#müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.02.2021

düş

fernando pessoa

iyi bir düşçü asla uyanmaz.

yoğun bir şekilde düşünülen fikirler aynı yoğunlukla hissedilir. bu dünyadaki hiçbir şey -en soyut düşünce de dahil- köklerini insanın yüreğine daldırmadan yaşayamaz.


benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz edildiği sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. onlar bizim içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız o parçamızdır.

hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

22.03.2020

ruhani deneyimler

jonathan swift

ruhani deneyimler söz konusu olduğunda, gündelik dilde kullandığımız anlamlarıyla duyuların ve aklın yerini, etkili ve dolambaçlı konuşmalarla vızıldamalar alır; çünkü ruhani vaazlarda sözcüklerin dil bilgisi kurallarına göre yerli yerinde kullanılması hiçbir şey ifade etmez. önemli olan hecelerin seçimi ve kadansıdır.

dikkatli bir besteci bile şarkı bestelerken sözcükleri ve sözcüklerin yerlerini öyle çok değiştirmek zorunda kalır ki elindeki malzemeden müzik elde edebilmek için müzikten önce ipe sapa gelmez, saçma sapan sözler üretir. işte bu nedenle bazıları, etkili ve dolambaçlı konuşma sanatının en mükemmel biçimde cehalet eşliğinde uygulanabileceği iddiasındadır.

sir edwin kutsal kitap'taki şu cümleye çok yerinde olarak dikkat çekmiştir: "senin sözün, benim adımlarımı yönlendiren fener, yolumu aydınlatan ışıktır."

erkek olsun, kadın olsun bütün insanlar arasında aşka en fazla eğilimli olanlar, yapıları gereği, kendilerini dine adamış, ruhani deneyimler yaşama yetisine sahip olan kişilermiş gibi görünüyor; zaten cinsel arzu da diğer ateşlerle aynı kıvılcımdan çıkar; bu ateşli kardeş sevgisi ruhu da yüksek mertebelere çıkarır.

duyular ortadan kaldırıldığında ya da birbirlerine düşürülerek bir iç savaşla meşgul olmaya zorlandıklarında ruh devreye girer ve kendisine biçilen rolü oynar.

6.10.2019

litografi

peter wicke

müziğin popülerleşmesinin böylesine hızla ticari amaca yönelmesine neden olan koşulların oluşması, esasında tiyatro aktörü veya yazar olarak ölümsüzlüğü yakalamak için çaba harcarken, bambaşka bir alanda tarihe adını yazdıran münihli genç bir işadamı sayesinde oldu.

1771 yılında prag'da doğan ve 1790 yılında dünyayı fethetmek üzere bavyera eyaletinin başkentine göç eden alois senefelder, çok gecikmeden, tanrıların şöhretin önüne çalışkanlığı koyduğunu görüp bunu anlamak zorunda kaldı. tiyatroculuk yeteneklerinin çağdaşlarını hiç de hayran bırakmadığını sezen genç adam, bunun suçunu tiyatro yazarlarına yüklemiş ve bu yazarların kendi yeteneklerini ortaya çıkaracak eser yazamadıklarına karar vermişti. bu yüzden de senefelder kendisine ün getireceğini umduğu kahraman rollerini içeren sahne yapıtlarını kendi yazmaya başladı. ne yazık ki, bu sefer de başka tatsız durumlar yolunu engelledi. çünkü senefelder'in kaleminden çıkan eserleri, basımevleri karşılıksız, para ödemeseler bile; hatta kendilerine hediye verilse de, basmak istemediler. genç adam kıskanıldığını, entrikayla karşı karşıya olduğunu düşündü ve yazdığı oyunların basımını kendi yapmaya karar verdi. böylelikle 25 yaşındaki senefelder'in yaşamı, önceden hiç aklına getirmediği bir şekilde yeni bir biçim aldı. fakat bu sefer de şairane eserlerini yayımlayabilmek için gerekli parasının olmadığı gerçeği ile karşılaştı.

yoksulluğun ve çaresizliğin insanı keşfe yönelttiği bilinir. senefelder de o zamanlar uygulanmakta olan basım tekniğine göre daha ucuza mal olacak bir yöntem aramaya koyuldu ve bu arayışın sonunda kireç yazı levhalarının asitle yakılması tekniğini buldu. münih'te saray müzikçisi olan franz gleisner adlı bir arkadaşı, alois senefelder'e, tarihe "litografi" adıyla geçen taş baskı yöntemini nota basımının hizmetine sunmasını önerince, dünya genç bir şairini yitirdi; fakat aynı genç adam gene bu dünyada müziğin yayılmasını sağlayacak yeni bir çağı başlattı.

1796 yılında münih'teki makarius falter adlı basımevi tarafından ilk defa franz gleisner'in bir yapıtı bu yeni yöntem nota basımıyla yayımlandı. bavyera prensi, senefelder'e özel bir hak tanıdı ve bu buluşundan dolayı kendisine 15 yıl süreli basım izni verdi. bunun üzerine senefelder arkadaşı gleisner ile birlikte "senefelder and gleisner co."yu kurarak bu buluşunu büyük bir servete dönüştürdü. 1834 yılında münih kentinde ölen senefelder'in buluşu dünyadaki tüm nota basımevlerinde çoktan beri uygulanmaktaydı.

bu yeni tekniğin özelliği, iğne ile delme metodu uygulanarak yapılan eski yöntem nota basımına göre çok daha fazla sayıda baskının yapılabilmesine olanak sağlamasıydı. senefelder'in buluşundan önceki zamanlarda t cetveli, çelik pergel, oymacı kalemi ve çelik direk kullanılarak bakır ve teneke levhaların delinmesi yöntemiyle yapılan nota basımı, çok az sayıda baskıya olanak veriyordu. 1850 yılında kullanılmaya başlanan ve hayli dayanıklı olan teneke levha bile yüz baskıdan sonra netliğini kaybetmekteydi. oysa litografi yoluyla yeni bir sistem bulunarak delme işlemi özel bir kopya kağıdı aracılığıyla taşın üzerinde uygulanmaya başlandı ve baskı için bu taş kullanılarak esas yazı levhasının korunması sağlandı. ayrıca senefelder'in buluşu, çok emek isteyen oyma levha kullanılmadan da notaların özel bir kağıda yazılarak taş levhalar üzerine geçirilmesine olanak sağlıyordu. hatta etkiden basılmış notalar bile bu yöntem sayesinde kullanılabiliyor ve yeni basım için taş levhaya geçirilebiliyordu.

kimyasal basım adıyla tarihe geçen bu yöntem çok sayıda baskıya olanak sağlamasına rağmen, gene de müziğin yayılması, şematik görünümüyle müziğin yerini tutan nota kağıdıyla sınırlıydı. ancak buhar gücüyle işleyen hızlı baskı presinin bulunması, sınırsız sayıda nota baskısı yapabilmeye olanak sağladı. ucuza mal edilen çok büyük sayıda nota baskısı sayesinde müzik yapmanın yer ve zaman sınırları önemli ölçüde aşıldı. böylelikle müzikçiler eskiden nota baskılarını bulamadıkları müzik parçalarının da notalarını satın alabilme olanağına kavuştular. daha önceki dönemlerde sadece gelecek dünyalara kalmasının bir anlamı olduğuna inanılan eserlerin baskısının yapılmasına önem verilir ve sadece bu eserlerin notalarını basmak için, o zamanki basım tekniğinin hem çok pahalı hem de çok emek isteyen koşullarına katlanılırdı.

