aslı erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aslı erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17.07.2022

a'dan z'ye

aslı erdoğan

a. öyle sarsılmaz bir doğrulukla konuşur ki, dinleyicileri ikide bir başlarını sallarlar. en az iki semirmiş kavramı dans ettirmeden tek cümle tamamlamaz. bu parlak sözler değil midir atlarla tek boynuzluları birbirinden ayıran? binlerce alıntıyla konuşur ama alıntıları sıralarken ne denli özgürdür? biraz prometheus, biraz sanço panzo'dur.

b. dehasını konuşturduğu alan alay etmektir. hayatta en keyif aldığı iş, ne rastlantı! oradan oraya dişlerini geçireceği bir şeyler bulma umuduyla seğirtir; en nefret ettiğiyse dişlerini geçiremedikleridir. zaten bunlar onun dişlerini hak etmezler. kendini bir kristal kadeh dolusu baldıran zehrine benzetir.

c. kendisi kadar zeki olmadıkları için gizli gizli acır insanlara. ama ne yapalım, eşitlik diye bir şey yoktur; hem onlar da biraz çabalasa artık!

d. en korktuğu şey görülmemektir. başkalarının bakışı olmadan nasıl kendinin farkında olabilir ki?

e. yaşamı bir teknik mesele, geleceği projeler toplamı olarak görür.

f. denize saygı duyar; çünkü onu şiirlerde okumuştur. hayatı, beceriksiz bir yönetmenin elinden çıkma kötü bir film gibi.

g. kendini haksızlığa uğramış, kadri bilinmemiş görür. bunun acısını da güzel ve güçsüz her şeyden; saflıktan, neşeden, coşkudan çıkarır. başkalarının da haksızlığa uğramış oldukları hiç aklına gelmez; özellikle kendisi tarafından uğratılmışlarsa.. evrensel haksızlığın taşıyıcı kolonlarından olduğunun farkında değildir.

ğ. bir virtüöz, bir peygamber, bir general, bir yıldızdır. iyi ki insanlar onu anlamıyor; yoksa kendinden kuşkuya düşerdi.

h. yalnızca iyi kitaplar okur, iyi müzikler dinler. ama okuduklarının ya da dinlediklerinin "iyiliğinden" başka şey görmez, duymaz.

i. bankada kuyruğa girmeyi bir hakaret gibi görüyor. dünya elbet ona borçlu ama borcunu bu kadar eziyet çektirmeden ödeyemez mi?

k. ustadan ustaya, gurudan guruya koşar. yeterince tapıp yeterince yağmaladıktan sonra, üzerine basıp ötekine geçer. (aslında onun da kendi cemaatini kurma vakti gelmedi mi?)

l. "ekmek" yemez; yalnızca avusturya ekmeği ya da karadeniz mısır ekmeği..

m. çoktandır roman okumuyor; okuyanları saf, yazanları cüretkar buluyor. romanlardan "öğreneceği"  bir şey var mı ki?

n. yalnızca az bulunan kitapları okur; mümkünse başka hiç kimsenin okumadığı, anlamadığı.. yüzyıllardır kıyıda köşede kalmış, unutulmuş bu kadar isimle doluyken, kendi çağdaşlarına gönül indirmez. hem onlar fazla ortalıktalar; el sürülmüş, kirli, murdarlar.

o. insanlığı kurtarmak için ateşe atlamaya hazır ama insanlar da o denli umut kırıcı ki! ne diye uymazlar kendileri için dökülen kalıplara!

p. insanların neden bu kadar ağlayıp sızladığını anlayamaz; bu da bir mazeret olmalı. yetmedi mi güçlülerin güçsüzleri sırtında taşıması? o çok güçlü olduğundan "fedakarlık" yapabilir; elbet yalnızca bunun kıymetini bilenlere.. aslında gerçek bir pazarlık ustasıdır.

r. o kadar çok şey bilir ki, artık yalnızca kendi görüşlerini doğrulamak için okur. kentler, kadınlar, doğan her şey onun görüşlerine uyarlanır. uyarlanamayan bir şey varsa, o zaten yoktur.

t. hayatta değer verdiği tek şey, en çok karşı çıkar gibi göründüğüdür: iktidar. ama araçları öyle incelmiş ki, birazcık saygıyı hak etmiyor mu?

v. şaşmaz, yanılmaz bir yargıçtır. bir yönetmeni ilk filminin ilk dakikasından, bir yazarı ilk kitabının ilk cümlesinden anlar, değerlendirir, yazgısını belirler. (hatta kimi durumlarda daha ilk filmini çekmeden ya da ilk cümlesini yazmadan önce..) ya sarsılmaz yargılarına ters düşen bir şey çıkarsa? onu da görmeyiverir.

y. hayattaki tek amacı, "ben demedim mi?" demektir. her türlü yozlaşmadan, ihanetten, alçaklıktan, tükenişten, yitirilmiş mücadeleden müthiş keyif alır; bir kez daha haklı çıkmıştır.

z. başkalarında saptadıklarının tıpatıp kendinde de olduğunu fark etse!

11.11.2019

ada

aslı erdoğan

"ada, bir venüs ülkesi gibi denizden doğdu, her daim güzel köpüklerden." bu cümleyle başlar cabrera infante, ince uzun, mahzun adanın, küba'nın öyküsüne. "denizle körfezin arasında yükselen, mercanadalar ve kumluk kıyı adalarıyla taçlanan, akıntıyla okyanusa bağlanan ada bugün de orada. işte orada.." tarih genellikle galibin yanında pervasızca durur; kızılderililer söz konusuysa kalemle kılıç tam bir işbirliğine girişir. "tarih, işlerini iş edindiği beyaz adam'ın gelişiyle başlar."

elbet beyaz adam'dan çok önce yerliler vardı. kendilerini kaşif ya da fatih diye adlandıranlardan çok önce tainolar, arawaklar, karibler vardı. ispanyolların yeni bilenmiş kılıçlarını denemek için kullandıkları barışçıl arawakların tersine, karibler acımasız, gözüpek, gururluydular. ateşle demirin önünde kaybetmeye yazgılı olduklarını anladıklarında toplu intiharı seçtiler.

