william faulkner
zeki insanların her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına duydukları o karamsar ve alaycı akli acımayla: "fahişe değiller. fahişe olmamalarının nedeni biziz, biz bin erkek. biz -bin beyaz erkek- onları biz yaptık, yarattık ve ürettik; belli türden bir kanın sekizde birinin başka türden bir kanın sekizde yedisine sütün geldiğini ilan eden yasaları bile biz yaptık. bunu kabul ediyorum. ama aynı beyaz ırk onları köle, işçi, ahçı, hatta ırgat bile yapabilirdi, bu bin kişi, senin belki de ilkesiz ve şerefsiz diyeceğin benim gibi bu üç beş erkek olmasaydı tabii. hepsini kurtaramayız, belki bunu istemiyoruz da; belki kurtardığımız o bir kadın binde bir bile değil. ama o bir taneyi kurtarıyoruz. tanrı bütün serçeleri görebilir; ama biz tanrı olmaya kalkışmıyoruz. belki tanrı olmayı istemiyoruz da; çünkü hiçbir erkek bu serçelerin birden fazlasını istemez. belki tanrı senin bu gece gördüğün türden bir eve baktığında, artık yaşlandığı için birimizden birini tanrı olarak seçmez. gerçi bir zamanlar genç olmuştu herhalde, genç olmuştur mutlaka, onun kadar uzun süre yaşamış, zarafet, izan ya da edepten nasibini almayan kaba ve rastgele günahları o kadar uzun zaman seyretmek zorunda kalmış birisi, bu vakalara yüz binde bir bile rastlasa, sıradan insan içgüdülerine şeref, edep ve şefkat ilkelerinin uygulandığını fark edecektir muhakkak; o içgüdüler ki siz anglosaksonlar ısrarla şehvet dersiniz ve onun uğruna sebt gününde ilkel mağaralara çekilirsiniz, sizin tanrı'nın inayeti dediğiniz şeyden mahrum kalmanız tanrı'ya meydan okuyan mazeret ve bahane sözleriyle sislenip dumanlanır, inayete tekrar kavuşmanız tanrı'yı teskin eden doygun alçalma ve dövünme çığlıklarıyla müjdelenir, her ikisinde de -ne meydan okumada, ne de teskinde- tanrı bir ilginçlik, hatta ik üç kereden sonra bir eğlence bulamaz. bu yüzden de belki, iyice yaşlanan tanrı, sizin şehvet dediğiniz şeye nasıl hizmet ettiğimizle artık ilgilenmiyordur. belki bizden bu tek serçeyi bile kurtarmamızı talep etmiyordur; zaten biz de o tek serçeyi onun takdirini kazanmak için kurtarmıyoruz. ama biz olmasak bedelini ödeyecek herhangi bir vahşiye satılabilecek, hem de onu bir düveden bir kısraktan, herhangi bir hayvandan daha kötü kullansa bile kimseye hesap vermesi gerekmeyecek birine bir fahişe gibi bir geceliğine değil, bedeni ve ruhuyla bir ömür boyu satılabilecek sonra da gözden düşecek, başkasına satılacak, hatta yıprandığında ya da masrafı satış fiyatını karşılamadığında öldürülebilecek o tek kadını kurtarıyoruz. evet: tanrının kendisinin bile görmezden geldiği bir serçe.
#zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13.07.2022
13.04.2021
phaedrus
robert m. pirsig
analitik bilgiyi oluşturup ilişkilendirecek sistematik düşüncenin kural ve yöntemlerini belirleyen klasik "sistemin sistemi"ni, yani mantığı çok iyi bilirdi. bunda çok ustaydı; özellikle analitik düşünme yeteneğinin ölçütü sayılan stanford-binet iq değeri 170'ti ki bu, ancak elli bin kişide bir rastlanan bir rakamdı.
sistematikti; ama bir makine gibi düşünüp davrandığını söylemek, onun düşüncesinin doğasını yanlış anlamak olur. öyle pistonların, tekerleklerin ve dişlilerin birden çalışması gibi eşgüdümlü bir şey değil. bunun yerine lazer ışını imgesi düşünülebilir. bir kalem kalınlığındaki bu ışın öyle aşırı bir yoğunluktadır, öyle korkunç bir enerji içerir ki aya dek gidebilir ve yansıyıp tekrar dünyaya dönebilir.
phaedrus, zekasını herkesi aydınlatmada kullanmaya çalışmadı. o, uzaklarda belli bir hedef aradı, ona nişan aldı ve vurdu. hepsi bu. vurduğu hedefin herkesi aydınlatması ise bana kalmış gibi görünüyor.
zekasına oranla aşırı derecede yalnızdı. yakın arkadaşları olduğu hakkında kayıt yok. yalnız yolculuk etti. her zaman. başkalarının yanında da tümüyle yalnızdı. insanlar kimi kez bunu sezinler, onun kendilerini istemediğini düşünür ve ondan hoşlanmazlardı; ama onların hoşlanmamaları onun için önemli değildi.
