yaratıcılık stereotipik, geleneksel, rutin davranma biçiminin antitezidir. yeni olan nesne ve fikirlerin kaynağıdır. bu açıdan psikopatolojik süreç de birçok örnek sunar. yaratıcılığa giden süreçte yoğun bir anksiyete, gerek yaratıcılığa zorlayan koşulların, gerekse sürecin kendisinin yarattığı bir anksiyetedir. aynı şey psikopatolojik süreç için de geçerlidir. çünkü her ikisi de nihai olarak bir uyumu hedefleyerek eski bir durumdan yeni bir duruma dezintegrasyon şeklinde bir devinimdir. ancak biri regresyon, öteki progresyondur. yaratıcılık esnasında doğan bazı fikir ve imajlar çok yoğundur, kalıcıdır, bireyin tüm benliğini kaplar. her an dünyasına çıkagelebilir. aynı şey öteki için de geçerlidir. yine tanımlanamazlığı, yaşayan kişi için de yepyeni olması, zıtların birlikteliği, zaman kavramının yok oluşu anlamında da benzerlikler vardır. her iki durumda da kavramlar yoğunlaşabilir, bir araya gelir, aralarında beklenmedik ilişkiler kurulur, anlamlar değişir ve kayar. hem yaratıcılar, hem de psikotikler toplumsal yaşantı açısından marjinaldirler. ancak biri, kişisel yaşantısını toplumsal ve genel kılarken, öteki toplumsal yaşantısını kişisel ve özel kılar. her iki durumda da ego çözülme tehdidi altındadır. delilik, egosu tehlike altında olan bireyin kendi sorununa karşı savunmasıyken, ötekisi bireyin toplumsallaştırdığı sorununa karşı savunmasıdır. sonuç olarak her ikisi de bir yaşantıdır, gerçekliğe karşı afektik bir tavırdır. psikopatolojik süreçle karşılanan gereksinim bireyseldir ve ortaya çıkan ürünün toplumsal değeri kuşkuludur. sonuç olarak temel ayrım, kişiyi yaratıcılığa iten toplumsal talebin, toplumsal olarak tanınır bir ürünle sonuçlanmasına yol açacak tarzda bireyde içselleştirilmesiyle açığa çıkar. ürün bir sistem oluşturur, parçaların hiyerarşik bütünlüğü söz konusudur, tutarlılık vardır. ortaklaşa hissedilen veya düşünülen ilkelerde ifadesini bulan iç bağıntılılık, yaratıcının ürününde daima vardır.
m. bilgin saydam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
m. bilgin saydam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13.10.2014
yaratıcılık
m. bilgin saydam
yaratıcılık stereotipik, geleneksel, rutin davranma biçiminin antitezidir. yeni olan nesne ve fikirlerin kaynağıdır. bu açıdan psikopatolojik süreç de birçok örnek sunar. yaratıcılığa giden süreçte yoğun bir anksiyete, gerek yaratıcılığa zorlayan koşulların, gerekse sürecin kendisinin yarattığı bir anksiyetedir. aynı şey psikopatolojik süreç için de geçerlidir. çünkü her ikisi de nihai olarak bir uyumu hedefleyerek eski bir durumdan yeni bir duruma dezintegrasyon şeklinde bir devinimdir. ancak biri regresyon, öteki progresyondur. yaratıcılık esnasında doğan bazı fikir ve imajlar çok yoğundur, kalıcıdır, bireyin tüm benliğini kaplar. her an dünyasına çıkagelebilir. aynı şey öteki için de geçerlidir. yine tanımlanamazlığı, yaşayan kişi için de yepyeni olması, zıtların birlikteliği, zaman kavramının yok oluşu anlamında da benzerlikler vardır. her iki durumda da kavramlar yoğunlaşabilir, bir araya gelir, aralarında beklenmedik ilişkiler kurulur, anlamlar değişir ve kayar. hem yaratıcılar, hem de psikotikler toplumsal yaşantı açısından marjinaldirler. ancak biri, kişisel yaşantısını toplumsal ve genel kılarken, öteki toplumsal yaşantısını kişisel ve özel kılar. her iki durumda da ego çözülme tehdidi altındadır. delilik, egosu tehlike altında olan bireyin kendi sorununa karşı savunmasıyken, ötekisi bireyin toplumsallaştırdığı sorununa karşı savunmasıdır. sonuç olarak her ikisi de bir yaşantıdır, gerçekliğe karşı afektik bir tavırdır. psikopatolojik süreçle karşılanan gereksinim bireyseldir ve ortaya çıkan ürünün toplumsal değeri kuşkuludur. sonuç olarak temel ayrım, kişiyi yaratıcılığa iten toplumsal talebin, toplumsal olarak tanınır bir ürünle sonuçlanmasına yol açacak tarzda bireyde içselleştirilmesiyle açığa çıkar. ürün bir sistem oluşturur, parçaların hiyerarşik bütünlüğü söz konusudur, tutarlılık vardır. ortaklaşa hissedilen veya düşünülen ilkelerde ifadesini bulan iç bağıntılılık, yaratıcının ürününde daima vardır.
