denis guedj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
denis guedj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.10.2016

hypatia

denis guedj

eskilerin öğretisini sürdüren hypatia matematikçiliğinin yanında aynı zamanda iyi bir filozoftu ve her iki disiplinde ders verebiliyordu. hypatia özgür bir kadındı. yüzlerce dinleyici geliyordu derslerine ve bunlar, onun zekasından, bilgisinden ve güzelliğinden olağanüstü etkileniyorlardı. iskenderiye'nin üstüne çöken yeni ahlak düzeni yandaşlarının kabul edemeyeceği şeylerdi bunlar. 415 yılında bir gün, iskenderiye patriğinin kışkırttığı ayaktakımı arabasına saldırdı, onu yere yuvarladı, soydu ve bir tapınağa sürükledi. bıçak gibi keskin ve sivri istiridye kabuklarıyla işkence ettiler, sonra da diri diri yaktılar. gerçekten de bazı din adamları yalnızca hypatia gibi, jeanne d'arc gibi diri diri yakılan kadınları ve engizisyon dönemlerindeki on binlerce "cadı" kadını severler.

9.07.2015

papağan teoremi

denis guedj

doğru çizgi en kısa yoldur.

matematikte devrimler, meşruiyetlerini ve gerçekliklerini her zaman koruyacak olan eski dünyaları yıkarak gerçekleşmezler. yeni evrenler kurarak gerçekleşirler ve bunlar kendilerinden öncekileri asla ortadan kaldırmazlar.

pythagoras "felsefe" sözcüğünü bulmuştur.

doğruyu bilmek için yanlışı öğütle. bir önermenin doğru olduğunu kanıtlamak istiyorsan, tersini al ve onu doğru kabul et. sonuçlar çıkar. eğer bunlar saçmaysa, senin hipotezinin yanlışıdır bu. tabii yanlış olduğundan da anlamsız sonuçlar getirecektir. yanlış olduğuna göre de tersi doğrudur.

tarentumlu arkhytas "1" sayısını bulmuştur.

bir şeyin var olduğundan emin olmak için onu göstermek yeterlidir. ama yoksa, o zaman? yokluğu göstermek zordur! o zaman? bir şeyin var olmadığını göstermenin tek yolu onun var olamayacağını kanıtlamaktır. yani söz konusu şeyi bulma yetersizliğinden bu şeyin var olmadığı kesinliğine geçmektir. bu geçişin bedeli yüksektir, bir tanıtlama gerektirir. olanaksızlığın tanıtlanması!

"fener denizcileri, müze zihinleri aydınlatır."

çevirmek, özümlemek, zenginleştirmek ve geliştirmek. bir dil inşa etmek müthiş bir maceradır.

sayılardaki mucize, sayıların kendilerindedir.

"geçici olan bulunmayınca, kalıcı olanla yetinmek zorunda kalırsınız."

romalıların bir tek matematikçisi olmuştur: senatör boethius. imparator theodoric'in emriyle idam edildi. sonra, dönemin hristiyan köktendincilerinin "pagan üniversiteler" adını verdiği kurumları kapatma emri veren iustinianos'un dönemi. önce akademia kapatıldı, sonra bütün öteki atina okulları.

ege denizi bir konuşmalar denizidir; kıyılarını özgür tartışmaya sunar.

insan sürekli, en çok korktuğu şeyin başına gelmesi için uğraşıyor.

herkes kendini kendince kurtarır. kurtarabilirse!

ister yunanlıların helios'u olsun, ister mısırlıların ra'sı, güneş, dünyadaki nesneler arasında hiçbir ayrım gözetmez; aynı biçimde etki eder onlara. yunanistan'da, daha sonra, insanların kendi aralarındaki ilişkilerle ilgili olarak, demokrasi adı verilecektir buna.

insanlar öğrenmek için bir araya geldiklerinde bilimde bencillik hüküm sürmeyecektir artık. herkes akademilere mühürlü paketler göndermek yerine birazcık yeni olmak koşuluyla en küçük gözlemlerini bile yayımlamaya çalışacak ve şunu ekleyecektir bu çalışmasına: "gerisini bilmiyorum."

yöntem, amaca götüren yoldur; izlenirse eğer.

