jules michelet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jules michelet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.10.2022

hürriyet

hegel: hürriyet, zaruretin şuuruna varmaktır.

william blake: hakikati söyle, bırak alçak senden uzaklaşsın.

vico: halkın sırtına bindiği için büyük görünür başbuğlar.

blanqui: kılıcı olanın ekmeği olur.

durkheim: eğer insanlığın ıstırabını dindirmeyecek, toplumun işine yaramayacaksa, sosyoloji bir saatlik zahmete değmez.

michelet: tarih kaderle hürriyet, maddeyle zekâ, insanla tabiat arasındaki savaştır.

andre gide: büyük dediğimiz kitaplar, klasik dediğimiz kitaplar, herkesin kendini okumuş farz ettiği, fakat kapağını dahi açmadığı kitaplardır.

montesquieu: tımarhanedekiler, dışardakiler kendilerini akıllı sansın diye içeri tıkılmış bedbahtlardır.

sighele: hapishaneler dışardakiler kendini namuslu sansın diye yapılmıştır.

napoleon: bir memlekette hem fakir hem zengin varsa o ülkede mutlaka bir din de olmalıdır."

jonathan swift: meyhane, çılgınlığın şişe ile satıldığı yerdir.

emerson: eğer kainat mahvolsa yalnız eflatun'un 'devlet'iyle yeni bir medeniyet kurabilirdik.

cenap şahabettin: yerinde sayanlar, yürüyenlerden çok patırtı eder.

sadi şirazi: dünyanın bütün toprakları bir damla kan dökülmesine değmez.

rabelais: tanıdığım en dürüst hakim, zar atarak idam veya beraata karar verirdi.

via cemil meriç

26.06.2019

sosyoloji notları

cemil meriç

biz hepimiz, kendi basit menfaatlerimizi hakikat sanan gafilleriz.

dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

ebul ala el maari "insanlar iki kısımdır" der, "bir kısmının dini vardır, aklı yoktur; bir kısmının aklı vardır, dini yoktur." ve tanrı'ya meydan okur: "kekeme musa'nın karşısına çıkan allah, benim karşıma neden çıkmıyorsun?" der. "ben ki arabistan'ın en güzel konuşan insanıyım!" sonra ilave eder: "çıkmıyorsun, çünkü yoksun!"

"bilinçsiz ilim, insan ruhunun düşmanıdır." demiş, rabelais.

durkheim, "sosyoloji insanlann acılarını dindirmeyecekse lanet olsun böyle ilme!" der.

abbe meslier'nin adını taşıyan "le bon sens" adlı eser aslında baron d'holbach'ındır, tanrıtanımaz. abdullah cevdet, d'holbach'ın eserini "akl-ı selim" ismiyle çıkarmıştır.

bir ülkede şair ne kadar çoksa o ülke düşünce bakımından o kadar geridir. insanlar ve milletler yaşlandıkça şiirin yerine nesir geçer. düşüncesi henüz pozitifleşmemiş medeniyetlerde nesir çok ağır ilerler. bir 18. asır fransasında şiir susar, hakikatin haşin sesi, şüphenin ve akim çığlığı konuşur. derebeylik içtimai düzeni, bu devirde yıkılır.

18. asırda, engels'in dediği gibi, akıl burjuvazidir.

"bir kadını iyi tanımak, bütün kadınları tanımaktır." der napoleon.

quinet "la creation"da (yaradılış) "insan kâinatın efendisi değildir." der. gelip geçici bir kuvvettir. tabiatta çok kısa bir müddet, tırnaklarının izini, gözyaşlarını bıraktıktan sonra gidecektir.

