#türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.10.2022

kemalizm

sevan nişanyan

bana kemalistler cinayet işledi dedirtemezsin, nalan. "memleketteki her kötülüğün sebebi kemalistler mi yani" diye itiraz ediyorlar bazen. "kötü arıyorsan daha faşistler var, dinciler var, cemaat var, mit var, cia var, o var, bu var. "bir bebekten katil yaratan karanlığı" sadece kemalistlere yüklemek reva mı? kaç senedir iktidarda bile değil garibanlar!"

bu arkadaşlar belli ki başka ülkede yaşıyorlar. hayatlarında tc'nin bir devlet dairesine gitmemişler. ortaokul müdürünün bayrak töreninde ağzından tükürük saça saça yaptığı konuşmayı dinlememişler. herhangi bir valiliğin cehalet ve arsızlıkla dolup taşan web sitesinde gezinmemişler. askerde "gece eğitimi" adı altında verilen alçaklık derslerine denk gelmemişler. adli yıl açılış töreni görmemişler. on dokuz mayıslarda çocukların yaptığı nazi özentisi figürleri spor zannetmişler. "türkiye türklerindir" gazetesinin başlığına dikkatle bakmamışlar. ardahan'ın kurtuluşu töreninde en önde taşıdıkları şeyi fark etmemişler. 12 eylül anayasasını okumamışlar. ogün samast'ın o meşhur bayraklı pozunda, jandarma temsilcisinin kafasının arkasından sırıtan imzayı görmemişler. geçen gün paylaştığım o nevruz fotoğrafındaki zevatın -ve onların kardeşlerinin- yakasındaki rozet ilgilerini çekmemiş. yoksa memleketin ruhuna sinmiş olan karanlığı tanımamazlık etmezlerdi.

saydıklarımın hepsinde ortak bir unsur var, farkındasınız değil mi? bir tür ikonadır, kutsal işarettir. sergiledikleri ritüel vahşete, ritüel cehalete, ritüel yalancılığa kutsallık kazandıran simgedir. o ikonanın gölgesine sığındığın zaman hiç tanımadığın birtakım insanları vatan haini soysuz düşman diye damgalayabilirsin, "terk et benim ülkemi" diye babalanabilirsin. oysa ikonanın huzurunda değilken muhtemelen mülayim bir adamsındır, bir yerde kürt'le yahut ermeni'yle yahut cemaatçiyle tanışsan az buçuk utanarak arkadaş olmaya çalışırsın. ikonanın işaret ettiği yolda, tarihe ve dünyaya dair kör cehaletin bir gurur vesilesine dönüşür. dünyaya bedel olan türkler ve horasandan gelme atalar hakkında atıp tutarsın, aksini söyleyeni kahretme gücünü kendinde görürsün. ikonanın mevzubahis olduğu yerde hakikat teferruattır, vicdan teferruattır, hakkaniyet ve dürüstlük teferruattır, espri yoktur, alçak gönüllülük yoktur, kuşku ve merak yoktur. insanlığını paranteze alırsın.

şimdi elinizi kalbinize koyup beş dakika düşünün. devlet dairesindeki atatürk portresinin anlamı nedir? sadist ortaokul müdürü sabah içtimasında neden atatürk diye haykırır? hürriyet gazetesinin başlığında neden atatürk silüeti vardır? ardahan'da temsilî ermenileri süngülerken neden atatürk büstü taşırlar? vatan sevgisi filan diye saçmalamayın allah aşkına. sebebini gayet iyi biliyorsunuz. "ben şimdi kötülük yapacağım, şimdi yalan konuşacağım, şimdi saçmalayacağım, ama arkamda yüce güç var," der o resim, "beni sakın ayıplamayın!" aslında kalbinin yarısıyla kendi de bilir ahlaksızlığını, yalancılığını. ama riya dünyasında yaşamaya alışmıştır. kalbindeki yarayı atatürk'le örter.

bu memlekette gerçekten alçakça olan, insanı burada yaşamaktan tiksindiren şeyleri listeleyin kafanızda. milliyetçi isteri. yalnız ve farklı olanı ezme hırsı. hürriyet gazetesi. yargıtay. 6-7 eylül. göt gibi konuşan genelkurmay başkanları. bürokratik hayasızlık. kürt düşmanlığı. soykırım inkârcılığı. ogün samast. devlet bahçeli. türk tarih kurumu. uzat uzatabildiğin kadar. hepsinin ama hepsinin referansı aynı kutsal figürdür. cinayet ruhsatnamesi gibi bir şey mübarek.

kutsal ikonanın boy göstermediği sahalara bakarsanız, halbuki, başka bir tablo görürsünüz. evlere bak. köylere, manava, meyhaneye, plaja, aerobik kulübüne, oto sanayi sitesine, modern sektörün büyük şirketlerine bak. bir arada yaşamakla ciddi bir sorunu olmayan, biraz ürkek, biraz cahil, mütevazı, başka memleketlere kıyasla hayli terbiyeli, "ayıp" duygusu kuvvetli, devlet söylemini kişisel yaşamına bulaştırmamaya çalışan 75 milyon normal insan!

cumhuriyetin kurucusu böyle bir kaderi hak etmiş midir, bakın o ayrı mevzu. karikatürleştirilmiş ikonasından çok farklı bir insandı şüphesiz. bu anlamda, başına gelen şey trajiktir. ama bence gene de o sonucu hak etmiştir. sebeplerini başka zaman konuşalım. "kemalizm" denilen şeyle alıp veremediğim işte budur. o ikona devrilmeden bu memlekete medeniyet gelmez derken kastettiğim de budur. yoksa cumhuriyet gazetesinde yazan üç beş bunağı yahut izmir'in gündoğdu meydanında dekolte göstermeye çıkan cici kızları memleketin en ciddi meselesi zannetmeyecek kadar aklım başımda çok şükür.

put yıkmak tabii asıl maksat. yoksa özellikle kemal, trajik bir şahsiyet olarak, ilgimi çekiyor. trajikten kastınız nedir? yalnız, tatminsiz. büyük hırsları ile gerçeğin sıradanlığı arasına sıkışmış. çıkmazlarını alkolizmle örtmeye çalışan. büyük iktidar hastalarının hepsi gibi, özünde iktidarsız.

17.10.2022

atatürk

sevan nişanyan

birkaç gün sonra düzeltme gereği duydum. geçen günkü "terminatör" yazımda "karabekir'in idamı için emir verdi; gene ismet'in araya girmesiyle, ordu ayaklanır diyerek vazgeçirdiler." diye bir cümle kullandım. bu konuları iyi bilen bir dostum uyardı, hikâyenin aslını anlattı. meğer daha ilginçmiş.

15 haziran 1926'da "izmir suikasti" adı verilen tuhaf komplo ortaya çıkarılır. 26 haziran'da ankara'da istiklal mahkemesi kurulur. milli mücadele'nin örgütleyicisi ve ilk yöneticileri olan kadronun neredeyse tümü tutuklanır. bir hafta kadar süren duruşmalarda on dördü idama mahkum edilir. sıra karabekir'e gelince başbakan ismet paşa bir telgrafla gazi'ye başvurur, milli mücadele'nin iki numaralı kahramanını idam etmenin birtakım sıkıntılar doğuracağını belirterek şefaat önerir. bunun üzerine mahkeme başkanı kel ali (çetinkaya) inönü'nün de tutuklanmasını emreder. gazi bu kararı uygulatmaz.

duruşma günü elli kadar subay siyah sivil takım elbiseyle (ve şüphesiz silahlı olarak) mahkeme salonunda yer alır. mahkeme heyeti gelince ayağa kalkarlar. "otur" emrine rağmen oturmazlar, mutlak sessizlik içinde ayakta durmaya devam ederler. karabekir onlara dönüp "oturun çocuklarım" deyince otururlar. mahkeme heyetinde bet beniz atar. beraat kararı verilir. filmi yapılacak sahne, değil mi?

idam edilenler kimlerdir?

cavit bey: ittihat ve terakki'nin kudretli maliye bakanı; alman ittifakına ve enver'e muhalefetiyle ünlü; mustafa kemal'i lider olarak ilk öneren kişi; 1918 kasımında mustafa kemal'in fethi (okyar) ile birlikte kurduğu gazetenin finansörü; 1918-19'da memleketin her vilayetinde kurulan müdafaayı hukuk örgütlerinin, her kent ve kasabada aynı anda yayına geçen millici yayın organlarının ve kuvayı milliye çetelerinin tediye veznesi.

kara kemal:  milli mücadelenin istanbul ayağını örgütleyen kişi; 1918-1920 döneminde istanbul kadrolarının anadolu'ya geçmesini örgütleyen teşkilatın lideri.

doktor nazım: ermeni tehcirinin başlıca iki mimarından biri ve tek hayatta kalanı. sonradan "müdafaayı hukuk cemiyeti" adını alan teşkilat-ı mahsusa'nın liderlerinden biri.

albay arif: mustafa kemal'in ilk gençlikten beri en yakın arkadaşı; ankara'ya gelişini örgütleyen ve istasyon binasında bir süre onunla aynı odayı paylaşan kişi.

