30.06.2022

uzun lafın kısası

a. l. kennedy:
bazı insanların radarları olduğuna yemin edebilirim; sonradan pişman olacağınız bir şeyler yapmaya niyetlendiğiniz anlarda ortaya çıkıverirler.

alain: her zaman yükseklerde uçan bir kederimiz olsun isteriz.

charles baudelaire: nedir aşk? insanın kendinden çıkma gereksinimi. 

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

franz kafka: daima hazırlıklı, evi portatif, her zaman yurdunda. tek bir damla bile taşmıyor ve tek bir damlaya bile yer yok.

jiddu krishnamurti: yeni bir dünya korkudan, batıl inançtan, kimi insanların yeni dünya idealinden değil; ancak özgürlükten doğabilir.

marquis de sade: size sürekli utanç verici, ahlak dışı olarak öğretilenler aslında sizi en çok mutlu edecek olan, hayatınıza renk katacak olan şeylerdir.

şükrü erbaş: ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

tolstoy: hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

cenap şahabettin: kimilerini rütbe ve nişan yükseltir, kimileri de rütbe ve nişanı alçaltır.

goethe: herhangi bir devletin niteliği hakkında en doğru bilgiyi veren, oradaki mahkeme ve ordunun niteliğidir.

halil cibran: küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

son insan

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

lucretius: çocukların kör karanlıkta her şeyden korkup titremeleri gibi biz de aydınlıktan korkarız.

michael faraday: gerçek olamayacak kadar harika hiçbir şey yoktur.

mark twain: insanın vücudunu iyileştirmesini ya da hasta kılmasını sağlayan düş gücünden hepimiz payımızı almış olarak doğarız. ilk insanın sahip olduğu bu güç, son insana değin aktarılacaktır.

bertrand russell: denenmemiş, desteksiz kavrayış, doğrunun yetersiz bir garantisidir.

epiktetos: yalnız özgür insanların eğitilmesi gerektiğini söyleyen çoğunluğa değil, yalnız eğitimlilerin özgür olduğunu söyleyen düşünürlere inanmalıyız.

henri poincare: gerçeğin ne denli acımasız olduğunu bilir ve gerçekten koparak avuntu aramaya koyuluruz.

e.m. butler: hatırdan çıkmamalı ki sihir, sanatçı ve izleyicisi arasında iş birliği gerektiren bir sanattır.

george washington: himayemizi bilim ve edebiyatın geliştirilmesinden daha fazla hak eden hiçbir şey yoktur. bilgi her ülke için halkın mutluluğunu getiren en kesin araçtır.

heinrich heine: durmaksızın sorarız, ta ki bir avuç toprak ağzımızı kapatana kadar. peki ama bu mudur yanıt?

charles mackay: her çağın kendine özgü bir budalalığı, kazanç sevdası, heyecan merakı veya sırf taklit hevesiyle kendini kaptırdığı bir plan, proje ya da fantezisi vardır. bunların ötesinde, siyasetin, dinin ya da ikisinin birleşiminin yarattığı bir çılgınlık da görülür.

hiroşima

ernesto sabato

hiroşima bombardımanı sabahında, diye anlatıyor bay yasuo yamamoto, uçakların sesini duyduğumda bisikletimle gidiyordum. ama önemsemedim çünkü o günlerde buna alışmıştık. iki dakika sonra, dehşet verici patlamaların ortasında, bir seferde atılan bin havai fişeğin patlamasına benzeyen, devasa bir ateş sütununun yükseldiğini gördüm. bisikletim havaya fırladı, ben bir duvarın arkasına düştüm. kalkıp duvara tırmanabildiğimde korkunç bir kargaşa gördüm, çocukların, kadınların çılgınca haykırışlarını, kesinlikle kötü şekilde yaralanmış ya da can çekişen insanların çığlıklarına benzer sesler işittim. evime koştum. yolda ağır yaralı insanlar gördüm, kana bulanmış, büyük kısmı yanmış insanlar. hepsi korku ve acı içindeydi, hayatımda gördüğüm en büyük korku ve çekilebilecek en büyük acı içinde. istasyonun orada, bir ateş denizi vardı ve bütün evlerin yıkılmış olduğu görülüyordu. tek oğlum masumi ve karımı düşünerek kahroluyordum. nihayet, evimin bulunduğu yere molozlar ve yangınlar arasında varabildim, ne var ki artık duvar falan kalmamıştı, apartman bir depremle eğilmişti sanki, kırık cam yığınları, kapı ve çatı parçaları her yerdeydi. karım yaralıydı, verdiği küçük bir işi yapmak için çıkmış olan oğlumuzun adını haykırıyordu. onu, gittiği yönde, her yerde aradık, ta ki yerdeki neredeyse derisi olmayan çıplak bir şeyin iniltilerini işitinceye kadar; saçları da yanmıştı, acıyla büzülmek için bile gücü yoktu neredeyse. dehşetle kim olduğunu sorduk ve o talihsiz, ancak anlaşılır, son derece tuhaf bir sesle masumi yamamoto diye mırıldandı. bir kapının artığı bir tablanın üzerine büyük bir özenle koyduk; çünkü adeta tamamen açık bir yaraydı ve yardım alacağımız bir yere kadar götürdük. birkaç on blok ötede, kendileri de yaralı doktorlar ve hemşireler tarafından bakılmayı bekleyen uzun bir yaralı ve yanık insan kuyruğu gördük. oğlumuzun artık iyileşmeyeceğini düşünerek bir askeri doktordan, hiç olmazsa acılarını hafifletecek bir şey vermesini rica ettik. üzerini iyice kaplamamız için bize yağ verdi, dediğini yaptık. çocuk ölüp ölmeyeceğini sordu. büyük bir gayretle hayır dedik, çok yakında iyileşecekti. onu tekrar eve götürmek istedik fakat bize, n'olur dedi, bulunduğumuz yerde kıpırdamayalım. hava kararınca biraz sakinleşti fakat devamlı su istiyordu. durumunu daha da kötüleştirip kötüleştirmeyeceğini bilmiyorduk ama veriyorduk. bazı anlar çıldırıyordu ve sözleri anlaşılmıyordu. bir süre sonra aklını toplamış göründü, bize bir cennetin gerçekten var olup olmadığını sordu. karım deliye dönmüştü, cevap vermeye kalkmadı; fakat ben ona, evet dedim, cennet var, asla savaşların olmadığı güzel bir yer. bu sözlerimi dikkatle dinledi, sakinleşmiş gibiydi. "öyleyse ölsem daha iyi" diye mırıldandı. artık hemen hemen nefes alamıyordu, karım ona duyurmamak için sessizce ağlarken göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. sonra oğlumuz yeniden sayıklamaya başladı ve artık su istemedi. birkaç dakika içinde, ne mutlu ki, nefes almaz oldu.

