşamda, hak edenlerin eşit olacağını vaat ederek, bu dünyadaki kaderlerine razı olmalarını telkin eden din, aslında egemen sınıfın hizmetindedir.

orhan pamuk: bütün katiller, sanıldığının aksine, inançsızlardan değil, fazla inananlardan çıkar.

rollo may: insan, en büyük iflası içinde tekrar bir şey yapabilecek duruma gelene kadar kişiliğini koruyan bir mucizedir.