19.06.2012

üç arkadaş

denis guedj

ömer hayyam 18 haziran 1048'de iran'da, doğan güneş ülkesi horasan'ın küçük bir köyünde dünyaya geldi. çadır satan babasının adı abraham'ın arapçadaki karşılığı olan ibrahim'di. ömer şair olup kendine bir ad seçmek zorunda kalınca "el-hayyam"ı (çadırcının oğlu) tercih etti. çok uzun seyahatlerin yapıldığı ve kervanların çok bol olduğu bir dönemde iyi bir işti çadırcılık. ibrahim oğlunu nişabur medresesine gönderdi. ömer kısa sürede dostlar edindi. özellikle abdülkasım ve hasan'la çok yakın dostluk kurdu. ayrılmaz bir üçlü oluşturdular. gençler birlikte güzel günler geçirdiler, hem okudular hem eğlendiler. dünyanın gelmiş geçmiş bütün öğrencileri gibi sonu gelmeyen şenliklerde çılgın geceler yaşadılar.

bu çılgın gecelerden birinin sonunda, üç arkadaştan hangisi olduğu bilinmeyen biri öbür ikisine bir anlaşma önerdi: "sadakat yemini edelim. üçümüz de bir ve eşitiz. sürmesi gerekir bunun. hangimiz ilk önce şöhret ve paraya kavuşursa, ötekilere yardım edecek." ant içtiler.

ilk önce üne kavuşan abdülkasım oldu. "nizamülmülk" adıyla sultan alparslan'ın veziri oldu. iki arkadaş onu görmeye gittiler. kendilerini bağlayan anlaşmayı unutmamıştı.

nizamülmülk ömer'e sarayda önemli bir görev teklif etti. ömer kabul etmedi: "ben iş istemiyorum, bana yapabileceğin en büyük iyilik ihtiyacım kadar öğrenmeyi sürdürmem için gerekli olanakları sağlamak olabilir." nizam ona sürekli bir gelir sağladı ve isfahan kentinde bir gözlemevi kurdu.

sıra hasan'a geldi. hasan nizam'ın teklif ettiği görevi anında kabul etti. zeki ve kültürlü biri olan hasan kısa sürede sultan'ın takdirini kazandı. ama nizam'a karşı fesatlıklar düşündü ve göz koyduğu yerine geçmek için entrikalar çevirmeye başladı. uyanık ve zengin bir haberalma ağına sahip olan vezir, hasan'ın teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı ve onu ölüme mahkum etti. ömer, sultan'dan, hasan'ın hayatını bağışlamasını rica etti. hasan kentten kovuldu. ne var ki, intikam yemini eden nizam'ın adamlarından kaçmak için sürekli yer değiştirmek zorunda kaldı. kendisini izleyenlerin ulaşamayacağı güvenli bir yer aradı.

hazar denizinin güneyinde elbruz yükselir; en yüksek noktası 6000 metreyi bulan uzun bir dağ zinciridir elbruz. hasan bu dağlarda küçük bir kale bulunduğunu öğrendi. oraya sığınmaya karar verdi.

küçük bir arkadaş grubuyla yola çıktı. karlar ve buzlar içinde, son derece tehlikeli yollardan, dar boğazlardan, dolambaçlı geçitlerden geçtikten ve günlerce yol aldıktan sonra hasan dağın tepesinde gerçek bir kartal yuvası gördü. alamut kalesiydi burası! buzlu sularla dolu çukurlarla çevriliydi. içeri girebilmek için tek bir yol vardı: sivri tepeli dar vadilerin üstündeki bir iner-kalkar köprü.

hasan, bakar bakmaz, kalenin fethedilemez olduğunu anladı. kaleyi fethetmeye karar verdi. ama fethedilemez olduğundan güç kullanarak yapamazdı bu işi. yandaşlarına gizlenmelerini emrettikten sonra, tek başına gitti ve kumandanla görüşmek istediğini bildirdi. köprüyü indirdiler ve hasan geçer geçmez de tekrar kaldırdılar. hasan şunları söyledi kumandana: "yanımda bir öküz postu getirdim." postu serdi. "bana sınırları bu postla belirlenebilecek büyüklükte bir arazi satarsan 5000 altın vereceğim sana."