yaratıcılık stereotipik, geleneksel, rutin davranma biçiminin antitezidir. yeni olan nesne ve fikirlerin kaynağıdır. bu açıdan psikopatolojik süreç de birçok örnek sunar. yaratıcılığa giden süreçte yoğun bir anksiyete, gerek yaratıcılığa zorlayan koşulların, gerekse sürecin kendisinin yarattığı bir anksiyetedir. aynı şey psikopatolojik süreç için de geçerlidir. çünkü her ikisi de nihai olarak bir uyumu hedefleyerek eski bir durumdan yeni bir duruma dezintegrasyon şeklinde bir devinimdir. ancak biri regresyon, öteki progresyondur. yaratıcılık esnasında doğan bazı fikir ve imajlar çok yoğundur, kalıcıdır, bireyin tüm benliğini kaplar. her an dünyasına çıkagelebilir. aynı şey öteki için de geçerlidir. yine tanımlanamazlığı, yaşayan kişi için de yepyeni olması, zıtların birlikteliği, zaman kavramının yok oluşu anlamında da benzerlikler vardır. her iki durumda da kavramlar yoğunlaşabilir, bir araya gelir, aralarında beklenmedik ilişkiler kurulur, anlamlar değişir ve kayar. hem yaratıcılar, hem de psikotikler toplumsal yaşantı açısından marjinaldirler. ancak biri, kişisel yaşantısını toplumsal ve genel kılarken, öteki toplumsal yaşantısını kişisel ve özel kılar. her iki durumda da ego çözülme tehdidi altındadır. delilik, egosu tehlike altında olan bireyin kendi sorununa karşı savunmasıyken, ötekisi bireyin toplumsallaştırdığı sorununa karşı savunmasıdır. sonuç olarak her ikisi de bir yaşantıdır, gerçekliğe karşı afektik bir tavırdır. psikopatolojik süreçle karşılanan gereksinim bireyseldir ve ortaya çıkan ürünün toplumsal değeri kuşkuludur. sonuç olarak temel ayrım, kişiyi yaratıcılığa iten toplumsal talebin, toplumsal olarak tanınır bir ürünle sonuçlanmasına yol açacak tarzda bireyde içselleştirilmesiyle açığa çıkar. ürün bir sistem oluşturur, parçaların hiyerarşik bütünlüğü söz konusudur, tutarlılık vardır. ortaklaşa hissedilen veya düşünülen ilkelerde ifadesini bulan iç bağıntılılık, yaratıcının ürününde daima vardır.
27.02.2009
uzun lafın kısası
j.p. donleavy: eldeki bir çift iyi taşak, çalılıktaki bir çük kadar iyidir.
juvenalis: yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.
ayşegül devecioğlu: savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.
enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok; o her şeyi öğretir.
m. bilgin saydam: insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.
george sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.
laurence sterne: gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.
remarque: dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.
ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.
michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.
soti triantafyllou: hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.
viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.
juvenalis: yüksek mevkilerde sağduyuya az rastlanır.
ayşegül devecioğlu: savaşmayı bilmeyen yürek bağışlamayı da bilmez. intikam alacak cesaretin varsa bağışlayacak merhametin de vardır.
enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok; o her şeyi öğretir.
m. bilgin saydam: insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.
george sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.
laurence sterne: gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.
remarque: dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.
ray bradbury: bir caninin görüntüsü karşısında cesetler bile kanar.
michel de castillo: yüzüne tükürüldüğünde, bu tükürüğü küçük bir şişeye koyup şık bir biçimde ambalajlayarak iyi bir fiyata size geri satan adama kapitalist denir.
soti triantafyllou: hiçbir şey kuzey göğündeki bulutsuz bir geceden daha güzel değildir.
viktor emil frankl: insanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.
29.08.2008
deli dumrul'un bilinci
m. bilgin saydam
yaşam, ölüme doğru bir koşudur.
fanatizmin o kendine güvenli, katı örtüsü kaldırıldığında içeride zayıf, ürkek, güvensiz, çelimsiz çocuğu buluruz. bu çocuk kendini var etmek için, üzerine fırlatılan örtünün kendisini var etmesine sığınmaktadır.
yeni'den korkunun belirleyici olduğu dondurucu kültürlerde her türlü yaratıcı sıçrama, dolayısıyla ayrışma, doğrudan sapma/sapkınlık olarak nitelenecek; engelleme ve yaptırımlarla karşı karşıya bırakılacaktır. bu yaklaşım, maslow'un ve neumann'ın, kültürün gelişmeyi engelleyici olduğu, insanlık tarihindeki ilerlemelerin bütün insanlığa ait ürünler değil, dehaların, kültürün dar kalıplarını yırtan sıçramalarının sonucunda gerçekleştiği şeklindeki görüşlerine paraleldir.
başkasının yaşam talebine onay vermemek, aynı zamanda dolaylı bir öldürme isteğini taşır.
dumrul’un başından geçenlerde, kabaca, preoidipal dönemden çıkışın ve oidipal çatışmanın, yansımasını bulduğunu ileri sürebiliriz. dış gerçekliğin güçlü temsilcisi babanın varlığı reddedilmekte, çocuk yengisini tüm dünyaya ilan etmekte ve nesnel dış gerçekliği, öznel iç gerçekliğine itaate zorlamaktadır. preoidipal dönemin bağımlılığı yadsınmakta, her şeyin çocuk-kahramanın denetiminde olduğu ilan edilmektedir. bu kurgusal yenginin balonu, dış gerçekliğin, dolayısıyla, otoritenin gerçek taşıyıcısı babanın ezici ve boyun eğdirici gücüyle karşılaşınca söner. yenilgi çarnaçar kabul edilir. ancak kendisine bir çıkış yolu tanınır: baba otoritesinde simgeleşen eril ilkenin kendisine sunduğu ortak kültürel sisteme dahil olma olasılığı. itaat koşuluyla kendisine yeni bir yaşam sağlanacaktır. preoidipal döneme dönüş yollarının kapanması ise bir ölçüde, annesinin dışında bir eşe bağlanma olanağıyla telafi edilecektir. sonuç, fantezinin (iç gerçekliğin) değil, dış gerçekliğin yengisidir.
su, annenin en güzel olduğu kadar, en ürkütücü özelliklerini de taşır. iyi ve kötüyü bir arada içeren, iki kutuplu bir kavramdır. hem can verici, hem can alıcıdır. hem ölümü (suda batma, kaybolma, boğulma), hem doğumu ve yeniden doğumu (sudan çıkma) simgeler. hem susuzluğu (eksiklik vurgusu) giderici, hem yutucu, boğucudur. hem sıcak, hem soğuktur. hem mutlak gereksinim, hem tehlikedir.
insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.
mutlaklık iddiasındaki her sistem, her şeyi, zıddı gibi görüneni de kapsamak durumundadır.
ibn arabi erkek kül (tüm, bütün) kadın cüz (parça)dır, diyor. daima bütün parçasını sever, esirger, ona özlem duyar. parça da bütünü sever, esirger, onu özler, ona kavuşmak ister. ibn arabi her erkekte bir dişilik, her dişide bir erkeklik görür. her erkekte bir nefs vardır ve nefs dişidir. havva adem’den yaratıldı. o halde aslı itibariyle erkektir; zira erkektendir. dişiliği ise arızidir. havva adem’den dünyaya gelmiştir. o halde adem'de bir tür müenneslik vardır.
