maureen freely etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
maureen freely etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3.04.2018

din

soti triantafyllou: dinlerin hepsi de aynı: gerçek ve katıksız yalanlar!

maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

william blake: hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

anthony storr: dünyada pek çok insan, hiçbir kanıta dayanmayan ve eleştirel olarak incelemeye açık olmayan inanç sistemlerine sahiptir.

samuel p. huntington: etnisiteden daha fazla olarak din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayrım yapıyor.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir ve ne olursa olsun gelecektir.

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

bryan s. turner / georg stauth: din, vahim bir şekilde hasta olanlara yatıştırıcı gelebilir; ama aynı zamanda yanlış bir şekilde uygulandığında sağlıklı bedenleri tahrip eder.

yann martel: müslümanların medeniyetsizlikleri islam'ın ne denli kötü bir din olduğunun kanıtıdır.

harper lee: dünyada bazı adamlar vardır. öteki dünyayla çok meşgul oldukları için bu dünyada yaşamayı asla öğrenemezler ve sokağın karşısına bakıp bunun sonuçlarını görebilirsin.

31.12.2016

uzun lafın kısası

charles bukowski: her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız.

amin maalouf: kimsenin içmediği suya ne mutlu! yollardan uzaklarda çiçek açan ağaca ne mutlu!

benjamin constant: aşk, tüm duyguların en bencilce olanıdır ve bu nedenle bir kez zedelenirse de en soysuzu.

erik orsenna: farklılıkların yok olması, dünya üzerindeki en büyük tehlikedir.

james joyce: içgüdülerdir dünyaya hükmeden. yaşamda. ölümde.

william faulkner: bir adam bir fırsatını bulmayagörsün, istemeyegörsün her şeyi yapabilir ve yapacaktır.

kierkegaard: bilinç ne kadar artarsa umutsuzluk o kadar şiddetlidir.

alexandre dumas: belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.

maureen freely: gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

oğuz atay: milliyetçilik, modası geçmiş bir gericiliktir.

rollo may: cesaret, daha çok, umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisidir.

wilhelm stekel: olgunlaşmamış insanın özelliği, bir dava uğruna soylu bir biçimde ölmek istemesidir; olgun insanın özelliği ise bir dava uğruna gösterişsiz bir biçimde yaşamak istemesidir.

29.11.2016

uzun lafın kısası

epikuros: haksız kazanılan parayı sevmek dine aykırıdır; haklı kazanılan para bile insanı utandırmalı.

alexandre dumas: ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.

we ling kung: yetkin kişinin arayışı hep benliğindedir. küçük adam hep başkalarından alır.

maureen freely: bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

william faulkner: her erkek ve kadın, o anda evli olsunlar olmasınlar, o zaman ya da daha sonra evlensinler ya da evlenmesinler, ikisinin birlikte olduğu o anda tanrıdırlar.

oğuz atay: kötülükten ancak kötülük çıkar. bayağılık insan ruhunu öldürür.

charles bukowski: evlilik onaylanmış düzüşme demektir ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlar, bir iş haline gelir.

robin sharma: gerçek anlamda aydınlanmış kişiler, hiçbir zaman başkalarına öykünmez. bunun yerine onlar kendilerinin önceki halini aşmaya çalışırlar.

james baldwin: insana yalnızca bir kadının verebileceği bazı şeyler vardır.

sun tzu: askerlerini kaçışın olanaksız olduğu noktalara sür ki, ölesiye savaşsınlar. ölümle karşı karşıya olan bir askerin beceremeyeceği iş yoktur.

gerard de nerval: bir çeyrek saatlik merhamet, yetmiş saat dua etmekten daha iyidir.

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?

8.10.2016

aydınlanma

maureen freely

bu dünyada sevişmekten daha güzel hiçbir şey yoktur.

bir yalanın gerçek olmasını sağlamanın en iyi yolu, onu sonsuz kere tekrarlamaktır.

gerçekle yüzleşemeyen insanlar bir günah keçisine ihtiyaç duyarlar. en iyi günah keçileri de şahsen tanımadığın kişilerdir.

saf aşk diye bir şey yoktur; mücadele dokunduğu her şeyi kirletir.

her şey geçmişle iç içedir. hiç kimse sana bütün hikayeyi anlatmaz; dolayısıyla nerede durduğunu bildiğinden asla emin olamazsın. riskini alıp düğümünü kendin atarsın; çünkü hikaye asla bitmez.

er ya da geç herkes geri döner.

dünyanın neden benim istediğim gibi olmadığını sormayı bıraktığımda, kendi yaptığım işi daha mütevazı bir ışıkta görmeye başladım. asıl onurun, her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışmakta yattığını düşündüm.