haiku gibi

cevat çapan


sana ne söylemek isteyebilirim
gözlerinden
uzaklara bakarken

gecenin ağaran ucundan koparıyorum
sabahın
ilk kızılcığını

yağmurdan bata çıka çamurlara
varıyorum pırıl pırıl
gözlerinin gölüne

iyi ki sapmışım
doğru evime giderken
sana yönelen yola

güz yaprakları bu dökülenler
bütün bu sarışınlık
karanlık kışa girmeden

durmadan camları sildi kadın
sabahı görmek için
düşlerin penceresinden

balıklar da uyumaktan vazgeçti
sulara vuran ayın
aydınlığı içinde

dağ yolunda
rakı burcuna giriyor güneş
kamyon ovaya inerken

narı ikiye bölünce
kanlı gözyaşları dökülüyor
içinden

narı da böl ikiye
korkma
artık ağlamayacak

suşehirliyim, diyor
gönlü şehirden çok
sudan yana

burası sinop, hiç görmediğim
oysa ben denizi görebiliyorum
zindanda olsam bile

gülümse, gülümse
gülümseyen gözlerinle başlasın gün
bir gökkuşağından dökülsün
yağmura dönüşen gülüşün

altıma serdiğin geceyi
yıldızlarınla donatıp
üstüme örtmeyi unutma

tünellere girip çıktıkça tren
gölgeleri titriyor gözümde
geride bıraktığım yüzünün

bir yarışın telaşına kapılmadan
akşamın tadını çıkarıyor
aslanağızları
devedikenleri
katırtırnakları

bir kadın ud çalıyor tenhada
akşamları çiçeklerini sulayan bir kadın
çaldıkça yakamozlar açıyor sularda

konsolun üstünde ucu kıvrılmış bir resim
feraceli kadın ayakta
sağ eli oturan kolağasının omuzunda

usulca giriyorsun rüyalarıma
çıt çıkarmadan
ve uyandırmadan halayıklarını

kırlangıçların saati
demek taşradayız
unutulmuş bir yaz akşamı

beş yıl sustuktan sonra
bu sözleri hangi seslerle fırlatmalı
geceye
havai fişeklerin sevinciyle

29.06.2022

gerçek iyi

pascal

"ey insanlar!" der tanrı, "hakikati de teselliyi de insanlardan beklemeyin. sizi yaratan, size kim olduğunuzu öğretecek olan sadece benim. fakat sizi yarattığım gibi değilsiniz artık. ben insanı kutlu, masum, mükemmel yarattım. onu ışıkla ve akılla donattım. ona ihtişamımı ve mucizelerimi gösterdim. böylece gözüyle gördü insan tanrı'nın yüceliğini. onu kör eden karanlıklar içinde değildi henüz, ne faniliği ne de onu mutsuz eden sefilliği bilirdi. ancak bunca yüceliği küstahlığa düşmeden kaldıramadı, yardımımdan bağımsız olmak, kendi kendine efendi olmak istedi. benim nüfuzumdan uzaklaştı, saadeti kendi içinde bulma arzusuyla kendini benimle eş tuttu. ben de onu sahipsiz, kendi haline bıraktım. vaktiyle ona boyun eğmiş yaratılmışlara başkaldırtarak, onun düşmanları kıldım. böylece insan artık hayvanlar gibi olmuştur. benden o kadar uzağa sürüklenmiştir ki içinde yaratıcısının ışığı pek cılız bir iz olarak kalmıştır. bilgisi de o derece sönük ve bulanık hale gelmiştir. akıldan bağımsız ve çoğu zaman akla hakim olan duyuları, onu zevk peşinde koşmaya sürükler. bütün yaratılmışlar ya ıstırap verir ya da ayartır onu, kâh kuvvetleriyle boyun eğdirerek kâh lefatetleriyle cezbederek onu etki altına alırlar, ki bu sonuncusu daha beter ve daha zararlı bir zorbalıktır.

işte insanların bugünkü durumu. ilk doğalarından zayıf bir mutluluk dürtüsü kalmıştır geriye. fakat bu dürtü de insanın ikinci doğası haline gelmiş heves ve körlüğün sefaleti içinde, derine gömülüdür.

size gösterdiğim bu ilkeden yola çıkarak, insanları şaşırtan ve onları farklı kanaatlere sürükleyerek birbirinden ayıran çoğu tezadın sebebini kavrayabilirsiniz. şimdi yücelik ve şeref duygusunun bunca sefaletin ortasında boğulmadığını görün ve sefaletin sebebinin bir başka, ikincil bir doğadan kaynaklanıp kaynaklanmadığını araştırın."

