alain touraine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alain touraine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.09.2020

çifte yaşam

alain touraine

müslüman kadınların bazıları için, aşılacak engellerin zorluğuna karşın, kişisel yaşamlarının inşası sürecine girişmek mümkün müdür? esas engel, cinselliğin denetimi, bekaret zorunluluğu, jinekologlar tarafından ve gerdek gecesi sonrasında, kanla lekelenmiş çarşafın gösterilmesiyle, bunun denetlenmesidir. kadınlar açısından, özellikle türk ailelerde sıklıkla var olmayan bir sosyal güvenliğin yerini alan bir aile dayanışması gibi kabul edilen, aileler tarafından önceden ayarlanan evliliklerden çok, mahrem yaşamlarının böylece denetlenmesi daha inciticidir. yalanlar, çifte yaşam, kızlık zarının uzman bir cerrah tarafından dikilmesi ve nihayet ailenin bölünmesi, kızların erişkin yaşama atılmalarını bir drama dönüştürür. ailenin güçlü olmasının ve kızların ebeveynlerine aşırı duygulu bağlarla bağlı olmaları, bu dramları daha da acılı bir hale getirir. genç erkekler (erkek kardeşler) kızlar kadar kötü muamele görmediği ve tersine, kız kardeşlerini şiddetle suçladıkları ama aslında onlar aile yaşamının kurallarına karşı çok daha ağır eylemlerde bulundukları için de acılıdır. birçok kez, özellikle tartışma gruplarında sorgulanan kadınlar, aile sorunlarından söz ederken gözyaşlarına boğuldular ve uzun süre çözümleme çalışmasını olanaksız kılacak bir duygu uyandırdılar.

14.05.2019

devlet dini

alain touraine

eğer bir toplum, kurumlarında bir iyi anlayışını kabul ediyorsa, çok çeşitlilik gösteren bir topluluğa birtakım inançları, değerleri benimsetme tehlikesine atılıyor demektir. devlet okulunun da öğretimine ilişkin şeyleri, ailelerin ve bireylerin seçimine ait olan şeylerden ayırması gerekir; aynı yaklaşımla bir hükümet, bir iyi anlayışını ya da kötü anlayışını benimsetemez; tersine her şeyden önce, herkesin istem ve görüşlerini değerlendirtebilmesini, özgür olmasını ve korunmasını sağlamalıdır; öyle ki, halkın temsilcileri tarafından alınan kararlar, dile getirilen görüşlerin ve savunulan çıkarların olası en büyük kısmını tutsun. özellikle bir devlet dini düşüncesi, devletçe benimsetilen ahlaksal ya da düşünsel düzenin kuralları olarak belirtiliyorsa, demokrasiyle bağdaşmaz. demokraside düşünce, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü başta gelir; bu da demokratik dizgede, devletin ahlaksal ya da dinsel inançlar üzerinde hiçbir yargı yürütemeyeceği anlamına gelir.

raymond aron totaliter yönetim biçimlerinde 5 temel öge belirlemiştir:

1. siyasal etkinlik tek bir partinin tekelindedir.
2. bu parti devletin resmi doğrusu durumuna gelen bir ideolojiye göre hareket eder.
3. zor kullanma ve inandırma araçları da söz konusu partinin tekelindedir.
4. ekonomik ve mesleki etkinliklerin çoğu devlete bağlıdır ve resmi doğruya göre yönetilir.
5. ekonomik ya da mesleki bir hata ideolojik bir hataya dönüşür; dolayısıyla hem ideolojik bakımdan hem de ülke güvenliği bakımından şiddetle cezalandırılmalıdır.

kendi bahçesini hiç işleyememiş ama özel yaşamını istila edenlere ve ona kendi düzenlerini zorla benimsetenlere karşı koymuş bireyi özne olarak adlandırabiliriz. özne düşüncesi üç ögeyi bağdaştırır ve bu ögelerin her birinin kaçınılmaz biçimde var olması gerekir: ilki egemenliğe karşı direniş, ikincisi bireyin kendini sevmesi ve üçüncüsü ötekilerin de birer özne olarak tanınması ve en yüksek sayıda kişiye özne olarak yaşama şansını en yüksek boyutlarda sağlayan siyasal kurallara ve hukuk kurallarına dayanılmasıdır.

4.11.2015

kadınların dünyası

alain touraine

simone de beauvoir: kadın doğulmaz, kadın olunur.

kadın benliğinin özne olarak bilinci en başta egemen sisteme karşı bir protestodur. üzerine o kadar hizmet ve görev dayatılan kadın, isyan eder ve kendi hakkındaki bilincini kurtarmak için savaşır.

kadınlar, erkeklerden daha çok, yaşam ve ölüm kuvvetleriyle birlikte, cinselliğin hep tamamlanmamış inşası karşısında ve doğurdukları çocukların imgesiyle haşır neşir olarak yaşarlar. böylesi formüller, kadınların toplumdaki rolleriyle, özellikle de kimi zaman yüksek mesleki niteliklere sahip, kimi zaman da yorucu ve monoton olan işleriyle özdeşleşen erkeklere göre aşağı olduğu fikrini altüst eder.

kadınların kendi kendilerine olan güvenleri, kişisel yaşamlarında cinselliğe verdikleri önemden ayrılamaz.