en çok acıyı karısının ve ailesinin çektiği anlaşılıyor. karısı, onun içine kapandığı alanın bariyerlerini aşmaya çalışanların kendilerini bir boşlukla karşı karşıya bulduklarını söylüyor. ailesi, onun asla vermediği bir parça sevgiye hasret kalmıştı sanırım.
kimse onu gerçekten tanımadı. anlaşılan, o da böyle olmasını istemiş ve böyle olmuştu. yalnızlığı belki zekasının sonucuydu. belki de nedeniydi. ama bu ikisi hep bir arada gidiyordu. yapayalnız. tekinsiz bir zeka.
analitik bilgiyi oluşturup ilişkilendirecek sistematik düşüncenin kural ve yöntemlerini belirleyen klasik "sistemin sistemi"ni, yani mantığı çok iyi bilirdi. bunda çok ustaydı; özellikle analitik düşünme yeteneğinin ölçütü sayılan stanford-binet iq değeri 170'ti ki bu, ancak elli bin kişide bir rastlanan bir rakamdı.sistematikti; ama bir makine gibi düşünüp davrandığını söylemek, onun düşüncesinin doğasını yanlış anlamak olur. öyle pistonların, tekerleklerin ve dişlilerin birden çalışması gibi eşgüdümlü bir şey değil. bunun yerine lazer ışını imgesi düşünülebilir. bir kalem kalınlığındaki bu ışın öyle aşırı bir yoğunluktadır, öyle korkunç bir enerji içerir ki aya dek gidebilir ve yansıyıp tekrar dünyaya dönebilir.
phaedrus, zekasını herkesi aydınlatmada kullanmaya çalışmadı. o, uzaklarda belli bir hedef aradı, ona nişan aldı ve vurdu. hepsi bu. vurduğu hedefin herkesi aydınlatması ise bana kalmış gibi görünüyor.
zekasına oranla aşırı derecede yalnızdı. yakın arkadaşları olduğu hakkında kayıt yok. yalnız yolculuk etti. her zaman. başkalarının yanında da tümüyle yalnızdı. insanlar kimi kez bunu sezinler, onun kendilerini istemediğini düşünür ve ondan hoşlanmazlardı; ama onların hoşlanmamaları onun için önemli değildi.
en çok acıyı karısının ve ailesinin çektiği anlaşılıyor. karısı, onun içine kapandığı alanın bariyerlerini aşmaya çalışanların kendilerini bir boşlukla karşı karşıya bulduklarını söylüyor. ailesi, onun asla vermediği bir parça sevgiye hasret kalmıştı sanırım.
kimse onu gerçekten tanımadı. anlaşılan, o da böyle olmasını istemiş ve böyle olmuştu. yalnızlığı belki zekasının sonucuydu. belki de nedeniydi. ama bu ikisi hep bir arada gidiyordu. yapayalnız. tekinsiz bir zeka.
14.01.2021
good will hunting
gus van sant
"önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun? sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.
boston'dan hiç çıkmadın. sana sanat soracak olsam, bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo. hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama sistine şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin. sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.
zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam shakespeare'den bahsedersin, değil mi? bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında "ziyaret saatleri" kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.
sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz.
sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi? sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen, sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerimden korkuyorsun."
"önceki gün resmim hakkında söylediklerini düşündüm. bütün gece bunu düşündüm. sonra anladım. ondan sonra güzel bir uykuya dalıp, seni hiç düşünmedim. ne anladım biliyor musun? sen sadece bir çocuksun. ne konuştuğunu bile bilmiyorsun.boston'dan hiç çıkmadın. sana sanat soracak olsam, bana okuduğun kitapları satmaya kalkacaksın. michelangelo. hakkında çok şey biliyor musun? çalışmalarını, politik etkilerini, papayla ilişkilerini, cinsel tercihini, bütün çalışmalarını söylersin. ama sistine şapeli'nin kokusunu söyleyemezsin. çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. görmedin. sana kadınları sorsam, neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey sayarsın. belki bir iki kere yatmışsındır da. ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne olduğunu söyleyemezsin.
zorlu bir çocuksun. sana savaşı sorsam shakespeare'den bahsedersin, değil mi? bir kere daha yaklaşıyoruz dostlar. ama hiç savaş görmedin. en yakın dostunun, kafası kucağında son nefesini verirken sana nasıl baktığını görmedin. sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. ama bir kadının karşısında hiç tamamen savunmasız kalmadın. sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. tanrının seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. her şeye rağmen. kansere rağmen. bir hastane odasında iki ay boyunca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. doktorun gözlerine baktığında "ziyaret saatleri" kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. gerçek kayıp ne bilmiyorsun. çünkü hiçbir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. birini bu kadar sevmeye bile cesaret edememişsindir.
sana bakınca kendine güvenen bir entelektüel görmüyorum. ürkek bir velet görüyorum. ama sen bir dahisin. bunu kimse inkar edemez. kimse senin derinliklerini anlayamaz.
sırf bir resmimi gördün diye hakkımda her şeyi bildiğini sanıyorsun. hayatımı yorumladın. yetimsin değil mi? sırf oliver twist'i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? bu seni anlatır mı? şahsen umurumda bile değilsin. senden bir şey öğrenemem. sen kim olduğunu anlatmak istemezsen, sırf kitap okudum diye seni anlayamam. anlatırsan ben varım. ama sen istiyor musun? söyleyebileceklerimden korkuyorsun."