"ey insanlar, sefilliklerinize kendi içinizde çare aramanız boşunadır. bütün bilgi birikiminizin sizi getireceği nokta, ne gerçeğin ne de iyiliğin kendi içinizde olduğunu fark etmektir sadece. felsefeciler size bunu vaat ettiler ve vaatlerini yerine getiremediler. ne gerçek iyiliğin ne de insanlık durumunun ne olduğunu bilir onlar."

dünyada tatmin peşinde koşmayın, insanlardan hiçbir şey ummayın. sizin için gerçek iyi tanrı'dır.

ne olduğunu bile bilmedikleri sıkıntılarınıza nasıl çare bulabilirlerdi ki? asıl hastalığınız, sizi tanrı'dan uzaklaştıran gurur, sizi dünyaya bağlayan heveslerinizdir. felsefecilerin tek yaptığı ise bu hastalıklardan en az bir tanesini büyütmektir. tanrı'yı amaç olarak gösterenler de bunu ancak kibri beslemek için yaptılar. çünkü böylece tanrı gibi olduğunuza, doğaca tanrı'ya benzediğinize inandırdılar sizi. bu düşüncedeki boş gururu görenlerise sizi bir başka uçuruma sürüklediler ve doğanızın hayvanlarınkiyle aynı olduğunu söyleyerek iyi olanı hayvanlarla müşterek olan iştiha ve heveslerinizde aramaya sürüklediler.

bilgelerin ne olduğunu hiç bilmediği izansızlıklarınıza çare bulmanın yolu bu değildir. kim olduğunuzu size ancak ben anlatabilirim."

mutlu insan

herodotos

çok zengin insan vardır ki, kıt kanaat yaşayan insandan hiç de daha mutlu değildir; eğer talih, zenginlik içinde geçen ömrünün sonuna kadar ona yar olmazsa. nice insan vardır ki, masallardaki kadar zengindir; ama mutsuzdur; niceleri de vardır ki, şöyle böyle geçinirler; ama talihlidirler. çok zengin olanın, eğer mutlu değilse, talihli olandan yalnız iki ayrıcalığı vardır; ama talihli olanın mutlu olmayan zengine bakarak pek çok ayrıcalıkları vardır; birisi için her dilediğini yapmak ve büyük bir para kaybını karşılamak çok kolaydır; ama bir de öbürünün üstünlüklerine bakalım:

elbette büyük bir kaybı ve aşırı istemleri öbürü gibi karşılayamaz; ama talihi onu bundan korur; üstelik sağlam yapılıdır, hastalık bilmez, üzüntü tanımaz, görmelere layık çocukları arasında mutludur. bırak bir de bütün bunlara taç olarak ömrünü mutlu bitirsin ve işte mutlu adam sözüne layık kişi, senin aradığın kişi, budur. ama ölmeden önce, dilini tut, mutludur demek için acele etmek bir ölümlü için olacak şey değildir; hiçbir toprak yoktur ki, kendi kendine yetsin ve her ürünü versin; şu ürünü verir; ama kendisinde yetişmeyen öbürünü başka yerden alır; en çoğuna sahip olan en iyisidir. insanoğlu için de böyledir; hiç kimse tek başına her şeyi elde edemez; filanı elde eder; falandan yoksun kalır. o ki ömrü boyunca her zenginliğe erişir ve en son dünyadan hoşnut ayrılır; işte o, bana göre, ey kral, mutlu insan adını hak eder.

her şeyin sonuna bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra da çeker alır elinden.

açlık çoğunluktadır

turgut uyar


gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır

her kişinin ukala ömrü
yeter sanılır çiçeklenmeye
ve dünyanın karanlığından
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
kaçıp giden baharların anısı
elden ele devredilen bir gençlik duygusu
laleler sümbüller bütün öbür boklar püsürler
hakkım var mıdır bunları söylemeye
-vardır
güneş doğarken ve batarken
yazdan kışa girerken ve kıştan çıkarken
ve dağda ve kırda
hakkım vardır -
çünkü en azından dünyadan
dölsüz katırlar geçer
yüklü vagonlar geçer
demir yüklü şilepler geçer
yedenleri işletenleri ve tayfalarıyla
ve onların karıları ve çocuklarıyla
ve bilinmez sanılır geleceği
bir demiryolu makasçısının
oysa kesinlikle yazılmıştır
her sevgi kitabında
asıl olan açlıktır
çoğunluktadır

sevişmek o yüzden gereklidir
evet açlık, yok olsun bütün incelikler
mendiliniz var mı, kabak ograten
böf strogonof mantar fileminyon
güneş görmemiş midye
midye görmemiş güneş
ve soygun halindeki otel malzemeleri
ve altın arayıcılar
ve istedikleri yerlerde
yüksek graviteli petrol bulanlar
hem thames kıyısında
hem mekong deltasında
bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar
çoğunlukta değildir
açlık çoğunluktadır

artık her şeyi yaşadık
ve birlikte düşündük
ve düşündük ki her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
cehennem, insanın kendi ciğeri
at sırtında taşınan ölü
kundağa girmeyen bebe
karanlıklarda açan çiçeklerin
bir insanın ölümüne dönüşü
bir insan ölümü olmaya
çünkü açlık çoğunluktadır

