31.10.08

uzun lafın kısası

balzac: hemen hepimiz sabahtan, dünyayı avucumuzda tutarak, yüreğimiz aşka susamış olarak yola çıkarız; sonra, acı deneylerden geçtiğimiz, insanlara, olaylara karıştığımız zaman, farkına bile varmadan, her şey yavaş yavaş küçülür, yığın yığın küller arasında azıcık altın buluruz: işte hayat!

emma goldman: zalimler hayata, neşeye ve güzelliğe düşmandır.

gabriel garcia marquez: sevmediği bir adamla çıkar evliliği yapmak, orospuluğun en aşağı biçimidir.

j.j. rousseau: başkaldırı özgürlüğü olmadan iyi, kötü diye bir şey olamaz.

jean jaures: insan için kutsal, yani irdelenmesi, tartışılması yasaklanmış hakikat yoktur; dünyada en değerli şey düşünce özgürlüğüdür; iç ya da dış hiçbir kuvvet, hiçbir iktidar, hiçbir dogma aklın sürekli araştırma çabasını sınırlayamaz.

marquis de sade: büyük eylemler ancak yasaların suskun kaldığı anlarda patlak verir.

james buchanan: din tarafından dünya görüşü daraltılmamış ve bozulmamış zeki insanlara nadiren rastlarım.

norman mailer: bilinçli olanlar asla özgür değildir.

stefan zweig: dostlarına teşekkürü, onları sevindirecek bir davranışı, bir gün; hatta bir saat bile ertelememelisin.

victor hugo: her köyde yanan bir ateş vardır: öğretmen. ve yine her köyde bu ateşi söndüren biri vardır: din adamı.

giovanni papini: insan ancak ırkına özgü adetlerden kurtulmakla büyük olabilir.

gogol: bu gürültülü dünyayı ve dünyanın baştan çıkarıcı şeylerini unutun. bırakın o da sizi unutsun. dünyada barış yoktur.

30.10.08

tan kızıllığı

friedrich nietzsche

belki de kendi uzun karanlığını istiyor, kendi anlaşılmazlığını, gizliliğini, gizemliliğini; çünkü o ne elde edeceğini biliyor: kendi sabahını, kendi kurtuluşunu, kendi tan kızıllığını.

dünyayı hareket ettiren çelişkidir, her şey kendi içinde kendisiyle çelişir.

bu sanat hiçbir şeyi öyle kolay halledemez, iyi okumayı öğretir, yani yavaş, derin, özenli ve dikkatli, satır aralarıyla, açık kapılar bırakarak, duyarlı parmaklar ve gözlerle okumayı.

en basit şeyler çok karmaşıktır.

özgür insan ahlaksızdır; çünkü o her konuda geleneğe değil, kendisine bağlı kalmak ister. başlangıçtan itibaren insanlığın tüm durumlarında "kötü", neredeyse "bireysel", "özgür", "başına buyruk", "alışılmamış", "şaşırtıcı", "değişik" anlamlarına gelir.

gerçek dünya düşsel alandan daha küçüktür.

tarih yalnızca sonradan aklanan kötü insanlardan söz eder.

kendini gelenek ahlakına kaptıran insan önce nedenleri, ikinci olarak sonuçları, üçüncü olarak da gerçeği küçümser ve tüm yüce duygularını (hürmet, yücelik, gurur, minnettarlık, sevgi) kurmaca bir dünyayla ilişkilendirir: sözde yüce dünya.

yüceltme yöntemleri arasında tüm çağlarda insanları en fazla yükselten ve yücelten, insanları kurban etmek olmuştur.

nesneler insanın sadece sınırlarıdır.

sözde "daha kısa yollar" insanlığı hep tehlikeye sokmuştur; insanlık daha kısa bir yolun bulunduğu müjdesiyle hep kendi yolundan ayrılır ve yolu kaybeder.

hristiyanlık, teslim olmaktan hoşlanan, aşağılanmak ve tapınmaktan zevk alan bütün o soylu ve kaba insanların ruhlarını içine aldı ve bunu yaparak, köylü kabalığından kurtulup yüzündeki binlerce kırışık, art düşünce ve bahanelerle manevi açıdan zengin bir dine dönüştü.

belki de hiçbir şey, hep galip gelen birinin görüntüsü kadar insanı yoramaz.

sadece "yıkıntıların melankolisini" tanıyan bizler, ne olursa olsun insanın karşısında kendini korumak zorunda olduğu, o tamamen başka türlü olan ölümsüz yapıların melankolisini anlayamayız.

düşmanın hep kötü olması gerektiğini düşünmek aslında bayağı insanların tarzı değil midir ki?

merhamet ve tapma duyguları gibi cinsel duyguların ortak noktası, aslında insanın zevk alırken bir başka insana iyilik yapıyor olmasıdır.

doğudaki kadınlar, disiplin altına alınmayı ve dünyayla ilişkilerinin kesilmesini, kocalarının sevgilerinin bir göstergesi olarak algılarlar ve bu göstergeler olmadığında bundan rahatsızlık duyarlar.

bütün övgüler, övgüyü hak edenin olsun!

bütün dinler eski, gelişmemiş bir insanlığın zeka ürünü olma özelliğini sergiler. hepsi gerçeği söyleme yükümlülüğünü şaşılacak derecede hafife alır.

bilim gerçek olamaz; çünkü o tanrı'yı reddeder; o halde bilim tanrı'dan kaynaklanmıyor; bu durumda bilim gerçek olamaz; çünkü gerçek tanrı'dır. yanlış kararda değil, önkoşuldadır.

bazı şeyleri bugüne kadarki nedenlerin dışındaki nedenlerden dolayı yapmalıyız. farklı düşünmeyi öğrenmeliyiz. çok geç bile olsa, sonunda çok daha fazlasını elde etmek için: farklı hissetmek için.

biz, aklın olabildiğince açık ve net olması gerektiği durumlarda bile aşırı duygusal davranıp, karanlığa kaçacak şekilde eğitildik! yani tüm büyük ve önemli meselelerde.

lord byron: ben herhangi bir arzunun kölesi olmak istemiyorum.

onun acı çekerek kendine gelmesi, bu durumdan kurtulması için bir yoldur ve belki de tek yoldur. hristiyanlığın yaratıcısının bu durumu çarmıhta yaşamış olması olası. çünkü "tanrım beni niçin terk ettin!" gibi acı sözlerin içeriği, en derin anlamıyla anlaşılabileceği gibi, yaşamın saçmalığına ilişkin genel bir hayal kırıklığının ve bilinçlenmenin kanıtıdır; en çok acı çektiği anda kendi meselesini değerlendirebilmiştir.

sokrates ve platon, "doğru bilgiyi doğru davranışın izlemesi gerekir." biçimindeki o tehlikeli ön yargıya, o büyük yanılgıya safça inanıyorlardı.

büyük sorunlar hafife alınıyor.

dilenciler ortadan kaldırılmalı; çünkü insan onlara bir şey verince de kızıyor, vermeyince de kızıyor.

