29.6.15

uzun lafın kısası

hamdi koç: mutluluk insanı değiştirmez; ama mutsuzluk değiştirebilir.

bertrand russell: yurtseverlik, çağımızın başlıca belasıdır ve eğer yumuşatılamazsa uygarlığı sona erdirecektir.

jeannette walls: bir vatan hainiyle bir vatansever arasındaki tek fark bakış açısıdır.

chuck palahniuk: hayatım değersiz ve sıkıcı olabilir ama en azından benim hayatım; fabrikada üretilmiş, ikinci el, kalitesiz bir hayat değil.

mehmet eroğlu: yalnızlık, insanı iyi ya da kötü biri olma derdinden kurtarır.

alfred döblin: iki insanın seks yaşamını bir sözleşme ile yoluna koymak ve böylece karı koca arasındaki görevleri kanunun şart koştuğu bir buyruğa bağlamak, akla gelebilen en iğrenç ve aşağılayıcı kölelikten başka bir şey değildir.

meister eckhart: her şeyi almak isteyen biri her şeyden feragat etmelidir.

andre maurois: iyi kitapların okunması tıpkı ispanyol hanları ve aşk gibidir: bu kitaplarda, kendinden ne getirmişse ancak onu bulur insan.

oscar wilde: hepimiz çukurun dibindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakmakta.

sait faik: söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. yapamadım. koştum tütüncüye kalem kağıt aldım. oturdum. kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.

tacitus: güvenlik arzusu her muhteşem ve asil girişimin karşısına dikilir.

william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.

28.6.15

eski sokak

behçet necatigil


yıldızlar daima yalnızdır

anla sıkıntımı geç git dost
nedendir sorma
gür bitkiler altında bir benim için akar
alıngan, onurlu
istemez görsünler saklı su

biliyorum saadet
bana dünyada gelmez
ölümü bekliyorum

şu dünyada oturacak o kadar yer yapıldı
kulübeler, evler, hanlar, apartımanlar
bölüşüldü oda oda, bölüşüldü kapı kapı
ama size hiçbir hisse ayrılmadı
duvar dipleri, yangın yerleri halkı
külhanlarda, sarnıçlarda yatanlar

anla sıkıntımı geç git dost
nedendir sorma
gür bitkiler altında bir benim için akar
alıngan, onurlu
istemez görsünler saklı su

gene de hiçkimse kurtulamaz içinde büyüyen
bu korkunç boşluktan, diyorum
kurtarırsa o kurtarır bizi, ne aşklar, ne yaşlanmak
ne avuntular dışarda
dünyada mutluluk adına ne varsa başkaca
evcek, evlerde yaşar yaşarsa

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan

geceleri korkulu yollara gittiniz mi
biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
kullanırız bir sözü ama hangi anlamda

asıl şiirler bekler bazı yaşları

bir yerde iyidir yanılmış olmak

güçlü fırtınalarda direkleri kırılmış
gemiler bize sığınır -bulduk sanırız

katlanmak babında
her iyi şair
de biraz peygamberdir

27.6.15

şifacı

clarissa pinkola estes

hepimiz başka birinin bizim şifacımız, gerilim kaynağımız, dolgu maddemiz olabileceğini düşünme yanılgısına düşeriz. bunun böyle olmadığını görmek epey zaman alır; bunun nedeni ise, çoğunlukla yaraya içeriden bakmak yerine onu kendi dışımıza yansıtmaktır. başlangıçta bütün sevgililerin durumu budur: yarasalar kadar kördürler.

bir erkek yarasıyla yüzleştiğinde, gözyaşı doğal olarak çıkagelir ve onun içteki ve dıştaki bağlılıkları giderek daha duru ve güçlü bir hal alır. kendi şifacısı haline gelir; artık daha derin benliği için yalnız değildir. artık ağrı kesicisi olsunlar diye kadınların kapısını çalmaz.

çoğu zaman başkalarını, kendimizin yaralanmış olduğumuz yerden ya da onun çok yakınından yaralarız.

sonunda geç de olsa yanlış dağa çıkmak için çabaladığımızı anlarız.

kuruntular kitabı

pablo neruda


yaşamak
bir yalnızlığı öbürüne varmak için
çoğul duymak kendini
ve yeniden doğmak bir başına

sürdürmek uğruna hayatımızı
bu kadar sıradan olmasaydık

yaşayamam yine de
fışkırıp durmazsa içimde ekinler
filizler ilkin, toprağı delip geçen
varmak için ışığa
ama karanlıktır toprak ana
karanlıktır benim derinlerim
sularda bir kuyu gibiyim ben
ardında yıldızlar bıraktığı gecenin
ve kırlarda yapayalnız sürüp gittiği

