neyzen tevfik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
neyzen tevfik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.08.2022

ayı dediğin

neyzen tevfik 

bir akşam asmalımescit'ten geçiyorum. baktım, bir çingene ayı oynatıyor. etrafını çoluk çocuk çevirmiş, seyrediyorlar; ama çingene ayıyı oynatamıyor. ayı usta. bir ehlinin elinde olsa mükemmel oynayacak. ama ayıcı acemi.

ben o zamana kadar ayı oynatmadım; ama çok seyrettim. çok seyrettiğim için biliyorum. nihayet, dayanamadım. sokuldum. çingenenin elinden ayının zinciriyle halkasının ipini çekip aldım. değneğini de aldım, tefini de: "gel arkamdan!" dedim.

ayı elimde, çingene peşimde, doğru tepebaşı bahçesi'ne. tepebaşı bahçesi o zaman rağbette. şişli'den, kadıköy'den, bütün kibar semtlerden, muhitlerden hanımlar, beyler akın akın gelip tepebaşı bahçesi'ni doldururlar. incesaz, orkestra dinlerler.

bahçe'ye girdim. hıncahınç! iğne atsan yere düşmez. ortaya doğru yürüdüm. önce bir hayret. bir sessizlik. sonra kulaktan kulağa fısıltılar: "neyzen. neyzen tevfik." arkasından bir alkış. saz durdu. ben ortaya geldim. defi çalıp ayıyı oynatmaya başladım. dedim ya, ayı usta. mükemmel oynuyor. oynattıktan sonra, değnekle koltuğunun altından dürttüm: "eskiden genç kızlar yavuklularını gördükleri zaman nasıl utanırlardı?" ayı bir pençesini kaldırıp yüzünü tuttu. utanma taklidi yaptı. elimi uzattım: "ya şimdikiler ne yapıyorlar?" o da pençesini uzattı; tokalaştık. kahkaha, alkış kıyamet! yine değnekle koltuk altından dürterek: "kocakarılar hamamda nasıl bayılır?" yere uzanıverdi. yine kahkahalar, alkışlar..

ayının zincirleriyle değneği çingenenin eline tutuşturdum. defi elime alıp parsa topladım. herkes, o zamanki kağıt yüz paralıklardan, çeyreklerden, mecidiyelerden, yeşil yirmi beş kuruşluklardan, elli kuruşluklardan, boyuna defin içine yağdırıyor. def doldu. getirip çingeneye verdim. çingene, o kadar parayı bir arada görmemiş. bir daha görmesine de olanak yok. paraları paylaşmak için davrandı. "haydi, haydi dedim. al o paraları da git! sade, ayı oynatmayı öğren! ayı dediğin böyle oynatılır.."

via salah birsel

12.06.2022

jurnal

cemil meriç

hayat yaşanmaya değmez.

yaşamak yaralanmaktır.

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.

avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.

vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.

insan, iltifata susuzdur.

spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."

kin sevgiden daha vefalıdır.

aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.

medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.

ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.

saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.

tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.

şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.

insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.

hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."

her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.

kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.

karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.

einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.

voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.

bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.

büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)

hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.

insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.

"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.

spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.

aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.

bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.

türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.

rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."

bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.

tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.

neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.

saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?

yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!

stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir.  "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."

inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.

machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.

buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.

faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.

sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.

aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.

yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.

düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.

türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.

hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.

6.01.2015

gazel

salah birsel

muallim feyzi, bilgisine güvenilir bir ozandır. neyzen tevfik ilk gazellerini yazmaya başlayınca onun öğütlerinden yararlanmak isteyecektir. nedir, feyzi efendi her defasında kalemi eline alacak ve hiç kusuru olmayan, daha doğru bir deyişle, feyzi efendi'nin kendi yazdıklarını kat kat aşan bu şiirleri düzeltmeye kalkışacak ve neyzen'i adamakıllı kızdıracaktır. neyzen böyle günlerden birinde yine:

"dün akşam doğdu." diyerek feyzi efendi'ye bir gazel sunar. feyzi efendi, alıştığı üzere kaleme sarılıp, şiiri düzeltmeye başlar. bir ara neyzen atılır:

"aman hocam dur. bu benim değil fuzuli'nin. yanlışlıkla onu vermişim. işte benimki."

9.11.2011

neyzen tevfik

salah birsel

sait halim paşa; ozanları, sanatçıları çokça sever. sık sık onları evinde toplar. naci sadullah'ın anlattığına göre paşa, neyzen tevfik'in neyine, şiirine, nüktelerine de tutkundur. onu da sık sık konağına çağırır, büyük ağırlık gösterir. kendi sofrasında fena halde sarhoş olup sızdığı bir gecenin sabahında ise neyzen'den bir daha içki içmeyeceği üzerine kesin söz ister. neyzen hık mık ederse de paşa'yı çokça sevdiğinden bir daha rakının damlasını ağzına koymayacağına söz verir.

yine ozanların, bilginlerin toplandığı bir gün paşa, neyzen'i de çağırır. bakar ki neyzen'in ayakta duracak hali yok.

"hani söz vermiştin? hani ağzına damlasını koymayacaktın?"