5.07.2018
zeka ve yaratıcılık
jiddu krishnamurti
karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.
her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.
zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.
toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.
özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.
zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.
önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.
ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.
içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.
birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.
karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.
zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.
toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.
özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.
zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.
önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.
ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.
içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.
birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.
4.06.2018
olgunluk
ahmet haşim
ne yazık ki vücudun haraplığı zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. manasız çocukluk, tatsız gençlik şen olgunluğa hazırlanmaktan başka nedir? zekâ; nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sonbahar mahsulüdür. en az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. dünyayı idare eden ilim, fen, iktisat, sanat ve edebiyat akımlarının düzenleyicisi şakakları beyazlamış kafalardır. genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor.
ne olacağı meçhul yeniyetmelere yer açmak için ölümün her sene, bilhassa baharda kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir?
ne yazık ki vücudun haraplığı zekânın olgunluk zamanına tesadüf eder. manasız çocukluk, tatsız gençlik şen olgunluğa hazırlanmaktan başka nedir? zekâ; nar, ayva ve portakal gibi geç renk ve rayiha bulan bir sonbahar mahsulüdür. en az kırk sene güneşte pişmeden bu asil meyve ballanmıyor. dünyayı idare eden ilim, fen, iktisat, sanat ve edebiyat akımlarının düzenleyicisi şakakları beyazlamış kafalardır. genç allame ve genç dahi bir mucizedir ki bazı yerlerde vücut buluyor.ne olacağı meçhul yeniyetmelere yer açmak için ölümün her sene, bilhassa baharda kır saçlara attığı tırpan, kim bilir, tabiata karşı insan zaferini ne kadar geciktirmektedir?
8.06.2016
ahmak, alık, aptal ve kafasız
umberto eco / jean-claude carriere
umberto eco: kitaplarımdan birinde, ahmak, alık ve kafasız arasında bir ayrım yaptım. alık bizi ilgilendirmiyor. o, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir; ona söylediğiniz şeyi anlamayandır. onun durumu anlaşılmıştır. ahmaklıksa, toplumsal bir niteliktir; başka türlü bile adlandırabilirsiniz; çünkü bazılarına göre "kafasız" ve "ahmak" aynı şeydir. ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. istemeden gaflar yapandır. kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil mantıksaldır. ilk bakışta, doğru dürüst akılyürüttüğü izlenimine kapılırsınız. yolunda gitmeyen bir şey olduğunu ilk anda anlamak zordur. bu yüzden de tehlikelidir.
kafasız şöyle diyecektir: "pire'nin bütün sakinleri atinalıdır. bütün atinalılar yunan'dır. demek ki bütün yunanlar pire'de oturur." bir şeylerin yolunda gitmediğinden şüphelenirsiniz; çünkü mesela spartalı olan yunanlar olduğunu bilirsiniz. fakat nerede ve nasıl yanıldığınızı göstermekten acizsinizdir. formel mantığın bütün kurallarını bilmeniz gerekir.
jean-claude carriere: bana göre, kafasız, yanılmakla yetinmez. hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. öyle ki, kafasızlığın nasıl da borazan gibi öttüğünü görmek insanı şaşkına çevirir. "artık güvenilir kaynaklardan biliyoruz ki.." ve bunu müthiş bir salaklık izler.
umberto eco: sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylerseniz, hemen bir kafasızlığa dönüşür.
jean-claude carriere: flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamayı istemek olduğunu söyler. ahmak tartışmaya yer vermeyen kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak ister. bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmayı ister. ama bir toplum tarafından çoğu zaman bir hakikat olarak algılanan bu aptallık, tarihe yeterli mesafede duran bizler için son derece öğreticidir. öğrenimimizi güzelliğin ve zekanın tarihiyle sınırlarız; daha doğrusu başkaları öğrenimimizi bunlarla sınırlar; oysa bu iki unsur insan etkinliğinin çok çok küçük bir bölümünü teşkil eder.
umberto eco: aptallığa gelince; kafasızlıkla aynı şey değil gibi geliyor bana. kafasızlığı idare etmenin, yönetmenin bir yolu daha ziyade.