döndüm eve daha yaşlanmış
dünyayı kat ettikten sonra

sonunda düşeriz zamanda, bitmiş
alır bizi zaman, hepsi bu, biz ölüleri
sürüklenip gideriz varlıksız, gölgesiz
tozsuz, kelimelersiz, kalan kalır
ve artık yaşamayacağımız şehirde
bomboş kalır her şey, giysilerimiz, gururumuz

herkes bir şey satmak derdinde
kimse sormadı kimsin diye

artık bir şey sormuyorum kimseye

ne zaman ki başladı işkenceye
korları gizemli aşkın
ne zaman ki acı çektim
uykudayken, uyanıkken
aşktan ve acımadan
kesildi dostlar kervanı
çekip gittiler develeriyle

kendine kanlı canlı bir kız bul
ve bu saçmalıklardan kurtul

o kadar az biliyoruz ki
o kadar çok sanıyoruz ki
öyle yavaş öğreniyoruz ki
sorular sorup ölüyoruz

daha geniş bir uzay yok bu acıdan
hiçbir evren yok bunun gibi kanayan

sokağın ortasında uyandım
uzak güneyden kuşlar geliyordu
rüzgarda sesler çıkararak

gün boyu, sıra sıra
tüylerden bir donanma
yüreği çarpan
bir gök gemisi
geçip gitti
minicik sonsuzluğundan
pencerenin, arayıp sorduğum
çalıştığım, gözleyip beklediğim

çok ölümden doğdum
çok keder ısırdı beni
bir mutluluğu
öbürüyle değiştim
ama derinlerde, içimde
o yitik göldeki gibi
bir kuşun hayali yaşar
unutulmaz bir meleğin
gün ışığını dönüştüren
gözalıcı varlığıyla
gülden devinimiyle

küçük bir sarı tanrı
geçti kavaklar arasından
geçti rüzgar gibi hızlı
yüksekte bir ürperti bırakarak
saf taştan bir flüt
dikey sudan bir iplik
ilkbaharın kemanı
rüzgarda bir tüy gibi
geçti, küçük yaratık
günün nabzı, toz, polen
belki hiçbir şey; ama titreyip durdu
ışık, gün, altın

ölür bitki, gömülür yeniden
toprağa döner insanın ayakları
yalnızca kanatlar kaçar ölümden

geçmiş yaşamların
ve geçmiş zaman keşiflerinin akışında
kötü havaların bir yaratığıydım
bir ceset olarak kaldım şehirde
alışamam duvardaki nişe
fundalığı isterim ben, şaşkın
güvercinleri, balçığı, sayıklayışını
muhabbetkuşlarından bir dalın
amansız yüksekliklerin tutsağı
akbabanın hapishanesini
çantaçiçekleriyle süslü
sarp geçitlerin en eski çamurunu

ben, halkın şairi
bir taşralı, kuşbaz
koşturdum dünyada yaşamı arayarak
kuş kuş tanıdım toprağı
keşfettim ateşin uçtuğu yeri
enerji kaybını
ve ödüllendirildi benim yansızlığım
kimse bir şey ödemediyse de bunun için
çünkü ruhuma bastım o kanatları
ve kıpırtısızlık hiç tutunamadı bende

26.6.15

muhteşem senyora

catherine clement

insan yorgun olunca her şeyin her şeyle ilişkisi vardır.

uykuya dalmak için hiçbir şey, kentin gecesindeki gizemli parıltıların, görünmez konuşma yankılarının yerini tutamaz. şenlikli bir sessizlik.

katile karşı duyulan arzu, şehvet uyandıranların en güçlüsüdür.

kötülük doğal değildir, insandan kaynaklanır.

gerici rejimlerde müziğin her zaman yasaklanmış olması şaşırtıcı değildir. müzik bedeni ve düşünceleri uyarır. düşünce aşk gibi heyecandan doğar. 

hiçbir hac yolculuğu masum değildir. 

yeni filozoflar çöp tenekelerini karıştırmazlar, tekme ile devirirler, boşaltırlar. ayıklama yapmazlar, koklarlar, kokuyu değerlendirirler. ve çöplüğe burunlarını tıkarlar: "yakın şu çöpleri!"

çelişkilerin üstesinden gelmek hasara yol açmadan yürümez.

düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.

kendimizi hiçbir zaman evimizdeki kadar rahat hissedemeyiz.

dini açıdan şiddet göstererek bir imparatorluk elde tutulamaz; yoksa parçalanma tehlikesiyle karşılaşır insan.

banyo suyuyla birlikte bebeği de atmamak gerekir.

hırsımla savaşmayı hiç öğrenemedim; alçaklığın ne olduğunu bilirim, başkalarında fark ederim bunu, cezasını veririm ama yine de ona kapılmadan edemem.

imparatorluk bağışlar ama öldürür, özgürlükten yanadır ama kördür.

kader bir orospudur, hem de gönlü çok rahat bir orospu. karşından bir saç perçemi uçurur, kaçamak bir öpücük kondurur, sonra da uçar gider.