bilinen ilk kızılderili-beyaz çatışması, kariblerle kolomb'un adamları arasında, st. croix adası'ndaki oklar körfezi'nde yaşandı. son ferdine dek yok olan bu halktan geriye bütün adalara takılan ad kaldı: karayibler.

kendi abartılı profilini madeni paraların üzerinde seyretmek zorunda kalan kızılderililer denli hüzünlü infante'nin de aktardığı efsane oldukça bilinir. bir kızılderili reisi yakılmak üzeredir. iyilikseverliği, yüce gönüllülüğü dehşetine ağır basan bir papaz yaklaşır yanına. isa'nın yolunu seçmek için son bir fırsat sunmakta, karşılığında cennet vaat etmektedir. şef kırık dökük ispanyolcasıyla sorar: "kimler var cennette? senin gibiler mi?" "elbette" der papaz sevecen bir sesle, "iyi insanlar." şef yakıcı dumanın arasından ağır ağır konuşur: "o zaman cehenneme gideyim, daha iyi."

kölelerin koca koca yüzyıllara yayılan, kuşaktan kuşağa aktarılan trajedileri de suskunluğun, unutuşun karanlığına gömülü. belgeler var elbet; alım satım, zayiat, kaçakları avlama vb. örneğin öldürücü küba tazısı köle avcılığı için üretilmiş. ender durumlarda, adı sanı bilinmeyen efsanevi direniş liderlerinin, isyancıların öyküsü derin mezarlardan seslenmeyi başarır. oysa belki kölelerin gerçek sesini ulaştıran müziktir. tüketilmiş, yağmalanmış, kamçılanmış kölenin toprak zeminli kulübelerde yarattığı müzik.

infante gravürlerden, eski ve kanlı fotoğraflardan, küçük, kişisel, korkunç anılardan, kapkara imgelerden, duvar yazıları ve halk şarkılarından bir küba tarihi kurar. son noktayı hep alaycı ölümün koyduğu sayısız -gerçek- öykü anlatır. söz gelimi havana sokaklarında şafağa karşı dolaşan süt kamyonları. içlerinden biri vardır ki, en ihtiyatlısıdır. farları hep yanar, ağır ağır gider, sapaklarda aksatmadan sinyal verir. karakollardan toplanan muhalifleri taşımaktadır. talihlileri sorgusuz öldürülmüştür, diğerlerini akrabaları teşhiste zorlanır. sekiz-on satırda verilen yaşam öykülerinden biriyse tarak yaparak geçimini sağlayan melez bir şaire ait. en büyük düşünü gerçekleştiren, yani ona uluslararası ün kazandıran şiirini idamından bir gece önce yazar, ki aslında uzun bir duadır bu. 2717 nolu mahkuma gelince.. iki ayrı rejim tarafından hapsedilmiş, açlıktan tükeninceye dek iktidarla tartışmayı sürdüren bir öğrenci hareketi lideridir. devrimciler, karşı devrimciler, isyancılar, savaş kaçakları, generaller, sürgünde karşılaşan işkencecilerle kurbanları, cellatlar, askerler, oğullar ve anneler.

ilk okuyuşta gözden kaçan öykülerden biri aslında çok basit. üç çocuk, esperanza sokağı'nda bir eve saklanır, polisçe yakalanır ve pazar yerinde öldürülür. can alıcı olan, bu üç yarı çıplak, yalınayak çocuğun ev sahibine söyledikleridir: "n'olur, bizi saklayın. zorbalık peşimizde."

onları kovalayanın polis değil de zorbalığın ta kendisi olduğunu kavramaları, somut bir durumdan soyut ve genel bir kavrama ulaşmaları, kişisel bir yazgıdan yola çıkıp insan yazgısının farkına varmaları.. belki de anahtar sözcük "zorbalık". kılıktan kılığa giren, her yüze kolayca yapışan, herkese kendi dilini, kendi yöntemlerini bulaştıran zorbalık. ve zorbalığın bulunduğu her yerde ayrıkotu gibi filizlenen, yalnızca kendi yaşama arzusuyla beslenen, boy atan başkaldırı, direniş, umut.. "ve ada hep orada olacak. hep öyle güzel, hep öyle yeşil, hep öyle ölümsüz, hep öyle sonsuz."

13.09.2016

yürekle

aslı erdoğan

bazı şeyler kendilerinden başka bir şeyle anlatılamazlar. sözcüklere teslim edildiklerinde zaman dışılıklarını yitirir, tarihin bir parçası olurlar. bazı şeyler ancak yürekle kavranır, içi kan dolu bir yürekle.

göz alıcı çiçekler çoğu kez zehirlidir.

neden yazıyoruz? kaybolduğumuz için, sözcüklere güvenmek bir alışkanlığa dönüştüğü için, kendimize ve geçmişe doğrudan bakamayacağımız için, bir zamanlar içimizde olan ama çoktan çekip gitmiş o insanın anısına ağlayabilmek için. hızla uzaklaşan dünyanın peşinden koşmak, bize bıraktığı boşluğu geri vermek için.

dünyayla savaşa kalkışacaksan onun tarafını tutmalısın, kendini değil.

insan, mutlak sessizliğin içinde, yalnızca sözcüklerin tınısını duymak için konuşuyor.

kendini anlatmak için bütün dünyayı anlatman gerekir. anlattıkça seni silen dünyayı. yani kendini anlatmak için bütün dünyayı yitirmen gerekir. 'aşk' bu yitirişin adlarından biri.

nedir ki insan bir aynadan ve yankıdan başka?