sadece kendi koyduğum yasaya uyarım, büyük küçük her şeyde.

hep bir dolandırıcı, yani durularını uyaran bir şarap aradıklarından, halklar çok sık aldatılırlar.

dünyanın vahşi ve bakir yerlerinde efendi olmayı, öncelikle kendimin efendisi olmayı denemek için göç etmeliyim; köleliğin hiçbir izine rastlamayana kadar yer değiştirmeliyim; macera ve savaştan kaçmayıp, en kötü rastlantılarda ölüme hazır olmalıyım: yeter ki bu alçak kölelik, bu bozulmuşluk, zehirlilik ve komploculuk olmasın!

bir kez sizin tarzınızda gerçeği bilmektense, on kez aldatılmayı seve seve kabul ederim!

dünyayı yok edenler: bu bir şeyi başaramaz; sonunda öfkeyle şöyle bağırır: "batsın bu dünya!" bu iğrenç duygu, kıskançlığın doruğa ulaşmasıdır ve şu anlama gelir: ben bir şeye sahip olamadığım için, dünya da hiçbir şeye sahip olmasın! tüm dünya bir hiç olsun!

johan gottlieb fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile, hakikatin söylenmesi gerekiyor.

elbette panoramik insanlar da vardır; onlar elbette panoramik yerler gibi öğretici ve şaşırtıcıdırlar; ama güzel değildirler.

"eylemde bulunmayı istediğinizde, kuşkuya yol açan kapıyı kapatmak zorundasınız."

yapmadan önce yanlış anlaşılacağı fark edildiği ya da düşünüldüğü için ne kadar çok gerçek bireysel davranıştan vazgeçilir!

bütün çağların eylem arzusu duyan en büyük dört kişisi saralıydı: iskender, caesar, muhammed ve napolyon. tıpkı lord byron'ın da bu hastalığa tutulmuş olması gibi.

uçamayanlara, yükseldiğimiz ölçüde küçük görünürüz.

29.10.08

veba

salah birsel

geçmiş yılların en büyük, en kötü renkli hastalıklarından, salgınlarından biri vebadır.

1179 yılında bağdat'ta da veba, içinin alacasını göstermiş, tüm kenti yere yıkmıştır. salgın süresince büyük bir kıtlık da olmuştur. 1244 yılında da malatya ile çevresinde tıpın tıpır bir kıtlıkla yine veba başgöstermiştir. memleket çarşıları yoksul kişilerin ölüleriyle dolmuştur.

veba, çok eski yıllarda roma imparatorluğu'nun da ensesinde boza pişirmiştir. evlerde ölüler, ölüler, ölüler. başka hiçbir şey yoktur. sokaklar da cenaze alaylarıyla dudak dudağadır. ölüm genç, yaşlı, kadın, erkek hiç umursamıyor, aklına eseni alıp götürüyordur. tutsaklarla plebler, hastaların yanı başında nöbet tuttukları için yakalarını ondan sıyıramıyorlardır. yani o tıngır elek, tıngır saçlar da ötekiler gibi aynı odun yığınlarının üstünde yakılıyorlardır.

m.s. 2. yüzyılda roma yine veba ile şemşempürü bir havaya bürünür. ne ki, o çağda vebaya en etkili şeyin defne kokusu olduğuna inanılıyordur. ama hastalar burunlarını defne yapraklarından uzak tutmadıkları halde yine de iyilik bulmuyorlardır. yani sağ kalanlar ölüleri gömmeye yetişemiyordur.

"legende doree" adlı kitapta bu konuda şunlar okunabilir:

"sırtında av borusu taşıyan bir kötülük meleğine buyruklar veren bir iyilik meleği, gözle görünürcesine, lap lap ortada dolaşıyor ve öbürüne evlerin kapısını vurmasını işaret ediyordur. kapı kaç kez vurulursa o evden o kadar ölü çıkacak demektir."

akdeniz kıyılarında ilk salgın ise m.s. 542'de görülmüştür. mısır'ı, afrika'nın kuzeyini, filistin'i ve suriye'yi yere yıkmıştır. ikinci büyük salgın ise 14. yüzyıl ortalarında soğuk soluğunu belli eder. bütün küçük asya'ya yayılır. sonunda da avrupa'ya girişini yapar. "bir hekimin olağanüstü serüvenlerle dolu yolculuğu" adlı kitabında doktor victor heiser, vebanın 1348 yılında cenova'dan geçerek italya'ya daldığını yazar. sienna'da halkın dörtte üçü tükenir. pisa'da ölenlerin sayısı ise kent kalabalığının onda yedisidir. floransa'da bu mendebur hastalığı kendi gözleriyle görmüş olan petrarca da tanıklığını şöyle dile getirir:

"evden çıkıyor, bir sokaktan geçiyorum. sonra bir başka sokaktan. yol baştan başa can çekişen insanlarla ve ölülerle doluydu. eve döndüğümde de her şey boşluğa bürünmüş olurdu. evde tek bir canlı bulamazdım. topu da benim o küçücük yokluğum sırasında ölüp gitmişti."

doktor heiser kitabına "kara ölüm" denilen veba üzerine boccaccio'nun decameron'da yazdıklarını da almıştır:

"kasıklarda ya da koltuk altlarında urlar peydahlanıyordu. kimisi küçük bir elma büyüklüğündeydi. kimisi de yumurta kadar. daha sonra bedende, birçok yerde, kırmızı lekeler beliriyordu. kimi zaman da büyükten büyük boyutlara ulaşıyorlardı. nedir, sayıları badikler kadar değildi. yalnız, her iki durumda da onlara bir ölüm habercisi gözüyle bakılıyordu. ve hastalık sağlıklı kişilere de bulaştığından ağırlığı gün güne artıyordu. üstüne yeni odunlar atılmış ateşler gibi çoğalıyorlardı. salt bir vebalıyla fiskos lakırdıda bulunurken ya da onun yanında giderken yakalanılmıyordu ona. vebalıların bir giysisini ellemek, ellerinin değdiği bir eşyayı tutmak bile hastalığın peçesini açmaya yetiyordu." 

heiser, vebanın italya'dan, fransa'dan sonra manş denizi'ni de geçip ingiltere'ye antresini yaptığını da yazar. orada da ölüleri çukurlara atmaktan başka bir şey bilmiyorlardır. parlamento kapatılmıştır. iskoçyalılar, ilk günlerde "veba ingilizlere özgüdür" diye işi alaya alırsa da bir süre sonra kendi memleketleri de vebanın baskınına uğrar. kısa zamanda da iskoçların üçte birini alıp götürür.

kara ölüm ertesi yüzyılda (1466) teselya'da yeniden ortaya çıkacak, makedonya ve trakya'yı kasıp kavuracaktır. en çatayaz yıkım da atina'da gözlemlenir. yunanlılar deniz kıyısında büyük bir odun yığını tutuşturmuşlardır. geceler boyunca ölüleri oraya taşıyorlardır. yine de cesetleri yer gök almıyordur. hemen herkes kendi yakınlarının ölülerini bu odun yığınının içine yerleştirebilmek için birbirleriyle cebelleşiyorlardır.