"insanı insan yapan dış dünyayı değiştirmesi değil, dış dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmesidir." diyen marx, en güzel sözü söylemiş olur.

bergson'un dediği gibi "cümleye başlarken başka insandım, bitince başka insan." ve bir ırmağın sularında iki değil, bir kere bile yıkanılmaz.

kültür, insanı gündelik kavgaların dışına çıkarır.

ideolojiler kinlerimize takılan maskelerdir.

engels, "teknik bu şekilde geliştiğine göre insanlık ya sosyalizme ya barbarlığa gidecektir." der.

h. lefebvre "paris komünası" adlı eserinde "bir tarihçinin ilk vasfı yalan söylememektir." der.

faşizm, kapitalizmin kendi kendini yeni metotlarla devam ettirmesidir.

her insanın yapabileceği en mükemmel işi en mükemmel şekilde yaptığı cemiyet bahtiyardır.

romain rolland'a göre din, insanın kendi dışında bir şeyleri sevmek istemesidir, ebediyete kadar uzanan sevgidir.

"bir ağacı bir insandan daha çok severim." der beethoven.

zirveye varan her cemiyet çökmeye yüz tutar.

köylü mütevekkildir, ahmaktır, batıl inançları vardır ve tarihin dışındadır. istihsal vasıtaları yenilenmedikçe köy hep aynıdır. ve bu vasıtaları kendi kendine değiştiremez.

rabelais "ben hakikat âşığıyım" der, "ama darağacına kadar" diye ilave eder.

vivekananda "aklın ve ilmin karşısında tutunamayan her din batıldır." der.

dinin tahlile tahammülü yoktur. dinle akıl ayrıdır. din bir coşuştur, bir ürpertidir. ilim tanrı'nın varlığını veya yokluğunu ispat edemez. ilim bu bakımdan agnostiktir. ilimle din arasında hiçbir uzak-yakın münasebet yoktur. aklın ışığı imandan uzak tutulmalıdır.

sınır çizmek bilginin başlangıcıdır.

opera bütün sanatların sentezidir, sanatların sanatıdır.

insanlar çizmesini yaladıkları şefin, sonradan suratına tükürecek kadar aşağıdırlar. kurtlar ihtiyar kurtları parçalarlar ama onlara hakaret etmezler. oysa insanlar, karşısında küçüldükleri insanı affetmezler.

"fare için en korkunç hayvan kedidir, aslan değil."

michelet'e göre de kalabalık devdir, kahraman onun omuzlarına binmiş bir cüce.

carlyle de "tarih büyük adamların biyografisinden ibarettir." der.

burjuvazi tarih sahnesine çıkan sınıflar içinde en büyüğü, en değerlisi, insanlığa en çok şey katanıdır.

politika, sürüleri gütme, sınıflar arasında bir denge kurma sanatıdır. politika cemiyet halinde yaşayan insanların mümkün olduğu kadar birbirlerine az zarar vererek yaşamalarını temin eder.

tarafsız olmak yalanların en iğrenci. yaşayan her uzviyet taraf tutar, taraf tutmamak oportünizmlerin en adisidir.

hafızanın kanunu, aşkın kanunudur. insan ancak sevdiğini öğrenir.

"felsefenin kuşu alaca karanlıkta uçar." der hegel.

"hayat düşünenler için trajedi, hissedenler için komedidir."

anakarsis "kanun, küçük sineklerin takılı kaldığı, büyüklerin yırtıp geçtiği bir örümcek ağıdır." der.

bir çağda hakim olan düşünceler, hakim sınıfın düşünceleridir.

nietzsche, "herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur." diyor.

en büyük ideoloji anayasadır.

bir düşünce ne kadar bizimkine benzemiyorsa, bizimkini o kadar tamamlar. en büyük dostlarımız bizim gibi düşünmeyenlerdir.

dünya her gün bir parça daha mükemmelleşmesi gereken bir oyuncağıdır insanın.

süleymancılığın başı olan süleyman tunahan'ın rus casusu olduğu söyleniyor.

fransızların bir sözü vardır. "tek kitaplı insandan korkulur." derler. tek kitaba bağlanan insan, tek düşünceye bağlanan insan gerçekten korkutan insandır. bu düşünce hakikatin bütününü kucaklar veya kucaklamaz.

insanı toprakta sürünen bir hayvan olmaktan kurtaran tek doktrin spiritüalizmdir.

medeni bir dilde birbirinin aynı olan iki kelime bulunmaz.

bizde edebiyatın kökü edeb: davet etmek, ziyafete çağırmak. sonra kelime manasını genişletmiş: ruhun ziyafetine davet.