6.03.2019

adalet

ernesto sabato

eğer, himalaya'ya çıkan bir adamla yemek yiyorsan, çatalı tutuşunu yeterince gözlemleyince onu eşitin ya da üstünün sayma eğilimine kapılırsın; bu yargıya varmak için ileri sürülenin himalaya'ya çıkış olduğunu, yemek yiyiş tarzı olmadığını unutarak. bu cinsten küstahlığı binlerce kez affetmen gerekecek.

gerçek adaleti, yalnızca alçak gönüllülük ve duyarlılık, açıklık ve cömert bir anlayışla donanmış istisnai varlıklardan görebilirsin. şu kıskanç sainte-beuve, o stendhal soytarısının asla büyük bir eser yazamayacağını iddia ettiğinde balzac aksini söyledi. ama bu doğal: balzac insanlık komedyası'nı yazmıştı ve öbür beyefendiyse adını hatırlamadığım bir romancık. saint-beuve'a benzeyenler brahms'a güldü. oysa schumann, muhteşem schumann, bahtsız schumann, çağın müzisyeninin doğmakta olduğunu iddia etti.

paradoksal görünse de, hayranlık duymak için büyüklük gerekir. işte bunun içindir ki bir yaratıcının çağdaşları tarafından tanınması durumu pek gerçekleşmez: neredeyse hep bir sonraki kuşak ya da en azından bir tür çağdaş sonraki kuşak, yani yabancı olan, uzaklarda olan, onun giyim kuşamını görmeyen okurlar tarafından tanınır. bu stendhal ve cervantes'in bile başına geldiyse, evinin yakınlarında yaşayan sıradan bir tanıdığın dedikleri yüzünden nasıl yılgınlığa düşebilirsin? proust'un ilk cildi çıktığında (andre gide elyazmalarını çöpten çıkardıktan sonra), henri ghéon adında biri, bu yazarın "bir sanat eserinin tam anlamıyla aksi olan şeyi yapmakta, asla tamamlayıcı ve birleştirici olmayan ek bir tabloda, manzaraların ve ruhların devingenliği konusundaki izlenimlerinin bir envanterini, bilgilerinin dökümünü yapmakta gözükara davrandığını" yazdı. aslında bu kibirli eleştiri, proust dehasının hemen hemen esasıdır. evrensel adalet bankası, brahms'ın, piyano ve orkestra için birinci konçertosunu icra ettiği o ilk gecede hissettiği, hissetmesinin kaçınılmaz olduğu acıyı ne şekilde telafi edebilir ki? hani şu ıslıkladıkları ve yuhaladıkları gecenin acısını? yalnız brahms değil, discépolo'nun tek bir mütevazı şarkısının ardında, ne büyük bir acı, ne büyük bir birikmiş hüzün, ne büyük bir yıkım vardır.

fakat -insanlık durumu ne kadar garip- yalnız ve önemsiz ve başarısız olanlar bu sefil duyguları çekmez. lope, don quijote'un hayatında okuduğu en kötü kitap olduğunu ilan etmemiş miydi? goethe, üçüncü sınıf şairleri (kıskandığı ruhları da, sıralamasında bunların daha altına koyuyordu) överken kendisi kadar önemli şairler konusunda sessiz kalmıyor muydu?

hiç kimse sana geleceği garanti edemez. gelecek kimi zaman üzücüdür: başarısız olursan üzücüdür; çünkü başarısızlık her zaman acı vericidir ve sanatçı söz konusu olduğunda trajik olur; başarırsan da üzücüdür; çünkü başarı bir tür bayağılıktır, bir yanlış anlaşılmalar toplamı, devamlı bir yıpranmadır; kamuya mal olmuş adam olarak adlandırılan şu pisliğe dönüştüğünde, haklı olarak (haklı mı?) bir delikanlı, (senin başlangıçta olduğun gibi biri) suratına tükürebilir. bu haksızlığa da tahammül etmek, çalışıp çabalamak, domuz ahırında çalışan bir heykeltıraş gibi eserini üretmeyi sürdürmek zorunda kalacaksın. pavese'yi oku:
"içini kendi kendine tümüyle dökmüş olmak.. çünkü yalnızca kendi hakkında bildiğini boşaltmadın; aynı zamanda kuşkularını ve tahminlerini de, yani ürpertilerini, hayallerini, bilinçsiz hayatını da boşalttın. ve bunu, katlanılan bir çaba ve gerilimle, ihtiyat ve ürpertiyle, buluşlar ve başarısızlıklarla yapmış olmak. bütün hayat bu noktada yoğunlaşacak şekilde yapmış olmak ve bunu insani bir işaret, bir söz, bir mevcudiyeti buyur etmiyor, yüreklendirmiyor gibi yapmış olduğunu kabul etmek. ve soğuktan ölmek, çölde kendi kendine konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak."

ama tabi, birden o sözü işiteceksin -şu anda, bulunduğu yerden pavese'nin bizimkini işittiği gibi- öbür adadan senin haykırışlarını işiten bir varlığın, senin hareketlerini anlayacak, senin şifreni çözebilecek birinin arzulanan varlığını, beklenen işaretini duyacaksın. işte böylece devam etmek için gücün olacak, bir an için domuzların homurtusunu duymayacaksın. geçici bir an da olsa, sonsuzluğu hissedeceksin.

kim bilir ne zaman, hayal kırıklığının hangi anında brahms, birinci senfonisinin ilk bölümünde işittiğimiz o melankolik trompetleri çaldırmıştır. cevap geleceğine inancı yoktu belki; çünkü bu esere tekrar dönmek için 13 yıl (on üç yıl!) geçmesi gerekti. umudunu kaybedecek, birisi suratına tükürecek, arkasından güldüklerini duyacak, kaçamaklı müphem bakışların uyarı olduğunu düşünecekti. fakat trompetlerin o çağrısı zamanları aştı ve birden, sen ve ben, karabasanlarla tükenmiş, işitiyoruz onları ve o bahtsıza borçlu olduğumuzdan, onu anladığımızı gösterecek bir işaretle cevap vermemiz gerektiğini anlıyoruz.