3.07.2016

kırmızı pelerinli kent

aslı erdoğan

"yazıya dökülenin dışında kalan tek şey ölümdür." (robert pinget)

yalnızca tek bir şey adına güvenli suları terk eder, kendi köklerimizi keseriz. adem'in, uğruna ölümsüzlüğü teptiği tek şey adına: bilinmeyen.

yeryüzünde yüzeysellik salgın halde ama bu kentte bir din olmuş. şu koca dünyada nereye ayak bastıysam karşıma hep yüzeysellik çıktı; ama burada bir sanata dönüşmüş.

kendini sevmeyi öğren; çünkü başka kimse seni sevmeyecek.

franz kafka: bir noktadan sonra artık geriye dönüş yoktur. işte varılması gereken yer o noktadır.

para bir baston gibidir, insanın dik durmasını sağlar.

erdemlerden de vazgeçilmez şeyler vardır. çaydaki limon gibi, pazar gazetesi ya da italyan mozzarellası gibi.

aritmetiğe indirgenen ölün, kişisel bir trajedi olmaktan çıkar.

cehennemin bir fersah ötesi cennet
cennetin bir adım ötesi cehennem (iran atasözü)

"insanı tanımak için uzaklara gitmek gerekir."

sen ölümümdün
seni tutabildim
her şeyi yitirirken (paul celan)

insanı dehşete düşüren bütün karabasanlar, günü gelince gerçekleşir.

eduardo mallea: her insanın kaderi, ancak o insanın belleğinde var olana benzediği ölçüde kişiseldir.

yalnızlığımız çok fazla can yaktığında, acıyı kaptan kaba aktarıyor, aslında zerre kadar anlam içermeyen hayata ne derinlikler yüklüyoruz!

kamçının öğrettiğini beden hiç unutmaz.

insanın yoluna çıkan bütün cesetler, onu tek bir yerinden, en zayıf yerinden vurur: kendi içindeki cesetten.

jacques derrida: gerçeklik, yanılsama olduğu unutulan yanılsamadır.

kaosun denklemi çok basit aslında. yaşam=yaşam. ölüm=ölüm. oysa hepimiz kendi denklemimizi kurmanın ve dünyayı ona eşdeğer kılmanın peşindeyiz. ne aymazlık!

senin içindekini barındıracak derinlikte hiçbir şey yoktur gerçek dünyada; ama sen de, yaşamın, ölümün ve bütün düşlerinle, gerçeğin korkunç sonsuzluğunda, oylumsuz bir noktadan daha büyük değilsin.

yaşam iki göz kırpması arasında görülen bir düştür. yalnızca bir düş..

4.05.2015

gölge

aslı erdoğan

olgular açık, uyumsuz, kaba. yüksek sesle konuşmaya hevesli. dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. belli belirsiz, saplantılı. kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." hakikat, gölgelerle konuşur.

hedefsiz bir yolculuk bu. yollar, sokaklar, duraklar, nesneler.. keskin gün ışığında çığ gibi eriyen yüz çizgileri, cilalı gülümsemeler, yalanlar.. herkes hoşnut mu kendinden, dünyadan? gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan hoşnut mu gerçekten? yaşama bağlılık dedikleri bu olsa gerek, belki de yalnızca bir alışkanlık ya da refleks. yollar, sokaklar, insan yüzlerinin berisine götüren izler. kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın: bin yaşındaki kökleri, altın parıltılı taşları, ağlayan kayaları, damarları, dehlizleri, karanlık ve anlaşılmaz çağrıları. oysa belki de gerçek öykün tökezlediğin taşta yazılı. eğilip bakmalısın ona, bir aynaya bakar gibi. ancak böyle başlarsın kendi yolculuğuna, dünyanın büyük yollarında. çorak ve ıssız, yabancı topraklarda, hep başkalarına ait topraklarda. yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. vurulmayı göze almadan kimse firar edemez. ama kim bir mahkumdan daha iyi tanıyabilir ki zamanı?

ne yazık ki, klişelere karşı çıkışlar bile kendine ayrılan raflara yerleştirilmiş, klişeleşmiş. neye, ne şekilde, ne kadar muhalif olacağınız, neye el sürüp neye diş geçirebileceğiniz.. o altın diliniz, ne denli altın, ne denli sivri olursa olsun, hangi tanrılara tapıp hangi şeytanları lanetleyeceğini iyi biliyorsa, -isterse bir tek kendi 'cemaatimizinkiler' olsun- uslu çocukluktan kurtulamazsınız.

8.03.2015

öteki

aslı erdoğan

kadınların yalnızca sokakta değil; aile, okul, polis vb. bütün kurumlarda aşağılandığı, bekaret kontrollerinden geçirildiği, medyanın işbirlikçiliğiyle seyirlik, alımlık, tadımlık gibi sunulduğu bir toplumda yaşamaktayız. aynı toplumun, sütten çıkmış ak kaşıkmışçasına, dört katil çocuk hakkında ölüm fetvası vererek kendini aklayabileceğini, içindeki kötülüğü yok edebileceğini sanması ürkütücü. her suç gibi, cinayetin de toplumsal bir boyutu vardır; yaşam koşulları, gelir dağılımı, eğitim ve kültür düzeyiyle yakından bağlantılıdır.

medine öncel, diyarbakır'da, polis baskınında 7. kattan atladı. daha önce işkence görmüştü. son çığlığı, "baba, beni bunlara bırakma!" oldu. 22 yaşındaydı.

öteki'nin tanınmaması, dilsizleştirilmesi, reddedilmesi, nesneleştirilmesi üzerine kurulmuş her ilişki bir tahakküm ilişkisidir ve kaçınılmaz biçimde zulüm içerir. kendini toplumun üzerinde gören, dokunulmaz, sorgulanmaz, kutsal ilan eden devlet, şiddeti tekeline alır, bireylerin ve toplulukların haklarını sistematik biçimde çiğner. bu hakları peşinen reddetmek, taleplere karşı uygulanan şiddeti meşru kılar. yalnızca kendi koşullarında barış istemek, aslında barış istemek değildir. kalıcı bir barış, adil bir barıştır, her şeyden önce. herkes için barış, eşit koşullarda barış.

