jared diamond etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jared diamond etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.07.2020

qwerty

jared diamond

bu yazı, belki de şimdiye kadar okuduğunuz basılı başka pek çok şey gibi qwerty klavyeyle yazıldı; yani en üst sırada, en soldan itibaren altı harfin adıyla anılan klavyeyle.

aslında bu klavye 1873'te bir karşı-mühendislik tasarımı olarak geliştirilmişti: daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, -sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde- harfler solda toplanmıştı.

göründüğü kadarıyla verimliliğe aykırı olan bütün bu özelliklerin gerisinde yatan neden, 1873'te daktilo kullanıcılarının yan yana iki tuşa art arda hızla bastığında harflerin birbirine karışmasıydı. bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak zorundaydı.

daktilolardaki gelişmeler bu karışma sorununu ortadan kaldırınca 1932'de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın % 95 azalacağını gösterdi. ama artık qwerty klavyeler siperlere yerleşmişti.

qwerty klavyeyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticisinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hale getirme yönündeki bütün girişimlerle çatışıyor.

16.05.2020

phaistos diski

jared diamond

3 temmuz 1908'de girit adası'nda, phaistos'ta eski minoa sarayında kazı yapan arkeologlar teknoloji tarihinin en olağanüstü nesnesini buldular.

ilk bakışta hiçbir olağanüstülüğü yoktu: 16 cm çapında, pişmiş tuğladan, yuvarlak, küçük, yassı, boyasız bir diskti. yakından bakılınca her iki yüzünde de diskin kenarından merkezine doğru saat yönünde sarmallar oluşturan beş çizgi ile o beş çizginin üzerinde yazılar görülüyordu. toplam olarak 241 gösterge ya da harf dikey çizgilerle, belki de sözcükleri oluşturan göstergeler halinde, düzgün bir biçimde çeşitli öbeklere ayrılmıştı.

bu diske yazı yazan kişi işini çok dikkatli bir biçimde planlamış ve uygulamış olmalıydı. yazı kenardan başlıyor, sarmal oluşturan çizgi üzerinde kullanılabilecek yerler tamamıyla kullanılıyor ama tam ortaya ulaşıldığında da yer kalmaması gibi bir sorunun çıkmadığı görülüyordu.

bu disk toprak altından çıkarıldığı günden bu yana yazı tarihçileri için bir sır olarak kaldı. işaretlerin sayısına bakılırsa (45) bir alfabeden çok hece yazımı olmalı ama hâlâ şifresi çözülmüş değil, işaretlerin biçimleriyse bilinen hiçbir yazı sistemindekine benzemiyor.

bu disk keşfedildikten sonraki 89 yıl içinde bu tuhaf yazıyla yazılmış en küçük bir şey bulunamadı. bu nedenle yerel bir girit yazısını mı yoksa girit'e dışardan gelmiş yabancı bir yazıyı mı temsil ettiği konusu çözülebilmiş değil. teknoloji tarihçileri için phaistos diski daha da kafa karıştırıcı: mö 1700 olarak hesaplanan tarihine bakılırsa dünyada ilk basılı belge olması gerekiyor.

diskteki işaretler girit'in daha sonraki çizgisel a ve çizgisel b yazıları gibi elle kazınmak yerine, kabartma matbaa harfleri gibi göstergeler taşıyan damgalarla (daha sonra pişirilen ve katılaşan) yumuşak kilin üzerine basılmış. baskıyı yapan kişinin diskte görülen her bir işaret için bir damga olmak üzere besbelli ki 45 damgası vardı. bu damgaları yapmak için herhalde çok emek harcanmıştı ve damgalar hiç kuşkusuz yalnızca bu tek belgeyi basmak için yapılmamıştı. bunları kim kullanıyor idiyse o kişi pek çok yazı yazıyor olmalıydı. bu damgaların sahibi bu damgalarla çok daha hızlı ve düzgün bir biçimde başka kopyalar yapabilirdi, yazılı metindeki her bir karmaşık göstergeyi her seferinde eliyle yazmaya benzemezdi bu iş.

phaistos diski insanoğlunun bir sonraki adımının öncüsü, ilk basım girişimiydi, matbaacılıkta da aynı şekilde kesme matbaa harfleri ya da bloklar kullanılmıştı ama kağıt üzerine ve mürekkeple basılıyordu, mürekkepsiz ve kil üzerine değil. bununla birlikte o bir sonraki adım çin'de 2500, orta çağ avrupa'sında daha da geç, 3100 yıl sonrasına kadar atılmadı.

o diskin erken geliştirilmiş teknolojisi girit'te ya da eski akdeniz'de niçin yaygın olarak benimsenmedi? mürekkep ve baskı düşüncesini ekleyip matbaa makinesine sıçramak niçin binlerce yıl aldı? disk, dolayısıyla tarihçiler için tehdit edici bir sorun oluşturuyor. bu diskin bize gösterdiğini sandığımız gibi icatlar kişiye bağlı ve öngörülemez şeylerse teknoloji tarihiyle ilgili genellemeler yapma çabaları daha başında başarısızlığa yazgılıdır.

7.03.2020

sürü hayvanları

jared diamond

evcilleştirilmiş büyük memeli hayvan türlerinin hemen hepsinin yaban atalarının üç ortak özelliği olduğu ortaya çıkmıştır: sürüler halinde yaşarlar, sürünün üyeleri arasında iyi gelişmiş aşamalı bir üstünlük düzeni vardır, sürüler karşılıklı olarak birbirini dışlayan egemenlik bölgelerinden ziyade üst üste binen yayılma alanlarında yaşarlar.

