31.1.11

uzun lafın kısası

franz kafka: uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam.

douglas adams: umutlarla dolu bir hayat, taşıması zor bir hayattır. meyvesi üzüntü ve hayal kırıklığıdır. bu anın neşesiyle yaşamayı öğren.

duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.

dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

peyami safa: büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

adam fawer: hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi ön yargılı algılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. dolayısıyla, gerçekten bilebileceğiniz tek şey kendinizsinizdir.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

edwin fuller torrey: öğrenim ve eğitim üzerindeki tartışmaların bugüne kadar kanıtladığı tek şey, bunlarla uğraşanların bilgisizlikleridir.

sigmund freud: uygarlığımız içgüdülerin bastırılması temeli üzerine kurulmuştur.

david foster wallace: her birimiz kendi minik, kafatası büyüklüğündeki krallıklarımızın efendisiyiz, etrafımızdaki dünyanın tam ortasında ve yalnız.

turgenyev: gerçek dünyaya, eski ustalara ve klasiklere baktım; sonra, kendi zırvamı kırıp attım.

arturo perez-reverte: zamanla kıymetini yitirmeyen bazı değerleri korumak gerek. ötesi anlık modalar, geçici ve değişken şeyler. tek kelimeyle, ıvır zıvır.

29.1.11

utopialılar

thomas more


utopialılar sadece 6 saat çalışıyorlar. öğleden önce 3 saat iş görüyorlar, ardından yemeğe gidiyorlar, yemek sonrası 2 saat dinleniyorlar ve sonra 3 saat daha çalışıp akşam yemeği saatinde işi bırakıyorlar. 8 saat uyku uyuyorlar.

çalışma, yemek yeme ve uyku saatlerinin arasındaki vakitlerde serbestler; herkes canı ne istiyorsa onu yapıyor. tabi amaç öyle şamata yaparak ya da tembel tembel oturarak zaman öldürmek değil; herkesin kendi işinden gücünden artan boş zamanını hoşuna gidebilecek zihinsel bir uğraşıya vakfetmesi esas. zaten onların çoğu bu ara vakitlerini özgür sanatlarla meşgul olarak geçiriyor. buna karşın kendi boş zamanını yine kendi işiyle meşgul olarak geçirmek isteyen olursa -zaten çoğu da böyle yapıyor; çünkü bu tür kişilerin zihinleri bir bilim üzerinde yoğunlaşacak nitelikte değil- kimse onu engellemiyor; tersine, kamunun yararına hizmet ettikleri için özellikle takdir ediliyor.

utopialılar günde sadece 6 saat çalışıyorlar diye, belki de siz şimdi onların temel gereksinimlerini karşılamada dara düştüklerini sanacaksınız. ama durum hiç de böyle değil; çünkü bu 6 saat onların gerek temel, gerekse keyfi ihtiyaçlarını bol bol karşılamaya yetiyor da artıyor. nüfuslarının büyük bir bölümünün tamamen işsiz olduğu başka ulusları şöyle bir gözünüzün önüne getirecek olursanız, işte o zaman buradaki durumu daha rahat kavrayabilirsiniz. çünkü her şeyden önce, söz konusu uluslarda kadınların neredeyse hiç işi yok, yani demek ki nüfuslarının %50'si işsiz. kadınların çalıştığı memleketlerde ise bu kez onların yerine kocaları yan gelip yatıyor. sonra bütün o rahip takımının ve ruhban sınıfından olduğu söylenen adamların ne kadar tembel bir güruh olduğunu bir düşünün, katın bir de bunlara bütün zenginleri, özellikle toprak sahiplerini, hani halk arasında beyefendi ve soylu olarak adlandırılanları. bunlara bir de onların uşaklarını ekleyin, yani bütün şu baldırıçıplak kabadayı çetesini. son olarak da o gürbüz, sapasağlam dilencileri ekleyin hesabınıza, hani tembelliklerine kılıf uydurmak için kendilerini hep hastalıklı gösteren insanları. işte o zaman kesinlikle biz ölümlülerin tükettiklerinin, sizin sandığınızdan da az kişinin emeğiyle üretildiğini anlayacaksınız.

yöneticiler yurttaşlarını zorla lüzumsuz işlere koşmaz; çünkü böyle kurumsal bir devletin gözönünde tuttuğu ana hedef şudur: toplumun zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra, artan zamanı bütün yurttaşların fiziksel kölelikten zihinsel özgürlüğe ve gelişime aktarmalarını sağlamak. çünkü yaşamdaki mutluluğun temelinin bu ana hedefte yattığına inanırlar.

her kent dört eşit mahalleye ayrılmıştır. her bir mahallenin ortasında da ne ararsan bulabileceğin bir pazar yeri var. her ailenin kendi evlerinde ürettiği mallar bu pazara getirilir ve türüne göre tek tek ayrılıp ambarlara konur. aile büyüğü kendisinin ve hanesindeki kişilerin ihtiyaçlarını buralardan karşılar, ne istiyorsa parasız, hatta takas falan da yapmadan alır götürür. istediğini neden alamasın ki? her şey böyle bol bol yetip de artarken, birilerinin arsızlık edip ihtiyacından fazlasını söyleyeceğinden hiç kimsenin endişesi olmaz zaten. sonra bir adamın niçin lüzumsuz şeyler isteyeceği düşünülsün ki, hiçbir zaman dara düşmeyeceğinden adı gibi eminse?

yoksunluk endişesi nasıl ki her tür hayvanı açgözlü ve yırtıcı hale getirebiliyorsa, sadece insana özgü olan kibir, hani şu her şeye bol bol sahip olduğu için şımarıp kendisini bir şey sanmasına yol açan duygu da aynısını yapar. oysa utopialıların yaşam tarzında böyle bir şeyin esamesi bile okunmaz. her şeyi eşit olarak paylaştıkları için de hiç kimse zarurete düşmez ve dilenmek zorunda kalmaz.