müslüman kadınların bazıları için, aşılacak engellerin zorluğuna karşın, kişisel yaşamlarının inşası sürecine girişmek mümkün müdür? esas engel, cinselliğin denetimi, bekaret zorunluluğu, jinekologlar tarafından ve gerdek gecesi sonrasında, kanla lekelenmiş çarşafın gösterilmesiyle, bunun denetlenmesidir. kadınlar açısından, özellikle türk ailelerde sıklıkla varolmayan bir sosyal güvenliğin yerini alan bir aile dayanışması gibi kabul edilen, aileler tarafından önceden ayarlanan evliliklerden çok, mahrem yaşamlarının böylece denetlenmesi daha inciticidir. yalanlar, çifte yaşam, kızlık zarının uzman bir cerrah tarafından dikilmesi ve nihayet ailenin bölünmesi, kızların erişkin yaşama atılmalarını bir drama dönüştürür. ailenin güçlü olmasının ve kızların ebeveynlerine aşırı duygulu bağlarla bağlı olmaları, bu dramları daha da acılı bir hale getirir. genç erkekler (erkek kardeşler) kızlar kadar kötü muamele görmediği ve tersine, kız kardeşlerini şiddetle suçladıkları ama aslında onlar aile yaşamının kurallarına karşı çok daha ağır eylemlerde bulundukları için de acılıdır. birçok kez, özellikle tartışma gruplarında sorgulanan kadınlar, aile sorunlarından söz ederken gözyaşlarına boğuldular ve uzun süre çözümleme çalışmasını olanaksız kılacak bir duygu uyandırdılar.

8.01.2015

yeni bir paradigma

alain touraine

egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

küreselleşme fikri başlı başına, her tür dış etkiden bağımsız, gücü tüm toplum üzerinde etkili uç noktada bir kapitalizmi kurma istenci taşımaktaydı. onca coşkunun ve onca itirazın kaynağı işte bu sınırsız kapitalizm ideolojisidir.

her şey bir ölüm kalım meselesi haline geldiğinde, kamusal müdahaleler sorunları çözmeye yeterli olmaz.

toplumbilim, en büyük başarılarını toplumsal aktörlerin yanılgılarını ortaya koyarak, onlara bir özgürlük görünümünün arkasında saklı birtakım toplumsal düzeneklerin davranışlarımızı belirlediğini göstererek elde etmiştir. toplumsal kökeninizin ne olduğunu söyleyin, eğitim sisteminde ne okuyazağınızı, nasıl okuyacağınızı anlatayım size. mesleğinizi ve gelirinizi söyleyin, her zaman bağlı kalmasanız da ussal siyasal tercihinizin ne olduğunu söyleyeyim size.

modernlik, toplumsal olaylara toplumsal olmayan temeller vermesiyle, toplumun kendi içlerinde toplumsal olmayan birtakım ilkelere ya da değerlere bağımlılığını gerektiriyor olmasıyla tanımlanır.

özne, özgürleştirici bir sözden çok, genellikle özneye somut bir varoluş kazandırmakla birlikte onu, bir tanrı'nın, halkın ya da özgürlüğün ve eşitliğin adına erki ele geçirmiş ve lenin'in 1917 sonundan itibaren yaptığı gibi kişisel özgürlükleri sessizliğe indirgemiş dinsel, siyasal ve toplumsal hareketlerin iyi bilinen örneği doğrultusunda devirmekle tehdit eden düzenli güçlere karşı kendini savaşımlarıyla ortaya koyan bir eylem ve bir bilinçtir.

bütün toplumsal egemenlik biçimleri karşısında en iyi savunmayı, özne fikrine bağlı insan hakları fikri sunar.

toplumsal yaşam, liberal biçiminde ayarsız bir pazara indirgenir. herkes bir ürünü elde etmek için birbirini iter, üstelik bunu iyi bir iş olarak tanımlar. bu genelleşmiş rekabet artık genel çıkara başvurmayan çıkar gruplarını ve loncacıklarını besler.

toplum fikrinin yıkılması bizi bir felaketten ancak özne fikrinin kurulmasına, ne kazancı, ne erki ne de utkuyu arayan, yalnızca her insanın onurlu yaşama hakkını ve layık olduğu saygıyı ortaya koyan bir eylem arayışına götürüyorsa kurtarır.

okul, toplumsal eşitsizlikleri aktarır.

özne, dünyada yaşara ama dünyaya ait değildir. işte bu yüzden özne fikri ırkçılığa karşı alabildiğine güçlü bir silahtır. toplumsal ya da ulusal bir grup kendini mutlak iyiyle, bir tanrıyla, gelecekle ya da ilerlemeyle özdeşleştirdiğinde kendi kendisinin tersini de yaratmaktadır. bir tanrıya inanmak, bir şeytana ya da başka herhangi bir kötülük ilkesine inanmayı da içerir.

ilerleme diye adlandırılabilecek şey, merkez ile çevrenin, buluş ile geleneğin, modernlik ile bir modernleşme yolunda üstlenilen mirasların olası bağdaşımının tanınmasıyla ölçülür.

yeni çözümler ancak, din olsun, dil olsun ya da giyim şekli olsun, birçok kültürün tanınmasında bulunabilir. kültürlerin çoğulculuğu, hareket hızı giderek artan bir dünyada bir gerekliliktir. hiçbir önlem, uluslararası değiş tokuşların hızlı artışıyla bağdaştırılan göçebeliği durduramaz.