çileler ve felaketlerle doludur büyük adamın ömrü.

vahye dayanan bir medeniyetin aydınlık olmaya ihtiyacı yoktur.

münevveri şartlandıran, münevverin düşüncelerine istikamet veren, düşüncesinin hudutlarını çizen, kucağında yaşadığı cemiyettir. kimse bunun dışına çıkmamıştır ve çıkamaz.

20.12.2014

bütün öyküleri

yusuf atılgan

bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir.

ustalık üst üste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı.

cadde kalabalık gibi geldi bana. insanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. hasır sepetinde üç ekmekle bir kadın geçti. manavın önünde iki kişi vardı. durdum. uzandım küfelerin birinden bir elma aldım. "kaça bunun kilosu?" diyecektim. elimdeki en irisiydi. kimsenin bana baktığı yoktu. elmayı cebime attım, yürüdüm. beş adım sonra arkamdan kısık bir ses "aşırdı" dedi. döndüm: "kim o aşırdı diyen?" diye bağırdım. üçü birden dönüp baktılar. gene birden çevirdiler başlarını: beni görmemişler gibi, ben orada yokmuşum gibi. kentin göbeğine doğru yürüdüm. her yanım insan doluydu. kasten bakmıyorlardı cebime, yoksa görürlerdi: şişkindi, kütük gibiydi, aklım hep ondaydı; yiyecektim.

michelet: herkes esnesin. her şey önceden bilinmektedir. bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır.

cebindeki tomarı yokladı. oradaydı. rahatlık verici; sevmediği, alışamadığı işinden onu kurtaracak, bu toplumda kişinin özgür kalabilmesi için tek araç olarak düşündüğü paraydı bu.

bir umutsuzluk kapladı içini yürürken. hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. piyangolardan ummuştu. işte beklediği an geldi; ama kurtulamıyor. "belli bir yaşayış uygulamışlar bana. görünmeyen bir giysi giydirmişler. sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. düğmelerini çözemem mi? bu bile güç. ya çıkarıp atanlar? tutuyorlar onları. deliler evine kapıyorlar ya da kodese.

kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. sonra birgün "yarın" diyebildim. denizde olacaktı. yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim. insanları gerçekten görüyordum. eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. boyuna onlara bakıyordum. belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? ertesi sabah ayakkabılarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. son günümde bile kurtulamıyordum. kapıyı çarpmadan kapadım. daha orada "öyleyse yarın" dedim. ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

insan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor.

çocuklar istedikleri bir şeyi yaptırmak için kime nasıl davranılacağını, neyi kime soracaklarını bilirler.

konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. en kötüsü buydu. çoğu insan gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.

30.06.2009

uzun lafın kısası

lao-tzu:
 her şey apaçık, bulanık gören benim.

irvine welsh: köpek balıklarıyla yüzüyorsanız hayatta kalmanın tek yolu, içlerindeki en büyük köpek balığı olmaktır.

mario vargas llosa: en kötüsü, bu lanet ülkede her gün yaşanan o korkunç şeylere tanık olmaktır.

neval el-saadavi: bir erkek isyan bayrağını gökyüzüne kaldırsa bile bir çocuk gibidir.

soti triantafyllou: evlilik, tıpkı tüm bir ömrü hapiste, hastanede ya da manastırda geçirmek gibi anormal bir durumdur.

jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.

viktor emil frankl: insanı en çok yaralayan şey, fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

muriel barbery: yoksulların nefret ettikleri bir şey varsa o da diğer yoksullardır.