-işte o zaman diyorum ki-
gelişin şen olsun senin
her şey esirgesin seni
çünkü açlık çoğunluktadır
ve ezecektir gücüyle dünyayı
-ikimize bir aşk elbette yetmez
türlü şeylerin savunulduğu-
diriliğe eşitliğe tokluğa
artık ayıp olan tokluğa
çünkü açlık çoğunluktadır
açlık

28.06.2022

iyilikseverlik

marquis de sade

iyilikseverlik, gerçek bir ruh erdemi olmaktan çok, kibrin bir kusurudur; çalım satarak hemcinslerini teselli etmektir, asla iyi bir davranışta bulunmak gibi bir bakış açısı yoktur; verilen bahşişin iyice bir reklamı yapılmazsa çok öfkelenilir. iyilikseverlik tüm aldatmacaların en büyüğüdür, yoksul kişi enerjisini yanlış yönlere çelen yardımlara alıştırılır; sizin merhametinizi bekledikçe hiç çalışmaz ve siz merhamet göstermediğinizde de ya hırsız ya da katil olur. dilenciliğin ortadan kaldırılması için herkesin çareler aradığını işitiyorum ama aynı zamanda da dilenciliği çoğaltacak her şey yapılıyor. odanızda sinek olmamasını mı istiyorsunuz? onları cezbedecek şeker bırakmayın ortalıkta. fransa'da hiç yoksul olmamasını mı istiyorsunuz? hiç sadaka dağıtmayın ve özellikle hayır kurumlarınızı ortadan kaldırın. yoksunluk içinde doğmuş kişi, bu tehlikeli kaynaklardan yoksun olduğunu görerek, doğduğu durumdan kurtulmak için doğadan aldığı tüm cesareti, tüm yolları kullanacaktır; sizi artık tedirgin etmeyecektir. bu zavallı yoksulun hovardalığının meyvelerini barındırma yüzsüzlüğünde bulunduğunuz bu iğrenç evleri hiç acımadan yok edin, yıkın! tek umutlarını sizin cebinize bağlamış olan bu yeni yaratıkların iğrenç sürüsünü topluma her gün kusan tüyler ürpertici çirkef kuyularını yok edin!

minnete gelince, bu kuşkusuz tüm bağların en zayıfıdır. insanlar bizi kendimiz için mi minnettar kılıyorlar? buna asla inanmayalım; gösteriştendir, kibirdendir. başkalarının gururunun oyuncağı olmak aşağılayıcı olmaz mı? minnettar kalmak daha da aşağılayıcı değil midir? yapılan bir iyilikten daha fazla yük olamaz. ortası hiç yoktur; ya karşılığı verilmelidir ya da aşağılanmış olunur. gururlu ruhlar iyiliğin ağırlığı altında kendilerini kötü hissederler. onların üzerine iyiliğin ağırlığı öyle şiddetle çöker ki, iyilik yapandan nefret ederler yalnızca.

dünyada yalnızca merhamet ve iyilikseverlik tehlikelidir; iyilik bir zayıflıktan başka bir şey değildir, zayıfların nankörlüğü ve densizliği karşısında namuslu insanlar iyilik yapmaktan her zaman pişmanlık duymak zorunda kalırlar.

yüreğinizi asla dinlemeyin çocuğum; doğadan aldığımız en yanlış rehber odur; bahtsızlığa dair aldatıcı vurgulara yüreğinizi dikkatle kapalı tutun; hergeleye, entrikacıya ve komplocuya merhamet göstermektense gerçekte sizin ilginizi çekmek için yapılanları reddetmeniz yeğdir: reddetmeniz çok önemli olmaz, merhamet göstermeniz ise pek sakıncalıdır.

vicdan azapları aklın ürünü değildir, onlar yalnızca yürekten doğar ve aklın yanıltmacaları onları asla söndüremez.

ama yürek yanılır; çünkü yürek aklın yanlış hesaplarının ifadesinden başka bir şey asla olamadı; aklı olgunlaştırın, bir süre sonra yürek teslim olacaktır; akıl yürütmek istediğimizde bizi yolumuzdan saptıran, her zaman için yanlış tanımlardır; ben, yürek nedir bilmiyorum; yalnızca aklın zayıflıkları diyorum buna.

franz kafka

milena jesenska

prag'da yaşayan alman şair franz kafka evvelki gün, viyana dolayındaki klesterneuburg yakınlarında bulunan kierling sanatoryumu'nda hayatını kaybetti. onu burada pek az insan tanırdı; çünkü kendi kabuğunda yaşayan biriydi, bilen ve dünyadan korkan bir insandı; yıllardır verem hastasıydı ve bir yandan hastalığı iyileştirmeye çalışsa da, diğer yandan bilinçli olarak onu besliyor ve kafasında geliştiriyordu.