1.10.2014

entelektüel

alain touraine

entelektüeller bilimin ilerlemelerini geçmiş kurum ve inançların eleştirisiyle birleştirerek akılcılaştırma hareketini yürütmüşlerdi. hatta, medici'ler döneminden bu yana, otoriterliklerinden rahatsızlık duymadan, seve seve aydın hükümdarlara hizmet etmişlerdir. ama modernizmin ilk yüzyıllarından sonra, 20. yüzyılda, entelektüellerle tarihin ilişkisi tersine döner. bunun, birbirinin tamamlayıcısı olmaktan çok karşıtı olan 2 nedeni vardır: birincisi, modernliğin kitle üretim ve tüketimine dönüşmesi ve aklın saf dünyasının artık modernlik araçlarını en vasat; hatta en akıl dışı taleplerin hizmetine sunan kalabalıklar tarafından istilaya uğramış olmasıdır. ikincisi ise, modern aklın dünyasının yüzyılımızda modernleşme siyasetler ve milliyetçi diktatörlüklere gitgide daha bağımlı olmasıdır. özellikle fransa'da; ama aynı zamanda da abd'de pek çok entelektüel, "ilerleme güçleri"yle olan geleneksel ittifaklarını olabildiğince uzun süre korumaya çalıştılar. kendi ülkelerinin, özellikle de vietnam ve cezayir'de yürüttükleri sömürgeci savaşlar onları ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemeye itti; bunu da kendi ülkelerinin yöneticilerine karşı inanç ve cesaretle gerçekleştirdiler. ama aynı zamanda, kapitalizme ya da emperyalizme karşı gerçekleşen bir devrimin doğuracağı rejimlerin "ilerlemeci" olacağı fikrine de az çok bağlı kaldılar; bu da çoğu zaman onların en baskıcı komünist rejimlere karşı aşırı hoşgörü; hatta kör bir sempatiyle yaklaşmaları sonucunu doğurdu ve bazılarının mao'nun başlattığı kültür devrimi ya da batı avrupa'daki terörist etkinlikler konusunda olabilecek en ciddi yargı hatalarını yapmalarına neden oldu. ama bir süre sonra, en geç kalmışları açısından bile artık bu kötü davaları desteklemekten vazgeçilmesinin gerektiği apaçık ortaya çıktı. bunun üzerine, özellikle de 1968 sonrası pek çok entelektüel antimodernizmde yeni bir tarih felsefesi buldu. kendi putlarını kendileri kırdılar ve modern dünyayı aklın yıkıcısı olarak mahkum ettiler; bu da onların hem kitle karşıtı seçkinciliklerini hem de modernleştirici diktatörlüklerin otoriterciliğine düşmanlıklarını tatmin etti. özellikle de 70'li yıllarda antimodernizm başat, neredeyse hegemonyacı bir hal aldı.

29.06.2014

uzun lafın kısası

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

boethius: erdemler yüksek mevkilerden dolayı değer kazanmaz; yüksek mevkiler erdemlerden dolayı değer kazanır.

cicero: tamamen kendisine bağlı olan ve kendisinin olduğunu söylediği her şeyi içinde taşıyan birisinin son derece mutlu olmaması olanaksızdır.

ernesto sabato: nice aptallığı çok akıllıca davrandığımızı sanarak yapmışızdır.

alain touraine: demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

wolfgang günter lerch: ilk izlenim daima hayal kırıklığı yaratır.

kürşat başar: birini sevmen için elle tutulur bir neden bulamıyorsan onu sahiden seviyorsun demektir.

william s. burroughs: aşağılık bir insanın temel göstergesi sağcı olmasıdır.

mesa selimovic: her şeyin başlangıcı ve sonu olan zaman üzerine yemin ederim ki, herkes her zaman zarar içindedir.

yamamoto tsunetomo: parayı ararsan bulursun, bulamayacağın şey insandır.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

saltıkov-schedrin: bilgi aydınlık, bağnazlık ise karanlık demektir. karanlık, ömrünü tamamlamış, bitmiş bir gerçektir; ışık ise beklenen gerçektir. ve ne olursa olsun gelecektir.

31.05.2014

uzun lafın kısası

cicero: ünü hor görmek üstüne kitap yazanlar, baş sayfaya kendi adlarını koyarlar.

andrew fletcher: eğer bir insan tüm baladları yazma imkanına sahipse, bir ülkenin kanunlarını kim yaparmış, ona vız gelir.

ernesto sabato: sonunda ona benzemeden yıllarca güçlü bir düşmanla dövüşemezsiniz.

alain touraine: egemenlik ilişkilerinin ortak özelliği, kendilerini doğalmış -yani dayatılmamış- gibi göstermektir.

john fowles: bağışlanmayacak kadar günahkar hiç kimse yoktur.

kürşat başar: insanların bir gün büyüyüp düşlerini unuttukları ve artık onları çocuklara ait şeyler sandığı bir dünya hiç de yaşanmaya değer bir yer değil.

mesa selimovic: insan yaşamına günahtan çok, günah işlememek için alınan önlemler zarar getirmiştir.

apostolos doxiadis: dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle.

saltıkov-schedrin: eğer ahmakların elinde yetki olsa tüm akıllıları yeryüzünden silip süpürürler.

thomas bernhard: yaşamımızdaki her uykusuz gece için minnettar olmalıyız; çünkü bizi mutlaka felsefi açıdan ileriye götürür.

henry david thoreau: çoğu insan hayatını sessiz bir umutsuzluk içinde sürdürüyor.

boris pasternak: yaşamı boyunca hiç yanlış yapmamış, doğrudan ayrılmamış insanlardan hiç hoşlanmam. erdemli kişiler, yaşamın güzelliğindeki gizi anlayamazlar.