utopialılar gökyüzünde seyredebilecekleri bunca yıldız, hatta güneşin kendisi dururken, ölümlü bir insanın minnacık bir mücevherin ya da daha doğrusu bir taş parçasının solgun pırıltısına kendini bu denli kaptırmasına sahiden hayret ediyor. ya da giysileri incecik yün ipliklerle dokunmuş diye bir insanın diğerlerinden daha soylu olduğunu düşünecek kadar çılgın olmasına bir anlam veremiyor. sonuçta bu yün ne kadar ince olursa olsun vaktiyle bir koyunun giysisiydi, hala da öyle, daha matah bir şey değil. altına da çok şaşırıyorlar; çünkü tamamıyla işlevsiz bir metal olduğu halde yeryüzünün bütün halklarınca insandan bile değerli görülüyor. öyle ki, bir kütükten daha duyarsız, aptallığı ile ahlaksızlığı atbaşı giden mankafa bir adam sırf şans eseri yığınla altını var diye onca bilge ve onca iyi insanı hizmetinde çalıştırabiliyor. ama kaderin oyununa gelip ya da yasaların azizliğine uğrayıp -yasalar en tepedekileri yerin dibine sokmakta kaderden aşağı kalmaz- serveti aile efradının en aşağılık serserisine geçtiği an, parasının yapışık ikizi veya uzantıymış gibi, kendisi de birdenbire kendi hizmetkarlarının hizmetkarı oluveriyor.

her şeyin ötesinde en çok hayret ettikleri ve iğrendikleri, insanların çıldırmışçasına birer tanrı gibi zenginlere tapması, hem de sırf zenginler diye; yoksa ne onlara bir borçları var ne de onlardan kendilerine gelecek bir zarar ziyan. ama aynı zamanda şunu da çok iyi bilirler ki, bu zenginler yaşadıkları sürece o tepeleme altın yığınlarından kendilerine zırnık koklatmayacak kadar da cimri ve açgözlüdürler.

utopia'da kadınlar 18 yaşına basmadan evlenemiyor; erkekler buna bir 4 yıl daha eklemek zorundalar. en bilgeler bile evlendiklerinde güzel bir vücudu erdemli bir ruhun çeyizi olarak kabul ediyorlar. hiçbir adam karısının rızası olmadan ve kendisine isnat edilen bir suçu bulunmadan, sırf bedensel bir kusuru var diye hiçbir koşulda boşanamıyor. çünkü yardıma en çok muhtaç olduğu anda bir insanı terk etmek utopialılara göre büyük zalimlik. hele yaşlılık dönemindeki insana her zamankinden daha fazla vefa gösterilmelidir diyorlar; çünkü yaşlılık hem beraberinde hastalık getirir hem de hastalığın ta kendisidir.

utopia'da çirkin ya da sakat bir insanla alay ederseniz, aşağılık ve rezil bir şekilde davranmış olduğunuzdan, alay ettiğiniz insanı değil de kendinizi gülünç duruma düşürmüş olursunuz. insanı kendi elinde olmayan kusuru için ayıplarsanız, sadece kendi budalalığınızı kanıtlarsınız.

çok az sayıda yasaları var; çünkü öyle iyi kurumsallaşmışlar ki, bu az sayıdaki yasa onlara yetiyor da artıyor. bu yüzden, cilt cilt hukuk kitabına ve bu kitaplar üzerine yazılmış sayısız yoruma sahip oldukları halde, bunların hala kendilerine yetmediğini söyleyen öteki halkları çok ayıplıyorlar. çünkü, baştan sona okunmayacak kadar çok, herhangi birinin anlayamayacağı kadar da karmaşık olan bu yasalara insanlardan uymalarını beklemenin tam bir adaletsizlik örneği olduğunu düşünüyorlar. ayrıca olayları ustalıkla çarpıtan, yasaları kılı kırk yararak tartışan avukatlardan da tümüyle arınmışlar. herkesin kendi davasını kendisinin savunmasını ve maruzatını bir avukata anlatacağına doğrudan doğruya bir yargıca anlatmasını daha uygun bulurlar. böylece laflar dolandırılmamış ve hakikate daha rahat ulaşılmış olacaktır. avukatından meseleyi çarpıtma dersi almayan bir davacı, sadece olanı biteni anlatacak, yargıç da bütün dikkatiyle anlatılanları tek tek zihninde tartarak masum insanları düzenbazların oyunlarına karşı koruyacaktır.

onlar anlaşmalara sadık kalınsa bile anlaşma yapma adetinin baştan kötü bir adet olduğunu düşünüyor. çünkü bu adet insanların birbirlerinin düşmanı ya da rakibi olarak doğduklarını ve yasaklayıcı bir anlaşma yapılmadıkça da birbirlerini öldürmelerinin kendilerine tanınan bir hak olduğunu düşünmelerine yol açar. bu, aralarında ufak bir tepe ya da dere gibi belli belirsiz bir sınır var diye bu sınırın her iki yanında kalan halkları birbirine bağlayan hiçbir doğal bağın olmadığını düşünmelerine benzer. kaldı ki, anlaşma devreye girdikten sonra bile iki halkın arasında dostluk artacak diye de bir şey yok; anlaşmanın taslağını yazarken bu kadar öngörüsüz davranıldığı ve karşı tarafın hakkını korumaya yönelik anlaşılır bir ifade olmadığı sürece çalıp çırpma hakkı her zaman baki kalacaktır.

onlara göre, doğanın dostluğu en güçlü sözleşmedir; insanları birbirine kopmaz bağlarla sıkıca bağlayan, anlaşmalardan çok iyi niyet, sözlerden çok içtenlikli bir sevgidir.

savaşı tamamen hayvani bir şey olarak görüyorlar; ama savaşmaya insan kadar düşkün bir başka canlının olmaması da kanlarını donduruyor. savaşta kazanılan onur kadar onursuz başka bir şeyin olamayacağını belirtiyorlar. ancak kendi sınırlarını korumak, dostlarının topraklarını işgal eden düşmanları püskürtmek ya da zorbaca baskı altına alınan bir halka acıdıklarından onu bütün güçleriyle bu zorbanın boyunduruğundan ve zulmünden kurtarmak için savaş yapıyorlar.

