francisco g. varela etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
francisco g. varela etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.12.2020

öğrenilmiş toplumsal davranışlar

humberto r. maturana / francisco g. varela

öğrenilmiş toplumsal davranışların kuşaklar arası kalıcılığının en bilinen örneklerinden biri, alt tropikal japon adalarında yaşayan yabani makak kolonisi üzerine yapılan bir dizi zoolojik çalışma esnasında gerçekleşmiştir. makaklarla çalışmalarının bir parçası olarak araştırmacılar sahile patates ve mısır bırakmıştır. böylece normalde sahil yanındaki ormanda yaşayan maymunlar, daha rahat izlenebilecekleri sahile gitmişler. bir süre sonra kum, kayalar ve denize daha çok alışmışlar. bu dönüşümler esnasında yapılan bir gözleme göre, imo adındaki akıllı dişi bir gün patatesleri suda yıkayarak, yiyeceğin tadını bozan kumlardan kurtulabileceğini keşfetmiş. birkaç gün içinde diğer makaklar da -özellikle genç olanlar- imo'yu taklit etmiş ve patateslerini yıkamaya başlamış. dahası birkaç ay içinde bu yeni davranış yakındaki kolonilere yayılmış. birkaç ay sonra, patates yıkamayı keşfetmesinin ardından, imo bir davranış daha geliştirmiş. kumla karışmış -ve dolayısıyla yemesi zor- buğdayı alıp suya atmış, kum dibe çökünce yüzen buğdayları toplamış. adadaki diğer koloniler bu ikinci icadı da yavaş yavaş benimsemiş. yeni davranış biçimlerini kazanma konusunda en geride kalanların daima en yaşlı maymunlar olduğu gözlenmiş.

yeni doğmuş bir kuzuyu birkaç saatliğine annesinden ayırır ve daha sonra annesinin yanına getirirsek kuzu görünüşte normal biçimde gelişir. büyür, yürür ve annesini takip eder; biz gözlemciler diğer kuzularla etkileşimini gözlemleyene kadar tuhaf bir şey görülmez. bu hayvanlar koşup oynamayı, birbirlerine tos atmayı severler. annesinden birkaç saatliğine ayırdığımız kuzu bunları yapmaz. bunları nasıl yapacağını bilmez, nasıl oynayacağını öğrenmez. tek başına durur. bu kuzuya ne olmuştur? bu soruya verecek detaylı bir yanıtımız yok ama biliyoruz ki sinir sistemi durumlarının dinamikleri, sistemin yapısına bağlıdır. bu hayvanın diğerlerinden farklı davranması, geçici anne mahrumiyetinden ötürü sinir sisteminin diğer hayvanlarınkinden farklı olduğunu gösterir. bir kuzu doğduktan sonraki ilk saatlerde anne, devamlı olarak kuzunun bütün vücudunu yalar. yeni doğmuş kuzuyu annesinden ayırarak bu etkileşime ve etkileşimin dokunma ve görmeye ilişkin uyarımlar bakımından içerdiği her şeye, ayrıca muhtemelen farklı kimyasal temaslara müdahale etmiş oluruz. deney bu etkileşimlerin, sinir sisteminin yapısal dönüşümü için belirleyici olduğunu ve bu dönüşümün basit yalama davranışının çok ötesinde sonuçlar doğurduğunu gösterir.

1922'de hindistan'ın kuzeyinde birlikte yaşadıkları bir kurt ailesinden kurtarılan -ya da koparılan- iki hindu kız çocuğu, insan etkileşiminden bütünüyle soyutlanmış olarak büyütülmüşlerdi. kızlardan biri 8, diğeri 5 yaşındaydı. küçük olan bulunduktan kısa bir süre sonra öldü; diğeri bir grup yetimle birlikte yetiştirildiği kampta 10 yıl kadar hayatta kaldı. bulunduklarında kızlar, iki ayak üzerinde yürümeyi bilmiyordu. elleri ve ayakları üzerinde hızla hareket ediyorlardı. elbette konuşmuyorlardı ve yüzlerinde de herhangi bir ifade yoktu. sadece çiğ et istiyorlardı ve geceleri daha faaldiler. insanlarla irtibat kurmayı reddediyor, köpek ve kurtlarla bir arada olmayı tercih ediyorlardı. bulunduklarında sağlık durumları sorunsuzdu ve görünürde zihinsel gerilik veya yetersiz beslenme belirtisi yoktu. kurt ailesinden ayrılmaları derin bir depresyona yol açıp onları ölümün eşiğine getirmişti. 10 yıl hayatta kalan kız zaman içerisinde beslenme alışkanlıklarını ve faaliyet döngülerini değiştirdi. acil durumların yarattığı stres altında dört ayağı üzerinde koşma davranışına dönüş yapsa da iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi. fakat birkaç kelime kullansa da hiçbir zaman doğru dürüst konuşmayı öğrenmedi. ona bakan anglikan misyonerle ailesine de, onunla yakınlaşan diğer insanlara da hiçbir zaman tam anlamıyla bir insan olduğu hissini vermedi.

