31.10.08

uzun lafın kısası

balzac: hemen hepimiz sabahtan, dünyayı avucumuzda tutarak, yüreğimiz aşka susamış olarak yola çıkarız; sonra, acı deneylerden geçtiğimiz, insanlara, olaylara karıştığımız zaman, farkına bile varmadan, her şey yavaş yavaş küçülür, yığın yığın küller arasında azıcık altın buluruz: işte hayat!

emma goldman: zalimler hayata, neşeye ve güzelliğe düşmandır.

gabriel garcia marquez: sevmediği bir adamla çıkar evliliği yapmak, orospuluğun en aşağı biçimidir.

j.j. rousseau: başkaldırı özgürlüğü olmadan iyi, kötü diye bir şey olamaz.

jean jaures: insan için kutsal, yani irdelenmesi, tartışılması yasaklanmış hakikat yoktur; dünyada en değerli şey düşünce özgürlüğüdür; iç ya da dış hiçbir kuvvet, hiçbir iktidar, hiçbir dogma aklın sürekli araştırma çabasını sınırlayamaz.

marquis de sade: büyük eylemler ancak yasaların suskun kaldığı anlarda patlak verir.

james buchanan: din tarafından dünya görüşü daraltılmamış ve bozulmamış zeki insanlara nadiren rastlarım.

norman mailer: bilinçli olanlar asla özgür değildir.

stefan zweig: dostlarına teşekkürü, onları sevindirecek bir davranışı, bir gün; hatta bir saat bile ertelememelisin.

victor hugo: her köyde yanan bir ateş vardır: öğretmen. ve yine her köyde bu ateşi söndüren biri vardır: din adamı.

giovanni papini: insan ancak ırkına özgü adetlerden kurtulmakla büyük olabilir.

gogol: bu gürültülü dünyayı ve dünyanın baştan çıkarıcı şeylerini unutun. bırakın o da sizi unutsun. dünyada barış yoktur.

29.10.08

veba

salah birsel

geçmiş yılların en büyük, en kötü renkli hastalıklarından, salgınlarından biri vebadır.

1179 yılında bağdat'ta da veba, içinin alacasını göstermiş, tüm kenti yere yıkmıştır. salgın süresince büyük bir kıtlık da olmuştur. 1244 yılında da malatya ile çevresinde tıpın tıpır bir kıtlıkla yine veba başgöstermiştir. memleket çarşıları yoksul kişilerin ölüleriyle dolmuştur.

veba, çok eski yıllarda roma imparatorluğu'nun da ensesinde boza pişirmiştir. evlerde ölüler, ölüler, ölüler. başka hiçbir şey yoktur. sokaklar da cenaze alaylarıyla dudak dudağadır. ölüm genç, yaşlı, kadın, erkek hiç umursamıyor, aklına eseni alıp götürüyordur. tutsaklarla plebler, hastaların yanı başında nöbet tuttukları için yakalarını ondan sıyıramıyorlardır. yani o tıngır elek, tıngır saçlar da ötekiler gibi aynı odun yığınlarının üstünde yakılıyorlardır.

m.s. 2. yüzyılda roma yine veba ile şemşempürü bir havaya bürünür. ne ki, o çağda vebaya en etkili şeyin defne kokusu olduğuna inanılıyordur. ama hastalar burunlarını defne yapraklarından uzak tutmadıkları halde yine de iyilik bulmuyorlardır. yani sağ kalanlar ölüleri gömmeye yetişemiyordur.

"legende doree" adlı kitapta bu konuda şunlar okunabilir:

"sırtında av borusu taşıyan bir kötülük meleğine buyruklar veren bir iyilik meleği, gözle görünürcesine, lap lap ortada dolaşıyor ve öbürüne evlerin kapısını vurmasını işaret ediyordur. kapı kaç kez vurulursa o evden o kadar ölü çıkacak demektir."

akdeniz kıyılarında ilk salgın ise m.s. 542'de görülmüştür. mısır'ı, afrika'nın kuzeyini, filistin'i ve suriye'yi yere yıkmıştır. ikinci büyük salgın ise 14. yüzyıl ortalarında soğuk soluğunu belli eder. bütün küçük asya'ya yayılır. sonunda da avrupa'ya girişini yapar. "bir hekimin olağanüstü serüvenlerle dolu yolculuğu" adlı kitabında doktor victor heiser, vebanın 1348 yılında cenova'dan geçerek italya'ya daldığını yazar. sienna'da halkın dörtte üçü tükenir. pisa'da ölenlerin sayısı ise kent kalabalığının onda yedisidir. floransa'da bu mendebur hastalığı kendi gözleriyle görmüş olan petrarca da tanıklığını şöyle dile getirir:

"evden çıkıyor, bir sokaktan geçiyorum. sonra bir başka sokaktan. yol baştan başa can çekişen insanlarla ve ölülerle doluydu. eve döndüğümde de her şey boşluğa bürünmüş olurdu. evde tek bir canlı bulamazdım. topu da benim o küçücük yokluğum sırasında ölüp gitmişti."

doktor heiser kitabına "kara ölüm" denilen veba üzerine boccaccio'nun decameron'da yazdıklarını da almıştır:

"kasıklarda ya da koltuk altlarında urlar peydahlanıyordu. kimisi küçük bir elma büyüklüğündeydi. kimisi de yumurta kadar. daha sonra bedende, birçok yerde, kırmızı lekeler beliriyordu. kimi zaman da büyükten büyük boyutlara ulaşıyorlardı. nedir, sayıları badikler kadar değildi. yalnız, her iki durumda da onlara bir ölüm habercisi gözüyle bakılıyordu. ve hastalık sağlıklı kişilere de bulaştığından ağırlığı gün güne artıyordu. üstüne yeni odunlar atılmış ateşler gibi çoğalıyorlardı. salt bir vebalıyla fiskos lakırdıda bulunurken ya da onun yanında giderken yakalanılmıyordu ona. vebalıların bir giysisini ellemek, ellerinin değdiği bir eşyayı tutmak bile hastalığın peçesini açmaya yetiyordu." 

heiser, vebanın italya'dan, fransa'dan sonra manş denizi'ni de geçip ingiltere'ye antresini yaptığını da yazar. orada da ölüleri çukurlara atmaktan başka bir şey bilmiyorlardır. parlamento kapatılmıştır. iskoçyalılar, ilk günlerde "veba ingilizlere özgüdür" diye işi alaya alırsa da bir süre sonra kendi memleketleri de vebanın baskınına uğrar. kısa zamanda da iskoçların üçte birini alıp götürür.

kara ölüm ertesi yüzyılda (1466) teselya'da yeniden ortaya çıkacak, makedonya ve trakya'yı kasıp kavuracaktır. en çatayaz yıkım da atina'da gözlemlenir. yunanlılar deniz kıyısında büyük bir odun yığını tutuşturmuşlardır. geceler boyunca ölüleri oraya taşıyorlardır. yine de cesetleri yer gök almıyordur. hemen herkes kendi yakınlarının ölülerini bu odun yığınının içine yerleştirebilmek için birbirleriyle cebelleşiyorlardır.

