mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.10.2016

arayış

mevlana


ilk aşk hikayemi duyduğum andan itibaren
seni aramaya başladım
arayışın nafile olduğunu fark etmeden
sevgililer yolda bir yerde karşılaşmaz
başından itibaren birbirlerinin ruhundadırlar.

11.04.2015

yaratıcı yazının sırları

roland fishman

robert mckee: gergin ve deneyimsiz yazarlar kurallara uyar; isyankar, alaycı yazarlar kuralları yıkar; sanatçı, biçimde ustalaşır.

zig ziggler: başarı, büyük umutların günlük disiplinle birleşmesinden doğar.

mevlana: incilerin var olduğu gerçeği dalgıçları mutlu eder.

albert einstein: deha, sonsuz bir "zahmete katlanabilme" kapasitesidir.

david mamet: bilinçli zihin, apaçık olanı, klişeyi önerecektir; çünkü bu tür şeyler, daha önce başarılmış olanın güvenini sunar. yalnızca, kendini bilinçten azat edip göreve adamış zihin gerçek yaratıcılığa açıktır.

konfüçyüs: ne kadar yavaş gittiğinizin önemi yok; yeter ki durmayın.

northrop frye: hayal gücünün cüretlisi büyük sanat, çekingeni küçük sanat üretir.

henry david thoreau: öykünün uzun olması gerekmez; ama kısaltmak için uzun zaman gerekir.

victoria nelson: yaratmanın en hararetli yerinde hata bulan, ayrıntıcı, kılı kırk yaran eleştirel sesimiz kadar dikkat dağıtıcı bir şey yoktur.

frank rines: yapılacak tek şey eldeki malzemenin onda dokuzunu atmaktır.

erica jong: herkeste yetenek vardır. eşine az rastlanan, o yeteneği izleme ve çıktığı karanlık yere gitme cesaretidir.

john truby: yaşamını değiştirecek bir şey hakkında yaz. kendine verebileceğin en iyi armağan budur.

harlan elison: herkes yazar olabilir. zor olan, yazar kalabilmektir.

ernest hemingway: bir romanla yapılacak tek şey var: dosdoğru o kahrolası şeyin sonuna kadar gitmek.

victoria nelson: önemli olan, yalnızca aylaklık ettiğini hatırlamandır. yaptığın ciddi bir şey değil. hiçbir önemi yok. yalnızca bir oyun. başlangıçta, görev haline gelmeden önce, sanat bir çocuk oyunuydu.

10.04.2015

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

8.06.2013

kara kitap

orhan pamuk

adli: epigraf kullanmayın; çünkü yazının içindeki esrarı öldürür.

yalnız güneşi üzerine doğurmamak ve yataktan kör karanlıkta kalkmak değil, kadınların erkeklerden önce yataktan çıkmaları da bir köylü alışkanlığıdır.

ibni zerhani: hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. yazı hariç.

hafızanın bahçesi çoraklaşmaya başlayınca, insan elde kalan son ağaçların ve güllerin üzerine şefkatle titrer. kuruyup gitmesinler diye.

hatıra yerine, onun yalnızca bir iziyle karşılaşmak, sizi bırakıp gitmiş ve hiç dönmeyecek sevgilinin koltuğun üzerinde bıraktığı izine gözyaşlarıyla bakmaya benziyor.

otobüsün köşeden her gözüküşünde üç beş kişi, yağmacı moğol askeri heyecanıyla, "bilet, bilet, aman çabuk bilet" diye bağırarak dükkana daldığı, etrafı dağıttığı için otobüs bileti satmaktan vazgeçmişti.

niye binlerce, on binlerce kişi aynı anda radyolarının, kaloriferlerinin üstüne, arabalarının arka camının önüne, odalarına, iş masalarına, tezgahlarına o tahta yelkenlileri yerleştirmeye başlamıştı? anne çocuk, kadın erkek, ihtiyar genç herkesin hep aynı resmi, gözünden kocaman bir damla yaş akan mahzun ve avrupalı suratlı çocuk resmini anlaşılmaz bir istekle alıp duvarlara, kapılara asmasını nasıl anlamak gerekiyordu?

kaçırdığı hayat parçacığı neredeydi?