2.10.2015

bilgi ağacı

humberto r. maturana / francisco g. varela

insanlık yaşamında bir dönüşüm gerçekleştirme yönündeki acil ihtiyaç, ancak bizatihi bireysel dönüşüme uygulanacak bir düşünme süreciyle başlarsa gerçekçi bir anlam taşır; çünkü her birimiz dünyamızın bu halde olmasına katkıda bulunuyoruz: öyle bir dünya ki bu, her geçen gün hayranlık ve saygı duymak giderek güçleşiyor ve hepimizin bildiği gibi daha da güçleşecek.

ancak ve ancak değişmez ve "ebedi" kesinliklerimizin mutlak hakikatler -artık üzerinde düşünmediğimiz, itiraz kabul etmeyen hakikatler- olduğu yolundaki derin köklere sahip inancımızdan şüphe etmeye başladığımız zaman, "nesnel ve gerçek hakikat" tuzağının kudretli bağlarından kurtulmaya başlayabiliriz. insanlık dışı bir tuzaktır bu; çünkü diğer insanların da bizimki kadar meşru "hakikatleri" olduğunu inkar etmeye götürür bizi. ancak anlamayı arayan bir düşünce sayesinde birbirimize -şiddetin akılcı bir dalavereyle gerekçelendirilen bir kurum değil, sadece birlikte yaşamanın getirdiği meşru bir kaza olacağı- ortak yaşam alanları açan insanlar olmayı başarabiliriz. ancak o zaman bilişsel kesinlikten duyulan kuşku kurtarıcı olacak, belki kendisinin ve hemcinslerinin, yani bizatihi insanlığın doğasını anlamak üzere düşünmeye yönelecek, bu da biyolojik özgecilik ve işbirliği itkilerinin onları tıktığımız hapishaneden -ki diğer insanları inkar etmek için başkalarıyla birlik kurarak yaparız bunu- kurtulması sonucunu doğuracaktır.

eğer toplumsal bir düşünümsel yaratıcılığa dayalı, karşılıklı anlaşmaya giden yollara yönelmezsek, bize kalan tek şey eskisi gibi spontan eğilimlerimizi sürdürmek, yani çoğu durumda savaşa devam çağrısı yapan sağır ve kör bir savaş bataklığına kendimizi gömmeye devam etmek olacaktır. eğer aşina olduğumuz şey sadece kudretli ve "kutsal" gelenekler içinde, "bildik" topraklarda olduğu için bizi cezbediyorsa -ve bir hakikat "saptaması" barındırıyorsa-, bunları mutlak hakikatlere döndürdüğümüzde karşılıklı toplumsal anlayışın önündeki en büyük engelleri yaratıyoruz. eğer bu engelleri aşmak istiyorsak önümüzdeki yol, kendimizi ve çocuklarımızı, toplumumuzda henüz var olmayan ama isabetli çabalar neticesinde var edebileceğimiz bir "yaratmak için bilgi" anlayışı içinde eğitmektir. yaratmanın daima yeni bir adım olduğunu; ama "eski" malzemelerle yapıldığını unutmamalıyız.

insanların birlikte yaşamasını mümkün kılacak anlayışı, kavrayışı yaratmak bugün insanlığın önünde duran en büyük, en acil, en devasa ve en zorlu görevdir.

insanlığın ilerlemesinin insanın toplumsal doğasına dair dogmalarımızın ve inançlarımızın yayılmasında yattığı görüşüyle kendimizi kandırmaya devam etmek, trajik bir zaman kaybından başka şeye yol açmaz; çünkü bu görüşlerin şu anki birlikte yaşama biçimimiz yüzünden yükselen çelişkileri -ve bunlara bağlı toplumsal gerilimleri- özümsemekte yetersiz kaldığı ortaya çıkmıştır. işte bu yüzden biz insanlar, kendi kurucu süreçlerini tahayyül edemeyen, kendisini mahveden gerilimlerden kaçınmasını bilmeyen bir insanlık durumunda, yarattığımız bugüne hapsolmuş, esir olmuş ve yılgınlığa düşmüş durumdayız. buna karşılık, eğer ortak yaşamımız bu tür süreçlerin anlaşılmasına dayansaydı, ilişkilerimizden, bizi kendi gücümüzün sorumlu sahipleri kılacak bir anlayış çıkardı. 