yaşam onlar için öyle bir çırpıda harcanacak kadar ucuz değildir; ama görevleri yaşamdan vazgeçmelerini emrettiği anda, açgözlüce ve aşağılık bir şekilde yapışılacak kadar da değerli değildir.

onlar arasında eskiden beri süregelen bir yasaya göre, hiç kimse dininden ötürü suçlanamaz.

tapınakları bir harika, muhteşem işçiliklerinin yanında, ancak birkaç tane olduklarından, aynı anda bir sürü insanı alacak kadar da devasa şekilde inşa edilmişler. buna karşın hepsinin içi biraz loş, mimarlıkla ilgili bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor tabi bu durum; rahiplerinin tavsiyesine uyarak böyle yaptıklarını söylüyorlar. çünkü aşırı ışık düşünceleri dağıtır; az ve soluk ışıksa zihni toplar ve inanca daha fazla yoğunlaşmasını sağlar.

dinsel ayinlerinde asla hayvan kurban etmiyorlar ve bütün varlıklara yaşamları için can bahşeden merhametli tanrının kan dökülmesinden ya da katliamlar yapılmasından hazzetmeyeceğini düşünüyorlar. tütsüler yakıyorlar ya da başka türden hoş kokular saçacak şeyler, bir de bir sürü mum. aslında tanrısal varlığın bunların hiçbirine; hatta insanın edeceği dualara bile ihtiyacı olmadığını biliyorlar; ama yine de bu zararsız ibadet şeklinden haz alıyorlar ve böyle güzel kokuların, ışıkların ve ayinlerin gizemli bir güçle insanları heyecanlandırdığına ve tanrıya daha coşkulu bir ruhla ibadet etmelerini sağladığına inanıyorlar.

başka yerlerde herkes toplumdan söz eder durur; ama onların önem verdikleri tek şey kişisel çıkarlarıdır. oysa utopia'da kişiye özel meslekler olmadığından, herkes elinden geldiğince kamusal meslekleri icra etmeye çalışır. utopia dışındaki toplumlarda, birkaç kişi dışında herkes bilir ki, ülkesi ne kadar zengin olursa olsun, kendi geçimini kendi başına halletmedikçe açlıktan ölecektir. dolayısıyla bu acı gerçek onu, ötekiler dediği halkının çıkarından önce kendi çıkarını düşünmeye yöneltir. buna karşın utopia'da her şey herkesindir; kamuya ait ambarların dolu olmasına özen gösterildiği sürece hiç kimsenin kişisel olarak işine yarayacak herhangi bir şeyden yoksun kalacağına dair bir endişesi olamaz. çünkü burada malların paylaşılmasında cimri davranılmaz, burada hiç kimse yoksul değildir, hiç kimse dilenci değildir, hiç kimsenin hiçbir şeyi olmadığı halde herkes zengindir.

bütün endişelerden arınmış, neşeli ve dingin bir ruh haliyle yaşamak kadar büyük zenginlik var mı?

utopialılar parayı ve para hırsını ortadan kaldırmakla ne büyük bir bela yığınından kurtulmuş, ne çok cinayetin kökünü kazımış! çünkü para derdi bitince dolandırıcılıklar, hırsızlıklar, eşkıyalıklar, kavgalar, gürültüler, çekişmeler, isyanlar, cinayetler, ihanetler, zehirlemeler ve bu türden sadece geçici cezalar verebileceğiniz; ama asla önünü alamayacağınız bir yığın suçun da ortadan kalkacağını bilmeyen biri olabilir mi? para ortadan kaybolduğu anda korku, endişe, tasa, sıkıntı ve uykusuz geceler de sona erer. hatta yoksulluk, yani bizi paraya muhtaç kılan o biricik sorun bile, para tamamen ortadan yok olduğunda biter gider.

utopia dışındaki halkların arasında zerre kadar adalet ve eşitlik göreyim, kafamı keserim. ömrü boyunca hiçbir iş yapmayan ya da yaptığı işin topluma en ufak faydası olmayan bunca soylunun, sarrafın, tefecinin kah aylaklıkla, kah beş para etmez herhangi bir uğraşla kendini eğleyerek neşe içinde ve muhteşem bir yaşam sürdüğü bir toplumda hangi adaletten söz ediyorsunuz? bu arada ırgat, arabacı, marangoz, çiftçi de bir yük beygirinin bile taşıyamayacağı kadar ağır yükü sırtlayıp dur durak bilmeden çalışıyor; üstelik ürettikleri de öyle zorunlu şeyler ki, bunlar olmadan bir toplum bir yıl bile zor ayakta kalır. buna rağmen hepsi kıt kanaat geçiniyor, sefil bir yaşam sürüyor, yani neredeyse katırların bile yaşam koşulları onlardan kat kat iyi. işçiler zaten beş parasızlar, sırf boğaz tokluğuna onca emek harcıyorlar, yetmiyormuş gibi bir de kıtlık içinde geçirecekleri yaşlılıkları akıllarına gelince kahroluyorlar. çünkü bunların günlük kazançları o günü bile kurtaramayacak kadar az, hiçbir birikim yapamıyorlar, dolayısıyla yaşlılıkta geçim derdine düşmemek için o anki günlük kazançlarından bir şeyleri bir kenara koyacak durumları olmuyor.

söyleyin şimdi; aylaklıktan, asalaklıktan ya da boş zevklerin mucitliğinden başka bir iş yapmayan soylu denen kesime, sarraflara ya da bu türden başka adamlara bunca nimet yağdıran, buna karşın toplumun olmazsa olmazı olan çiftçilere, madencilere, ırgatlara, arabacılara, marangozlara zırnık koklatmayan, tersine onların en verimli çağlarını en ağır işlerde çalıştırarak sömüren, yaşlandıklarında ya da ağır hastalıklara yakalanıp elden ayaktan düştüklerinde de onca uykusuz geçen gecelerini, onca hayırlı hizmetlerini bir kalemde silip onları sefil bir halde ölüme terk eden bir devlet hem insafsız hem nankör değil de nedir? dahası, zenginlerin türlü hileye başvurup ya da kamu yasalarını kendi kitaplarına uydurup yoksulun o üç kuruşluk kazancından da her gün kendilerine bir şeyler yontması olacak şey mi? her şeyi bir kenara bırakın, en başta toplumun pastasından en iyi dilimi hak edenlere minik bir lokma verilmesi büyük haksızlık; ama bir yasa çıkarılıyor ve bu haksızlık da kılıfına uyduruluyor, sonra da buna adalet deniyor.