3.03.2013

modernite

alain touraine

eskiden sessizlik içinde yaşıyorduk, şimdi gürültü içinde yaşıyoruz; eskiden yapayalnızdık, şimdi kalabalığın içinde yitmiş bir durumdayız; pek az mesaj alıyorduk, şimdi mesaj bombardımanına tutuluyoruz. modernlik bizi içinde yaşadığımız yerel kültürün dar sınırlarından çekti aldı ve bir yandan bireysel özgürlük dünyasının, öte yandan da kitle toplumu ve kültürünün içine attı. uzun zaman eski düzenlere ve bu düzenlerin mirasına karşı savaştık; ama 20. yüzyılda en dramatik özgürleşme çağrıları yeni rejimlere, bir sürü otoriter düzenin yaratmaya çalıştığı yeni toplum ve yeni insana sesleniyor; devrimler de birtakım başka devrimler ve o devrimlerin doğurduğu rejimleri hedef alıyor. modernliğin ana gücü, yani kapalı ve bölümler halindeki bir dünyanın açılma gücü, mübadeleler çoğaldıkça ve insanların, sermayenin, tüketim mallarının, toplumsal denetim araçları ve silahlarının yoğunluğu arttıkça tükeniyor.

cemaatlerimizden çıkmak ve hareket halindeki bir toplumun oluşumuna katkıda bulunmak istiyorduk; şimdi kalabalıktan, kirlilikten ve propagandadan sıyrılmak istiyoruz. kimileri modernlikten kaçıyor; ama bunların sayıları pek fazla değil; çünkü modernlik merkezleri kullanılabilir kaynakları öylesine biriktirdiler ve dünyanın bütününe öylesine tam olarak egemen oldular ki, artık modern öncesi bir yer olmadığı gibi "iyi vahşiler" de yok; yalnızca hammadde ya da kol emeği rezervleri, askeri idman alanları ya da konserve kutuları ve televizyon programlarıyla dolu kenar mahalleler var.

önce avrupa, sonra da abd'de oluşan sanayi toplumu, kaba bir kapitalizm tarafından ikiye bölünmüş izlenimi verir: bir yanda çıkar ve bireysellik dünyası, ki schopenhauer bu dünyanın estetik olarak ayyaşlarla dolu bir meyhane, entelektüel olarak bir tımarhane, ahlaksal olarak da bir haydut yatağı olduğunu söyler; öte yanda da kişiye bağlı olmayan ve hesaplarla arasında bağlantı bulunmayan bir arzu dünyası. sahiplenici bencilliğin hizmetindeki araçsal akıl, artık tasarımla değil de ancak algıyla kavranabilen yaşamın, bedenin ve arzunun güçlerine hiçbir şeyle bağlı değildir.

tüketilen şeylerin bollaşması ve çeşitlenmesi, olsa olsa modern toplumu başlangıcındaki iyimserlikten uzaklaştıracaktır. durkheim'ın anımsattığı gibi, modernlik ilerledikçe mutluluk geriler, doyumsuzluk ve engellenmeler ise çoğalır.

liberal toplum çıkar arayışına yanıt verir; ama çukurlar ve yarıklarla doludur ve bu çukurların, yarıkların dibinden duyulan öznenin sesi değil, artık özne bile olmayan insanın, intiharcının, uyuşturucu bağımlısının, depresyon geçirenin, narsistik kişinin çığlığı ya da daha doğrusu suskunluğudur. toplum, hemen arkasında kaza geçirenlerin yollandığı hastanenin gizlendiği bir otomobil yarış pisti gibidir.

3.08.2012

aşk

alain touraine

aşk, öznenin ortaya çıktığı yerlerden biridir; çünkü ne bilince ne de arzuya, ne psikolojiye ne de tutkuya indirgenir. aşk, öznenin ötekini kabul ederek kendisini, aynı zamanda hem arzu hem de özne olarak keşfetme deneyimi olduğu kadar toplumsal rollerin terk edilmesi ve insanın kendini unutmasıdır da. kişilerarası ilişkide, tıpkı kolektif ilişkilerde olduğu gibi, özne hiçbir zaman dinlenme, denge durumunda değildir; o sürekli mesafeyle birleşme ya da çatışmayla adalet arasında hareket halindedir. öznenin doğası, ilkesi, bilinci yoktur; hiçbir zaman tam olarak aşılamayan direnişlerden geçerek kendisinin yaratılmasına yönelik eylemdir. özne, ben arzusudur.