25.6.15

özdeyişler kitabı

goethe


bugünden, bu geceden ya da
bir şey isteme
dünün getirdiklerinden başka

her kim doğmuşsa en kötü günlerde
onun hoşuna gidecektir en kötüler bile

ne kadar da muhteşem ve uçsuz bucaksız miras payım
servetim de, ekeceğim tarla da, sadece zamanım

dayanılabilecek daha aptalca bir şey yoktur
aptalların kalkıp da bilge kişilere
alçak gönüllü olmalarını söylemelerinden
büyük günlerde

itiraf edelim: doğu'nun şairleri
daha büyüktür biz batılı şairlerden
bizleri aratmayan yanları ise
geri kalmayışlarıdır birbirlerinden nefret etmekten

nasıl oluyor da her yerde
bunca iyi ve bunca budalaca söz birlikte
en gençler en yaşlıların sözlerini yinelemekteler
ve onların kendilerine ait olduğunu zannetmekteler

asla izin verme
seni çelişkilere sürüklemelerine
cehalete gömülür bilgeler
cahillerle tartışmaya girdiklerinde

"hakikat, neden bunca uzakta
neden saklanmakta bunca derinliklerde"
kimse anlayamıyor zamanında
eğer zamanında anlayabilseydi insan
o zaman yakında ve apaçık olurdu hakikat
sevimli ve hoş olurdu elbette

eğer göstereceksem etrafı sana
önce tırmanmalısın dama

suskun kalanın derdi azdır
insan, dilin altında saklı kalır

iki uşağı olan efendi
pek iyi bakılmaz
içinde iki kadının bulunduğu ev
yeterince temizlenip paklanmaz

24.6.15

ingiltere ingiltere'ye karşı

julian barnes

yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

iyi bir dayağın yoluna koyamayacağı hiçbir şey yoktur.

dünyada, insanın hayatını hoş bir kadınla birlikte geçirmesi fikri kadar aklı çelen ve bulandıran bir şey yoktur.

eteklerinin altına bakabilmek için kadınları bir kaidenin üzerine koyar erkekler.

bizler, sanat yapıtının röprodüksiyonunu sanat yapıtının kendisine, yalnız dinlenebilen kompakt diskin mükemmel sesini boğazları ağrıyan binlerce kurbanın eşliğinde verilen bir senfoni konserine, teybe alınan kitabı kucağımıza koyduğumuz kitaba yeğliyoruz.

hasar, çocukluğun normal bir parçasıdır.

kadınlar hep geleneksel olarak kendilerini erkeklerin ihtiyaçlarına uydurmuşlardır.

kiniklik tamamen yalnız kişilere özgü bir erdemdir.

kültürde olsun, doğada olsun, hala belli bir anlama sahip ama sürekli olarak azalmaya mahkum eski kitaplar ve eski binalar mirasının ötesinde, modern endüstrinin araçlarına ve çıkarlarına göre dönüştürülmeyen, kirletilmeyen hiçbir şey kalmamıştır.

en kötü olanlar, her zaman ailelerine bağlı adamlardır.

bir adam kızlarından başka evlat sahibi olmamışsa, adı sonsuzluktan ödünç alınmış değersiz bir şeydir sadece.

geçmiş, aslında süslü giysiler giymiş şimdiden başka bir şey değildir.

aşk ve evlilik farklı durumlardır. kötülüklerin ıstırabını birlikte çekecek olanlar ve çoğu kez birbirleri uğruna çekecek olanlar, çok geçmeden, bakışlardaki o sevecenliği, saf hazların ve art arda gelen eğlencelerin birbirine katılmasından doğan o iyicilliği yitirirler.

günümüzde her şey lanet olasıca bir sözleşmede yer alıyor. dünyanın gidişatı böyle. 

23.6.15

üç anekdot

ülkü tamer

baba gündüz (kılıç), çocukluğumun, ilk gençliğimin unutulmaz futbolcusuydu. daha sonra antrenörlüğünde de aynı başarıyı gösterdi. şimdilerde "teknik direktör" deniyor; herhalde küçümsendiğinden, "antrenör" sözü pek kullanılmıyor.

seyircilerin küfürlerinden yakınırdı baba gündüz. bir arkadaşının küçük oğluyla maç dinliyormuş radyoda. seyircilerin ünlü "terane"si başlamış.

çocuk, "gündüz amca, seyirciler ne diyorlar?" diye sormuş.

baba gündüz, "hakemin yönetimini beğenmiyorlar, yavrum." demiş. "onu ilme davet ediyorlar. 'ilme hakem!' diye bağırıyorlar."