insanın kurtuluşu, bilinçli doğasının kendi kendisiyle derinden yüzleşmesinde yatar. toplumsal bir varlıktaki bilinç - savaşa giden yolda, bu bilincin herhangi bir boyutuyla böyle bir yüzleşme yapabilme şansımız yoktur. özgürlük yolu, toplumsal varlığın içinde yatan, herhangi bir insanla dayanışma itkisini serbest bırakan koşulların yaratılmasıdır. eğer insan toplumunda, çocukların büyüklerine duyduğu doğal güveni yeniden yaratabilseydik, sevgiyle işleyen aklın, şimdiye dek hayal bile edilmemiş en büyük zaferi olurdu bu.

buna karşılık, ötekinin inkarı ile -bu inkarın kendisini gösterdiği biçimler içinde- elde edilmeye çalışılan barış bizi karşılıklı anlayış yolundan saptırır. çünkü bir yandan, bu reddediş ve kayıtsızlığın ürettiği iletişimsizlik işbirliğini engeller, kendiliğinden gelişen toplumsal dayanışmayı ve buna eşlik eden yaratıcılığı azaltır. öte yandan, belli bir toplumsal istikrar biçimi için mücadele etmek, eğer bu istikrar ötekinin inkarı çağrısı yapılarak ve karşılıklı nefret yaratılarak elde edilmişse, kendi doğası içinde bir aldatmacadır ve tozlu bir yolun asude sessizliğinde çelik bir baston yardımıyla yürümeye benzer.

27.07.2010

beyin ve bilgisayar

humberto r. maturana / francisco g. varela

ilginçtir ki sinir sisteminin işlemsel kapanımı, sistemin işleyişinin iki aşırı uca da denk düşmediğini gösterir: ne temsiliyetçidir ne de tekbenci.

tekbenci değildir; çünkü sinir sisteminin organizmasının parçası olarak sinir sisteminin çevresiyle etkileşimlerine katılır. bu etkileşimler sinir sisteminde sürekli olarak yapısal değişimleri tetikler, ki bu yapısal değişimler de sistemin farklı durumlarının dinamiklerini ayarlar. aslında bu, biz gözlemcilerin genel olarak hayvan davranışlarını yaşadıkları koşullarla uyumlu olarak değerlendirmemizin ve hayvanların çevreden bağımsız olarak kendi liderlerini takip ediyormuş gibi davranmayışlarının temel sebebidir. sinir sisteminin işleyişi bakımından iç-dış ayrımı olmadığı, sadece sürekli değişen bağıntıların idaresi -tıpkı örnek verdiğimiz denizaltıdaki gösterge aletleri gibi- söz konusu olduğu halde durum böyledir.

sistemin işleyişi temsil temelli de değildir; çünkü her etkileşimde hangi düzen bozulmalarının muhtemel olduğunu ve bunları hangi değişimlerin tetikleyeceğini belirleyen, sinir sisteminin yapısal durumudur. dolayısıyla sinir sisteminin geleneksel anlamda girdi-çıktılarının olduğu şeklinde bir tanımlama yanlış olur. böyle bir tanım, bu girdi-çıktıların da sistem tanımının bir parçası olduğu anlamına gelirdi, tıpkı bilgisayarlar ve diğer tasarlanmış makineler gibi. onunla kurduğumuz etkileşim biçimini temel alan bir makine tasarlamış olsak bunu yapmak bütünüyle mantıklı olurdu. ne var ki sinir sistemi -ya da organizma- kimse tarafından tasarlanmamıştır; kendi durum dinamiklerine bağlı soyoluşsal bir seyrin ürünüdür. dolayısıyla burada gereken, sinir sistemini iç ilişkilerince tanımlanan bir bütün olarak düşünmektir: etkileşimlerinin ancak sistemin iç dinamiklerini değiştirdiği, işlemsel kapanımı olan bir bütün olarak.

diğer bir deyişle sinir sistemi sıklıkla duyduğumuz gibi çevreden "bilgi toplamaz". tersine, hangi çevre biçimlerinin düzen bozulması olduğunu ve bunları organizmadaki hangi değişimlerin tetikleyeceğini belirleyerek bir dünya oluşturur. beyin için kullanılan yaygın "bilgi işlem mekanizması" benzetmesi hem muğlaktır hem de bariz bir şekilde yanlıştır.