özneyle kişisel ya da kolektif bağlanma arasındaki bu gerilim tüm toplumsal tutumlarda mevcuttur. öznenin işletmeye bağlanması, kendini giderek artan bir güçle dayatan bir izlektir. japon modeli olarak adlandırılan, bizzat dilde özneye gönderide bulunulmamasına dayanan ve beni kendi olarak, aidiyetleri ve hakkaniyetleriyle tanımlayan modelin karşısında mesleki yetkinliğin, kişiye ait bir mesleki tasarıyla örgütün akılcılığının bir araya getirildiğinde daha büyük olduğu fikri oluşur. bu da en modern üretim örgütlerinde, özellikle de araştırmacıların, eğitmenlerin ve klinikçilerin aynı zamanda hem karmaşık bir üretim sistemiyle bütünleşmek hem de kişisel amaçlarla, özellikle de örgüte değil de "kamu hizmeti"ne, örneğin hastalıkla, cehalet ya da adaletsizlikle mücadeleye bağlanma duygusuyla hareket etmek durumunda oldukları araştırma merkezleri ve hastanelerde daha fazla gözlenir. işletme ruhu ve ahlakına ilişkin reklam nitelikli söylemlerin karşısında işletmeye ve bizzat insanın kendisine karşı duyduğu çifte bağlanma fikri, toplumsal rollerle bağlarını koparmakla, toplumsal ilişkilere ve kolektif etkinliklere bağlanma arasındaki gerekli bağdaşmaya ilişkin genel izleğin somut ifadesidir.

özneye çağrıyla en zor bağdaştırıldığı sanılan ulusal bağlanmadır; çünkü bireyle o bireyin etkinliklerini düzenleyen kolektif bir varlık, yasalar ya da otoriteler arasındaki dengesizlik çok büyüktür. ancak geçmişte sömürgeci olmuş ya da halen olan batılı ülkeler, vatandaşlarını iki deneyim arasındaki kopukluğu daha iyi hissetmeye zorlar. insanların, dilin, manzaranın, çocukluk anılarının içinde büyük bir yer tuttuğu milliyetlerine ilişkin bir iç deneyimleri vardır; ama aynı zamanda geçmişte ya da halen sömürgeleştirilmiş olanların da kendilerine dayattıkları bir ben imgesine de sahiptirler. daha çağdaş terimler kullanacak olursak, kuzey insanları, aynı zamanda da güney insanlarının kendilerine geri yolladıkları bir ben imgesidirler. işte bu nedenle, bizzat sömürgeciler bile, hizmetinde bulundukları yönetime, orduya ya da kiliseye tam bir bağlılık göstermemişlerdir; sömürgeleştirilmiş olanların ilk savunucuları arasında bu tür insanlar vardır.

bağlanmaya ve bağlarını koparmaya duyulan bu iki karşıt eğilim arasında istikrarlı bir denge yoktur; ama dengesiz bir durum olan öznenin gerçek varoluşu da en iyi bu dengesizlik içinde gerçekleşir. özne var olan en güçlü şey, bireyin üstünde ve bilincinin içinde yükselen bir üstben heykeli değildir; bir yandan en büyük talep, öte yandan da olabilecek en kırılgan şeydir.

12.06.2012

yaşadığımız sefalet

andre gorz

yalnızca bir özne anlam yaratabilir.

sermayenin ulusüstü devleti, toplumsuz iktidar olarak, iktidarsız toplumlar yaratmaya çalışıyor, devletleri krize sokuyor, politikayı gözden düşürüyor ve politikayı hareketliliğin, esnekliğin, özelleştirmenin, düzensizleştirmenin, kamusal harcamaların ve toplumsal giderlerin azaltılması ile ücretlerin düşürülmesinin, piyasa yasasının oyununu serbestçe oynayabilmesi için sözümona zorunlu addedilen her şeyin gerekliliğine boyun eğdiriyor.

yalnızca bildiğimiz şeyi anlıyoruz ve yalnızca anlayabildiğimiz şeyi biliyoruz.

hiçbir iş adanmayı hak etmez.

bir yandan zihniyetlerin dönüşümü olmaksızın toplum, politika, ekonomi, evrim gösteremez; öte yandan ise zihniyetler yalnızca toplumun tamamı bir dönüşüm geçirirse gerçekten değişebilir.

touraine ayan beyan bir reformisttir; devrimi yalnızca totaliter rejimlere götüren modern öncesi bir proje olarak görür.

özneye saygı, günümüzde iyiliğin tanımı haline gelmiştir. kötülük ise, insan üzerindeki tahakkümü ve insanın bir nesneye ya da bir nesnenin parasal karşılığına dönüştürülmesidir.

insan en değerli sermayedir.

her birimizi özne olarak yaşatan şey, artık "toplumsal bütünleşmeden başka bir şeyden söz etmeyenlerin ahlakçı söylemleri" değil, "aidiyetsizlik, kendi toplumsal rolleriyle kendisi arasına mesafe koyma kapasitesi ve karşı gelme ihtiyacıdır. özneleşme, bir öznellik karşı-kültürüne kendisi hapsetmemek ve tam tersine özneyi aktif olarak yok eden güçlere karşı mücadeleye katılmak koşuluyla, her zaman toplumsallaşma karşıtıdır."

15.10.2010

demokrasi nedir?

alain touraine

demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

demokrasi inançların, kökenlerin, düşüncelerin ve tasarıların çeşitliliği olmadan var olamaz.

demokrasi insanı yalnızca bir yurttaş olmaya indirgemez; onu aynı zamanda ekonomik ve ekinsel topluluklara bağlı özgür bir birey olarak tanır.

demokratik düşüncede hiçbir ilke, temel insan haklarına uyması gereken şu ilkeden daha önemli değildir: devletin sınırlanması ilkesi. üstelik demokrasinin yüzyılımızdaki başlıca muhalifinin tanrısal adaletin monarşizmi ya da mal sahiplerinin ve derebeylerin oligarşisi değil, totalitarizm olduğunu ve buna karşı koymak için, devletin erkinin sınırlarını belirlemekten daha iyi bir yol olmadığını nasıl unutabiliriz?

demokrasi siyasal toplumu içerir; ama hem siyasal toplumun özerkliğiyle tanımlanır hem de bu toplumun devletle sivil toplum arasındaki aracılık rolüyle. devletle sivil toplum, aracısız, doğrudan doğruya karşı karşıya geldiklerinde, sonuçta birinden biri kazanacaktır; ama kazanan hiçbir zaman demokrasi olmayacaktır.

en etkili demokratik savaşım, zenginliği elinde tutanların erki de elinde tutmalarına karşı verilmiş olan savaşımdır.