müşteri, sokakta her gün on binlercesini gördüğü o bıyıklı, çarpık bacaklı, kara kuru vatandaşlardan birinin sırtındaki paltoyu değil, uzak ve bilinmeyen bir diyardan gelen yeni ve 'güzel' bir insanın giydiği ceketi sırtına geçirmek ister ki, bu ceketle birlikte kendi de değiştiğine, başka biri olabildiğine inanabilsin. daha veciz konuşmayı seven bir dükkan sahibi, müşterilerinin bir elbiseyi değil, aslında bir hayali satın aldıklarını açıklamış. o elbiseyi giyen "ötekiler" gibi olabilme hayaliymiş asıl satın almak istedikleri.

babam insanımızın bir gün başkalarını taklit etmeyecek kadar mutlu olabileceğinden umudu kesmedi hiç.

yaşadığımız hayatın bir başkasının düşü olduğunu kanıtlamanın hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordum artık.

okuyucu dediğin panayıra gitmek isteyen bir çocuktur.

okuyucu geçim sıkıntısı içinde, zeka yaşı 12 olan, evli, dört çocuklu iyi bir aile babasıdır.

saklan ki bir sırrın olduğuna hükmetsinler.

bu millet paşalarını, çocukluğunu, annelerini çok sever.

sırrın aşktır unutma. aşktır anahtar kelime.

insanların çoğu, nesnelerin esas özelliklerini, sırf bu özellikler burunlarının dibinde olduğu için fark etmiyorlar da, kenarda köşede kalan, böyle olduğu için dikkatlerini çeken ikincil özellikleri görüp tanıyorlar.

şimdi, hiçbir köşede bulunmaması, bıraktığı adresleri ve telefon numaralarının yanlış ya da uydurma çıkması, sevgilerine karşılık veremediği yakın akrabalarına, uzak akrabalarına -bütün insanlara- duyduğu tuhaf ve anlaşılmaz bir nefret yüzündendi.

her hayat benzersizdir. her hikaye başka bir eşi olmadığı için hikayedir. her yazar, tek başına fakir bir yazardır.

çok şey bildiğimizi sanıyor; ama hiçbir şey bilmiyorduk.

bir başkası olduktan sonra, bir daha bir başkası, bir daha bir daha başkası ola ola, ilk kimliğimizin mutluluğuna geri dönebileceğimizi sanmak boş bir iyimserlikti.

bana kalırsa, akıllı bir koca, karısına selam söyleyen bütün erkeklerin selamını unutmalıdır.

hafızamızın, biz yaşlandıkça fazla yük taşımak istemeyen huysuz bir yük hayvanı gibi attığı ağırlıklar en sevmediği yükler midir, en ağırları mı, yoksa en kolay düşenler mi?

ne tuhaf okurlarsınız siz, ne tuhaf ülke burası.

umutsuzlara sefaletn sorumlusu olan bir suçlu göstermeli ki, onun başının ezilmesiyle cennetin yeryüzüne ineceğine inanabilsinler.

umudu ve özgürlüğü, ekmeği beklediğimiz yerden bekleriz.

kendiniz olmakta güçlü çekiyor musunuz?

insanın kendisi olmasına bir türlü izin vermezler, insanı bırakmazlar kendisi olsun diye, hiçbir zaman bırakmazlar.

senin yüzünden kendim olamadım hiç! senin yüzünden beni sen yapan bütün o hikayelere inandım.

hayatımın ilk yarısını bir başkası olmak istediğim için kendim olamadan, ikinci yarısını da kendim olamadığım yıllar için pişman olduğum için bir başkası olarak geçirecektim.

bütün cinayetler, bütün kitaplar gibi birer taklittir. bu yüzden kendi adımla kitap yayımlamam. ama gene de en kötü cinayetlerde bile, en kötü kitaplarda bulunmayan özgün bir yan vardır. bütünüyle taklit olan, demek ki, cinayetler değil kitaplardır. en bayıldığımız şey olan taklidin taklidiyle ilgili oldukları için kitapları anlatan cinayetlerle, cinayetleri anlatan kitaplar hepimizdeki ortak bir noktaya seslenir. çünkü insan, lobutu, kurbanının kafasına ancak kendisini bir başkasının yerine koyabilirse indirebilir. (kimse kendini katil olarak görmeye dayanamaz çünkü.) yaratıcılık, çoğunlukla öfkenin, her şeyi unutturan o öfkenin içindedir; ama öfke bizi ancak daha önce başkalarından öğrendiğimiz yöntemler aracılığıyla harekete geçirebilir: bıçaklar, tabancalar, zehirler, edebiyat teknikleri, roman biçimleri, şiir vezinleri vs. "kendimde değildim hakim bey!" diyen 'halk katili', bilinen şu gerçeği ifade eder: cinayet bütün ayrıntıları ve törenleriyle, başkalarından, yani efsanelerden, hikayelerden, anılardan, gazetelerden, kısaca edebiyattan öğrenilen bir iştir. en saf cinayet bile, mesela kıskançlık yüzünden yanlışlıkla işlenmiş bir cinayet bile, farkına varılmadan yapılmış bir taklittir, edebiyatı taklit.

