29.6.15

uzun lafın kısası

hamdi koç: mutluluk insanı değiştirmez; ama mutsuzluk değiştirebilir.

bertrand russell: yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.

jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.

chuck palahniuk: hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.

mehmet eroğlu: yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.

alfred döblin: iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılayıcı kölelikten başka bir şey değildir.

meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyden feragat etmelidir.

andre maurois: iyi kitapların okunması tıpkı ispanyol hanları ve aşk gibidir: bu kitaplarda, kendinden ne getirmişse ancak onu bulur insan.

oscar wilde: hepimiz çukurun dibindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakmakta.

sait faik: söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.

tacitus: güvenlik arzusu her muhteşem ve asil girişimin karşısına dikilir.

william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.

14.6.15

seviyordum sizi

puşkin


ey yaşam düşü! uç git, acımam sana
o boş görüntü karanlıkta yitip gitsin
aşkın acısıdır değerli olan benim için
öleyim ne çıkar, severken öleyim ama

bir şey var ki çölünde senin
ruhumu altüst etmeye yeterdi

aşkın, umudun, dingin şöhretin
aldatısı uzun sürmedi
dağıldı şölenleri gençliğin
uyku gibi, sabah dumanı gibi

ey, can attığım sınırı benliğimin
ne kadar çok senin kıyılarında
dolaştım, sessiz ve başım dumanlı
gizli bir kararın hüznü ruhumda

yeryüzü yazgısı her yerde
nerede birazcık iyilik varsa
ya aydınlanma, ya tiran tetikte

hem hüzün hem hafiflik var içimde; kederliyim
seninle dopdolu, aydınlık bir keder bu
seninle, sadece seninle.. hiçbir şey
bozmuyor, tedirgin etmiyor üzgünlüğümü
ve yürek yeniden tutuşuyor, seviyor yeniden
sevmemesi olanaksız çünkü

ey dostlar! halkın ezilmediğini görecek miyim bir gün
ve köleliğin düştüğünü çarın işaretiyle
ve sonunda doğacak mı yurdumun üzerinde
güzel şafağı bilginin ve özgürlüğün

nicedir, ben, yorgun köle, kaçıp gitmektir istediğim
uzak sığınağına çalışmanın ve lekesiz bir esenliğin

10.6.15

şibumi

trevanian

dünya artık cehennem korkusunu ve ruh kurtarma numaralarını satmak için iyi bir pazar olmadığına göre, tanrı tüccarları da sosyal ve siyasal konulara yönelmişlerdir.

şiddet her zaman, yaşamak için verilen bir mücadeledir.

insanın kişiliği hiçbir davranışında, go oynayışındaki kadar belli olmaz. filozoflar ve savaşçılar için go ne ise, muhasebeciler ve tüccarlar için de satranç odur. go ile satrancın farkı, felsefeyle muhasebe defteri tutmanın farkıdır.

rastlantı dediğimiz şey kaderin bir numaralı silahıdır.

çağlar boyunca çeşitli kültürlerde pek az şanslı kişi sükunete ve doğayla birleşme düzeyine çabalamadan ulaşabilmiştir. bilge insanlar bunu elde edebilmek için disipline ve meditasyona yönelirler. aptallar ise aynı noktaya ilaçlar alarak varmaya çalışırlar.

öğütler ancak öğüt verene yararlıdır.

deneyim sahibi kişiler her zaman garip sürprizlerin kaderin en belirgin niteliği olduğunu söylerler.

diplomasideki temel fonksiyon, söylenen şeyin anlamını gizlemektir.

şibumi; içine kapalı, gösterişsiz güzellikler için kullanılan japonca bir sözcüktür.

aptal bir dost, akıllı bir düşmandan daha tehlikelidir.

sathi insanların yaraları kolay sağalır. bir yastığa ne kadar yumruk atsan onu çürütemezsin.

işin doğru yapılmasını istiyorsan en meşgul adama yaptır.

insan, hayatının son anlarına yaklaşınca kendi kişisel farsı içindeki önemsiz karakterleri düşünmeye fazla vakit ayırmıyor. işin en acı yanı da, insanın kendi biyografisi dışındaki her biyografide, önemsiz bir karakter olduğunu fark etmesidir.

her saat yaralar, sonuncusu öldürür.