hayatın bana öğrettiği bir şey varsa, o da fırtınaların asla uzun sürmediğidir.

numaracı, sinsi ve pozcu insanlarla dolu bir ülkede yaşıyoruz. sahtekarlarla dolu bir ülkede. özgürce dolaşan, gayri meşru yollardan edindikleri servetlerini her geçen gün daha büyük bir kibirle sergileyen sahtekarlar.

dünyada adalet diye bir şey yoktur.

dünyanın kıyısında oturmuş, bilinmeyene bakıyorum ve uzakta parıldayan her ışık, arkasındaki her gölge daha büyük, daha hakiki, daha derin bir şeyler olduğunu ima ediyor. riski göze alıp devam etmek zorundayım.

insanların olduklarına inandıkları şey gerçekten oldukları şeyden daha önemlidir.

başını eğ, dünyayı tüm çirkinliğiyle gör, hiçbir şey söyleme, kaderinle savaşmayı bırak; ama utancını asla unutma.

15.07.2009

12 eylül

maureen freely

türkiye insan hakları vakfı'nın verdiği rakamlara göre 12 eylül 1980 askeri darbesini takip eden yıllarda 650 bin kişi -mavi ve beyaz yakalı işçiler, devlet memurları, üniversite öğretim üyeleri, öğrenciler, teknisyenler, doktorlar, avukatlar, hukukçular ve sivil liderler- siyasi nedenlerle gözaltına alındı ya da tutuklandı. bunların 210 bini mahkemeye çıkarıldı ve 65 bini mahkum edildi. 6353'ü için ölüm cezası istendi ve kabul edilen 500 ölüm cezasından 50'si infaz edildi. işkence gören ve sakatlanan binlerce kişiden 460'ı öldü.

darbenin ardından sıkıyönetim komutanları ayrıca 4891 memuru görevden aldı ve 4509'unu sürgüne gönderdi; 20 bin memur da istifaya veya emekliye ayrılmaya zorlandı. toplam 30 bin kişi ülkeden kaçtı; 15 bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. kürtçenin yasaklanmasıyla türkiye dünyada bir dilin konuşulmasını yasaklayan tek ülke konumuna geldi.

gazete ve dergiler bazen geçici bir süre için, bazen de süresiz olarak kapatıldı. gazeteciler ve yazarlar uzun süreli hapis cezalarına çarptırıldı; bazıları aynı anda yüze yakın suçla yargılandılar ve ardıl olarak verilen cezaları yüzyılları buldu. on binlerce kitap yakıldı, 937 film yasaklandı ve -bir süreliğine- bütün partiler siyasetten men edildi. toplam 23667 örgüt, kurum ve sendika zorla kapatıldı.

bu süreçte uygulanan işkence yöntemleri şunları içeriyordu: dayak, göz bağlama, sistemli aşağılama, elektrik şoku, yalancı infaz, tecrit, askıya asma, yiyecek ve su kısıtlaması, cinsel taciz, tecavüz, soğuk zeminde yatırma, tazyikli su verme, ölüm tehditleri ve falaka. işkenceciler mütemadiyen kurbanlarının saçlarını, bıyıklarını ve tırnaklarını çekiyor, tırnaklarının içine iğne batırıyor, testislerini sıkıyor, onları çöple kaplı hücrelerde beklemeye zorluyor ve işkenceye uğrayan diğer kurbanları izlemeye ya da çığlıklarını dinlemeye mecbur bırakıyorlardı. kurbanların yakınlarına işkence etme tehditleri de yaygındı. bazı kurbanlar araba lastiklerinin içine sokulup dövüldüklerini, kar altına gömüldüklerini, lağım çukurlarına batırıldıklarını ve tuz ya da insan dışkısı yemeye zorlandıklarını rapor ettiler. tihv'nin topladığı verilere göre işkencelerin %78'i emniyet merkezlerinde, %11,6'sı karakollarda, %9'u jandarma istasyonlarında ve %1,3'ü de başka yerlerde yapıldı.

hapishanelerde şiddetin başka pek çok biçimi de yaygındı. koğuşlar genellikle çok sıcak, çok soğuk ya da tehlikeli derecede kalabalıktı; mahkumlar temiz havadan mahrum bırakılıyor ve özel eşyaları baskınlarda mütemadiyen yok ediliyordu. ayrıca yiyecek, içecek, giysi, kitap, gazete, yazı malzemesi, zaruri ilaç ve tedavi gibi ihtiyaçlar mahkumlardan sistemli bir şekilde esirgeniyordu. uğradıkları zulüm sonucunda ciddi bir şekilde yaralanan ya da hastalananlar çok ender hastaneye yatırılıyordu: "iz bırakmayan işkence" tabiri de buradan geliyor.