örneğin yaban at sürülerinde bir aygır, beş-altı taneye kadar kısrak ve onların tayları bulunur.

a kısrağı b, c, d, e kısraklarından daha üstün rütbelidir; b kısrağı a kısrağına göre alt rütbelidir ama c, d, e kısraklarının üstündedir; c kısrağı a ve b kısraklarının altındadır ama d ve e kısraklarının üstündedir. bu böylece sürer gider. sürü hareket halindeyken üyeleri beylik bir düzeni hiç bozmazlar: en arkada aygır vardır, en önde en üst rütbeli kısrak, kısrağın arkasında yaş sırasına göre, en genci başta olmak üzere tayları; daha sonra sırasıyla öteki kısraklar, her birinin arkasında yaş sırasına göre tayları. böylece aynı sürüde pek çok yetişkin at, her biri kendi rütbesini bilerek ve birbiriyle sürekli boğuşmaksızın bir arada bulunabilir.

bu toplumsal yapı, evcilleştirmeyi çok kolaylaştıran bir yapıdır; çünkü aşamalı önem sırasının en başına insan geçer. aynı sürü ailesinden gelen evcil atlar normal olarak en yüksek rütbeli kısrağı nasıl izlerlerse insan önderlerini de öyle izlerler. koyun, keçi, inek, köpek cinsi (kurt) sürülerinde de bunun benzeri bir sıra vardır. yavrular böyle bir sürünün içinde büyürken yakın çevrelerinde düzenli olarak gördükleri hayvanları bellerler. yaban doğadayken belledikleri hayvanlar kendi türlerinin üyeleridir ama yakalanıp bir yere kapatılan sürü hayvanı yavrular ise yakın çevrelerinde insanları görürler ve bellerler.

böyle toplumsal hayvanlar güdülmeye yatkındır. birbirlerine tahammül ettikleri için onları bir araya toplama olanağı vardır.

üstün bir önderin arkasına içgüdüsel olarak takılıp gittikleri ve insanları önder olarak belledikleri için bir çoban ya da çoban köpeği onları kolayca istediği yere sürebilir. sürü hayvanları kalabalık halde bir ağıla kapatıldıklarında hiç rahatsız olmazlar; çünkü yaban doğada sıkışık kalabalık gruplar halinde yaşamaya alışkındırlar.

bunun tam tersine, başına buyruk yalnız yaşayan hayvan türlerinin üyelerini gütmek olanaksızdır. birbirlerine tahammül edemezler, insanları bellemezler ve içgüdüsel olarak baş eğen hayvanlar değildirler. yaban doğada başına buyruk yalnız yaşayan kedileri bir insanın arkasına takılmış sıra halinde giderken ya da bir insanın onları önüne katıp güttüğünü gördünüz mü hiç?

bütün kediseverler kedilerin insanlara, köpeklerin içgüdüsel olarak baş eğdiği gibi baş eğmediğini bilir. başına buyruk memeli türleri arasında yalnızca kediler ve kır sansarları evcilleştirilmiştir; çünkü bizim bunu yaparken amacımız onları yemek için büyük sürüler halinde yetiştirmek değil, tek başına avcı ya da ev hayvanı olarak beslemekti.

tolstoy olsa, kendisinden daha önce yaşamış bir yazar olan aziz matta'nın başka bir bağlamda söylediği şu sözü onaylardı: "çağrılanlar çok ama seçilenler azdır."

30.08.2018

uzun lafın kısası

erich fromm: çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

carl gustav jung: din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.

robert musil: okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşan modern ruh için hiçbir şey, bir sonraki köşeyi dönünce karşılaşılabilecek ruhlarla bağlantı kurmak kadar olanaksız değil.

raoul vaneigem: dinin kefaretini asla ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır.

cesare pavese: davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

emil cioran: bir dinin insanlık dışılığının derecesi onun gücünün ve süresinin garantisidir. liberal bir din bir şaka ya da bir mucizedir.

dostoyevski: köylüler kara cahildir, hiçbir şeyden anlamazlar. köylünün yaşamı müzik, tiyatro, dergi, kitap okuma gibi estetik zevklerden yoksundur.

yuval noah harari: bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

jared diamond: insanın yaratıcılığı olmasaydı bugün hepimiz hâlâ yiyeceğimiz eti taş aletlerle kesiyor ve çiğ yiyor olacaktık, tıpkı bir milyon yıl önceki atalarımız gibi.

jiddu krishnamurti: karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

29.08.2018

tüfek, mikrop ve çelik

jared diamond

çağdaş dünyayı fetihler, salgın hastalıklar ve soykırımlar yoluyla biçimleyen şey, eşit olmayan halklar arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihidir.

tarih farklı halklar için farklı yönde gelişti; ama bu çevresel farklardan dolayı böyle oldu, o halkların biyolojik farklılıklarından dolayı değil.

yaşayan en yakın akrabamız, büyük insansı maymunun hayatta kalmış olan üç türüdür: goril, sıradan şempanze ve bonobo olarak da bilinen cüce şempanze.

aztek imparatoru montezuma, cortes'i geri dönen tanrıları sanarak ve küçük ordusuyla birlikte onu aztek başkenti tenochtitlan'a buyur ederek büyük bir hata işlemiştir. sonuçta cortes, montezuma'yı esir almış, tenochtitlan'ı ve aztek imparatorluğu'nu ele geçirmiştir.

insanlık tarihinin temel olgularından biri, güneybatı asya'nın (dağlık arazi hilal biçiminde olduğu için) bereketli hilal denen kısmının tarihte ilk önemli bölge olmasıdır. kentlerin, yazının, imparatorlukların, (iyi ya da kötü) uygarlık dediğimiz şeyin ve uzun bir zincir oluşturan bütün gelişmelerin başlangıç noktası burası olmuş gibi görünüyor.

gelişmelerin kökeninde yatan şey, çiftçilik yapmayan uzmanları tarım ürünü ve çiftlik hayvanı biçimindeki yiyecek üretimi sayesinde doyurabilme olanağı, depolanmış yiyecek fazlası ve kalabalık nüfustur. bereketli hilal'de ortaya çıkan yeniliklerin ilki yiyecek üretimiydi. o yüzden de çağdaş dünyanın nereden başladığını anlamak isteyenler, bereketli hilal'de evcilleştirilmiş bitki ve hayvanların bu yöreye niçin önemli ölçüde öne geçme olanağı sağladığı sorusuna bir yanıt bulmalıdır.

yeni gine'nin yüksek bölgelerinde yaşayan çocukların karınları şiştir. çok yiyen ama az protein alanlarda görülür bu.