1478'de ise veba yeniden venedik'te türkü çığırmaya başlar. 16. yüzyılda da yeniden başverir. bu kez milano'nun nüfusu 250 binden 60 bine iner. 1665 yılında da veba hazretleri yine ingiltere'yi tefe koyup çalar. yalnız londra'da yaşayanların yüzde 16'sı telef olur. yani 70 bin kişi. 1720 yılında ise marsilya'da veba büyük kırımlara yol açar. oradan mısır'a, oradan suriye'ye, oradan arabistan'a atlar ve de demir bırakır.

aralıkta şeker pembe yıllar da, düttürü leylalar da dünyayı gözden bırakmaz. 1786 eylül'ünün dördünde almanya'da karlsbad'dan yola çıkıp 11 eylül'de italya'ya ayak basan alman şairi goethe orada iki yıl boyunca sağa sola koşturduğu, roma karnavalında hazırbaş olduğu halde, insanın ölümünü sineğin ölümüne eşit kılan hiçbir veba olayı ve salgını ile şerefyap olmamıştır.

19. yüzyılın sonlarına doğru kara veba hong kong'da yerli bakla olur. oradan filipinler'e de geçer. 1894'te hindistan'da başını iki yana sallamaya başlar. 18 yılda 11 milyon ölü. aynı yıllarda çin'de de çalım satar. yirminci yüzyılda ise amerika kıyılarında, san francisco'dadır.

cezayir 1930'da ve 1944'te iki salgın geçirmiştir. paris'te 1920'de 23 ölümle sonuçlanan küçük bir fırışka rüzgar da eser.

son yıllarda hindistan'da, cava'da, kuzey çin'de zaman zaman yine ona rastlarız. kaliforniya, oregon, meksika da bu şenliklerden yoksun kalmıyordur. ekvator, peru, arjantin, brezilya da payını almıştır.

cezayir'de, 1944 yılında, oran kentinin başına sarılan belayı albert camus "veba" adlı kitabında anlatır. bunu yapmak için de, ilkin kendinin, sonra da başkalarının tanıklığını kullanır. ayrıca kimi yazılı belgelere de el atar.

camus'ye göre oran çirkin bir kenttir. güvercinsiz, ağaçsız, bahçesizdir. ne bir kanat sesi ne bir yaprak hışırtısı işitilir. hoş, şehirde yine de alkış çeken bir yan vardır. insan, oran'da kıyak bir uyku çekebilir.

şehirde veba 16 nisan 1944 günü bir doktorun apartman sahanlığında bir fare leşine rastlamasıyla başlar. buna kimse, apartman kapıcısı da bunların içindedir, bana mısın demez. ertesi gün kapıcı bu kez üç fare leşiyle burun buruna gelir. hem de kendi odasında. ama bunu da soğukluktan hoşlanan kimselerin bir oyunu sanır. 

ne ki, nisan'ın 18'inden sonra, kentin depoları, fabrikaları yüzlerce fare leşiyle çiftetelli oynamaya başlar. dahası, dış mahallelerden kentin göbeğine değin, insanların toplu olarak çalıştığı her yerde fareler öbek öbektir. çöp tenekelerinde birikiyorlar ya da derelerde uzun sıralar halinde yüzüyorlardır. derken, ilk kurban belirir. bu, ilk fare leşlerine merhaba demiş olan kapıcı michel'dir.

camus'ye bakılırsa kapıcının ölümü şaşırtıcı belirtilerle dolu bir dönemin sonu ve de daha çetin bir dönemin başlangıcıdır. yani ilk zamanlardaki sersemlik yavaş yavaş paniğe dönüşüyordur. kısa zamanda ölü sayısı 40'a çıkar. artık, ilk ağızda, hastalığın tifo ya da kolera olacağını düşünmüş olanlar vebanın varlığını, iyisinden kabul etmişlerdir. başkentten de bu konuda bir tel gelmiştir:

"veba salgınını ilan edin. kenti de kapatın."

ne var ki, tel gelmezden birkaç saat önce oran valisi de tüm şehir kapılarını kapattırmıştır. bundan böyle oranlılar kendi şehirlerinde sürgün yaşamı yaşayacaklardır. kimse kentten dışarı çıkamıyordur. salgından önce şehirden ayrılmış olan, bir daha dışarı çıkmamak koşuluyla içeri alınıyordur.

üçüncü hafta sonunda ölü sayısı 302'ye yükselir. bu, şu demeye gelir ki oranlılar sevecenlikle dolu bir bakışın vebadan daha güçlü olduğunu çakmışlardır. ağustos ayının ortasında salgın her şeye egemendir. giderek tabutlar bulunamaz olmuştur. kefenlik bez de öyle. mezarlıklarda da yer kalmamıştır. bu da, gömülme sırasında ailelerin mezarlığa sokulmaması önlemini beraberinde getirmiştir.

veba, eylül ve ekimde kenti yine kendi ağırlığı altında iki büklüm kılar. kimse bir şeye güvenemiyordur. şehirde bir kamp kurulmuştur. kamplar kurulmuştur. albert camus:

"bu kamplardaki yaşam buram buram insan kokuyordu. geceyle birlikte bir hoparlör gürültüsü de buna ekleniyordu. duvarların gizemselliği, yurttaşlarımızın içgücünü ezen ağır bir yük olmuştu."

kasım ayı insanların göğüslerinde alev alev yanmış, fırınları aydınlatmış, kampları, ne yapacağını bilmeyen yaratıklarla doldurmuştur.

bereket, ocak ayına doğru vebada beklenmez bir gerileme görülür. ne var ki, oranlılar yine de sevinmekte acele etmezler. gerçekten de salgın bir günde durmamıştır. ama önceden kestirilemeyen bir hızla güçten düşüyordur. sonra, günün birinde geçen ilkyazdan beri eşine rastlanmayan bir şey olur: sokakta bir kedi görünür. hayvancağız, şosenin ortasında birden zınk diye durmuştur. ön ayaklarını yalamaya başlamış, bir ara da sağ ayağını kulağının arkasından geçirmiştir. daha, daha, sessizce yolunu sürdürerek gecenin ortasında yitip gitmiştir.

oran'da vebanın sona erdiğinin bir muştusudur bu.