rana dasgupta: bazı insanlar mükemmeliyetçidir. bu bir tutkudur onlarda. bir şeyi beş kez, on kez denerler, fark etmez. sonunda öyle yüksek bir standarda ulaşırlar ki, artık kimse onlarla baş edemez.

edmundo paz soldan: iflah olmaz bir istekle cenneti arayan huzursuz yaratıklarız.

balzac: iyi insanlar uzun zaman dünyada kalamazlar. gerçekten de büyük duygular bu bayağı küçük, yüzeysel toplumla nasıl bağdaşabilir?

franz kafka: evet umut var, çok umut var; ama bizim için değil.

23.09.2008

mektuplar

george sand / gustave flaubert

flaubert: her gün george sand'den bir şeyler okuyorum; her defasında bir çeyrek saat ona öfkelenip kızıyorum.

flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir; sanatı, içini dökmek için değil, bilgi aracı olarak kullanmak gerekir.

sand: anlayış için gereken şey kafada, takdir etmek için gereken ise gönülde bulunur.

sand: herkes özgürdür; kimi büyük bir gemide yelken açar; kimi ise bir balıkçı kayığına biner. sanatçı, hiçbir şeyin engelleyemeyeceği bir kaşiftir; onun sağa ya da sola yürüyüşü ne iyi ne de kötüdür; yeter ki amacı onu doğru yola sürükleyebilsin; birkaç deneyden sonra, ruh sağlığının durumunu öğrenmek onun bileceği iştir.

sand: her şeyin meçhul olduğu bir yerde, her şey olasılıklı değil midir?

flaubert: bir kez sınıfları birbirine karıştırdın mı ahlaka da veda ettin demektir.

sand: insan, budala kişileri kendinden daha fazla sevmelidir. onlar, dünyanın gerçek mutsuzları değil midir? varsın bizi beğenmesinler. alay etsinler, batırsınlar. bu önlenemez ama onları da kendi havalarına bırakamayız; sevsinler, sevmesinler, önlerine has ekmek koymamız gerek. bir kez çöplüktekilerle gözleri doyunca, artık ekmeğin hasını arayacaklardır; eğer bulamazlar ise, kötülerle yetineceklerdir.

sand: hayatta yapılan bir iş, çoğu zaman işe yaramaz gözükebilir. evet, o an işe yaramayabilir ama, bu gene de iyi niyetin, iyi iş görmenin geleneğini sürdürür; aksi halde her şey yok olmaya mahkumdur.

sand: insanın dostuna açıklayacağı sırlar, yabancıların sandıklarından çok başkadır.

flaubert: büyük yaradılışlar -onlar iyi kişilerdir- her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.

sand: yüksek hakimimiz doğa, içgüdülerimize bir denge vermiş, iştahımızın sınırını çizmiştir. büyük yaradılışlar bu işte fazla dayanıklı değillerdir. bizi mantıksal bir eğitim, çok yönlü şekilde geliştirmemiş. her bakımdan biz, sıkışmış durumdayız; köklerimizi dallarımızı gelişigüzel, istenilen yere ve istenilen şekilde salıp durmuşuz. büyük sanatçılar, çok kez hasta ruhlu insanlardır; birçokları da iktidarsızdı. şehvetli olanlardan birkaçı da çarçabuk tükenir. kafayla çalışan bizlerin, sanırım genellikle sevinci de kederi de yoğundur. oysa gece gündüz toprakla, karısıyla yorucu iş yapan köylü, kafaca güçlü bir yaratık değildir; kafası en zayıf yanıdır.

flaubert: sanat, istisnalar çizip anlatmak değildir. elimde olmayarak, kalbimi kağıda dökmekten tiksiniyorum; hatta bence bir romancının herhangi bir şey üzerinde gerçek düşüncelerini söylemeye bile hakkı yoktur. tanrı fikrini hiç söylemiş midir?