kumandan kulaklarına inanamadı. altınları görmek istedi. hasan altınları gösterdi. kumandan altınları saydırdı: 5000! akıldan yoksun biriyle iş yapacağına inanarak öneriyi kabul etti: "bana bu altınları ver, ben de sana derhal istediğin yeri vereyim." köprü tekrar indirildi. hasan kale duvarlarının dibine doğru yöneldi, parmağını yere doğru uzattı. ama öküz postunu, işaret ettiği yere sermedi, buraya bir kazık dikti, uzun bir bıçak çıkardı, postu ince parçalar halinde doğradı, bu parçaları uç uca bağladı, deriden bir ip oluşturdu, ipin bir ucunu kazığa bağladı. öteki ucunu tutarak duvar boyunca ilerlemeye başladı. kısa sürede kalenin çevresini dolaştı. kaleyi deri iple çevirmiş oldu böylece. kale onundu! zaten arkadaşları da durumdan yararlanarak kaleden içeri girmişlerdi. eski kumandan 5000 altını alarak kaleyi terk etti.

hasan kaleye yerleşir yerleşmez büyük değişiklikler yaptı. karanlık duvarların arka tarafında, kalenin uzak bir köşesinde, gözden uzak bir yerde gerçek bir cennet kurdu! büyüleyici bahçeler, billur gibi dereler, korular, çiçeklikler. gözü gibi koruduğu gerçek bir zevk ü safa bahçesi. birkaç yakını dışında kimse haberli değildi bu yerden. hasan için çok özel işlevi olan özel bir yerdi burası.

hasan büyük bir titizlikle 20-30 kişiden oluşan bir grup oluşturdu. bu grupta yer alan gençler bütün doğuda enerji ve silahşörlükleriyle ün salmıştı. bu gençler alamut'a götürüldü ve orada aylar boyunca ağır eğitimlerden geçirilerek her türlü dövüşe hazır savaşçılar durumuna getirildiler. eğitimlerinin son gününde hasan büyük bir ziyafet verdi onlara. yemeğin sonunda bol bol uyuşturucu verildi kendilerine. çok büyük ölçüde uyuşturucu içeren bir ottu verdiği. savaşçılar derin bir uykuya dalınca zevk ü safa bahçesine götürüldüler. ertesi gün uyandıklarında gözlerine inanamadılar: cennetteydiler! her birinin başucunda, kendilerini okşayarak uyandıran çok güzel bir kız olan bir cennetti burası. en çılgın düşlerinde bile beklemedikleri bir eğlence günü başladı onlar için. akşam, bahçede gene büyük bir ziyafetten sonra, tuhaf etkileri olan o ottan verildi kendilerine. sonra da odalarına taşındılar hepsi.

uyandıklarında müthiş bir coşku içindeydiler, hiçbir şey durduramıyordu onları; güzel ve tatlı kızlara, sevgilerine, muhteşem meyve bahçelerine, binbir renkli kuşlara, yemeklere, meyvelere, şaraplara doyamıyorlardı. bir düştü bu. ama son derece yoğun, son derece gerçek bir düş. hasan rahatlatıyordu onları. bütün otoritesiyle, gördüklerinin hayal olmadığına, cennetin ta kendisi olduğuna inandırıyordu. ve kendinden son derece emin bir tavır içinde bu cennete yeniden döneceklerini garanti ediyordu. ama, başarılı olmak için haftalar boyunca hazırlık yaptıkları o verilen görevler uğruna öldükleri takdirde dönebileceklerdi bu cennete. ve bu görevler için hemen ertesi gün hareket etmeleri gerekiyordu.

hangi görevler?

hasan çok değişmişti; yasaklı biriyken, bir mezhebin, ismailiye mezhebinin çok güçlü lideri oldu. vezirler, halifeler ve sultanlar inançları dolayısıyla ismailiyelilerin peşine düşmüşlerdi. hasan da amansız bir savaş açtı bunlara, bu dünyanın önde gelenlerini yok etmeye karar verdi. silahı, gösterdiği hedeflere doğru gönderdiği bu genç fedailerdi. bunlar her türlü tehlikeyi göze alıyorlardı, ölümden korkmuyorlardı. ölmek istiyorlardı; ölüm, hasan'ın kendilerine vaat ettiği cennete giriş belgesiydi. hedeflerini hiç şaşırmadılar.

görevlerini yerine getirmeden önce bu bitkinin, haşhaşın içerdiği uyuşturucudan bol miktarda tükettikleri için ya da bu cennet delileri hasan tarafından gönderildiğinden "haşhaşiler" adıyla anıldılar.