1982'de türkiye şampiyonu olan milli güreşçi ahmet savran, 5 ay önce evine yapılan baskında, kurtuluş dergisi bulundurduğu için tutuklandı. avukatı en fazla 1 yıl alacağını söylemişti. 17 eylül'deki duruşmada tahliye bekliyordu. cezaevindeki gerginlik nedeniyle duruşmaya gidemedi. 26 eylül'de ulucanlar'da öldürüldü.

kurbanlar bize ne denli az benzerlerse, zulme duyulan tepki de o denli azalır. "ötekileştirme", cinayeti mümkün kıldığı gibi, meşrulaştırır da. "öteki", kirli, suçlu, kötüdür -eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar- "biz" ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmıştır. öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar.. "hakikatle ilgili her sorun, bir iktidar sorununa dönüşür."

sendikacı süleyman yeter, 5 mart'ta yeniden gözaltına alındı. 7 mart'ta can verdi. sırtı, çenesi, bilekleri, en can alıcısı, boynu, yara izleriyle dopdolu. sendikacı yeter, 2 yıl önce aynı şubede gözaltına alınmış, 8 polis hakkında işkence davası açmıştı. bir ay daha yaşasaydı, 8 nisan'daki duruşmada işkencecileri teşhis edecekti. bir ay daha yaşasaydı. polislerse hala görevlerinin başında.

gerçekle ilişkimiz, bizden istendiği gibiyse, yani geçiştirmek, gözlerini kaçırmak üzerine kuruluysa, bize biçilen rolü uysallık ve vakarla oynuyorsak.. "yeter!" çığlığını sürekli erteliyorsak, dilimizin ucuna gelen küfürler ve kahkahalar gibi.. gerçeklik karşısında dilimiz tutulmuş, ansızın daha iyi bir dünyaya fırlatılmaktan başka bir şey düşleyemiyorsak.. "acı" bile denemeyecek bir sızıyla -belki özgürlük sızısı- sırtüstü serilip kalmışsak.. belki de ayağa kalkabilmek için acıyı sırtlamak, mutluluğu hırçınca savunmak gerekiyor. ılımlının, rutinin, aklıselimin tatlı dilli çağrısına başkaldırmak..

çeteleşme devletin ta içindeyse, şiddeti tek varoluş, kendini ifade ediş biçimi olarak gören gençleri engellemek nasıl mümkün olabilir? camus'nün deyişiyle: "ya devletin işlediği suçlar, bireylerinkini fersah fersah aşmışsa?"

2.12.2014

bir delinin güncesi

aslı erdoğan

insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür-görünmez polisler, her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.

tecavüze uğrayan her kadın yapayalnızdır; hele bu tecavüz sırtını devlete dayamışsa.

insan türü sahip olduğu her şeyi sever.

"aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir."

insan bedeniyle yazmalı; oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere karşılık verir.

tek tutkunun sahip olma tutkusu, tek özgürlüğün tüketme özgürlüğü sanıldığı bir dünyada, "erdem" uslu bir boyun eğiş, süregiden her şeyin onayı olarak sunulmaz mı?

nesnelerin fiyatları arttıkça insanlarınki düşüyor.

zaman merhametlidir, inanın. insanlardan daha merhametli.

insanın içindeki her şey hayvandır ama hayvanın içindeki her şey insan değildir.

insan, üstesinden gelemediği şeye indirgenir sonunda.

arthur koestler: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda sadece insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir.

"iyi şeylerin hiçbiri tek adamla yapılamaz." (kızılderili deyişi)

suç, cezanın niteliğinden çok, içinde oluştuğu toplumun koşullarına göre şekillenir; idam cezası da, suçluyu mutlak suçlu, toplumu mutlak masum ilan ederek, her şeyden önce bu toplumsal sorumluluğu gözardı etmektedir. kanlı yasalar, kanlı töreler doğurur, şiddet hep daha fazla şiddetle kendini meşrulaştırır. devleti insan hayatının önüne koyan idam, acımasızca cezalandırdığı cinayeti, devlete doğal bir hak olarak tanımaktadır.

bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapın, derler.

stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

"yasalar, başkalarına karşı korunacak şeyleri olanları korurlar."

narcissos öldüğünde en çok nehir ağlamış. "ona öyle aşıktım ki" demiş nehir; "çünkü gözlerinde kendi sularımın yansımasını görürdüm."

oscar wilde: bahar insana hep, sanki çiçekler önceden saklanıyormuş da, yetişkin insanlar onları aramaktan sıkılıp vazgeçmesinler diye güneşe çıkmışlar gibi gelir; bir çocuğun hayatıysa nergis için hem yağmur hem de güneş olan bir nisan gününden farksızdır.

insanın gülme yetisine sahip tek canlı türü olduğunu sanırdım. canetti'den öğrendim ki sırtlanlar da gülermiş.

belki de yazılmaya değer tek şey, gerçekten yazılamayandır.

gözlerimi yerden kaldırmadan, aceleyle birkaç kez baktım -insan böyle bakışların faturasını er geç öder.

"hiçbir şey tam, hiçbir şey kusurlu değildir."

belki de kimileri için yüreğinin şiirini duymanın tek yolu, cehenneme alevlerle yaklaşmaktır. yaralar çoğu kez dilsizdir; ama bir konuştular mı, sesleri korkutucudur ve yalan söylemeyi beceremezler.

27.05.2014

hayatın sessizliğinde

aslı erdoğan

sözün mucizesi, bir türlü söylenemeyişindedir.

bir insanın sevgisini kaybetmek, zorlukla ulaşılmış bir doruktan aşağı yuvarlanmaktır.

damarlara sızan pastır yalnızlık, bileklerden yüreğe geri döner.

"insan yüreği bir aynadır" derlerdi eskiden. sonsuza dek tutmak isteyeceği görüntüyü arayan, taşla yaşıt bir ayna. elmas sertliğinde, sırları dökülmüş. aynı çamurdan biçimlendirilmiş, dünyanın yüreğiyle. belki bu yüzden, yürek rengi bir resim dünya. boşluğun umursamaz elinde.

her şeyi yitirdiğimde elimde yalnızca hayat kalır.

her yol daha uzun yaşamdan. yollar yolları izler, duvarlar duvarları. ölümler ölümleri, sımsıkı yumulu gözler acıyla açılanları. gölgeler gibi sürükleniriz günden geceye, geceden güne; konaklayabileceğimiz düşlerin peşinde.

insanların mutlak egoizminden usandığınızda, faturayı 'yabancı ülkeye' çıkarmak pek rahatlatıcıdır.

"sil adımı insanlık denen o korkunç alaşımdan." (mısır ölüler kitabı)

20.02.2014

kabuk adam

aslı erdoğan

yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

bir kitabın kapağına bakarak içindekileri anlayamazsın.