2.
günün birinde, yine maç kuyruğunda beklerken, yanı başımdaki köftecinin sızlanmalarını duydum. adam, bir yandan köfte tezgahının başında müşterilerine "hizmet veriyor", bir yandan yakınıyordu:

"yahu, bir sandviççi geçmeyecek mi? açlıktan öldüm."

dayanamadım. köfteleri gösterdim:

"yesene kendi köftenden."

kulağıma eğilerek fısıldadı:

"yaramaz, ağabey.."

3.
hadi adını vermeyeyim, televizyonda bir spiker maç anlatıyor. biz de seyrediyoruz. bir şut atıldı. aut. ama spiker başladı bağırmaya:

"gooool!.. gooool!.."

ne golü? top auta çıkmadı mı?

spiker hala yırtınıyor:

"goooool!"

biz mi yanlış gördük yoksa?"

kaleci topu aldı. aut vuruşunu yapmak üzere geriledi. bir an sessizlik. sonra spikerin sesini duyduk yine:

"evet, sayın seyirciler, sizler gibi biz de yanıldık!"

autu aut olarak gören bizleri işin içine niye karıştırmıştı acaba?

22.6.15

kuşlar sanatı

pablo neruda


sokağın ortasında uyandım
uzak güneyden kuşlar geliyordu
rüzgarda sesler çıkararak

gün boyu, sıra sıra
tüylerden bir donanma
yüreği çarpan
bir gök gemisi
geçip gitti
minicik sonsuzluğundan
pencerenin, arayıp sorduğum
çalıştığım, gözleyip beklediğim

çok ölümden doğdum
çok keder ısırdı beni
bir mutluluğu
öbürüyle değiştim
ama derinlerde, içimde
o yitik göldeki gibi
bir kuşun hayali yaşar
unutulmaz bir meleğin
gün ışığını dönüştüren
gözalıcı varlığıyla
gülden devinimiyle

küçük bir sarı tanrı
geçti kavaklar arasından
geçti rüzgar gibi hızlı
yüksekte bir ürperti bırakarak
saf taştan bir flüt
dikey sudan bir iplik
ilkbaharın kemanı
rüzgarda bir tüy gibi
geçti, küçük yaratık
günün nabzı, toz, polen
belki hiçbir şey; ama titreyip durdu
ışık, gün, altın

ölür bitki, gömülür yeniden
toprağa döner insanın ayakları
yalnızca kanatlar kaçar ölümden

geçmiş yaşamların
ve geçmiş zaman keşiflerinin akışında
kötü havaların bir yaratığıydım
bir ceset olarak kaldım şehirde
alışamam duvardaki nişe
fundalığı isterim ben, şaşkın
güvercinleri, balçığı, sayıklayışını
muhabbetkuşlarından bir dalın
amansız yüksekliklerin tutsağı
akbabanın hapishanesini
çantaçiçekleriyle süslü
sarp geçitlerin en eski çamurunu

ben, halkın şairi
bir taşralı, kuşbaz
koşturdum dünyada yaşamı arayarak
kuş kuş tanıdım toprağı
keşfettim ateşin uçtuğu yeri
enerji kaybını
ve ödüllendirildi benim yansızlığım
kimse bir şey ödemediyse de bunun için
çünkü ruhuma bastım o kanatları
ve kıpırtısızlık hiç tutunamadı bende

21.6.15

doğum günü

frida kahlo

ah, ne çok gülmüşümdür bu olaya! insanlar, doğum tarihim konusunda ne yapacaklarını asla bilememişlerdir. ne zaman doğdu bu kız? 6 temmuz 1907'de mi? yoksa 7 temmuz 1910'da mı? onların işin içinden çıkmak için gösterdikleri çaba beni pek eğlendirmiştir.

biyografi yazarı olduklarını iddia edenler, üniversite görevlileri, gazeteciler, öğrenciler, dostlar, hepsinin kafası karışırdı, hepsi bir kanıt bulma ihtiyacı hissederdi. kimi zaman, ister benim ağzımdan aktarılmış olsun ister başkasının, benim yaşamımın bir fabl ya da bir söylence olduğunu düşünmek hoşlarına giderdi. her an, edimlerimden birinin, her olayın "frida kahlo adlı kahraman"ın kişiliğiyle bağıntılı olduğuna inanmaya gereksinim duyarlardı. kimileri ise endişeye kapılır, dürüstlük anlayışlarına sığmadığından "gerçek"e ulaşamadıkları için hayıflanırlardı. bunlar için kesin tarih şarttı; yoksa vicdanları rahat etmezdi, ne tuhaf! ya da bazen, sorunu çözümlemek için benim biraz çılgın olduğuma kanaat getirirlerdi; bunun avantajıysa kimseye zararı dokunmaksızın herkesi rahatlatmasıydı.

bense cin gibiydim, yaramaz, afacan.