16.04.2008

washoe ve lucy

humberto r. maturana / francisco g. varela

yıllar boyunca dilin diğer hayvanların kapasitesinin çok ötesinde, kesinlikle ve sadece insanlara bahşedilmiş bir ayrıcalık olduğu fikri kültürümüzün dogmalarındandı. son yıllarda bu görüş geçerliliğini yitirmekte. bu kısmen hayvan yaşantısı üzerine yapılan pek çok araştırmadan kaynaklanıyor. bu çalışmalar maymun ve yunus gibi hayvanların, kendilerine bahşetmek istemediğimiz birtakım davranışları sergileyebileceklerini göstermiştir. maymunlarla yapılan çalışmalardan maymunların bizlerle zengin ve hatta yinelemeli -rekürsif- dil alanlarında etkileşim kurabileceklerini gösteren kuvvetli deliller elde edilmiştir.

insanların önceden de maymunlara -mesela insanlarla büyük benzerlik gösteren şempanzelere- konuşmayı öğretmeye çalışmış olmaları mümkündür. fakat konuşma öğretmeye yönelik ilk sistematik çaba bilimsel literatüre ancak 1930'larda geçmiştir. abd'de yaşayan ve ikisi de psikolog olan kellogg çifti bir bebek şempanzeyi oğullarıyla birlikte büyütmüştür. kellogg'lar hayvana konuşmayı öğretmek istemişlerdi; ama hayvan konuşmak için gereken ses değişimlerini gerçekleştiremediği için deneme başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

birkaç yıl sonra abd'de bir başka çift -gardner'lar- sorunun hayvanın dil kapasitesinde olmadığını, hayvanın kabiliyetlerinin seslere değil jestlere dayandığını düşünmüşlerdir. böylece gardner'lar, kellogg çiftinin deneyini bu sefer sadece, sağır dilsizler tarafından dünya çapında kullanılan geniş kapsamlı el kol hareketlerinden ibaret bir dil olan işaret diline dayalı bir dilsel etkileşimler sistemi kullanarak tekrarlamaya karar vermişlerdir. gardner ailesinin şempanzesi washoe, işaret dilini (ameslan) öğrenmekle kalmayıp bu konuda kendini geliştirebileceğini göstermiştir. yani bu şempanzenin "konuşmayı" öğrendiğini söyleyebiliriz. deney 1966 yılında, washoe bir yaşındayken başlamıştır. 5 yaşına geldiğinde washoe işlevsel bakımdan konuşulan dilde isim, fiil ve sıfatlara denk olan jestleri de içeren 200 hareketlik bir dağarcık edinmiştir.

karşılığında verilecek bir ödül için sadece bazı el hareketlerini öğrenmek tek başına büyük bir başarı sayılmaz. bunu sirkteki bütün hayvan eğitmenleri bilir. soru şu: washoe bu işaretleri bize dil içerisinde kullandığını düşündürecek biçimde, tıpkı işaret diliyle konuşan insanların kullandığı gibi mi kullanıyor? 15 yıldan daha uzun bir süre sonra, kapsamlı araştırmaların ve farklı gruplar tarafından eğitilen pek çok farklı şempanze ve gorilin ardından bu sorunun cevabı halen dilbilimciler ve biyologlar tarafından hararetle tartışılıyor. ancak türdeşleri gibi washoe da bir dil edinmiş gibi görünüyor.

bazı araştırmacılar bu hayvanların yeni kelime bileşimleri oluşturma konusundaki kabiliyetlerine odaklanırken, bazıları dil bilgisini andıran bir düzen ararlar. örneğin lucy (washoe gibi eğitilmiş bir diğer şempanze) için karpuz bir "meyve-içecek" ya da bir "tatlı-içecek"tir ve acı bir turp "yiyecek-ağla-acı"dır. aynı şekilde washoe da "buzdolabı"na karşılık gelen bir işaret öğrenmiş olmasına rağmen onun yerine "aç iç ye" işaretini kullanmayı tercih etmiştir.

bizim için bu ve benzeri diğer gözlemlerin dil için delil teşkil edip etmediğini açıkça ortaya koyabiliriz. bu primatlar dil ayrımlarının dil ayrımlarını yapmak suretiyle, diğerleriyle dil alanı olarak işaret dili içerisinde etkileşime geçiyorlar mı? yaptıkları hareketlerin yinelemeli ayrımları içerisinde ameslan'ı kullanıyorlar mı? muhtemelen insan "ailesinin" gittiğini gördüğü için bir öfke krizinin eşiğindeyken bakıcılarına dönüp "lucy ağlamak" işaretini yaptığında, lucy'nin yaptığı şey tam da buydu. bu örnekteki "lucy" ve "ağlamak" dilsel ögelerdir ve lucy bunlar vasıtasıyla başkalarıyla ortak bir dil alanı içerisinde bağlantıya geçmiştir. bu noktada bize öyle geliyor ki lucy "dilleştirmektedir."