18.06.2018

bilginin gücü

jared diamond

"evrensel tarih, insanın bu dünyada neler başardığının tarihi, temelde dünyada başarılı olmuş büyük adamların tarihidir." (thomas caryle)

bilgi güç demektir. bu yüzden de yazı, çok daha uzak ülkelere ve çok daha eski zamanlara ait çok daha fazla bilgiyi çok daha sağlıklı ve çok daha ayrıntılı bir biçimde aktarma olanağı verdiği için çağdaş toplumlara güç kazandırır. elbette bazı halklar (özellikle inkalar) yazıları olmadan da imparatorlukları yönetebilmişlerdi ve "uygar" halklar, hunlarla karşılaşan roma orduları gibi, her zaman "barbarları "yenemezler. ama amerika kıtalarının, sibirya'nın ve avustralya'nın avrupalılarca ele geçirilişi en yakın geçmişteki sonuçların tipik bir örneğidir.

bir patent avukatının gözüyle bakarsak en kusursuz icat, tam biçimini almış olarak zeus'un alnından fırlayan athena gibi, öncesi olmayan bir icattır.

insanın yaratıcılığı olmasaydı bugün hepimiz hâlâ yiyeceğimiz eti taş aletlerle kesiyor ve çiğ yiyor olacaktık, tıpkı bir milyon yıl önceki atalarımız gibi. bütün insan toplumlarında yaratıcı insanlar vardır. ancak bazı yaşam çevreleri başka yaşam çevrelerine göre bize daha fazla başlangıç malzemesi ve icatları kullanmak için daha olumlu koşullar sunar, hepsi bu.

26.12.2017

mikrop

jared diamond

hayatta insanın düşmanını öldürmek için yine de onu anlaması gerekir; bu, tıp için özellikle doğrudur.

bağışıklığı olmayan insanlara önemli derecede bağışıklığı olan istilacılardan bulaşan hastalıklar: çiçek, kabakulak, grip, tifüs, hıyarcıklı veba gibi avrupa'da her zaman görülen bulaşıcı hastalıklar başka kıtalarda pek çok insanın ölümüne yol açarak avrupalıların fetihlerinde önemli rol oynadılar.

çiçek hastalığının yol açtığı deri yaraları doğrudan ya da dolaylı temas yoluyla mikrop yayarlar (bazen de, "savaşkan" amerikan yerlilerinin köküne kibrit suyu dökmeye kararlı amerikalı beyazların daha önce çiçek hastalarının kullandıkları battaniyeleri yerlilere armağan olarak gönderdikleri zaman olduğu gibi, çok dolaylı olarak).

mikrop aldığımızda gösterdiğimiz en yaygın tepki ateşlenmektir. yine biz ateşlenmeyi bir "hastalık belirtisi" olarak görmeye alışmışızdır; sanki hiçbir işlevi olmadan, kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyormuş gibi. ama vücut sıcaklığımızın düzenlenmesi genlerimizin denetimindedir, rastgele olan bir şey değildir. birkaç mikrop vardır, onlar ısıya vücudumuzdan daha duyarlıdır. biz vücut sıcaklığımızı yükselterek kendimiz yanıp kül olmadan önce mikropları yakıp kül etmeye çalışırız.

19.08.2017

cajamarca çatışması

jared diamond

yakın çağlardaki en büyük nüfus hareketi, avrupalıların yeni dünyaya göçlerinden sonra amerika'nın yerli (kızılderili) topluluklarının çoğunun esir alınması, sayıca azalması ya da büsbütün ortadan kalkması sonucu meydana geldi.

yeni dünya'ya ilk insanlar alaska, bering boğazı ve sibirya üzerinden mö 11.000 yılı dolaylarında ya da bu tarihten önce gelip yerleşmişti. amerika kıtalarında, bu kuzey giriş kapısının çok güneylerinde yavaş yavaş karmaşık tarım toplulukları ortaya çıktı. bunlar eski dünya'da ortaya çıkan karmaşık toplumlardan tam anlamıyla yalıtılmış olarak geliştiler.

asya'dan ilk gelen insanların buraya yerleşmesinden sonra yeni dünya ile asya arasında resmen kanıtlanmış ilişkiler bering boğazı'nın iki yakasında yaşayan, avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen toplumlar arasında oldu; bir de polinezya'ya ilk kez güney amerika'dan götürülen tatlı patates de herhalde oraya okyanus aşırı bir yolculuk yaparak gitmişti.

yeni dünya'daki insanların avrupa ile ilişkilerine gelince, ilk ilişkiler ms 986 ile 1500 yılları arasında grönland'ı istila eden çok az sayıdaki iskandinavla sınırlı kaldı. ama iskandinavların ziyaretlerinin amerika'nın yerli toplumları üzerinde fark edilir bir etkisi olmadı. onun yerine, gerçekte, ilerlemiş eski dünya ile yeni dünya toplumları arasındaki çatışmalar birdenbire, ms 1492'de kristof kolomb'un, amerikan yerlilerinin yüksek nüfus yoğunluğuna sahip olduğu karayip adalarını "keşfiyle'' başladı.