9.6.15

ölüdoğa

enis batur

ağaçlar tanırdık, şiirleri yarıda kalmış bir çocuğun uzağa bakan gözlerinden dallanırlardı. biraz acıydı sessizlik biraz yırtıcı. bir gölge gibi geçici belirirdi akşam.

birdenbire başlıyor: yağmur, yağmur sonrası, yağmur sonrası kokusu. gölgemizi sürdürüyoruz gece boyu; başımızı kaldırsak o unutulmaz gök, umulmaz, ölümlü toprak eğsek başımızı, kanayan göğsünden.

uzaktan yangın sandığımız bir serinlik vuruyor topal bir çocuğa olanca yanlışlığı ile bakan yüzümüze: toplanıyoruz bir anda, aynaları gizlemeye gözlerimizin kuytu irisinde, toplanıyoruz ve birdenbire başlıyor: sessizlik, ışık ve havalanıyor çözümlenmez kuşu içimizin.

duruyor okunaksız sözlüklerde arıyoruz adını, genliği artan sesini, boşluğu yırtan ve vurgulanan silik duyularımızda; bilinmedik bir harfi ya da soluk bir heceyi tanımlayarak katılan bütün sustuklarımıza.

ağaçlar tanıyoruz, sanrılar ve geceler, karanlıktan sökülüp gelen, sağanağın ürkütücü yeşili beslediği güzden güç alarak gölü kuşatan. birdenbire oluyor her şey: yürürlükten kalkmış acı silkiniyor usun zincirinden ve havalanıyor çözümlenmez içimizin kuşu, yağmura doğru, çarparak havayı yüzümüzde açılan çiçeğine yaranın.

8.6.15

spartaküs

howard fast

bu, uzun yıllar önce yaşanmış, isimleri asla unutulmayan cesur kadınların ve erkeklerin hikayesidir.

düşünemeyen hayvandan düşünen hayvan daha iyidir.

insanlar hiçbir zaman oldukları gibi görünmezler. işte bunu anladığınız anda bir insanı tanımaya başladınız demektir.

insanoğlunda, kendi yarattığını daima ilk olarak kabul eden bir karakter vardır.

cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.

insanları hayvanlaştırmazsanız oturup melekleri hayal etmezler.

bütün insanların, hatta en fakir ve çirkinlerinin bile kendilerine mahsus aşk, sevgi, öpücük, neşe, oyun ve şarkıları vardır; ama yine de hepsi ölmekten korkar. hayatın artık hiçbir anlamı kalmadığı zamanlarda bile ona sıkı sıkı sarılırlar. yalnız, yuvalarından uzak oldukları, vatanlarına dönmek ümidini tamamen kaybettikleri anda bile hayatı severler. bütün acılarıyla, zulümler ve alçaklıklar içinde bile hayatın bir değeri vardır.

korku ve aşk hiçbir zaman bir arada olmaz.

düşünce filozofun arkadaşı, kölenin ise düşmanıdır.

biz diyoruz ki, onlardan, çürümüş senato'dan, roma'dan bıktık. kanımızı, kemiklerimizi sıkarak elde ettikleri servetten, ihtişamdan bıktık. efendilerin kırbaçlarının şarkısından bıktık. asil romalıların bildiği tek şarkı bu. fakat artık bu şarkıyı dinlemek istemiyoruz. sulh sükun içinde, birbirimizle kardeşçe yaşamalıyız.

iyi yemek dünyanın en iyi ilacıdır.

hayatın bir köleye bile tanıdığı iyilikler vardır. bir köle de hür insanlar gibi öleceği zamanı bilmez.

hayat, hayatın karşılığıdır.

adalet; kuvvetlinin, canı istediği zaman kullanabileceği bir alettir. ahlak tıpkı tanrılar gibi zayıfların yarattığı bir hayaldir.

köleleri yenmekte şanlı bir taraf yoktur.

aşk; sevişenlerin gözlerinden, yürüyüşlerinden, konuşmalarından, birbirine düğümlenen parmaklardan okunur.

bir zaman gelir ki, insan verdiği kararları yerine getirmek zorunda kalır.

gün ışığı insanın korkularını, endişelerini dağıtır. fakat gün ışığını herkes aynı memnuniyetle karşılamaz. mahpus, kendisini saran, ısıtan ve rahatlatan geceyi sever.