halis turgut ve rüştü paşa: milli mücadele'nin sivas ve erzurum ayaklarını örgütleyen, iki kongrenin yapılabilmesini sağlayan kişiler.

ismail canbulat: milli mücadele'nin iç terör örgütünün liderlerinden biri.

rauf bey: asıl idamı öngörülen örgüt başı rauf bey'dir (orbay); zamanında haber alıp yurt dışına kaçar. rauf, mustafa kemal olmasa milli mücadele'nin lideri olması düşünülen "ikinci adam"dır. gazi'den iki ay önce anadolu'ya "ayak basıp" milli mücadelenin ege ayağını örgütlemiştir. misakımilli'yi ilan eden meclis grubunun lideri ve ankara rejiminin ilk başvekilidir. milli mücadelenin başlangıç manifestosu olan amasya bildirgesindeki yedi imzadan ikincisi onundur. (atatürk meşhur nutuk'unda bildirgenin taslağını kaleme alan memurla yaverin adlarını anar, ama imzalayanları "diğer bazı kişiler" diyerek geçiştirir. internette kemal şakşakçılarının kaleme aldığı doksan bin anlatıda da o isimler "diğer bazı kişiler" olarak kalır.) 1938'de inönü'nün affıyla memlekete döner; ölünceye dek polis gözetimi altında yaşar.

amasya bildirgesinde imzası olan yedi askeri liderden beşi (rauf, karabekir, refet, cafer tayyar ve ali fuat [cebesoy]) idam istemiyle yargılanır fakat bir şekilde paçayı kurtarırlar. altıncısı (mersinli cemal) nutuk'ta gazi'nin alay ve hakaretlerine maruz kalır.

milli mücadele'nin en tanınmış ideologu adnan adıvar ile "star" ismi halide edip, yurt dışına kaçarak kurtulurlar. her ikisi de, 1920'de damat ferit hükümetinin idam hükmü verdiği isimler arasındadır. 

şöyle bağlayalım. sovyetler birliği'nde 1920 ve 30'larda stalin'in yaptığı "temizlikler" hakkında bugün tonla literatür var. bizde ise kemal tahir'den bu yana kimse bu konulara girmeye cesaret edemedi.

sizce vakti gelmemiş midir?

15.10.2022

hürriyet

cemil meriç

hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.

fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir ya edilmez.

münakaşada zafer, mağlup olanındır. yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size. sizden farklı düşündüğü ölçüde yaratıcı ve öğreticidir.

yalnız büyük bir tarafı var avrupa insanının: düşünüyor. ve düşünceyi zindanda çürütmüyor artık. ceza kanunumuzun ilk vazifesi insanın içinden şeytanı kovmak. şeytanı yani promete'yi.

bu memleketin büyük faciası, en seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çekmesi. halledilmesi gereken büyük dava, bu topraklar üzerinde münevverin nefes alabilecek hale gelmesi.

rejimlerin en güzeli insanı boğmayan. hangi insanı? düşüneni ve yaratanı. rejimlerin en güzeli zekâyı karanlığın tasallutundan koruyan ve beyni mahalle köpeklerine peşkeş çekmeyen. sınıf kavgası yaşayan cemiyetlerin, büyüyen cemiyetlerin ayırıcı vasfı. yükselen topluluk dövüşen topluluktur. madde ile veya mazi ile. sınıf savaşı yok bizde. insanın insanla savaşı var.

kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir.

zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

ayağa kalk üniversite! katil sensin! nefi'nin kanlı başını bayram paşa'ya sunan mürteci osmanlı müftüsü, cinayetini bir beytle çerçeveleyecek kadar çelebi idi. polis, kravatlı sadistlerin emrinde şuursuz bir harem ağası. şuursuz ve dilsiz. asırlardan beri zulmetmek için yaşayan mesuliyetsiz ve bedbaht bir sürü. ama o işkence makinasını da harekete geçiren üniversite.

14.10.2022

atatürk

sevan nişanyan

facebook profilimde gırgırına yazdığım bir cümle var. gencin biri ona takmış, bana sitem etmiş:

"merhaba sevan bey, ben sizin henüz kitaplarını okumadım ama bazı programlarda fikirlerinizi dinledim. facebook sayfanızda atatürk'ün insan öldürdüğünü ima etmişsiniz. lütfen sizden rica ediyorum beni aydınlatır mısınız atatürk nerede insan öldürmüştür? ha bizim namusumuzu, özgürlüğümüzü savunduğu savaşlarda insan öldürdüğünü söylüyorsanız o savaşta olmayı ben şeref kabul ediyorum onu da bilmenizi isterim!"

dayanamadım, etraflıca cevap yazdım.

dayı gazete de mi okumuyorsun? sırf dersim'de 13.000 kişiyi köpek gibi itlaf ettirdi, hem silahlarını toplatıp liderlerini bertaraf ettirdikten sonra. isyan misyan ettikleri yoktu, korkudan paniğe kapılmış taş devri aşiretleri idiler. devlet başkanının alkol ve iktidar hastalığıyla zıvanadan çıkmış fantezisinin eseri, "almanlar yapıyorsa bizim neyimiz eksik"ten öte bir mantığı olmayan bir manasız katliamdı. başbakan inönü'yü "olmaz artık bu kadar" dediği için görevden aldı, yerine emirlerine daha kolay boyun eğecek bir yalaka getirdi. av operasyonunu baştan sona bizzat idare etti.

1930'da zilan vadisinde katledilen köylülerin sayısı belirsizdir. devlet başkanının şahsi emriyle kadın, yaşlı, çoluk çocuk belki 10.000 kürt öldürüldü. daha geri git: 1925'te bütün kürdistan'da kaç bin kişi idam edildi, kaç on bin kişi dağda bayırda katledildi belli değildir. koskoca genç kasabası gazi hazretlerinin emriyle taş üstüne taş bırakmamacasına yok edildi. (şimdi adı genç olan kasaba değil, eski il merkezi; yerinde yeller eser.)

1930'da menemen kasabasının da havadan bombalanarak yok edilmesini emretti, gene ismet'in tavassutuyla vazgeçirdiler. 1925'te devlet başkanının kaprisi doğrultusunda şapka giymeyi reddetti diye memlekette onlarca kişi çarşı meydanlarında asıldı. şapkaya karşı gösteri oldu diye rize şehrini denizden topa tuttular. hasbelkader kendini devlet başkanı ilan ettirmiş generalin teki "herkes kafasına külah takacak" yahut "sakallar tıraş edilecek" diye emretse sen olsan ne yapardın? seni bilmem ama ben inadına sakal uzatırdım gibi geliyor bana. 

milli mücadele'nin ilk günlerinde yanında duran hemen herkesi 1925-26'da iktidarını pekiştirdikten sonra idam ettirdi, bilir misin? milli mücadelenin başlıca finansörü olan cavit, sivas kongresine ittihat ve terakki örgütünün desteğini getiren vasıf asıldı; milli mücadelenin istanbul ayağını örgütleyen kara kemal saklandığı kümeste kendini öldürdü. liseden beri en yakın arkadaşı ve ankara'daki ilk günlerinde oda arkadaşı olan albay arif bey'in idam kararını imzaladığı gece parti verip sabaha kadar dans etti, herkesi de zorla dans ettirdi. 

rauf'u, halide edip'i ve adnan adıvar'ı da astıracaktı; vaktinde haber alıp kaçtılar. karabekir'in idamı için emir verdi; gene ismet'in araya girmesiyle, ordu ayaklanır diyerek vazgeçirdiler. karabekir kimdi? vahdettin'in ve ingilizlerin adamı diye bilinen mustafa kemal'i erzurum kongresinde milli mücadele ekibine kabul ettiren ve liderliğe gelmesini sağlayan kişiydi. onu da yok etmek istedi, beceremedi.

