alphonse daudet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alphonse daudet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.01.2020

pazartesi hikâyeleri

alphonse daudet

bir ulus tutsaklığa düştüğünde, diline sahip oldukça, zindanının anahtarı kendi elinde demektir.

sözcükler her zaman bildirdikleri şeylerden çok daha şiirseldir.

parisli devrime bayılır ve hiçbir şey onu bu zevkten yoksun edemez. can çıkar, huy çıkmaz. ne yaparsınız? asıl hoşumuza giden şey, politikanın gürültü patırtısıdır: işliklerin kapanması, toplanmalar, başıboş dolaşmalar, sonra ne olduğunu benim de bilmediğim bir şeyler.

parislilerde merak, her şeyden üstündür.

bu, yazarın asla bıkmayacağı bir mutluluktur: yapıtının ilk kopyasını açmak, onu artık, hep biraz belirsiz bulunduğu beynin o büyük kaynaşmasında değil de kitapta, kabartma halinde görmek, ne hoş bir izlenimdir! gençlikte bu, insanın gözlerini kamaştırır. başına güneş vurmuş gibi harfler, mavi, sarı aylalarla yansır. daha sonraları, bu yaratıcı sevincine biraz da üzünç, söylemek istenen sözleri söylememiş olmak yazıklanması karışır. içimizde yaşattığımız yapıt, bize hep ortaya koyduğumuz yapıttan daha güzel gelir. kafadan kalkıp ele varan bu akışta, neler neler yiter gider! kitabın özü, düşlemin derinliklerinde görülecek olursa, akdeniz'in suları içinde, yüzen küçük ayrımlar gibi dolaşan o güzel deniz analarına benzer ki, kumsala düştüler mi, birazcık sudan, yelin anında kuruttuğu rengi gitmiş birkaç damladan başka bir şey değildir.

9.03.2019

theo'ya mektuplar

vincent van gogh

duygu birliğinin yeniden doğduğu yerde yaşam yeniden başlar.

yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.

kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var. hiç durmadan okumak, öğrenmek, kendi kendimi yetiştirmek peynir ekmek kadar kesin bir gereksinim benim için.

insan okumayı öğrenmek zorunda; tıpkı görmeyi, yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu gibi.

"her devinimde bir yarar vardır."

"dünya ve dünyanın ihtirasları geçicidir." (incil)

aydınlığı, özgürlüğü ara. yaşamın kötülükleri üstüne fazla derinden kafa yorma.

"ben dünyanın ışığıyım. beni izleyen kişi karanlıklarda yürümeyecek, yaşam ışığına kavuşacaktır." (incil)

theo van gogh: bazen yaşamın içinden nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

ilkbahar, taze, körpe yeşil mısır yaprakları ve pembe elma çiçekleridir.
güz, sarı yapraklarla menekşemsi tonların birbirine karşıtlığıdır.
kış, beyaz kar üstüne çizilmiş siyah siluetlerdir.

"kışları soğuktan çektiğim acıyı ancak kış mısırları çekebilir."

thomas carlyle: hayatta yapacağı işi bulmuş olan kişi tanrı'nın inayetine kavuşmuştur.

gelecek her zaman insanın beklediğinden değişiktir, onun için hiçbir zaman emin olamazsın hiçbir şeyden.

"bir işin iyi yapılmasını istiyorsan kendin yapacaksın." (ingiliz deyişi)

ne kadar çok etkinlik gösterirsek o kadar iyi. başarısız bir şey yapmayı, boş oturup hiçbir iş yapmamaya yeğlerim.

"doğru olan ne varsa, dürüst olan ne varsa, haklı olan ne varsa, saf olan ne varsa, güzel olan ne varsa ve erdem varsa ve övgü varsa, bunlar üstünde düşün." (incil)

beşikteki bir çocuğun gözlerinde, onu uzun süre seyredersen eğer, sonsuzluğu görürsün.

alphonse daudet: üne ulaşmak, keyifle puro içerken, puronun yanan ucunu ağzınıza sokmak gibi bir şeydir.

dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem, kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçlarıdır gibi geliyor bana. vapur, otobüs, tren türünden yeryüzü ulaşım araçları gibi. yaşlılık yüzünden sessizce ölmek, oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey.

şimdi yatacağım artık, saat çok geç oldu. sana iyi geceler ve iyi şanslar diliyorum. ellerini sıkarım. vincent.

13.01.2018

değirmenimden mektuplar

alphonse daudet

geceyi açıkta geçirmişseniz bilirsiniz ki, herkesin uyuduğu saatlerde, yalnızlığın ve sessizliğin içinden esrarlı bir âlem uyanır.

saat üçü çalıyor. bu, bütün ihtiyarların uyandığı saattir.

o zaman kaynaklar daha tiz perdeden şarkı söyler, göllerde küçücük alevler yanar. dağın bütün hayaletleri serbestçe gidip gelir, sanki dalların uzadığı, otun yerden bittiği duyuluyormuş gibi, havada sürtünmeler, fark edilmeyen gürültüler olur. gündüz, canlıların âlemidir; ama gece, eşyanın cümbüşü.. eğer alışık değilseniz, bu sizi korkutur.

nefretin aşkı öldürememesi garip şey.

ruhun bu nefis sarhoşluğunu siz de bilirsiniz, değil mi? artık insan ne düşünür, ne de hülyaya dalar. bütün benliğiniz sizden uzaklaşır, uçup gider, dağılır. insan, kâh denize doğru dalan bir mani, kâh güneşte iki dalga arasında yüzen köpük olur. an gelir, şu uzaklaşan vapurun beyaz dumanı, şu küçük geminin kırmızı yelkeni, şu su kabarcığı, şu sis yumağı, velhasıl kendinden başka her şey olur.

her şeyin yolunda gitmesi için intizam şarttır.

işte, madam, altın beyinli adam masalı. peri masallarına benzemesine rağmen, bu masal, başından sonuna kadar hakikattir. bu dünyada beyinlerini harcayarak yaşamaya mahkum öyle zavallılar vardır ki, en küçük ihtiyaçlarım bile. özlerinin ve iliklerinin o halis altınıyla öderler. bu, onların günlük ıstırabıdır. sonra bir gün, ıstırap çekmekten de bıkıp usanınca..

şevketliler, ağladıklarını kimseye göstermek istemezler.

bizim cenubun o güzel kış günlerinde, birkaç ılgın kökünün tüte tüte yandığı büyük ocağın yanında, tek başıma kalmayı pek severim. mistral veya tremontane esince kapı sarsılır, kamışlar inler. bütün bu sarsıntılar, etrafımdaki tabiatın o büyük deprenişinden küçücük bir aksi sedadır.

muazzam bir cereyanın kamçıladığı kış güneşi, dağılır, ışıklarını toplar, yayar. masmavi gökyüzünün altında büyük gölgeler koşuşur. ışık, kesik kesik gelir, gürültüler de öyle. sürülerin birdenbire duyulan çıngırak sesleri, bir anda rüzgâra karışır ve unutulur. daha sonra, sarsılan kapının altından, bir nakarat güzelliği ile tekrar gelir. zamanın en nefis saati, akşamın alacakaranlığında, avcıların dönüşünden biraz evvel başlar. artık rüzgâr sakinleşmiştir. bir an dışarıya çıkarım. büyük ve kıpkızıl güneş, alevler içinde, fakat hararetsiz, rahat rahat batar.

ortalık kararır ve gece, inerken nemli ve siyah kanadıyla size sürünür. ta ötede bir tüfek patlar ve namludan çıkan ateş, etrafındaki karaltıyla rengi bir kat daha kızaran bir yıldız parıltısıyla, yeri yalayarak geçip gider. aydınlığın tutunduğu yerlerde, hayat telaş içindedir. uzun bir ördek üçgeni, sanki yere konacakmış gibi alçaktan uçar. fakat lambası yanan kulübeyi görünce birdenbire uzaklaşır.

kafilenin başındaki ördek boynunu doğrultur ve yükselir. bütün arkasındakiler de acı acı bağırışarak daha yükseklere fırlarlar. çok geçmeden, yağmur sesini andıran sürekli bir tepinme, hızlı hızlı kulübeye doğru yaklaşır. çobanların çağırdığı, karmakarışık seğirtişleri ve ulumaları duyulan köpeklerin sıkıştırdığı binlerce koyun, ürkek ve serkeş, ağıllara doğru koşuşur. bu kıvır kıvır yün ve meleme girdabı, beni de kapar ve içine alır. bu coşkun denizde, çobanları, gölgeleri ile birlikte, sıçrayan dalgalar türüyor gibidir. sürülerin ardından, tanıdık ayak sesleri, neşeli konuşmalar gelir. kulübe dolar, canlanır, şenlenir. asma dalları alev alev yanar. herkes, ne kadar bitkinse o kadar candan kahkaha atar. tüfekler bir köşede, kocaman çizmeler karmakarışık atılmış, av çantaları boşalmış ve yanısıra, hepsi de kana bulanmış kızıl, altın sarısı, yeşil, gümüşü tüy yumakları. herkeste hayırlı bir yorgunluğun sersemliği vardır. sofra kurulmuştur. nefis bir yılan balığı çorbasının dumanları savrulunca herkes susar. kuvvetli iştahların bu derin sessizliğini, yalnız kapının önünde, çanaklarının içindekini yoklaya yoklaya yalayıp yutan köpeklerin vahşi hırıltıları bozar.