1880 yılına doğru mikroplarla ilgili yaşambilim büyük ilerlemeler gösterince veba cenapları da yavaş yavaş şapkasını kaparak şanodan aşağı inmiştir. 1894'te pasteur'ün öğrencisi alexandre yersin ve koch'un öğrencisi shibasaburo kitasato, her biri ayrı ayrı ve bağımsızca çalışarak veba basilini soyutlamışlardır.

doktor victor heiser bu bulgunun veba karşısında ilk utku olduğunu söyleyecektir.

bir de, kurbağaya saldıran yayın balığı gibi 1586 yılında istanbul'da inip binmeye başlayan vebadan, yani yumurcaktan, yani taun'dan açacağız. 

tarihçi selaniki mustafa efendi'ye bakarsanız bu yılın temmuzunda veba cenapları istanbul'da yakıp yandırmadığı kimse bırakmamıştır. herkes gönlünde ah ile eyvah çabası güdüyordur. ecel içkisi ölüm kadehini sunmak için ev ev dolaşmıştır. nakşibendi tarikatından taşkent şeyhi ahmet sadık hazretleri bile kendisine uzatılan ölüm kadehini almak için ta buhara'dan gelmiştir. saadetli padişahımız da hemen sadrazam siyavuş paşa'ya bir ferman iletip şeyh'in aziz ve sevgili bedeninin hazreti eyüp ensari yakınlarında bir yere gömülmesini buyurmuştur.

nedir, daha sonraki günlerde vebanın hınzırlığı azalmaya başlayacak, hastaların çoğu iyileşecektir. hoş, altı yıl sonra, yeniden başkentimizi yoklamaya geldiği görülür.

ecel içkisi bu kez görevini mayıs ayında başlatmıştır. ölenlerin çoğu "nazenin sübyan"lardır. ama onları nice, büyükten büyük kişiler de izler. ölenler arasında damat ibrahim paşa'nın kardeşi mehmet bey de vardır. mehmet bey milyarder oğlu milyarderdir. ölümünden sonra malı mülkü uzun süre dillerde dolaşmıştır. onun ardından da 250 bin akçelik tımarı bulunan müteferrike başı ibrahim ağa kaseyi taşırtır.

28.10.08

iki şehrin hikayesi

charles dickens

zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.

kalıcı olan tek felsefe baskıdır. korku ve esaretten kaynaklanan bu hayırsız hürmet var ya azizim, başımız şu çatının altında olduğu sürece köpeklerin kamçıya itaat etmesini sağlar.

gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm. her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde. en berbat şeyler, hatta ölüm bile böyledir.

acı ve ümitsizlik, müthiş bir güç barındırır içinde.

sevdiğim şu kitabın sayfalarını daha fazla çeviremem artık, boş yere bir gün hepsini okumuş olmayı umarım. bir zamanlar, üzerinde ışık parladıkça dibe çökmüş hazinenin ve diğer batıkların göründüğü suyun dipsiz derinliklerine bakamam artık.

yüksek tabakadan nefret etmek, aşağı tabakanın istemsizce gösterdiği bir çeşit hürmettir.

göze hoş görünüyor burası ama bir bütün olarak bakıldığında, bu gökkubbenin altında, gün ışığında israfın, kötü yönetimin, zorbalığın, borcun, ipoteğin, zulmün, açlığın, çıplaklığın ve acının üst üste yığıldığı bir kule aslında.

26.10.08

filizkıran fırtınası

hasan hüseyin korkmazgil



"kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni"

bu akşam kankırmızı şarap istiyor canım
bu akşam dünyanın bütün şarkılarını
bu akşam dünyanın bütün özlemlerini
bu akşam beni yalnız bırakın
bu akşam yalnızca onu düşüneceğim
onu ve kendimi yalnızca

erken kalkardı sabahları
bir bardak su içerdi ılıcak
kültürfizik yapardı
çayına süt katardı
ekmeğini kızartır
kaçınırdı sigaradan alkolden
kızartmadan korkardı
güneş banyosunu sever her sabah
güzellik uykusuna yatardı öğle sonları
öldü

"karanlık geceleri ben sevemem
bir zindan örtülür sanki üstüme
gece başladı mı bir yerde
yarım kalır dudaklarımda türküm"
(ömer faruk toprak)

çok çocuksun, bilmiyorsun
biliyorum, çok çocuğum
yürek değil, bu bir evren
sevmek değil, bu bir korku
buna bilmek neylesin

ne gecesi belliydi ne gündüzü
çalışırdı ölümüne bütün gün
severdi sigarayı
severdi çay yerine sulu rakıyı
müzik dinler ağlardı
güller açar ağlardı
uyanınca kırlangıçsız sabaha
yalnızlığı ölüm gibi yaşardı
inanmıştı güzelliğe
çirkinlikten kaçardı
öldü

acısını dostlarının yüreğinde duymamışsan
kapı kapı dolaşmamışsan iş dilenerek
işsizliğe düşmemişsen hakkım dedikçe
ve bayraklı pankartlı yürüyüşlere
halaylı horonlu grev şenliklerine
katılmayı aşk gibi duymamışsan şuranda
ağrın ağrım, acın acım dememişsen insan kardeşlerine
ve dilinin en görkemli
ve dilinin en bando-davul sövgülerini
sıralayıp sallamamışsan deyyuslar saltanatına
hangi yaşta olursan ol kardeşim
kaptırıp gönlünü sevda fırtınasına
evinin yolunu şaşırmamışsan
sende iş yok be kardeşim
sen artık hapı yutmuşsun

23.10.08

dexter

özel hayatına sıkı sıkıya tutun. bize neyin önemli olduğunu hatırlatır.

bir insanın arkadaşlarına bakarak bu insan hakkında çok iyi bir hükme varabilirsiniz.

daha büyük bir gücün varlığına pek de inanan biri olmadım asla. ama eğer emin olmasaydım, yaptığım şeyi yapmaya devam etmemi isteyen bir gücün varlığına inanmak zorunda kalırdım.

ah hayat! hayat adetlerdir, alışkanlıklardır, kontroldür.

normal insanların çoğunun toplumla bozulmaması gereken bir anlaşması vardır. iyi bir hayat yaşa ve toplum sana göz kulak olsun. ama toplum topu elinden düşürürse o zaman başka birinin eğilip yerden alması gerekir. işte burada ben devreye giriyorum.

kız kardeşim hala babasını memnun etmek için yaşıyor. bense sekiz yaşındaki bir çocuğu örnek alıyorum. hayatıma devam ediyorum.

bazı insanlar çocuk sahibi olmamalı.

bazen tüm soruları cevapladığını sandığın anda başka bir tanesi suratına tokadı patlatır. işte hayat böyledir. işte bu yüzden ölümü tercih ediyorum.

suçluyu ilk 48 saat içinde yakalamazsanız, onu yakalama şansınız önemli bir şekilde düşmeye başlar.

yırtıcıların dünyasında, aslan asla çakalı ürkütmez.

nasıl oluyor da bir insanı öldürdükten sonra hiç pişmanlık duymuyorken rita'yı hayal kırıklığına uğrattığımda kendimi dünyanın en iğrenç insanı gibi hissediyorum?

22.10.08

çile

necip fazıl kısakürek



senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi

söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa
arzı boynuzunda taşıyan öküz
bela mimarının seçtiği arsa
hayattan muhacir, eşyadan öksüz

bakma saatine ikide birde
halin neyse saat onun saati

bu ne hazin mesafe iki ten arasında
bir hali dinleyenle dinleten arasında

anladım işi, sanat allah'ı aramakmış
marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış

kaçır beni ahenk, al beni birlik
artık barınamam gölge varlıkta
ver cüceye, onun olsun şairlik
şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta

gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür
sana çöl gibi gelen, o, göl diyorsa göldür

bir kalbim var ki benim, sevdiğinden burkulur
kahredenden ziyade, sevilenden korkulur

kadından kendisinde olmayanı isteriz
hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz

aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde

18.10.08

kumru ile kumru

tahsin yücel

insanlar televizyon izlemediler mi birbirlerini bile anlayamıyorlar. televizyon izlemeden, haberleri, dizileri, reklamları, hava durumlarını görmeden kırk gün evinde otur da sonra şuraya gelip bir otur bakalım, çocukların konuştuğunu bile anlayabiliyor musun?

tutku, bir şeye aşırı ölçüde bağlanmaktır; her şeyden fazla, her şeyi, çoluğunu çocuğunu bile unutacak ölçüde bağlanmaktır.

bu dünyada her şey bir yazı; okumasını bilmek gerek.