1923'te meclis'te kendisini diktatörlükle suçlayan ali şükrü bey'i çankaya bahçesinde şahsi muhafız alayının başı olan topal osman'a öldürttü. çok fazla tepki alınca bu sefer topal osman'ı öldürttü. bundan iki ay önce aynı yerde, 3 yıllık sevgilisi ve muhtemelen gayrimeşru çocuğunun anası olan fikriye'yi kafasının arkasından vurarak öldürdüler. tetiği bizzat kendisinin çektiği rivayet edilir ama kanıtı yoktur.

bundan bir süre sonra karısının kuzeni ve halit ziya uşaklıgil'in oğlu olan vedat, çankaya köşkünde intihar etti. onun da hikâyesi çoktur ama başka zaman anlatılması daha doğru olur.

milli mücadele sırasında bizzat başkomutana bağlı ve onun emriyle iş yapan istiklal mahkemeleri 9000 civarında insanı sorgusuz sualsiz idam etti. bunların ezici çoğunluğu yedi yıl süren savaşta sefil olmuş, ocağı batmış, ittihatçı manyaklığından takati tükenmiş zavallı anadolu köylüleriydi. "milli mücadele" adı verilen yunan harbinde şehit olan asker sayısı, istiklal mahkemelerince idam edilenlere eşittir, farkında mısın? (genelkurmay kayıtlarına göre yunan ve ermeni harplerinde şehit asker sayısı 9177.)

dünya harbinin son günlerinde filistin'de iki adet orduyu (merak ediyorsan 7. ve 8. ordular) bütün mevcuduyla ingilizlere esir verdi; beceriksizlik mi yoksa danışıklı döğüş mü, henüz aydınlığa kavuşmuş konu değildir. kalan bir avuç askeriyle ricat ederken halep'te araplar ayaklanıp gösteri yaptı diye kentin ana caddesinde mitralyöz kurup sivil halkın üstüne ateş açtırdı. kaç kişinin öldüğü belli değildir. çanakkale'de ve bitlis cephesinde hadi diyelim ki savaş vardı; aldığı emirleri yerine getirdi; onlar cinayet sayılmaz. ya libya'ya ne diyeceksin? osmanlı hükümetinin müdahale etmeme kararına rağmen, ittihat ve terakki'nin gizli teşkilatının emriyle tebdil-i kıyafet edip 1912'de libya'ya çıktılar; sözde italyanlara karşı direniş örgütlediler. italyanlara karşı tek kurşun atamadılar gerçi, ama arada yüzlerce gariban arabı direnişe karşı çıktı yahut italyanlarla yaşamaktan memnun oldu diye katlettiler. 

aklında bulunsun: cinayet işine gireceksen büyük gireceksin. on kişi öldürsen karındeşen jak diye namın çıkar. yüz bin kişi öldürsen vatan kurtaran kahraman olursun, ilkokul sınıflarına fotoğrafını asarlar. misal: 33 sivil kürdü öldürdü diye general mustafa muğlalı'yı katil ilan ettiler. adamcağız hapislerde öldü; van'da bir kıytırık kışlaya verdikleri adını zorla kaldırttılar. ötekisi zilan vadisinde 44 tane köyü yakıp ahalisini topyekün kılıçtan geçirdi. kışlayı bırak, memleketin her kasabasında caddesi, meydanı, heykeli, okulu, stadyumu var.

tahmin ediyorum ki gençsin. koyun güdücülerin propagandasından kendini kurtarmaya çalış, ilkokul kitaplarında okuduğun her şeye kanma. "o savaşlarda olmayı şeref kabul ediyorum." gibi afili cümlelere de boş ver, kendini gülünç duruma düşürmekten başka şeye yaramaz.

13.10.2022

iktidar

ahmet hamdi tanpınar

iktidar.. bütün mesele de iktidarda. o makinenin başında bulunmakta. güldü: valery'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: "hamamda napolyon tasavvur edilemez." yahut buna benzer bir şey. hakikaten de böyle. fontaineblau'da, waterloo'da, saint helene'de rahatça tasavvur edebiliriz de hamamda tasavvur edemeyiz. çünkü hamamda yalnız kendisidir. ferde indirmek..

gündüz: ben ismet paşa'yı heybeli'de denizde gördüm. hep bildiğim paşa idi. 

selim: yani bildiğin, dikkatli olarak değerlendirdiğin adamı gördün. en bedbaht devrimizde bize bir seviye getiren, talihle pazarlık kabul etmeyen adamı. tenakuza düştüğünü hissetmiş gibi toparlandı. demek istediğim şu: talihsizliğimiz bu adama ikinci harb-i umumînin sonunda, onun hazırladığı şartların ortasında, o buhranın içinde rastlamamızda. biz o zaman meclis'te idik. hayri bey'le beraber. ikimiz de yakından tanıdık. dirsek dirseğe yaşadığımız adam. emin olun ki dikkat edilecek tek bir tarafı bile yok. sonra hadiselerle gözümüzün önünde durmadan giyindi, durmadan genişledi. çoğumuzun farkına varmadığı küçük entrikalar, büyük ve aleni rezaletler oldu. sıfır büyüdü, türkiye'nin talihi oldu. hatalarından, vice'lerinden soyun, biçare bir mahluk kalır. ilk fırsatta şaşıran.. 1950'de tesadüfen halk partisi kazanaydı, eminim ki demokrat parti lideri olarak adnan bey kendiliğinden tasfiye edilirdi.

mehmet narh tekrar itiraz etti: soğukkanlılığını da inkâr edemezsiniz ya. şu tayyare kazasında. neden sadece uçak kazası.. tesadüfen kurtulmuş. elbette orada kalacak değil ya. vaziyete son vermek için elbette bir çare arayacak. mesele burada: adnan bey'i kabule hazırdık. halk partisi'nin menfi kalıbı. işte size formül. o devirde bu formülle efkar-ı umumiye sizi napolyon da yapardı, hitler de, evliya ve peygamber de.

hayri dura emekliye ayrıldığından beri hürriyet denen nimeti tadıyordu. bir yığın fikri, isabetli tasavvurları vardı. otuz sene konformist bir resmî hayatın yanı başında belki bir gün diye diye düşünmüş taşınmıştı. yazık ki o gün çok geç, ihtiyarlık denen şeyle beraber gelmişti. sade ihtiyarlık mı! itiyatlar.. içinde bir ömrü beyhude harcamış olmanın hiç aman vermeyen azabı vardı. ölüm düşüncesiyle beraber yürüyen bu azap şimdi her ağzını açışta tekrarlanıyordu. soğukkanlılığı.. altı yedi eylül hadisesinde, onu takip eden fırka ictimaında da gördük, soğukkanlı mıydı?

12.10.2022

atatürk

sevan nişanyan

benim mustafa kemal'le çok fazla bir derdim yok. mustafa kemal'i siyasi olarak eleştiririm hatta yaptığı işlerin birçoğu yanlıştır. fakat kişi olarak benim saygım vardır, parlak bir insandır. böyle parlak insanlar dünyaya az gelir. böyle adamlara hayran olmak gerekir. her devlet dairesinde mustafa kemal'in bir fotoğrafı olmasaydı ya da her meydanda heykeli olmasaydı, gerekirse mustafa kemal'i savunan bir kitap da yazabilirdim. mustafa kemal benim için bir trajedi kahramanı ve büyük bir siyasi dehadır. büyük bir maceraya girişmiştir, bu macerada yaptığı işlerin çoğu kötü sonuç vermiştir, iyi olmamıştır türkiye için. fakat bu bir şeyi değiştirmez.

kötülenen bir kişi olan ııı. richard hakkında nasıl ki trajedi yazabiliyorsa shakespeare, mustafa kemal hakkında da bir trajedi kahramanı olarak bir eser yazılabilir. o ayrı bir mesele. şu anda bizim sorunumuz şudur: bu çürümüş sistemin emniyet pimidir mustafa kemal. onun tanrısıdır, onun simgesidir, onun ideolojik kilididir. bu kilidin kırılması gerekir.

seksen yıldır türkiye'nin kapısının önündeki ağaca tüneyen, bürokrasinin tanrısıdır. bürokrasinin her odasında o tanrının bir fotoğrafı vardır.

atatürk'ün bir simge olarak, türkiye'nin üstüne bir kâbus gibi çökmüş olan, türkiye'nin önünü tıkayan, türkiye'de demokratikleşmeyi imkânsız hale getiren bir işlevi vardır.

türkiye'deki totaliter ideolojinin meşruiyet kaynağıdır. bunun kırılması gerekir.

3.10.2022

menemen

nedim gürsel

yedi değil dört kişiydiler, dört mehmet, kendilerini kuran'daki "yedi uyurlar"a benzetseler de. sonra çoğaldılar, aralarına karışıp isyana katılanlarla sayıları yüzü buldu. oysa en başta giritli mehmet, şamdan mehmet, sütçü mehmet ve mehmet emin, manisa'nın araboğlu mahallesindeki çırak ibrahim'in kahvesinde buluşup esrar çekiyor, zikir ayinleri yapıyorlardı. nakşibendi'ydiler. ve suçları bundan ibaretti. istanbul'da erenköy'deki köşkünde elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan, kuş tüyü yastıklarda uyuyan, kutbü'l-aktab şeyh esat efendi'ydi mürşitleri. bir de kıtmir adını verdikleri bir köpekleri vardı. köpek kahvenin önünde uyukluyor, içerden gelen tekbir seslerini duydukça kulaklarını dikip sonra yeniden uykuya dalıyordu. dört mehmetlerse allah'ın adını andıkça kendilerinden geçiyor, uyumak şöyle dursun silkindikçe diriliyor, vecd içinde istanbul'daki şeyhleriyle rabıtaya giriyor, ona teslimiyet yemini ediyorlardı.

şeyhin, doksan yaşını geçmiş olmasına rağmen rabıta ve zikir dışında başka işleri, başka planları vardı. tekke ve zaviyeleri kapatan, halkı fes çıkarıp şapka giymeye zorlayan, şeriatı hiçe sayan kâfir hükümeti allah'ın inayeti ve resulullah'ın şefaatiyle devirmekti niyeti. bu amaçla manisa'ya yerleşmiş florinalı mübadiller arasına müritlerini salarak epeyce taraftar toplamıştı.