daha sonra avrupa ile amerikan yerlileri arasındaki ilişkilerin en dokunaklısı, 16 kasım 1532'de peru'nun bir dağ kasabası olan cajamarca'da inka imparatoru atahualpa ile ispanyol fatih francisco pizarro arasındaki ilk karşılaşmaydı.

atahualpa yeni dünya'nın en büyük, en ileri devletinin mutlak hükümdarıydı, pizarro ise avrupa'daki en güçlü devletin hükümdarı, kutsal roma imparatoru v. karl'ı (ispanya kralı i. carlos olarak da bilinir) temsil ediyordu. 168 ispanyol askerinden oluşan bir ayaktakımı güruhuna kumanda eden pizarro bilmediği yabancı topraklardaydı, oranın yerli halkını hiç tanımıyordu, en yakındaki (panama'nın kuzeyinde, 1500 kilometre kadar ötedeki) ispanyollarla bağlantısı tamamıyla kopmuştu, kendisine destek olacak güçlerin zamanında yetişmesine olanak yoktu.

atahualpa egemenliği altındaki milyonlarca insanla kendi imparatorluğunun tam ortasında oturuyordu. 80.000 kişilik ordusunun koruması altındaydı ve diğer yerlilerle yaptığı bir savaşı daha yeni kazanmıştı. bütün bunlara karşın iki önder birbirleriyle karşı karşıya geldikten birkaç dakika sonra pizarro, atahualpa'yı esir aldı. pizarro savaş esirini sekiz ay elinde tuttu ve onu serbest bırakma sözü karşılığında tarihin en büyük fidyesini topladı. fidyeyi -5 metre eninde, 7 metre boyunda, 2,5 metre yüksekliğindeki bir odayı dolduracak kadar altını- topladıktan sonra sözünü tutmadı ve atahualpa'yı öldürdü.

atahualpa'nın esir alınışı avrupalıların inka imparatorluğu'nu ele geçirmelerinde belirleyici bir rol oynadı. ispanyollar silah üstünlükleri sayesinde eninde sonunda nasıl olsa savaşı kazanacaklardı ama hükümdarın esir alınışı bu zaferi hem hızlandırdı hem de son derece kolaylaştırdı.inkalar atahualpa'ya güneş tanrısı olarak tapıyorlar, her dediğini yapıyor hatta esirken verdiği emirleri bile yerine getiriyorlardı. atahualpa'nın ölümüne kadar geçen aylar içinde pizarro inka imparatorluğu'nun öteki bölgelerine hiçbir saldırıya uğramadan dolaşabilen keşif grupları gönderecek ve panama'dan destek güç çağırtacak zaman buldu. atahualpa'nın ölümünden sonra ispanyollarla inkalar arasında gerçekten savaş başladığında ispanyol güçleri daha amansızdı.



o gün cajamarca'da olup bitenler iyi biliniyor; çünkü orada bulunan ispanyolların çoğu olayı yazılı olarak kayda geçirmişti. o olayların havasına biraz girebilmek için, pizarro'nun iki erkek kardeşi, hernando ile pedro'nunkiler de içinde olmak üzere görgü tanığı altı kişinin yazdıklarını bir araya getirerek olayı yeniden yaşayalım:

"doğuştan kralımız ve hükümdarımız, roma katolik imparatorluğu'nun en korkusuz imparatorunun tebaası olan biz ispanyolların basireti, metaneti, askeri disiplini, zorlu mücadeleleri, tehlikelerle dolu deniz yolculukları ve çarpışmaları, inananların saadeti, inanmayanların kabusu olacaktır. bu sebepten, rabbimiz yüce tanrımızı övmek ve katolik imparatorluğu'nun majesteleri'ne hizmette bulunmak için bu hikayeyi kaleme alıp majesteleri'ne göndermenin münasip olacağını düşündüm ki böylece herkes burada anlatılanlardan haberdar olsun. tanrı'ya bu bir övgüdür; çünkü onlar yüce tanrı'nın inayetiyle çok sayıda inanmayana kutsal katolik inancını kabul ettirmiştir. bu, imparatorumuza da bir övgüdür; çünkü onun büyük gücü ve iyi talihi sayesinde bu olaylar onun zamanında olmuştur. inananlar böyle savaşlar kazanıldığı, böyle yerler keşfedilip fethedildiği, krala ve kendilerine böyle servetler kazandırıldığı için bahtiyar olacaklardır; ayrıca inanmayanların yüreklerine böyle korkular salındığı, bütün dünyada böylesine hayranlık uyandırıldığı için de."

"çünkü, gerek eski zamanlarda olsun gerek yeni zamanlarda, bambaşka bir diyarda, bunca deniz aşırı bir yerde, karadan onca uzaklıkta, sayıları bu kadar fazla insana karşı bir avuç insanın böyle bir kahramanlık gösterdiği, görünmez ve bilinmez olana boyun eğdirdiği ne zaman görülmüştür? ispanya'nın bu başarılarıyla boy ölçüşecek başka bir başarı var mıdır? grup olarak sayıları iki yüzü, üç yüzü geçmeyen, bazen yüze ve yüzün altına düşen ispanyollar şimdiye kadar bilinen toprakların hepsinden daha fazlasını ya da inançlı inançsız bütün prenslerin sahip oldukları topraklardan fazlasını bugün fethetmiş durumdalar. şimdi size bu fetihte neler olduğunu yazacağım, başınızı ağrıtmamak için fazla uzatmayacağım."