"ruh ve kalp, yükü taşıyamaz hale gelince, akciğer yarısını alır ki yükün dağılımı en azından biraz eşit olsun." diye yazmıştı bana bir keresinde bir mektupta ve hastalığı da böyleydi. ona neredeyse inanılmaz bir kırılganlık ve neredeyse korkunç denilebilecek kadar tavizsiz bir entelektüel incelik veriyordu; ama o, o insan, bütün entelektüel yaşam korkusunu hastalığının omuzlarına yüklemişti. çekingen, korkak, yumuşak ve iyi kalpliydi; ama yazdığı kitaplar zalim ve acılıdır. onun gözünde dünya, savunmasız insanları parçalayıp yok eden görünmez iblislerle doluydu. yaşayabilmek için fazla öngörülü, fazla bilge, savaşabilmek için fazla güçsüzdü; tıpkı içlerinde anlayışsızlığa, kötülüğe, entelektüel yalana karşı duydukları korku varken savaşamayan; çünkü çaresizliklerini daha baştan bilen ve yenilgileriyle yeneni utandıran asil, güzel insanlar gibi güçsüz.

insanları, ancak büyük asabi duyarlılığa sahip bir insanın tanıyabileceği şekilde tanıyordu; neredeyse peygamber misali, ötekini gözlerin şimşek çakmasını andıran tek bir parlayışından teşhis eden biri gibi. dünyayı alışılmadık ve derin bir biçimde tanıyordu, kendisi de alışılmadık ve derin bir dünyaydı. genç alman edebiyatının en önemli eserlerini kaleme aldı; bunlar, taraflı kelimelerle olmasa da, günümüz kuşağının tüm dünyadaki mücadelesini yansıtan kitaplardır. gerçek, çıplak ve acılıdırlar; öyle ki, söyleyeceklerini sembolik bir biçimde ifade ettikleri noktada bile neredeyse natüralisttirler. kuru bir alaycılığın yanı sıra, dünyayı katlanamayacağı kadar net gören ve diğerleri gibi itiraflarda bulunmayı ve mantığın ya da bilinçaltının farklı; aynı zamanda da asil yanılgılarına sığınarak kurtulmayı tercih etmediğinden, ölmek zorunda kalan bir insanın duyarlı bakışıyla doludurlar.

franz kafka, ateşçi fragmanını, henüz yayımlanmamış olan harika bir romanın bu ilk bölümünü, iki kuşak arasındaki çatışmayı anlatan hüküm'ü, modern alman edebiyatının en güçlü kitabı olan dönüşüm'ü, ceza kolonisinde'yi ve gözlem ile bir taşra hekimi'nin taslaklarını yazdı. son romanı mahkeme önünde'nin el yazısı metni ise yıllardır basılmaya hazır vaziyette bekliyor.

bazı kitaplar vardır, sonuna kadar okunduğunda dünyayı öylesine bütünlüklü temsil ettiği hissini yaratır ki, başka tek kelimeye gerek kalmaz; işte bu da onlardan biri. onun bütün kitapları, insanlar arasındaki gizli anlaşmazlıkların, suçsuz suçun dehşetini anlatır. o, diğerlerinin duymayarak güven içinde yaşadıklarını sandıkları seslere bile kulak verecek kadar hassas vicdanlı bir sanatçı ve insandı.

dalgın çalgılar

murathan mungan


dalgın çalgılar gibi duran akşamüzerleri
incir kokan gece sokağı
sonra yüzündeki sabahın ilk ışıkları
yağmurlara çıkmazdın
günler gölgelenirdi kendiliğinden
sonra günler üst üste
üst üste düşerdi yeniden

bütün gün güz bahçelerine uğradım

gözlerinde sarmaşık, ıtır, su zambakları
ellerine karacalar inerdi
güneş yanığı perdelerde
eteklerine kuşların konduğu sedir
pamuk akı örtüler
suyu hiç eksilmeyen sürahinin ışığı
asılı kalırdı zaman
ölümsüz sanırdık kendimizi
kızılı erken düşen ikindilerde

bir daha hiç dağılmadı karanlığım

kalktım gittim ağarmış örtülerin altındaki zamandan
uzakları denedim. uzaklıkları ölçtüm kendimle
dudaklarım yakamozlar gibi şaşırırdı
o uzak çalgıların eşliğinde
belleğin zalim uçurumları
her gittiğim haritada yerini alırdı
patlamış serin güller olurdu, ıslak badem, tuz
arasalardı büyümemiş bir sevinci bulurlardı belki
çok yoklamış yüreğimin bir yerinde
uzun bir yolculuk gibi yaşadıkları
kısacık sokaklardan vazgeçselerdi
ben oradayken
belki de hala orada olurdum ben
kendime yazdığım hayatları
ayıklamakla geçmezdi ömrümün
yaprak zamanı
bir ben söylerdim kuytu akşamlarda
dalgın çalgıların unuttuğu şarkıları

sürgüne açık kapıların eşiğinde
çok oyalanmamalı insan
mevsimler kullanıldıkları yerde kalmalı
varlığı kendinden taşan yaz hayvanlarıydık bu bahçede
anlamıştık dağılacağımızı
perdeler artık başka güneşleri saklayamazken
bu sefer kalan eşyalarımı da topladım
yeni yollara çıkılamazmış sanki
durup geçmiş bir kavşakla ödeşmeden
bir tek yanıma bu çalgıyı aldım

27.06.2022

yazma sanatı

inci aral

yüreğini yazma ateşi sarmış birinin bir parça ekmek, üç beş zeytin ve ot bir yataktan daha fazlasına gereksinimi yoktur.

sanatın özü karşıtlıktır. düzenle uyum sağlamış insan sanatçı olamaz.

içinde yaşadığımız bu yabanıl dünyayı yorumlama çabası olmalıdır yazmak eyleminin asıl amacı. yazmak bütün karmaşıklığı ve zalimliğiyle yaşamın ta kendisini anlatabilirsen anlam taşır.