1930 yılının aralık ayında dört mehmetler, başlarında giritli mehmet olmak üzere, harekete geçtiler. yanlarında kıtmir, esrar çekip zikir yaparak yola düştüler. konuk kaldıkları bozalan köyünde silahlandılar, burada giritli mehdiliğini ilan etti. artık bir kurtarıcıydı o, yalnızca derviş değil. gerçi yunan işgalinde tekkesini meyhane yapıp gâvur subayların hizmetine sunmuştu ama kurtuluş'tan sonra yasaklanan tarikatına da bağlı kalmıştı. nicedir günahkâr istanbul'un burçlarına dikmek için can attığı sancak-ı şerif dalgalanıyordu dumanlı kafasında. afyon yutan derviş taifesindendi evet ama bu taifede pek sık görülmeyen bir özelliği de vardı: kan dökücüydü. yandaşlarıyla birlikte menemen halkını ayaklandırmak üzere bağlar, bahçeler arasından geçer, çoban ateşlerinde ısınırken reisicumhur gazi paşa'nın kellesini pancar gibi koparıp yeşil bayrakla birlikte göndere çektikten sonra hilafet ordusunun başında payitahta muzaffer bir peygamber olarak girmeyi hayal ediyordu.

payitahta olmasa bile menemen'e bu hevesle girdiklerinde gün yeni ağarmaktaydı. doğruca müftü camii'ne gidip cemaatle birlikte sabah namazını kıldılar. mihraptaki yeşil bayrağın üzerinde "fetih suresi"nin ilk ayetini gören derviş mehmet hayalinin gerçekleştiği sanısına kapılarak bayrağı yerinden alıp tekbir getirmeye, sonra da tüm kasabada yankılanan sesiyle "doğrusu biz sana apaçık bir zafer verdik." ayetini haykırmaya başladı. caminin imamı da minareye çıkıp iki el silah atarak halkı cihada çağırdı. kısa zamanda olay asker ve sivil yetkililer tarafından haber alındı. hükümet konağının önünde toplanan isyancılar alkış ve tekbir sesleri arasında üzerlerine gönderilen askeri kuvvete karşı direniş gösterdiler.

süngü takmış emir bekleyen askerin başında genç bir yedek subay vardı. üniforması içinde üşüyen, zayıf ve kumral, dal gibi bir delikanlı. adı mustafa fehmi kubilay'dı. müstakbel katili gibi girit kökenliydi o da ama değil cana, bir karıncaya bile kıyamazdı. bu nedenle komutasındaki askerlere mermi vermemiş, isyancıları caydırmak için yalnızca süngü taktırmakla yetinmişti.

kubilay'ın anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçmişti çocukluğu, küçük yaşta evlenip baba, sonra da öğretmen olmuş, derken memleketi izmir'i mekan tutarak çoluk çocuğuyla karşıyaka'ya yerleşmişti. askerliğini yedek subay olarak menemen alayında yapıyordu.

menemen izmir kadar olmasa da sıcak yerdir. ama kışın soğuk olur. gediz'in suladığı toprak donar, kırağı çalar bağı bostanı. acı patlıcanı kırağı çalmaz derler, kubilay acı patlıcan değil yeni yeşeren bir fidandı. işte bu yüzden yaptı hayatının yanlışını, mürtecilerin yanına gidip onları uyarmaya, dağılmaları için iknaya çalıştı. ve içlerinden birinin attığı kurşunla yaralanıp yere kapaklandı. yarası ağırdı. buna rağmen ayağa kalkmayı başararak bir cami avlusuna sığındı. derviş mehmet orada, musalla taşının yanında buldu kubilay'ı. genç subay burnundan soluyordu. kanı avluyu kızıla boyamıştı. mehmet cüppesinin cebinden çıkardığı kör bıçakla yaklaştı yanına, yalvarmalarına aldırmadan yerde yatan kurbanını yüzükoyun çevirdi ve kuzu boğazlar gibi tüm gücüyle üzerine çökerek başını gövdesinden ayırdı. kesik başı musalla taşına vurdu sonra, yüzüne sıçrayan kanı yalarken tekbir getirmeye devam ediyordu. elinden bıraktığı yeşil bayrağı aldı yerinden, kubilay'ın başını göndere takıp mehdiliğini tanımayanların sonunun böyle olacağını haykırmaya başladı.

duruma müdahale eden iki bekçi de isyancıların açtıkları ateşle şehit oldular. bunun üzerine yüzbaşı ragıp bey komutasında bir askeri birlik kasabaya gönderildi. çatışmada mehdi olduğu için kendisine kurşun işlemeyeceğine inanan derviş mehmet başta olmak üzere öbür üç mehmet öldürüldüler, dördüncüsüyse tutuklandı. bölgede sıkıyönetimin ilanından sonra kurulan askeri mahkemede yargılanıp diğer elebaşlarıyla birlikte idam edildi. kurunun yanında yaş da yandı bu arada.

gazi paşa önce olaya alkış tutan menemen halkının topa tutulmasını, biraz yatıştıktan sonra da sürülmesini emrettiyse de yakın çevresinin ricaları sonucunda bundan vazgeçerek mahkemenin verdiği idam ve ağır hapis cezalarıyla teselli buldu. ama küstü manisa'ya, izmir'e trenle giderken özel vagonunun perdelerini kapattırıp istasyondan son hızla geçtiği söylenir. bu bir söylenti belki ama menemen vahşeti ne yazık ki gerçek.

29.09.2022

bir mayıs

sevan nişanyan

1 mayıs 1977'yi izleyen ilk dönemde, hatırladığım kadarıyla, olayın niteliği konusunda bir tartışma yoktu. komplo teorileri ilk kez ertesi senenin 1 mayıs'ında, ecevit'e düzenlendiği rivayet edilen suikast nedeniyle gündeme geldi. sular idaresi üstünden ve intercontinental otelden ateş açan keskin nişancılar efsanesi 1980'lerin sonuna doğru itibar kazandı.

son günlerde tazelenen bilgiler ışığında olayın gelişimi son derece basit görünüyor. bir kere keskin nişancı filan yok. kalabalığın üstüne ateş etmek için keskin nişancı gerekmez. ayrıca, linç edilen polis memuru ile kurşun yiyen iki üç kişi dışında ölenlerin hepsi izdihamda ezilerek ölmüşler. sular idaresi gibi mükemmel bir platformdan kalabalığa ateş edip üç tane bile tutturamamak için olağanüstü bir beceri gerekir. meşhur fotoğrafta görünen tomsonlu kişilerin, olay olup bittikten sonra oraya çıkıp iş yapar gözükmeye çalışan -ya da çatışmadan kaçıp arazi olan- polisler olduğu, mükerrer tanık ifadeleriyle sabit. kazancı yokuşunun ağzına park edilip çok sayıda insanın sıkışarak ölümüne neden olan kamyonetin disk'li bir sendikaya ait olduğu o zaman da ortaya çıkmıştı, otuz sene aradan sonra gene hatırlandı. muhtemelen rakip sol grupların meydana girmesine karşı tedbiren oraya park edilmiş.

kalabalığın üzerine beyaz renault süren polislerin şeytani bir planın parçası olmadığı, arkadaşları linç edildikten sonra panik ve/veya öfke içinde öyle davrandığı, her iki taraftan çok sayıda tanık ifadesiyle doğrulandı. kalabalığın üstüne sürülen panzerlerin ardında da yine polis beceriksizliği/işgüzarlığı/ aptallığı hikâyesi var. kontrolden çıkmış bir durum karşısında polis "bir şey" yapmak zorunda. aptal komiserin biri, panik ve öfkeyle bir emir veriyor. memur sürüsü, amirinden fırça yememek için emri yerine getirir gibi görünmeye çalışıyor.

olayların, meydana girmeye çalışan halkın kurtuluşu grubundan bir veya birkaç kişinin havaya ateş etmesiyle başladığı konusunda herkes hemfikir. ilk bir veya birkaç el silah sesinin duyulmasından sonra meydanı ölüm sessizliği kaplıyor. meydandaki sol grupların hepsi silahlı ve çatışmaya hazır bir ruh halinde. kısa bir kararsızlıktan sonra herkes deli gibi havaya ateş etmeye başlıyor. panik çıkıyor. bir sürü insan ezilip ölüyor. bir alaturka klasiği. 

bu olaydan beş yıl önce, aynı meydanda, kültür sarayı yangını hadisesine birinci elden tanık olmuştum. hiç şüphem yok ki o seferinde de baş aktörler tedbirsizlik, cehalet ve suçu başkasına atıp kendini aklama güdüsü idi. o sefer devlet önce davranmış, suçu hayali bir sol komploya yüklemişti. insanlar tutuklandı, soytarı mahkemeleri kuruldu, sonunda bir şey çıkmadı. 

mitinge gelen silahlı grupların bir kısmı provokatör müydü? oradaki o akıl dışı çatışma ortamı tc veya diğer aktörler tarafından haince tasarlanıp uygulanmış bir planın ürünü müydü? mümkündür. hatta bence muhtemeldir. ama solun masumiyetini savunanlar bu argümanı sonuna kadar götürmeyi gerçekten ister mi, ondan emin değilim. solcuları provoke ettiler, kullandılar diyelim. kaç kişiydi acaba provokatör ajanlar? yüz? bin? on bin? diyelim ki çok değildiler. etkin önder kadrosundaki oranları neydi peki? o gün o grupları çatışma hırsıyla taksim'e gitmeye azmettirenlerin kaçta kaçı ajandı? yarısı? hepsi?