"vali pizarro, cajamarcalı yerlilerden bilgi almak istedi, bu yüzden de onlara işkence yaptırdı. yerliler, atahualpa'nın valiyi cajamarca'da beklediğini duyduklarını itiraf ettiler. bunun üzerine vali bize hareket emri verdi. cajamarca'nın giriş kapısına geldiğimizde 5 kilometre ötede, dağların eteğinde atahualpa'nın ordugahını gördük. yerlilerin ordugahı çok güzel bir şehre benziyordu. öyle çok çadır vardı ki hepimizin yüreğini büyük bir korku kapladı. o güne kadar böyle bir şey görmemiştik. biz ispanyollar korku ve şaşkınlık içindeydik. ama korkumuzu belli edemez ya da geri dönemezdik; çünkü yerliler bizde bir zayıflık sezseler, kılavuz olarak yanımızda getirdiğimiz yerliler bile bizi öldürürdü. bu yüzden sanki hiç korkmamış gibi yaptık, kasabayı ve çadırları iyice inceledikten sonra vadiye inip cajamarca'ya girdik."

"ne yapalım diye aramızda uzun uzun konuştuk. hepimiz çok korkuyorduk çünkü sayımız çok azdı ve onların topraklarının öylesine içlerine kadar sokulmuştuk ki bize takviye gönderilmesine olanak yoktu. ertesi gün ne yapmamız gerektiğini tartışmak için hepimiz valiyle kafa kafaya verdik. o gece pek azımız uyudu, cajamarca meydanında nöbet tuttuk, yerli ordusunun kamp ateşlerini gözledik. kamp ateşlerinin çoğu bir tepenin yamacındaydı ve birbirlerine o kadar yakındılar ki yamaç parlak yıldızlarla beneklenmiş göğü andırıyordu. o gece yüksek ile alçak rütbeliler arasında olsun, piyade ile süvari arasında olsun, hiç ayrım yoktu. herkes tam anlamıyla silahlanmış olarak nöbet tuttu. sevgili valimiz de tuttu ve sürekli adamlarını yüreklendirdi. valinin kardeşi hernando pizarro orada bulunan yerli askerlerin sayısını 40.000 olarak hesapladı ama bizi korkutmamak için yalan söylemişti; çünkü 80.000'den fazla asker vardı."

"ertesi sabah atahualpa'dan bir haberci geldi, vali ona, 'hükümdarınıza söyle,' dedi, 'buraya ne zaman isterse, nasıl, ne şekilde isterse gelsin, onu bir dost ve kardeş olarak karşılayacağım. çabuk gelmesi için dua ediyorum; çünkü onu görmek istiyorum. hiçbir zarar ya da hakarete uğramayacak.'"

"vali, birliklerini cajamarca alanının çevresine gizledi, süvarileri ikiye ayırdı, birinin başına kardeşi hernando pizarro geçti, ötekinin başına hernando de soto. aynı şekilde piyadeleri de böldü, birinin başına kendisi geçti, ötekinin başına kardeşi juan pizarro. öte yandan pedro de candia'ya yanına iki ya da üç piyade alıp borazanlarla birlikte meydandaki küçük bir kaleye gitmelerini ve küçük bir topla birlikte oraya mevzilenmelerini söyledi. atahualpa ile birlikte bütün yerliler kasaba meydanına geldiği zaman vali, candia'ya ve adamlarına bir işaret verecek, bu işaret üzerine onlar topu ateşleyeceklerdi ve borular çalınacaktı, borular çalınmaya başlayınca süvariler mevzilendikleri büyük avludan dışarı fırlayacaklardı."

"öğleüzeri atahualpa adamlarını toplayıp yaklaşmaya başladı. kısa zamanda bütün ovanın yerlilerle dolduğunu gördük. düzenli aralıklarla duruyor, arkalarındaki kamptan sökün eden yerlileri bekliyorlardı. ayrı müfrezeler halinde öğle sonrasına kadar akın akın geldiler. en öndeki müfrezeler artık bizim kampımıza yaklaşmıştı, yerli ordugahından oluk oluk akan insanların arkası kesilmemişti. önden giden 2000 yerli atahualpa'nın geçeceği yolu temizliyor, arkasından da savaşçılar geliyordu, kalkanlarıyla birlikte savaşçıların yarısı bir yanında, yarısı öteki yanında yürüyordu."

"önce satranç tahtası gibi farklı renkte giysiler giymiş yerlilerden oluşan bölük geldi. bölük ilerledi, yerdeki kuru otları toplayıp yolu süpürdüler. daha sonra farklı giysiler giymiş üç bölük geldi, dans edip şarkı söylüyorlardı. daha sonra zırhlı birkaç adam geldi, büyük metal levhaları, altın ve gümüş taçları vardı. üstlerinde taşıdıkları altın ve gümüşün miktarı öylesine fazlaydı ki güneşte nasıl parladıklarını görmek şaşılacak bir şeydi. bunların arasında, çubuklarının uçları gümüş kaplı zarif bir tahtırevanın içinde atahualpa vardı. sekiz tane adam onu omuzlarında taşıyordu, koyu mavi üniformalar giymişlerdi. atahualpa'nın kendisinin kılığı da çok gösterişliydi, başında tacı, boynunda koca koca zümrütlerden bir gerdanlık vardı. tahtırevanının içinde çok süslü bir minderi olan küçük bir taburenin üzerinde oturuyordu. tahtırevanına çok renkli papağan tüyleri dizilmiş, her yanı altın ve gümüş kaplamalarla süslenmişti."

"atahualpa'nın arkasından iki tahtırevan ile birlikte iki hamak daha geldi, bunların içinde yüksek rütbeli reisler oturuyordu, onların da arkasından altın ve gümüş taçlar takmış çeşitli bölükler göründü. bu yerli bölükleri ihtişamlı şarkıların eşliğinde meydana dolmaya başladılar, doldular doldular, meydanda hiç boş yer kalmadı. bu arada biz ispanyollar bir avluya saklanmış, hazırda bekliyorduk, korku içindeydik. pek çoğumuz hiç fark etmeden altına kaçırmıştı. atahualpa meydana ulaştığında omuzlar üzerindeki tahtırevanından inmedi, birlikleri onun arkasında saf tutmaya devam etti."