3.09.2018

dokuz gitarda dünya tarihi

erik orsenna

tesellisi olmayan olaylar da yaşamın bir parçasıdır.

baştan çıkarıcının sıkılması kadar kötü bir şey olamaz.

sık ormanda yaşasaydık maymun olarak kalacaktık.

ağaçları sulayan batı rüzgarı, yırtılma yüzünden oluşan yeni dağlara çarpmaya başladı. su artık dağların öbür tarafına geçemiyordu. doğu gitgide kuraklaşıyor, orman seyrekleşiyordu. maymunlar korkuyorlardı; çünkü şimdi hepsi gün gibi ortadaydılar. aslan, panter gibi pençeli hayvanların keyfine diyecek yoktu. maymunlar bundan sonra dikkatli olmaları ve düşmanlarını uzaktan gözlemeleri gerektiğini anladılar. doğruldular, arka ayakları üzerinde dikildiler. savaşmayı, taşı işlemeyi öğrendiler ve yavaş yavaş insana dönüştüler.

arkadaşlık yün ipliği gibi değildir. üzerine atılan düğümler tutmaz.

dünya üzerinde üç önemli çift vardır: bir adam ve bir kadın, bir adam ve atı, bir adam ve gitarı. gitar kusursuz biçimdir. gitar ruhun resmidir. gitar ve gitaristler zamanın içinde gezinirler.

her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

bir imparator, yönetimi altındaki ülke yıkıldığında ağlar. döktüğü gözyaşları, yaralı dünyanın kanıdır.

bir dostluğu ayakta tutan şey nedir? ilk başta ölüme kadar süreceği sanılır. ama yaşam, küçük kıskançlıklar, gizlenmiş yaralar yavaş yavaş bizi birbirimizden ayırır. denizdeki iki gemi gibi insanlar birbirlerinden uzaklaşırlar. önce azar azar, istemeye istemeye. sonra her ikisi de yolunu alır ve ufkun birer ucunda gözden kaybolurlar.

türümüzün üzerindeki lanet: ne kadar insan doğarsa yalnızlık o kadar artar.

13.06.2018

kontrbas

patrick süskind

aslına bakarsanız caza karşıyımdır, rock'a filan da. çünkü klasik anlamda güzele, iyiye ve doğruya yönelmiş bir sanatçı olarak, serbest emprovizasyon denen anarşiden hiçbir şeyden sakınmadığım kadar sakınırım.

orkestra insan toplumunun bir aynasıdır. çünkü gerek birinde gerek öbüründe, zaten en pis işleri yapanlar bir de üstüne ötekiler tarafından horlanır. hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır - teorik olarak.

ama orkestrada, orada böyle bir umut yoktur. orada becerinin amansız hiyerarşisi hüküm sürer, günün birinde verilmiş bir kararın korkunç hiyerarşisi, yeteneğin tüyler ürpertici hiyerarşisi, titreşimlerin ve seslerin tabiatça ya-salaştırılmış, sarsılmaz, fiziksel hiyerarşisi; siz siz olun, sakın bir orkestraya girmeyin!

goethe şöyle der: "müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır."

mozart -bu açıdan bakınca- çok abartılıyor. müzisyen olarak mozart'a hak ettiğinden çok fazla değer veriliyor. yok, gerçekten - biliyorum, günümüzdeki popülerliğine ters düşüyor bu dediğim, ama yıllar boyu bu konuyla uğraşmış, mesleki açıdan incelemiş biri olarak kendimde şunu belirtme hakkını görüyorum: mozart, bugün haksız yere unutulmuş olan yüzlerce çağdaşıyla karşılaştırıldığında, orta karar bir bestecidir; sırf daha çocukken çok yetenekli oluşu ve daha sekiz yaşındayken beste yapmaya başlaması yüzünden, tabii en kısa zamanda iflahı kesilmiş oluyor adamın.

bunun da asıl sorumlusu babasıdır, işin rezalet tarafı da bu zaten. yani ben olsam oğlumu, eğer bir oğlum olsaydı, isterse mozart'ın on katı kadar yetenekli olsun, çünkü bir çocuğun beste yapması öyle olağanüstü bir şey değildir ki; maymun gibi talim ettirirseniz her çocuk beste yapar, hiç de marifet değildir, eziyettir bu, çocuğa işkencedir, günümüzde haklı olarak yasaktır, çünkü çocuğun özgür olmaya hakkı vardır. bu, işin bir yönü. diğer yönü de şu ki, mozart beste yaptığı sıralar henüz ortada bir şey yoktu.

beethoven, schubert, schumann, weber, chopin, wagner, strauss, leoncavallo, brahms, verdi, çaykovski, bartök, stravinski. - saymakla tükenmez o zamanlar olmayan. haydi benim gibi meslekten biri şöyle dursun, bugün içimizden her biri için gayet tabii olan müziğin yüzde doksan beşi daha hiç yok ki ortada ancak mozart'tan sonra oluşuyor bu yüzde doksan beş! mozart'ın daha haberi bile yok! - bir tek şey varsa, efendim?, o zamanlar adı sanı olan bir tek şey varsa, o da bach'tı ve bach tamamen unutulmuştu, çünkü protestan'dı kendisi, ancak bir zaman sonra yeniden keşfedebilmişizdir bach'ı. bu yüzden de mozart için o sıralar durum kıyas kabul etmez derecede kolaydı. omuzlarına binen bir yük yok. o zaman kim olsa çıkıp ben besteciyim der, istediği gibi de çalıp besteler.

hem eskiden insanlar da çok daha kadirbilirmiş. ben o zaman yaşamış olsaydım, dünyaca ünlü bir virtüöz olurdum. ama mozart, goethe'nin aksine, bu durumu hiç kabul etmemiştir. ikisi içinde goethe zaten daha dürüst olanıdır; hep söylemiştir şanslı olduğunu, çünkü kendi zamanındaki edebiyatın yazılmamış, boş bir sayfa olduğunu. şanslı adammış. ballı herif derler ya hani. mozart ise bunun böyle olduğunu hiç kabul etmemiştir, işte benim kendisine yönelttiğim itham da bu oluyor.