onların hepsi bu ülke nüfusunun yarısından fazlasının doğum tarihini ya gerçekten bilmediğini ya da idari sorunlar karşısında gerektiği gibi kıvırtabilmek amacıyla bilmezlikten geldiğini nasıl da unutuyorlar. ve tabii benim de bu ülkeden olduğumu, icabında anarşist, esrarengiz insanların, büyücülerin, meczupların, müthiş dolandırıcıların ülkesinden yani.. ben de bu insanlar gibi mexica'ların, tonalpouhque'ların*, doğum günüyle saatini yıldızlara, kurnazlıklara, kurbanlara ve törenlere bağlayanların torunuyum.

ayrıca, tuhaf biçimde, insanların çoğunun ismini, kafasını, hatta bedenini ve yaşamını değiştirmek istediğini nasıl da görmezlikten geliyorlar. ben de, evet ben de doğum tarihimi trampa ettim. ama adımla, bedenimle, yaşamımla asla oynamadım; yani zaman zaman bedenimi önüme gelen her şeyle, hatta bir mısır koçanıyla bile trampa etmeyi istediğim anlar olduysa bile, bunların hiçbiri konusunda hile yapmadım demek istiyorum.

ben bir devrimle birlikte doğdum. duyduk duymadık demeyin. gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup, böyle bir ateşin ortasında doğdum ben. gün kavurucuydu ve o gün tüm yaşamım boyunca beni sarıp sarmaladı. çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdadım. büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. ben bir devrimin kızıyım, buna hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının.

1910'da doğdum. mevsim yazdı. kısa zaman sonra el gran insurrecto** emiliano zapata, güney'i ayaklandıracaktı.

evet, ben bu şansa sahip oldum işte: benim tarihim 1910'dur.

* eski meksikalılarda her günün getirdiği kısmetler konusunda uzmanlaşmış kişiler.
** büyük isyancı.

20.6.15

çocuklar kalıyor

alice munro

insanların para saklamak için seçtiği yerler şaşırtıcıdır. en mantıklı ve akıllı insanların bile.

insan çocukken başka yerlerde uyuduğu geceleri asla unutmaz.

eğer çok kötü bir şey yaparsan ve kimse fark etmezse daha da kötü hissedersin; cezalandırıldığında hissedeceğinden çok daha kötü hissedersin.

hasta bir insan, ölmekte olan bir insan, aklını her türlü çerçöple doldurup o çöpleri en ikna edici şekilde düzenleyebilir.

insanlar rezalet mi çıkardılar, isteyeceğin en son şey el altında bir bıçak olmasıdır.

canterbury hikayeleri

geoffrey chaucer

bu dünyayı yöneten para ve zenginliktir.

"hiç kimse korktuğu kişiye katıksız sevgi duymaz."

"kendinizden güçlü biriyle kapışmak delilik, size denk biriyle kapışmak tehlikeli ve sizden zayıf biriyle kapışmak aptallıktır."

erkeğin mutluluğu, servetidir kadın. 

"kadınlar öyle gevezedir ki saklayabildikleri tek sır, bilmedikleri bir sırdır."

"bir aptalla tartışmaya girmişseniz aptal hiddetlense de gülse de sizin için huzur yoktur."

öyleleri vardır ki onlara
para kesesinden başka her şey boş gelir

hiç kimse kibirden çıkan dalların, sürgünlerin sayısını tam olarak bilemez.

"benden geçerek gidilir o mutluluk diyarına
ölümcül yaraya merhem, kalbe derman
benden geçerek gidilir o lütuf pınarına
orda yeşil, şen bir mayıs vardır her zaman
bu yoldur iyi olan ne varsa ona varan
neşelen ey okuyucu, üzüntünü at
bak açığım, gir, ilerle son sürat" (kuşlar meclisi)

19.6.15

son ders: aşk ve üniversite

ıraz okumuş / mustafa uğur yağcıoğlu

"onun pahasına bugüne kadar bütün yaşadıklarımı, çabalarımı silmek istediğim, hayatta geri dönmek istediğim tek andan başlatmak istiyorum her şeyi. orada o kararı vermemiş, verememiş olmanın pişmanlığını ömrüm boyunca yaşadım ben çünkü. ve bütün olanlardan yıllarca sonra, içime bir yumruk gibi oturan, bunu yazmama sebep olan şey.. yaşadığım o ülkede bir doktorun gözlerimin içine baka baka, bir başka dilde, hayatımın sonlanmak üzere olduğunu söylemesiydi.

evet.. yola çıkışımın sebebi, doktorumun her günümü, son günüm gibi yaşamamı istemesiydi benden. "tatile çık." dedi bana o adam. tatil, dünya turu, görmediğim yerleri görmek.. hiçbiri değil. dünyayla vedalaşırken görmek istediğim en önemli hesabım, sevim'i, hayatım boyunca hiç kimseyi sevmediğim kadar sevdiğim o kadını bulup ona sevdiğimi söylemekti. ona o gün söylemediğim her şeyi, içimde büyüyen o yumruğu anlatmak.. belki son anımda ona sarılmak.. şimdi kendimi buna hazırlıyorum. belki bu bile ertelemek. ama artık bu son durak, biliyorum. hazır olacağım ve karşısına çıkacağım. hayatım boyunca ona git deyişimin sebebi, küçük garantilerimi kaybetmek istememekti belki. oysa o kararı verseydim, ona daha önce, sağlığımda gitseydim, belki de bütün ömrümce çektiğimden çok daha az acı çekerdim.