18 yaşın altındaki gençlerin sinema, müzik, televizyon ya da giyim gibi birçok tüketim alanında pazarın önemli bir bölümünü oluştururken, siyasal yaşamdan dışarda tutulmaları zorunlu olarak kamu yaşamımıza demokrasi-dışı bir nitelik getirir.

siyasal yaşamı gözlemleyenlerin birçoğu, seçimlerin siyasal bir seçimden çok siyasal bir reddi dile getirmeye araç olduğunu söyler: seçim bir tercihin -yeğlemenin- anlatımından çok bir cezadır.

demokrasinin başlıca amacı, temel ilkesi eşitlik olması gereken siyasal bir toplum yaratmaktır.

demokrasi çoğunlukla çoğunluğun isteğine karşı karar alabilme yeterliliğiyle yargılar kendini. bunu birçok ülkede, egemen düşünceye karşın kaldırılmış ölüm cezası konusunda gördük.

demokrasi bir'e karşı, saltık erke, devlet dinine, partinin ya da emekçi sınıfının diktatörlüğüne karşı bir savaşımdır; her bireyde ve bireylerin birbirleri arasında özgürlük yaratmak için verilen ortak çabadır.

yenilerin demokrasisi ne katılımdır, ne temsilciliktir ne de iletişimdir; her şeyden önce öznenin yaratıcı özgürlüğüne, toplumsal eyleyen olup kendisini serbest yaratıcı olarak duyumsayacağı bir alan yaratmak üzere çevresini değiştirme yeterliliğine dayanır.

demokrasiyi, bir yandan kendi iktidarını sürdürmek için ekonomik erkinciliği (liberalizm) kullanan yetkeci yönetim biçimleri, bir yandan da toplulukçu devletler tehdit eder.

demokratik ekin, hem saldırgan toplulukçu bir farklılıkçılıktan hem de eşitsizliklere ve dışlamalara duyarsız, siyasal olmayan bir erkincilikten (liberalizm) alabildiğine uzakta, hepimize insanlık deneyiminin olası en geniş bölümünü yaşama olanağını sağlamak için, farklı ekinlerin birbiriyle buluşup bütünleşmesine destek olarak dünyayı ve herkesin kişiliğini yeniden oluşturma yoludur.

17.09.2010

özne

alain touraine

özne, özgürleştirici bir sözden çok, genellikle özneye somut bir varoluş kazandırmakla birlikte onu, bir tanrı'nın, halkın ya da özgürlüğün ve eşitliğin adına erki ele geçirmiş ve lenin'in 1917 sonundan itibaren yaptığı gibi kişisel özgürlükleri sessizliğe indirgemiş dinsel, siyasal ve toplumsal hareketlerin iyi bilinen örneği doğrultusunda devirmekle tehdit eden düzenli güçlere karşı kendini savaşımlarıyla ortaya koyan bir eylem ve bir bilinçtir.

bütün toplumsal egemenlik biçimleri karşısında en iyi savunmayı, özne fikrine bağlı insan hakları fikri sunar.

toplum fikrinin yıkılması bizi bir felaketten ancak özne fikrinin kurulmasına, ne kazancı, ne erki ne de utkuyu arayan, yalnızca her insanın onurlu yaşama hakkını ve layık olduğu saygıyı ortaya koyan bir eylem arayışına götürüyorsa kurtarır.

özne, dünyada yaşar; ama dünyaya ait değildir. işte bu yüzden özne fikri ırkçılığa karşı alabildiğine güçlü bir silahtır. toplumsal ya da ulusal bir grup kendini mutlak iyiyle, bir tanrıyla, gelecekle ya da ilerlemeyle özdeşleştirdiğinde kendi kendisinin tersini de yaratmaktadır. bir tanrıya inanmak, bir şeytana ya da başka herhangi bir kötülük ilkesine inanmayı da içerir.

insan, mutluluğunun ya da kendisine erdemli olduğu öğretilen şeyin peşinde koştuğunda değil; göreve, evrensel olanın nüfuzundan başka bir şey olmayan bir bilgi görevine boyun eğdiğinde ahlaksal bir öznedir. "bilme cesaretini göster. kendi öz anlığını kullanma cesaretini göster." der kant.

21.08.2010

kadın

alain touraine

kadın benliğinin özne olarak bilinci en başta egemen sisteme karşı bir protestodur. üzerine o kadar hizmet ve görev dayatılan kadın, isyan eder ve kendi hakkındaki bilincini kurtarmak için savaşır.

kadınlar, erkeklerden daha çok, yaşam ve ölüm kuvvetleriyle birlikte, cinselliğin hep tamamlanmamış inşası karşısında ve doğurdukları çocukların imgesiyle haşır neşir olarak yaşarlar. böylesi formüller, kadınların toplumdaki rolleriyle, özellikle de kimi zaman yüksek mesleki niteliklere sahip, kimi zaman da yorucu ve monoton olan işleriyle özdeşleşen erkeklere göre aşağı olduğu fikrini altüst eder.

kadınların kendi kendilerine olan güvenleri, kişisel yaşamlarında cinselliğe verdikleri önemden ayrılamaz.