sand: insanın öküz gibi bir sabrı, taşı parçalayacak güçte bir bileği olunca, anlatmaya değer ne iyi ne de değişik olayları vardır; ne de heyecanları olabilir.

flaubert: üstün sanat bilimseldir, kişisel değildir; akıl yoluyla uğraşıp şahısları kendimize çekmek değil de, siz onların içine girmelisiniz.

montaigne: iffet, ifrata kaçabilir; onun da çılgınlık kadar ılımlılığa ihtiyacı vardır.

sand: bu dünyadan bir bütün olarak ayrılan insan, ölümle her şeyin bittiğine inanan insandır; peşinden gelmek için kimseye de el uzatmaz.

flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.

flaubert: insanların budalalıklarını eşelemek kadar yorucu bir şey yok!

jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.

voltaire: insan düşüncesinin tarihi, insan budalalığını ortaya koyar.

sand: şefkat ve özverili bir dostluktan gayrı her şey geçicidir.

flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.

renan: yüksek sınıfları yetiştirmeye çalışın; eğer bunu yapmazsanız, kum üzerine yazı yazmış olursunuz.

flaubert: eleştiride en yüksek şey yöntemdir; yaratmayı sağlar.

sand: bizler birer don kişot'uz. hancıların eğlencesi olmaya boyun eğmeliyiz. dünya böyle kurulmuş. eğer aldanmak istemiyorsan gidip çölde yaşamalısın. bu alçaklık dolu yeryüzünden, kötülüklerden kaçarak yaşamak, yaşamak sayılmaz. yaşamda acıyı da tatlıyı da sineye çekeceksin.

sand: gönül yaşamımda tek karanlık nokta sensin!

sand: edebiyat ürünü meta sayıldığı sürece, satıcı ondan yararlanmayı umacaktır. o sadece kitap alıcısını düşünmek zorundadır; eğer müşteri metayı beğenmezse satıcı yazara ürününün hoşa gitmediğini söyler. edebiyat özgürlüğü, kitapların pazarlandığı bir fuardır. editöre ayrıcalık göstermemek biricik erdemimizdir. o bize burun kıvırsa bile, suç onun değildir. eğer okuyucular zevkli olursa editörler de zevkli olur.

flaubert: edebiyatın özgür oluşundan söz ediyorlar! yazarların artık büyüklerden aylık almadıklarını, daha özgür olduklarını söylüyorlar! daha asil duruma geldiklerini savunuyorlar. oysa bugün, toplum içindeki asaleti bir bakkal kişi ile eşdeğerdir. ne büyük bir ilerleme!

felix nadar: yaşamak istiyorsan, sıradan biri ol!

flaubert: herhangi bir politik inanca sahip olmak için insan saf olmalı!

sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

sand: eleştiri ciddi olsa da olmasa da onu görmezlikten gel! eleştirinin yazara sağlayacağı yararı ben asla anlayamadım. eleştiri hep kişisel bir bakışa dayanır; sanatçı ise otorite dinlemez. insanlar entelektüel düzen içinde güçlere el koyarak güneşi ve ay'ı tartışmaya kadar işi vardırırlar. oysa bu ne ay'ın ne de güneşin sakin görünüşünü engeller.

sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

sand: bilgelik sanattan üstündür. en üstün zirvede olan sanat bile, onun ancak bir ifadesi olabilir. bilge, her şeyi içine alır: güzelliği, gerçeği, iyiyi, sanat heyecanını. bize kendimizin dışında, kendimizinkinden de yüksek bir şeyi görmeyi, onu temaşa etmeyi, hayranlıkla onu yavaş yavaş içimize sindirmeyi öğretir.

littre: dünya bayağı bir seyyaredir; insan da, kötü derlenmiş bir karışımdır.

buffon: iyi yazmak; aynı zamanda iyi hissetmek, iyi düşünmek, iyi ifade etmektir.