oysa hepsinin ötesindeki en büyük hatam, kafamda bitirdiğim ve bir gün mutlaka söyleyeceğim dediğim şeyi ertelemekti. ertelemek.. sanki yarınınızdan eminsiniz gibi verdiğiniz o karar.. kafanda bir şey varsa bugün yapmalısın. o gün yapmalıydım. bildiğim bir şey var ki, onu bulduğum gün bir an bile ertelemeyeceğim."

nabız

julian barnes


insan, kendi varoluşu üzerine derin derin düşünebilen, kendi ölümünü tasavvur edebilen ve orgazm taklidi yapabilen tek yaratıktır.

şakalar ciddi olmanın iyi bir yoludur. çoğu kez en iyi yol.

erkekler basit yaratıklardır.

"bir yerde okumuş olmasalar hiç aşık olmayacak insanlar vardır."

sanattan anlayan herkes sanat yapıtının düşlediği şeyi hiçbir zaman ele geçiremediğini bilir. sanat her zaman eksik kalır ve sanatçı da, yaşam felaketinden bir şeyler kurtarmak şöyle dursun, bu şekilde çifte bir başarısızlığa mahkum olur.

erkekler seksten, kadınlar aşktan söz ederler.

aşk, kıskançlık olasılığı bulunmaksızın var olamaz. eğer talihliysen, bunu hiçbir zaman duymayabilirsin ama eğer bunu duyma olasılığı, kapasitesi yoksa, o zaman aşık değilsindir.

ıstırap çekmek soylu kılar.

her küçük şey bir fark yaratır. ama her büyük şey daha büyük bir fark yaratır.

daha iyi ya da daha kötü, mutlu ya da perişan, başarılı ya da dikiş tutturamamış kişiler olabiliriz ama bu daha geniş kategoriler içinde, bizi biz yapan şey, genetik olarak nasıl tanımlandığımıza karşıt olarak kendimizi nasıl tanımladığımız, "beğeni" diye adlandırdığımız şeydir. gerçek beğeni, asli zevk, çok daha içgüdüsel ve düşünceden uzaktır.

aile füze gibidir, patlaması ve insanları radyasyona maruz bırakması her zaman olasıdır.

aklın kapıları bloke edildiğinde anlayış yine de işlemeyi sürdürür.

kuş asla yalan söylemez.

"kendini mahkemede temsil eden adamın yerinde müvekkil değil bir ahmak vardır."

yaşamda karşılaşılan büyük şaşkınlıklar sıklıkla edebiyatın klişeleridir. 

18.6.15

gurmenin son yemeği

muriel barbery

her şeye hükmetmeden, her şeyi düzenleyen mükemmeliyettir.

tatmak bir keyif eylemidir, bu keyfi yazmak ise sanatsal bir olgudur ama sonuç olarak değişmeyen gerçek sanat eseri karşındaki diğer insanın şölenidir.

çocukların hiçbir şey bilmedikleri, hiçbir şeyin farkında olmadıkları zannedilir hep. o zaman büyük insanlar kendi kendilerine şu soruyu sorsunlar: onlar da çocuk değil miydi bir zamanlar?

her yaşam, sözcükle eylemin karşılıklı etkileşiminden ibarettir; bu süreçte birincisi, ikincisinin merasim kıyafetidir sadece.

her insan, öyle veya böyle kendi şatosunun efendisidir, her horoz kendi çöplüğünde öter. toplumsal kabul görmemiş ve derinlemesine tanınmadıkları için kesin olarak dışlanmış, en kaba saba köylü, en yontulmamış hödük bağcı, işçilerin en zavallısı, en berbat esnaf, paryaların en paryası, insanların en basitinin bile önünde onu zafere ulaştıracak bir deha kırıntısı vardır.

soylu veya aşağılanan, ne olursa olsun, her türlü uğraşta her zaman çok güçlü ve ani bir yükselişe yer vardır.

dünyanın düzeninin kendi arzularımızın önünde boyun eğdiğini görmek kadar keyifli bir şey yoktur.

insanın son saatinde, yaşamı boyunca boş bir düşü kovalamış olduğunu ve kötülüğü öğütlediğini nihayet anlamış olması ne büyük bir talihsizlik ve mutsuzluktur!

yerdeniz büyücüsü

ursula k. le guin

insanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar.

güç, sadece ihtiyaç olduğunda ortaya çıkmaz; bilgi de olması gerekir.