aydın olmak; sürünün içinde ayrıcalığının bilincinde olarak yaşamak, ileriye bakarak, sapmadan, yorulmadan yürümek ve bu yolda ömür tüketmektir. tüm düşünce ve eylemini, kimilerine büyük ve saygın kimilerine ise sapkın, koşullanmış ve gülünç görünen bu doğrultuda sürdürecek böyle birinin yıpranmaz bir istence ve küçük, gündelik kaygıların dışında kalabilmek üzere yaşamının bütününü kapsayan kusursuz bir dengeye gereksinimi vardır.

mutluluk kendi tarihini oluşturabilecek bir süreç değil. insan acılarını anlatmaya yatkındır bu yüzden.

erdemle, var olan insan soyunu değiştirmeye çalışmakla hiçbir ilgisi yok yazmanın. iç akıntıları düzene koyma çabasının, geceyle gündüzü ayırt etme bilincinin, bu dünyanın oldukça seyrek, kaba saba dokunmuş kumaşına pervasızca bakma isteğinin sabun köpüğünden öte değeri yoktur. gene de gereklidir yazmak, iyidir. iğne ucu kadar, kum tanesi büyüklüğünde bir işaret bırakmalı dünyaya insan çekip gitmeden. bir kapıyı aralamalı. evet, bir kapı, bir anahtar, biraz ışık.. hepsi bu.

sınıfta

oğuz atay

zil çaldı, tekrar sınıfa girdim. teneffüsü koridorda, murat'la birlikte geçirmiştim. çok konuşulmamıştı. zil çalar çalmaz sınıfa girdiğim için öğrencilerimi beklemek zorundaydım: insanlarımıza hiçbir işaret gerekli uyarıda bulunamıyordu. zil çalmıştı, bu sadece bir hatırlatmadan ibaretti. ön sırada, ayakta duruyordum. sıraların üzeri matematik formüllerle doldurulmuştu. çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için "utanç verici bir manzara"ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara. batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı bile. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık.

sıranın tahtasını bir örümcek gibi kaplayan formüllere baktım: bazılarının üzerine daha koyu ve kalın yazılar yazılmıştı: devrimci ya da karşı devrimci -yani bir bakıma kendi açısından devrimci- çözümler, tutucu matematik formüllerini ezip geçmişti. tek yol devrimdi, hayır islamdı, hayır milliyetçilikti. kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üzerini süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler. hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda. karşılıklı tehditler de eksik değildi. çapraz yazılmış dört satır ilgimi çekti: bu daha ürkek bir yazıydı, daha da ince yazılmıştı:

"gönül derdiyle düştüm gurbete ben kaç yıldır
aşk kapısında girdim nöbete ben kaç yıldır
yârime kavuşunca allah'a şükreyledim
doydum sevda denilen şerbete ben kaç yıldır"


hadi ordan yalancı, dedim; acemi şair! gurbete çıkışının tek nedeni, sefaletten kurtulma içgüdüsüdür. babanın kaderini yaşamak istemediğin için şimdi sıraların üstünü kirletiyorsun. çok para getiren bir üniversiteye de giremedin. insanlardan kaçtığın için de "karşıt gruplar" içinde yer alamadın. pis ve küçük bir odada kim bilir kaç arkadaşınla birlikte sefalet çekiyorsun. aman allahım dedim, bu ne karışık düzen!

başımı kaldırdım: sınıfa girilmişti, küçük konuşmaların gürültüsü bile kesilmek üzereydi. tebeşiri aldım, kolumu tahtaya uzattım: işte size matematik şerbeti. içen bir daha ayılmaz.

dizeler

friedrich nietzsche


kişi ağzını sıkı tutmalı
yahut ulu konuşmalı

asıl şimdi iyisin, doğru bu yorum
sağlıklıdır çünkü bütün unutanlar

yapış yapış bir arkadaştan
yeğdir açık yürekli düşman

hiç de sevilesi gelmiyor bana şu dar ruhlular
ne iyilik sığar içlerine ne kötülük sığar

yağmala beni kadın, yüreğinin istediği kadar
diye düşünür erkek, kadın yağmalamaz oysa, çalar

durur ve dikkat kesilir: nedir yanıltan onu
nedir bu kulaklarından hiç gitmeyen uğultu
nedir ya, gazabı onu yere çalanın

bir vakitler o zincirlere vurulmuş insanın
iç dünyası hep zincir şakırtılarıyla dolu

yabancılara hiç de güvenlikli değil bu bölge
hele varsa bir ruhun, iki misli olur, tehlike
kandırıp da severler, parçalarlar sizi ardından
ayran gönüllüdürler, eksiktir ruhları her zaman

parmak uçlarında o, yükselmeyi seçer
sürüneceğine dört ayağı üzerinde
anahtar deliklerinden kolayca geçer
açık kapılardan gelip gideceğine

tırmanır yukarı, demek ki övülmeli
oysa her zaman tepeden iner diğeri
övgüden arınmış, övgünün değmediği
bir yaşamda, çok çok ötede durur yeri

25.06.2022

din adamı

william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.

thomas paine: iyi bir okul müdürü, yüz din adamından daha faydalıdır.

susan ertz: din adamları özellikle güneşlenmek ve çıplak bedenler gibi şeyler karşısında dehşete düşüyormuş gibi görünüyorlar. yoksulluğu, perişanlığı ve hayvanlara işkence edilmesini o kadar da önemsemiyorlar.