10.01.2010

demokrasi nedir?

alain touraine

demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

charles taylor: demokrasi ötekini kabul etmenin bir yoludur.

demokrasi inançların, kökenlerin, düşüncelerin ve tasarıların çeşitliliği olmadan var olamaz.

demokrasi insanı yalnızca bir yurttaş olmaya indirgemez; onu aynı zamanda ekonomik ve ekinsel topluluklara bağlı özgür bir birey olarak tanır.

ronald dworkin: siyasal eşitlik siyasal bir topluluğun en zayıf üyelerinin, hükümetlerinden en güçlü üyelerin kendileri için sağladıkları ilgi ve saygıya eşit bir ilgi ve saygı görme hakkına sahip olduklarını varsayar; öyle ki, eğer kimi kararlar alma özgürlüğüne sahipse, tüm bireyler aynı özgürlüğe sahip olmalıdır.

aristoteles: sözcüğün tam anlamıyla yurttaşı, yargıç ve savcı erklerinin kullanımına katılım niteliğinden daha iyi tanımlayacak hiçbir nitelik yoktur.

demokratik düşüncede hiçbir ilke, temel insan haklarına uyması gereken şu ilkeden daha önemli değildir: devletin sınırlanması ilkesi. üstelik demokrasinin yüzyılımızdaki başlıca muhalifinin tanrısal adaletin monarşizmi ya da mal sahiplerinin ve derebeylerin oligarşisi değil, totalitarizm olduğunu ve buna karşı koymak için, devletin erkinin sınırlarını belirlemekten daha iyi bir yol olmadığını nasıl unutabiliriz?

demokrasi siyasal toplumu içerir; ama hem siyasal toplumun özerkliğiyle tanımlanır hem de bu toplumun devletle sivil toplum arasındaki aracılık rolüyle. devletle sivil toplum, aracısız, doğrudan doğruya karşı karşıya geldiklerinde, sonuçta birinden biri kazanacaktır; ama kazanan hiçbir zaman demokrasi olmayacaktır.

en etkili demokratik savaşım, zenginliği elinde tutanların erki de elinde tutmalarına karşı verilmiş olan savaşımdır.

18 yaşın altındaki gençlerin sinema, müzik, televizyon ya da giyim gibi birçok tüketim alanında pazarın önemli bir bölümünü oluştururken, siyasal yaşamdan dışarda tutulmaları zorunlu olarak kamu yaşamımıza demokrasi-dışı bir nitelik getirir.

moisei ostrogorski: bir demokraside kitlelerin siyasal işlevi o demokrasiyi yönetmek değildir; kitleler büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu yapmak için gerekli gücü siyasal olarak bulamayacaklardır. hep küçük bir azınlık yönetecektir; mutlakiyette olduğu gibi demokraside de böyle olacaktır. her erkin doğal özelliği kendi özeğinde toplanmasıdır, toplumsal düzenin yerçekimi yasası gibidir bu. ancak yönetici azınlık hep sıkıştırılmalıdır. demokraside kitlelerin işlevi de yönetmek değil, yönetimlere gözdağı vermektir.

hannah arendt: sınıfların koruyucu duvarlarının yıkılışı, tüm partilerden uzakta uyuklayan çoğunluğu kızgın bireylerden oluşan büyük biçimsiz tek bir kitleye dönüştürür.

siyasal yaşamı gözlemleyenlerin birçoğu, seçimlerin siyasal bir seçimden çok siyasal bir reddi dile getirmeye araç olduğunu söyler: seçim bir tercihin -yeğlemenin- anlatımından çok bir cezadır.

demokrasinin başlıca amacı, temel ilkesi eşitlik olması gereken siyasal bir toplum yaratmaktır.

bir şeye inanmak, bir şeyin doğruluğunu kabul etmek, ruhbilimin bize daha önce gösterdiği ben'in yanılgılarından pek de farksız olmayan doğrulama ilkeleridir ve herhangi bir yolda bu ilkelere kolaylıkla bağlanmak tüm bağnazlıklara kapı açar.

john rawls: tam özerklik yalnızca ussal olabilme yeterliliğini değil, aynı zamanda iyelik anlayışımızı toplumsal işbirliğinin dürüstlük sınırlarını, başka bir deyişle adalet ilkelerini aşmayacak biçimde geliştirebilme yeterliliğini de içerir.

alasdair mcintyre: bir insan yaşamının bütünlüğü, anlatılan bir araştırmanın bütünlüğüdür. araştırmalar başarısızlığa uğrar kimi zaman, boşa çıkarlar, yüzüstü bırakılırlar ya da dikkatsizliklere yenik düşerler; insan yaşamları için de aynı şey söz konusudur. bir bütün olarak insan yaşamının tek başarı ya da başarısızlık ölçütleri anlatılan ya da anlatılabilir olan bir araştırmanın başarı ya da başarısızlık ölçütleridir.