"vali pizarro rahip vicente de valverde'yi atahualpa ile konuşmaya gönderdi, onu tanrı adına ve ispanya kralı adına hazreti isa'mızın yasasına uymaya ve majesteleri ispanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. rahip bir elinde haç, bir elinde kitabı mukaddes ile yerli birliklerinin arasından ilerleyerek atahualpa'nın bulunduğu yere geldi ve şöyle dedi: 'ben tanrı'nın bir rahibiyim ve hristiyanlara tanrı'nın işlerini öğretirim, bunları aynı şekilde size de öğretmeye geliyorum. öğrettiğim şeyler bu kitap'ta tanrı'nın bize söylediği şeylerdir. bu yüzden tanrı ve hristiyanlar adına sizden rica ediyorum, onların dostu olun, çünkü tanrı'nın isteği budur, bu sizin de iyiliğinizedir."

"atahualpa bakmak üzere kitap'ı istedi, rahip de kapalı olarak kitap'ı ona verdi. atahualpa kitap'ı nasıl açacağını bilmiyordu, rahip açmak üzere kolunu uzatıyordu ki atahualpa büyük bir öfkeyle koluna vurdu, kitabın açılmasını istemiyordu. daha sonra kitabı kendisi açtı, harflere, kağıda hiç şaşırmadı ve beş-altı adım öteye fırlatıp attı, yüzü kıpkırmızı kesilmişti."

"rahip, pizarro'nun yanına koştu, 'koşun, koşun, hristiyanlar!' diye bağırıyordu. 'tanrı'nın işlerini kabul etmeyen bu düşman köpeklere haddini bildirin. o zorba benim kutsal yasa kitabımı yere attı! ne oldu görmediniz mi? ova yerlilerle doluyken azametinden yanına yaklaşılmayan bu köpeğe neden insan gibi davranalım, aşağıdan alalım? yürüyün üzerine, size ben izin veriyorum!"

"bunun üzerine vali, candia'ya işaret etti, onlar ateşe başladılar. aynı zamanda borular çaldı, zırhlı ispanyol birlikleri, hem süvariler, hem piyadeler saklandıkları yerlerden dışarı fırlayıp meydana doluşmuş olan silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar, ispanyol savaş narasını atarak 'santiago!' diye bağırıyorlardı. yerlileri korkutmak için atlarımıza çıngırak takmıştık. silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların çıngırtısı birleşince yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. ispanyollar onların üzerine çullanıp onları doğramaya başladılar. yerliler öylesine korkmuşlardı ki birbirlerinin üzerine tırmanıp yumak oldular, birbirlerini havasız bırakıp boğdular. onlar silahsız oldukları için onlara saldıran hiçbir hristiyana bir şey olmadı. süvariler onları atlarıyla çiğneyerek öldürdü, yaraladı, kaçanları kovaladı. piyadeler geriye kalanların üzerine öyle bir saldırmıştı ki kısa bir sürede hepsi kılıçtan geçirildi."

"valinin kendisi de kılıcını ve kamasını alarak yanındaki ispanyollarla birlikte yerlilerin arasına daldı ve büyük bir cesaretle atahualpa'nın tahtırevanının yanına kadar gitti. atahualpa'nın sol kolunu korkusuzca yakalayıp, 'santiago!' diye bağırdı ama atahualpa'yı tahtırevanından aşağı indiremedi; çünkü onu çok yüksekte tutuyorlardı. tahtırevanı taşıyan yerlileri öldürmemize karşın ölenlerin yerini hemen başkaları alıyor onu havada tutmaya devam ediyorlardı, böylece yerlileri alt edip öldürmek uzun zamanımızı aldı. sonunda yedi ya da sekiz süvari atlarını mahmuzladı, tahtırevana yan taraftan saldırıp büyük bir çabayla öteki tarafa devirdiler. böylece atahualpa'yı esir aldık ve vali onu kendi kaldığı yere götürdü. tahtırevanı taşıyan yerliler ile atahualpa'ya refakat edenler onu asla terk etmediler: hepsi onun yanında öldü."

"meydanda kalan ve -şimdiye kadar hiç görmedikleri- ateşli silahlar ile atlardan ödü kopmuş olan yerliler bir duvar uzantısını yıkıp duvarın dışındaki ovaya kaçarak kurtulmaya çalıştılar. bizim süvariler yıkık duvarın üstünden atlayıp atlarını ovaya sürdüler. 'şu süslü kılıklı adamları kovalayın! elinizden kimse kurtulmasın! mızraklayın hepsini!' diye bağırıyorlardı. atahualpa'nın yanında getirdiği bütün öteki yerli askerler cajamarca'dan bir-iki kilometre ötede, savaşmaya hazır halde bekliyorlardı ama bir teki bile yerinden kımıldayamadı, bütün bunlar olurken tek bir yerli tek bir ispanyol'a silahla saldırmadı. kasabanın dışındaki ovada bekleyen yerlilerin çoğu, öteki yerlilerin bağırarak kaçıştığını görünce, korkuya kapılıp kaçtı. görülecek şeydi doğrusu, 20 ya da 30 kilometrelik bir vadiyi doldurmuş olan yerlilerin hali. karanlık basmıştı ve bizim süvariler tarlalarda yerlileri mızraklayıp duruyorlardı, o sırada bizi kamp yerinde toplantıya çağıran boru sesini duyduk."