26.09.2022

cemiyet

ahmet hamdi tanpınar

politika adamı nerde ve hangi şartlarla yetişir? ne bazı ihtiyaçlara geçici cevaplar vermek ne de telifçi bir iyi niyetle türkiye kurtulamaz. biz masallara yapışmış yaşıyoruz. meselelere ancak etinde ve kemiğinde yaşayanlar cevap verebilirler. fakat bu cins insanlar da bizden olamaz. hakikatte iki ayrı milletiz.

1. henüz idare başında bulunanlar ve onların seçildikleri muhitler, bu muhiti besleyen zümreler.

2. ancak günlük ihtiyaçlarını bilen ve onu günü gününe yaşayan kalabalık. bugün şartlar asıl kuvvetin oraya geçmesini istemiş gibi. onun mevcudiyetini duyuyoruz, o bizi şaşırtıyor ve eziyor.

bu kuvvetin kendinin bir şey yapacağı yok. kendiliğinden hiçbir şey yapamaz; çünkü hakikatlerini görmemiştir. halk henüz köylüdür ve köylü muasır insan değildir. (bizim şartlarımız içinde) kendiliğinden hiçbir şey yapamaz ama onun namına duyanlar ve görenler yapabilirler ve yapmak isterler. fakat onların da bir eksikliği var. onlar bizden değiller. acaba mahkûm muyuz?

onlar niçin bizden değil? onlar tarihi kaybetmişler. bir aksülamelde yaşıyorlar. hakikatte namına konuştukları kitleden de değiller. sefaletlerini almışlar, insanı unutmuşlar. türkülerini almışlar, inançlarını bırakmışlar. hayatlarından iğreniyorlar. zihinden seviyorlar.

biz de bu kitleye karşı böyle değil miyiz? biz de onlara karşıyız. sevmek istiyoruz, sevecek noktayı bulamıyoruz. dışardan sevmek. mühendis gibi, cerrah gibi sevmek. ne ahlak fikri, ne taassup düşmanlığı bizim onlarla böyle karşı karşıya bulunmamızın mazereti olamaz. biz hayatımızı sevmiyoruz. bir cemiyette sınıflar birbirlerine karşı bu vaziyette olursa..

9.09.2022

hakikat

sevan nişanyan

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.

25.08.2022

sorgu

a. kadir

ilk sorgular olurken ben bodrum katında, okulun kalorifer dairesinin olduğu yerde, ufacık bir odaya kapatılmıştım. helaların yanındaydı bu oda. tavana yakın bir penceresi vardı, el kadar. okulun avlusuna açılıyordu bu pencere. paydoslarda avluya çıkan arkadaşların kendilerini göremesem de, seslerini duyardım. içimde en ufak bir sıkıntı yoktu. uzanıyordum yatağa, hayaller kuruyordum tatlı tatlı. o sıralar beşiktaş'ta bir kıza tutkundum. ilk sorgum da olmuş bitmişti.

savcı şerif budak,

"nedir bu kitaplar?" diye sormuştu. "kara gömleklilerin ihtilali", "diyalektik materyalizm", "ispanya kurtuluş savaşı"..

"dünyayı öğreniyorum bunlarla ben."

"öğretirim ben sana dünyayı. görürsün yakında kaç bucak olduğunu."

bir iki şey daha sordu. arkadaşlarımla nasıl, nerede, kim vasıtasıyla tanıştığımı, bir araya gelince neler konuştuğumuzu falan. hepsi sudan şeyler. sonra nöbetçilere bağırdı şerif budak iri gözlerini aça aça:

"alın götürün şunu!"

şadi alkılıç'ın sorgusu da şöyle olur:

"bu kitaplar senin mi?"

"benim."

"kimden aldın? hangi arkadaşın verdi yani?"

"kendim aldım, kitapçılardan paramla."

"'benerci kendini niçin öldürdü?' ne demek?"

"kitap adı."

"ama bu kitap nazım hikmet'in."

"serbest satılıyor."

"bana bak, tepemi attırma benim. nazım hikmet'in kitabıyla senin ne işin var?"

"benim de şiir kitabım var, efendim. ben de şairim. merak dolayısıyla okuyorum. kitaplarımın arasında fuzuli divanı da var, onu neden sormuyorsunuz?"

23.07.2022

üç ülke

zülfü livaneli

ispanya, kanlı bir iç savaşın ardından yıllarca koyu bir faşizm yaşadı. generalissimo franco'nun iktidarı, her özgürlük ve demokrasi talebini doğduğu yerde ezen bir sertlikle 1970'lere kadar geldi.

bu uzun yıllar boyunca ispanyol entelektüelleri çil yavrusu gibi dağıtıldılar. büyük şair ve oyun yazarı federico garcia lorca kurşunlanarak öldürüldü. pablo picasso, luis bunuel, rafael alberti sürgüne gittiler. demokrasiyi savunan ispanyol siyasetçileri ülke dışında örgütlenmeye çalıştılar.

sonra ispanya franco rejiminden kurtuldu. mutlak faşizmin yerini mutlak demokrasi aldı. sürgündekiler geri döndü, ülkelerinde şanla şerefle karşılandılar. franco yılları döneminde ölmüş olanların adına anıtlar dikildi, kültür merkezlerine adları verildi. sosyalistler iktidara geldi. insan hak ve özgürlüklerine saygı duyan ispanya, avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak iber yarımadası'nda bir yıldız gibi parlamaya başladı.

yabancı orduların işgalini ve kanlı iç savaşı yaşamış olan yunanistan'da 1960'larda albaylar rejimi iktidara geldi. demokrasi talepleri susturuldu. siyasi cinayetler ülkeyi sarıyor, kaçabilen aydınlar kapağı avrupa'ya atıyor, kaçamayanlar ise hapsediliyordu. mikis theodorakis ve maria faranduri'nin sesi yasaktı.

sonra albaylar cuntası yıkıldı. yunanistan demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. sürgündeki sanatçılar ve politikacılar geri döndü. darbeci subaylar ömür boyu hapis kararıyla cezaevine kondu. yunanistan da mutlak faşizmden mutlak demokrasiye geçmişti artık. ve bugün avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak ege güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor.

türkiye hiçbir zaman ispanya ve yunanistan kadar kanlı iç savaş ve onlar kadar net ifade edilen faşizm dönemleri yaşamadı. aynen o ülkelerdeki gibi bizde de aydınlar hapsedildi, öldürüldü, siyaset askıya alındı, demokratlar yurt dışında yaşamaya mecbur bırakıldı ama yarı asker yarı sivil görünümlü rejim hep biçimsel demokrasiye bağımlılık yeminleri etti.

ihtilal dönemleri sona erdiğinde de bu ülke bir kurtuluş sevinci ve demokrasiye geçiş şöleni yaşamadı. ihtilal liderleri, devirdikleri siyasilerle kol kola girip resim çektirdiler. halk bu liderlere bağlılığını bildirdi.

yarı karanlık rejim hiçbir zaman çökmedi ki nazım hikmet'ler, sabahattin ali'ler gibi onca şair ve yazar şana şerefe boğulsun ya da halk onlara sahip çıksın.

türkiye zaman tünelindeki bir ülke gibi hala ihtilal yapan paşasına ve onunla işbirliği yapan siyasetçisine aşık, yazarına çizerine düşman ve onları sakıncalı sayan bir ülke.

sonsuz bir alacakaranlık kuşağı. ne tam gece oluyor ne de şafak söküyor!

17.07.2022

a'dan z'ye

aslı erdoğan

a. öyle sarsılmaz bir doğrulukla konuşur ki, dinleyicileri ikide bir başlarını sallarlar. en az iki semirmiş kavramı dans ettirmeden tek cümle tamamlamaz. bu parlak sözler değil midir atlarla tek boynuzluları birbirinden ayıran? binlerce alıntıyla konuşur ama alıntıları sıralarken ne denli özgürdür? biraz prometheus, biraz sanço panzo'dur.

b. dehasını konuşturduğu alan alay etmektir. hayatta en keyif aldığı iş, ne rastlantı! oradan oraya dişlerini geçireceği bir şeyler bulma umuduyla seğirtir; en nefret ettiğiyse dişlerini geçiremedikleridir. zaten bunlar onun dişlerini hak etmezler. kendini bir kristal kadeh dolusu baldıran zehrine benzetir.

c. kendisi kadar zeki olmadıkları için gizli gizli acır insanlara. ama ne yapalım, eşitlik diye bir şey yoktur; hem onlar da biraz çabalasa artık!

d. en korktuğu şey görülmemektir. başkalarının bakışı olmadan nasıl kendinin farkında olabilir ki?

e. yaşamı bir teknik mesele, geleceği projeler toplamı olarak görür.

f. denize saygı duyar; çünkü onu şiirlerde okumuştur. hayatı, beceriksiz bir yönetmenin elinden çıkma kötü bir film gibi.

g. kendini haksızlığa uğramış, kadri bilinmemiş görür. bunun acısını da güzel ve güçsüz her şeyden; saflıktan, neşeden, coşkudan çıkarır. başkalarının da haksızlığa uğramış oldukları hiç aklına gelmez; özellikle kendisi tarafından uğratılmışlarsa.. evrensel haksızlığın taşıyıcı kolonlarından olduğunun farkında değildir.