"isteğine boyun eğiyorum. bizi bizim kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır; ikide bir sağduyu kurallarını unutturur bize. alınlarınızda bir kırışık belirdiğini görmemek, en ufak bir isteğinizi geri çevirdiğimiz zaman kederleniveren dudaklarınızdaki somurtkan anlatımı dağıtmak için uzaklıkları mucizemsi bir biçimde aşar, kanımızı akıtır, geleceğimizi harcarız. bugün de geçmişimi istiyorsun, işte al. yalnız şunu iyi bil, natalie: isteğini yerine getirmekle hiç mi hiç hoşlanmadığım bir şeyi yapmak zorunda kaldım." (balzac)

16.10.08

bir türk casusunun mektupları

şebnem şenyener

tehlike güvenin içinde büyür; insan en fazla kendini güvende hissettiğinde en büyük tehlike ile karşılaşır, en büyük hasara uğrar.

sabırsızlık ve ümitsizlik en büyük günahtır.

şarktan garba, garptan şarka bakmaya kalkışan hükema aslında kendi koyduğu aynaya bakar da aynadaki hayalini başkası sanır.

mektup, ademin kusurunu, bu vesile ile ötekilerden farkını en iyi gösteren en güzel şeydir.

takipte bazen aşikar olanın değil de, aksine uygunsuz kaçan ipucunun peşine düşmek gereklidir. bazen en olmadık yerden en beklenmedik şey çıkar, insan şaşırır kalır; halbuki kolay, aşikar görünen iş tam tersine göründüğü gibi değildir; üstelik vakit kaybına sebep olur da başka bir şeye yaramaz.

okumuşun dediğini tut da gittiği yola gitme sözü meşhurdur. okumuş zümresi ateş sayılır; el ile tutsan yakar, söndürsen tutsan leke bırakır, maşa ile tutmak da olmaz; bunlar cümleyi muhakeme ederler ama onları yalnız allah muhakeme eder.

korku; aklın, fikrin ve iradenin bütün yollarını kapatır.

evlilik bazen iki tarafta da şiddetli mana kaybına sebep olur. tedavisi olmayan bir derttir.

allah kimseye zamansız ölüm vermesin ama zamanı gelince de ölümden kimseyi mahrum etmesin.

dünya işleri öyle karanlık dönemeçler, köşelerle doludur ki bir anlık gaflette ayağı kayan, kendisini en derin çukurun içinde bulur da artık nasıl çıkacağını bulabilene aşk olsun!

hayatın kaynağı kadın harlı ateş gibidir; yakınına yaklaşanları ısıtır, çok yaklaşanı yakıp kül eder. onlarsız hayatın devamı mümkün değildir. insanın iştahını açtıkları gibi, etrafı karartan dumanı da onlar getirir. kadınları tanımadan yaşayan mutsuzluk içinde kalır. ama tehlikeden uzaktır. kadınla başa çıkmanın yolu, itidal ile şımartmadan ilgiyi eksik etmemektir. kadını kolay bulan kolay kaybeder.

aşk ruhun mübarek divaneliğidir, yüce bir deliliktir. aşka düşen adamdan artık bilgelik beklenmediği gibi, bilge kimseler arasında da aşka düşmemiş biri bulunmaz.

o meşhur arap atasözü: "üç şeyle şaka yapılmazmış: biri allah, biri şeytan, biri ölüm." boşuna değil, birincisi belli; o'nunla şaka yapmak şöyle dursun, o kendisi ile şaka yapılmasına zaten müsaade etmez. ikincisi, yani şeytanla şakaya kalkışıp da tanışan adem iflah olmazmış; çünkü şeytan onu tanıyan herkesi ömür boyu zaten alay edilecek duruma sokarmış. üçüncüsü ölüm, onunla şaka yapmak kimin haddine; o eninde sonunda şöyle ya da böyle bütün insanlara şakasını yapacaktır.

her faninin kabuğu aldanmış hayallerinden ibarettir.

yeni zamanın zenginliği eski sultanların saraylarını bile kendi halinde küçük köşkler durumuna düşürür. artık saraylar ve sultanlar eskisi gibi tek tük değil; bu devirde sayısız sultan ve sayısız saray var. bu devirde zenginlik gösterisi sakalına inci dizen deli ibrahim'i dahi zevk sahibi bir fukara durumuna sokar.

her hata gizli kalmış bir emeli belli edermiş.

ruhun vücudun neresinde ikamet ettiği hep aklımı kurcalamıştır. ilk filozoflar ruhun karaciğerde ikamet ettiği görüşündeydiler. sonradan aristoteles, empedokles, demokritos gibileri ruhun yerinin kalp olduğunu iddia ettiler. pisagor, eflatun, galen gibileriyse ruha beyni daha uygun gördüler. iskenderiyeli fizikçi herofil daha ileri gitti ve ruhun, beynin içinde ve hatta beyin kökünün hemen üzerinde bulunan dördüncü karıncıkta ikamet ettiğini ifade etti. descartes ruh ile bedenin birbirinden ayrı iki bütün olduğunu ve bu iki bütünün beyinde birbiriyle temas ettiğini öne sürdü.

15.10.08

karanlık türküsü

kızılderili


uyan! orman çiçeği, göklerde gezen kır kuşu
uyan, ahu gözlü güzel, uyan
doyuyorum sen bana bakınca çiğdem içen çiçekler gibi
soluğun, sabah çiçekleri, ayda solan yapraklar gibi kokuyor
aydınlık gecelerde, ay ışığında, güneşe akan ormanlar
nasıl sana koşarsa benim kızıl ırmaklarım da öyle
yanıbaşımda olursan türküler yükseliyor yüreğimden
rüzgarın ruhuyla, çilek mevsiminde, raksa kalkan bir dal gibi
sevgilim, kaşlarını çatarsan yüreğim karanlıklara gömülüyor
bulutların gölgeleriyle kararan ışıltılı bir ırmak
sonra gülümsüyorsun, güneş çıkıyor kara yelin, suyun üstünde
açtığı yarıklara altın tozu saçıyor
ben mi? bak bana! çarpan yüreğimdeki kan
yeryüzü gülümsüyor, gökyüzü gülümsüyor, bulutlar da ama ben
yanımda yoksan, gülümsemenin ne olduğunu unutuyorum
uyan! uyan, sevgilim

bir dahi yetişiyor

aziz nesin

beni eve götüren akrabamın kızı, bir çocukla tanıştırdı; zayıf, şaşı, gözlüklü bir çocuk. el sıkıştık. adını sordum. sesini çıkarmadı. sağır sandım. daha yüksek sesle bir daha sordum. sanki çok zor bir problem çözümlermiş gibi bir süre düşündükten sonra adını söyledi. kaçıncı sınıfta olduğunu sordum. yine uzun uzun düşündükten sonra cevap verdi. kendiliğinden bir şey söylemiyor; ancak sorulunca düşüne düşüne cevap veriyordu. sıkıldım oğlandan. uzaklaştım ondan. beni oraya getiren akrabamın kızına:

- bu oğlan budala mı? dedim.

kız güldü.