gerard de nerval: rüyalarımız bir ikinci hayattır.

ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı
ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak (mevlana)

mevlana'nın en büyük eseri denen mesnevi baştan sona bir çalıntıdır.

herkes bu kadar mutluysa, benim ailem gibiyse bütün aileler, neden piyango biletleri o kadar satılıyor?

rötuşlanmış fotoğraflar ruhları öldürüyor.

bir fotoğraftan, bir insanın yüz ifadesinin saklandığı bir belgeden daha anlamlı, daha doyurucu, daha meraklı ne olabilir ki?

allah'ın asıl niteliğinin bir 'gizli hazine', bir 'kenz-i mahfi', bir esrar olduğuna ilişkin sayfalarca yazı okudu. bütün sorun bu esrara ulaşabilmenin yolunu bulmaktı. bütün sorun bu esrarın her yerde, her şeyde, her nesnede, her insanda görüldüğünü kavramaktı. dünya bir ipuçları deniziydi. her damlasında arkasındaki esrara varacak bir tuz tadı vardı. galip yorgun ve kızarmış gözlerle okudukça bu denizin sırlarına gireceğini biliyordu.

o eski ve uzak ve mutlu zamanlarda anlamla hareket birdi. o cennet çağlarda evlerimize doldurduğumuz eşyalarla o eşyalara ilişkin hayallerimiz hep birdi. o mutluluk yıllarında elimize aldığımız aletlerin ve eşyaların, hançerlerin ve kalemlerin yalnızca gövdelerimizin değil, ruhlarımızın da bir uzantısı olduğunu herkes bilirdi. o zamanlar şairler ağaç deyince herkes tastamam bir ağacı hayalinde canlandırabilir, şiirin içindeki kelimenin ve ağacın, hayatın ve bahçenin içindeki şeyi ve ağacı işaret edebilmesi için uzun uzun hüner gösterip yaprakları ve dalları saymaya gerek olmadığını herkes bilirdi. kelimelerle anlattıkları şeylerin birbirine çok yakın olduğunu o zamanlar herkes o kadar bilirdi ki, dağlar arasındaki o hayalet köye sis indiği sabahlarda, kelimelerle anlattıkları şeyler birbirine karışırdı. o sisli sabahlarda uykularından uyananlar rüyalarla gerçekliği, şiirlerle hayatı ve adlarla insanları da birbirlerinden ayıramazlardı. o zamanlar hikayelerle hayatlar o kadar gerçekti ki, kimsenin aklına, hangisi hayatın aslı, hangisi hikayenin aslı diye sormak gelmezdi. rüyalar yaşanır, hayatlar yorumlanırdı. o zamanlar, her şey gibi insanların yüzleri de o kadar anlamlıydı ki, okuma yazma bilmeyenler ve alfayı meyve, a'yı şapka ve elif'i mertek sananlar bile, yüzlerimizin üzerlerindeki apaçık anlamın harflerini kendiliğinden okumaya başlarlardı.

doğu'nun ve batı'nın birbirlerine üstün geldikleri dönemler rastlantısal değil, mantıksaldı. bu alemlerden hangisi "o tarihsel dönemde" dünyayı içinde sırlar kaynaşan, çift anlamlı, esrarlı bir yer olarak görmeyi başarırsa, o alem ötekini yenip eziyordu. dünyayı basit, tek anlamlı, esrarı olmayan bir yer olarak görenler ise yenilgiye, bunun kaçınılmaz sonucu olan köleliğe mahkumdular.