eğer savaşta yaşamak istiyorsan asla kuvvetlerini parçalama. eğer çarpışacaksan hücuma geçmeyi bil. yok hücuma geçmeyeceksen muharebeden kaçın. harp edeceğin zamanı, yeri kendin seç, kararı asla düşmanına bırakma. sakın kuvvetlerinin düşman tarafından çevrilmesine izin verme. düşmanının en zayıf olduğu yerden hücum et.

bir köle her zaman bir köledir.

insanlar iki noktada pek yetenekli olduklarına emindirler: kitap yazma ve bir orduya kumanda etme. gerçekten de insanı hayrette bırakacak kadar çok aptal bu iki işe kendilerini verirler.

hiç kimseye güvenme, asla hayal kırıklığına düşmezsin.

mister pickwick'in serüvenleri

charles dickens

kadınlar hayatımızın büyük desteği ve tesellisidir.

büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.

kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.

insanlar güneşi bütün ihtişamıyla görebilmek için erken kalkmalılar; zira parlaklığının bütün gün sürdüğü çok enderdir.

zaman olur, cehalet saadettir.

henry fielding: erkek ateş, kadın kavdır; şeytan onları tutuşturur.

ruhumuzda yanan ateş, dünyevi sıkıntıların ve dertlerin ağır yükünü taşıyan bir hamal düğümüdür; ateş söndüğü an o yük artık taşınamayacak kadar ağırlaşır, altında çökeriz.

"her mermiye konaklayacağı bir yer bulunur."

umutsuzluk, felaketin ilk zalim saldırısına nadiren eşlik eder. sınanmamış arkadaşlıklara hala güvenir insan; mutlu günlerinde dostların ihtiyaç duyulmazken bol keseden sundukları hizmetleri hatırlar; mutlu tecrübesizliğinden ötürü henüz umudunu yitirmemiştir ve ilk şokun altında ne kadar eğilse de hayal kırıklığı ve ihmallerin samyeli altında boynu bükülene kadar o umut, yüreğinde kısa bir süre yeniden canlanır.

yanlış adama gülmek her zaman tehlikelidir.

yoksulların kayıplarından sakin sakin söz açıp bunun ölen kişi için acı çekmekten mutlu bir kurtuluş, geride kalan içinse tanrı'nın merhameti sayesinde masraftan tasarruf olduğunu söyleyenler hiç bilmezler bu kayıpların ne denli dayanılmaz acılara malolduğunu.

sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur. 

bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.

yeryüzünde bütün saray adamlarının adetidir: kralın tekmelediğini sen de tekmeleyeceksin, kucakladığını kucaklayacaksın.

avukatlar iki tür kötü tanık vardır derler: isteksiz bir tanıkla fazla istekli bir tanık.

herkes kendi hesabına içerken çok iyi arkadaşlık ederiz; ama başkası uğruna kendine zarar vermeye hiçbirimiz yokuzdur, hiçbir zaman.

gariptir benim hayatım. bir acayip hikayedir. olağanüstü değilse de bambaşkadır.

7.6.15

person of interest

yalnızca paranoyaklar hayatta kalır.

kötü adam olmaya çalışmaktaki en büyük sorun, her zaman senden de kötü birisinin olmasıdır.

önceden öngörülebilir hareketlerimiz varsa, o zaman çok zayıf oluruz.

yeterli zaman verilirse her sisteme bir şekilde girilebilir.

bilmek her zaman en iyisi değildir.

bir kavgayı kaybetmenin en kolay yolu, düşmanını tanımadan hareket etmektir.

ne aradığınıza dikkat edin; yoksa aradığınızı gerçekten bulursunuz.

başımıza gelecekleri seçemeyiz; yalnızca zamanı geldiğinde nasıl davranabileceğimizi seçebiliriz.

üstlere tırmandıkça iyilerle kötüleri ayırt etmen zorlaşır.

en zeki adamlar hakkında öğrendiğim bir şey varsa o da uçkurlarına sahip çıkamamalarıdır.

katillerin %40'ı romantik ilişkilerden çıkanlardan oluşur.

polisler yalnızca görmek istediklerini görürler.

birinin suçluluk duygusunu iyileştiremezsin.

birinin hayatını aldığında kendinden bir parçayı yitiriyorsun. tamamını değil; sadece en önemli olanını.

sorduğunuz hiçbir soru masum değildir.

insanlar nerede saklar biliyor musun? görünenin arkasında.

bazı insanlar kaybedilmeyecek kadar değerlidir.

takip edilen kadınların %76'sı sonradan öldürülmüştür.