24.08.2014

the beatles

peter wicke

beatles'ın kuruluş hikayesi liverpool'un allerton semtindeki quarry bank grammar school'da başlamıştı. okulun öğrencilerinden 15 yaşındaki john lennon, 1955 yılında okul arkadaşlarından oluşan quarrymen adlı bir dörtlü kurmuştu. çok basit çalgılarla müzik yapan bu tip gruplara "skiffle" deniyordu. elemanları ve ismi birçok kere değişen grup en sonunda yarı profesyonel bir şekil aldı ve 1960 yılından itibaren bodrum katlarındaki, britanya'ya özgü salaş kulüplerde müzik yapmaya başladı. ellili yıllardan kalma bu kulüpler gençler için bir sığınak görevi yapıyordu. o yıllarda gençlerin dükkan ve büroların alt katlarını kulüp haline getirmesi, dış dünyadan ayrı olması, toplumdaki çatışma potansiyelini düşürüyordu.

beatles'ı ilk defa 1962 yılında liverpool'daki cavern club'da dinleyen beatles grubunun menajeri georg martin kulübün atmosferini şöyle betimlemekte: "kulüp ağzına kadar tahta sıralarda oturan teenager'larla dolmuştu ve ortada dans edecek yer yoktu. duvarlardan sular sızıyordu. bunca rutubet varken, sahnede gençleri elektrik çarpmaması doğrusu bir mucizeydi. her taraf nemliydi ve her yerden sular damlıyordu. nemin ve terin karışımı duvarlarda su damlacıkları haline geliyordu."

26.06.2014

schopenhauer

adam fawer

schopenhauer tüm sıkıntı ve üzüntülerin kaynağında iradenin arzuları olduğuna inanır; çünkü tatmin edilmemiş bir arzu bizi özlemle dolu olarak bırakır, tatmin edilen bir arzunun yerini bir yenisi alıncaya kadar da can sıkıntısı yaşarız. iradenin egemenliğinden kurtulmanın tek yolunun, estetik beğeniye layık bir nesnenin üzerinde derinlemesine yoğunlaşmak olduğunu düşünüyordu. schopenhauer o tür nesnelerin kendi benliğimizi içlerinde kaybedeceğimiz, kişiliğimizi unutacağımız ve nesnenin aynası haline dönüşeceğimiz özel bir algısal bilinç halini tetiklediğini söylüyordu.

schopenhauer müziğin yapısının doğal dünyayı kopyaladığına inanır: bas sesler cansız maddeleri, armoniler hayvanlar dünyasını, melodiler ise insan düşüncesini betimler. müzik, evrensel iradenin kopyasıdır. müziğin öteki sanat türlerinden farkı, kendi kendini içermesidir.

12.02.2013

mozart'tan madonna'ya

peter wicke

"beethoven'ın bir sonatını zevkle dinleyenlerin sayısı acınacak kadar az, çoğunluğu ise, güya hayran kalmış gibi baygın bakan, kendini beğenmiş ikiyüzlüler oluşturmakta."

1877 yılında edison'un müzik için bellek görevi yapan ve müziğin sesli olarak üretimine olanak sağlayan mekanik kayıt sistemini, fonografı bulması sonucu, müziğin yayılma süreci yeni boyutlar kazandı ve radyo bu boyutları giderek devasa bir şekle dönüştürdü. artık müzik, kişinin özel yaşamını geçirdiği evinde de radyo ve gramofon aracılığıyla her an mevcuttu ve orada da özel yaşamı şekillendirirken, zamanın organize edilmesi için bir araç; fakat her şeyden önce toplumca üretilen ve medya tarafından kişinin öznel iç dünyasına taşınan önemli bir yapı malzemesiydi.

"yaşam, entelektüel ve politik yanlarıyla zorlaşıp ağırlaştığında, yarışma ve mücadelenin neden olduğu koşullarla yorulan ve tatminsiz kalan ruhun özlemlerini gidermek için, sanatın olduğu diğer yanda bir telafi yolu bulunabilirdi."

radyonun çok fazla miktarda müziğe gereksinim duyması, besteciler için büyük kazanç kaynağı oldu. radyo, müziğin yıpranmasını aşırı ölçüde hızlandırdı; çünkü müzik günün her dakikasında yaşamın içindeydi. eskiden, yeni bir müzik parçasıyla ilk karşılaşma, ancak arada sırada yapılan ve hiç de ucuza çıkmayan akşam gezmeleriyle sınırlıydı. hit müziği dalında uzmanlaşmış şarkı bestecileri doymak bilmeyen radyoya sürekli olarak yeniledikleri parçaları yetiştirdiler ve böylelikle de kendilerine çok sağlam bir yer edindiler.

bütün bu işlerin sonunda notalar ve banknotlar ortak bir yaşama başladılar ve müziği ekonomik açıdan çok önemli bir endüstri haline getirdiler. bu gibi konstelasyonların sonucunda ortaya döküntü bir şey çıkar düşüncesi aslında bir önyargıdır. şarkıların kötü olması salt onlar aracılığıyla para; hatta zaman zaman çok fazla para kazanılması ile ilişkili bir durum değildir. para onları kuşkusuz daha iyi de yapmaz. ticaret bir makineye benzer. bu makineyle yapılan, onu kullananlara ve onların becerikliliğine, aynı zamanda kullandıkları hammaddeye bağlıdır. ancak makinenin konstrüktörü de kuşkusuz hakkının verilmesini ister. aslında bu ticari mekanizma olmasaydı, büyük bir olasılıkla bir sürü şarkı hiç söylenmeden ve dinlenmeden yok olup giderdi. buna karşılık sürekli olarak büyüyen şarkı piyasası ve çok kısa aralıklarla yıpranıp giden şarkılar, gereksinimi de yeterince karşılayamazdı. oysa isteğin ve gereksinimin sonu yoktur.

1.01.2013

jimi hendrix

curtis knight

jimi'nin annesi safkan bir cherokee kızılderilisiydi ve kocasından çok farklı bir kişiliği vardı.

jimi hendrix: iki insan birlikte olamıyorsa o zaman yapacakları en iyi şey ayrılmaktır.

jimi hendrix: okumayı ve yazmayı öğrendikten sonra okulun bana verebileceği başka bir şeyi olmadığını anladım; çünkü bu dünyadan çok, öteki dünyayla ilgileniyordum. bu dünyanın gidişatını beğenmiyordum.

gümrükten geçerken olağanüstü arama işlerine tabi tutulacağımızı biliyordum. bizi böyle görmeye hazır olduklarını sanmıyorum: sarı ipek pantolonum, mor ipek gömleğim, dimdik saçımla ben, kaplan derisi desenli giysileri ve uzun saçlarıyla noel ve mitch'i. aslında birleşik devletler gümrük yetkilileri hayal kırıklığına uğramışlardı. bizi öyle aradılar ki fbı'ın acilen aranan 10 kişi listesindeki en önemli 3 kişiyi yakaladıklarını sanırdınız. nerdeyse bizler de gerçekten de öyle olduğumuzu sanacaktık. neyse hiçbir şey bulamadılar. hiçbir şey getirmemiştik. çünkü amerika'da istediğimiz her şeyi bulabileceğimizi biliyorduk.