comte de volney: her yerde kendilerini imtiyazlı ve dokunulmaz ilan ederek diğer sınıfların engellerinin ötesinde yaşıyorlar. her yerde işçilerin alın terinden, askerin göğüslediği tehlikelerden ve tüccarın hayal kırıklıklarından uzak duruyorlar. yoksulluk maskesi altına gizlenerek her yerde servet kazanmanın bir yolunu arıyorlar. hediyeler ve adaklar adı altında, tüm giderlerden muaf kazançlar elde edebiliyorlar. kendilerini tanrı'nın yorumcuları ve aracıları olarak tanımlayıp yüce hedefi her zaman kendi amaçları doğrultusunda yönetebiliyorlar. ve tüm bunları tek bir yöntemle, kelimeleri ve ifadeleri, onları en yüksek değerlerin ürünleri kabul ederek satın alan saf insanlara satarak başarıyorlar.

susan b. anthony: tanrı'nın ne yapmalarını istediğini çok iyi bilen insanlara pek güvenmem; çünkü bu isteğin her zaman kendi arzularıyla aynı doğrultuda olduğunu fark etmişimdir.

william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.

tezgah

dragan babic

her zaman orada olan tüm bu eski barış ve savaş suçluları, şu anda ellerinde tuttukları ve sonu görülemeyen bir geçmişin yaşlı hayaletleri, onların, iktidarlarının, kahramanlarının, tüm kokuşmuşluklarının, bize güzellikle ya da zorla benimsettirilmiş boklarının yaşlı hayaletleri.. üstelik de bizden saygı göstermemizi istiyorlar. aksi halde, ölüm, tabancayla, hapishane, sakinleştiriciler, televizyon, aptallıklar, açlık; fakat ne olursa olsun.. ölüm! ya da ölümden besbeter, televizyon diktatörlüğü ile bir türlü gelmeyen bir vaat edilmiş hayatın bekleyişi arasında dağılmış bir yaşam..

savaş yapmak için her zaman iyi nedenleri vardır onların. her zaman sonuncu, insanları katletmek için nedenler, her zaman kötüler, onları aç bırakmak için nedenler ve insanların yaşadıkları çevreyi mahvetmek için mazeretler.. nedenler, aklın mazeretleri, bağışlanmış mazeretler ve akıl. aklın nedenleri, akılyürütülmüş mazeretlerle ve affedilmiş nedenlerle. kilometrelerce tarih kitapları, mazeretler, nedenlerin felsefeleri ve kuramları, yalanlarla dolu yüzlerce yıl, eğitim mazeretlerinin nedenlerini haklı çıkarmak için. ve ben bunun içinde, bombamı patlatmak için mazeretler aramaksızın küçük bir nedenim var. onlar.. ki onlar, aile.. halk, vatan adına, özgürlük ve ilerleme ve uygarlık ve demokrasi adına, kuşkusuz, o adına, bu adına.. kendi kendime tüm bu dangalakların ne zaman sona ereceğini, insanların ne zaman anlayacaklarını soruyorum!

fakat insanların anlamaları zaman alacak ve bu süre zarfında, ötekiler şu adına, bu adına tezgahlarını sürdürüp gidecekler. fakat neyin adına? neyin adına tıp, toplumsal düzenin her gün kasıtlı olarak yol açtığı yoklukların doğurduğu hastalıklardan para kırıyor? neyin adına bir adam, pratikte kırk para vergi ödemeyen bir adamdan yüz kat azını kazandığı halde daha fazla vergi ödemek zorunda kalıyor? neyin adına.. hangi güzel ilke uğruna bu bokluğu yaşıyoruz; oysa bu binaların ağırbaşlı sadelikteki ön cepheleri başka mahallelerdeki on kuşak insanın elde edemeyecekleri servetleri saklarken.. bir sinema yıldızı ya da pop müzik starı neyin adına, bir yılda, yüzlerce işçinin ya da üçüncü dünya ülkelerinde milyonlarca insanın ömürleri boyunca kazandıkları paranın toplamından çok daha fazla kazanıyor? bugün ingiltere'nin tahtına oturmuş ve dünyanın en zengin kadını olan bir alman hiç vergi ödemiyor.. neyin adına? hangi adalet? hangi yasa? hangi düzen? hangi tanrı? ve sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi, onlar, bir savaş, bir açlık, bir topyekün ölüm tehdidi altında tutarak insanlığı tutsak ettiler. bu kez yeni dünya düzeni adına, daha önce naziler, japon imparatorluğu, stalin tarafından ve şimdi de amerikalılar tarafından dile getirilen düzen.. uluslararası para fonu da öyle.. medya tarafından her gün anımsatılan ve gündemden düşürülmeyen tehditler ve korkular, dünyanın efendilerine var olmayan bir gelecek, ölü bir tanrı, yitip gitmiş bir peygamber, beyaz cübbe giymiş bir kaçık adına, hiçbir zaman sahip olamayacakları bir özgürlük adına topluluklara egemen olmalarını sağlıyor.