yaşam, ölüme doğru bir koşudur.fanatizmin o kendine güvenli, katı örtüsü kaldırıldığında içeride zayıf, ürkek, güvensiz, çelimsiz çocuğu buluruz. bu çocuk kendini var etmek için, üzerine fırlatılan örtünün kendisini var etmesine sığınmaktadır.
yeni'den korkunun belirleyici olduğu dondurucu kültürlerde her türlü yaratıcı sıçrama, dolayısıyla ayrışma, doğrudan sapma/sapkınlık olarak nitelenecek; engelleme ve yaptırımlarla karşı karşıya bırakılacaktır. bu yaklaşım, maslow'un ve neumann'ın, kültürün gelişmeyi engelleyici olduğu, insanlık tarihindeki ilerlemelerin bütün insanlığa ait ürünler değil, dehaların, kültürün dar kalıplarını yırtan sıçramalarının sonucunda gerçekleştiği şeklindeki görüşlerine paraleldir.
başkasının yaşam talebine onay vermemek, aynı zamanda dolaylı bir öldürme isteğini taşır.
dumrul’un başından geçenlerde, kabaca, preoidipal dönemden çıkışın ve oidipal çatışmanın, yansımasını bulduğunu ileri sürebiliriz. dış gerçekliğin güçlü temsilcisi babanın varlığı reddedilmekte, çocuk yengisini tüm dünyaya ilan etmekte ve nesnel dış gerçekliği, öznel iç gerçekliğine itaate zorlamaktadır. preoidipal dönemin bağımlılığı yadsınmakta, her şeyin çocuk-kahramanın denetiminde olduğu ilan edilmektedir. bu kurgusal yenginin balonu, dış gerçekliğin, dolayısıyla, otoritenin gerçek taşıyıcısı babanın ezici ve boyun eğdirici gücüyle karşılaşınca söner. yenilgi çarnaçar kabul edilir. ancak kendisine bir çıkış yolu tanınır: baba otoritesinde simgeleşen eril ilkenin kendisine sunduğu ortak kültürel sisteme dahil olma olasılığı. itaat koşuluyla kendisine yeni bir yaşam sağlanacaktır. preoidipal döneme dönüş yollarının kapanması ise bir ölçüde, annesinin dışında bir eşe bağlanma olanağıyla telafi edilecektir. sonuç, fantezinin (iç gerçekliğin) değil, dış gerçekliğin yengisidir.
su, annenin en güzel olduğu kadar, en ürkütücü özelliklerini de taşır. iyi ve kötüyü bir arada içeren, iki kutuplu bir kavramdır. hem can verici, hem can alıcıdır. hem ölümü (suda batma, kaybolma, boğulma), hem doğumu ve yeniden doğumu (sudan çıkma) simgeler. hem susuzluğu (eksiklik vurgusu) giderici, hem yutucu, boğucudur. hem sıcak, hem soğuktur. hem mutlak gereksinim, hem tehlikedir.
insanlar kendi oluşturdukları, tanımladıkları ve değişik anlamlarla bezedikleri öznel sistemlerinde yaşar, duyar, düşünür ve davranırlar.
mutlaklık iddiasındaki her sistem, her şeyi, zıddı gibi görüneni de kapsamak durumundadır.
ibn arabi erkek kül (tüm, bütün) kadın cüz (parça)dır, diyor. daima bütün parçasını sever, esirger, ona özlem duyar. parça da bütünü sever, esirger, onu özler, ona kavuşmak ister. ibn arabi her erkekte bir dişilik, her dişide bir erkeklik görür. her erkekte bir nefs vardır ve nefs dişidir. havva adem’den yaratıldı. o halde aslı itibariyle erkektir; zira erkektendir. dişiliği ise arızidir. havva adem’den dünyaya gelmiştir. o halde adem'de bir tür müenneslik vardır.