bizim ülkede zengin olmanın en kolay şey olduğunu herkes bilir! buna karşın bu kadar çok yoksulumuzun olmasının nedeni ise, insanlarımıza bütün hayatları boyunca zengin olmanın değil, yoksul olmanın öğretilmesiymiş.

hiçbir zaman inandıramadım seni kahramansız bir dünyaya neden inandığıma. hiçbir zaman inandıramadım seni o kahramanları uyduran zavallı yazarların neden kahraman olmadıklarına. hiçbir zaman inandıramadım seni o dergilerde resimleri çıkanların bizden başka bir soydan olduğuna. hiçbir zaman inandıramadım seni sıradan bir hayata razı olman gerektiğine. hiçbir zaman inandıramadım seni, o sıradan hayatta benim de bir yerim olması gerektiğine.

okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki 'sırrı' bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırrından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yavanlığından başka bir şey bulamazlar.

başka cümleleri de, başka hikayeleri de merak etmediğini biliyorum artık. hiçbir şeyi merak etmeyecek kadar bu ülkeden umudu kestin. nefretle saklandığın o fare yuvasında arkadaşsızlıktan, yoldaşsızlıktan, yalnızlıktan vidaların gevşemek üzere.

harika olanı harika yapan şey, onun sıradanlığı ve sıradan olanı sıradan yapan şey, onun harikalığıdır.

seni çok iyi anlıyordum. ben de senin gibi sinemalara, futbol maçlarına, fuarlara, panayırlara giden o kalabalıklardan artık nefret ediyordum. hiçbir zaman adam olmayacaklarını, her zaman aynı budalalıkları edeceklerini, aynı masallara kanacaklarını, en masum gözüktükleri o içler acısı, göz yaşartıcı fukaralık ve zavallılık anlarında bile yalnızca kurban değil, aynı zamanda suçlu ya da en azından suç ortağı olduklarını düşünüyordum. kurtarıcı diye bekledikleri sahtekarlardan da, en son başbakanlarının en son budalalıklarından da, askeri darbelerinden de, demokrasilerinden de, işkencelerinden de, sinemalarından da bıkmıştın artık. bunun için seviyordum seni.

hiçbir zaman kendisi olamaz insan.

kimse kendisi olamaz bu ülkede! yenikler ve ezikler ülkesinde var olmak bir başkası olmaktır. bir başkasıyım; o halde varım! peki, yerinde olmak için can attığım o bir başkası da sakın bir başkası olmasın?

bütün hayatımın bir aldanış, soğuk bir şaka olmadığını kim kanıtlayacak bana?

bunlar eli sıkı, hesaplı kişilerdi; ne içerken dünyayı unutabilirlerdi, ne de sevişirken. her şeyi bir düzene sokma saplantıları onları başarısız bir dost ve başarısız bir aşık yapardı yalnızca.

kendisi olabilmenin bir yolunu bulamamış bütün kavimler köleliğe, bütün soylar soysuzluğa, bütün milletler yokluğa, hiçliğe, hiçliğe, hiçliğe mahkumdur.

insan delirmek istediği için değil, delirmek istemediği ve bunu sorun ettiği için delirirdi.

yalnızca kendim olmak istiyordum, yalnızca kendim olmak istiyordum, kendim olmak istiyordum yalnızca.

hepsinden beteri, bütün anılardan, eşyalardan ve kitaplardan daha çekilmez olanı insanlardır. insanların en büyük zevki, öteki insanları kendilerine benzetmektir.

ancak, anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir. ancak, insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikayelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık labirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir.

yalnızca kendileri olabildikleri için ıssız çöllerdeki taşları, insan ayağı değmemiş dağların arasındaki kayalıkları, hiç kimsenin görmediği vadilerdeki ağaçları kıskanıyorum.

ünlülere göre kurşunlar demokrasiye, düşünce özgürlüğüne, barışa ve bunun gibi her fırsatta hatırlanan birçok iyi şeye sıkılmıştı. katili yakalamak için önlemler alınmıştı.