- hiç budala olur mu? onu babası dahi yetiştiriyor, dedi.

yanımıza sokulup konuşmamıza katılan başka bir kız:

- ona bizim okulda, dahi adayı derler, dedi.

- adını sorunca iki dakika düşünüp söyleyen dahi olur mu hiç?

- dahiliğinden öyle yapıyor. babası öyle öğretmiş. "adın bile sorulsa, düşünmeden söyleme" demiş. çünkü dahiler hep düşünürmüş.

o iki kız, birbirlerinin sözünü tamamlayarak bu dahi adayı çocuğu anlatmaya başladılar. bu çocuğun babası çok akıllı bir adammış. bütün dahilerin nasıl yetiştiklerini incelemiş. kendisi de bir dahi babası olmak istemiş. incelemelerinden vardığı sonuca göre, dahilerin büyük çoğunluğunun babaları yaşlı oluyormuş. onun için bu adam da epey yaşlandıktan sonra evlenmiş.

- siz bunları nerden biliyorsunuz? o çocuk mu anlattı size? diye sordum.

bu olayı, bütün mahalleli biliyormuş. evlerde hep konuşulurmuş. onlar da büyüklerden duymuşlar.

adam evlenmiş ama, çocuğu olmuyormuş. dahi babası olmak için yaşlanayım derken, gereğinden çok yaşlanmış olacak ki, baba olamıyormuş. bu yüzden boşuna üzülmüş. çünkü karısı gebe kalmış. adam, çocuğu sıska olsun diye dua ediyormuş. çünkü, dahilerin büyük çoğunluğu, hastalıklı, zayıf çocuklardan yetişirmiş. çocuk doğmuş. öyle sıskaymış ki, görenler bu çocuk yaşamaz, demişler. neyse çocuk yaşamış. çok büyük bir dahi şair varmış. adamın bir kitaptan okuduğuna göre, bu şair, çok erken memeden kesildiği için dahi olmuşmuş. adam da, dahi olması için çocuğunu bir aylıkken memeden kestirmiş. bir yaşındayken çocuk salıncaktan düşüp şaşı olunca babası çok sevinmiş. çünkü, bir dahi yazar varmış, şaşıymış. şimdi de bu adamın bütün çabası, çocuğunun kısa boylu kalmasıymış. çünkü dahilerin pek çoğu kısa boyluymuş.

bütün bunları dinledikten sonra, o çocuğun adını bile neden düşünerek söylediğini anladım. çocuk düşünmüyor, adını hatırlamaya çalışıyor bence.

charles dickens

dickens 7 şubat 1812'de portsmouth'ta doğdu. dedesi hali vakti yerinde bir aileden bir bahriye subayıydı; babası ise sevimli, hoş ama ayağını yere bir türlü sağlam basmayan, yakası mali zorluklardan kurtulamayan biriydi.

aile ilk birkaç güzel yılın ardından kırsal chatham'ı terk edip londra'ya yerleşmek zorunda kaldı. bu kırsal yerleşim yeri büyük umutlar romanının atmosferine damgasını basan yerdir. dickens yaşlılık yıllarında buraya geri dönecektir.

aile 1822'de londra'ya yerleştiğinde, dickens kendini gittikçe yalnız, terk edilmiş hissetmeye başlayacak ve bir hırsız, serseri olmayışını tanrı'nın onu korumuş olmasına bağlayacaktır. özellikle babası mali kaynaklarının neredeyse tükenmiş olması nedeniyle tamamen kendi derdine düşmüş, dickens bu büyük kentin cangılında, onu yetiştirmeyi hemen hemen unutmuş olan babasının kumara düşkünlüğü yüzünden iyice batması üzerine, okulu bırakıp kundura boyası fabrikasında işe girmek zorunda kalmıştır. burada şişeleri doldurup üzerlerine etiketler yapıştırmaktadır.

dickens, romanlarından da çıkartabileceğimiz gibi kendini bu cangılda terk edilmiş, yalnız hissetmektedir; yetenek ve becerilerin eğitimle geliştirilebileceği umudunu iyice yitirmiştir. böylesine sıradan bir işe o yaşta nasıl öylesine kolayca layık görüldüğünü bir türlü anlayamayacaktır.

baba dickens borçlarından ötürü üç ay hapis cezasını çekmek üzere cezaevine konur, çıktıktan sonra oğlunun çalıştığı yere gider ve pencerelerden birinden, içeride çalışan oğlunu görünce, onu hemen işten çıkartmaya karar verir; ancak bu kararına eşi direnir. dickens gerek o işyerindeki günlerini gerekse de annesinin kendisine böyle bir iş hayatını layık görmesini bir türlü unutamayacaktır. geçmiş öylesine bir travmadır ki, dickens ileride ne eşine ne çocuklarına hayat öyküsünün bu parçasını anlatacaktır.

genç dickens artık okula gidebilecektir. bir avukatlık bürosunda çırak-kâtip olarak çalışmaya başlar. ardından parlamento muhabirliği, gazete haberciliği yapar. derken ilk edebiyat karalamalarını okurlar ile buluşturma olanağı bulur ve boz'un karalamaları'nın ardından bay pickwick'in serüvenleri ile edebiyat alanında hızla yükseleceğinin sinyallerini verir. mesleki alanda olduğu kadar para kazanma alanında da attığı başarılı adımlar, dickens'ın travmatik izler bırakmış olan geçmişiyle başa çıkmasına elbette yetmeyecekti.

büyük kentin ormanında yitip gitmek, bir iz veya etki bırakmadan, yaşadığından kimsenin haberi olmadan yok olmak, orta sınıf bir aile düzeyinden alt sınıfların, lümpen kesimin düzeyine düşme korkusundan kurtulamamak, ahlaki dayanak ve ilkelerini yitirme endişesi vb. etmenler bu travmatik çocukluk ve ilk gençlik yıllarının belirleyici olgularıydı.

anlayıştan yoksun, kendi derdine düşmüş bir yetişkinler dünyasında savrulup gitmiş, kimsesiz çocukların başlarına gelenler, sahipsiz çocuk figürleri, hemen bütün dickens romanlarında baş kişi ya da yan figürler olarak karşımıza çıkarlar: oliver twist, nicholas nickleby, antikacı dükkânı, dombey ile oğlu, david copperfield ve nihayet büyük umutlar.

dickens'ın birinci tekil kişi (ben-anlatım) tekniğiyle sunduğu david copperfield, sadist bir üvey babanın, insafsız, baskıcı bir eğitim kurumunun ve bir fabrikadaki insan onurunu hiçe sayan uygulamaların çemberinde çıkış arayan, kendi gücü ve dış destekler yardımıyla yolunu çizip hayata atılan, bütün engellere rağmen toplumdaki kendine uygun yeri bulan bir çocuğun öyküsünü anlatır. bu varoluş mücadelesinin fonunda fabrika işçiliği, öğrenim yılları, parlamento muhabirliği, maria beadnell'e duyulan aşk vb. otobiyografik olaylar yer alır. 

ahlaklı, erdemli olmanın ödülünün eninde sonunda elde edildiği, umutların boşa çıkmadığı bir hayatın romanıdır david copperfield. dickens anlatının otobiyografik özelliğini kendi içine bakışın açtığı pencereden sunar bize; kendine yönelik derin bir kavrama kaygısı taşır anlatı ve charles dickens biyografi yazarı edgar johnson'un 1952'de belirttiği gibi "özeleştiri yaparken kendine karşı müthiş insafsızdır."