jean-claude carriere: aklıma başka bir alıntı geldi: "ben iyi bir aileden değilim; çocuklarımsa iyi bir aileden." bu sözleri eden kişi mizahçı değilse, en azından halinden memnun bir ahmak.
umberto eco: ahmak, daima bilir bilmez konuşur.
jean-claude carriere: aptallık genelde hataya yatkındır.
umberto eco: aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.
umberto eco: ahmaklığın kendini gösterdiği bir vaka da, joyce'un mister skeffington'la yapılan bir konuşmayı aktarmasıdır: "erkek kardeşinizin öldüğünü duydum" der skeffington. "üstelik daha 10 yaşındaydı" derler. skeffington şu karşılığı verir: "gene de acı verici."
umberto eco: hakikate aykırı, yanlış olan ille de kafasızlığın ya da ahmaklığın ifadesi değildir. düpedüz bir hatadır sadece. ptolemaios dünya'nın hareketsiz olduğuna olanca iyi niyetiyle inanıyordu. bilimsel bilginin eksikliği yüzünden bir hata işlemişti. hatayı her zaman iyi niyetle işleriz. onun için de hata insanlık tarihini kateder.
jean-claude carriere: bechtel ile ben, büyük bir hırsla, yalnızca çok kötü kitaplar okuduğumuz uzun bir dönem geçirdik. kütüphane kataloglarını didik didik ediyor ve bazı başlıkları okuyunca bizi bekleyen hazineyi canlandırıyorduk kafamızda. listenizde, "velespitin ahlak üzerindeki etkisi" diye bir başlık görünce, zengin bir damar bulduğunuza emin olabilirsiniz.
"aptallık sözlüğü"nde yayımlanmış bir mektuptan alıntı yapayım; o zaman niye böyle dediğimi hemen anlayacaksınız. bu mektubu "havari misyonları dergisi"nde bulduk -evet, bunu bile okuduk-. bir papaz, kendisine mucizevi bir suyu ulaştırdığı için muhatabına teşekkür ediyor, bu su "hasta"nın üstünde çok olumlu bir etki yapmış ama onun bundan "haberi yokmuş." "hasta bir şeyden şüphelenmeden suyu 9 gün boyunca içirdim; 4 yıldır hayatla ölüm arasında gidip gelmiş, gene 4 yıl boyunca umut kırıcı bir inatla ve ürpertici küfürlerle bana direnmiş olan bu adam, 9 gün süren dualarının ardından, beklenmedik olduğu için daha da teselli veren merhamet duyguları içinde usulca can verdi."
umberto eco: bu papazın alık mı, kafasız mı yoksa ahmak mı olduğuna karar vermekte çektiğimiz zorluk, bu kategorilerin ideal tipler olmasından kaynaklanıyor. ne var ki çoğu zaman, aynı insanda bu üç tavrın bir karışımını buluruz. gerçeklik bu tiplojiden çok daha karmaşık.
jean-claude carriere: saçma bir şey söylemenin eşiğindeyizdir hep.
umberto eco: galiba, az çok farklı şekilde, aslında aynı dalga boyundayız. ömrümüz boyunca, insanlığın büyük meziyetlerini kendimize iş edindik. insan kendine özgür bir şekilde olağandışı bir varlıktır. ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı. fakat aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten bir türlü vazgeçmedi. terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır. dolayısıyla, aptallıktan bahsetmeye karar vermekle, bu yari dahi yarı ahmak yaratığa saygılarımızı sunuyoruz bir anlamda. ve ölüme yaklaşır yaklaşmaz, salaklığın meziyete üstün geldiğini düşünmeye başlıyoruz. insanın kendini avutmasının en iyi yolu bu elbette. tesisatçının biri banyomdaki sızıntıyı tamir edip benden fazla para alırsa ve o gittikten sonra sızıntının aynen devam ettiğini görürsek, karıma şöyle diyerek avuturum kendimi: "alığın teki; yoksa sızıntı yapan banyoları, hem de bu kadar kötü tamir etmezdi. bologna üniversitesi'nde göstergebilim profesörü olurdu."
jean-claude carriere: aptallığı incelerken keşfedilen ilk şey, kendimizin de bir ahmak olduğudur. elbette. başkalarını ahmak yerine koyup işin içinden cezasız sıyrılamazsınız; aptallıklarının aslında bize tuttukları bir ayna olduğunun farkına varırsınız çünkü. kalıcı bir ayna, kesin ve sadık.
umberto eco: salağın teki size öbür herkesin salak olduğunu söylerse, onun bir salak olması, size belki de hakikati söylemesine engel teşkil etmez. eğer öbür herkesin "kendisi gibi" salak olduğunu eklerse, işte o zaman zekasını kanıtlamış olur. demek ki salak değildir. çünkü öbürleri, ömürlerini salak olduklarını unutturmakla geçirir.
jean-claude carriere: saçma sapan sözler söylemeyi ve deliliği aptallıktan ayırt etmek çok zordur.