demokrasi çoğunlukla çoğunluğun isteğine karşı karar alabilme yeterliliğiyle yargılar kendini. bunu birçok ülkede, egemen düşünceye karşın kaldırılmış ölüm cezası konusunda gördük.

demokrasi bir'e karşı, saltık erke, devlet dinine, partinin ya da emekçi sınıfının diktatörlüğüne karşı bir savaşımdır; her bireyde ve bireylerin birbirleri arasında özgürlük yaratmak için verilen ortak çabadır.

yenilerin demokrasisi ne katılımdır, ne temsilciliktir ne de iletişimdir; her şeyden önce öznenin yaratıcı özgürlüğüne, toplumsal eyleyen olup kendisini serbest yaratıcı olarak duyumsayacağı bir alan yaratmak üzere çevresini değiştirme yeterliliğine dayanır.

demokrasiyi, bir yandan kendi iktidarını sürdürmek için ekonomik erkinciliği (liberalizm) kullanan yetkeci yönetim biçimleri, bir yandan da toplulukçu devletler tehdit eder.

demokratik ekin, hem saldırgan toplulukçu bir farklılıkçılıktan hem de eşitsizliklere ve dışlamalara duyarsız, siyasal olmayan bir erkincilikten (liberalizm) alabildiğine uzakta, hepimize insanlık deneyiminin olası en geniş bölümünü yaşama olanağını sağlamak için, farklı ekinlerin birbiriyle buluşup bütünleşmesine destek olarak dünyayı ve herkesin kişiliğini yeniden oluşturma yoludur.

14.05.2009

melez desenler

nilüfer göle

yaşadıklarının, söylediklerinin üzerine düşünme, anlama zahmetli bir iştir. zaman ister, araştırma ister, emek ister, üretme tutkusu ister.

ütopyalar zenginleştiricidir. ancak ütopyalar bilme istencinden koptukça dogmatikleşirler. bilme cesaretinin yerini bilginin siyaset tarafından denetlenmesi alır.

türkiye'nin geleceği küresel ve yerli, liberal ve ahlaklı, seçkinci ama toplumu dışlamayan, bireyci ve dayanışmacı bir toplumsal projenin hayata geçirilmesinde yatmaktadır.

alain touraine: kendinin bilincinde olma tek başına özneyi açığa çıkaramadığı içindir ki bir bireyin içinde öznenin oluşumu, bu kadar sıkı bir şekilde, öteki ile olan ilişkilere bağlıdır. aşk ilişkisi toplumsal belirlenmişlikleri, determinizmleri yok eder ve bireye bir duruma uyum sağlamaktan ziyade, bir aktör olma, o durumu yaratma arzusu verir. özne olarak öteki ile kurulan bu ilişki sayesinde bireyler sosyal sistemlerin işlevsel elemanları olma durumundan çıkarlar, kendilerinin yaratıcıları ve toplumun üreticileri olurlar.

2.04.2008

modernliğin eleştirisi

alain touraine

ilerlemenin bolluk, özgürlük ve eşitliğe doğru bir gidiş olduğu ve bu üç amacın birbirine sıkı sıkıya bağlı bulunduğu fikri, tarihin sürekli bir biçimde çürüttüğü bir ideolojiden başka bir şey değildir.

insan kültürü her şeyden önce içgüdülerin bastırılmasıdır.

her toplumsal sorun, son çözümlemede geçmişle gelecek arasında bir mücadeledir.

diderot: insan ancak, ödül bekleme ya da cezadan korkma gibi bayağı bir neden olmaksızın, tüm tutkularını kendi türünün genel çıkarı için seferber ettiğinde tam ya da erdemli insandır: bu, yiğitçe bir çaba olmasına karşın, asla kendi özel çıkarlarıyla da ters düşmez.

kant: iyi hükümdarı tanımlayan, erdemle mutluluğun, yani yasayla bireyin, sistemle edimcinin birlikteliğidir.

montesquieu: hakların güvence altına alınmadığı ve erkler ayrımının belirlenmediği bir toplum çatısızdır.

insan, mutluluğunun ya da kendisine erdemli olduğu öğretilen şeyin peşinde koştuğunda değil; göreve, evrensel olanın nüfuzundan başka bir şey olmayan bir bilgi görevine boyun eğdiğinde ahlaksal bir öznedir. "bilme cesaretini göster. kendi öz anlığını kullanma cesaretini göster." der kant.

augustinus: insan bir hasır otudur, doğanın en zayıf canlısıdır; ama düşünen bir hasır otudur. tüm evrenin onu ezmek için silahlarını kuşanması gerekmez. bir buhar, bir damla su onu öldürmek için yeterlidir. ama evren onu ezse bile, insan kendisini öldürenden daha soylu olacaktır; çünkü öldüğünü ve dünyanın kendisi karşısında sahip olduğu avantajı bilir. demek ki, bizim bütün saygınlığımız düşünmededir.

max horkheimer: tam olarak gelişmiş bir birey, tam olarak gelişmiş bir toplumun gerçekleşmiş mükemmelliğidir.

pierre soulages: resim, bir iletişim yöntemi değildir. yani, bir anlam aktarmaz; kendisi anlam oluşturur. resme bakan için, bakan kişinin ne olduğuna bağlı olarak anlam yaratır.

jean-paul sartre: insan kendi tasarısından başka bir şey değildir; ancak kendini gerçekleştirdiği takdirde varolur; dolayısıyla edimlerinin bütününden, kendi yaşamından başka hiçbir şey değildir.