14.10.08

tan kızıllığı

friedrich nietzsche

belki de kendi uzun karanlığını istiyor, kendi anlaşılmazlığını, gizliliğini, gizemliliğini; çünkü o ne elde edeceğini biliyor: kendi sabahını, kendi kurtuluşunu, kendi tan kızıllığını.

dünyayı hareket ettiren çelişkidir, her şey kendi içinde kendisiyle çelişir.

bu sanat hiçbir şeyi öyle kolay halledemez, iyi okumayı öğretir, yani yavaş, derin, özenli ve dikkatli, satır aralarıyla, açık kapılar bırakarak, duyarlı parmaklar ve gözlerle okumayı.

en basit şeyler çok karmaşıktır.

özgür insan ahlaksızdır; çünkü o her konuda geleneğe değil, kendisine bağlı kalmak ister. başlangıçtan itibaren insanlığın tüm durumlarında "kötü", neredeyse "bireysel", "özgür", "başına buyruk", "alışılmamış", "şaşırtıcı", "değişik" anlamlarına gelir.

gerçek dünya düşsel alandan daha küçüktür.

tarih yalnızca sonradan aklanan kötü insanlardan söz eder.

kendini gelenek ahlakına kaptıran insan önce nedenleri, ikinci olarak sonuçları, üçüncü olarak da gerçeği küçümser ve tüm yüce duygularını (hürmet, yücelik, gurur, minnettarlık, sevgi) kurmaca bir dünyayla ilişkilendirir: sözde yüce dünya.

yüceltme yöntemleri arasında tüm çağlarda insanları en fazla yükselten ve yücelten, insanları kurban etmek olmuştur.

nesneler insanın sadece sınırlarıdır.

sözde "daha kısa yollar" insanlığı hep tehlikeye sokmuştur; insanlık daha kısa bir yolun bulunduğu müjdesiyle hep kendi yolundan ayrılır ve yolu kaybeder.

hristiyanlık, teslim olmaktan hoşlanan, aşağılanmak ve tapınmaktan zevk alan bütün o soylu ve kaba insanların ruhlarını içine aldı ve bunu yaparak, köylü kabalığından kurtulup yüzündeki binlerce kırışık, art düşünce ve bahanelerle manevi açıdan zengin bir dine dönüştü.

belki de hiçbir şey, hep galip gelen birinin görüntüsü kadar insanı yoramaz.

sadece "yıkıntıların melankolisini" tanıyan bizler, ne olursa olsun insanın karşısında kendini korumak zorunda olduğu, o tamamen başka türlü olan ölümsüz yapıların melankolisini anlayamayız.

düşmanın hep kötü olması gerektiğini düşünmek aslında bayağı insanların tarzı değil midir ki?

merhamet ve tapma duyguları gibi cinsel duyguların ortak noktası, aslında insanın zevk alırken bir başka insana iyilik yapıyor olmasıdır.

doğudaki kadınlar, disiplin altına alınmayı ve dünyayla ilişkilerinin kesilmesini, kocalarının sevgilerinin bir göstergesi olarak algılarlar ve bu göstergeler olmadığında bundan rahatsızlık duyarlar.

bütün övgüler, övgüyü hak edenin olsun!

bütün dinler eski, gelişmemiş bir insanlığın zeka ürünü olma özelliğini sergiler. hepsi gerçeği söyleme yükümlülüğünü şaşılacak derecede hafife alır.

bilim gerçek olamaz; çünkü o tanrı'yı reddeder; o halde bilim tanrı'dan kaynaklanmıyor; bu durumda bilim gerçek olamaz; çünkü gerçek tanrı'dır. yanlış kararda değil, önkoşuldadır.

bazı şeyleri bugüne kadarki nedenlerin dışındaki nedenlerden dolayı yapmalıyız. farklı düşünmeyi öğrenmeliyiz. çok geç bile olsa, sonunda çok daha fazlasını elde etmek için: farklı hissetmek için.

biz, aklın olabildiğince açık ve net olması gerektiği durumlarda bile aşırı duygusal davranıp, karanlığa kaçacak şekilde eğitildik! yani tüm büyük ve önemli meselelerde.

lord byron: ben herhangi bir arzunun kölesi olmak istemiyorum.

onun acı çekerek kendine gelmesi, bu durumdan kurtulması için bir yoldur ve belki de tek yoldur. hristiyanlığın yaratıcısının bu durumu çarmıhta yaşamış olması olası. çünkü "tanrım beni niçin terk ettin!" gibi acı sözlerin içeriği, en derin anlamıyla anlaşılabileceği gibi, yaşamın saçmalığına ilişkin genel bir hayal kırıklığının ve bilinçlenmenin kanıtıdır; en çok acı çektiği anda kendi meselesini değerlendirebilmiştir.

sokrates ve platon, "doğru bilgiyi doğru davranışın izlemesi gerekir." biçimindeki o tehlikeli ön yargıya, o büyük yanılgıya safça inanıyorlardı.

büyük sorunlar hafife alınıyor.

dilenciler ortadan kaldırılmalı; çünkü insan onlara bir şey verince de kızıyor, vermeyince de kızıyor.

sadece kendi koyduğum yasaya uyarım, büyük küçük her şeyde.

hep bir dolandırıcı, yani durularını uyaran bir şarap aradıklarından, halklar çok sık aldatılırlar.

dünyanın vahşi ve bakir yerlerinde efendi olmayı, öncelikle kendimin efendisi olmayı denemek için göç etmeliyim; köleliğin hiçbir izine rastlamayana kadar yer değiştirmeliyim; macera ve savaştan kaçmayıp, en kötü rastlantılarda ölüme hazır olmalıyım: yeter ki bu alçak kölelik, bu bozulmuşluk, zehirlilik ve komploculuk olmasın!

bir kez sizin tarzınızda gerçeği bilmektense, on kez aldatılmayı seve seve kabul ederim!

dünyayı yok edenler: bu bir şeyi başaramaz; sonunda öfkeyle şöyle bağırır: "batsın bu dünya!" bu iğrenç duygu, kıskançlığın doruğa ulaşmasıdır ve şu anlama gelir: ben bir şeye sahip olamadığım için, dünya da hiçbir şeye sahip olmasın! tüm dünya bir hiç olsun!

johan gottlieb fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile, hakikatin söylenmesi gerekiyor.

elbette panoramik insanlar da vardır; onlar elbette panoramik yerler gibi öğretici ve şaşırtıcıdırlar; ama güzel değildirler.