"marmara denizi'nin bir ömür boyu öğretemediğini, okyanus bir dakikada öğretir."

her insanın, gün gelip de düşüp parçalanmaktan kendisini güçlükle alıkoyduğu bir uçurumu vardır.

akılcı, mantıklı yaklaşımlardan, ucuz sevgi sözcükleri kadar iğrenirim; yeryüzü, zekalarından başka bir şeyi olmayan insanlarla yeterince dolu zaten.

hayatta hiç kimseden, hiçbir şeyden korkmam. kendin olmayı ancak öyle öğrenirsin.

çok zeki ve duyarlıydı; bu iki özelliğin bir kadında birleşmesi onu çoğu zaman felakete götürür.

ben öyle bir kadın istiyorum ki, onunla evreni yeniden kurabileyim. bir aile, bir ev kurmaktan da öte; bütün dünyayı sil baştan beraber yaratmalıyız.

karanlıktan herkes korkar; ama karanlıktakilerin aydınlığa çıkarılması gerekir.

arzu kolaylıkla bastırılabilir; ama asla unutulmaz.

genç ve güzel bir kadınsanız eğer, erkekler gövdenizi asla reddetmezler; sizi reddetseler bile.

korkmadığını söylediğin şeylerden korktuğuna eminim. istemediğini söylediğin şeyleri de çok istiyorsun. umutsuzluk değil seninki; sadece bıkkınlık. yaşayan herkesin umudu vardır.

hiçbir zaman sonuna dek gitmeyi başaramadım.

her şey ne kadar yalın ve basitti. cinayet dünyanın en sıkıcı, en sıradan işiydi; insani, duygusal, ahlaki bir boyutu, herhangi bir karanlığı, bir gizemi yoktu. birinin dilini kesmek kadar olağandı.

sonuçta insan yaşamayı hep sürdürmek zorunda ve bunun için de kendisiyle birlikte yaşamayı öğrenmeli. gündelik hayat denilen o sığ, engin denizde bir dizi mercandan başka bir şey değil işlediğimiz cinayetler, gizli suçlar, sırlar..

iki insanın çıplak, maskesiz, bir zırha ya da kalkana sığınmadan iletişim kurabilmesi kutsal, mucizevi bir şeydi. ortak bir geçmişe, birlikte var olma düşlerine dayanmayan bir ilişki, alabildiğine güçlü ama bir o kadar da kırılgandı.

önceki geceyi tekrar yaşamayı ummuştum; ama o, insanın hayatında yalnızca bir kez gerçekleşebilen bir şeydi. bir anıyı yeniden yaşamaya çalışmak ne kadar umutsuz, anlamsızdı. yapay bir mücevherden daha uyduruk bir şeydi. 

"yaşama kabızlığı" diye adlandırdığım o illete tutulmamış olanlar, yazar olmayı akıllarından bile geçirmezler.

biz kadınlar, cinsellik söz konusu olduğunda umulmadık davranışlar gösterebiliriz ve bu da bedenimizle ilişkilerimizin karmaşıklığından kaynaklanır.

kadınları cinselliklerinden dolayı yargılamaya kalkan maçoları kendi silahlarıyla vurmak çok zevklidir.

hepimiz okyanusun sonsuzluğunda kaybolmuş yapayalnız adacıklardık; sınırlarımızı aşıp bir başkasına dokunabilmemiz, bir yanılsamaydı yalnızca.

"cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle döşenmiştir." derler ama ben buna inanmıyorum. her iyi niyet taşını ters çevirin, altında bir alçaklık saklıdır.

8.10.2012

bir kez daha

aslı erdoğan

"usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar; yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir, son anda usta öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır. 'gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu.'"

dünyayla savaşa kalkışacaksan, onun tarafını tutmalısın, kendini değil.

yaşama sanatı, yalanlarla yetinme sanatıdır.

"balıklar deniz olmak ister; ondandır her oltaya yem olmaları."

"aşk, dinlerin en ucuzudur." (cesare pavese)

içimizdekini barındıracak derinlikte hiçbir şey yoktur gerçeklik okyanusunda.

tanıklık dünyayı yeniden biçimlendirmez; hiçbir metafor bir ölüyü diriltemez.

walter benjamin: aşk, çoğu kişi için ebedi bir yuvadır; kimisi içinse ebedi bir yolculuk.

insan, kendisiyle baş başa kaldığında, uçurumlarıyla da baş başa kalır.

ne yazık ki, klişelere karşı çıkışlar bile kendine ayrılan raflara yerleştirilmiş, klişeleşmiş. neye, ne şekilde, ne kadar muhalif olacağınız, neye el sürüp neye diş geçirebileceğiniz.. o altın diliniz, ne denli altın, ne denli sivri olursa olsun, hangi tanrılara tapıp hangi şeytanları lanetleyeceğini iyi biliyorsa, -isterse bir tek kendi "cemaatimizinkiler" olsun- uslu çocukluktan kurtulamazsınız.

william blake: algının kapıları temizlenirse, insana her şey olduğu gibi görünür: sonsuz.

pazar günleri çarçur edilmek içindir; çünkü ancak böyle aslında diğer günlerimizi çarçur ettiğimizi unutabiliriz.

4.11.2011

taş bina ve diğerleri

aslı erdoğan

şu dünyada bir parçacık mutluluk istiyorsan, oradan oraya hoplayıp zıplayan bir kız çocuğuna dönüşmelisin.

"yaşam güzeldir. keder ve neşeyle doludur; ama gene de güzeldir. mutlu olmayı istemekten utanma."

olgular açık, uyumsuz, kaba.. yüksek sesle konuşmaya hevesli. dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. belli belirsiz, saplantılı. kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." hakikat, gölgelerle konuşur.

sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.

hepimiz insanız; masaların, evrakların, kilitli kapıların, ışıkla karanlığın zıt köşelerinde bulunuşumuz yazgının talihsiz bir oyunu. yoksa özünde hepimiz aynıyız, hepimiz birer kurbanız.

sözcüklere bile geçit vermeyen gecede seslendiğin şafak, bu dünyanın henüz görmediği bir şafaktır.

hayat. o görkemli harf şöleni adına çırpınır, anlatır, dönüşür, atlatırsın.

güzel bir şey insanın geçmişi olması, gerçekten güzel hikayesini geçmiş zamanda anlatabilmesi. yoksa, insan dediğin nedir ki? yersiz bir kahkaha işte.