umberto eco: kitaplarımdan birinde, ahmak, alık ve kafasız arasında bir ayrım yaptım. alık bizi ilgilendirmiyor. o, kaşığı ağzına götüreceğine alnına götürendir; ona söylediğiniz şeyi anlamayandır. onun durumu anlaşılmıştır. ahmaklıksa, toplumsal bir niteliktir; başka türlü bile adlandırabilirsiniz; çünkü bazılarına göre "kafasız" ve "ahmak" aynı şeydir. ahmak, belirli bir anda söylememesi gereken şeyi söyleyendir. istemeden gaflar yapandır. kafasız farklıdır, onun kusuru toplumsal değil mantıksaldır. ilk bakışta, doğru dürüst akılyürüttüğü izlenimine kapılırsınız. yolunda gitmeyen bir şey olduğunu ilk anda anlamak zordur. bu yüzden de tehlikelidir.
kafasız şöyle diyecektir: "pire'nin bütün sakinleri atinalıdır. bütün atinalılar yunan'dır. demek ki bütün yunanlar pire'de oturur." bir şeylerin yolunda gitmediğinden şüphelenirsiniz; çünkü mesela spartalı olan yunanlar olduğunu bilirsiniz. fakat nerede ve nasıl yanıldığınızı göstermekten acizsinizdir. formel mantığın bütün kurallarını bilmeniz gerekir.
jean-claude carriere: bana göre, kafasız, yanılmakla yetinmez. hatasını yüksek sesle, bağırarak öne sürer, ilan eder, herkes onu duysun ister. öyle ki, kafasızlığın nasıl da borazan gibi öttüğünü görmek insanı şaşkına çevirir. "artık güvenilir kaynaklardan biliyoruz ki.." ve bunu müthiş bir salaklık izler.
umberto eco: sıradan, alelade bir hakikati ısrarla haykıra haykıra söylerseniz, hemen bir kafasızlığa dönüşür.
jean-claude carriere: flaubert, aptallığın yargıya varmak, sonuca bağlamayı istemek olduğunu söyler. ahmak tartışmaya yer vermeyen kesin çözümlere kendiliğinden ulaşmak ister. bir meseleyi bir daha açılmamak üzere kapatmayı ister. ama bir toplum tarafından çoğu zaman bir hakikat olarak algılanan bu aptallık, tarihe yeterli mesafede duran bizler için son derece öğreticidir. öğrenimimizi güzelliğin ve zekanın tarihiyle sınırlarız; daha doğrusu başkaları öğrenimimizi bunlarla sınırlar; oysa bu iki unsur insan etkinliğinin çok çok küçük bir bölümünü teşkil eder.
umberto eco: aptallığa gelince; kafasızlıkla aynı şey değil gibi geliyor bana. kafasızlığı idare etmenin, yönetmenin bir yolu daha ziyade.
jean-claude carriere: aklıma başka bir alıntı geldi: "ben iyi bir aileden değilim; çocuklarımsa iyi bir aileden." bu sözleri eden kişi mizahçı değilse, en azından halinden memnun bir ahmak.
umberto eco: ahmak, daima bilir bilmez konuşur.
jean-claude carriere: aptallık genelde hataya yatkındır.
umberto eco: aptallık, kafasızlığı kibirle ve sebatla idare etmenin, yönetmenin bir şeklidir.
umberto eco: ahmaklığın kendini gösterdiği bir vaka da, joyce'un mister skeffington'la yapılan bir konuşmayı aktarmasıdır: "erkek kardeşinizin öldüğünü duydum" der skeffington. "üstelik daha 10 yaşındaydı" derler. skeffington şu karşılığı verir: "gene de acı verici."
umberto eco: hakikate aykırı, yanlış olan ille de kafasızlığın ya da ahmaklığın ifadesi değildir. düpedüz bir hatadır sadece. ptolemaios dünya'nın hareketsiz olduğuna olanca iyi niyetiyle inanıyordu. bilimsel bilginin eksikliği yüzünden bir hata işlemişti. hatayı her zaman iyi niyetle işleriz. onun için de hata insanlık tarihini kateder.
jean-claude carriere: bechtel ile ben, büyük bir hırsla, yalnızca çok kötü kitaplar okuduğumuz uzun bir dönem geçirdik. kütüphane kataloglarını didik didik ediyor ve bazı başlıkları okuyunca bizi bekleyen hazineyi canlandırıyorduk kafamızda. listenizde, "velespitin ahlak üzerindeki etkisi" diye bir başlık görünce, zengin bir damar bulduğunuza emin olabilirsiniz.