"eylemde bulunmayı istediğinizde, kuşkuya yol açan kapıyı kapatmak zorundasınız."

yapmadan önce yanlış anlaşılacağı fark edildiği ya da düşünüldüğü için ne kadar çok gerçek bireysel davranıştan vazgeçilir!

bütün çağların eylem arzusu duyan en büyük dört kişisi saralıydı: iskender, caesar, muhammed ve napolyon. tıpkı lord byron'ın da bu hastalığa tutulmuş olması gibi.

uçamayanlara, yükseldiğimiz ölçüde küçük görünürüz.

insancıklar

dostoyevski

geçmiş kötü bile olsa, anısı tatlı bir elem verir insana.

insan kendi halinde yaşayıp gidiyor da, yanı başında duran kitapta kendi hayatının tıpatıp anlatıldığından haberi olmuyor. eskiden dikkatini çekmemiş birçok şeyi, kitabı okumaya başlayınca bir bir anımsıyor insan.

kiminin kısmetinde omuzlarına general apoleti takmak vardır; kiminin altıncı derece memur olarak kalmak. kiminin alnında emir vereceği, kimininkindeyse hiç mırıldanmadan, korku içinde bu emri yerine getireceği yazar. kişinin yeteneklerine göredir bütün bunlar. bazısının yetenekleri emir vermeye, bazısınınki boyun eğmeye elverişlidir.

mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır. mutsuzlar, zavallılar daha da mutsuz, zavallı olmamak için birbirlerinden kaçmalıdırlar.

düşkünler hodbin olur, doğanın bir yasasıdır bu. yoksul, ezilmiş insan kuşkucudur. çevresine, yanından geçenlere yan gözle, bir tuhaf bakar. kendisinden mi söz ediliyor, anlamak için gözlerini kısarak, kuşkulu bakışlarını dolaştırır çevresindekilerin üzerinde, konuşulanlara kulak kabartır. şurası kesindir ki, şu kağıt karalayıcılar ne kadar yazarsa yazsınlar, yoksul insanın bir paçavra kadar değeri yoktur. bu böyle gelmiş böyle gider.

anı tatlı da acı da olsa her zaman ıstırap verir insana. belki başkası öyle değildir, ben duyarım bu ıstırabı. ama tatlıdır bu ıstırap. kalp acı çekmeye, ezilmeye, sıkışmaya, kederlenmeye başladığında anılar onu, gündüzün sıcağında kavrulmuş cılız, zavallı bir çiçeği akşam serinliğinde çiy tanelerinin canlandırdığı gibi canlandırır.

belinsky: iki gündür kendimi bu kitaptan uzaklaştıramıyorum. yeni bir yazar, yeni bir yeteneğin kalemi bu; onu tanımıyorum; ama bu roman rusya'da hayatın sırlarını öyle kahramanlarla veriyor ki bize, bundan önce hiçbir yazar bu kadarını düşlerinde bile göremezdi.

13.10.08

karşıtlık

françois rabelais

aristoteles der ki, türlerinde birbirine karşıt iki şey düşünürsek iyi ile kötü gibi, düzgünlükle bozukluk, soğuklukla sıcak, akla kara, hazla acı, sevinçle keder vb. gibi ve bunları her türün karşıtı öbürünün karşıtına uygun düşecek biçimde birleştirecek olursak, ister istemez öteki karşıt geri kalanla bağdaşır; örnek: düzgünlükle bozukluk her türde karşıttırlar, iyi ile kötü de öyle: birinci türün karşıtlarından biri ikincinin karşıtlarından birine uyuyorsa, düzgünlükle iyi gibi; çünkü düzgünlüğün iyi bir şey olduğu bellidir, böylece geri kalan kötü ile bozukluk da birbirine uyar; çünkü bozukluk kötü bir şeydir.

kadın ve çocuk

murathan mungan

dünyada başka hiçbir şey yapamadıklarından ancak çocuk yapmayı becerebilen, bunu da çok büyük bir marifetmiş gibi etrafa sıvaştıran kadınlardan her zaman nefret ettim. bunlar bulundukları her yerde, çocukları aracılığıyla kendi egolarını yayarlar etrafa. "erol buraya gel, ali oraya çıkma, ayşe orayı elleme, yemeğini yemezsen seni götürür çöplüğe atarlar, değil mi teyzesi?" gibi gürültülerle kendi zavallı varoluşlarına dünyada bir yer açmaya çalışırlar. dertleri kesinlikle çocukları değildir; çocukları aracılığıyla dünyanın dikkatini çekmek isterler yalnızca. hayatta yapabildikleri tek marifet olan çocuklarını oraya buraya ittire kaktıra kendi zavallı varlıklarını duymaya, hissetmeye çalışırlar. umumi yerlerde çocuklarına gösterdikleri ilgide her zamankinden fazla bir şey vardır. hem çevreye ne kadar iyi bir anne olduklarını gösterme fırsatını kullanmak isterler hem de bulundukları yeri yalnızca kendi egolarıyla işgal etmeye uğraşırlar. çocuklarına ilişkin her şey; yemek yemeleri, uyumaları, çiş yapmaları abartılı bir seremoniye, çirkin bir teşhirciliğe dönüşür. çocuklarından başka hiçbir şey konuşulmasın isterler. birçok alanda dışına sürüldükleri toplumdan alabilecekleri tek aferinleri de, tek intikamları da anne olmalarıdır. kendi beceriksizliklerinin, çocuklarını kötü eğittiklerinin, aslında çocuk büyütmeyi hiç mi hiç bilmediklerinin asla farkında olmayıp çocuklarının her türlü taşkınlığının, edepsizliğinin, isterisinin genel bir çocuk olma hali olduğunu sanır, bu yüzden de, bulundukları her yerde, her tür anlayış ve hoşgörünün en doğal hakları olduğunu düşünürler. otobüste, trende, uçakta daha oturdukları andan itibaren, varlığıyla çevreyi kirleten çocuklarının başlarını göğüslerine bastırarak "teyzeyi rahatsız etme çocuğum" diyerek yan koltukta oturandan sözde anlayış beklerler. bu yaştaki çocuklar söz konusu olduğunda, daha düne kadar kendisinden "abla" diye söz edilen yan koltuktaki kişi ise, birdenbire şu münasebetsiz kadının uğursuz ağzında "teyze" oluvermenin intikamını ilk fırsatta alır. ama o salak kadınlar bunu bile akıl edemezler. işin kötüsü toplum da zaten bu kadınların doğurup büyüttükleri çocuklardan oluştuğu için ne kadar boktan anneler oldukları hiçbir zaman anlaşılmaz. sonrakiler de, en az kendileri gibi boktan çocuklar yetiştirmeyi sürdürürler.