29.08.2011

fırtına çiçekleri

aslı erdoğan

fırtınalı havada çakan şimşeğin kurşuni ışığı, bir mine çiçeğine değerse, o çiçek rengini yitirirmiş. 31 aralık. yeni yıl coşkusu her yanı sarmış. bir neşe, bir hafiflik, bir telaş. son dakika alışverişleri, armağanlar, eşe dosta telefonlar, kutlamalar.. sağlık, esenlik, mutluluk dilekleri. sabahın erken saatlerinde acil servis'e getirilen iki genç kızdan 17 yaşında olanı vajinal kanama geçirmekte. 16 yaşındakiyse durmamacasına, denetimsiz biçimde titriyor, kasılıyor, nefes alamıyor, konuşamıyor. sema, ali, ayşe, hüseyin ve diğerleri.. on altı kişiydiler. 26 aralık 1995 günü okullarından, evlerinden alınıp şubeye götürüldüklerinde, çoğu on sekizini doldurmamıştı. biz onları "manisalı çocuklar" olarak tanıdık. korkunç yolculukları, kapısına sonradan "bu işyerinde işkence vardır" levhası asılan binada başladı. insanı kendinden koparıp başka biri yapan yolculuk. zulmün sınır tanımazlığını burada öğrendiler. on bir gün boyunca cehennemi bir uçtan ötekine defalarca kat ederek.

"karanlık bir hücreye kapatılmıştım. belki saatler, belki günler geçti. zaman diye bir şey kalmamıştı. aç ve susuzdum. uyumamı engellemek için sürekli yüksek volümlü mehter marşı çalıyorlardı. beni burada kaybedeceklerini, öldüreceklerini, eşcinsel yapacaklarını söylediler. her gün sorguluyorlardı. bu sırada mehter marşı'nın sesi yükseliyor, bir başka odadan çığlıklar geliyordu."

"ıslak battaniyeye sarıp kabloyu sağ ayak başparmağıma bağladılar. diğer ucunu da cinsel organımda, göbeğimde, göğsümde, dudaklarımda, burun deliklerimde gezdiriyorlardı."

"vücudumu incelediler, biraz elledikten sonra yere yatırdılar, ıslak bir battaniyeye soktular. bağırmaya başladım."

"delirecek gibiydim. nefes almam güçleşiyordu. boğazıma sarılıyor, kafamı havaya kaldırıyor, nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum."

"yüzünü memleketine (izmir) dön deyip makata cop soktular. yere su döküp yalattılar. çığlıklar sanki kulaklarımı yırtıyordu."

"sürekli elektrik veriyor, tekmeliyor, soğuk duşta bekletiyor, en kötüsü sırt üstü betona yatırıp göğsüme buz kalıpları koyuyorlardı."

"onlara, 'siz insan değilsiniz' dediğimi hatırlıyorum. sadece güldüler."

"bağırışların, çığlıkların ardı arkası kesilmiyordu. bir ses bitiyor, bir başkası başlıyordu. sanki binlercemize yapıyorlardı işkenceyi."

bu cümleler, manisalı çocukların başına çöreklenen kabusu, o korkunç, dile gelmez, karanlık gerçeği anlatmaya yetmiyor. üstelik bunca acı ve dehşet karşısında dinleme yetimizi kaybediyor, öykünün bir an önce bitmesi, o kadarla kalması için neredeyse yalvarıyoruz. binlerce çığlık, duyarsız kulaklara erişemeden boğuluyor. insan on beş yaşındaki bir çocuğun çığlığı, "nefes alamıyorum" haykırışı karşısında baş dönmesine yakalanıyor, uçurumun kenarında gözlerini açan bir uyurgezer gibi. her şey anlamsızlaşıyor sanki. dil sapır sapır dökülüyor, koca koca kavramlar çatırdıyor. "iyilik" gibi, "adalet" gibi heybetli sözcükler, kendini madalyalarla donatmış insanoğlunun yüce idealleri, maskelerini indirip arka çıktıkları sahtekarlıklar adına özür diliyorlar. gün ışığına on bir gün sonra döndüler. bitkin, perişan, onulmazca yaralanmış. işkencenin derin izlerini taşımaya yazgılı. bedenleriyle insafsız bir çatışmaya, derin bir kopuşa zorlanmış, benlikleri nefretin her türüyle -ki en kötüsü öznefret- deşilmiş. (dünyanın ağırlığını taşırcasına yürüdükleri gelecek daha sayısız kabus saklıyordu. cezaevi, tüberküloz, duruşmalar, baskılar, tehditler.. tek bir halata tutunan körler topluluğu gibi yek vücut olmuş, işkence yapma haklarını savunan emniyet görevlileri.. bir dalgakıran gibi art arda dev dalgalar yiyen adalet inancı..) çocuklukları bitmişti artık. ilkyaz çiçeklerinin üzerine kar yağmış; parlak, ürkek, saf düşler fırtınada dağılmıştı. "insan" olmanın anlamını öğrenmişlerdi; çok erken, çok korkunç, çok insanlık dışı biçimde. uzun zaman gerekecek, yeniden, taze bir soluk alabilmek, ciğerlere sinmiş boğucu kokudan kurtulmak için, şimşeğin öfkesine yenik düşmemek için. uzun zaman ve yaşama sahip çıkma isteği.

son söz: hiçbir terör eylemine katılmadıkları polis ve savcılık tarafından kabul edilen gençler için getirilen suçlamalar örgüt üyeliği, bildiri dağıtmak, slogan yazmaktı. "tüm halklar kardeştir." "paralı eğitime son" gibi sloganlar.