ingiltere'yi seviyorum; fakat hala bir evim yok. bana öyle geliyor ki benim evim bütün dünya. hiçbir yere yerleşmek istemiyorum; çünkü huzursuz olacağım ve bu yüzden gezmek istiyorum. ancak belli bir yere yerleşmeyi gerçekten istediğimden emin olduğumda kendime ait bir evim olacak.

bir festival için hoş bir yerdi denver. jimi'nin orada çaldığı sıralar denver otoritelerinin genç kesimin hareketliliğine bir türlü alışamaması ve tamamen ayrı bir konu olan denver polisi haricinde. zira denver polisi böyle büyük bir organizasyonun güvenliğini sağlamak şöyle dursun, bir eşeği nasıl bağlayacağını bilmiyordu. nitekim olaya mars'tan gelen uzaylıların istilasına uğramış bir tepki gösterdiler.

insanlarda temel olarak aradığı tek şey dürüstlüktü. o sıralar ona dürüst davranan pek az insan olması da ayrıca üzücüydü.

joyce the voice: jimi sahneye çıktığında ben sahne gerisindeydim ve doğaüstü bir şey oldu. jimi çalarken aramızda hemen hemen altı adımlık bir mesafe vardı ve isle of wight sıkıntısının çoğu atlatılmıştı. hemen hemen konserin sonuna gelmişlerdi. sonra aniden bir şimşek çaktı. bu beyaz şimşekten gelen enerjik bir elektrik yükünün gücü vücuduma girdi. tıpkı bir şok gibiydi. bunu omurgamda hissedebiliyordum. sonra jimi'ye baktım. acı ve ıstırapla dolu bir çığlığa benziyordu. o anda anladım ki jimi umutsuzca yardım çığlıkları atıyordu. ölecekti. onu oradan kaçırmak, çevresini istila eden ve onu boğan bütün insanlardan kurtarıp uzaklara götürmek, üzerindeki bütün olumsuz etkileri temizlemek istedim.

tarih 18 eylül 1970, jimi öldüğünde sadece 27 yaşındaydı.

ayın 21'inde bir araştırma başlatıldı ve patolojist profesör donald teare ölüm nedeninin, "aşırı dozda barbiturat'ın sebep olduğu zehirlenme sonucunda kusarak boğulma" olduğunu söyledi.

jimi hendrix: hala insanlar birisi ölünce ağlar. bu kendi kendine acımadır. ölü adam ağlamıyor ki. ben ölünce insanların benim müziğimi çalıp çıldırmalarını, kendilerinden geçmelerini, istedikleri her şeyi yapmalarını isterim. kimsenin üzülmesini istemem. asıl bu keder dolu dünyaya bir bebek doğduğunda üzülmek lazım. birisi ölünce sevinmeli; çünkü o daha kalıcı ve çok daha iyi bir yere gidiyor.

eric burdon: kendini bu hayatın dışına, bambaşka bir yere götürsün diye kullanıyordu uyuşturucuyu.

kathy etchingam: jimi rüzgar gibi tamamen özgürdü. ona sahip olmaya çalışmak vahşi bir kuşu kafese kapatmak gibiydi.

telefonlardan nefret ederdi. bir keresinde dairedeki tüm telefonları kesip atmak istemişti. telefona pek az yanıt verirdi.

jimi hendrix: ben, özgür?! pekala, ben özgürsem, bu hep koştuğumdandır. kendimi, toplumun değer yargılarından kaçan biri olarak görmek istemişimdir. insanlara imza atmaları için güç kullanan, onlara hoşça vakit geçiren kızlarla tanışmak isteyen bir toplum onlar. saçlarımı kestiğimde, saçlarını neden kestirdin? diye sorarlar. işte bunlar insanı çıldırtan şeyler. sonra kendi kendime sorular sormaya başladım: çok fazla mı solo söyledim? o kıza teşekkür mü etseydim? yorgunum. fiziksel olarak değil, zihinsel olarak. saçlarımı arkaya doğru uzatacağım. arkada saklanacak bir şeyler var.

jimi hendrix: lsd, zihin ifadesindeki "psychodelic drug"larda en son noktaydı. onunlayken neler olduğunu görmek için onun içindeydim. bazen, dünyayı bir arada tutan bir örümcek ağının iç ilişkisini görürdüm; bazen ilahi altına bürünmüş göksel görüntüler, kötülük kuyuları kazan insanları durdurmaya çalışırlardı. bu kötülük sevgilisi insanlar, yaptıkları her kötülüğe bir anlam yükleyerek kötülüklerini devleştirirlerdi.

jimi hendrix: kendilerinden kaçmak için çılgınca etrafta koşuşan ve gökkuşağındaki tüm renklerce yutulan insanları gördüm.

gerçek inananlarsanız, kader size gerçek yolu gösterecektir.

26.11.2011

rock ölüler kitabı

gary j. katz

ian curtis: şu anda çoktan ölmüş olmayı isterdim. artık hiçbir şeyle başedemiyorum.

michael bloomfield: blues yalnızca notalar değildir. o, etrafımızı saran şeylerin toplamıdır. blues bireysel bir olaydır. onunla kişisel bir bağım var ve kesinlikle o benim bir parçam.

basın, kiss'in bütün elemanlarının solo albüm yayınlayacağını duyurunca, dört albüm de piyasaya çıkmadan platin plak kazandı.

23 ocak 1978 öğleden sonrası terry kath, turne kadrosunun bir üyesi olan don johnson'ın woodland hills, california'daki evinde bir partiye katıldı. parti dağıldıktan sonra sadece kath orada johnson ile kaldı. kath, parti süresince sürekli içmişti ve yanında getirdiği otomatik silahı havada döndürmeye başladı. johnson, kath'den silahla oynamayı bırakmasını istediğinde kath cevap verdi: "merak etme, dolu değil. bak." silahı kafasına doğrulttu ve tetiği çekti. beynini havaya uçuran müzisyen o anda ölecekti.

jim morrison, 68 nihilizminin en yüksek bilincidir. sahnede çoğu kez trans halindeydi jim morrison. sahnede otuzbir çekmesi de bir jest, bir çağrıydı. bazı şiirlerini the lord and the new creatures adlı kitapta toplamıştı. kız arkadaşı pamela courson da aşırı dozdan ölecekti.

eskilerin dediği gibi: "i know, it's only rock 'n' roll.. but i like it."