günümüzde büyüyüp serpilen toplumları gözümün önüne şöyle bir getiriyorum da; oralarda devlet adına ya da namına sadece kendi çıkarlarına hizmet eden zengin sınıfın entrikalarından başka bir düzen göremiyorum. çünkü zenginler öncelikle türlü dalaverelerle ele geçirdikleri ve üst üste yığdıkları malları nasıl hiç kaybetmeden korurum endişesi içindeler; bu konuda her türlü yolu, her türlü kurnazlığı deniyor, bunun üzerine kafa yoruyor, ardından da yoksulun ürettiklerini ve emeğini olabildiğince ucuza kapatmanın yollarına bakıp onu iliğine kemiğine dek sömürüyor. sonra da bu dalaverelerin toplumun çıkarı için -buna yoksul kesim de dahil tabi- gözetilmesi gerektiğini buyuruyorlar; böylece hepsi anında yasa oluyor.

zebercet

yusuf atılgan

kapı açıldı: akşam tek yataklı oda ayırtan adamdı; esmer, kuru yüzlü. birden tanıdı. iki yıl önce bir gece otelde kalıp sabah giderken "üstümde para yok; sonra veririm." diyen adamdı. masanın önünde durdu.

"odayı siz mi göstereceksiniz?"

- yatak parasını önceden alıyoruz efendim.

"niye? yarın sabah veririm giderken."

- kusura bakmayın. bir gecelik borcunuz da var bize.

"nasıl? borcum mu?"

- evet. iki yıl önceydi; giderken "sonra veririm." demiştiniz.

"yanlışınız var; ilk gelişim buraya."

- yanıldığımı sanmıyorum.

"nasıl olur? bana güvenmiyorsanız kalamam otelinizde."

- siz bilirsiniz.

adam güldü. "tuhaf bir yer" dedi, çıkıp gitti. emekli subay gazetelerini, kitabını aldı; masaya yaklaştı. bir acısı varmış gibiydi yüzü; sarıydı. hasta mıydı? anahtarını verdi.

- iyi geceler efendim.

gözlerine bakıyordu. söver gibi "çok sağlamsınız." dedi. zebercet koltuğunda geriye çekildi; sarardı. adam dönüp yürüdü.

27.1.11

boardwalk empire

sadece krallar birbirini anlar.

bazı adamlara bir rozet, bir silah bir de hazinedarlık verirsen gücün kendilerinde olduğunu zannederler.

eğer gerçekten bir tanrı olsaydı bana bu suratı verir miydi?

pantolonuna çamur bulaşınca -ya da at pisliği- silmene gerek yok. kurumasını beklersin. bir süre geçmesini. kuruyunca süpürüp çıkarması çok daha kolay olur.

hepimizin taşıdığı yükler vardır.

dilekler at olsaydı dilenciler onlara binerlerdi.

komik olan ne biliyor musun? gücü kimse alamaz. birilerinin ona bunu vermesi gerekir.

uzak ihtimali kimse bir kumarbaz kadar sevemez.

adam kondom almak için eczaneye girer.
eczacı sorar: "poşet de ister misin?"
adam der ki: "hayır sağol, o kadar çirkin değil."

bir kraliçeye orospu gibi; bir orospuya kraliçe gibi davranacaksın.

"sadaka, alanı küçük düşürür; dağıtanı da yükseltir." (george sand)

hayatımın büyük kısmını kumarbazlıkla geçirdim. bazı günler 20 bahis yaparım; bazı günler hiç yapmam. harekete geçmek için haftalar belki aylar var; bir gün bahis yapmazsam sadece yapacak bir şeyim olmadığı içindir. yani beklerim, planlarım, kaynaklarımı düzenlerim. ve sonunda bahis yapmak için bir fırsat gördüğümde ise paramın hepsini yatırırım.

26.1.11

nil / iblise göre incil / kandil / sarnıç

enis batur

uzun bir sokağın kuyusuna batıyor güneş

gecenin bittiği yerden sabah başlıyor. devinimsiz suda kıvranan ateşi söndürüyor kentin sonsuz parmaklı büyücüsü.

ses ve soluğum şimdi. gün'e ve gece'ye katkı. belki nedensiz bir ürpermeyim, kırışık evrenin taş çekirdeğinde. görkemim belki, arınacağım kargaşayı beklerken. sayısız pencere, sayısız çığlığın içinde gitgide ürken engerek koridorda balkıyıp duruyorum. işte çatlayan duvarlarım. işte can kolladığım seki, basamak, kanlı düzlük. sonradan yırtılacağım et, işte. burada, kül beyaz bir sarnıcın aldatı duyarlığının orta yerinde -hep ve aralıksız burada, zamanın beni sancıya mıhladığı yerdeyim artık.

şiir kazadır yanlış göz değiştirirse makası

bir gün gelir, ben de giderim. aynanın dibine. şiir çünkü, bir sancının ve bunu neredeyse destekleyen bir tür sözyitimi korkusunun kaynağıdır. O uç noktada solgun bir yanılsama mıyım, yoksa bu yankıdan yola çıkıp umarsızca ama dirençle bir kimlik mührünü mü mürekkebe basıyorum, anlatmalıyım artık.

ölümsüz can imgesi! kentler gördüm, elimle kurduğum unutuluş anıtları. iklimden iklime geçtim, çağdan çağa: elimle kırdığım zaman levhası, diri pirinç harita. yendim, yenildim işte -sevildim ve unutmayı öğrendim döndükçe kararlı akrep. toprak çocuğuyum ben.

her yetkin güzellik içinde sakatlığını çoğaltır

merdivenin dibinde: anlamsız doruğu göğün. omurumuz birikiyor yokuşun dibinde: hangi basamağın evresi başlatıyor bu sonrasız soruşturmayı, hangisi bitirirse? veremediğimiz yanıtların karşılığında kan kusanlar: köprünün falına bakmadık mı, vahaların ince gülümsemesine varmak için? ve aramadık mı durgun su yüzleri, yansımak için yorgun yüzümüzden?

doruğun dibinde

25.1.11

deli

iain banks

şu deliler. hepsi ülke, ordu ya da din başkanları. yani gerçek deliler. belki de onların aklı başında. ne de olsa güç ve para onların elinde. herkese istediklerini yaptırabilenler de onlar, insanlar onlar için ölüyor, onlar için çalışıyor, onların güçlerine güç katıyor, onları koruyor, vergileriyle onlara oyuncaklar alıyor; sığınaklarına ve tünellerine saklanıp bütün büyük savaşlardan onlar sağ çıkıyor. madem işler böyle yürüyor, bazı şeyleri joe punter'in (sarı çizmeli mehmet ağa) düşündüğü gibi yapmadıkları için kim onlara deli diyebilir ki? joe punter gibi düşünseler joe punter olurlardı, işin keyfini de başkaları çıkarıyor olurdu.

zaman, yer, sonra

nilgün marmara

ayla örtünüyoruz çağlardır, buğulu camlar ve farklanmış yüzümüzle. başkaları uygarlıktan söz ediyor, bilmeden her geriye dönüşün belki ulaşılmaz bir ileriye adım olduğunu. tohumdan korkuyoruz, yeryüzünün ilgisizliği hafif kılıyor bedenlerimizi, bakışımız göğe yönelirken yürekler serin tutuluyor. sonra her çınlamayla endişe güğümleri omzuma biniyor; toprağın değişmezliği, yapıların kalıcılığı, anaların istemi kadar tehdit edici yükler. örümcek ağında gizlenen eski yazılar kinin kuşkusunu kusuyor. yeniden hatırlanıyor bir zamanın beyaz evleri, dudakların uyarısıyla sonu ertelenen aşkın iyicil kucağı açılıyor, öte dünyanın gerçek konutlarında. çerçeveleri yalnızlıklarımızdan oluşan, kapıları acılardan örülmüş, toz, taş, geçmiş ve şimdiyi saklayan güzellik! hiç bitmesin diyoruz dingin tavrımız, bir kez seçilmiş uğraşı yaşamdan ayırmamakla. arınalım, arınalım artık yolsuzluklarından şu densiz yeryüzünün kalık çirkefinden; sevgi yazısıyla!

24.1.11

pavyon

onur caymaz

pavyon hayata benzer. masaların arasında duranlar, kırmızı deri koltuklarda, terleten o ucuz kadifelerin üzerinde. onlardır işte: bir tokat çakanlar kızlarına, erkek çocuklarını kucaklarına oturtmaktan hoşlanan bıçkınlar, bir mevzu oldu mu anında bıçağa davrananlar, kendinden yüksektekine köpek olanlar, bıyık buranlar, evdekinden korkup sahnedekine kahraman kesilenler, yalancılar, yalan olanlar ki çokluk yalandır zaten insanlar, saten insanlar, bir kumaş insanlar, parçalanan, dikilen, yama tutan, parlayıp sönen yıldızlara benzer. radyolarda çınlayan incesazın sesine kitlenmiş yalnızlar, yitikler, yılgınlar.. hep vardır onlar. hep olacaklar.

aura

murathan mungan


bir sis bırakır ardında bazı kadınlar
ömre dağılan bir sis
tozlu bir ışık demetinin içinde
gümüş çakımlar gibi hatırlanan
hem cam hem çelik hem tül
çekim alanlarının fiziğini
gizemli şiirler, büyülü dumanlarla değiştiren
beyaz rujlu aura
aldanmalar diri tuttu bizi
gerdanlarımızda inci avcıları geceler boyu sürek
pus bir iklim olarak ele geçirdi benliğimizi
ölümsüz olduk ilk hasardan sonra

beyaz ruj, mendillerde verem aynalarda elveda

isli çay içen, akşamüzeri
yağmur ormanları sözünü güzel bulan, bir anı
kendine yabancı duygularla oynamayı seven, bir tutum
sis, toz, ışık, gümüş olarak duruyordu
diğer somut varlıklar arasında
kendi aurasıyla
işte bu da onlardan biri, dedim
daha önce bir şiirimde sözünü ettiğim
benim de başka şiirlerden tanıdığım o kadınlardan
odaları başka hayatlara başka kapılarla kapanan

yünse karanlığın yünü
yağmursa dağılmış prizma
aşksa herkeste bekleyen soru
ve yazılmamış mektupların kumları içinde
uzak dokunuşlar
küçük bir taşın yıllara dağılan
sudaki halkalarıyla
gelir sizi bulurlar
çekildiğiniz güneşi azalmış avlularda
yüzünüzde yarım bir ışık
yıllar sonra kalakalırsınız

çünkü yıllar bu kadınlardan hiçbir şey alamaz artık
bir sis gibi yaşarlar
başkalarının hayatları içinde
onlarla çınlar cam, tüller erir metalsi bir sessizlikte
şiddet değil süreklilik olarak
yıllar sonra sorulmuş bir soruya
erken verilmiş bir karşılık olarak
büyüyen bir ağaçta yer değiştirir zamanla
kaplanmış boşluk, bilenmiş dönemeç
seyrek karşılaşmalarda yitirilmiş
ruhun bütün imkanları adına
ilk hasarda ödenmiş bedel
puslu aynalarda
ruj
bembeyaz bir elveda

hayat dalgınlaştıkça
an derinleşir maziye
ölümsüzlük tozanlarıyla
geriye sayım başlar
aşk ışınlanmaktır artık
yitirilmiş somutluklara
avludaki güneş, camdaki gölge
aşk ya da aura