bir sabah, vezir nizamülmülk krallık ordugahının ortasında, çadırında bıçaklanmış halde bulundu. eski gençlik arkadaşı hasan sabbah'ın gönderdiği haşhaşi de hemen oracıkta öldürüldü. cellat kafasını keserken, bir an önce vaat edilen cennete kavuşacağı umuduyla gülümsüyordu haşhaşi.

hasan, ilk kez girdiği günden beri terk etmediği alamut kalesindeki yatağında öldü. "şeyh-ül cebel"den, yıllarca korku ve endişeyle söz edildi.

hasan'ın hayran olduğu tek insan hayyam'dı. dostuydu, ölümden kurtarmıştı onu ve büyük bir bilgindi. defalarca alamut'a gelip yerleşmesini istemişti ondan. arkadaşının, istediği bütün yapıtları bulabileceği muazzam bir kütüphane oluşturmuştu. hayyam reddetti. tıpkı ısrarla saraya yerleşmesini isteyen sultanı reddettiği gibi. buna karşılık yeni takvimin hazırlanması etkinliğine katılmayı kabul etti. hayyam arap dünyasının en büyük astronomlarından biri olmuştu. bunu kendi niteliklerine olduğu kadar, nizamülmülk'ün isfahan'da kendisi için kurduğu gözlemevine de borçluydu. arap dünyasında uzun yıllar "hayyam'ın takvimi"nden söz edildi.

hayyam aynı zamanda müneccimlik yapıyordu. doğum ve ölüm tarihinin tam olarak bilinmesinin nedeni de budur; o dönemde çok az rastlanan bir şeydir bu. hayyam bir gün öğrencilerinden birine mezarının kuzeyden gelen rüzgarlara açık ve ağaçların çiçeklerini yılda iki kez döktükleri bir yerde olacağını söyledi.

aradan oldukça uzun bir süre geçtikten sonra, öğrencisi nişabur'a gidip şairin ölümünü öğrendiğinde, nereye gömüldüğünü sordu. onu, hayyam'ın gömülü olduğu yere götürdüler. mezar, sürekli rüzgar alan bir bahçede, şeftali ve armut ağaçlarının dallarını sarkıttığı alçak bir duvarın dibindeydi. mezar taşının üstünde soluk çiçek motifleri olan iki halı vardı.

17.11.2008

thales

denis guedj

"matematik aklın bir kurnazlığıdır."

küpeşteye dayanmış duran thales, o güne kadar bütün hayatının geçtiği ionia ülkesinin uzaklaşmasını seyrediyordu. miletos uzaklarda kayboldu. mısır'a gidiyordu. yalnızca büyük sıcaklarda esen imbat rüzgarlarının ittiği gemi, yolculuğu bir çırpıda tamamladı. mısır kıyılarına ulaştı, mariotis gölüne girdi. thales buradan, nil nehrini geçeceği bir sandala bindi.

ırmak kıyısında sıralanan kentlerdeki sayısız molayla kesilen birkaç günlük yolculuktan sonra onu fark etti: keops piramidi, kıyıdan pek uzak olmayan geniş bir düzlüğün ortasında dikilmişti. thales hayatında böylesine etkileyici bir şey görmemişti; öteki iki piramit kefren ve mikerinos da yükseliyordu düzlükte; keops'un yanında küçük kalıyordu ama gene de.. anıtın boyutları hayal etmiş olduğunun çok ötesindeydi.

thales sandaldan indi. yaklaştıkça yavaşladı adımları; anıt, adeta yalnızca ağırlığıyla yavaşlatmıştı adımlarını. yenik düştü ve oturdu. yaşı belli olmayan bir fellah yanı başına çömeldi.

bilinçli bir biçimde ölçüsüz hale getirilen bu anıt meydan okuyordu ona. 2000 yıl önce insanların elinden çıkmış olan yapı, onlara, anlamayacakları kadar uzak kalmıştı. firavunun amaçları ne olursa olsun bir şey çok kesindi: piramidin yüksekliğini ölçmek imkansızdı. dünyada insanların tanıdığı en göze çarpan ve ölçülemeyen tek yapıydı bu! thales bu görüşü kabul etmek istemedi.

fellah bütün gece hiç durmadan konuştu. thales'e neler anlattığını hiç kimse hiçbir zaman bilemedi.