14.09.2011

the doors

stüdyo imge

ben sürüngen kralım. her şeyi yapabilirim.

ezra pound: en önemli şiirler otuzunu aşkın insanlar tarafından yazılmıştır.

yaramı sözcükler açtı ve onlar iyileştirecek.

amerika kendini öldürenleri sever. korkunç bir şekilde tasvir edilen trajedinin tabancasındaki çentikleri sever. ve jim morrison ölümüyle medyanın mezar soyucuları ve onların patronları tarafından mitsel bir boyuta yükseltildi.

jim morrison parayı her zaman küçümser ve asla cüzdan taşımazdı. birileri ona bir yatak bulmamışsa yaşlı kadınların kapılarının önünde ya da hiç tanımadığı insanların kanepelerinde uyurdu.

ne zaman radyoda bir elvis şarkısı çalsa herkesi susturuyor, sesi sonuna dek açıyor ve radyonun önünde büyülenmiş gibi oturuyordu.


biliyorsun gün geceyi yıkar
gece gündüzü böler

burada sefa peşinde
değerlerimizi gömdük
bir zamanlar ağladığımızı
hala hatırlayabiliyor musun

kollarında bir ada buldum
gözlerinde bir ülke
(break on through)

asla ölmeyen alanlardır sokaklar
beni nedenlerden kurtar
(the crystal ship)

tereddüt zamanı geçti
çamurda debelenmeye zaman yok
bir dene, kaybederiz en kötü ihtimalle
ve aşkımız dönüşür ölü yakma ateşine
(light my fire)

bu son, güzel arkadaş
bu son, tek arkadaşım
özenli planlarımızın sonu
ayakta duran her şeyin sonu

this is the end, beutiful friend
this is the end, my only friend
the end of our elaborate plans
the end of everything that stands

kahkaha ve beyaz yalanların sonu
ve ölmeye çalıştığımız gecelerin sonu
bu son
(the end)

yabancıysan, insanlar tuhaftır
yalnızsan, yüzler çirkin görünür
istenmediğin zaman kadınlar sana şeytansı görünür
düşmüşsen, engebelidir caddeler
(people are strange)

sabah uyandığımda bir bira açtım
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(roadhouse blues)

bildiğim en tuhaf yaşam bu
baharın geldiğini hissetmiyor musun
saçılan gün ışığında yaşamanın zamanı 
(waiting for the sun)

geceyi unut! bu gökyüzü ormanında bizimle yaşa
bu boyutta hiç yıldız bulunmaz
burada hepimiz taş gibi lekesizizdir
(the wasp)

3.02.2011

beceri gelişimi

richard sennett

doğuştan gelme, eğitilmemiş beceriler konusundaki istekler karşısında kuşkulu olmalıyız. "şayet zamanım olsa ya da şöyle kendimi bir toparlasam iyi bir roman yazabilirim." şeklindeki sözler, genellikle narsist fantezilerdir. tersine, bir eylemin üzerinden tekrar tekrar geçmek ise özeleştiriyi mümkün kılar. modern eğitim, zihni dumura uğratacağından gereksiz tekrarlar içeren öğrenmeden korkmaktadır. çocukların sıkılacağı korkusuyla, sürekli farklı uyaranları sunma konusunda hevesli olan makul bir öğretmen, rutine düşmenin önüne geçebilir; ancak bu halde de çocukları, içlerinde saklı pratikleri incelemeleri ve bunları kendilerinin şekillendirmesi deneyimlerinden de mahrum bırakmış olur.

becerinin gelişimi, tekrarlamanın nasıl düzenlendiğine bağlıdır. işte bu yüzden, sporda olduğu gibi müzikte de pratik yapma süresinin dikkatli bir şekilde hesaplanması gerekir: bir kimsenin bir parçayı tekrar etme sayısı, o kimsenin belirli bir aşamada sahip olacağı dikkat süresinden daha fazla olamaz. beceri geliştikçe, tekrarlamayı sürdürme kapasitesi de artar. müzikte bu duruma "isaac stern kuralı" denilir; bu büyük viyolonist, tekniğiniz ne kadar iyiyse o ölçüde sıkılmadan prova yapabilirsiniz, demiştir. kilitlenen, bir sonuca ulaşamayacakmış gibi görünüp insanı bunaltan bir pratikte kilidi açan "evreka!" anları da vardır; ancak bunlar da zaten rutin içinde gömülüdür.

bir kimse becerisini geliştirdikçe, tekrar ettiği şeylerin içeriği de değişir. bu aşikar bir şeydir: sporda, bir servis atışını yeniden ve yeniden tekrarlamak sayesinde oyuncu topu farklı yollardan yönlendirmeyi öğrenir; müzikte, mozart 6-7 yaşlarında bir çocukken altıncı derecede napoliten akorlarını çalmaktan hoşlanırdı. birkaç yıl böyle çalıştıktan sonra, diğer yönlere doğru çalmakta da ustalaşmıştı. ancak bu sorunda aşikar olmayan bir şey de vardır. pratik yapma sabit bir amaç için araç şeklinde görülürse, kapalı sistemlerin sorunları yeniden ortaya çıkar; eğitim sürecindeki bir kimse sabit bir hedefle karşılaşacaktır; ancak daha ileri gitmesi de mümkün olmayacaktır. linux çalışmasında olduğu üzere, sorun çözümü ve sorun bulma arasındaki açık ilişki, becerileri inşa eder ve geliştirir; fakat bu da tekrarlanmayan bir olay sayılamaz. çözüm ve açılma ritmi, yeniden ve yeniden meydana geldiği içindir ki beceri kendisini bu şekilde açığa vurabilir.

pratik yapmak suretiyle beceriyi yapılandırmayla ilgili bu kurallar, modern toplumda büyük bir engelle karşılaşır. bununla makinelerin yanlış kullanımıyla ilgili bir tarzı kastediyorum. herhangi bir dilde "mekanik", durağan cinsten bir tekrarlama demektir. ancak mikrobilişim alanındaki devrim sayesinde, modern mekanizmalar durağan değildir; geribildirim döngüleri vasıtasıyla makineler kendi deneyimlerinden öğrenebilir. bununla birlikte, makineler insanları tekrarlama yoluyla öğrenme imkanından yoksun bıraktıklarında, yanlış kullanılmış olur. akıllı makine insanın zihinsel kavrayışını tekrar eden, öğretici, uygulamalı öğrenmeden koparabilir. böyle bir şey olduğunda, insanın kavramsal düşünme gücü bundan zarar görür.

her zanaatkarın içinde yer alan mükemmeliyetçiye göre, her mükemmel olmayan, bir kusurdur; iş bitiriciye göre de mükemmel yapma konusundaki takıntı, hata yapmanın bir reçetesi gibi görünür. bu çatışmayı açığa vurabilmek felsefi bir ayrıntı gereklidir. ingilizcede "practice" (alıştırma, deneyim, pratik) ve "practical" (becerikli, iş bitirici, elverişli, pratik) aynı kökenden gelir. insanlar bir beceriyi geliştirmek için ne kadar çok eğitilirse ve alıştırma (practice) yaparsa, bunların mümkün ve belirli şeylere odaklanarak daha iş bitirici (practical) bir zihniyete sahip olacakları sanılabilir. aslında, uzun süren alıştırma yapma deneymi aksi yönde bir sonuç doğurabilir.

"isaac stern kuralı"nın bir başka çeşidi şöyledir: tekniğiniz ne kadar iyiyse, standartlarınız o kadar ulaşılmaz olur. linux da benzer bir tarzda işlerlik gösterir. bunu kullanan en becerikli insanlar, genellikle programın ideal ve sonsuz imkanları üzerinde düşünenler arasından çıkar.

4.08.2010

müzik ve muhalefet

halil turhanlı

gerçek çocuklar olabildiğince çabuk büyümek, yetişkinler dünyasına bir an önce tutunmak isterler. bilge ise, içinde hep bir çocuk taşıyan adamın öteki adıdır.

yeni sol için müzik yapmak, düşünce beyan etmekti. bir şiir/şarkıyı herkes anımsayabilirdi. bir bildiride yazılanları ise çok az kişi. rock, avant-garde'ın kıyılarına ulaştığında, iktidarla sıkı ilişki içindeki teknolojiye meydan okuyuş iyiden iyiye belirginleşiyordu.

parti politikalarına politikacı ve ideologlar yön verir, hareketlere ise azizler.

beat, değişik anlamları olan bir sözcük: hırpalanmış, toplum dışına sürülmüş. mutluluk veren ya da kutsal huzur anlamlarına gelen "beatific" ve "beatitude" sözcükleriyle de ilişkili. fakat "beat" aynı zamanda bir hayat tarzını, bir yazın ve sanat akımını, kültürel bir fenomeni, bir protesto hareketini ifade ediyor. bir diğer anlatımla, 1950'lerin amerika'sında bir kuşağın ruh halini, topluma karşı tavrını açıklıyor. jack kerouac tartışmasız, bu kuşağın "vaftiz babası" ve önde gelen sözcüsü.

mccarthy döneminde "yola çıkmak" başlı başına bir protestoydu. yolculuk, o budala ve baskıcı toplumdan firar etmekle eş anlamlıydı ve doğrudan eylemin yerini almıştı.

rock; bir tavır, daha açık bir deyişle, bir kafa tutma, "challenge" olarak doğdu ve muhalif bir kesimin duygu ve düşüncelerinin taşıyıcısı oldu. 1960'larda ingiltere'de önce işçilerin meyhanelerinde duyulmaya başlandı ve kısa süre içinde ana babaların dayattığı özlemleri reddeden, yerleşik toplumsal ilişkilere tepki duyan, toplumdaki yabancılaşmadan kurtulmak isteyen, yeni bir dünya düzeni kurmayı düşleyen geniş bir gençlik kitlesini kendisine çekti.

punklar, 1970'lerin yitik çocuklarıydılar. onları işsizlik oranının yükselişi ve sterlinin değer yitirişi doğurmuştu. punk toplulukları ise müziklerinde bu yabancılaşmış gençliğin öfke ve enerjisini birleştiriyorlardı.

alex cox'a göre, sid ve nancy'nin ölümleri birbirini tutkuyla seven iki eroin bağımlısının aralarında vardıkları bir intihar anlaşmasıydı. yönetmen, intihar anlaşması varsayımında, luis bunuel'in öz yaşam öyküsünde sözünü ettiği öğrenci çiftin karşılıklı intiharlarına dayanıyor: "belki de gerçekten tutkulu bir aşk, yoğunlukta doruğuna ulaşmış yüce sevgi, yaşamın kendisiyle bağdaşamıyor. belki de çok büyük, çok güçlü. yalnızca ölümde var olabiliyor."

demir parmaklıkların, dikenli tellerin ve işkence odalarının dört bir yanı kapladığı, işlerin gün be gün boktanlaştığı şu dünyamızda kör ve sağır olmayan, eşitlik düşü kurabilen kaç kişi kaldı?

20.12.2009

müzik

ian mcewan

müzik, ifade edilmemiş arzulara ya da hayal kırıklığına hitap eder.

müzisyenlerin hep birlikte, önceki provalar ya da konser sırasında hiç bulmadıkları daha tatlı bir şeye dokundukları o seyrek anlar vardır; salt işbirliğinin ya da teknik ustalığın ötesindedir bu; arkadaşlık ya da aşk kadar rahatça ve zarifçe dışavurulur. işte o sırada, bu insanlar bir anlığına, bize nasıl olabileceğimizi gösterirler; en iyi halimizi ve elinizdeki her şeyi başkalarına verdiğiniz ama kendinizden hiçbir şey kaybetmediğiniz inanılmaz bir dünyayı. dışarıdaki gerçek dünyada ise ayrıntılı planlar vardır; huzurlu yerler için hayali projeler, bütün uzlaşmazlıklar çözülmüştür, herkes mutludur, sonsuza kadar -insanların uğruna ölmeye ve öldürmeye hazır oldukları seraplardır bunlar. isa'nın yeryüzündeki saltanatı, işçilerin cenneti, ideal islam devleti. bu düş toplumunu örten perde gerçekten kalkar; ama salt müzikte ve salt ender durumlarda; hayal kırıklığı yaratacak kadar çabucak meydana getirilmiştir; son notalarla birlikte silinir gider.

6.08.2009

popüler müzik ve iletişim

james lull

insanların hangi müziği tüketeceği, gerçekte müzik ve kitle iletişim endüstrilerinde görev yapan profesyonellerden başka bir şey olmayan bir dizi vekil tüketici tarafından belirlenir.

müzik, kültürel bir olay ya da ürün olarak tek başına var olabilen (konser, sokak yorumu, kendi kendine söyleme ve çalma, plaklar, kasetler, kompakt diskler vs.); bir başka araç için içerik odağı olarak işlev gören (radyo, müzik klibi, bazı filmler) ya da bir başka eserin ya da etkinliğin genel estetiğine ve anlamına katkıda bulunan (televizyon ve sinema için fon müziği, kilise ayinleri, düğünler, cenaze törenleri, sportif olaylarda eşlik unsuru vs.) benzersiz bir sembolik anlatım biçimidir.

dans; kişinin kendisine, bedenine, topluluğa ve diğer insanlara yönelik tutumunu yansıtır ve bu yönüyle kültürün fiziksel dışavurumudur.

plak yapımcılığının kendine özgü bir özelliği vardır: kar'a geçme noktası bir kez aşıldıktan sonra, kar birikimi de baş döndürücü bir hızla artar. kopyalama masrafları orijinal master disk veya bandı üretme masraflarının küçük bir parçasını oluşturur. bundan çıkan sonuç, bir eserin büyük miktarlara ulaşan satışının, maliyetini karşılar türden bir yığın eserin satışından çok daha fazla kar getirdiği ve büyük miktarlarda satış yapabilmek için harcanan paraların da zorunlu harcamalar olduğu gerçeğidir. büyük miktarlarda satış yapabilmek için hiçbir promosyon harcamasından kaçınılmamasını öngören bir mantık gelişti. böyle bir riski ancak büyük plak şirketleri üstlenebilirdi ve strateji de bir yıldız sistemine, popülerliği zaten garantiye alınmış sanatçılara dayanıyordu.

radyo endüstrisinde karar alıcı makamını işgal edenler gerçekte çok kudretli insanlardır. besteciler, sanatçılar, yapımcılar, plak şirketi yöneticileri ve plak tanıtımcıları tarafından alınan kararlar büyük ölçüde radyo endüstrisinin ne istediği hesaba katılarak alınmaktadır.

hook, bir şarkının tekrarlanan ve en kolay hatırlanan bölümüne denmektedir. dinleyiciler şarkının ezgisini düşündüklerinde çoğunlukla bu bölümü hatırlarlar. pop müzik çengellere yaslanarak "iş" gördüğünden, hemen her parçada böylesi bir çengele rastlamak mümkündür.

müzik klibi, müziğin görsel anlatımının estetik ya da ticari açıdan iyi sonuç vermeyeceğini öngören kehanetleri yıkarak birdenbire ortaya çıktı. müzik klibi yaratıcıdır, heyecan vericidir, tartışmalıdır ve artık dünyanın her tarafında kabul gören bir popüler kültür biçimi haline gelmiştir. bu sürekli kendini yenileyen olgu popüler müzik tarihinin en önemli gelişmelerinden biridir.

d.s. miller: mtv formatı bir yandan izleyicinin gözünde bir dizi olası (rekabet eden) gençlik altkültürünü ve yaşam tarzı seçeneklerini yakınsaklaştırma gibi "şairane" bir işlev yorumlanan, öte yandan bu altkültürler arasında arabuluculuk yapmakta ve izleyiciyi tüketim etkinliğine katılmaya itmektedir. bu anlamda mtv muhalif kültürün unsurlarını gürbüzleştirerek ve emerek hegemonya sürecinde bir arabulucu olarak işlev görür ve en sonunda bunların bir tüketim toplumunun egemen kurumlarıyla olan ilişkilerini meşrulaştırır ve doğallaştırır.

3.04.2009

müzik endüstrisi

thomas bernhard

bugün her yerde müzik dinliyorsunuz. nerede olursanız olun müzik duymak zorunda kalıyorsunuz. her mağazada, her doktor muayenehanesinde, her sokakta.. bugün artık müzikten kurtulamazsınız. ondan kaçmak istersiniz ama ondan kaçamazsınız. bu çağın fon müziği oldu müzik, felaket işte burada.

çağımızda total müzik belirdi, kuzey kutbu ile güney kutbu arasında her yerde, ister kentte ya da taşrada, ister denizde ya da çölde bunu dinlemek zorundasınız.

bu sürekli müzik insanlığın bugün taşımak ve katlanmak zorunda olduğu en vahşi şey.

dünya tamamen total müzik tarafından işgal edildi, felaket de burada. her kavşakta şaşırtıcı ve olağanüstü bir müzik duyuyorsunuz. öylesine bir oranda ki, delirmemek için çoktan tüm işitme organlarınızı tıkamak zorunda kalırdınız.

bugünün insanları, artık başka bir şeyleri kalmadığı için, hastalıklı bir müzik tüketimine yakalanmışlar.

bugünün insanını yöneten endüstri, bu müzik tüketimini bütün insanları mahvedinceye kadar ileriye götürecek.

insanlar bugün her şeyi berbat eden çöp ve kimyadan ne çok söz ediyorlar ama müzik çöp ve kimyadan daha çok mahvediyor. sonunda her şeyi ve her şeyi toptan mahvedecek olan müzik, inanın bana.

müzik endüstrisi tarafından önce insanların işitme organları mahvediliyor, sonra da bunun mantıksal sonucu olarak insanların kendileri, gerçek bu.

hassas bir kulağa sahip olan bir insanın yakında sokağa çıkması olanaksız olacak. bir kahveye gidin bakalım, bir lokantaya gidin, bir mağazaya gidin; her yerde isteseniz de istemeseniz de müzik duyacaksınız ve trenle bir yere gidin ya da uçakla uçun, müzik sizi her yerde izleyecektir.

14.07.2008

müzisyen

erik orsenna

müzik de bir tür soyluluktur.

kral bile olsalar, amatörlerin tellerden çıkardıkları gıcırtılar, hırıltılar, en alışkın kulakları bile tırmalar niteliktedir.

bir müzisyen, tanrı'ya, müziğe, italyan konteslerine ve çalgı çalabildiğine şükran duymaktan başka ne yapabilir? bir sır verir gibi usulca çalmak. yavaş yavaş dünyanın gürültüsü uzaklaşır. insan kendini yalnız, seçilmiş, güvende hisseder. gitar ıssız adalar yaratmasını bilir.

gitar dünya kadar yaşlıdır. kanunların genellikle gerçeği maskelediğini ve en iyi görünenlerin, aslında içlerinde en kötüyü de barındırabileceğini bilir.

tabii ki gitar köleliğin bitişini dört elle alkışladı. ama o, bir yeni yetme değildir. gitar dünya kadar yaşlıdır. kanunların genellikle gerçeği maskelediğini ve en iyi görünenlerin, aslında içlerinde en kötüyü de barındırabileceğini bilir.

eğer teninin rengi kötüyse dans eden parmaklara ihtiyacın vardır. dans eden parmaklar müzik üretirler. ve müzikte derinin renginin önemi yoktur.

tanışmalar, tokalaşmalar, anılar.. müzik başlangıçların yardımcısıdır. aynı kapalı ışığın çekingen bir çiftin ilk sevişmesine yardımcı olduğu gibi. ne sözcüklere, ne hareketlere ne de hatta gülümsemelere gerek kalır. bir nota, bir akor yeterlidir; bir başkası ona yanıt verir, her şey düğümlenir, sarmaş dolaş olur: iş bitmiştir.

16.01.2008

mozart

philip k. dick

mozart, sihirli flüt'ü yazdıktan kısa bir süre sonra, daha otuz yaşlarındayken bir böbrek hastalığından ölmüş ve bilinmeyen bir mezara gömülmüştü.

mozart acaba geleceğin olmadığının ve dünyadaki sayılı günlerini doldurduğunun farkında mıydı? 

belki benim de zamanım doldu, diye düşündü.

bu prova, bu opera sona erecek, şarkıcılar ölecek ve eninde sonunda müziğin kendisi yok edilecek. mozart adı unutulacak, toz kazanacak. bu gezegende olmasa bile başka bir gezegende.