23.1.11

bacchus'ün asası

charles baudelaire

nedir bacchus'ün asası? tinsel ve şiirsel anlamda, rahipler ve rahibelerin elindeki, sözcüleri ve bendeleri oldukları gökselliği kutsayan bir din simgesidir. ama cisim olarak yalnızca bir değnektir, düpedüz değnek, şerbetçiotu sırığı, asma hereği, kuru, sert ve dik. bu değneğin çevresinde, tutkulu kıvrımlarla sarmal ve kaçak saplar, çanlar gibi ya da devrik kupalar gibi eğilmiş çiçekler gülüp oynaşır. ve bu yumuşak ya da parlak çizgi ve renk karmaşıklığından şaşılacak bir utku fışkırır. eğri çizgiyle sarmal, doğru çizgiye cilve yapıp sessiz bir tapınışla, çevresinde dans ediyor diyemez miyiz? bütün o narin tüveyçler, çiçek çenekleri, koku ve renk cümbüşleri heybetli değneğin yöresinde gizemli bir ispanyol dansı yapıyor diyemez miyiz? çiçekler ve asmalar değnek için mi yapıldı? amaç çiçekler ve salkımların güzelliğini göstermek, değnek bahane midir? hangi ihtiyatsız ölümlü bu konuda bir karar vermek cesaretini gösterebilir? güçlü ve saygın usta, gizemli ve tutkulu güzelliğin sevgili bacchant'ı, asa sizde var olan şaşırtıcı ikilemin bir simgesidir. yenilmez bacchus'ün çileden çıkardığı su perisi dostlarının başında asasını, dehanızı kardeşlerinizin yüreği üstünde salladığınız kadar enerji ve tutkuyla sallamadı. değnek sizin doğru, sağlam ve sarsılmaz isteminizdir; çiçekler düş gücünüzün bu istem çevresinde gezintisidir; erkeğin çevresinde görkemle dönen dişi ögedir. doğru çizgi ve eğri çizgi, niyet ve niyet anlatma biçimi, buluncun katı yalınlığı ve sözde dolambaçlık, amacın tekliği, araçların çeşitliliği, dehanın güçlü ve bölünmez karışımı, sizi bölmek ve ayırmak cesaretini, o kahrolası cesareti hangi çözümleyici gösterebilir?

sisler arasında, ırmakların ötesinde, piyanoların utkunuzun şarkısını söylediği, basın dünyasının bilgeliğinizi dile getirdiği kentler üstünde, bulunduğunuz her yerde, ebedi kentin görkemlerinde ya da cambrinus'un oynak ya da içli şarkıları dile getirip ya da anlaşılması güç düşüncelerinizi kağıda geçirip avuttuğu hülyalı ülkelerin sisleri içinde, ebedi şehvetin ve ebedi bunalımın ozanı, filozof, şair ve sanatçı, sevgili liszt, sizi ölümsüzlükte selamlıyorum!

* bacchus: roma şarap tanrısı.

yönetim biçimleri

machiavelli

yeni fethedilen bir devletin elde tutulmasındaki güçlükler göz önünde bulundurulursa, büyük iskender'in kısa bir süre içinde asya'ya egemen olması ve burayı ele geçirir geçirmez ölümünden sonra bütün bu ülkenin ayaklanması akla yakın görünürken, haleflerinin buraları nasıl tutabildikleri ve onların kendi ihtirasları yüzünden aralarında çıkan güçlüklerden başka güçlüklerle karşılaşmamış olmaları şaşırtıcı gelebilir. şöyle cevaplayabilirim bunu: hatırlayabildiğimiz bütün devletler iki farklı biçimde yönetilmişlerdir: ya başta mutlakıyetçi bir hükümdar vardır, yönetime yardımcı olan bakanlar onun kulları gibidirler, hükümdarların izni ve isteği ile bu görevlere gelmişlerdir; ya da devletin başında bir hükümdar ve yönetimi paylaşan baronlar vardır; bu baronlar bakanlık görevlerini hükümdarın izni ve isteği ile değil, soylu olmalarının bir gereği olarak yürütürler. bu baronların kendi özel devletleri ve onları senyör olarak kabul eden uyrukları vardır.

bir hükümdar ve onun kulları tarafından yönetilen devletlerde hükümdarın yetkileri çok büyüktür. ülkenin her yerinde ondan başka bir egemenlik sahibi görülmez. bakan ya da memur sıfatı ile başkaları bu egemenliği kullansa bile halkın onlara karşı özel bir bağlılığı yoktur.

bu iki çeşit yönetimin günümüzdeki örnekleri türk padişahı ile fransa kralında görülür. türk hükümdarlığı tek bir padişah tarafından yönetilir. diğerleri kapıkullarıdır. padişah ülkesini sancaklara ayırmış ve oralara valiler tayin etmiştir. padişah valileri istediği zaman istediği biçimde değiştirebilir. fransa kralı ise kalabalık bir soylular sınıfı ile kuşatılmıştır. bu soyluların kendilerine bağlı uyrukları ve ayrıcalıklı durumları vardır. kral onların bu ayrıcalıklarını -kendini tehlikeye atmadan- ellerinden alamaz.

bu iki çeşit yönetim biçimi incelenirse, türk hükümdarlığının ele geçirilmesinin çok güç; fakat bir kez ele geçirilirse onu elde tutmanın ise çok kolay olduğu görülür. buna karşılık, fransa krallığı'nı ele geçirmek kolay; fakat onu elde tutmak çok güçtür. 

türk hükümdarlığını ele geçirmekteki güçlük şuradan doğar: saldırmak isteyen devleti bu ülkeden çağıracak beyler olmadığı gibi, halkın ayaklanması da umut edilemez. çünkü, herkes padişahın kulu olduğu için onları baştan çıkarmak güçtür. baştan çıkartılsalar bile bu fazla bir işe yaramaz. çünkü, söylediğimiz nedenlerden dolayı halk onlarla birlikte hareket etmez. osmanlı devletine kim saldırırsa onu birlik içinde bulacağını hesaplaması gerekir. bu nedenle, umudunu başkalarının iç karışıklığından çok kendi öz kuvvetlerine bağlamalıdır. fakat, bir kez yenik düşüp ordusu bozguna uğrayacak olursa, hükümdar soyundan gelenlerin dışında kimseden korkmaya gerek kalmaz. onlar da yok edilirse, diğerlerinin halk katında saygınlıkları olmadığı için artık çekinecek hiç kimse kalmaz. zaferden önce onlardan bir şey umulmaması gerektiği gibi, zaferden sonra da onlardan korkulması için neden yoktur.