de ki işte

oruç aruoba



insan eninde sonunda
ancak kendi kurdunu besler

insanın en anlamlı yaratısı mezardır

insan yaşamın anlamını
ölümde bulur ancak

ölüm, kişinin en önemli yaşantısıdır

yaşadığın her andan sonra
-her andan da önce-
ölebilecek durumdaysan
gerçekten yaşıyorsun demektir

yaşam bilinci, eninde sonunda
ölüm bilincidir

yaşamın, yaşadıklarındır
yaşamaya karar verdiklerin ya da
yaşamak istediklerin değil

yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur

yaşamak, sevinçli acılar çekmek
hüzünlü neşeler yaşamaktır

24.06.2022

hayat

muriel barbery

insanlar eylemlerin değil, sözcüklerin güç sahibi olduğu bir dünyada yaşıyorlar; nihai yetenek dile hakim olmak. korkunç bir şey bu! çünkü özünde, bizler yemek yemek, uyumak, üremek, fethetmek ve kendi alanımızda güvenlik sağlamak için programlanmış primatlarız. insanlar zayıfların egemen olduğu bir dünyada yaşıyorlar. bu bizim hayvan doğamıza korkunç bir hakaret, bir tür sapkınlık ve derin bir çelişkidir.

kendi kesinliklerimizin ötesini asla göremiyoruz ve daha ciddisi, buluşmaktan, karşılaşmaktan vazgeçtik. bu daimi aynalarda kendimizi tanımadan yalnızca kendimizle karşılaşıyoruz. eğer kendimizi fark edersek, başkasında yalnız kendimize baktığımızın, çölde tek başımıza olduğumuzun bilincine varırsak, deliririz.

evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli söylevler verelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.

belli ki yetişkinler zaman zaman durup yaşamlarının nasıl bir facia olduğunu düşünüyorlar. ama o zaman da bir şey anlamadan sızlanıp duruyorlar ve hep aynı cama çarpan sinekler gibi, çırpınıyor, ıstırap çekiyor, yıkılıyor, çöküyorlar ve kendilerini gitmek istemedikleri yere sürükleyen olaylar zinciri üzerine düşünüyorlar.

insanlar yıldızların peşinden koştuklarını sanırlar; ama sonları bir kavanozun içindeki kırmızı balık gibidir.

yaşam saçmaysa eğer, bu yaşamda parlak bir başarı göstermenin başarısızlıktan daha değerli olmadığını belli ki kimse düşünmemiş. başarılı olmak daha rahat yalnızca. üstelik bence başarı, aklı başında insana acı verir; vasat zekalar ise her zaman bir şeyler umarlar.

yapmayı bilenler yapıyorlar, yapmayı bilmeyenler öğretiyorlar, öğretmeyi bilmeyenler öğretmenlere öğretiyorlar ve öğretmenlere öğretmeyi bilmeyenler politika yapıyor.

arzu! bizi taşıyan ve çarmıha geren odur. bizi önceki gün kaybettiğimiz ama güneş doğduğunda yeniden bir fetih alanı gibi gördüğümüz muharebe alanına her gün yeniden taşır. yarın ölecekken, unufak olmaya mahkum imparatorluklar inşa ettirir bize. sanat, arzusuz duygudur.

ben, yapılacak tek bir şey olduğu kanısındayım: doğma nedenimizi bulmak ve bunu elimizden geldiğince iyi, bütün gücümüzle, öküz altında buzağı aramadan ve bizim hayvan doğamızda tanrısallık olduğunu sanmadan yerine getirmek. ölüm bizi alacakken yapıcı bir şeyler yapmakta olduğumuz duygusuna ancak o zaman varırız. özgürlük, karar, irade, bütün bunlar kuruntudan ibarettir. arıların yazgısını paylaşmadan bal yapabileceğimizi sanıyoruz; ama biz de görevlerini yerine getirmeye ve sonra da ölmeye mahkum zavallı arılardan başka bir şey değiliz.

eşcinsellik

michel foucault

cinsiyet, iktidarın bedenler ve onların maddesellikleri, güçleri, enerjileri, duyumları ve hazları üzerindeki etkileri çerçevesinde düzene soktuğu en spekülatif, en ideal ve en içsel ögedir.

yunanlılar, insanın hemcinsine duyduğu aşkla öbür cinse duyduğu aşkı, birbirini dışlayan iki tercih, birbirinden kökten bir biçimde farklı iki davranış türü olarak karşı karşıya getirmiyorlardı.

daphnis: oğlanlara duyulan arzuyla kadınlara duyulan arzu, kökeninde tek ve aynı şeydir.

erkeği kadına cinsellikle, yani bir köpeğin dişisine yaklaştığı gibi bağlayan arzunun doğası aşkı dışlar. dolayısıyla bir tek gerçek aşk vardır: oğlanlarla aşk. çünkü saygınlıktan yoksun hazların bu aşkta yeri yoktur. ve doğal olarak, erdemin ayrılmaz bir parçası olan bir dostluk içerir. nitekim, eğer seven, aşkının, karşısındakinde dostluk ve erdem uyandırmadığını saptarsa, ona gösterdiği ilgi ve bağlılıktan vazgeçer.

eğer bir bedenin tazeliği ve zarafeti aracılığıyla, bir ruhun güzelliği görülüyorsa ve bu güzellik, yukarıdaki görüntüyü andırarak, bizim ruhumuzu kanatlandırıyorsa, burada, yani yalnızca güzelliğin ve doğal haliyle mükemmelliğin söz konusu olduğu yerde cinsiyet farkı neden devreye girsin ki?

efesli rufus: cinsel birleşme doğanın işidir, kötü olarak değerlendirilemez.

tıpta olduğu gibi felsefede de, insanları birbirinden ayıran, yöneldikleri nesne türü ya da tercih ettikleri cinsel deneyim kipi değil, her şeyden önce bu deneyimin yoğunluğudur. ayrım en azla en çok arasında, kısıtlamayla kendini tutamama arasında yapılır.

erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara aşık olmaması neyi kanıtlar ki? insanların, hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne felsefe yapmayı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini.