remarque etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
remarque etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.10.2018

dünya savaşı

erich maria remarque

bizler her şeyi bambaşka getirmiştik gözlerimizin önüne. görkemli bir uyumla başlayacak güçlü ve kaynaşmış bir hayat, yeniden kazanılmış yaşamanın sonsuz sevincini ummuştuk. böyle başlamak istiyorduk. ama günler ve haftalar, ellerimizin arasından uçup gitmiş ve değerli zamanları yavan ve sudan şeylerle geçirmiştik. çevremize bakındığımız zaman, hiçbir şey yapmamış olduğumuzu görüyorduk. kısa görüşlü düşünceye ve harekete alışmıştık; bir dakika sonra her şeyin mahvolması her zaman mümkündü.

şimdi bu yüzden hayatı fazla ağır buluyoruz, ona doğru atılıyoruz; ama dile gelip ses vermesini beklemeden yine uzaklaşıyoruz. ölümle uzun zaman arkadaşlık etmiştik. o hızlı bir oyuncuydu ve her an tüm gücümüzle katılmamızı gerektiriyordu. bu yüzden çabuk, parlayan, aceleci ve saniyede karar veren insanlar olmuştuk; ama şimdi de, buraya hiç uymadığından anlamsızlaşmıştık. bu boşluk bizi tedirgin ediyor; anlaşılmadığımızı, hatta sevgiden bile hiçbir şey ummamak gerektiğini hissediyoruz. askerler ve asker olmayanlar arasında, gittikçe büyüyen bir uçurum meydana geliyor. kendimizden başkasından yardım beklememeli.

bir şeyler uğrunda olmalıydı. bir defasında; ama sadece bir an için, bunun ihtilal olabileceğini sandım; işte kurtuluş geliyordu, işte akıntı tersine akıyor, sürüklüyor ve kendisine yeni kıyılar açıyordu. tanrı inansın, ben de oradaydım. ama akıntı binlerce akarsuya bölündü, ihtilal makam ve makamcıklar kapmak için çekişme konusu yapıldı; ihtilali meslekler, ilişkiler, aile ve partilerle ziyan ettiler ve kirlettiler. ama ben bu işte yokum. arkadaşlığı yine bulacağım yere gidiyorum ben.

ama neden böyle, niçin böyle? çünkü aldatıldık, hem de anlaşılması bile hemen hemen olanaksız bir aldatılışla; çünkü bizleri son derece kötüye kullandılar. bizlere vatandan söz açtılar; ama düşündükleri, gözü doymaz bir sanayinin işgal planlarıydı. bizlere onurdan söz açtılar; ama düşünceleri bir avuç hırslı diplomatla prensin çekişmesi ve egemenlik istekleriydi. bizlere ulustan söz açtılar, işsiz güçsüz generallerin eylem isteğini düşündüler. yurtseverlik sözüne, laf ebeliklerini, şöhret tutkularını, iktidar isteklerini, yalancı romantizmlerini, budalalıklarını, ticaret tutkularını doldurdular ve sonra da bunu parlak bir ülkü diye önümüze sürdüler. bizler bunu yeni, güçlü ve kudretli bir varlığın işareti sandık. bizler kendimize karşı savaştık hiç farkında olmadan. isabet ettirdiğimiz her kurşun içimizden birine rastladı. dünya gençliği ayaklanmıştı ve her ülkenin gençliği de özgürlük için çarpıştığını sanıyordu. her ülkenin gençliği aldatıldı, kötüye kullanıldı, ülküler yerine çıkarlar uğrunda çarpıştı ve karşılıklı birbirinin kökünü kazıdı.

tek bir savaş var sadece: yalana, kararsızlığa, uzlaşmaya ve yaşlılara karşı savaşmak! ama biz onlara karşı savaşacak yerde onlar için dövüştük. yarının buna bağlı olduğunu sanmıştık. oysa yarına karşı bir savaştı. bizim yarınımız öldü; çünkü onu taşıyan gençlik öldü. biz geriye kalanlarız, en son kalan birkaç kişiyiz. ama öteki yaşıyor, toklar ve memnunlar yaşıyor; her zamankinden daha tok ve daha memnun olmayanlar, ileriye atılanlar, saldırganlar bu uğurda can verdiler. bir kuşak yok edildi; umut, inanç, istek, kuvvet ve başarabilme gücüyle dopdolu bir kuşak öylesine büyülendi ki, birbirlerine karşı çarpıştı; oysa hepsinin hedefi aynıydı.

30.07.2017

joan ve lillian

erich maria remarque

lillian başını salladı. "yorgunluk! diye düşündü. can sıkıntısı! yanımdaki bu sağlıklı canlı varlık her tarafımın titrediğini hissetmiyor mu? içimde neler olup bittiğini anlamıyor mu? yeryüzünün donmuş resminin içimde birdenbire eridiğini, hareketlendiğini, konuştuğunu, yağmurun, ıslak kayaların, gölgeleriyle ışıklarıyla birlikte bütün vadinin ve caddenin konuştuklarını hissetmiyor mu? kendimi onlarla bir daha asla şimdi olduğu kadar iyi hissetmeyeceğimi anlamıyor mu; sanki bir beşikte yatıyorum, bilinmeyen bir tanrının kollarındayım, küçük bir kuş kadar başkasına bağımlı ve ürkeğim ama yine de bütün bunların benim için bir kereye özgü olduğunu biliyorum. onlar bana, ben de onlara kavuşurken aynı zamanda da birbirimizi yitiriyoruz. bu cadde, bu köyler, mola yerlerinin önündeki kamyonlar, aydınlanmış pencerelerin ardından duyulan bu şarkı, bu gri ve gümüş renklere bürünmüş gökyüzü ve bu adlar; osogna, cresciano, claro, castione ve bellinzona, güçlükle okunan bu adlar sanki hiç var olmamışçasına hemen ardımdan gölgeler gibi yıkılacaklar. bir yandan elinden her şeyi kaçıran bir elek, öte yandan da her şeyi toplayan bir sepet olduğumu görmüyor mu? yüreğim dolup taştığı için sözcüklerin boğazıma takıldığını, yüreğime yazılı birkaç adın arasında onun adının da bulunduğunu ama her adın tek bir anlama geldiğini, yani yaşam demek olduğunu fark etmiyor muydu?"

"artık bir şey düşünme joan, hiçbir şey düşünme ve soru da sorma. sokak lambalarının ışığını ve binlerce renkli işareti görüyor musun? ölmekte olan bir asırda yaşıyoruz ve şehir hayatla titriyor. kendimizden ayrılmışız, kalbimizden başka hiçbir şeyimiz kalmamış. ben uzaklarda, ayda idim ve geri geldim. sen buradasın ve sen hayatsın. başka bir şey sorma. senin saçlarında binlerce sorunun içindekinden daha çok sır var. önümüzde gece, bir saat ve ebedilik. ta ki sabah pencerelerin önünde uğuldayıncaya kadar. insanların birbirini sevmesi her şeydir ve daima tekrarlanan bir harika ve dünyada en belli başlı şey. sevgi olmadan insan yarım adam sayılır, üzerine birkaç tarih yazılmış bir kâğıt parçası ve birkaç rastgele isim. böyle zamanda insan ölse de olur."

"ölmeyeceğiz. evet, biz değil zaman ölüyor. kahrolsun o zaman; daima ölür. halbuki biz yaşarız. biz daima yaşarız. uyandığımız zaman ilkbahar, uyuduğumuz zaman sonbahar ve aynı anda binlerce defa kış ve yaz olur. birbirimizi sevdiğimiz zaman hareketsiz durur ve asla yorulmayız. bu büyük bir şeydir. her gün bir fetih ve yıldan yıla bir yenilgimiz olur. fakat bu kimin umrunda? gözlerin parlıyor, güzel sevgilim ve dudakların genç. bilmece aramızda titriyor. ben ve sen, cevap ve soru. gecelerden, karartıdan çıkan, bütün ışıkların heyecanından çıkan, vahşi şehvetlerin en ufak seslerinden altın fırtınalarla sıkışmış, en ilkel hayvan hücresinden ruth, esther, helen, aspasia ve yol üstü kiliselerdeki mavi meryem analardan, ormanlardan ve hayvanlardan sana, sana."

8.10.2015

tanrının gözdesi yok

erich maria remarque

biz her zaman boğayız. ama kendimizi matador sanıyoruz.

bir kadın bir erkeği terk edebilir; ama giysilerini asla.

insan her zaman doğru olanı yapmaz evlat. hem de yaptığının yanlış olduğunu bile bile. yaşamın çekiciliği de buradadır.

hiçbir şeyin yararı yok. insan kısa bir süre için unutabiliyor; ama ondan kaçamıyor.

umutsuzluk bir kadında olabilecek en tehlikeli şeydir; çünkü hiçbir kadın gerçekten umutsuz değildir.

ben saklı bir yaşam sürüyorum. burada, alışılmış yaşam yasalarından başka yasalar geçerli.

insanın tam olarak hakim olmadığı bir şey her zaman tehlikelidir. peki insan hakimse? o zaman daha da tehlikelidir. o zaman insan hafife alır.

aşkta affedilecek bir şey yoktur.

sonsuza kadar yaşayacaklarını sanan insanların arasındayım. en azından öyle davranıyorlar. mallarını mülklerini korumak uğruna bütün yaşamlarını harcıyorlar.  ama hepsi son savaş sırasında, hayatta kalacak olurlarsa, bir daha asla aynı yanlışları yapmayacaklarına yemin etmişlerdi. unutmakta insanoğlunun üstüne yoktur.

en yalın tepkiler her zaman en etkili tepkilerdir.

insan şenlik düzenliyorsa genellikle bir şeyleri unutmaya çalışıyor demektir; ama unutamaz. ötekiler de unutamaz.

insanoğlu hep kendi felaketini ister.

çekip gitmek her zaman o kadar kolay değildir, eğer insan kendisini de birlikte götürüyorsa. sahip olma isteğinin insanı sınırlamaktan başka bir işe yaramadığı bilinirse çekip gitmek çok kolaylaşır. insan hiçbir şeyi elinde tutamaz, kendi kendini bile.

güzel bir kadın beni hüzünlendirir. çünkü insan elinden kaçıp gideceğini bilir; oysa kalmasını ister.

insanlar için önemli olan heyecandı. açıkça olmasa bile gizliden gizliye, ölümün çekiciliğinin tadını çıkaran açgözlülerdi hepsi. sahte bir üzüntü, sahte bir korku içindeydiler. kendi başlarına gelmediği için memnundular. lenfatik bünyeli bir insana dijital iğnesi yapılmışçasına, o ana dek umurlarında bile olmayan yaşama sevinci kısa bir süre için şahlanmıştı.

bir kadın venedik'te yalnız dolaşmamalı. hele genç bir kadın. üstelik bir de güzelse asla yalnız dolaşmamalı.

hiçbir şey sandığımız kadar kötü, hiçbir şey sandığımız kadar iyi değil. hiçbir şey kesin değil.

ölüm korkusu başgösterdiği anda insan yanında birisinin olmasını istiyor. ama o anda artık o kadar yalnız olacaktır ki yatağın çevresinde ordu dolusu arkadaşı duruyor olsa da bir şey değişmeyecektir.

her şeyi seven bir kadından daha tehlikeli bir şey yoktur.

tuhaf, diye mırıldandı lillian, ama insan yuvarlanarak düştüğünü aklından çıkarmayacak olursa hiçbir şey yitirilmiş demek değildir. yaşam çelişkileri seviyor. insan ayaklarının sağlam bastığını sandığı anda uçurumun tam kenarında duruyor demektir. ama insan her şeyi yitirdiğini sandığı anda, yaşam ona karşı eli açık davranıyor. ayrıca bir şey yapmaya gerek yok, yaşam onun peşinden köpek gibi koşuyor.

aşk, gerçeğin tam karşıtıdır.

aşkın karşıtı ölümdür. aşk, ölümü kısa bir süre için bize unutturan acı bir büyü. bu yüzden ölüm hakkında bir şeyler bilen herkes aşk hakkında da fikir sahibidir.

ayrıntılar bütünün aynısıdır; ama bütünün içinde daha fazla bir şeyler vardır.

yaşamın, başka bir dünyada işlemiş olduğumuz bir suça karşılık bize verilmiş bir ceza olmadığını kim söyleyebilir? belki de cehennem, kilisenin ölümden sonra gideceğimizi söylediği yer değil de burasıdır. belki de yeryüzündeki zindanda yıllarca kalmaya mahkum edilmiş düşkün meleklerizdir hepimiz.

aşk söz konusu olunca herkes çocuktur.

mutluluk sözcüğünün anlamı zamanımızda abartılıyor. yüzyıllar boyunca mutluluk nedir kimse bilmiyordu. yaşama ilişkin bir şey değildi. çin edebiyatını ya da hint ve yunan edebiyatını okuyun. mutluluk sözcüğünün köklerini içeren heyecan yerine, durağan ve yüce bir yaşam duygusunun peşinde koşmuşlardı. bu duyguyu yitirdikleri anda da bunalımlar başgöstermiş, aldatmaca heyecanlara kapılmışlar, romantizm ve mutluluğun peşinde aptalca bir arayış başlamıştır.

insan asla erken kutlamamalı. yarışçıların batıl inançları vardır.

bu şarap şişesi bir rafael yapıtı kadar çekici. şuradaki çilli kız öğrencilerin her birinin içinde hiç kuşku yok ki bir parça medea ve aspasia ruhu var. perspektifi olmayan bir yaşam: her şey eşit oranda önemli ve eşit oranda önemsizdir. her şey ön planda gözükendir. her şey tanrıdır.

bizim mutsuzluğumuzun nedeni şu: yaşam üzerinde hak iddia edebileceğimizi sanıyoruz. böyle bir hakkımız yok. insan bunu anladığında, gerçekten anladığında, acılar bile tatlı geliyor.

hiçbir beklentisi olmayan bir insan asla düş kırıklığına uğramaz.

en güzel bilgelikler geceleri ölür. ertesi sabah ne çok cesedin süpürüldüğünü bir bilseniz!

zamanında bitirmek, yaşamın en büyük sanatıdır.

bu aşkın hapishanesine girmek istemiyorum. bu hapishaneye karşı hiçbir başkaldırı işe yaramaz. tek çıkış yolu kaçmaktır.

lillian ona baktı. ne demek istediğini hemen anlamıştı. geri kalan her şey, yaralanmış gurur, hastalıklı bencillik, elde kalan bu son avutucu gerçek karşısında silinip gitmişti: sevdiği insan ölmemişti, yaşıyordu, soluk alıp veriyordu. duyguları ya da olup bitenler hiç önemli değildi. boris zayıflıktan ya da merhametten gelmemişti; şimşek etkisi yapan bu son gerçek nedeniyle gelmişti. elde kalan tek gerçek, her şeyi silip atan ve insanın hemen hemen her zaman çok geç farkına vardığı gerçek.

28.03.2015

zafer abidesi

erich maria remarque

ilham veren daima küçük şeylerdir.

bugün dünya birçok istenmedik maceralarla dolu. bütün mülteci otelleri bunlarla dolu. herkesin hikâyesi alexandre dumas veya victor hugo için bir sansasyon olabilirdi. halbuki daha söylemeye başlamadan esniyoruz. zamanımızın en büyük macerası basit, durgun bir hayattır.

yaşayan, yer değiştiren şeyde kudret, zarafet, saçmalık olabilir; fakat bir daha asla canlanmayacak olanda ihtiram ve azamet hiçbir zaman! ancak yaşayan, bu büyüklüğe sahiptir. insan ise bu tamlığı ancak ölümde buluyor, o da o kadar kısa bir zaman için ki!..

insanın hiçbir mukaddes şeyi kalmazsa insani her şey daha başka türlü mukaddes oluyor. bazen bir solucandaki hayat kıvılcımına dahi saygı duyuyor.

hakarete karşı insan kendini müdafaa edebilir; ama merhamete karşı hayır.

her şey sallanırken sallanan bu şeye dayanmaya çalışmamalı. o zaman daha çabuk düşülür.

pişmanlık dünyada en işe yaramayan şeydir. insan her şeyi geriye çağırıp onu düzeltemez. öyle olmuş olsaydı hepimiz ermiş veya aziz olurduk.

kuvvet dünyanın en sari hastalığıdır. hem de insanı en çok değiştiren hastalık.

insanlar niyetinde kuvvetli fakat tatbikatına geçince zayıf oluyorlar. zaten sefaletimiz de büyümüz de bundan ileri geliyor.

hayat o kadar büyük bir şeydir ki nefesimiz kesilmeden bitemez.

yardım edebileceğin zaman yardım et, o an elinden gelen her şeyi yap. fakat bir şey yapamayacak hale gelince unut ve başını çevir. kendini topla. merhamet durgun zamanlar içindir, hayat bahis konusu olduğu zaman asla. ölüyü göm ve hayatı parçala! ona ihtiyacın olacak. keder başka bir şey, olaylar ise yine başka. insan, durumu olduğu gibi görür ve kabul ederse az kederlenir. ancak böyle yaşayabilir.

hiçbir adamla yatmamış olan kadınlar arasında daha çok orospular vardır.

bize bakıyorlar ve değiştiğimizi anlamıyorlar. işte dünyanın en büyük budalalıklarından biri bu. ister melek ister deli veya cani olun, kimse farkına bile varmaz. halbuki üzerinizden eksilen bir düğmeyi herkes görür.

insanın yaşayabilmesi için ne kadar az şeye ihtiyacı var!

insan bağsız olmalı. her şey ufak bağlılıklarla başlar, onlar önce fark edilmez, birdenbire adeta ağın içine düşülür.

bu işin iki şekli vardı: birisi aşk, ikincisi alışmamak; hatta bir vücuda bile alışmamaktı.

sahte etiketli konserveler. sahtekârlık! bak şunlara! cephane fabrikası kuruyorlar; çünkü barış istiyorlar; toplama kampı hazırlıyorlar; çünkü doğruyu seviyorlar. doğruluk, particilik, deliliğin bir örtüsüdür. politika gangsterleri birer kurtarıcı, hürriyet iktidarın eline verilen büyük bir kelime. sahte para! sahte para ruhu. yalan bir propaganda mutfak makyavelizmi. idealizm öteki dünyanın elinde. hiç olmazsa dürüst olsalar.

en ihtimali olmayan şeyler en mantıksal olanlarıdır.

aşk, bu da aşk, eski mucize, hakikatlerin soluk göğü üzerinde yalnız hülyalar gökkuşağı yapmakla kalmıyor; aynı zamanda bir yığın kötülüğe romantik bir hava da veriyor. bir mucize ne fena bir hadise.

hayat bizden mükemmellik bekliyor. kusursuz olanlar müzeye yakışır.

yalnız basit şeyler bizi hayal kırıklığına uğratmazlar. mutluluk gelince çok aşağısından başlayamazsınız.

hareketli şeyler kımıldamaz şeylerden çok daha kuvvetlidir. suyun kayadan daha kuvvetli olduğu gibi.

aşk, daima aksini arayabileceğimiz bir kapris değildir. aşkın çekilmesi ve akması vardır. parçalanmaları, batmış şehirleri, ahtapotları, fırtınaları ve altın, inci dolu sandıklar vardır. fakat incileri daima derinlerdedir. aşk ebediyyen birbirine ait olmaktır.

bir şey beklemeyen bir adam, hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramaz.

mülteciler daima taşlar arasındaki taş gibidir. kendi memleketinin haini, dışarda ise hâlâ kendi memleketinin vatandaşı.

aşk; kadını açıkgöz, erkeği de kör eder.

kalbin huzursuzluğu gizlenemez. insan kollarında tuttuğu şeyi çok kolay kaybeder, bıraktığı şeyi asla!

insanın bütün ruhuyla yaşaması en mükemmel bir şey. son katresine kadar tatmin edilmek, vereceği başka bir şey olmayınca insanın durgunlaşması.

yeteneksizlik, insanların tek silahıdır.

insan bir yere yeni geldiği zaman ilk gece sarhoş oluncıya kadar içmeli kardeşim. geçmişin gölgelerine ayık kafa ile bakmak gereksiz bir kahramanlıktır.

erkekler zayıftır. öyle olmasa cazibeleri nerede kalır?

insanlar doktorların iç yüzlerini bilmemelidirler. yoksa onlara olan güvenleri azalır. seninle sarhoş oldum, ben sana kendimi nasıl ameliyat ettirebilirim? senin diğerlerinden daha usta bir operatör olduğunu bildiğim halde, ötekini tercih ederim. doktorlar hastanelerde yaşayıp diğer ölümlülere hiçbir zaman karışmamalılar. sizin cedleriniz büyücü ve hekimler bunu bilirlerdi. ben ameliyat olurken insanüstü şeylere inanmak isterim. hiçbir doktor kardeşini ameliyat etmek istemez.

bazı insanlar niçin biraz daha akıllandıkları zaman ölüveriyorlar?

bütün kabahatimiz, düşünmek yeteneğimizin olmasında. eğer yalnızca yiyip içip yatmayı düşünseydik bunların hiçbiri başımıza gelmezdi.

1933'te berlin'de avukat arensen: "aşkta mucizeye inanmayan adam mahvolmuştur." demişti. iki hafta sonra sevgilisi onu ele vermiş ve ölüm kampına yollanmıştı.

bir zaman geliyor ki insan artık kaçmaktan bıkıyor.

bir kadından ayrılmanın en basit çaresi, ara sıra onunla beraber yatmaktır. yoksa hayal işe karışır.

bazen hiçbir şeyin önemi olmuyor. vücutta kanser olunca birçok şey önemsiz görünüyor.

bu sınıf halk, burjuvazi, her asırda aynıydı. fakat hararetin ne demek olduğunu ve çürüğün semptomlarını biliyordu. ufak maceralar; zayıflığın hoşgörürlüğü, küstah alaylar; gizlenmemiş zeka; nükte için nükte yapmalar, yorgun bir kan, parlaklığını alayla, oburlukla, cilalanmış bir fatalizm ve yorgun bir neticesizlikle kaybetmiş insanlar.. dünya bu sınıfın insanları tarafından kurtarılamaz.

insanın unutma kabiliyetinin ne kadar derin olduğunu bilemezsin. bu büyük bir lütuf olmakla beraber büyük bir felakettir de.

hayır, dostluk formülünü ortaya atma. ölmüş hisler üzerinde zerzevat bahçesi yetiştiremeyiz. ufak tefek şeyler olsa bile aşk, dostlukla karıştırılıp bayağılaştırılmamalıdır.

altmışında aşk kovalayan, ötekiler işaretli kâğıtlarla oynadıkları halde kazanacağını ümit eden bir budaladır. iyi bir orospu insanın kafasını dinlendirir.

gülünç olabilmesi için insan hem cesur olmalı hem de kendini bilmemeli.

ne önemi var? orospu veya aziz. insan bunu kendi yapar. sen bunu on altı kadınla anlayamazsın. sakin orospular patronu, aşk, sermayesine karşılık bekleyen bir iş adamı değildir. hayal ise tüllerini açmak için sadece birkaç çiviye ihtiyaç gösterir. bunlar ister altın, ister teneke, ister paslı olsun, fark etmez. nerede yakalanırsa yakalanır. çalılık veya gülistan üzerine ay ışığının perdesi veya inci düşerse binbir gece masallarından bir peri hikâyesi olur.

1.06.2014

ideal öğrenci

erich maria remarque

saat onda büyük ara zili çalıyor. üst sınıfta bir saat dersim vardı. on dört yaşındakiler şimdi önümden paldır küldür geçip serbestliğe kavuşuyorlar. onlara pencereden dikkatle bakıyorum. birkaç saniye içinde büsbütün değişiyorlar, okulun baskısından sıyrılıp yaşlarının tazeliğine ve canlılığına kavuşuyorlar.

önümde, sıralarında otururlarken iç yüzlerini açığa vurmuyorlar; sinsilik ve tutkulu yanları ya da ikiyüzlülükleri ve serkeşlik yönleri ağır basıyor. yedi yıllık eğitim bu hale gelmelerine yetti.

çayırlarından, oyunlarından ve düşlerinden ayrılıp okula ilk geldikleri sıra körpe hayvanlar kadar bozulmamış, doğru ve hiçbir şeyden habersizdiler; aralarında, yaşamanın en basit töreni egemendi henüz. en canlısı ve güçlüsü başa geçiyor ve ötekiler peşinden gidiyordu. ama her haftanın eğitimi onlara yavaş yavaş bir başka yapmacıklı değer ölçüsünü damla damla getiriyordu.

hareketli mizaçların direnmesinde şaşılacak bir şey yoktu. ama onların da boyun eğmesi gerekirdi. çünkü iyi öğrenci örneği bütün okul için bir idealdi. ama ideal dedikleri neydi? dünyadaki bütün iyi öğrencilerin sonu ne olmuştu? okul denilen yüzer evde kısa ve yapay bir hayat sürüyorlar ve sonra ortalama ve başkalarına bağlı önemsiz birer varlık olup çıkıyorlardı.

dünya hep ve sadece kötü öğrenciler tarafından ileriye götürülmüştür.

6.09.2013

dönüş yolu

erich maria remarque

tutunacağı bir şeyler gerekli insana.

her gün sonu belli olmayan bir yaşayış kötü olabilir ama tam otuz yıl her gün hep aynı sınıfa veya büroya gitmek de yaşamak değildir.

yiğitlik, sağduyunun durduğu, sarhoşluğa ve tehlikeyi göze almaya benzer bir şeydir; ama pek az amaca yarar. niçin, ne diye, neden dolayı diye soranlar, kahramanlıktan bir şey anlamazlar.

bölük komutanı ne kadar iyi niyetli olursa olsun, astsubaylar istemezse elinden hiçbir şey gelemeyeceğini her asker bilir. bir bakan da ne denli ileri görüşlü olursa olsun, geri kafalı bir müsteşarlar topluluğu karşısında başarısızlığa mahkumdur. bu büro napolyonlarının sırtı yere getirilemez.

konuşmak, mutluluk getirdiği zamanlar güzeldir; sözler kolayca ve canlılıkla ağızdan döküldüğü zaman güzel olur konuşmak. ama felakete uğramış kişilere, sözler gibi sıkıntılı ve yanlış anlaşılabilir şeylerin ne yararı dokunur? daha da berbatlaştırmaktan başka işe yaramazlar.

işlerin geliştiği yerlerde yaşamak isteği de yeşerir.

ayrılma her zaman bir sondur, diye düşünürdüm. bugün şunu da biliyorum: gelişmek de bir ayrılmadır. gelişme de bir yüzüstü bırakıştır. ve son diye bir şey yoktur.

8.04.2013

hayat köprüsü

erich maria remarque

dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.

insanlar daima doğru olan şeyleri yapmazlar; hatta doğrunun ne olduğunu bildikleri zaman bile. bazen hayata bütün güzelliğini, tam yerinde yanlış birtakım kararlar vermek, hatalı bir yoldan yürümek verir.

hayat paradokslardan hoşlanır. tamamen güvende olduğumuzu hissettiğimiz an, daima en gülünç olduğumuz ve ayağımızın sürçmek üzere olduğu andır. öte yandan, artık kaybolduğumuzu zannettiğimiz anda da hayat bütün nimetlerini üzerimize bir sağanak gibi yağdırır.

her şey şu veya bu açıdan bakıldığı zaman biraz gülünçtür.

bir kadının üzerine düşen erkek onu daima kaybeder; buna karşın kadınları dudaklarında bir tebessümle başlarını alıp gitmeye bırakan erkekler de kadınların kalbini daima çalarlar.

insan ne yapsa boşuna. ölümü bir süre için unutuyorsunuz, sonra hiç beklemediğiniz bir anda onu hatırlatan bir şeyle burun buruna geliveriyorsunuz.

insan sağlıklı iken etrafını hor görmek çok kolaydır.

insanın kendisini hayvanlardan üstün kıldığına inandığı her şey, daha kişisel, daha karışık sevinçler, daha derin bilgiler, daha korkunç zulümler, merhamet duyma yeteneği, hatta insanın kafasında yaşattığı tanrı düşüncesi bile hayvanların bilmediği varsayılan bir tek bilginin ürünüdür: er veya geç öleceğini bilmenin ürünü.

insanın mükemmelen yapamadığı şey tehlikelerle doludur. mükemmelen yapıyorsa daha da tehlikelidir. zira o zaman pervasız hareket eder.

aşkta hiçbir zaman affedilecek bir şey yoktur.

hayatta en arzuya şayan olan şey insanın kendi ölümünü bizzat seçebilmesidir. çünkü o zaman hayat insanı pis bir sıçanı gebertir gibi öldüremez; insanı hazır bulunmadığı bir zamanda boğazını sıkarak, nefesini keserek yok edemez.

her şeyden hoşlanan bir kadın kadar tehlikeli bir varlık yoktur. bir erkek ne yapmalı ki o kadın sadece kendisinden hoşlansın.

minicik bir şapkanın insana verebileceği huzurun derinliğini ancak bir kadın bilebilir.

zavallı kızlar, kısa ve ateşli bir flört döneminden sonra evlendikleri erkeğin kendilerini izvidaç sisteminin orta çağlardan kalma zulmet dolu zindanlarına hapsedeceğinden habersiz nikahlanırlar.

aşkın tam karşıtı ölümdür. ve aşk bize ölümü kısa bir zaman için de olsa unutturan acı bir büyüdür. işte onun için değil midir ki, zaten ölüm hakkında bir şeycikler olsun bilen biri aynı zamanda aşka dair de bazı şeyler bilir.

idam edilmek üzere olan bir mahkum için bir saatlik bir zaman, başka insanlar için elli yıllık bir ömürden daha değerlidir.

uzun bir maziden başka nedir uzun bir ömür?

8.05.2011

insanları seveceksin

erich maria remarque

tam zamanında içilecek bir sigara, dünyanın bütün ideallerinden daha iyidir.

korku ve can sıkıntısı arasında bocalayan bizler, oyalanacak her şey karşı minnettar kalırız.

merhamet; bir acı değil, başkasının felaketi karşısında duyduğumuz gizli bir sevinçtir. kendi başımıza veya bir sevdiğimizin başına gelmediği için sevincimizden aldığımız rahat bir nefestir.

suyun altındaki insan tek bir şey düşünür: yine yukarı çıkabilmek. balıkların ne renkte olduğu umurunda bile değildir.

cesaret, gençliğin en güzel süsüdür.

pek az şeye sahip olmaktansa hiçbir şeyi bulunmamak çok daha iyidir. böyle bir insan hemen her şeyin sahibidir.

insan, kendi aşırılıkları içinde büyüktür. sanatta, aşkta, aptallıklarında ve nefretlerinde, egoizminde ve hatta fedakarlıklarında bu hep böyledir.

dünyadaki insanların en önemli kısmında eksik olan şey orta derecede bir iyilik duygusudur.

insan denilen yaratık koskoca bir mucizedir.

bir kağıt parçasının insan üzerindeki müthiş gücü pek hayrete değer. en eski atalarımız gök gürültüsü ya da şimşekten, kaplandan ve yer sarsıntısından, daha yakın atalarımız da kılıçtan, haydutlardan, vebadan ve tanrıdan titrerdi. bizse ister banknot olsun, isterse pasaport biçiminde olsun kağıt parçalarından titreşiyoruz. neander adamının kama ile, romalının kılıç ile, orta çağ insanının veba ile, fakat bizlerin bir parçacık kağıt parçası ile canımıza okumak kabildir.

sessiz iş görmek, başarıyı yarı yarıya sağlama bağlar.

kararsız bir yüzyılda yaşıyoruz. böyle zamanlarda insan çabuk mahvolup gider; fakat o nisbette de çabuk olgunlaşır.

insan hiçbir yere bağlı olmazsa her yerde tanıdıklara rastlar. ne eşsiz macera!

medeniyetin tarihi, onu yaratanların ıstıraplarıyla yazılmıştır.

18.02.2010

batı cephesinde yeni bir şey yok

erich maria remarque

dünyadaki felaketlerin çoğuna ufak tefek insanların neden olması tuhaftır. böyle insanlar, iri yarılardan çok daha enerjik ve geçimsizdirler. bölük komutanı ufak tefek olan bir yere düşmemeye hep dikkat etmişimdir. çünkü bu gibiler lanetlinin ve eziyetçinin biri oluyorlar.

insan aslında ve her şeyden önce canavar yaratılışlıdır; ancak bundan sonra, ekmek dilimine yağ sürülmesi gibi, üzerine azıcık bir iyilik boyası çekilmiştir. üniforma demek de birisinin ötekine hükmetmesi demektir hep. kötülük, her birinde fazlasıyla hüküm ve kudret bulunmasında. onbaşı ere, teğmen onbaşıya, yüzbaşı da teğmene, çileden çıkarıncaya kadar eziyet eder. bunu bildikleri için de kendilerini hemen bir şeye alıştırırlar.

asker için midesi ve sindirim işi, öteki insanlar için olduğundan daha önemlidir. sözlüğündeki kelimelerin dörtte üçü elinden alınmıştır. gerek aşırı sevinç gerekse derin öfke anlatımı da onda en kuvvetli şeklini alır. bu derece az söz ile ve bu derece açık açık derdini başka bir tarzda anlatmak olanaksızdır.

benim için cephe, korkunç bir kargaşalık, merkezinden daha epeyce uzakta ve sessiz bir yerde bulunulduğu zaman bile insanı ağır ağır fakat fazla karşı koymaya ve kaçmaya olanak bırakmadan kendisine çeken kuvveti duyulan bir yerdir.

fakat topraktan ve havadan -özellikle topraktan- direnci kamçılayan kuvvetler fışkırır. toprak, herkesten daha çok asker için önemlidir. bir asker bedenini toprağa şöyle bastırdığı, ateş korkusu ile yüzü ve her yanı ile kendisini toprağa gömdüğü zaman toprağı tek dostu, kardeşi ve anası bilir; korkusunu ve çığlığını onun sükun ve güven dolu kucağına boşaltır. toprak da bütün bunları bağrına basar ve sonra bir on saniyelik ömrü, bir hayat için yine koyverip yeniden kavrar; hem de bir daha bırakmamak üzere kimi zaman.

bizler gençlik falan değiliz artık. dünyayı fethetmek istediğimiz de yok. kaçan kimseleriz. kendi kendimizden kaçıyoruz. kendi hayatımızdan kaçıyoruz. on sekiz yaşımızda dünyayı ve hayatı sevmeye başlamıştık. sonra da aynı şeylere ateş etmek zorunda kaldık. patlayan ilk öbüsler, kalbimize rastladı. eylemlerle, çabalarla ve ilerleyişlerle ilgimizi kestiler. böyle şeylere inanmıyoruz, savaştan başkasına inandığımız yok.

kafatasları olmadan da yaşayan insanlar ve her iki ayağı koptuğu halde koşan askerler görüyoruz. ayak kısmı kopmuş, bacakları üstünde sendeleye sendeleye ilk çukura kadar koşuyorlar. elleri üstünde iki kilometre yol alan bir onbaşı, parça parça olmuş dizini arkası sıra sürüklüyor. bir başkası bacaklarını elleriyle bastıra bastıra ilk sargı yerine kadar gidiyor. ağzı olmayan, çenesinin alt kısmı olmayan, suratı olmayan insanlar görüyoruz. kanı durdurmak için damarını dişleriyle tam iki saat sımsıkı ısıran birine rastlıyoruz. güneş doğuyor. gece oluyor. mermiler ıslık çalıyor. hayat sona eriyor.

askerin hayatta kalması bin bir rastlantıya bağlıdır; asker rastlantıya inanır ve ona güvenir.

sessizlik yayılıyor. konuşuyorum ve konuşmam gerekiyor. böylece konuşuyorum. hem de onunla: "arkadaş, seni öldürmek istememiştim. bu çukura bir daha atlarsan böyle bir şey yapmam; sen de doğru durursan elbette. ama sen bundan önce benim için bir fikir, bir bileşimdin sadece. beynimin içinde yaşayan ve beni bu karara yönelten bir fikirdin. ben bu fikri hançerledim. şimdi ise, senin de tıpkı benim gibi bir insan olduğunu görüyorum. el bombalarını, süngünü ve silahlarını düşünmüştüm. şimdi ise karını, yüzünü ve ortak yanımızı görüyorum; bağışla beni, arkadaş! bizler hep geç fark ederiz. sizlerin de tıpkı bizler gibi zavallı yaratıklar olduğunuzu, sizin analarınızın da tıpkı bizim analarımız gibi korku içinde titreştikleri, hepimizin ölüm karşısında aynı korkuyu duyduğumuz, aynı biçimde öldüğümüz ve aynı acıyı çektiğimiz, bizlere her zaman ve yine ve yine niçin söylenmez? bağışla beni arkadaş! sen benim düşmanım olabilir misin hiç? şu silahlarla üniformaları fırlatıp attık mı, sen benim için bir kardeşten farksız olabilirdin. arkadaşım, al benim yirmi yıllık ömrümü de kalk haydi! istersen daha fazlasını da al. bu ömrü bundan böyle ne yapacağım, ben de bilmiyorum."

geçmişin hiçbir şeyine değer verildiği yok. kültür ve yetişme düzeyini meydana getiren ayrımlar hemen hemen silindi ve sanki tanınmaz oldular. herhangi bir durumdan yararlanmak için bazı bazı işe yaramıyor değiller ama, tutukluklara neden olmak gibi sakıncalar da var. eskiden çeşitli memleketlerin madeni paralarıymış gibiyiz. sonra da bunlar eritilip hepsi aynı biçimde basılmışlar sanki. aralarındaki ayrımları seçmek için malzemeyi iyiden iyiye incelemek gerekiyor. çünkü bizler her şeyden önce askeriz ve ancak bundan sonradır ki, garip ve sıkılgan kişileriz. ortada büyük bir kardeşlik ve halk türkülerinin arkadaşlık havası esiyor. cezaya çarpılmışların karşılıklı bağlılık duygusu ile ölüme mahkumların umutsuzca dayanışması, garip bir surette, birleşik hayatın bir parçası oluyor.

geceleri bir rüyadan uyanıp da kabaran dalgalar halinde yaklaşan yüzlerin büyüsüne alet olarak kendimizi bırakınca bizleri karanlıktan ayıran sınırın ne kadar da ipince olduğunu dehşetle hissediyoruz. bizler küçük küçük alevleriz. titreye titreye yanan ve bazı bazı suya batıp hemen sönecekmiş gibi olan biz alevcikleri, içinde bulunduğumuz bu çözülüş ve anlamsızlık tufanına karşı şöylesine koruyan duvarlar ne de ince! sonra da, boğuşmanın boğuk uğultusu bizleri çembere alan bir halka oluyor ve içimize kapanıp gözlerimizi aça aça, durmadan geceye bakıyoruz.

1918 yılının ekim ayında vurulup öldü. o gün bütün cephe öylesine sakin ve sessizdi ki, ordu tebliği: "batı cephesinde kayda değer bir şey yok" demekle yetindi. yüzüstü kapaklanmıştı ve yerde uyuyor gibi uzanmıştı. çevirdikleri zaman, fazla acı çekmemiş olduğunu gördüler. yüzünün öyle sakin bir anlatımı vardı ki, bu sonuçtan neredeyse memnun kaldığı sanılırdı.

1.12.2009

cephede

erich maria remarque

bizim kentin arkasındaki çayırların arasından akan bir küçük dere kıyısında bir sıra koca kavak vardı. ta uzaklardan görülür. sadece bir kıyıda oldukları halde oranın adı kavaklı geziydi. daha çocukluğumuzda onlara karşı düşkünlüğümüz vardı. nedenini bilmediğimiz halde bizi kendilerine çekerlerdi. bütün günlerimizi onların yanında geçirir ve usul usul hışırdayışlarını dinlerdik. kavakların altında ve derenin kıyısında oturup ayaklarımızı aceleci dalgacıklara bırakırdık. suyun tertemiz kokusu ve kavaklarda dolaşan rüzgarın uyumu hayalimizi hükmü altına alırdı. orasını öyle severdik ki, şu anda anısı bile yüreğimi oynattı.

gözümün önünde canlanan bütün anıların iki özelliği olması pek garip. daima aşırı sakin oluyorlar. hem gerçekten bu derece sakin olmasalar bile o etkiyi yapıyorlar ve en kuvvetli yanları da bu.

bu sessiz hayaller, ağızlarını açıp tek kelime söylemeden benimle konuşuyorlar; bakışları ve davranışlarıyla konuşuyorlar. ama bu susuşları öylesine dokunaklı ki, bedenimin yayılıp dağılacakmış gibi olduğu bu eriyiş ve gevşeyiş halinde mahvolmamak için, üniformanın kollarına ve silahıma dokunmak zorunda kalıyorum.

bize bu derece sessiz görünmeleri, sessizliğin bizler için akıl almaz bir şey olmasından. cephede sessizlik nedir bilinmez ve cephenin baskısı öyle uzaklara yetişir ki, hiçbir zaman kurtulamayız. cephe gerisinde bulunan depolarda ve dinlenme kamplarında bile ateşin boğuk gümbürtüsü ve uğultusu her zaman kulaklarımızdadır. cepheyi duymayacak kadar uzaklara hiçbir zaman gidilmez. ama bugünlerde artık çekilmez bir hal aldı.

geçmişle ilgili anıların istekten çok hüzün uyandırmasının asıl nedeni de bu sessizlik, açıklanamayan bu sonsuz keder hali. bir zamanlar vardılar ama şimdi geri gelmiyorlar, geçip gittiler. bizler için bir daha geri gelmeyecek bambaşka bir alem; onlar, kışla avlularındayken kafa tutar ve yabanıl istekler uyandırırlardı içimizde. o zamanlar henüz bizlerden kopmamışlardı. ayrı bulunduğumuz zamanlarda bile onlar bizimdi ve bizler onlardık. şafak kızıllığı ile ormanın kara gölgesi arasında talime giderken söylediğimiz asker türkülerinde onlar yükselirdi; içimizden gelen güçlü bir anıydı.

ama burada, şu çukurlarda, elimizden kaçıp gitti; içimizden yükseldiği yok artık. bizler öldük ve o, ta ufukta. bu hayalden, başımıza gelen bu gizemli yansıdan hem korkuyoruz hem de hiç umut olmadan seviyoruz. o da kuvvetli, bizim isteğimiz de kuvvetli ama elde edilmesi olanaksız; bunun böyle olduğunu da biliyoruz. general olmayı ummak kadar boş ve umutsuz.

hem onu, gençliğimizin o güzel günlerini bize yine verseler ne yapacağımızı pek bilmezdik. ondan bize gelen hoş ve gizli kuvvetler bir daha karşı koyamazlar. onların içlerinde olur, onlarla sarmaş dolaş olurduk, birbirimizi hatırlar, onları sever ve onları görmekten heyecanlanırdık. ama bu hal, ölü bir arkadaşın fotoğrafı karşısında düşünceye dalmamızdan farklı olmazdı. çizgiler o çizgilerdir, yüz o yüzdür ve birlikte günlerimiz, anımızda yalancı bir hayata kavuşacaktır; ama bunlar, o değildir.

onunla eskisi gibi bağlı olmayacağız artık. onun güzel ve hoş yanını kavramamız değil, varlığımızın, bizi çeviren ve ana babalarımızın dünyasını bize daima biraz anlaşılmaz gösteren olay ve sorunlarıyla ortak bağlar, bizi çekiyor. çünkü bizler ona karşı hemen daima düşüncesizce kendimizi vermiştik; en küçük bir şey bile bizi daima sonsuzluk yolunda bulurdu. bu belki de bizim gençliğin bir ayrıcalığıydı. henüz ne bir nüfuz sahası biliyorduk ne de hiçbir yerde bir şeyden vazgeçiyorduk. kanımızdaki bekleyiş günlerimizin geçişi ile bizleri birleştiriyordu. bugün gençlik günlerimize yine dönmüş olsaydık sadece birer gezer gibi dolaşırdık. gerçekler bizi yakıp kül etti, farkları bir tüccar kadar ve zorunlulukları bir kasap kadar biliyoruz. tasasız değiliz artık. müthiş boş veriyoruz; anılarımızın aleminde olurduk belki; ama yaşar mıydık?

bırakılmış çocuklar gibiyiz; ama yaşlı başlılar kadar deneyimimiz var. kaba saba, kederli ve yalnızız; bizler mahvolduk.

27.02.2009

uzun lafın kısası

j.p. donleavy: eldeki bir çift iyi taşak, çalılıktaki bir çük kadar iyidir.

juvenalis: yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.

ayşegül devecioğlu: savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok; o her şeyi öğretir.

m. bilgin saydam: insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.

george sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.

laurence sterne: gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.

remarque: dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.

ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.

michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.

soti triantafyllou: hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.

viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

30.09.2008

uzun lafın kısası

adalet ağaoğlu:
 aşkın düğünü, kendisidir.

edward evans-pritchard: din; korkunun, kuşkunun, girişim yokluğunun, bilgisizliğin ve ilkel insanın deneyim eksikliğinin bir ürünüdür.

emma goldman: büyük çoğunluk hiçbir şeye sahip değilken bir avuç azınlığın her şeye sahip olması suçtur.

ingrid noll: eften püftendir, eften püften insan elinden çıkanlar.

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz; gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir, o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

remarque: hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

friedrich engels: gelecek dünya savaşı, dünya yüzeyinden yalnız gerici sınıfları ve hükümdar soylarını değil, bütün gerici halkları da silecektir.

stefan zweig: bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

victor hugo: çocuğunu kaybeden bir anne için yaşanan her yeni gün ilk gün gibidir. bu acı hiç yaşlanmaz. yas giysileri yıpranıp ağarsa da yürek hep karanlıkta kalır.

gogol: baylar, bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir.

chamfort: toplum, çevre, salonlar, dünya denilen şey, sefil bir tiyatro oyunudur; ilgi çekmeyen, yalnızca makineler, kostümler ve dekorlar sayesinde biraz tutunan, kötü bir operadır.

4.01.2008

öğretmen

erich maria remarque

sabah oluyor. sınıfıma gidiyorum. ellerini kavuşturmuş küçükler sıralarına oturmuşlar. iri iri gözlerinde çocukluk yıllarının o ürkek şaşkınlığı henüz duruyor. bana öyle güvenle ve inanarak bakıyorlar ki! kalbim tıkanacakmış gibi oluyor birden.

sıfırı tüketmiş yüz binden bir tanesi olan ben, bütün inançlarını ve hemen bütün güçlerini savaşın parçaladığı yüz binden biri olan ben, burada sizlerin önünde dikiliyor ve sizlerin hayata benden çok daha bağlı, benden çok daha canlı olduğunuzu görüyorum. burada sizlerin önünde duruyorum. sizlere öğretmenlik ve yol göstericilik yapmam gerekiyor.

ne öğreteyim sizlere? yirmi yaşında içinizin boşalıp kavruk kalacağınızı, gelişmenizin en verimli çağında mahvolacağınızı ve acımasızca sıra malı olmaya zorlanacağınızı mı söyleyeyim?

insanlar tanrı ve insanlık adına zehirli gaz, demir, barut ve ateşle birbirlerini boğazladıkça bütün öğrenim ve kültürün, bütün bilimlerin acı bir alaydan başka bir şey olmadığını mı anlatayım? sizlere, bütün bu korkunç yıllarda temiz kalmış küçük yaratıklara ne öğretebilirim ben?

ben sizlere ne öğretebilirim? el bombasının nasıl yakalanıp çekileceğini ve insanlara nasıl fırlatılacağını mı öğreteyim? bir insanın nasıl süngüleneceğini mi, kürekle nasıl ikiye bölüneceğini mi göstereyim? soluk alan göğüs, hayat taşan bir akciğer ve bir kalp gibi esrarlı mucizelere karşı bir namlunun nasıl doğrultulacağını mı anlatayım? yoksa tetanosla nasıl kazık gibi olunacağını, parçalanmış bir bel kemiğinin ya da kafatasının ne hal alacağını mı anlatayım? çevreye saçılan bir beynin, parçalanan kemiklerin ve dışarıya fırlayan bağırsakların görünüşünü mü anlatmalıyım sizlere? yoksa karnından vurulanın nasıl inlediğini, ciğerden kurşun yiyenin nasıl da hırıltılı sesler çıkardığını ve başından yara alanın nasıl ıslık çalar gibi haykırdığını mı canlandırayım? daha başka şeyler bilmiyorum. daha fazlasını öğrenemedim.

yoksa sizleri şu karşıdaki yeşilli grili haritanın önüne götürüp elimi üzerinde dolaştırarak "sevgi işte burada boğazlandı" mı demeliyim? ellerinizde tuttuğunuz şu kitapların tertemiz yüreklerinizi bir cümleler kargaşalığına ve sahte bilgiler engeline doğru çekecek tuzaklar olduğunu mu söylemeliyim?

önünüzde duran lekeli ve suçlu insanın size şöyle yalvarması gerekiyor: olduğunuz gibi kalın ve çocukluğun sıcacık ışığını nefret alevcikleriyle bozmayın. alınlarınızın çevresinde tertemiz oluşun soluğu dolaşıyor. ben bu halimle sizlere ne öğretebilirim ki? benim ardımda geçmişin kanlı gölgeleri var hala. bu durumda ben aranıza katılmayı nasıl göze alabilirim?

bütün içerimin katılaştığını, taş kesilip sonra da küçük küçük parçalara ayrılacakmış gibi olduğunu sanıyorum. ağır ağır sandalyeye bırakıyorum kendimi ve burada daha fazla kalamayacağımı kavrıyorum. kendimi biraz olsun toplamaya çalışıyorum; ama beceremiyorum. hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelen bir zaman sonra biraz açılıyorum. ayağa kalkıyorum ve güçlükle:

"çocuklar!" diyorum, "evlerinize gidin. bugün okul yok."