"aptallık sözlüğü"nde yayımlanmış bir mektuptan alıntı yapayım; o zaman niye böyle dediğimi hemen anlayacaksınız. bu mektubu "havari misyonları dergisi"nde bulduk -evet, bunu bile okuduk-. bir papaz, kendisine mucizevi bir suyu ulaştırdığı için muhatabına teşekkür ediyor, bu su "hasta"nın üstünde çok olumlu bir etki yapmış ama onun bundan "haberi yokmuş." "hasta bir şeyden şüphelenmeden suyu 9 gün boyunca içirdim; 4 yıldır hayatla ölüm arasında gidip gelmiş, gene 4 yıl boyunca umut kırıcı bir inatla ve ürpertici küfürlerle bana direnmiş olan bu adam, 9 gün süren dualarının ardından, beklenmedik olduğu için daha da teselli veren merhamet duyguları içinde usulca can verdi."
umberto eco: bu papazın alık mı, kafasız mı yoksa ahmak mı olduğuna karar vermekte çektiğimiz zorluk, bu kategorilerin ideal tipler olmasından kaynaklanıyor. ne var ki çoğu zaman, aynı insanda bu üç tavrın bir karışımını buluruz. gerçeklik bu tiplojiden çok daha karmaşık.
jean-claude carriere: saçma bir şey söylemenin eşiğindeyizdir hep.
umberto eco: galiba, az çok farklı şekilde, aslında aynı dalga boyundayız. ömrümüz boyunca, insanlığın büyük meziyetlerini kendimize iş edindik. insan kendine özgür bir şekilde olağandışı bir varlıktır. ateşi keşfetti, şehirler inşa etti, muhteşem şiirler yazdı, dünyaya çeşitli yorumlar getirdi, mitolojik imgeler yarattı. fakat aynı zamanda, hemcinslerine savaş açmaktan, yanılgıya düşmekten, çevresini yok etmekten bir türlü vazgeçmedi. terazinin bir kefesine yüksek zihinsel meziyeti, öbür kefesine bayağı salaklığı koyduğunuzda terazi neredeyse dengede kalır. dolayısıyla, aptallıktan bahsetmeye karar vermekle, bu yari dahi yarı ahmak yaratığa saygılarımızı sunuyoruz bir anlamda. ve ölüme yaklaşır yaklaşmaz, salaklığın meziyete üstün geldiğini düşünmeye başlıyoruz. insanın kendini avutmasının en iyi yolu bu elbette. tesisatçının biri banyomdaki sızıntıyı tamir edip benden fazla para alırsa ve o gittikten sonra sızıntının aynen devam ettiğini görürsek, karıma şöyle diyerek avuturum kendimi: "alığın teki; yoksa sızıntı yapan banyoları, hem de bu kadar kötü tamir etmezdi. bologna üniversitesi'nde göstergebilim profesörü olurdu."
jean-claude carriere: aptallığı incelerken keşfedilen ilk şey, kendimizin de bir ahmak olduğudur. elbette. başkalarını ahmak yerine koyup işin içinden cezasız sıyrılamazsınız; aptallıklarının aslında bize tuttukları bir ayna olduğunun farkına varırsınız çünkü. kalıcı bir ayna, kesin ve sadık.
umberto eco: salağın teki size öbür herkesin salak olduğunu söylerse, onun bir salak olması, size belki de hakikati söylemesine engel teşkil etmez. eğer öbür herkesin "kendisi gibi" salak olduğunu eklerse, işte o zaman zekasını kanıtlamış olur. demek ki salak değildir. çünkü öbürleri, ömürlerini salak olduklarını unutturmakla geçirir.
jean-claude carriere: saçma sapan sözler söylemeyi ve deliliği aptallıktan ayırt etmek çok zordur.
7.10.2013
zeki insan
jose ortega y gasset
zeki erkeklerin sayıca son derece az olduğunu keşfetmek kadar bana hüzün veren başka bir şey olmamıştır. hiç değilse içinde yaşadığımız şu zamanlarda, entelektüellerin dışında zeki insana rastlanmıyor. entelektüellerin çoğunluğu da zeki olmadığından, zekanın, şu gezegenimizde son derece az bulunur bir şey olduğu çıkıyor ortaya.
zeki insanla aptal insan arasındaki fark, sonunda şuraya gelip dayanır: zeki insan, kendisini kendi aptallığından koruyarak yaşar; aptallığını, ortaya çıkar çıkmaz anlar ve onu yok etmeye çalışır; oysa aptal insan, kendi aptallığına, koşulsuz olarak, büyülenmişçesine teslim olur.
zeka, kendisini her şeyden çok sanatta göstermez, bilimde de göstermez; yaşam sezgisinde gösterir. oysa entelektüel, hemen hemen hiç yaşamaz; entelektüel, çoğunlukla sezgi yoksunu biridir; dünyadaki edimleri sayılıdır; kadınlar, iş yaşamı, zevkler ve tutkularla ilgili bilgileri ise pek azdır. entelektüel, soyut bir yaşam sürer; keskin dişli zekasının önüne gerçekten kanlı canlı bir et parçası atabildiği hiç görülmez.