6.6.15

hazine

şükrü erbaş

insanların ilgi ve güven dilendiği bir devletin ne onuru, ne iyiliği ne de varlığının bir değeri olabilir.

hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

örselersiniz ama gülü karanfile benzetemezsiniz. kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir.

sevmek, insanın en büyük acısıdır.

hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire; üçü de aydınlık sevince gebe.

dünyayı hafife almak kendi ağırlığını; şiiri hafife almak sözün ağırlığını bilmemektir.

ekonomik, sosyal, siyasal ya da askeri mücadelelerin en acımasız dönemlerinde bile sanat, tüm olanaklarıyla direnenlerin en büyük güç kaynağı olmuştur. kim ki mücadelesinde sanatı gözardı ediyor; tarih bilinci de yoktur. ve o kimse değiştirmek için yola çıktığı gerçekliğe çoktan yenilmiştir. ve onun bildiği yanıldığıdır; ömrü, yaşamı kadardır.

bugün yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, afrika'nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor. buna karşılık; kadınların geliri toplam gelirin onda biri. kadınlar, yeryüzündeki toplam malvarlıklarının yüzde birine sahipler. (bm raporundan)

çocukluk, özgür algısı, aklı ve diliyle yaratıcılığın en büyük hazinesidir. hangi ihtiyarlık çağlarını yaşarsa yaşasın, insan yaratıcılığının ana yurdudur.

çeviri, içine konulduğu kabı kırarak suyu bir başka yere, bir başka kaba taşımaya çalışmaktır.

felsefenin çağrısı

nermi uygur

yanıtı olmayan sorularla uğraşmak kadar heves kırıcı bir şey yoktur.

metafizikçilerin sorularını sormadaki tutku, bu soruların içtenliğinden kuşkuyu gülünç kılar. ne var ki, sormadaki içtenlik soruların, kendisindeki isteğe uygun bir nitelikte yanıtlanmasını sağlamaz her zaman.

filozof kendi kendine soru soran kişidir.

ne zaman, nerde felsefe yapılırsa yapılsın, ortaya konan bölük pörçük bir başarıdır. çünkü araştırdığı konular "sınırlıdır"; her şeyi bilmek istemez felsefe. konusuna hep yeni yeni açılardan sokulmayı dener. bu bakımdan felsefeye özgü çalışma biçimi "bütüncü" değil "parçacıdır." incelediğini iyice çerçevelenmiş tablolar halinde sunmaktan çok, yer yer ayrıntılarıyla tanıtmak felsefenin amacına uygun düşer. ortalamalar, genellemeler, acele sonuçlamalar, ille de kuşatıcı, yusyuvarlak açıklamalar felsefenin bilme titizliğiyle bağdaşamaz.

bilimler dünyayı açıklama denemeleridir.

filozofluk, bir bakıma, haritacılığa benzetilebilir. haritacı bir dünya, bir evren bölgesinin düzenin binbir işlemle nasıl pafta pafta betimlemede yakalayıp yansıtmaya çalışırsa, filozof da kavramların işleyişini kesit kesit inceler; bu işleyişin betimlemeye dayanarak parça parça bir haritasını çıkarmaya uğraşır. filozof özde betimleyicidir. filozofça açıklamalar betimlemelerle temellenir. kavramları betimlemelere dayanmayan bir felsefe ne yaparsa yapsın kavramları bilmeyi ummamalıdır. felsefe betimlemelerle başlar, betimlemelerle gelişir. felsefedeki yenilenmeler, çokça yeni betimlemelerdir. felsefe ustaları her şeyden önce betimleme ustalarıdır.

felsefenin tarihi, yanıtsız soruların tarihidir.

felsefenin gereği konuşmasındadır insanın. insan konuşmadan yaşayamaz; dil ile varoluruz biz. yaşamımızın çeşitli kesitlerinde, örneğin günlük işlerimizde varlığımızı ayakta tutan, dildir. hangi yaşama ve bilme alanımıza ilişkin olursa olsun, dil yapıtları dilin, dil olarak kendi kuruluşundan ötürü üzerinde durmamızı gerektirir. söylediğimizi hemen her zaman, söylememiz, söyleyişimiz bakımından incelemek; dile getirdiğimiz "şey" için değil, dile getirişimiz için incelemek; yani bu bilmeceyi tek tek bilimler ile eyleme ilişkin kaygıların ötesindeki bir kaygıyla yürütmek zorundayız. işte felsefe bu zoru yüklenmenin ürünüdür.