güneş ufku aydınlattığında thales kalktı. batıya doğru uzayan kendi gölgesine baktı; bir nesne, ne kadar küçük olursa olsun, her zaman onu büyüten bir ışık bulunur, diye düşündü. uzun süre, hareketsiz, gözleri, bedeninin toprağa çizdiği koyu lekede ayakta kaldı. güneş gökyüzünde yükseldikçe, gölgenin küçüldüğünü gördü.

thales düşünceye daldı: "benim gölgemle kurduğum ilişki piramidin kendi gölgesiyle kurduğu ilişkiyle aynıdır." buradan da şu sonucu çıkardı: "gölgem boyuma eşit olduğu anda, piramidin gölgesi de boyuna eşit olacaktır!" işte önemli bir düşünce. geriye bu düşüncenin uygulanması kalıyordu.

thales tek başına yapamazdı bu işlemi. iki kişi gerekiyordu bu iş için. fellah ona yardımcı olmayı kabul etti.

ertesi gün, fellah, şafak vakti anıta doğru gitti ve piramidin devasa gölgesine oturdu. thales kuma, yarı çapı kendi boyuna eşit bir çember çizdi, ortasına oturdu, sonra kalkarak dimdik durdu. daha sonra gözlerini gölgesinin ucuna dikti.

gölge çembere dokununca, yani gölgenin uzunluğu, boyuna eşit olunca, kararlaştırdıkları çığlığı attı. fellah da aynı anda piramidin gölgesinin ucunun dokunduğu yere bir kazık dikti. thales kazığa doğru koştu.

hep birlikte, hiç konuşmadan, iyice gerilmiş bir ip yardımıyla kazığı piramidin tabanından ayıran mesafeyi ölçtüler. gölgenin uzunluğunu hesapladıklarında, piramidin uzunluğunu bulmuş oldular.

ayaklarının altındaki kumlar savruldu; güney rüzgarı esmeye başladı, ionialı ve mısırlı bir sandalın yanaşmış olduğu kıyıya doğru yürüdüler. piramidin tepesi yorgun gözlerinde yitip gitti. thales sandala atladı. fellah kıyıda gülümsüyordu, sandal uzaklaştı.

thales gururluydu. fellahın yardımıyla bir kurnazlık keşfetmişti. düşey çizgiye erişemiyor muyum? yatay çizgiyle elde edeceğim onu. yüksekliği ölçemiyorum; çünkü gökyüzünde kayboluyor, öyle mi? güneşin ezdiği gölgesini ölçeceğim onun. büyüğü küçükle ölçmek. erişilmezi erişilebilir olanla ölçmek. uzak olanı, yakınla ölçmek.

31.01.2008

uzun lafın kısası

"umutsuzluğun dudağında hep bir gülümseme bulunur." (via giacomo leopardi)

"yatak yoksulun operasıdır." (italyan atasözü)

"geçici olan bulunmayınca, kalıcı olanla yetinmek zorunda kalırsınız." (via denis guedj)

"aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir." (via aslı erdoğan)

"veren insanın diz çökmesi ve ona verme olanağı sağlamış olduğu için alan insana teşekkür etmesi gerekir." (vivekananda)

"bir imparatorun karısı olmaktansa senin metresin olmayı yeğlerim." (via kürşat başar)

"bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin, daha iyi." (ingiliz atasözü)

"dar kapıdan girin; zira yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir ve ondan girenler çoktur. hayata götüren kapı ise dar ve yol sıkışıktır ve onu bulanlar azdır." (matta)

"en fazla bilen insanlar en kasvetli olanlardır." (russell-einstein manifestosu)

"hiçbir insan dilinde, neden öldüğünü bilmeyen kobayları teselli edecek bir sözcük yoktur." (hiroşima'dan sağ kurtulmuş biri)

"korku, kuşlar yüzünden ekin ekmemektir." (doğu atasözü)

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü göklerin egemenliği onlarındır." (incil)

"vatan, çölde bir konaklama yeridir sadece." (bir tibet metninden)

"büyük sahtekarlıklar büyük olanaklara ihtiyaç duyar ve bunlara sadece devlet sahiptir. her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder." (sorti/monaldi)

"dışarıda arama; gerçek, insanın içindedir." (latin deyişi)