derin çukurların içinden çıkıp yücelere ulaşmak pek de öyle kolay bir şey değildir.
zeki erkeklerin sayıca son derece az olduğunu keşfetmek kadar bana hüzün veren başka bir şey olmamıştır. hiç değilse içinde yaşadığımız şu zamanlarda, entelektüellerin dışında zeki insana rastlanmıyor. entelektüellerin çoğunluğu da zeki olmadığından, zekanın, şu gezegenimizde son derece az bulunur bir şey olduğu çıkıyor ortaya.zeki insanla aptal insan arasındaki fark, sonunda şuraya gelip dayanır: zeki insan, kendisini kendi aptallığından koruyarak yaşar; aptallığını, ortaya çıkar çıkmaz anlar ve onu yok etmeye çalışır; oysa aptal insan, kendi aptallığına, koşulsuz olarak, büyülenmişçesine teslim olur.
zeka, kendisini her şeyden çok sanatta göstermez, bilimde de göstermez; yaşam sezgisinde gösterir. oysa entelektüel, hemen hemen hiç yaşamaz; entelektüel, çoğunlukla sezgi yoksunu biridir; dünyadaki edimleri sayılıdır; kadınlar, iş yaşamı, zevkler ve tutkularla ilgili bilgileri ise pek azdır. entelektüel, soyut bir yaşam sürer; keskin dişli zekasının önüne gerçekten kanlı canlı bir et parçası atabildiği hiç görülmez.
derin çukurların içinden çıkıp yücelere ulaşmak pek de öyle kolay bir şey değildir.
25.08.2012
duru bilinç
schopenhauer
zeka ülkesinde acı hüküm sürmez; her şey bilgidir. ama bir kimse tüm entelektüel hazlara, ancak kendi zekasının aracılığıyla, yani onun ölçüsünde ulaşabilir. çünkü "aklı olmayana, dünyanın tüm aklının bir yararı dokunmaz." bu avantaja eşlik eden gerçek bir dezavantaj ise, doğada zekanın derecesiyle birlikte acı çekme yeteneğinin de artması, yani en yüksek aşamasına ancak burada ulaşmasıdır.
doğa kendini sürekli olarak, en önce inorganik dünyanın mekanik ve kimyasal etkimelerinden bitkisel dünyaya ve bunun donuk öz hazzına, oradan da zekanın ve bilincin belirdiği ve şimdi zayıf başlangıçlardan adım adım hep daha yükseğe çıktığı, kendini insana dek yükselttiği hayvanlar alemine dek yükseltir; insan zekasında doğa doruk noktasına ve üretiminin hedefine ulaşmıştır; yani ortaya koyabileceği en kusursuz ve en zor şeyi sunmuştur. ama zeka, insan türünün içinde de çok sayıda belirgin basamaklar oluşturur ve en üstteki, asıl yüksek zekaya nadiren ulaşır. demek ki bu zeka, en dar ve en kesin anlamda, doğanın en zor ve en yüksek ürünüdür; böylelikle, dünyanın ortaya koyabileceği en nadir ve en değerli şeydir. böyle bir zekada en duru bilinç ortaya çıkar ve buna uygun olarak dünyayı başka herhangi bir yerde olduğundan daha anlaşılır, daha tam bir biçimde serimler. böyle bir bilinçle donatılmış kişi yeryüzündeki en soylu ve en kıymetli şeye ve böylelikle öteki tüm kaynakların, onun yanında kısıtlı kaldıkları bir hazlar kaynağına sahiptir. böylece o kişi artık, sahip olduğu şeyin keyfini rahatsız edilmeden çıkarabilmek ve elmasını tıraşlayabilmek için boş zamandan başka, dışarıdan bir şeye gereksinim duymaz. çünkü tüm öteki, yani entelektüel olmayan hazlar düşük türdendirler: hepsi de istenç devinimleriyle yani arzularla, umutlarla, korkularla ve neye yönelik olursa olsun, ulaşmayla sonuçlanırlar; bu da asla acı çekmeden gerçekleşemez. üstelik ulaşmayla birlikte, esas olarak az ya da çok bir hayal kırıklığı doğar; oysa entelektüel hazlardan, doğruluk giderek daha da durulaşır.