"gece olmamış olsaydı 40.000 kişilik yerli birliklerinden pek az kişi sağ kalacaktı. altı ya da yedi bin yerli ölüsü yerde yatıyordu, pek çoğunun kolu kopmuştu, pek çoğu başka türlü yaralanmıştı. atahualpa'nın kendisi bu savaşta 7000 adamını öldürdüğümüzü kabul etti. tahtırevanların birinde öldürülen adam onun çok sevdiği devlet adamlarından biri, chincha hükümdarıydı. atahualpa'nın tahtırevanını taşıyan adamların hepsi anlaşılan onun önemli reisleri ve encümen üyeleriydi. onların hepsi öldü, öteki tahtırevan ve hamaklardakiler de öldü. cajamarca hükümdarı da öldü, ötekiler de öldü ama o kadar fazlaydı ki saymaya olanak yoktu; çünkü atahualpaya refakat etmeye gelenlerin hepsi önemli hükümdarlardı. böylesine güçlü bir orduyla gelmiş bu kadar güçlü bir hükümdarın bu kadar kısa bir zamanda esir alındığını görmek olacak şey değildi. gerçekten de kendi asker gücümüzle başarmamıştık bunu çünkü sayımız çok azdı. bunu yüce tanrı'nın inayeti sayesinde başardık."

"ispanyollar atahualpa'yı tahtırevanından çekip indirirken elbiseleri yırtılmıştı. vali ona yeni giysiler getirmelerini buyurdu, atahualpa giyindiği zaman vali onu yanına oturttu ve yüksek mevkiinden bu kadar çabuk alaşağı edilmiş olmasına duyduğu öfkeyi ve heyecanını yatıştırdı. vali atahualpa'ya şöyle dedi:

'yenildiğin ve esir düştüğün için üzülüp içerleme; çünkü sayıları az olmasına karşın şu benim yanımdaki hristiyanlarla ben seninkinden çok daha büyük krallıkları fethettim, senden çok daha güçlü hükümdarları yenilgiye uğrattım, hizmetinde olduğum imparatorumuz dünya hakimi ispanya kralı'nın kulu yaptım onları. biz onun talimatı üzerine burayı fethetmeye geldik, geldik ki herkes tanrı'yı ve ve onun kutsal katolik inancını bilip tanısın; böyle hayırlı bir görevle geldiğimiz için yerlerin ve göklerin ve başka her şeyin yaratıcısı olan tanrı bize bunu nasip etti, etti ki böylece sen de o'nu tanıyasın, bu yaşadığın hayvanca ve şeytani hayatı bırakasın diye. işte bu yüzden biz sayıca çok az olmamıza karşın koca orduları yendik. şimdiye kadarki hayatının ne kadar hatalı olduğunu gördüğün zaman majesteleri ispanya kralı'nın emriyle senin ülkene gelerek sana ne büyük bir iyilikte bulunduğumuzu anlayacaksın. tanrımız senin kibrini kırmamıza müsaade etti, hiçbir yerlinin tek bir hristiyana zarar vermesine müsaade etmedi.'"

6.03.2017

maori vs. moriori

jared diamond

yeni zelanda'nın beş yüz deniz mili doğusundaki chatham adaları'nda moriori halkı yüzlerce yıllık bağımsızlığını 1835 yılı aralık ayı'nda akıl almaz bir vahşet sonucu yitirdi.

bir gün fok avlamaya çıkan bir avustralya gemisi yeni zelanda'ya giderken chatham adaları'na uğradı ve yeni zelanda'ya bu adalardan haberlerle döndü:

"balıkları, kabuklu deniz hayvanları çok bol; göllerinde yılan balığı kaynıyor; karaka meyvesi istemediğiniz kadar. epey insan var ama savaştan anlamıyorlar, silahları yok.''

900 maori'nin chatham adaları'na yelken açması için bu haber yeterliydi. çevre koşullarının ekonomiyi, teknolojiyi, siyasal örgütlenmeyi, savaş becerilerini kısa sürede nasıl etkilediğini bu sonuç çok açık olarak gösteriyor.

1835 yılının 19 kasım'ında silahlı, sopalı, baltalı 500 maori'yi taşıyan bir gemi gelmiş, 5 aralık'ta bunu 400 maori taşıyan bir başka gemi izlemişti.

maoriler gruplar halinde moriori yerleşim yerlerine geliyor, moriorileri esir aldıklarını ilan ediyor, karşı çıkanları öldürüyorlardı. morioriler örgütlü bir direniş gösterseler maorileri o zaman yenebilirlerdi; çünkü sayıları onlarınkinin iki katıydı. gelgelelim moriorilerin anlaşmazlıkları barışçı yöntemlerle çözmek gibi bir gelenekleri vardı. yaptıkları bir meclis toplantısında savaşmama, onun yerine barış, kardeşlik içinde kaynakları paylaşmayı önerme kararı aldılar.

morioriler bu önerinin teklifini yapamadan önce maoriler topluca saldırıya geçtiler. birkaç gün içinde yüzlerce moriori'yi öldürdüler, çoğunu pişirip yediler, geri kalanların hepsini de esir aldılar. ileriki birkaç yıl içinde çoğunu da canlarının istediği gibi öldürdüler.

hayatta kalan bir moriori şunları hatırlıyor:

"maoriler bizi koyun gibi boğazlamaya başladılar. çok korkmuştuk. çalılıkların arasına kaçtık, yerin altındaki oyuklara, düşmanın elinden kurtulmak için nereyi bulursak oraya saklandık. saklanmanın hiçbir yararı yoktu, bizi bulup öldürüyorlardı; erkek, kadın, çocuk demeden."

bir maori ise şöyle anlatıyor:

"göreneklerimize göre el koyduk ve herkesi yakaladık. tek bir kişi bile kaçamadı. bazıları bizden kaçtı, onları öldürdük, ötekileri de öldürdük. n'olmuş yani? bizim göreneğimiz buydu."

morioriler ile maoriler arasındaki bu çatışmanın acı sonunu tahmin etmek hiç de zor değildi. morioriler avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen nüfusları az, yalıtılmış bir topluluktu, en basit teknoloji ve silahlarla donatılmışlardı, savaş deneyimleri yoktu, güçlü önderlerden ya da örgütlenmeden yoksundular.

yeni zelanda'nın kuzey adası'ndan gelen maorilerse sürekli olarak kıyasıya savaşlar yapan, nüfus yoğunlukları fazla olan çiftçi bir toplumun üyeleriydi, daha ileri teknolojileri ve silahları vardı, güçlü önderlerin yönetimi altında yaşıyorlardı. kuşkusuz bu iki toplum karşı karşıya geldiğinde maoriler moriorileri öldürecekti, bunun tersi olmayacaktı.

5.07.2016

kleptokrasi *

jared diamond

halktan çok daha rahat bir hayat sürdürürken halkın desteğini kazanmak için bir seçkinin ne yapması gerekir?

kleptokratların tarih boyunca başvurdukları dört çözüm yolu vardır:

1. halkı silahsızlandırmak, seçkinleri silahlandırmak. mızrakların, sopaların evde kolayca yapılabildiği çağlara göre, yüksek teknoloji silahlarının yalnızca sanayi kuruluşlarında üretilebildiği ve seçkinlerin tekelinde olduğu günümüzde bu çok daha kolaydır.

2. toplanan haraçların çoğunu herkesin hoşuna gidecek şekilde dağıtarak kitleleri mutlu etmek. bu ilke hawaii şefleri için geçerli olduğu kadar bugün amerikan siyasetçileri için de geçerlidir.

3. genel düzeni koruyarak ve şiddeti durdurarak sahip olunan gücü insanların mutluluğu için kullanmak. bu, merkezileşmiş toplumların merkezileşmemiş toplumlara göre büyük ve değeri anlaşılmayan bir üstünlüğüdür.

insanbilimciler daha önceleri oba ve kabile toplumlarını yumuşakbaşlı, şiddetten uzak oldukları için yüceltiyorlardı; çünkü 25 kişilik bir obayı ziyaret eden antropologlar üç yıllık bir inceleme dönemi içinde hiçbir cinayetin işlenmediğine tanık oluyorlardı. elbette işlenmezdi: on iki yetişkin ile on iki çocuktan oluşan bir obada, cinayet dışında alışılmış nedenlerden dolayı kaçınılmaz olarak insanlar ölürken, on iki yetişkinden biri her üç yılda bir bir başka yetişkini öldürse, o obanın varlığını sürdürmesine olanak olmadığını hesaplamak çok kolaydır.

oysa oba ve kabile toplumlarıyla ilgili çok daha uzun vadeli geniş bilgiler bize cinayetin başlıca ölüm nedeni olduğunu gösteriyor. örneğin, kadın bir antropolog yeni gine'nin iyau kadınlarıyla hayat hikayeleri konusunda söyleşi yaparken ben de bir rastlantı sonucu iyau halkını ziyarete gitmiştim. kendisine kocasının adı sorulan pek çok kadın arka arkaya, çok kötü ölümlerle ölmüş kocalarının adını sıraladı.

örnek bir yanıt şöyleydi: "birinci kocamı elopi saldırganları öldürdü. ikinci kocamı beni isteyen bir adam öldürdü, benim üçüncü kocam oldu. üçüncü kocamı ikinci kocamın intikamını almak isteyen erkek kardeşi öldürdü." sözde yumuşakbaşlı kabile insanları arasında bu tür olaylar yaygındı ve bu olayların kabile toplumları büyüdükçe merkezi bir otoritenin gerekli olduğunun kabul edilmesine katkısı olmuştu.

4. kleptokratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi kleptokrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir.

obaların ve kabilelerin zaten kör inançları vardı, çağdaş kurumsal dinlerin de var. ama obaların ve kabilelerin kör inançları merkezi otoritenin, zenginliğin el değiştirmesinin ya da akraba olmayan insanlar arasında barışı korumanın haklı gerekçesini sağlamaya hizmet etmiyordu. kör inançlar bu işlevleri kazandığı ve kurumlaştığı zaman din dediğimiz şeye dönüştüler.

hawaii şefleri başka yerlerdeki şeflerin tipik örneğiydi. tanrı olduklarını, tanrıdan geldiklerini ya da hiç değilse tanrıyla doğrudan ilişki kurduklarını iddia ediyorlardı. şef halk adına tanrılarla ilişki kurarak çok yağmur yağdırmak, iyi ürün almak, bol balık yakalamak için gerekli tören kurallarını halka vererek hizmet ettiğini iddia ediyordu.

kurumsallaşmış din, zenginliğin kleptokratlara aktarılmasını haklı gösterirken merkezileşmiş toplumlara iki önemli yarar sağlar:

birincisi, ortak ideoloji ya da din, birbiriyle akraba olmayan insanların birbirlerini öldürmeden bir arada yaşayabilmesi sorununu çözer: akrabalığa dayanmayan bir bağla onları birbirlerine bağlayarak.

ikincisi, insanların başka insanlar adına hayatlarını feda etmeleri için kendi genetik öz çıkarları dışında gerekli güdüyü sağlar. çarpışmalarda asker olarak ölen birkaç toplum üyesi pahasına bütün toplum başka toplumları yenilgiye uğratmak ya da saldırılara karşı direnmek için canını dişine takar.

* kleptokrasi, bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal veya dini grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca "hırsızlar rejimi" anlamına gelir. [wikipedia]