ğ. bir virtüöz, bir peygamber, bir general, bir yıldızdır. iyi ki insanlar onu anlamıyor; yoksa kendinden kuşkuya düşerdi.

h. yalnızca iyi kitaplar okur, iyi müzikler dinler. ama okuduklarının ya da dinlediklerinin "iyiliğinden" başka şey görmez, duymaz.

i. bankada kuyruğa girmeyi bir hakaret gibi görüyor. dünya elbet ona borçlu ama borcunu bu kadar eziyet çektirmeden ödeyemez mi?

k. ustadan ustaya, gurudan guruya koşar. yeterince tapıp yeterince yağmaladıktan sonra, üzerine basıp ötekine geçer. (aslında onun da kendi cemaatini kurma vakti gelmedi mi?)

l. "ekmek" yemez; yalnızca avusturya ekmeği ya da karadeniz mısır ekmeği..

m. çoktandır roman okumuyor; okuyanları saf, yazanları cüretkar buluyor. romanlardan "öğreneceği"  bir şey var mı ki?

n. yalnızca az bulunan kitapları okur; mümkünse başka hiç kimsenin okumadığı, anlamadığı.. yüzyıllardır kıyıda köşede kalmış, unutulmuş bu kadar isimle doluyken, kendi çağdaşlarına gönül indirmez. hem onlar fazla ortalıktalar; el sürülmüş, kirli, murdarlar.

o. insanlığı kurtarmak için ateşe atlamaya hazır ama insanlar da o denli umut kırıcı ki! ne diye uymazlar kendileri için dökülen kalıplara!

p. insanların neden bu kadar ağlayıp sızladığını anlayamaz; bu da bir mazeret olmalı. yetmedi mi güçlülerin güçsüzleri sırtında taşıması? o çok güçlü olduğundan "fedakarlık" yapabilir; elbet yalnızca bunun kıymetini bilenlere.. aslında gerçek bir pazarlık ustasıdır.

r. o kadar çok şey bilir ki, artık yalnızca kendi görüşlerini doğrulamak için okur. kentler, kadınlar, doğan her şey onun görüşlerine uyarlanır. uyarlanamayan bir şey varsa, o zaten yoktur.

t. hayatta değer verdiği tek şey, en çok karşı çıkar gibi göründüğüdür: iktidar. ama araçları öyle incelmiş ki, birazcık saygıyı hak etmiyor mu?

v. şaşmaz, yanılmaz bir yargıçtır. bir yönetmeni ilk filminin ilk dakikasından, bir yazarı ilk kitabının ilk cümlesinden anlar, değerlendirir, yazgısını belirler. (hatta kimi durumlarda daha ilk filmini çekmeden ya da ilk cümlesini yazmadan önce..) ya sarsılmaz yargılarına ters düşen bir şey çıkarsa? onu da görmeyiverir.

y. hayattaki tek amacı, "ben demedim mi?" demektir. her türlü yozlaşmadan, ihanetten, alçaklıktan, tükenişten, yitirilmiş mücadeleden müthiş keyif alır; bir kez daha haklı çıkmıştır.

z. başkalarında saptadıklarının tıpatıp kendinde de olduğunu fark etse!

5.07.2022

hayat dersi

murathan mungan

dünyayı ait olunacak bir yer sanmak gibi genç yaşta farkına varamadığı yanılgıları vardır insanın. oysa ve de ancak dünyada iğreti olduğunuzu anlarsanız yerlisi olursunuz dünyanın.

herkes birbirinin çaresizliğinin kapanıdır. birinin vücudu, diğerinin parasını tuzağa düşürür. ya da tersi olur. birinin imkanları, diğerinin hayallerini. herkes birbirinin çaresizliğini kullanır aslında. kapana kıstırdığını sandığının kapanına kısılmış olduğunu anlarsın kimi zaman. hayatın ders vermeye bile vakti yoktur. "hayat dersi" dedikleri, iş işten geçmeden bunların farkına varmaktır yalnızca. hem unutma; bazen kötü bir yol, insanı iyi bir sona ulaştırabilir.

bireyini yetiştirememiş anonim toplumlarda, birey "egosunu" tanımaz, ego üzerine bir söylem ve bilgi alanı kuramaz; öte yandan, anonim bünye, kişinin egosunu açık alana taşıyarak her çeşit saldırıya hedef yapar. dolayısıyla "ego" tanımını bilmeyen kişiler, yara aldıkları yeri de tanımazlar.

dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. orada başlar, orada gelişir, oraya dönerler. birikmiş ev içi kinleri, mutsuzluk fazlası, kirli sırlar, açık ya da örtük şiddet, aşırı sevginin yaraladığı benlikler, istenmezlikler, yetmezlikler, erken kayıplar; öksüzlüğün, yetimliğin, üveyliğin saymakla köpüren, köpürdükçe birbirine benzeyen nedenleri.. mutlu ya da mutsuz bütün sonlar kaçınılmazdır. bunu bilince daha rahat anlatır insan bir başkasına kendi hikayesini.

14.05.2022

yetiştirdiklerimiz

oğuz atay

ülkemizde, eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir. ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır. birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. en son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde, buğday yetişir. fakat ülkemizde en çok yetişen, köylüdür. köylü, bütün iklimlerde yetişir. köylünün yetişmesi için, çok emek vermeye ihtiyaç yoktur. köylü bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir. çabuk büyür, erken meyve verir. kendi kendine yetişir. kendi kendine meyve verir. biz köylüleri çok severiz. şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. satır başı.

ülkemizde tarım ürünleri yetişir. kuru üzüm ve incir yetişir. önce ıslak yemişler yetişir. onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. ingiltere'ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. gerçek tohumları gönderirler. biz, o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeye çalışırız. son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanı sıra, köylü de göndermeye başlamışızdır. bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz. tam olgunlaşmadan -yolda bozulmasınlar diye- başka ülkelere göndeririz. onlar da bize döviz gönderirler. halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. azgelişmişülke göndeririz, yardım gönderirler. zelzele, toprak kayması, sel felaketi haberleri göndeririz; çadır ve heyet gönderirler. asker göndeririz, teşekkür gönderirler. binbirzorlukla yetiştirdiğimizdeğerler göndeririz, dışülkelerdeçalışan yabancılaristatistiği gönderirler. gerçekinsanlarımızı göndeririz, bizeordanmektup gönderirler.

12.05.2022

istanbul ve türkler

erich auerbach

bu ülkede şimdiye dek sadece istanbul'u tanıdım; konumu harika ama iki farklı parçadan oluşan sevimsiz ve teklifsiz bir şehir: tarihsel coğrafyasının pasını büyük ölçüde hala koruyan grek ve türk kökenli eski stambul ile bir 19. yüzyıl avrupa yerleşim alanının karikatürü ve son aşaması şeklinde olup şimdilerde tamamen harap durumda bulunan yeni pera. burada korkunç lüks eşya dükkanlarının kalıntıları, yahudiler, grekler, ermeniler, bütün diller, grotesk bir sosyal hayat ve eski avrupa elçiliklerinin şimdi konsoloslukları barındırmakta olan konakları var. 19. yüzyıldan boğaz'da kalanlara bakıldığında yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş veya müzelik bir halde korunmuş, yarı oryantal yarı rokoko bir tarzdaki sultan ve paşa konakları göze çarpıyor.

ben pek çok açıdan şanslı sayılırım. istanbul, özellikle de avrupa yakasında oturmakta olduğum boğaziçi büyüleyici bir güzelliğe sahip; hem de bizim gibi insanların en sevdiği türden, tarih içinde gelişmiş bir güzelliğe. bu, çoğu harap durumdaki yalılarıyla kıyı boyunca uzanan tepelerden, camilerden, minarelerden, mozaiklerden, minyatürlerden ve kaligrafilerden kaynaklanmıyor sadece, çeşit çeşit giysileri ve hayat tarzlarıyla insanlar, yediğimiz sebze ve balık, kahve, sigara ve müslüman dindarlığının kusursuzluğunun kalıntıları da var.

istanbul asıl olarak hala helenistik bir şehir; arap, ermeni, yahudi ve şimdi hakim durumdaki türk ögeler birbiriyle kaynaşarak ya da yan yana yaşıyor, bunları bir arada tutan da eski helenistik kozmopolitlik. tabii ki her şey kötü bir biçimde modernleştirilmiş ve piç edilmiş durumda ve bu eğilim giderek artıyor. genelde çok akıllı ve becerikli olan yönetim bu modern barbarlaşma sürecini hızlandırmaktan başka bir şey yapamıyor. yoksul ve çalışmaya alışkın olmayan ülkeye, varlığını sürdürebilmesi ve kendini savunabilmesi için bir düzen getirmek, modern ve pratik yöntemleri öğretmek zorunda. bu, her yerde olduğu gibi burada da canlı gelenekleri bozan ve kısmen tamamen hayali kadim zaman tahayyüllerine kısmen de modern, rasyonalist düşüncelere dayanan saf bir milliyetçilik adına gerçekleştiriliyor. dindarlığa karşı mücadele ediliyor ve islam kültürü arap kökenli bir yabancılaşma olarak küçük görülüyor; hem modern hem de saf türk olma isteği söz konusu. bu çabalar, eski yazının yürürlükten kaldırılması, arapçadan alınmış kelimelerin atılması ve yerlerine "türkçe" ya da kısman avrupa dillerinden alınmış kelimelerin konması yoluyla dilin tümüyle bozulmasına kadar vardı. eski edebiyatı okuyabilecek tek bir genç bulamazsınız; düşünsel alanda son derece tehlikeli bir yönsüzlük söz konusu.