1478'de ise veba yeniden venedik'te türkü çığırmaya başlar. 16. yüzyılda da yeniden başverir. bu kez milano'nun nüfusu 250 binden 60 bine iner. 1665 yılında da veba hazretleri yine ingiltere'yi tefe koyup çalar. yalnız londra'da yaşayanların yüzde 16'sı telef olur. yani 70 bin kişi. 1720 yılında ise marsilya'da veba büyük kırımlara yol açar. oradan mısır'a, oradan suriye'ye, oradan arabistan'a atlar ve de demir bırakır.

aralıkta şeker pembe yıllar da, düttürü leylalar da dünyayı gözden bırakmaz. 1786 eylül'ünün dördünde almanya'da karlsbad'dan yola çıkıp 11 eylül'de italya'ya ayak basan alman şairi goethe orada iki yıl boyunca sağa sola koşturduğu, roma karnavalında hazırbaş olduğu halde, insanın ölümünü sineğin ölümüne eşit kılan hiçbir veba olayı ve salgını ile şerefyap olmamıştır.

19. yüzyılın sonlarına doğru kara veba hong kong'da yerli bakla olur. oradan filipinler'e de geçer. 1894'te hindistan'da başını iki yana sallamaya başlar. 18 yılda 11 milyon ölü. aynı yıllarda çin'de de çalım satar. yirminci yüzyılda ise amerika kıyılarında, san francisco'dadır.

cezayir 1930'da ve 1944'te iki salgın geçirmiştir. paris'te 1920'de 23 ölümle sonuçlanan küçük bir fırışka rüzgar da eser.

son yıllarda hindistan'da, cava'da, kuzey çin'de zaman zaman yine ona rastlarız. kaliforniya, oregon, meksika da bu şenliklerden yoksun kalmıyordur. ekvator, peru, arjantin, brezilya da payını almıştır.

cezayir'de, 1944 yılında, oran kentinin başına sarılan belayı albert camus "veba" adlı kitabında anlatır. bunu yapmak için de, ilkin kendinin, sonra da başkalarının tanıklığını kullanır. ayrıca kimi yazılı belgelere de el atar.

camus'ye göre oran çirkin bir kenttir. güvercinsiz, ağaçsız, bahçesizdir. ne bir kanat sesi ne bir yaprak hışırtısı işitilir. hoş, şehirde yine de alkış çeken bir yan vardır. insan, oran'da kıyak bir uyku çekebilir.

şehirde veba 16 nisan 1944 günü bir doktorun apartman sahanlığında bir fare leşine rastlamasıyla başlar. buna kimse, apartman kapıcısı da bunların içindedir, bana mısın demez. ertesi gün kapıcı bu kez üç fare leşiyle burun buruna gelir. hem de kendi odasında. ama bunu da soğukluktan hoşlanan kimselerin bir oyunu sanır. 

ne ki, nisan'ın 18'inden sonra, kentin depoları, fabrikaları yüzlerce fare leşiyle çiftetelli oynamaya başlar. dahası, dış mahallelerden kentin göbeğine değin, insanların toplu olarak çalıştığı her yerde fareler öbek öbektir. çöp tenekelerinde birikiyorlar ya da derelerde uzun sıralar halinde yüzüyorlardır. derken, ilk kurban belirir. bu, ilk fare leşlerine merhaba demiş olan kapıcı michel'dir.

camus'ye bakılırsa kapıcının ölümü şaşırtıcı belirtilerle dolu bir dönemin sonu ve de daha çetin bir dönemin başlangıcıdır. yani ilk zamanlardaki sersemlik yavaş yavaş paniğe dönüşüyordur. kısa zamanda ölü sayısı 40'a çıkar. artık, ilk ağızda, hastalığın tifo ya da kolera olacağını düşünmüş olanlar vebanın varlığını, iyisinden kabul etmişlerdir. başkentten de bu konuda bir tel gelmiştir:

"veba salgınını ilan edin. kenti de kapatın."

ne var ki, tel gelmezden birkaç saat önce oran valisi de tüm şehir kapılarını kapattırmıştır. bundan böyle oranlılar kendi şehirlerinde sürgün yaşamı yaşayacaklardır. kimse kentten dışarı çıkamıyordur. salgından önce şehirden ayrılmış olan, bir daha dışarı çıkmamak koşuluyla içeri alınıyordur.

üçüncü hafta sonunda ölü sayısı 302'ye yükselir. bu, şu demeye gelir ki oranlılar sevecenlikle dolu bir bakışın vebadan daha güçlü olduğunu çakmışlardır. ağustos ayının ortasında salgın her şeye egemendir. giderek tabutlar bulunamaz olmuştur. kefenlik bez de öyle. mezarlıklarda da yer kalmamıştır. bu da, gömülme sırasında ailelerin mezarlığa sokulmaması önlemini beraberinde getirmiştir.

veba, eylül ve ekimde kenti yine kendi ağırlığı altında iki büklüm kılar. kimse bir şeye güvenemiyordur. şehirde bir kamp kurulmuştur. kamplar kurulmuştur. albert camus:

"bu kamplardaki yaşam buram buram insan kokuyordu. geceyle birlikte bir hoparlör gürültüsü de buna ekleniyordu. duvarların gizemselliği, yurttaşlarımızın içgücünü ezen ağır bir yük olmuştu."

kasım ayı insanların göğüslerinde alev alev yanmış, fırınları aydınlatmış, kampları, ne yapacağını bilmeyen yaratıklarla doldurmuştur.

bereket, ocak ayına doğru vebada beklenmez bir gerileme görülür. ne var ki, oranlılar yine de sevinmekte acele etmezler. gerçekten de salgın bir günde durmamıştır. ama önceden kestirilemeyen bir hızla güçten düşüyordur. sonra, günün birinde geçen ilkyazdan beri eşine rastlanmayan bir şey olur: sokakta bir kedi görünür. hayvancağız, şosenin ortasında birden zınk diye durmuştur. ön ayaklarını yalamaya başlamış, bir ara da sağ ayağını kulağının arkasından geçirmiştir. daha, daha, sessizce yolunu sürdürerek gecenin ortasında yitip gitmiştir.

oran'da vebanın sona erdiğinin bir muştusudur bu.