6.01.2010

aşk

elif şafak

aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.

aşkın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındasındır, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.

bir kadın aşık olduğu erkekle evlenmez. baktı bıçak kemiğe dayandı, geleceği için bir tercih yapması lazım, o zaman tutar iyi bir baba olacağını tahmin ettiği, sırtını yaslayabileceği adamı seçer.

her yerde aynı sefalet varken alemi gezmenin manası ne? yeni bir şeyler bulacağını mı sanıyorsun? bak dünyanın dört bir yanından yolcular gelir bu handa kalmaya. birkaç kadehten sonra hepsi aynı hikayeleri anlatır durur. insan her yerde aynı insan. aş aynı, su aynı, bok aynı bok!

nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.

mevla aramakla bulunmaz, bu doğrudur ama mevla'yı ancak arayanlar bulabilir.

söylenmesi gereken bir şey varsa, dünya bir olup yakama yapışsa bile söylerim.

halk, basit ihtiyaçları olan tembel bir mahluktur. baştakilerin görevi halkın yanlış şeyler istemesine mani olup yoldan çıkmasına engel olmaktır. bunun için tek gereken şeriata harfiyen uymak.

akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

ibn-i arabi bir gün genç rumi'yi babasının peşi sıra yürür görünce şöyle buyurmuştu: "fesüphanallah! bir okyanus, bir gölün ardında gidiyor."

her insan açık bir kitaptır. okunmayı bekler.

şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

inanç aşk gibidir, ispat istemez. mantıksal bir açıklama beklemez. ya vardır, ya da yok.

hakikat ehli, şeriatın kaidelerine uymak zorunda değildir.

ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.

ella dinden de dindarlardan da pek hazzetmezdi. tıpkı tarihte olduğu gibi günümüz dünyasında da en korkunç ve en anlı kavgaların din adına yapıldığını düşünüyordu. dinlerin insanlığa ne faydası vardı, insan ırkını birbirine kırdırmaktan başka?

şeriat der ki: "seninki senin, benimki benim."
tarikat der ki: "seninki senin, benimki de senin."
marifet der ki: "ne benimki var, ne seninki."
hakikat der ki: "ne sen varsın, ne ben."

ya cehennemden korkar, ya cennette ödül beklerler. oysa aslolan allah aşkıdır. onu unuturlar.

bana kalsa bir kova su alır cehennem ateşini söndürür, cenneti de ateşe veririm ki, sırf ve saf aşk kalsın. gerisi boş!

hz. muhammed: bu dünyada üç kişiye acıyın: bir kavmin aşağı düşen kişisine, yoksullaşan zenginine ve cahillere oyuncak olan bilginine."

sufi kusur görmez. kusur örter.

hikayem beni tamamen farklı bir mecraya sürükledi. her dönemeçte eski hallerimden biraz daha uzaklaştım. yolculuğun sonunda ben bir yere varmadım. yol beni değiştirdi.

önce diyorsun ki: dünyada bir ben varım!
sonra: bende bir dünya var!
ve en nihayetinde: ne dünya var, ne ben varım!

şems: mevlana coşkun bir nehirdir. yerinde saymayan, tüm insanlığı ve varoluşu kucaklayan, kimseye karşı bir ön yargısı olmayan, hep daha öteleri merak ve keşfeden, çağıl çağıl berrak bir nehir.. benim tek yaptığım o nehrin önündeki seddi yıkmaktır. o kadar.

şeriat, hakikat denizinde yüzen bir gemidir. aşıklar er ya da geç gemiyi bırakıp ummana dalar.

aşk bir milat demektir. şayet "aşktan önce" ve "aşktan sonra" aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir.

aşk bütün ayrımları geçersiz kılar.

cemiyetin bu saçma sapan kuralları kanımı donduruyordu. bu tür köhnemiş törelerin, insanı insana kırdıran adetlerin, allah'ın yarattığı mükemmel eserle ilgisi yoktu.

aile kavramını kan bağında değil ruh bağında bulmuştu.

4.06.2009

çalıntı kitap deposu

doğan hızlan

iyi her şey, gün gelir sevilir.

büyük yazarlar, yaşadıkları yeri sağlıklarında bedenleriyle, öldükten sonra da anılarıyla kaplar, silinmez izler bırakır.

yazarın söylediklerinin doğruluğu tartışılmaz da, her zaman bizi yabancılara kötü gösteriyor diye lanetlenir. en sevdiğimiz yaratık devekuşudur.

suçlamak çok kolaydır; insanı tatmin eder, rahatlatır. yalnız unutmayalım herkesin bir molla kasım'ı vardır. bugünü iyi bilmek mümkündür ama yarını değil.

edebiyat, çeşitlilikten doğan zenginliktir.

yazmak zor iştir ama okumak çok daha zor iştir.

kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.

ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel (arif damar)

çehov, bir genç yazara gönderdiği mektubunda yazarlığın altın ilkesinin gizini vermişti: "yaz; yazacak bir şeyin yoksa olmadığını yaz."

filiz ali: tarihe mal olmuş sanatçılar hakkında anma günleri yapılacaksa, bunun, en azından 1 yıl önce tasarlanmaya başlanması gerekir. ciddi bilimsel araştırmalar yapılması gerekir. dostlar alışverişte görsün misali durmadan yapılan anma günleri bence özellikle ölmüş olan sanatçılara karşı bir haksızlıktır. yeterince duyurulmadan yapılan anma günlerine de çok az kişi katılıyor. yasak savar gibi anma günü yapılmasını hata olarak görüyorum ben.

ciddilik pozunu takınanları sarsan, ona ayna gösteren kişiler, bence insanlığın gelişiminin öncüleridir.

kalabalıklar içinde yalnızlık, yalnızlıkların en giderilmezidir.

osmanlı'yı iyi bilen, tanınmış bir bilim adamının görüşünü çok severim: "osmanlı" demişti bir gün, "beş olan islamın şartına bir altıncısını ekledi, o da haddini bilmek."

palyaçoların en iyi seyircileri, çocuklarla yaşlılar. doğru bir saptama; ikisi de maske takma gereği duymazlar.

"her şeyi bilmek olanağı yoktur. ne var ki, ilgili olduğunuz konuda edineceğiniz bilgilerin nerede olduğunu bilmelisiniz."

ara güler: fotoğraf bir eğlence aracı, bir hobi değildir. çevremizdeki gerçeklerin daha sonraki kuşaklara kalmasını sağlayan bir araçtır. bu araç tarihin, tarihçinin kalemi gibidir. bizler bu yaşadığımız çağın objektifli tarihçileriyiz.

"yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere." (bertolt brecht)

"en iyi hediye kitaptır." ister okuyun, ister yakın. kültür ve turizm bakanlığı, kütüphane haftası dolayısıyla böyle bir kampanya açıyormuş. hafta; parlak törenlerle ilgi uyandırabilir, kitaba sevgiyi yaratmasa bile, bunu düzenleyenlerin siciline olumlu puanlar kazandırabilir. talihsizlik işte. kampanyanın başlamasından kısa bir süre önce ahmet altan'ın "sudaki iz" romanının imhasına karar verildi. böylesine zararlı bir metaya sevgi duyulması için açılan kampanya hem inandırıcılıktan hem içtenlikten uzak.

mevlanasız ruh sömürüsü olmaz.

"ben dehamı yaşamıma, yeteneğimi de yazılarıma koydum." (oscar wilde)

attila ilhan, "dersaadet'te sabah ezanları" kitabındaki osmanlıca kelimeleri anlamayanlar için, "öğrensin keratalar" demişti. belki biraz aşırı bir çabaya çağrıda bulunmaydı ama, gerçeklik payı büyüktü.

ödül; bir yazarın, bir kitabın bütün değerini belirlemez; ama şimşekleri dağıtır.

steven blumberg adında bir kitapperest (biblioman, kitap delisi) kitap çalmaktan 1991 yılında mahkum olmuş. 20 yıllık koleksiyonculuk (!) kariyerinde 23 bin 600 kitap çalmış, değeri 10 milyon doları buluyormuş. 268 kitaplığa fare gibi girip çıkmış, amerika'da 45 eyaletin hırsızlık dosyalarında onun adı var.

"roman sokağa tutulmuş bir aynadır." (stendhal)

arizona üniversitesi'nden dr. charles gerba'nın yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre; eğer masanızda yemek yerseniz, masanızda 20 bin mikrop barınıyor demekmiş. bu oran klozet kapağında daha azmış. ya telefon ahizeleri? onlarda da 25 bin mikrop yaşıyormuş.

"masası temiz olanların zihinleri açık değildir."

çoğu zaman bizim güzel konuşuyor dediğimiz kişi, büyük ölçüde hoş ve boş konuşan kişidir.

"ölümden başka her şeyin çaresi vardır."

kötü yapmaktansa hiç yapmamayı tercih edelim.