ülkeler bir hükümdarın emri altında yaşamaya alışmışlarsa ve hükümdarın soyundan kimse kalmamışsa iş kolaylaşır. bir yandan itaat etmeye alışmışlardır, diğer yandan hükümdar soyundan kimse kalmamıştır. kendi aralarında itaat edecek birini bulamazlar. özgür yaşamayı da bilmezler. silaha sarılma konusunda da gevşektirler. sonuç olarak, bir hükümdar için böyle bir yeri ele geçirmek çok kolaydır. fakat cumhuriyetlerde daha çok canlılık, daha çok kin ve daha çok intikam duyguları kalır. geçmişteki özgürlüklerinin anısı insanların yakasını bırakmaz. bu nedenle, cumhuriyetleri elde tutmak için en etkin yol, ya onları tümüyle yakıp yıkmak ya da gidip oralarda yerleşmektir.

fransa gibi yönetilen devletlerde durum tümüyle farklıdır. burada krallığın bazı soylularını elde ederek ülkeye kolaylıkla girilebilir. memnun olmayanlar ve değişiklik isteyenler her zaman bulunur. bunlar söylediğim nedenlerden dolayı size kapıları açabilir ve zaferinizi kolaylaştırabilirler. fakat, sonra buraları elde tutmak istediğiniz zaman, ister size önce yardım etmiş olanlar, ister zarar verdiğiniz kişiler olsun; sayısız güçlükler çıkarırlar. hükümdarın soyunu ortadan kaldırmak yetmez. geri kalan soylular hareketin başını oluştururlar. bunların tümünü memnun etmek ya da öldürmek mümkün olmayınca da fırsat ele geçer geçmez savaşı kaybetmiş olursunuz.

dara krallığı'nın yönetim biçimine bakarsak bunun türk hükümdarın yönetim biçimine benzediğini görürüz. bu yüzden iskender, dara krallığı'nı kesin bir biçimde çökertmek zorunda kalmıştır. zaferden sonra dara ölünce, iskender, yukarıda belirtilen nedenlerle, rahat bir şekilde bu ülkenin sahibi oldu. eğer ondan sonra gelenler birlik olabilselerdi burada rahatça egemenliklerini sürdürebilirlerdi. gerçekten, bu devlette kendilerinin yarattıkları karışıklıklardan başka bir karışıklık olmadı. fakat, yönetim biçimi fransa gibi olan devletleri elde tutmak o kadar kolay değildir. romalılara karşı ispanya'da, fransa'da ve yunanistan'da sık sık meydana gelen ayaklanmalar bu ülkelerde birçok prensliklerin bulunması yüzündendir. bu prensliklerin anıları durduğu sürece romalıların bu ülkelerdeki egemenlikleri sallantıda kalmıştır. ne zaman ki imparatorluğun sürekliliği ve gücü sayesinde bu prensliklerin anıları silindi; ancak o zaman güvenlik sahibi oldular. daha sonra kendi aralarında sürtüşmeler başlayınca her biri bir bölgede egemenliğini sürdürüp o yerin sahibi oldu. fakat bu bölgelerde eski prenslerin soyu tükenince romalılardan başka bir egemenlik tanımadılar.

bütün bu olanlara iyice bakılırsa iskender'in asya'yı elinde tutmakta bulduğu kolaylıkla, pyrrhus ve benzerlerinin ele geçirdikleri yerleri tutmakta uğradıkları güçlüklerde şaşılacak bir taraf yoktur. bu sonuç, fatihlerin niteliklerinden değil, ele geçirilen yerlerin farklı yapılarından kaynaklanır.

22.1.11

hacı murat

tolstoy

kötü bir tartışma iyi bir kavgadan iyidir.

ipin uzunu, lafın kısası makbuldür.

sonu iyi biten her şey iyidir.

geleceği görmek için geçmişe bakın.

"mezarımda toprak kurur; anam, unutursun beni! mezarımı çimen ot bürür; ihtiyar babam, dindirir acını ot. kız kardeşimin gözünde kurur yaşlar, acı uçup gider yüreğinden. ama sen unutmazsın beni, ağabeyim, almadan öcümü. sen de unutmazsın beni, kardeşim, varıp yanıma yatana değin. kızgınsın, kurşun, ölüm taşırsın ya, sen değil miydin sadık kölem? kara toprak, örtersin üstümü; ama ben değil miydim atla çiğneyen seni? soğuksun, ölüm; ama bendim efendin senin. bedenimi alır toprak, ruhumu kucaklar gök."

her halka kendi gelenekleri hoş gelir.