1880 yılına doğru mikroplarla ilgili yaşambilim büyük ilerlemeler gösterince veba cenapları da yavaş yavaş şapkasını kaparak şanodan aşağı inmiştir. 1894'te pasteur'ün öğrencisi alexandre yersin ve koch'un öğrencisi shibasaburo kitasato, her biri ayrı ayrı ve bağımsızca çalışarak veba basilini soyutlamışlardır.

doktor victor heiser bu bulgunun veba karşısında ilk utku olduğunu söyleyecektir.

bir de, kurbağaya saldıran yayın balığı gibi 1586 yılında istanbul'da inip binmeye başlayan vebadan, yani yumurcaktan, yani taun'dan açacağız. 

tarihçi selaniki mustafa efendi'ye bakarsanız bu yılın temmuzunda veba cenapları istanbul'da yakıp yandırmadığı kimse bırakmamıştır. herkes gönlünde ah ile eyvah çabası güdüyordur. ecel içkisi ölüm kadehini sunmak için ev ev dolaşmıştır. nakşibendi tarikatından taşkent şeyhi ahmet sadık hazretleri bile kendisine uzatılan ölüm kadehini almak için ta buhara'dan gelmiştir. saadetli padişahımız da hemen sadrazam siyavuş paşa'ya bir ferman iletip şeyh'in aziz ve sevgili bedeninin hazreti eyüp ensari yakınlarında bir yere gömülmesini buyurmuştur.

nedir, daha sonraki günlerde vebanın hınzırlığı azalmaya başlayacak, hastaların çoğu iyileşecektir. hoş, altı yıl sonra, yeniden başkentimizi yoklamaya geldiği görülür.

ecel içkisi bu kez görevini mayıs ayında başlatmıştır. ölenlerin çoğu "nazenin sübyan"lardır. ama onları nice, büyükten büyük kişiler de izler. ölenler arasında damat ibrahim paşa'nın kardeşi mehmet bey de vardır. mehmet bey milyarder oğlu milyarderdir. ölümünden sonra malı mülkü uzun süre dillerde dolaşmıştır. onun ardından da 250 bin akçelik tımarı bulunan müteferrike başı ibrahim ağa kaseyi taşırtır.

28.10.08

iki şehrin hikayesi

charles dickens

zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.

kalıcı olan tek felsefe baskıdır. korku ve esaretten kaynaklanan bu hayırsız hürmet var ya azizim, başımız şu çatının altında olduğu sürece köpeklerin kamçıya itaat etmesini sağlar.

gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm. her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde. en berbat şeyler, hatta ölüm bile böyledir.

acı ve ümitsizlik, müthiş bir güç barındırır içinde.

sevdiğim şu kitabın sayfalarını daha fazla çeviremem artık, boş yere bir gün hepsini okumuş olmayı umarım. bir zamanlar, üzerinde ışık parladıkça dibe çökmüş hazinenin ve diğer batıkların göründüğü suyun dipsiz derinliklerine bakamam artık.

yüksek tabakadan nefret etmek, aşağı tabakanın istemsizce gösterdiği bir çeşit hürmettir.

göze hoş görünüyor burası ama bir bütün olarak bakıldığında, bu gökkubbenin altında, gün ışığında israfın, kötü yönetimin, zorbalığın, borcun, ipoteğin, zulmün, açlığın, çıplaklığın ve acının üst üste yığıldığı bir kule aslında.

26.10.08

filizkıran fırtınası

hasan hüseyin korkmazgil



"kör olasın demiyorum
kör olma da gör beni"

bu akşam kankırmızı şarap istiyor canım
bu akşam dünyanın bütün şarkılarını
bu akşam dünyanın bütün özlemlerini
bu akşam beni yalnız bırakın
bu akşam yalnızca onu düşüneceğim
onu ve kendimi yalnızca

erken kalkardı sabahları
bir bardak su içerdi ılıcak
kültürfizik yapardı
çayına süt katardı
ekmeğini kızartır
kaçınırdı sigaradan alkolden
kızartmadan korkardı
güneş banyosunu sever her sabah
güzellik uykusuna yatardı öğle sonları
öldü

"karanlık geceleri ben sevemem
bir zindan örtülür sanki üstüme
gece başladı mı bir yerde
yarım kalır dudaklarımda türküm"
(ömer faruk toprak)

çok çocuksun, bilmiyorsun
biliyorum, çok çocuğum
yürek değil, bu bir evren
sevmek değil, bu bir korku
buna bilmek neylesin

ne gecesi belliydi ne gündüzü
çalışırdı ölümüne bütün gün
severdi sigarayı
severdi çay yerine sulu rakıyı
müzik dinler ağlardı
güller açar ağlardı
uyanınca kırlangıçsız sabaha
yalnızlığı ölüm gibi yaşardı
inanmıştı güzelliğe
çirkinlikten kaçardı
öldü

acısını dostlarının yüreğinde duymamışsan
kapı kapı dolaşmamışsan iş dilenerek
işsizliğe düşmemişsen hakkım dedikçe
ve bayraklı pankartlı yürüyüşlere
halaylı horonlu grev şenliklerine
katılmayı aşk gibi duymamışsan şuranda
ağrın ağrım, acın acım dememişsen insan kardeşlerine
ve dilinin en görkemli
ve dilinin en bando-davul sövgülerini
sıralayıp sallamamışsan deyyuslar saltanatına
hangi yaşta olursan ol kardeşim
kaptırıp gönlünü sevda fırtınasına
evinin yolunu şaşırmamışsan
sende iş yok be kardeşim
sen artık hapı yutmuşsun

24.10.08

otlakçı

memduh şevket esendal

aslını sorarsanız, marifet, hayatın içinde hayata uymayan bir şeydir.

evlilik ne tuhaf! kızlıkta, erkek düşünmek yasak, erkek yasak. sonra günün birinde bir erkeği getirip adamın odasına bırakıyorlar! işte bu oda onun kızlık odası. kanepenin üstünde bir de erkek uyuyor, herkes de biliyor! bu odanın nesi değişmiş? yalnız şu perdenin arkasında, eskiden bir yatak vardı, şimdi iki. başka? hiç.. ya bu adam kim?

git derdini marko paşaya anlat!

ev içinde ev kurmak olmaz.

insan söz bulamayınca ne olsa söyler. bazen saçma bile söylediği olur; ama nasıl saçma, ne ucu var ne bucağı. salkım saçak. bir defa da saçmaya başlayınca, uzadıkça uzar. bu şimendifer yolu gibi.

yeryüzü karanlık, yaşamak da acı!

esendal adı, 1946 yılında ayaşlı ile kiracıları romanı ödül kazanmasaydı, ilgi uyandırmayacaktı. ittihatçıların bu gölge adamı, m.ş., m.ş.e., mustafa yalınkat, mustafa memduh, m. oğulcuk gibi çeşitli imzalar kullanarak yazınımızın da gölge adamı olmak istedi.