31.12.2010

uzun lafın kısası

feodor gladkov: en iyi memurlar budalalardır. görmeyi ve almayı bilirler.

aslı erdoğan: her şeyi yitirdiğinde elinde yalnızca hayat kalır.

edmundo paz soldan: adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir. 

felicien challaye: yaşamak için para kazanmak gerekir ama, para kazanmak için de yaşamamak gerekir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

g.b. shaw: biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

howard stern: öldüğünüz zaman gerçekleşecek olan şudur: bir kutuya konulmak ve solucanlar tarafından yenmek.

emile zola: tehlikenin gözünün içine baktın mı onun sana zararı dokunmaz.

muriel barbery: evren boşlukla el birliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır.

platon: felsefe, insanların ve toplumların güçlü oldukları çağlarda yararlıdır; zayıf oldukları zamanlarda ise acınacak bir şeydir.

ursula k. le guin: bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın. suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.

ernesto sabato: tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur; bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

31.10.2010

uzun lafın kısası

manuel scorza: insanoğlunun gerçek yurdu çocukluğudur.

adam phillips: çift dediğin suç işleme arayışındaki entrikadır. en yakınlarında duran da genellikle sekstir.

aslı erdoğan: her insanın, gün gelip de düşüp parçalanmaktan kendisini güçlükle alıkoyduğu bir uçurumu vardır.

elia kazan: herkes gerçek kişiliğini ve duygularını gizleyen bir tür maske takabildiği için şu dünyada yaşayabiliyor.

howard fast: insanlar hiçbir zaman oldukları gibi görünmezler. işte bunu anladığınız anda bir insanı tanımaya başladınız demektir.

jostein gaarder: iyi bir filozof olmak için gereksindiğimiz tek şey hayret etme yeteneğimizdir.

muriel barbery: beden bütün giysilerden sıyrıldığında bile ruh süslerle dolu kalır.

everett ruess: çoğu insanın yaşadığı şekliyle hayat beni hiçbir zaman tatmin etmedi. her zaman için çok daha yoğun ve zengin bir hayat yaşamak istedim.

philipp vandenberg: dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

turgenyev: yatak, düşünsel bağlamda, iki sevgilinin, tanrıyla birleşmek amacıyla bu dünyadan ve onun yaratıklarından kopup birleştiği yerdir.

elias canetti: insan her zaman kendisini kitleden ve onu oluşturanlardan korumayı bilmelidir.

cemil meriç: hürriyet, tarihin hiçbir çağında tam olarak gerçekleşmemiştir. çünkü hükümetler için ayak bağıdır. hiçbir hakkı olmayan, baştakilerin her yaptığını kerem sayan insanları yönetmek ne kadar kolay! otorite, hürriyetin anadan doğma düşmanı.

31.08.2010

uzun lafın kısası

pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.

adolphe thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.

max frisch: her üniforma insanın karakterini bozar.

feridun zaimoğlu: bir erkeğin başına gelebilecek en güzel şey, kalbinin derinliklerine bakabilecek bir kıza rastlamasıdır.

hüsnü arkan: arzunun kapısı açık kaldığında, içeri mutlaka biri girer.

joyce carol oates: insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.

simone de beauvoir: hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.

muriel barbery: hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.

ernest renan: din ayırır, akıl birleştirir. semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.

ursula k. le guin: düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.

felix nadar: yaşamak istiyorsan sıradan biri ol.

aslı erdoğan: insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür/görünmez polisler her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.

31.07.2010

uzun lafın kısası

ian mcewan: bir tohum ek. sonra bak bakalım gelişip serpiliyor mu.

aslı erdoğan: sonuçta her insan hayatı bir yenilgidir; ama bazılarınınki daha görkemli bir yenilgi.

cenap şahabettin: güzel bir kıyafet, iyi bir tavsiye mektubudur.

balzac: devrimizde, o dört köşe adamlara, kötülük önünde hiç eğilmeyen, doğru çizgiden en küçük sapmayı bir suç sayan o güzel iradelere her devirdekinden daha az rastlanıyor.

fernand braudel: uygar alan, çoğu zaman bir sahil şeridiyle sınırlıdır.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse, tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

fichte: dünya parçalara ayrılacak olsa bile hakikatin söylenmesi gerekiyor.

juli zeh: doğru olanı sürekli tekrarlamak bir insanın vatanına sunabileceği en büyük hizmettir.

irvin yalom: zirveye tırmandım ve tepedeki bu noktadan aşağıda neler olduğuna baktığımda gördüğüm şey yalnızca çürümeden ibaret.

muriel barbery: inançlarımızın üzerinde yükseldiği kaide asla sarsılmasın diye kendi kendimizi manipüle etme yeteneğimiz ne büyüleyici!

pierre assouline: hiçbir şey, çalışmayı deha olarak görmek kadar bağışlanamaz değildir.

simone de beauvoir: insanlar kendilerini biraz fazla ciddiye alırlar. aslında ne davranışlarımızın ne de dünyanın öyle pek bir ağırlığı vardır. hafif, dayanıksız bir dünya bu işte!

29.06.2010

uzun lafın kısası

ian mcewan: inananların pençelerinden kurtulmak pek kolay değildir.

aslı erdoğan: yalnızca kötülüğün en dibine inenler erdemin doruklarına varabilirler.

juli zeh: bir güvenlik sistemini hayattan vazgeçmiş insanlardan daha çok korkutan bir şey yoktur. bu durum onları durdurulamaz kılar.

elia kazan: insanların içine düştükleri en zararlı ve aldatıcı yanılgılardan biri, bir defada yalnızca bir kişiyi fiziksel olarak sevebilecekleri kanısıdır.

muriel barbery: nerede para varsa orada uyuşturucu da vardır.

erich auerbach: dinler, halkın saflığına dayanan kaba ikiyüzlülüklerden ibarettir; insanları, budalalıklarını istismar eden bir avuç açıkgözün boyunduruğu altına koymaktan başka bir işe yaramaz.

g.b. shaw: her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

ursula k. le guin: erkeğin istediği özgürlüktür. kadının istediği mülkiyettir. seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır. bütün kadınlar mülkiyetçidir.

pierre assouline: eğer gülüyorsan herkes seninle güler; ağlarsan yalnız ağlarsın.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

cemil sena: bazı mağlubiyetler vardır ki asildir; bazı galibiyetlerin de sefil olduğu gibi.

edward said: entelektüel; sismik şoklar yaratır, insanları sarsar; ama ne geçmişine ne de arkadaşlarına bakılarak açıklanabilir. sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