"vallahi billahi ağzıma bir damla içki koymuş değilim."

"inanmam. şöyle yakın gel de bir hoh de bakalım."

neyzen iyice sokulur. paşa'nın burnuna olanca soluğunu boşaltan bir hoh fırlatır. hayret! neyzen'in ağzı gerçekten de içki kokmuyordur. paşa şaşkın:

"bu nasıl iş neyzen?"

"sen kokusunu alıp da anlamayasın diye içkiyi alttan tenkiye ettirdim. insan biraz dişini sıkıp da aldığını çıkarmazsa, işte böyle, tıpkı yukardan içmişçesine mest oluyor, paşam."

29.07.2011

dizeler

neyzen tevfik


kime sorduysam seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler
künyeni almak için, partiye ettim telefon
"bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!" dediler

kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına
böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir
devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede
kaldırım olmazsa kanun-ı hükümet çiğnenir

felsefemdir kitab-ı imanım
taparım kendi ruhumun sesine
secde eyler hakikatim her an
kalbimin ateş-i mukaddesine

gözünü aç daha meydan var iken
dizginin cambaz elinde neyzen
girmedim ya kapısından baktım
cenneti at pazarı sandım ben

binamaz deyip beni haktan uzak gören
sığmaz senin hayaline mihrab ü mübrem
sen sade beş vakitte ararsın allahını
ben her zaman onunla emin ol beraberim

asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır
söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır
geçmez ele bir paye, kavuk sallamayınca
kürsi-i liyakat pezevenk, puşt olanındır

hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden
softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü
kara bir kinle taassup pusudan çıktı yine
yurdu şahane cehalet yeni baştan bürüdü

11.11.2010

neyzen tevfik

salah birsel

küllük kahvesini sık sık yoklayanlardan biri de neyzen tevfik'tir.

bir arife günü cahit saffet ırgat da ona orada rastlar:

"oturttu beni yanına, üst üste çay içtik. bir değil, üç beş bardak. bu keser dedi. içki isteğini keser. sonra yoksul çocukları toplamaya başladı yanına. çay ikram etti onlara. bir, iki derken çocuklar top top olmuş, birikmişti çevremize. iki sıra yaptı onları, okul çocukları gibi. kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık."

"haydi, dedi, şimdi mahmutpaşa'ya!"

"ne olacak?"

"param var bugün. bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları."

giydirdi o gün fakir fukara çocuklarını. sonra yine meyhaneye.. rakıdan önce bir fincan zeytinyağı. rakı çabuk çarpmasın diye.

16.08.2010

çiçek dürbünü

talat sait halman

"insanın kendi meşru ihtiyaçlarının çok ötesinde servet sahibi olması hırsızlıktır." (gandhi)

francis bacon: zengin olmanın birçok yolları vardır ve bunların hepsi iğrençtir.

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

müziği baştacı etmeyen toplumlar, yaygaraya mahkum kalır.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

schopenhauer: romancının işi büyük olayları anlatmak değil, küçük olayları ilginç yapmaktır.

ezra pound: imge, bir zaman parçası içinde bir düşünce ve duygu bileşimi sunan nesnedir.

"zengine gurbet vatandır; fakir vatanda gariptir." (nişancı mustafa paşa)

aziz nesin: her 3 türkten 4'ü şairdir.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylelikle yeni bir yaşama kavuşacak.

gitti beyler mürveti
binmişler birer atı
yediği yoksul eti
içtiği kan olusar (yunus emre)

şimdi siyasal iktidara el atmış olan dinciler, ümmetçiler yeni bir taklitçilik dönemi açıyorlar ülkemizde. orta çağ'daki islami devlet modeline özenti, arap diline ve kültürüne özlem, çağımızın yüzyıllarca gerisinde kalmış olan şeriata öykünme. biz özgün kültür toplumu olamayız bu anlayışla. eğitimde kaliteyi yükseltmezsek, yaratıcı kültür ve eğitim anlayışına yönelmezsek, üniversitelerimizi diploma imalathaneleri olmaktan çıkaramazsak, fende ve kültürde, genel olarak bilimde yaratıcılığa ulaşamayacağız. batının kötü bir kopyası olmaktan öteye geçemeyeceğiz; belki er geç -biraz da bu yüzden- şeriat istibdadının berbat bir örneği olacağız. bu, türkiye için acıklı ve muhtemel bir gelecek olarak düşünülmeli, bundan korkulmalıdır.

andre malraux: kültür hayali bir müzedir.

"ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye." (neyzen tevfik)

kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler
kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus dediler
künyeni almak için partiye ettim telefon
bizdeki kayda göre şimdi o mebus dediler (neyzen tevfik)

cicero: iftira kadar hızlı çıkan, kolayca ortalığa atılan, çarçabuk kabul edilen, alabildiğine yayılan hiçbir şey yoktur.

epikuros: yeterli olanı çok az bulan kişinin gözünde hiçbir şey yeterli değildir.

"aşk gelicek cümle eksikler biter." (yunus emre)

ideoloji, düşünce olarak başlar, ideale dönüşür, ilahlaşır, illallah dedirtir, illet olup çöker.

"kamu esenliği en büyük yasadır." (cicero)