23.10.08

görev

fethi naci

edebiyatın görevini basit bir pedagojik görev durumuna getirdiniz mi, yani şiirin, hikayenin, romanın en güzelini yazmak yerine, halka bilinç vermek ya da sömürü koşullarını ortadan kaldırmak adına şiirin, hikayenin, romanın en sıradanını yazmaya giriştiniz mi, istediğiniz kadar yüksek ülkülerden söz açın, bu sıradanlığı kimseye yutturamazsınız. dahası var: edebiyata yüklediğiniz göreve yan çizmiş olursunuz. çünkü edebiyatın dünyanın tanınmasına ve değiştirilmesine katkıda bulunabilmesinin ilk koşulu, yazdığınız şiirin, hikayenin, romanın gerçekten "edebiyat eseri" olmasıdır; bu koşul gerçekleşmemişse, bırakın halkı, sanatçı birey olarak kendinizi bile kurtaramazsınız.

dexter

özel hayatına sıkı sıkıya tutun. bize neyin önemli olduğunu hatırlatır.

bir insanın arkadaşlarına bakarak bu insan hakkında çok iyi bir hükme varabilirsiniz.

daha büyük bir gücün varlığına pek de inanan biri olmadım asla. ama eğer emin olmasaydım, yaptığım şeyi yapmaya devam etmemi isteyen bir gücün varlığına inanmak zorunda kalırdım.

ah hayat! hayat adetlerdir, alışkanlıklardır, kontroldür.

normal insanların çoğunun toplumla bozulmaması gereken bir anlaşması vardır. iyi bir hayat yaşa ve toplum sana göz kulak olsun. ama toplum topu elinden düşürürse o zaman başka birinin eğilip yerden alması gerekir. işte burada ben devreye giriyorum.

kız kardeşim hala babasını memnun etmek için yaşıyor. bense sekiz yaşındaki bir çocuğu örnek alıyorum. hayatıma devam ediyorum.

bazı insanlar çocuk sahibi olmamalı.

bazen tüm soruları cevapladığını sandığın anda başka bir tanesi suratına tokadı patlatır. işte hayat böyledir. işte bu yüzden ölümü tercih ediyorum.

suçluyu ilk 48 saat içinde yakalamazsanız, onu yakalama şansınız önemli bir şekilde düşmeye başlar.

yırtıcıların dünyasında, aslan asla çakalı ürkütmez.

nasıl oluyor da bir insanı öldürdükten sonra hiç pişmanlık duymuyorken rita'yı hayal kırıklığına uğrattığımda kendimi dünyanın en iğrenç insanı gibi hissediyorum?

22.10.08

çile

necip fazıl kısakürek



senin aşkın ateştir, ateşin gül bahçesi

söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa
arzı boynuzunda taşıyan öküz
bela mimarının seçtiği arsa
hayattan muhacir, eşyadan öksüz

bakma saatine ikide birde
halin neyse saat onun saati

bu ne hazin mesafe iki ten arasında
bir hali dinleyenle dinleten arasında

anladım işi, sanat allah'ı aramakmış
marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış

kaçır beni ahenk, al beni birlik
artık barınamam gölge varlıkta
ver cüceye, onun olsun şairlik
şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta

gözüm, aklım, fikrim var deme hepsini öldür
sana çöl gibi gelen, o, göl diyorsa göldür

bir kalbim var ki benim, sevdiğinden burkulur
kahredenden ziyade, sevilenden korkulur

kadından kendisinde olmayanı isteriz
hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz

aşk korkuya peçedir, korku da aşka perde

21.10.08

infilak

edip cansever


ben gidince hüzünler bırakırım
bu senin yaşadığındır
bir ev sıkılır kadınlardaki
bir adam sıkılır kadınlardaki
seni sevmek bu kadar mı
o benim yaşadığımdır

bazen de bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak ne görünmek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik; ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır

gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon
vardır o seninle birlikte olmak
buluşur çok uzaktan ellerimiz
ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak

20.10.08

ordu devlet siyaset

şaban iba

ittihat ve terakki, 1. dünya savaşı'nın bitimindeki kesin yenilgiye kadar kendi yapısına uygun yarı askeri diktatörlüğü sürdürdü. alman militarizminin etkisiyle işi alman hayranlığına ve işbirlikçiliğine vardıran ittihatçılar, imparatorluğu askeri zaferlerle kurtarmayı ve ihya etmeyi düşünüyordu.

yurt dışında ve anadolu'da gelişmekte olan komünist hareketleri provoke etmek için mustafa kemal resmi bir tkp kurarak komüntern'e üyelik için başvurmuş fakat kabul edilmemişti. ankara'daki komünistler ise türkiye halk komünist partisi'ni kuruyorlardı. hükümet bu partiyi istiklal mahkemelerine sevk ediyor ve yargılamalar sonucu kapatılıyordu.

mustafa suphi ve arkadaşları trabzon'a varırlar. trabzon'da onları bekleyen jandarmalar tarafından silahları alınır, dövülür ve elleri kelepçelenerek daha önceden hazırlanmış bir motora bindirilir ve motor hemen denize açılır. arkasından başka bir motor hareket eder ve bu motordakiler tarafından mustafa suphi ve arkadaşları süngülenerek öldürülür. (1921)

mustafa suphi ve arkadaşlarının anadolu'ya gelişinin doğuracağı sonuçları değerlendiren tbmm hükümeti, kars'a girişleri sırasında kazım karabekir'e "suphi ve arkadaşlarının ankara'ya gelişlerinin önlenmesi ve duruma göre davranılması" emrini verir. hükümetin emrini yerine getiren karabekir, trabzon'da önceden hazırladığı bu komplo ile onları yok eder.

abd'nin yeni stratejisi, sovyetler birliği'ne komşu olan türkiye'de deniz ve hava üslerine sahip olmasını gerektiriyordu. abd türkiye'den üs vermesini istemiş, bu da olmayınca türkiye'yi nato'ya almıştı.

6-7 eylül olayları: kıbrıs sorunu dolayısıyla londra'da türk ve yunan dışişleri bakanları görüşme halindeyken, selanik'te atatürk'ün doğduğu eve bomba atıldı ve istanbul'da halk galeyana getirilerek ayaklandı. olay hükümetin bir provokasyonuydu. amaç bir halk gösterisi ile londra'daki görüşmeleri etkilemekti. polisin yukarıdan bir emirle müdahale etmediği olaylar kısa zamanda büyüdü ve rum azınlığa karşı tam bir talana dönüştü. daha sonra, bu bombanın bir mit elemanı tarafından atıldığı ortaya çıkmıştır.

ismet inönü: şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilal meşru bir haktır. bu yolda devam ederseniz ben de sizi kurtaramam.

ülke, cumhuriyet tarihinin en demokratik dönemini 1960'lar boyunca yaşadı.

albay talat aydemir 22 şubat 1962 ve 21 mayıs 1963'te iki kez darbe girişiminde bulundu. kalıcı bir askeri diktatörlüğü amaçlıyordu. iki müdahale de inönü ve ordu içindeki hükümete ve hiyerarşiye bağlı subaylar tarafından önlendi. darbeciler hızla yargılandı ve 7 idam kararı, 30 müebbet kararı verildi. 1293 harbiyeli beraat ettirildi fakat hepsi de ordudan atıldı. 7 idamdan 4'ü talat aydemir, fethi gürcan, erol dinçer ve osman deniz'in kararlarıydı. millet meclisi erol dinçer'in, cumhuriyet senatosu da osman deniz'in idam kararlarını onaylamadı. 26 haziran 1963'te fethi gürcan'ın, 5 temmuz 1963'te talat aydemir'in infazları yapıldı.