12.10.08

sana gül bahçesi vadetmedim

joanne greenberg

yaşamak savaşmak demektir.

sevdiğiniz insanları korumak için hiçbir zaman dünyayı yeniden kuramazsınız. ama bunun için uğraşmış olmanızı haklı göstermek zorunda da değilsiniz.

insan mahkum olacaksa, güzel olmalı; yoksa dram yalnızca bir komedi olur.

akıl hastası olmanın en kötü yanı, hayatta kalabilmek için ağır bir bedel ödenmesidir.

tulumdayken gözüne bir saç telinin girdiği oldu mu hiç? insan ellerini uzatamayınca, bu lanet olası küçük rahatsızlıklar dünyanın en büyük sorunu haline gelir.

hastane yemeklerinden zevk almanın gizi, yemeklerin ne olduğunu fark edemeyecek kadar hasta olmaktır.

bazıları için hiçbir şey olanaksız değildir.

bazen insan boyun eğmeyeceği bir şeyle savaşmak zorunda kalıyor ve deliliğin güvenli bir şey olduğu bir yere sığınıyor.

dünya dikensiz gül bahçesi değildir.

sana hiçbir zaman gül bahçesi vadetmedim. hiçbir zaman kusursuz bir adalet vadetmedim. ve hiçbir zaman huzur ya da mutluluk da vadetmedim. sana ancak bütün bunlarla savaşma özgürlüğüne kavuşmanda yardımcı olabilirim. sana sunduğum tek gerçeklik savaşım. ve sağlıklı olmak, gücünün yettiği kadarıyla, bu savaşımı kabul edip etmemekte özgür olmak demektir. kusursuz, güllük gülistanlık bir dünya masalı koca bir yalandır. üstelik böyle bir dünya çok can sıkıcı bir yer olur.

bir yanılsamanın geleceği

sigmund freud


tüm insanlarda yıkıcı, dolayısıyla toplum ve kültür karşıtı eğilimlerin bulunduğu ve insanların büyük bir bölümünde bu eğilimlerin insan toplumu içindeki davranışlarını belirleyecek derecede güçlü olduğu gerçeği hesaba katılmalıdır. her birey gerçekte bir uygarlık düşmanıdır. uygarlık bireye karşı korunmalıdır ve uygarlığın kuralları, kurumları ve buyrukları bu amaca yöneliktir.

dış zorlamanın yavaş yavaş içselleşmesi insan gelişmesinin seyriyle uyum gösterir; çünkü özel bir zihinsel yapı, insanın üstlendiği bu görevi üstlenir ve kendi emirleri arasına katar. her çocuk bize bir dönüşüm sürecini izleme olanağını sunar. ancak bu yolla çocuk ahlaki ve toplumsal bir varlık olur. üst benliğin bu türden bir güçlenmesi, psikoloji alanında en değerli kültürel varlıktır. içlerinde bu güçlenme gerçekleşen kişiler, uygarlığın karşıtları olmaktan çıkıp uygarlığın araçları haline dönüşürler.

insan, en erken çevresindeki kişilerden, onları etkileme yolunun onlarla ilişki kurmaktan geçtiğini öğrenmiştir. böylece çok sonraları bile, karşılaştığı her şeye, aynı amaçla o insanlara olduğu gibi davranır.

dinsel düşünceler, dış veya iç gerçekliğin, kişinin henüz kendisi tarafından keşfedilmemiş yönleri hakkında bir şeyler söyleyen ve kişinin inancını gerektiren olguları ve koşulları hakkındaki öğreti ve iddialardır. bize, yaşamda bizim için en önemli ve ilginç olan şeyler hakkında bilgi verdiklerinden özellikle üstün tutulurlar. bunlar hakkında hiç bilgisi olmayan bir kişi pek cahildir; ama bilgi dağarcığına bu düşünceleri katmış olan kişi kendisini çok daha varlıklı sayabilir.

din sorunları söz konusu olduğunda, insanlar mümkün olan her türlü üçkağıtçılığa ve entelektüel cambazlığa girişirler. koca dünyada insanların oynadığı küçük rolü alçak gönüllülükle kabul edip daha aşırıya kaçmayan kişi, umulanın aksine sözcüğün gerçek anlamıyla dinsizdir.

cinayet veya ensestten kaçınan ama hırslarının, saldırgan dürtülerinin veya cinsel ihtiraslarının doyumundan kendilerini yoksun bırakmayan ve diğer insanları karşılığında ceza görmedikleri sürece yalan, hile ve iftirayla incitmekte bir an bile tereddüt etmeyen sayısız uygar insan vardır.

her çağda ahlaksızlığın dinden aldığı destek, ahlakın aldığından az olmamıştır.

11.10.08

gala'ya mektuplar

paul eluard

gerçek olan aşktır. nesne onun biçimini, niteliğini alır.

yaşam devam ettiği müddetçe kendi kalıntılarını görmezden gelebilir insan. sözcükleri ağırlaştıran ölümdür. bugüne bu yokluğun izleri kaldı bir tek, gömülmüş iki bedenden daha kalıcı bu parçalar..

özgürlüğünün tadını çıkar. insan, hep daha fazlasını istemeli özgürlüğünden.

"yaşamda, yeryüzünde olanlar dayanılmaz."

güzel renklerimi yitireli çok oldu.

aşkı yıkmanın olanaksızlığını kanıtlayan şey, her zaman en yalın, ihtişamdan en yoksun vakitlerin anısıdır.

uzun uzun her yerinden, her yerinden öperim, içine girerim.

insanların istisnasız hepsi budala ve salak, hepsi.

arzuların en soylusu, insanın bedensel olduğu kadar düşsel arzularının da gerçekleşmesini engelleyen burjuva toplumun ortaya koyduğu engellerle savaşmaktır, bu iki kategori zaten birbirinden ayrılmaz ve birbirini belirleyen iki özelliktir.

insan, çocukluk döneminde önüne dikilen duvarları hiçbir zaman tümüyle yıkamaz. çocuğun özgürce gelişebilmesi için çocuklar tarafından yetiştirilmesi gerekir.

nihayet, sevgili bayan, sizi rue becquerel'deki evde ziyaret etmeye geleceğim gün yaklaşıyor. utangaç, bakışlarınız yerde ve bacaklarınız iyice açılmış halde, gelip ata biner gibi üstüme oturacaksınız, bir sandalyede sakin sakin oturuyor olacağım ve sizin için hazırlanmış on beş santimlik, kartal gagası sertliğindeki kuyruğu usulca içinize sokacaksınız. 

faşizm, tüm faşizmler vatanı, aileyi ve dini savunurlar. böylesine aşağılık bir davayı ülküselleştirmek konusunda ırkçı kuramlar onun yanı başında hazır bekliyor.

insanın sevdiği şeyin kendine özgü bir gençliğinin olduğu yerdir aile.

seni seviyorum, her yerinden çok çok öpüyorum, gözlerimle, ellerimle, ağzımla, organımla. sonsuza kadar seninim. memelerini, gözlerini, ağzını, ellerini, oranı öpüyorum. seni her yerinden öpüyorum, içine giriyorum.

annen senin tüm kusurlarının bende de olduğunu söylüyor. bundan gururlandığım için çok aptal olmalıyım.