ülke tamamen ve kesin olarak atatürk ve ona bağlı anadolu türkleri tarafından yönetiliyor; naif, kuruntulu, dürüst, biraz hantal ve yontulmamış; bununla birlikte fazlasıyla duygulu türden insanlar tarafından; çünkü avrupa'nın güney ülkelerinde yaşayanlardan daha katı, daha teklifsiz, daha sevimsiz ve daha boyun eğmez türde insanlar bunlar; yine de hoş ve hayat gücüyle dolular, köleliğe ve zor işlere alışıklar, bir de yavaş çalışmaya.

büyük şef, sempatik bir otokrat, zeki, cömert ve esprili biri. avrupalı meslektaşlarından tamamen farklı: bu toprağı bizzat bir ülke haline getirmiş olması, ayrıca da kesinlikle uzun söze kaçmaması itibariyle; anıları şu cümleyle başlıyor: "19 mayıs 1919'da samsun'a çıktım. o zaman durum şöyle idi:" fakat bütün yaptıklarını bir yandan avrupa demokrasileri ile diğer yandansa eski müslüman-panislamist saray ekonomisine karşı savaşarak gerçekleştirmek zorunda kalmış; sonuçta ortaya çıkan da fanatik bir gelenek karşıtı milliyetçilik olmuş. var olan islam kültürü mirasının reddi, hayal ürünü bir kadim türklük ile bağlantı kurma, kendisine karşı nefretle karışık bir hayranlık duyulan avrupa'yı kendi silahları ile vurmak için teknik anlamda avrupa zihniyetiyle modernleşme. avrupa'da yetişmiş göçmenlerin öğretmen olarak tercih edilmesi de bu yüzden, bu kişilerden yabancı propagandasından korkmadan eğitim alınabileceği düşüncesi. sonuç: had safhada milliyetçilik ve aynı zamanda tarihsel milli karakterin tahribatı. italya ve almanya ve muhtemelen rusya gibi öteki ülkelerde henüz herkesin gözüne çarpmayan bu tablo burada bütün çıplaklığı ile ortada. bir yandan hayal ürünü bir kadim türkçeye dayanan "arapça ve farsçanın etkisinden kurtulma", öte yandan da modern-teknik bir özellik gösteren dil reformu, 25 yaşın altındakilerin 10 yıldan eski hiçbir dini, edebi ya da felsefi metni anlayamamasını ve dilin kendine has özelliklerinin bundan birkaç yıl önce zorla kabul ettirilen latin alfabesinin zoruyla hızla yıpranmasını sağlamayı becermiş durumda.

genel olarak özetlersek, giderek daha açık bir şekilde görüyorum ki, dünyanın şimdiki hali, kaderin bizi kan ve acı dolu yollar üzerinden bir bayağılık enternasyonali ve esperanto kültürüne doğru götürmek için oynadığı bir oyundan başka bir şey değil. bundan daha önce almanya ve italya'daki korkunç kan ve toprak propagandasının sahteciliğini gördüğümde şüphelenmiştim; ama ancak burada neredeyse kesin olarak emin oldum.

(ocak 1937-mayıs 1938)

10.05.2022

sabahattin ali

nazım hikmet

yıl 1929 veya 1930. musahhih ve teknik sekreter olarak aylık dergilerden birinde çalışıyordum. "resimli ay" adını taşıyan bu dergi, o zamanlar türkiye'nin demokrat vatansever aydınlarını etrafına toplamıştı.

bir gün dergi idarehanesine kısa boylu, gözlüklü bir genç geldi. almanca bildiğini, hikayeler yazdığını ve isminin sabahattin ali olduğunu söyledi. hikayelerinden birini bıraktı, çıktı. bu hikaye, orman sanayiinde çalışan işçilerin hayatına aitti. alman romantizminin tesiri altında yazılmış olmasına rağmen, konu ve muhteva bakımından türk edebiyatında bir yenilik teşkil ediyordu. genç adamın istidatlı bir yazar olduğu daha ilk satırlarından hissediliyordu. hikaye basıldı.

sabahattin ali'yle tanışmamız böyle başladı. haftada iki üç defa idarehaneye geliyordu. o zamanlar sadece edebi münakaşalar şeklinde ortaya konabilen siyasi meseleleri onunla müzakere ediyorduk.

sabahattin ali, çok kısa zamanda dergide faal bir rol oynamaya başladı. sovyetler birliği'ne karşı derin bir sevgi besliyordu. sovyetler birliği hakkında hakikati aksettiren birçok türkçe ve almanca kitap okuyor, marksist leninist edebiyata karşı ilgi gösteriyor, sosyalizm diyarındaki hayat hakkında sık sık sualler soruyordu. bu devrede tolstoy, çehov, gorki ve şolohov'un eserlerini okudu.

kısa bir zaman sonra buluşmalarımız kesildi; ben hapse düştüm. daha sonra, sabahattin ali'nin konya'da öğretmenlik yaptığını, mustafa kemal ve rejimi hakkında yazdığı bir hicviye yüzünden mahkum edilerek sinop hapishanesi'ne gönderildiğini öğrendim. o zamanlar, sinop hapishanesi'nde büyük bir sosyalist grubu yatıyordu. sabahattin ali, sosyalistlerle yakın dostluk kurmuş, onların savaş azmine ve halk davasının zaferle neticeleneceği hakkındaki sarsılmaz imanına hayran olmuştu.

bu devreden sonra genç yazarın yaratıcılığında yeni bir merhale başladı. sabahattin ali, hapishanede yatan fakir köylülerle ve onların hayatıyla yakından tanıştı.

artık realizm temayüllerinin gittikçe daha açık hissedildiği hapishane hikayeleri yazmaya başladı. hapiste şiirler yazdı. halk türkülerinin tesiri görülen bu şiirlerin birçoğu, türkiye'nin alelade emekçileri tarafından sevildi.

sabahattin ali ile tekrar karşılaştığımız zaman, resimli ay dergisinin siyasi çehresi büsbütün değişmişti. sabahattin ali ile onların evinde veya bizde görüştük. kuyucaklı yusuf ve içimizdeki şeytan romanlarını o yıllarda yazdı.

sabahattin ali, içimizdeki şeytan adlı romanında, türkiye faşistleri, ırkçıları ve pantürkistlerinin içyüzünü meydana çıkardı. bu kitabın ortaya çıkması büyük gürültülere sebep oldu. faşist basını onun üzerine atıldı.

ikinci dünya savaşı biter bitmez, sabahattin ali, "marko paşa" gazetesini çıkarmaya başladı. bu bir siyasi mizah gazetesiydi. türk mizahı o zamana kadar böyle bir gazete görmemişti. marko paşa emperyalizm aleyhinde yazıyor, türk burjuvazisi ve burjuva partileriyle öldüresiye alay ediyordu. gazete haftada iki defa çıkıyordu ve tirajı 150 bini bulmuştu. böyle büyük bir tiraj türkiye'de henüz görülmemişti.

hükümet, çok geçmeden gazeteyi ve yazarlarını mahkemeye verdi. basımevlerine gazeteyi basmamaları için polis tarafından emir verildi. fakat gazete, bazen hektografta basılarak, bazen de başka isimler altında çıkmaya devam etti.

sabahattin'i birkaç defa hapse attılar. buna rağmen mücadelesinden vazgeçmedi. o zamanki iç ve dış durum öyleydi ki, mürteci idareciler "marko paşa" gazetesini doğrudan doğruya tasfiye etmeye cesaret edemediler. irtica için, gazeteyi durdurmanın tek çaresi vardı: herhangi bir provokasyon yardımıyla gazete sahibini yok etmek, yani sabahattin ali'yi öldürmek! öyle de yaptılar. türkiye gizli polisi, kiralanmış ajanlarından birinin eliyle, sabahattin ali'yi bir ormanda öldürdü.