29.10.2009

on beştik, on dört kaldık

aslı erdoğan

"bunu herkes biliyor ama kimse konuşamıyor. bizi çürüten bir bilmezliğin içinde tutarak suç ortaklarına çevirmek istiyorlar. toplum ormanı içinde her şey yitip gidiyor. bu çığlıklar yalnızca bir kez kulağınıza ulaşabilselerdi.." (jean-paul sartre)

40 yıl sonra, işkence kurbanları ile dayanışma günü'nde (26 haziran) aynı cümleleri kurmak gerekiyor. şimdi ve burada! gerçekten zor acının diliyle konuşmak. ama onlar, işkence görenler, seslerinin duyulmasını istiyorlar:

"ve benim korkunç öyküm anlatılana değin
şu içimdeki yürek yanmaya devam edecek"

suskunluk duvarıyla çevrili hücrelerin soğuk sırlarına, oralardan benliğimizin en diplerine dek yayılan karanlığa bakmak gerekiyor. insan kalmak isteyen herkesin payına düşen karanlık bu.

"21 şubat 1997'de toplu halde gözaltına alınan 25 kişiden biriydim. 14 gün boyunca çok yoğun baskı ve işkence gördük. askı, elektrik, haya burma, sürekli kaba dayak."

"6. günün sonunda hücrelere çıkarıldığımızda sakatlanmıştık. eğitim-sen üyesi bir arkadaşın kaburgaları kırılmıştı, ben kısmi felç geçirmiştim. süleyman'ın elleri tutmuyordu."

"karısına küfrettiler, o da tepki gösterdi. doğal bir tepkiydi ama yanlış yerde. kaburgalarını kırdılar."

"cinsel taciz sürekli devam ediyordu. kesintisiz, herkesin önünde. 43 yaşında bir arkadaşımız ancak ölüm orucuyla kurtuldu tacizden."

"askının acısına dayanıyorsun ama söz gelimi, tuvalete gitmek daha korkunç. günde dört hakkımız vardı. her seferinde kollarımın tutmadığını, pantolonumu indiremeyeceğimi söylüyordum. beni dinlemiyordu."

"askıdayken parmakla taciz etti. 'artık şerefsiz oldun' dedi."

"çırılçıplak soyup üzerine abandılar."

"biz cezaevine giderken 'sakatlar kervanı' diye şaka yaptılar. birbirimizi sırtlamış, yaslanmış.. babamı görünce zafer işareti yapmak istedim, kolum yamru yumru oldu. kahkahalar attılar."

"aradan iki yıl geçti, ağrılarım sürüyor. 'mutlu olman gerek' dedi doktor bana, 'olamıyorsan da mutluluk taklidi yap!'"

"çok, çok kötü yaralıyorlar insanları!"

"herkes yaşıyor bunu.. bir biçimde.. lanet olsun.. kimse umursamıyor."

"sırp karakollarındaki işkence aletlerinin fotoğrafları yayımlandı. ya bizdekiler? aletleri görmeseniz de izlerini de mi görmüyorsunuz? metin'in (göktepe) fotoğrafları, insanlık halinden çıkmış nice insanın fotoğrafları yayımlandı."

"camdan bir fanusun içindeyim. çığlık atıyorum, kimse duymuyor." (gözaltındaki tecavüzü psikolog raporuyla belirlenen asiye'nin sözleri)

süleyman yeter'le birlikte gözaltına alınan sultan, haydar ve sedat'ın anlattıklarından birkaç cümle seçtim. içinden canlı çıktıkları, insana ait hiçbir dilde anlatılması mümkün olmayan cehennemle ilgili iyi kötü fikir vermesi için. (belki de yaşamla bağları zorla kopartılmış asiye'nin saf acıya dönüşmüş yüzü sözcüklerden daha anlamlı. ya da cesur, dokunaklı bir sesin hafifçe titreyişi, şefkatle uzandığınızda irkilen bir beden..)

21 şubat'ta gözaltına alınan 15 kişi -üçü dışında hepsi hakkında beraat istendi- işkence davası açtılar. baskılara direndiler, doktorların önünde dövülerek raporlar aldılar, davacı oldukları mahkemede sanık sandalyesine oturtuldular, polisin ablukaya aldığı duruşmalara girdiler, ölümle tehdit edildiler.

37 yaşındaki sendikacı süleyman yeter, 5 mart'ta yeniden gözaltına alındı, 7 mart'ta can verdi. sırtı, çenesi, bilekleri, en can alıcısı, boynu, yara izleriyle dopdolu.. (raporlar ortada, süleyman'ın titreyerek, elleri tutmayarak "seanslardan" dönüşüne tanıklık edenler ortada, görevinin hala başındaki polisler ortada!)

"aynı günlerde özbek cumhurbaşkanı'na suikasttan yargılanan biri cinayeti önce üstlenip sonra da avukatları aracılığıyla reddetti. yeter'in işkencede öldüğünü söyleyen tanık, idamla yargılanmasına karşın, apar topar ülkesine iade edildi."

15'tiler, 14 kaldılar. keşke onlara "yalnız değilsiniz" diyebilsek..

9.07.2009

erkeklik gururu

aslı erdoğan

1982 yılı, ilkbahar. mekan: kaymak tabakaya göre bir caddede, daha alçak gönüllü, "orta sınıf" bir büfe-kafe kırması. kişiler: lise üniformalı iki genç.

"gerçekten konuştun mu babasıyla?"

"elbet konuştum. neden konuşmayacakmışım ki?"

"iyi cesaret!"

"gururumla oynadı benim. aylarca telefonuma çıkmadı. o akşam da yüzüme kapadı. hem ben gerçeği söyledim. 'kızının adı kötüye çıktı. sağda solda sürtüyor, önüne gelenle oluyor.' dedim. kendi iyiliği için.."

"kızla bir daha konuştun mu?"

"ne konuşacakmışım ki, peşinden koştuğum zaman konuşsaydı. zaten daha dün çıkmış yoğun bakımdan."

"babası ne yapmış?"

"nereden bileyim? üzüldüm tabi biraz. gerçekten ölmek isteseydi, ölürdü gerçi.. erkeklik gururumla oynadı benim."