sözlerimizi ve söz düzenlerimizi, özellikle evrene ışık tutmaya çalıştığımız kilit kavramları, bu kavramlardaki binbir anlam menevişiyle bilmek -işte felsefenin yerine getirmeye çağırdığı ödev bu. bu ödev, hep süregeldiği gibi, gelecekte de insanların karşısına çıkacaktır; bu atlanamayan bir ödevdir. insan bilmem hangi içgüdüsünden ötürü değil, konuştuğu için felsefe yapacaktır hep.

felsefe, insan olmaya ilişkin bir başarıdır.

sürgün ve krallık

albert camus

ölüm serindir ve gölgesinde hiçbir tanrı barınmaz.

kim her zaman yalnız uyuyabilir? yalnızca birkaç adam yapar bunu; iç çağrının ya da mutsuzluğun ötekilerden kopardığı ve artık her gece ölümle aynı yatakta yatan adamlar.

aşk kindar da olsa asık suratlı olmaz.

tanrı çölde konuşmaz.

gerçek dört köşeli, ağır, yoğundur, ayrım götürmez; iyilik bir düş, hep ertelenen ve tüketici bir çabayla sürdürülen bir tasarı, hiçbir zaman erişilemeyen bir sınırdır, krallığı olanaksızdır. yalnızca kötülük kendi sınırlarına dek gidebilir ve kesinlikle hüküm sürebilir. doğru kişiler yoktur, amansız gerçeğin hüküm sürmesini sağlayan kötü efendiler vardır yalnızca.

doğada olduğu gibi sanatta da hiçbir şey kaybolmaz.

tarih, kitabın ne kadar az okunursa o kadar çok satıldığını gösteriyor.

5.6.15

tutsak

clarissa pinkola estes

özgür birini alın.

erkenden, tercihen konuşmadan ya da hareket etmeden önce, evcilleştirin.

aşırı ölçüde toplumsallaştırın.

vahşi doğası için kıtlık koşulları yaratın.

başkalarının acılarından ve özgürlüklerinden tecrit edin; öyle ki, hayatını hiçbir şeyle karşılaştıramasın.

tek bir bakış açısı öğretin.

ihtiyaç -ya da kuraklık ya da soğuk- içinde bırakın, herkes görsün ama ona bir şey demesin.

doğal bedeninden koparın, böylece bu varlıkla ilişkisini önleyin.

daha önce onu reddeden -hem heyecan verici hem de tehlikeli- şeyleri topyekün imha edebileceği bir ortama salın.

kendileri de aç olan ve onu ölçüsüz olmaya teşvik eden arkadaşlar verin.

zedelenmiş ihtiyat ve korunma içgüdüleri onarılmadan kalsın.

aşırılıklarından -yetersiz besin, çok fazla besin, ilaçlar, yetersiz uyku, çok fazla uyku vb.- ötürü, ölüme istilasını yakınlarına kadar sürdürmesi için izin verin.

"iyi insan" personasını yenilemeye uğraşsın ve başarsın; ama sadece ara sıra.

sonra da ve son olarak, kendi başlarına ya da kötüye kullanıldıkları için öldürücü olan -alkol, seks, öfke, uyum, güç vb.- psikolojik ya da fizyolojik olarak bağımlılık yaratan aşırılıklara çılgınca yeniden kapılsın.

işte tutsak düşmüştür. süreci tersine çevirin, özgür olmayı öğrenecektir. içgüdülerini onarın, yeniden güçlenecektir.

4.6.15

kelebek düşleri

matsuo basho



dipsizdir
dönüşsüz yolun
gezgin heybesi

gel, gör
çiçeklerini
acılı dünya

yapabilseydim
düşen kiraz çiçeği gibi
söylerdim şiirimi

serin geliyor
burada ne görsem
gözlerime

peş peşe düşer
dağgülü yaprakları
çavlan sesiyle

dağ yolunda
birdenbire enfes
menekşe

çiy damlalarıyla
yıkayacağım yüzen dünyanın
tozlarını

ağlama kalbim

umay umay


ağlama kalbim, ağlama. ben hep sokak orospularına, ibnelere, travestilere aşık olacağım. hep, masumuz işte kalmadı gözyaşımız diye bağıracağım. senin için akvaryumlar çalacağım. sen büyük evler gibi yıkıldığında sanma ki acımı öptüğünü unutacağım. çünkü, ne mucize, hep güzel bir kadın olacağım. hayatım boyunca yağmura rastladım, hep yağmura. sana. pis yağmur, pis yağmur.