12 eylül'ün arkasında abd'nin olduğu tartışılmaz bir gerçekti. 12 eylül abd'nin ortadoğu'daki çıkarları için gerekliydi. 12 eylülcülere her istediğini yaptırdı. cuntaya da en geniş desteği verdi. ardından önce anap'ın kuruluşunu ve seçimlere katılmasını sağladı. seçimlerde de özal'ı destekledi. çünkü abd, özal'ı bir geçiş dönemi adamı olarak hazırlamıştı. 

emekli olan birçok general çeşitli holdinglerin yönetim kurullarında yüksek maaşlı görevler alarak tekelci sermaye için yaptıklarının karşılığını görmüştü. bir kısmı da sonraki süreçte anap, dyp ve rp'de siyasete atılacaktı.

turgut özal: mess başkanı, tekelci sermayenin en güvenilir adamı. demirel tarafından ekonomiyi yönetmek üzere başbakanlık müsteşarlığına getirildi. dünya bankası ve imf reçeteleri hayata geçirildi. serbest piyasa ekonomisi uygulandı. büyük bir devalüasyon yapıldı. temel ihtiyaç maddelerinin fiyatları ve hayat pahalılığı sürekli arttı. yabancı sermayenin oranı konusundaki sınırlamalar kaldırıldı. kit'ler tasfiye edilmeye başlandı. yeni para-kredi ve faiz politikalarıyla kara para denilen gayrimeşru kazançlar aklandı. bu kararların bütün yükü başta işçi sınıfı ve emekçi kitleler olmak üzere halkın omuzlarına yıkıldı.

her askeri müdahale bir diğerine zemin ve gerekçe yarattı. ordunun devlet içindeki özerkliği genişletildi ve yasal güvenceye bağlandı. hiçbiri askeri otoriteyi sivil otoriteye tabi kılacak bir düzenlemeyi içermedi. bu nedenle her dönemde devletin ve toplumun militarizasyonu çabaları ile askeri müdahale tehdidi devam etti. böylece askeri müdahaleler toplumun özgürleşmesinin ve siyasetin toplumsallaşmasının önündeki en büyük engeli oluşturdu.

tsk'nın görevi, türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan tc'yi korumak ve kollamaktır ilkesi askeri müdahalelerde hukuki dayanak olarak kullanılacaktı.

galata köprüsü

orhan veli kanık


dikilir köprü üzerine
keyifle seyrederim hepinizi
kiminiz kürek çeker, sıya sıya
kiminiz midye çıkarır dubalardan
kiminiz dümen tutar mavnalarda
kiminiz çımacıdır halat başında
kiminiz kuştur, uçar, şairane
kiminiz balıktır, pırıl pırıl
kiminiz vapur, kiminiz şamandıra
kiminiz bulut, havalarda
kiminiz çatanadır, kırdığı gibi bacayı
şıp diye geçer köprünün altından
kiminiz düdüktür, öter
kiminiz dumandır, tüter
ama hepiniz, hepiniz
hepiniz geçim derdinde
bir ben miyim keyif ehli, içinizde
bakmayın, gün olur, ben de
bir şiir söylerim belki sizlere dair
elime üç beş kuruş geçer
karnım doyar benim de

19.10.08

magna carta

ingiltere

magna carta (büyük sözleşme) ya da diğer adıyla magna carta libertatum (özgürlükler sözleşmesi), incecik bir parşömene orta çağ latincesiyle yazılmış, özellikle tarih ve hukukla ilgili araştırmalar yapan herkesin baştan sona okumuş olmasa da, kendisinden bir şekilde haberdar olduğu en ünlü bağımsızlık sözleşmesidir.

ingiltere'nin orta çağdaki krallarının derebeylik düzeni içindeki zorbaca uygulamalarına karşılık bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımına yönelik, kraliyet mührüyle damgalanan bu sözleşme, dönemin ingilteresinin yerel ve gündelik sorunlarını çözüyor görünse de; keyfi yönetime şiddetle karşı çıkışı, hak ve özgürlükler için güvence arayışı açısından 13. yüzyıldan insanlığa kalan bir hukuk mirası olarak algılanabilir.

15 haziran 1215'te kral john (johannes), papa 3. innocent (innocentius) ve baronlar arasında imzalanan magna carta, kralın yetkilerine gem vurmayı ve hukukun kraldan daha üstün olduğunu vurgulamayı amaçlar.

magna carta'nın içeriğine genel olarak bakıldığında, tartışmasız ilk göze çarpan, kilisenin özerkliğini güvence altına alma, kilisenin seçim özgürlüğünü tanıma, krallar ve baronlar arasında yönetimsel açıdan ortaya çıkan anlaşmazlıklara çözüm bulma ve güçler arasında denge oluşturma kaygısının ön planda olmasıdır.

özgür yurttaşların haklarına ve özgürlüklerine yönelik ifadelerden, özellikle özgür yurttaşların ülkenin ilgili yasalarına göre yargılanmadan tutuklanamayacağının, mallarına el konulamayacağının, yasal haklarının ellerinden alınamayacağının, sürgün edilemeyeceğinin ya da herhangi bir şekilde zarara uğratılamayacağının vurgulanmasından veya hak ve hukukun kimseye satılamayacağının, hiç kimsenin bundan mahrum bırakılamayacağının belirtilmesinden anlaşılacağı üzere, bu sözleşmede özgür yurttaşların bireysel ayrıcalıklarının da üstünde durulmuştur.

kral john'a (yurtsuz jan), magna carta'ya mührünü vurduran ve onu bu anlaşmayı yapmaya götüren ana neden baronlarla, yani büyük toprak sahipleriyle yaşadığı şiddetli anlaşmazlıklardır. ama bu anlaşmazlıklar ilk defa onun devrinde ortaya çıkmış değildir. norman istilasından başlayarak (1066) ingiliz toplumunun tarihinde ve kültüründe yaşanan köklü değişiklikler sonucunda, soylu sınıf kralların baskıcı tutumuna daha az tahammül göstermeye, fırsat buldukça kralların keyfi yönetimlerine ayaklanmalarla yanıt vermeye çoktan başlamıştı bile. 1189 tarihinde tahta çıkan ve aslan yürekli rişar olarak tanınan kral ı. richard (ricardus) zamanında soylular, kralın haçlı seferlerindeki başarısızlıklarının ve ülkeye dönerken avusturya dükasına esir düşmesinin ardından alman imparatoruna teslim edilmesinin, bunun sonucunda da onu kurtarmak için yüklü miktarlarda ödedikleri fidyenin acısını unutmamışlardı.

kral richard öldüğünde yerine geçen kardeşi kral john (1199-1216) ise soylulara yitirdiklerini geri vereceğine, onlardan sürekli para isteyerek kardeşinin yarattığı mali yıkımı daha da körüklemişti. üstelik john, kardeşinin kendisini halka sevdiren özelliklerinin hiçbirine de sahip değildi. dolayısıyla soylular kral john'un saltanat döneminde ömürlerinin en sıkıntılı sürecinden geçmeye (1213-1216) ve kralın kayıtsız şartsız, zorbaca yönetimi sonucunda topraklarını, şatolarını ve imtiyazlarını hızla yitirmeye başladılar.