kabalık esas olarak, bilinçte istemenin bilmeye bütünüyle ağır basmasında ve böylelikle bilmenin kesinlikle sadece istencin hizmetinde ortaya çıktığı dereceye çıkmasında, sonunda istencin bu hizmeti istememesinde, yani ne büyük ne de küçük hiçbir güdünün bulunmamasında, bilmenin bütünüyle sona ermesinde ve bunun sonucunda tam bir düşünce boşluğunun ortaya çıkmasındadır. ancak, bilgisiz isteme en kötü şeydir; her kalasta bu vardır ve en azından düştüğünde bunu gösterir. bu yüzden bu durum, kabalığı oluşturur. aynı kişide sadece duyu organları ve onların verilerinin kavranması için gereken en alt düzeyde zeka etkinliği bulunur; bunun sonucunda kaba insan tüm izlenimlere sürekli açıktır; yani etrafında olup biten her şeyi, saniyesi saniyesine algılar; öyle ki en ufak bir ses ve çok küçük bir durum bile onun dikkatini hemen çeker; tıpkı hayvanlarda olduğu gibi. tüm bu durum, o kişinin yüzünde ve tüm dış görünüşünde görülebilir. sonra buradan kaba dış görünüm ortaya çıkar ki, bu dış görünüm, çoğu zaman olduğu gibi bilinci tek başına dolduran ilginç, düşük, egoist ve genel olarak kötü bir istenç olduğunda, etkisi daha da ilginçtir.
zeka ülkesinde acı hüküm sürmez; her şey bilgidir. ama bir kimse tüm entelektüel hazlara, ancak kendi zekasının aracılığıyla, yani onun ölçüsünde ulaşabilir. çünkü "aklı olmayana, dünyanın tüm aklının bir yararı dokunmaz." bu avantaja eşlik eden gerçek bir dezavantaj ise, doğada zekanın derecesiyle birlikte acı çekme yeteneğinin de artması, yani en yüksek aşamasına ancak burada ulaşmasıdır.doğa kendini sürekli olarak, en önce inorganik dünyanın mekanik ve kimyasal etkimelerinden bitkisel dünyaya ve bunun donuk öz hazzına, oradan da zekanın ve bilincin belirdiği ve şimdi zayıf başlangıçlardan adım adım hep daha yükseğe çıktığı, kendini insana dek yükselttiği hayvanlar alemine dek yükseltir; insan zekasında doğa doruk noktasına ve üretiminin hedefine ulaşmıştır; yani ortaya koyabileceği en kusursuz ve en zor şeyi sunmuştur. ama zeka, insan türünün içinde de çok sayıda belirgin basamaklar oluşturur ve en üstteki, asıl yüksek zekaya nadiren ulaşır. demek ki bu zeka, en dar ve en kesin anlamda, doğanın en zor ve en yüksek ürünüdür; böylelikle, dünyanın ortaya koyabileceği en nadir ve en değerli şeydir. böyle bir zekada en duru bilinç ortaya çıkar ve buna uygun olarak dünyayı başka herhangi bir yerde olduğundan daha anlaşılır, daha tam bir biçimde serimler. böyle bir bilinçle donatılmış kişi yeryüzündeki en soylu ve en kıymetli şeye ve böylelikle öteki tüm kaynakların, onun yanında kısıtlı kaldıkları bir hazlar kaynağına sahiptir. böylece o kişi artık, sahip olduğu şeyin keyfini rahatsız edilmeden çıkarabilmek ve elmasını tıraşlayabilmek için boş zamandan başka, dışarıdan bir şeye gereksinim duymaz. çünkü tüm öteki, yani entelektüel olmayan hazlar düşük türdendirler: hepsi de istenç devinimleriyle yani arzularla, umutlarla, korkularla ve neye yönelik olursa olsun, ulaşmayla sonuçlanırlar; bu da asla acı çekmeden gerçekleşemez. üstelik ulaşmayla birlikte, esas olarak az ya da çok bir hayal kırıklığı doğar; oysa entelektüel hazlardan, doğruluk giderek daha da durulaşır.
kabalık esas olarak, bilinçte istemenin bilmeye bütünüyle ağır basmasında ve böylelikle bilmenin kesinlikle sadece istencin hizmetinde ortaya çıktığı dereceye çıkmasında, sonunda istencin bu hizmeti istememesinde, yani ne büyük ne de küçük hiçbir güdünün bulunmamasında, bilmenin bütünüyle sona ermesinde ve bunun sonucunda tam bir düşünce boşluğunun ortaya çıkmasındadır. ancak, bilgisiz isteme en kötü şeydir; her kalasta bu vardır ve en azından düştüğünde bunu gösterir. bu yüzden bu durum, kabalığı oluşturur. aynı kişide sadece duyu organları ve onların verilerinin kavranması için gereken en alt düzeyde zeka etkinliği bulunur; bunun sonucunda kaba insan tüm izlenimlere sürekli açıktır; yani etrafında olup biten her şeyi, saniyesi saniyesine algılar; öyle ki en ufak bir ses ve çok küçük bir durum bile onun dikkatini hemen çeker; tıpkı hayvanlarda olduğu gibi. tüm bu durum, o kişinin yüzünde ve tüm dış görünüşünde görülebilir. sonra buradan kaba dış görünüm ortaya çıkar ki, bu dış görünüm, çoğu zaman olduğu gibi bilinci tek başına dolduran ilginç, düşük, egoist ve genel olarak kötü bir istenç olduğunda, etkisi daha da ilginçtir.