büyücü olarak doğmuş birinin aklını karanlıkta bırakmak tehlikelidir.

bir şey söylemeden veya bir şey yapmadan önce, ödemen gereken bedeli bilmen gerekir.

insanı insan yapan, davranışlarıdır.

dünya bir denge içindedir. dengededir. büyücülerin dönüştürme ve çağırma güçleri dünyanın dengesini bozabilir. bu güç, tehlikeli bir güçtür. korkunç bir güçtür. bilgiyi izlemeli, gereksinime hizmet etmelidir. bir mum yakan, bir gölge yaratır.

aldatmacalar bile, aptalların elinde tehlike yaratabilir.

kim bir adamın ismini biliyorsa, onun hayatını avuçlarının içinde tutuyor demektir.

günün ağarması dünyayı ve denizi var eder, gölgeden şekli çıkartır, düşü karanlıklar krallığına kovar.

eğer karşılığında verecek bir şeyin yoksa, gemide de yerin yok demektir.

söz sessizlikte
ışık karanlıkta
yaşam ölürken
bomboş gökyüzünde
uçarken parlar atmaca

kötülerin, teslim olmamış ruhları ele geçirmeleri çok zordur.

birçok güçlü büyücü, tüm hayatlarını, bir tek şeyin ismini arayarak geçirirler; tek bir gizli veya kaybolmuş ismi arayarak. yine de listeler tamamlanmış değildir. ne de dünyanın sonuna kadar tamamlanabilecektir. dinleyin, o zaman nedenini anlarsınız.

dünyanın ne kadar aydınlık olduğunu, sen bana gösterinceye kadar unutmuştum.

büyücüler tesadüfen karşılaşmazlar.

17.6.15

din

thomas carlyle: bilgin arttığı oranda, inanç yok olur.

atatürk: egemenliğini sürdürmek için dine ihtiyaç duyanlar zayıftır. bu tıpkı halkı bir tuzağa düşürmeye benzer. benim halkım demokrasinin ilkelerini, hakikatin prensiplerini ve ilmin öğretilerini benimseyecektir. hurafeler tek tek yok edilmelidir.

nietzsche: dünyanın neresinde din nevrozu ortaya çıksa onun üç tehlikeli perhiz talebiyle bağlantılı olduğunu görürüz: inziva, oruç ve cinsellikten kaçınmak.

albert einstein: bir insanın etik davranışları; duygudaşlığı, eğitimi, sosyal bağları ve ihtiyaçlarıyla şekillenir; din üzerinden temellendirilmesi gerekli değildir. eğer insanlar sadece cezalandırılmaktan korktukları ya da ödüllendirilmeyi umdukları için iyi davranışlar sergiliyorlarsa bunu bilmek bizi oldukça üzer.

mark k. bilbo: apolejetik (dini savunma) denen şeye ihtiyaç duyulması bile, tanrı hakkındaki iddiaların ne kadar zayıf olduğunun bir göstergesidir. tanrı her zaman savunmalara, bahanelere, açıklamalara, kelime oyunlarına ve mazeretlere ihtiyaç duyar.

robert g. ingersoll: din kimseye destek olmaz. dinin kendisinin desteklenmesi gerekir, daimi bir dilencidir. diğerlerinin çalışmaları sayesinde var olur ve kendisine bağışta bulunan kişileri destekliyormuş gibi davranacak kadar kibirlidir.

16.6.15

annem

georges bataille

yalnızca boğucu, dayanılmaz bir deneyim yazara, uzlaşımlarla zorla kabul ettirilmiş dar sınırlardan bıkmış bir okurun beklediği uzak bir görüşe ulaşma olanağını verir.

insanın başı asla ölümünde döndüğünden daha iyi dönmez.

eğer bizi aşmayan, ister istemez aşmayan, her ne pahasına olursa olsun olmaması gereken hiçbir şey yoksa, var gücümüzle yöneldiğimiz ama var gücümüzle de ittiğimiz o çılgın an'a ulaşamayız.

yalnızca güzellik, aşkın kaynağı olan bir düzensizlik, şiddet ve kötülük gereksinimini hoş görülebilir kılar.

aşılmış bir dindarlık olsa olsa can sıkıntısıdır. yalnızca tenin güçlükleri, sorunları, kendi yalanları, başarısızlıkları, korkuları, yol açtığı yanlış anlamalar, beceriksizlikler namusluluğun var olma nedenini sağlarlar. cinsel zevk yaşlılığın, çirkinliğin ve yoksunluğun tüm şekillerinin sınırlandırdığı bir lükstür.

cehennem, tanrı'nın bize kendisi hakkında istemeyerek verdiği zayıf bir fikirdir.

yaşlılık, dehşeti sonsuza dek yeniler. insanı durmamacasına başlangıca geri getirir.