kral john sadece soylularla değil, kilise yönetimiyle de sağlıklı ilişkiler kuramadı. canterbury başpiskoposluğunun seçiminde keyfi karar alarak norwich piskoposu john de gray'i seçip roma'ya gönderdi. ama dönemin papası 3. ınnocent kralın seçimini onaylamadı ve keşişleri ikna edip stephen langton'ın bu göreve seçilmesini sağladı. kral kendi kararının papalıkça reddedilmesini hazmedemediğinden fevri davrandı ve langton'ın başpiskoposluğunu tanımadığı gibi seçime katılan keşişleri de sınırdışı etti. ama papa'yı öfkelendiren bu tavrının bedelini, 1209 yılında aforoz edilmesiyle ödedi. sonuçta geri adım atmak zorunda kaldı ve öncelikle ınnocent'in seçtiği başpiskoposu tanıdı, sonra sürgün ettiği keşişlerin geri dönmesine izin verdi, ardından da papalıkla arasını tamamen düzeltmek için ingiltere ve irlanda'yı papalık arazileri olarak ınnocent'e sundu.

kral john'un ülke arazilerini papalığa sunması, soylular arasında idari özerkliğin yitirilmesi anlamına geldiğinden, büyük bir öfkeyle karşılandı. vergilerde yaşanan olağanüstü artışlar da buna eklenince, 1215 yılında toplumda önemli rolleri olan baronlar kendilerinin de bu ülkede varolduğunu krala göstermek ve onu adalete davet etmek için londra'yı işgal ettiler ve isteklerini içeren bir taslağı krala sundular. çaresiz kalan kral, kendi haklarını kısıtlayıcı, buna karşın baronların haklarını güvence altına almaya yönelik söz konusu belgeyi surrey kontluğunda, thames nehri boyunca uzanan çayırlık bir bölgede, runnymede'de imzalamak zorunda kaldı.

15 haziran 1215'te gerçekleşen bu anlaşma sonucunda, özellikle belgenin en uzun ve güvence maddesi olarak bilinen 61. maddesiyle, yitirdikleri ayrıcalıkları geri alan ve kralın iradesine tam anlamıyla gem vuran baronlar 24 haziran 1215'te krala bağlılık yeminlerini yinelediler. magna carta adını alan bu barış belgesi, vakit geçirilmeden 7 kopya halinde çoğaltılarak ülkenin değişik bölgelerine dağıtıldı. ama papa 3. ınnocent krala zorla, baskı altında imzalatıldığını ve kralın saygınlığını zedelediğini belirterek bu belgeyi reddetti. kral john buna güvenerek baronlar londra'yı terk ettiği anda, belgeyi kendisinin de tanımadığını ilan etti; ama bu ilan 1. baron savaşı olarak bilinen ve ülkeyi büyük bir karmaşaya sürükleyen iç savaşın başlamasına neden oldu.

magna carta'nın tarihsel gelişimi, baron savaşlarından sonra gelişen olaylarla, fransa'nın ingiltere'yi istilasıyla, kraliyet hazinesinin yitirilmesiyle ve kral john'un dizanteriden kurtulamayıp newark'ta aniden yaşama veda etmesiyle (1216) yeni bir boyut kazandı. kral john'un yerine 9 yaşındaki oğlu 3. henry'nin (henricus) tahta geçmesiyle birlikte, magna carta 12 kasım 1216'da yeniden ele alınıp gözden geçirildi. pembroke kontu ve saltanat vekili william marshal aynı yıl içinde belgenin ilk gözden geçirilmiş kopyasını, ardından 6 kasım 1217'de de yine saltanat vekili yetkisine dayanarak ikinci gözden geçirilmiş kopyasını yayımladı. magna carta, 11 şubat 1225'te ise üçüncü kez ve çok daha ayrıntılı bir şekilde yeniden gözden geçirildi ve bu kez kral 3. henry tarafından yayımlandı. bu son belge daha sonra, yaptığı yasal reformlarla tanınan kral ı. edward tarafından (1239-1307) onaylandı ve 12 ekim 1297'de confirmatio cartarum olarak bilinen yasanın bir bölümünde yerini aldı.

runnymede'de imzalanan ilk magna carta, tarihin acımasız ellerine teslim olduğundan, kaybolup gitmiştir; ama mühürlü 4 kopyasının günümüze ulaşmasını büyük bir şans olarak değerlendirmek gerekir. kopyalardaki metni okumak gerçekten çok zordur. çünkü yazıcılar, oldukça pahalı bir malzeme olan parşömeni rahat rahat harcama olanağına sahip olmadıklarından, ellerindeki malzemeyi tasarruflu kullanmak zorunda kalmışlar ve bu yüzden metindeki çoğu kelimeyi kısaltarak yazmışlardır. bu kopyalardan üretilen magna carta metinlerinin hepsi bir önsözle başlar ve okunuşu kolaylaştırmak adına 63 maddeye ayrılır; ama asıl kopyalarda bu ayrım yoktur.

star wars

douglas kellner / michael ryan

star wars'ta kapitalizmin tarihsel kökenlerine dönüş, kapitalist ideolojinin karşılığını doğa kavramında bulan ideolojik kökenlerine dönülmesiyle bir arada ilerler. kırsal aileye ilişkin sahneler yalın bir fazilet aylasıyla süslüyken, kentsel mekan, kumar oynayan, adam öldüren ve caz dinleyen canavarların cirit attığı bir yerdir. dahası, kişinin selameti, doğal içgüdülere güvenmekten ve mantığın sesine kulak tıkamaktan geçer. luke'un ölüm yıldızı'na saldırdığı en önemli savaş sahnesinde, luke bilgisayarı kapatır ve hedefi vurmak için içgüdülerinden, kendi gezegeninde edindiği becerilerden yararlanır. böylece, duygunun romantizmi ve akıl dışı "güce" teslim oluş, filmin tarımsal ve doğalcı ideolojisiyle kesişir.

yoda luke'a nesnel dünyayı düşünce yoluyla denetlemeyi öğretir. zihinsel süreçlerdeki bu kadiri mutlaklık, bu serideki filmlerin, iğdiş edilme korkusuna (luke'un kesik eli) ya da daha genel anlamıyla, erkek çocuğun narsisizminin yerini, kayıp duygusunun öfke ya da "iğdiş edilmişlik" anlamı uyandırmadan, güç yitimi hissine yol açmadan karşılanabilmesini sağlayan daha etkileşimli ya da diyalojik bir ruhsal eğilime bırakmasını gerektiren, müzakere, feragat ve ödünlerle dolu denetlenemez yetişkin dünyasına duyulan korkuya karşı kendi içlerinde birer çare olan fantastik temsil dinamikleriyle ilişkilidir.

18.10.08

kumru ile kumru

tahsin yücel

insanlar televizyon izlemediler mi birbirlerini bile anlayamıyorlar. televizyon izlemeden, haberleri, dizileri, reklamları, hava durumlarını görmeden kırk gün evinde otur da sonra şuraya gelip bir otur bakalım, çocukların konuştuğunu bile anlayabiliyor musun?

tutku, bir şeye aşırı ölçüde bağlanmaktır; her şeyden fazla, her şeyi, çoluğunu çocuğunu bile unutacak ölçüde bağlanmaktır.

bu dünyada her şey bir yazı; okumasını bilmek gerek.

"isteğine boyun eğiyorum. bizi bizim kendisini sevdiğimiz ölçüde sevmeyen kadının bir ayrıcalığı vardır; ikide bir sağduyu kurallarını unutturur bize. alınlarınızda bir kırışık belirdiğini görmemek, en ufak bir isteğinizi geri çevirdiğimiz zaman kederleniveren dudaklarınızdaki somurtkan anlatımı dağıtmak için uzaklıkları mucizemsi bir biçimde aşar, kanımızı akıtır, geleceğimizi harcarız. bugün de geçmişimi istiyorsun, işte al. yalnız şunu iyi bil, natalie: isteğini yerine getirmekle hiç mi hiç hoşlanmadığım bir şeyi yapmak zorunda kaldım." (balzac)

16.10.08

bir türk casusunun mektupları

şebnem şenyener

tehlike güvenin içinde büyür; insan en fazla kendini güvende hissettiğinde en büyük tehlike ile karşılaşır, en büyük hasara uğrar.

sabırsızlık ve ümitsizlik en büyük günahtır.

şarktan garba, garptan şarka bakmaya kalkışan hükema aslında kendi koyduğu aynaya bakar da aynadaki hayalini başkası sanır.

mektup, ademin kusurunu, bu vesile ile ötekilerden farkını en iyi gösteren en güzel şeydir.

takipte bazen aşikar olanın değil de, aksine uygunsuz kaçan ipucunun peşine düşmek gereklidir. bazen en olmadık yerden en beklenmedik şey çıkar, insan şaşırır kalır; halbuki kolay, aşikar görünen iş tam tersine göründüğü gibi değildir; üstelik vakit kaybına sebep olur da başka bir şeye yaramaz.

okumuşun dediğini tut da gittiği yola gitme sözü meşhurdur. okumuş zümresi ateş sayılır; el ile tutsan yakar, söndürsen tutsan leke bırakır, maşa ile tutmak da olmaz; bunlar cümleyi muhakeme ederler ama onları yalnız allah muhakeme eder.

korku; aklın, fikrin ve iradenin bütün yollarını kapatır.

evlilik bazen iki tarafta da şiddetli mana kaybına sebep olur. tedavisi olmayan bir derttir.

allah kimseye zamansız ölüm vermesin ama zamanı gelince de ölümden kimseyi mahrum etmesin.

dünya işleri öyle karanlık dönemeçler, köşelerle doludur ki bir anlık gaflette ayağı kayan, kendisini en derin çukurun içinde bulur da artık nasıl çıkacağını bulabilene aşk olsun!

hayatın kaynağı kadın harlı ateş gibidir; yakınına yaklaşanları ısıtır, çok yaklaşanı yakıp kül eder. onlarsız hayatın devamı mümkün değildir. insanın iştahını açtıkları gibi, etrafı karartan dumanı da onlar getirir. kadınları tanımadan yaşayan mutsuzluk içinde kalır. ama tehlikeden uzaktır. kadınla başa çıkmanın yolu, itidal ile şımartmadan ilgiyi eksik etmemektir. kadını kolay bulan kolay kaybeder.

aşk ruhun mübarek divaneliğidir, yüce bir deliliktir. aşka düşen adamdan artık bilgelik beklenmediği gibi, bilge kimseler arasında da aşka düşmemiş biri bulunmaz.

o meşhur arap atasözü: "üç şeyle şaka yapılmazmış: biri allah, biri şeytan, biri ölüm." boşuna değil, birincisi belli; o'nunla şaka yapmak şöyle dursun, o kendisi ile şaka yapılmasına zaten müsaade etmez. ikincisi, yani şeytanla şakaya kalkışıp da tanışan adem iflah olmazmış; çünkü şeytan onu tanıyan herkesi ömür boyu zaten alay edilecek duruma sokarmış. üçüncüsü ölüm, onunla şaka yapmak kimin haddine; o eninde sonunda şöyle ya da böyle bütün insanlara şakasını yapacaktır.

her faninin kabuğu aldanmış hayallerinden ibarettir.

yeni zamanın zenginliği eski sultanların saraylarını bile kendi halinde küçük köşkler durumuna düşürür. artık saraylar ve sultanlar eskisi gibi tek tük değil; bu devirde sayısız sultan ve sayısız saray var. bu devirde zenginlik gösterisi sakalına inci dizen deli ibrahim'i dahi zevk sahibi bir fukara durumuna sokar.

her hata gizli kalmış bir emeli belli edermiş.

ruhun vücudun neresinde ikamet ettiği hep aklımı kurcalamıştır. ilk filozoflar ruhun karaciğerde ikamet ettiği görüşündeydiler. sonradan aristoteles, empedokles, demokritos gibileri ruhun yerinin kalp olduğunu iddia ettiler. pisagor, eflatun, galen gibileriyse ruha beyni daha uygun gördüler. iskenderiyeli fizikçi herofil daha ileri gitti ve ruhun, beynin içinde ve hatta beyin kökünün hemen üzerinde bulunan dördüncü karıncıkta ikamet ettiğini ifade etti. descartes ruh ile bedenin birbirinden ayrı iki bütün olduğunu ve bu iki bütünün beyinde birbiriyle temas ettiğini öne sürdü.

15.10.08

karanlık türküsü

kızılderili


uyan! orman çiçeği, göklerde gezen kır kuşu
uyan, ahu gözlü güzel, uyan
doyuyorum sen bana bakınca çiğdem içen çiçekler gibi
soluğun, sabah çiçekleri, ayda solan yapraklar gibi kokuyor
aydınlık gecelerde, ay ışığında, güneşe akan ormanlar
nasıl sana koşarsa benim kızıl ırmaklarım da öyle
yanıbaşımda olursan türküler yükseliyor yüreğimden
rüzgarın ruhuyla, çilek mevsiminde, raksa kalkan bir dal gibi
sevgilim, kaşlarını çatarsan yüreğim karanlıklara gömülüyor
bulutların gölgeleriyle kararan ışıltılı bir ırmak
sonra gülümsüyorsun, güneş çıkıyor kara yelin, suyun üstünde
açtığı yarıklara altın tozu saçıyor
ben mi? bak bana! çarpan yüreğimdeki kan
yeryüzü gülümsüyor, gökyüzü gülümsüyor, bulutlar da ama ben
yanımda yoksan, gülümsemenin ne olduğunu unutuyorum
uyan! uyan, sevgilim