2.6.15

adını unutan adam

mehmet eroğlu

büyük bir yürek taşımak her zaman başa beladır.

eğer denizdeysen, hava da bozuksa, kıyıya değil, açık denize doğru açılmak daha güvenlidir. kıyıya çok yanaşırsan dalgalar seni kayalara atar, parçalar. hava yatışıncaya kadar açıkta beklemek daha iyidir.

hayat, direnmek ve unutmamaktır.

"eğer" ile "evet" arasındaki yol oldukça kısadır.

gariptir; ama çoğu erkeğin kadınlar konusunda başarılı olmasının sırrı, sanıldığının aksine güçlü değil, güçsüz olmalarında gizlidir.

insanlar kendilerine karşı güvenlerini artıran başarılara aşık oluyorlar.

kadın dizi, görünenle görünmeyenin, bilinenle bilinmeyenin, olağanla olağanüstünün ayrımı ve sınırıdır. gizdir, isteklerin düğüm noktasıdır. diz, zevke varan uzun yolun ilk ve son dönemecidir.

savaşlar romantizm ve romantikler olmadan kazanılmaz.

insanların sahip oldukları için sorumlu tutulmaları gereken asıl şey cesaretleridir. insan korkusuzluğundan da korkaklığı kadar sorumludur.

gerçek hayat, yaşamak istediğimizle yaşadığımızın arasında kalandır, diyen yanılıyor. gerçek hayat, köpeklerle aramızda giderek kısalan uzaklık ve biz onun sonuna doğru koşuyoruz.

ölüm denilen şey nedir; unutmak mı, yoksa unutulmak mı?

1.6.15

eternal sunshine of the spotless mind

michel gondry

sevgililer günü, posta kartı şirketleri tarafından, insanlar kendilerini kötü hissetsinler diye bulunmuş bir gündür.

kumu fazla abartıyorlar. altı üstü küçücük taşlar işte.

neden bana azıcık ilgi gösteren her kadına aşık oluyorum?

ben hep hayatımı tam olarak yaşayamadığımı düşünüp kaygılanırım. her imkanı değerlendirmek isterim, hiçbir an'ı boşa harcamak istemem.

her hatıramızın duygusal bir özü vardır. ve o özü yok ettiğinizde hatıra bozulmaya başlar.

bir kızın beni çekici bulması garip mi?

sürekli konuşmak iletişim kurmak demek değildir.

19 kasım 2003. yine kangs'de yemek yiyoruz. biz de o restoranlarda acıdığımız çiftlerden miyiz? yemek yiyen ölüler miyiz? insanların hakkında böyle düşündüğü çiftlerden olma fikrine katlanamıyorum.

bir bebeğe baktığında o kadar saf, özgür ve temizdir ki. büyüklerse böyle, bir üzüntü ve korku yığını oluyorlar. 

bence insanlar çocukların ne kadar yalnız olduğunu anlamıyorlar. sanki hiçbir önemin yokmuş gibi.

sanki onu değiştirebilirsem ben de değişecekmişim gibi.

kaçabilirsin ama saklanamazsın.

ne mutludur
suçsuz bakirenin dostları
unutulan dünyadan
dünya unuturken
lekesiz zihnin sonsuz ışığını
her dua kabul olunmuş
ve her istek bırakılmış (alexander pope)

bak, sana başından söyleyeyim, ben iyi bakım gerektiririm. evlilik ya da her neyse. onun etrafında gezinemem. benimle olmak istiyorsan, benimle olursun. birçok erkek benim bir kavram olduğumu veya onları bütünlediğimi ya da onlara yaşadıklarını hissettireceğimi düşünürler. ama ben huzur arayan kafası karışık bir kızım.

bence clementine'ın aslında baştan çıkaran yönü, kişiliğinin sizi sıradanlıktan kurtaracakmış gibi görünüyor olması. sizi heyecanlı şeylerin olacağı bir dünyaya götürecek bir meteor gibi. ama aslında öğrendiğiniz şey bunun süslenmiş bir oyun olduğu. bariz bir şekilde göze batan. ama ayrıca baştan çıkaran.

tamamen bir yabancı olduğunu fark edene kadar birisiyle zaman geçirmek ne kadar da acı.