yaşamın ölüm kadar kanlı ışıltısı yoktur.

içine düştüğüm yalnızlıkta, bu dünyanın ölçüleri, eğer hala var iseler, içimizde baş döndürücü bir ölçüsüzlük duygusunu sürdürmek için vardırlar: bu yalnızlık, tanrı'dır.

gülme, ciddi görünmediği zaman insanı tiksindiren bir görünüş karşısında kabul ettiğimiz bir uzlaşma tutumudur.

zevk gibi güçlü bir duyguya eşlik eden sıkılma, utanma duygularının kendileri de akılsızlığın kanıtları değiller midir?

la rochefoucauld: güneş ve ölüm birbirlerine sabit bir biçimde bakamazlar.

zevk ancak kurt meyvenin içinde olduğu anda başlar ve yalnızca, mutluluğumuz zehirle yüklü olursa çok hoştur. gerisi çocukça şeylerdir.

gülme, gözyaşlarından daha kutsal ve hatta daha anlaşılmazdır.

hiçbir şey bilmiyoruz ve zifiri karanlığın içindeyiz. ama, hiç olmazsa, bizi aldatan şeyi, bizi üzüntümüzü bilmekten, daha doğrusu, neşenin acıyla aynı şey olduğunu, ölümle aynı şey olduğunu bilmekten uzaklaştıran şeyi görebiliriz.

15.6.15

avuçlanan gökyüzü

uğur mumcu

yıllarca önce, ankara'da nişanlısını öpmek isteyen bir genç, mahalle bekçisi tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştü. o günlerde ünlü yazar çetin altan, "bu bekçiyi paris'in büyük bulvarlarından birinin ortasına koyarsak, şaşkın gözlerinde bütün azgelişmişliğimizi okuruz." diye yazmıştı.

ahlak göreli bir kavramdır. çağdan çağa, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişir. feodalite döneminde, feodal ahlak kuralları yürürlükteydi. burjuvazi döneminde, burjuva değer yargıları, önceleri özgürlüğün sonra da bunalımların ve yozlaşmanın kaynağı oldu. bugün kapitalizmin beşiğinde, burjuvanın yozlaşmış cinsel ahlakı sallanmaktadır. çağımız, yeni bir ahlakın, toplumcu ahlakın eşiğindedir artık.

insanlık bütün süreci içinde, bir tek ortak mirasa bağlanmıştır, o da özgürlüktür. ilkel toplumdan günümüze kadar tarih sürecinin her aşaması, her kilometre taşı, insanlığa özgürlüğün yapıtlarını taşımıştır. bugün, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde bu özgürlüğü, bu yapıtları hiçbir egemen sayılan ya da geçici olan değer yargılarıyla yadsıyamayız. bu; insanlığın, insan aklının, bilincinin ürünüdür.

insan var olduğu için, insan duygu ve düşünceleri ile bir bütün olduğu için cinsellik de resimde, heykelde, şiirde ve yazıda var olmuştur. sanata yansıyan cinsellik, bir ahlaksızlık ögesi olamaz. dinsel konularda yazılmış kitaplar bile ahlakçı öğütlerini cinsellikten almamışlar mıdır? "peygamberler tarihi"ni şöyle bir karıştırın: lut'un kızlarının cinsel dürtülerini, hz. yusuf'u baştan çıkarmak isteyenleri, hz. davut'un arkadaşının karısına sahip olmak isteyişini, sodom ve gomore'deki cinsel sapıklıkları, hz. musa'nın hayvanlarla cinsel birleşmeye karşı açtığı savaşı okursunuz.

sanat, gücünü kurulu düzene karşı takındığı tavırdan alır. bu tavır, özgürlükle biçimlenir ve güçlenir. sanatı bu genel çizgi içinde görmemiz gerekir. insanlığı, insancıl değer yargılarını ve barışçı özlemleri, sanatçıların sanatçı duyarlığını bir "zabıta vakası" olarak görmek, onları bir "mahalle bekçisi" öfkesi ile izlemek, çağımıza yaraşır bir davranış olamaz.

14.6.15

mezarlık

melih cevdet anday


bir gün biz de bu parka geleceğiz
ahbap arkadaş omuzunda
ve dağlara, taşlara benzeyeceğiz
öyle sessiz, öyle manidar

konuşmak yok artık bu yerde
yolculuk hevesi, avarelik yok
evine, toprağına bağlı herkes
muharebe derdi, para derdi yok

yalnız, yaşayanlar için midir, diyor mezarlık
toprak üstündeki her bitki
yerin dibine doğru büyüyenler de var
hep yaşayanlar için mi

belki de ağaçlardan yukarıya doğru
uzayan bir şey vardır mezarlardan
sonsuz özgürlüğe benzer bir şey
öyle sessiz, öyle kocaman

bir bu tesellisi kaldı mezarlığın
yoksa ölünün hali yaman