16.04.2022

sevda içinde

gülten akın

onu ayırmışlar. çevresini kuşatmışlar. duvarlar duvarlar, tel örgüler, demirler, kilitler içine almışlar. en uzak duvarla arasında üç adım var mı? o penceresiz duvarları o beton avluları o dar koridorları, demirleri bir gün aşacak. bundan kuşkusu yok. yıllar mı geçmiş, dayanır.

bir şeye hiç dayanamıyor. sevdasız yaşamaya. aç, susuz, uykusuz nelersiz olabiliyor. bunu kanıtladı. sevdasız olamıyor. kendi kişiliği içinde çözemediği bir o var. sevdanın öte ucu canlı değilse, biliyor, bu uç da çürür dağılır. o ucu da diri tutabilmeli.

sevda ona verildi. dışardan. günün birinde. bu kendisine verilen en değerli, daha doğrusu en yaşamsal armağan. şimdi geri alınmak mı isteniyor. gerilere çekilmek, soğutulmak mı isteniyor? o hiçbirine razı değil. sürmeli sevda. can pahasına da olsa.

sezgileriyle, yaklaşan yıkımı görüyor. dokunamadığının, doğrudan ulaşamadığının sönmekte olduğunu görüyor. kimseler yardım edemez. bir kendi. nasıl engellemeli bastıran sel sularını. nasıl engellemeli ki silip süpürmesin o en değerli olanı. sevdaysa solmak için bahaneler arıyor. biriktirilmiş sevgileri istiyor ondan bir bir. bir yakına, bir dosta, bir kardeşe, bir arkadaşa duyulanı. o katlanır çaresiz. sevgilerinden geçiyor. onları yok sayıyor. önce azar azar sonra hepsini. özenle siliyor anayı babayı. özenle siliyor dostları. yoksadıklarıyla besliyor sevdayı. sevdaysa giderek, dev gibi aynı, daha çok baş istiyor. bir kendi kalmalıymış.

o hepsine razı. tek bir ilgi bırakmadan hepsini kurban ediyor. oyun gizli oynanmıyor. oynanamaz. yakınların, dostların acılarından kopan sesleri de alıp iletiyor sevdaya. sevda utku çığlıkları atıyor.

kimseleri görmek istemiyor. kimseleri görmüyor. kimselere yazmıyor. ve onların kendisine yazmalarını yasaklıyor. yalnızdır işte. korunmasız, savunmasız. sevdayla karşı karşıya, iç içe. sevda, o çekildiği yerde, arada bir yalnızca yakınmak ve istemek için uzanarak, umutsuzluk sinyalleri salıvererek duruyor. dursun. yeter ki yitmesin.

bir gün, sunacak başka bir ilgi, başka bir can kalmayınca, kendi canını sunuyor. can; yemiyor, içmiyor, uyumuyor. tütünle dağlanarak. ince, ipince.

sevdanın umutsuzluk sinyalleri salıvermediği günler de oldu. bir selamdan bir haberden yüzünü gösterdiği günler. o bağı yakaladığında bırakmıyor, ardından koşuyor uzun süre. çiçekler serpiyor geçeceğini umduğu yollara. oyunun bu yüzü, umuda dönük yüzü işte, yeniden diriltiyor onu. öle dirile geldi şimdilere. daha gider.

6.03.2022

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.

25.01.2022

din

sevan nişanyan

"yazık kuran-ı kerim hakkında en ufak bir bilgiye sahip değilsin üstelik düşmanlık yapıyorsun yazık allah'tan kork sonsuz azap mı çekmek istiyorsun?"

1. kerim olduğunu iddia ettiğiniz kuran hakkında tahminimce sizden epey daha fazla bilgi sahibiyim.

2. var olmayan şeylerden korkmak için bir sebep göremiyorum, ayrıca bir şeyden veya birinden korktuğum için fikirlerimi değiştirmeyi ahlaksızlık sayarım.

3. benim çekeceğim veya çekmeyeceğim azaptan size ne?

"dine safsata, peygambere şarlatan diyorsunuz, sanki inançlı insanların hepsi kör kütük cühela ordusu. bu dine yeryüzünde inanan yüz binlerce üniversite mezunu var. binlerse bilim adamı on binlerce zeki insan var, onlar da mı cahil? bu din zorbaların eline, cahillerin eline düşüp zorbalık aracı olmuşsa suç dinin mi insanların mı?"

1400 sene boyunca başat işlevi zorbalık ve cehaleti beslemek olmuşsa, referans gösterdiği kitap cehalet ve zorbalık övgüsü ile doluysa, peygamber saydığı kişi bir zorbalık kariyerinin temsilcisi ise, heyhat, o dinin diğer işlevleri bunların gölgesinde kalır. yoksa şirazlı hafız'dan ben de hoşlanırım, süleymaniye de fena bina sayılmaz.

"sizce bir insan neden ateist olur?"

aklın ve vicdanın sesini dinlediği için. yalana ve zorbalığa boyun eğmeyi onuruna yediremediği için.

"evrim teorisi temelli ateizm" savunuculuğu hakkındaki görüşleriniz nelerdir? 

evrim teorisi ateizmi temellendirmez. ama teistlerin teizm lehine güçlü bir arguman zannettikleri genetik tasarım olgusunu, "tanrı" hipotezine gerek kalmadan, çok şık bir şekilde açıklar. bu anlamda, teizme vurulmuş en etkili darbelerden biridir.

"hocam teoloji sempozyumunda, bilinemezci bir yaklaşım sergilemiştiniz. fakat neden kendinizi bir agnostik yerine ateist olarak tanımlıyorsunuz?"

bilinemezcilikten kastın "bilmiyorumculuk" ise, katiyen orada değilim. tanrı fikrinin absürd bir şey, bir hurafe olduğunu pekala biliyorum. bilinemezciliği asıl felsefi anlamıyla kullanıyorsan, emin ol ki "ateizm" adı verilen şeyden daha radikal bir felsefi duruştur. "bildiğini söyleyenlerin her dediği yalandır" anlamına gelir.

"eleştirilerinizde islam'ı vurgulamanız islam'ın hakimiyetinde olmamızdan mı kaynaklanıyor yoksa islam benim göremediğim bir biçimde diğer öğretilerden hakikaten daha mı zorba?"

içinde yaşadığım toplumda ve diyalogda olduğum çevrelerde budizmin zorbalığı gündemde değil; islam'ın zorbalığı gündemde. ister istemez gündem, konularımızı belirliyor. yaptığınız gözlem doğru: doktrinin akılcı ve insancıl olması, o doktrin üzerinde fanatizmin kurulamayacağı anlamına gelmiyor. maamafih bazı doktrinler, sonucu ne olursa olsun, sanki diğerlerinden daha akılcı ve insancıl gibi. islam için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. temelinden problemli bir öğreti.

"inanmanın bi ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. insanlar bir şeylere inanmak istiyor. burada din devreye giriyor ve bu boşluğu dolduruyor. ne dersiniz?"

inanç dediğiniz şey sadece özel fanteziniz olsa hiç merak etmeyin, kimse size dokunmaz. en yakınlarınız dışında da kimse sizi eleştirmez. papua yeni gine yerlilerinin inancını eleştirmiyoruz mesela, doğru bulduğumuzdan değil, insanlara saygımızdan. bana tecavüz etmeyen birinin inancına neden laf atayım? x dinine inananların inançlarıyla değil ki derdimiz. o inanca referans vererek giriştikleri zorbalıkla.

"risale-i nur anlaşılabilir bir kitap mı? okuduğunuzda ne kadarını anlayabiliyorsunuz? sizce vakit harcanarak okunmaya değer bir külliyat mı?"

skolastik metinlerin kendine özgü bir lezzeti vardır, anlamlı olması gerekmez, alıştıkça iptila yapan bir tür düşünce sistematiğidir. ben meraklıyım o cins literatüre. risaleinur çok ilgimi çekmedi, ama muhtemelen yeterince vakit ayırmadığımdandır.

"kur'an içerisinde çok önemli bilgilerin şifrelendiği söyleniyor bilimle ilgili çıkarimlar yapanlar ve bu konuda araştırma enstitüleri dahi kuranlar var. bu konuda ne düşünüyorsunuz gerçekten gizemli bir kitap mı?"

şifre bulma niyeti olduktan sonra, 1400 sene çalışırsan eminim yılmaz özdil'in yazılarında da ne gizli anlamlar, ne matematiksel şifreler bulursun.

"sizce bilimden ilimden gittikçe uzaklaşan cemaatleşen bir türkiye ilerde insanlığın başına dert mi olur?"

hani cemaatler yokken türkiye ilim bilim yuvasıymış da şimdi bozuluyor gibi konuşmuşsun. bu ülkede ilim bilim yüzyıllardır sıfırda. bundan kötü olacak hali mi var? bence toplumsal özgüven meselesidir. özgüven arttıkça bilimde de, sanatta da, siyasette de yaratıcı fikirleri ortaya atma cesareti olan insanlar ve kurumlar türeyecektir.

"hocam eyvallah dinler insan ürünü, ama niye dünya denilen bu yerdeyiz, sonumuz ne olacak vb. sorular kafamı kurcalıyor ne tavsiye edersiniz?"

edebiyat oku. felsefe oku. tarih oku. binlerce senedir akıllı insanlar bu konularda neler neler üretmişler. kendine peygamber süsü veren üç beş şarlatanla sınırlı değil piyasa.