21.1.11

enstalasyon

jacques ranciere

güney afrikalı fotoğrafçı kevin carter tarafından sudan'da çekilmiş bir fotoğrafın görünürlük uzay-zamanını inşa etmek için bulduğu bir enstalasyon: fotoğrafta, yerde emekleyen ve açlıktan ölmek üzere olan küçük bir kız görürüz; bu esnada arkadaysa leş yiyici bir akbaba kızın ölmesini beklemektedir. görüntünün ve fotoğrafçının kaderi, egemen haber düzeninin ikircikliğine iyi bir örnektir. fotoğraf, sudan çölüne gidip oradan bu denli çarpıcı, batılı seyirciyi uzaklarda yaşanan kıtlıktan ayıran duvarı yıkmaya bu derece uygun bir görüntü getiren kişiye pulitzer ödülü kazandırmıştır. aynı zamanda sahibini bir öfke kampanyasının hedefi haline getirmiştir: çocuğa yardım etmek yerine, kusursuz fotoğrafı yakalayacağı anı beklemiş olmak da insansı bir akbabalık değil midir? bu kampanyaya tahammül edemeyen kevin carter intihar etti.

din

joseph lewis: din kar demektir. ticari ürünleri korkudur.

jacob bronowski: mutlak bilgi yoktur. ve bunu iddia edenler, ister bilim adamları, ister dogmatikler olsun, bir trajediye meydan bırakmaktadırlar.

carl sagan: modern bilim, bir tevazu dersinin her durakta beklediği, bilinmeyene yapılan bir yolculuktur. birçok yolcu evde kalmayı tercih eder.

nikolai bukharin: bilim dinin kökenlerinin ölü atalara tapınmaya dayandığını keşfetmiştir. bu yüzden ölü zengin adamlara tapınmak, dinin temelini oluşturur.

john dewey: herhangi bir dinin savunucuları, bilimsel fikirlerdeki değişimlerin bilimin güvenilir olmadığını kanıtladığını öne sürerler. bilimin ilkelerini kavramamışlardır. bilim herhangi bir ana fikrin üzerine inşa edilmemiştir. o bir yöntemdir, yapılan testlerin sonuçlarına göre inançların değişmesine yol açan bir yöntem. bilimsel-dini çatışmalar, aslında bu metoda olan bağlılıkla, asla değiştirilemeyeceğine önceden karar verilmiş bir inanca duyulan bağlılığın çatışmasıdır.

john burroughs: bilim batı medeniyetinin gelişimine bir yüzyıl içerisinde, hristiyanlığın on sekiz yüzyıl boyunca bulunduğundan daha fazla katkıda bulunmuştur.

edmund d. cohen: günümüzde köktendincilerin sanat ve bilim alanındaki başarılarının acınacak kadar az olması hiç de şaşırtıcı değil.

morris r. cohen: bilim, kanıtlarını kişilerin talepleri doğrultusunda her zaman yeniden gözden geçirmeye istekliyken, mantığa dayanmayan otoritecilik, bulgularının yeniden gözden geçirilmesi talebini, sadakatsiz bir inanç yoksunluğu olarak değerlendirir.

20.1.11

öteki renkler

orhan pamuk

şeyh galip: her renge boyan da renk verme.

mutlu olabilmem için her gün bir mikta edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.

benim gibilerin durumunda en iyi tedavi, en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır.

insan ne kadar sıkılırsa o kadar hayal kurar.

edebiyat, yazdıklarımızı insanların hayallerinin bir parçası yapabilme sanatıdır.

yazarlık okura "bunu tam ben de söyleyecektim; ama o kadar çocuksu olamadım." dedirtebilme hüneridir.

yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır.

çekici olan şey bir yol seçmek değil, galiba bütün yolları seçebileceğimiz bir yerde olmaktır.

bir gün bir kızım oldu, bütün hayatım değişti.

yırtmak en büyük eleştiridir.

hemingway: akşam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. onu ertesi sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya başlayabilesiniz.

yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz zamanlar her şeyi söylemeye kalkarız. bu korku da bize herkesin söylediği şeyleri söyletir.

"paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez."

aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur.

ben her şeyi açıklayan ve bir tek sebebe indirgeyen teorilere inanmam.

aşırı paranoya ve akılsız kumpas teorisinin en kuvvetli yanı karşı çıkılmaz oluşudur.

1991 doğumlu rüya hakkında hiç zorlanmadan, kendiliğinden yazabiliyorum. birisi hakkında kolayca ve istekle yazabilmek sorunsuz bir aşkın işareti midir?

herkes mutluyken mutsuz olmayı başarabilmek akıllı olmanın birinci şartıdır.

bir kitap, bir fikirle değil, en azından iki fikirle yazılır.

kafasını büyük hakikate takmış yazarlar bana kalırsa hayatın renklerini ve neşesini göremezler. büyük hakikatler konusunu hiç düşünmemiş, kendi sıradan hatıralarını ya da basit, hayali bir fanteziyi anlatmaya başlayan hünerli bir romancı ise bir gün öyle bir şey yazar ki o hakikat bu gündelik detaylar arasından beliriverir.

gençliğin acı verici yanı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü görmek, buna karşı bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak ve sonraları da bunu doğal karşılamaktır.

benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar. oradaki bir ayrıntıdan, bir cümleden. cevdet bey'deki gençlerden bir anlamda sessiz ev doğdu. sessiz ev'deki tarihçi faruk'tan beyaz kale çıktı. beyaz kale'nin düşsel ortamından, oradaki kimi tarihi sahnelerden, esrarlı mavi gece diyebileceğim karanlık sahnelerden kara kitap çıktı.

sanki saat bizde kesinliğine, matematikselliğine ulaşamadığımız batı dünyasını bu nesneyi kullanarak elde edebileceğimizi sandığımız bir tesellidir.

bizi modernlikten, modern olmaktan uzaklaştıran şey, alelacele bir an evvel modern olma gayretimizdir.

yahya kemal: resmimiz ve nesrimiz olsa, başka bir millet olurduk.

yağmurla keder, dağlarla coşku arasında zorunlu bir ilişki mi vardır, yoksa bunlar sanatın, edebiyatın, resmin bize öğrettiği şeyler midir?

borges: elbette, bütün genç insanlar gibi, ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; hamlet'le raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız.

valéry bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler.

kendi özel hayatını sıkı sıkıya koruyan, içine kapanık, yalnız, utangaç bir adamdır philip larkin. hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamış, gezip tozmamış, şu veya bu şekilde iyi yaşamaktan ya da hayata sıkı sıkıya bağlanmaktan kaçınmıştır hep.

mario vargas-llosa, kendini "dünyada margaret thatcher'a hayran olup fidel castro'dan nefret eden iki yazardan biriyim." diye tanımlamaya başladı. öteki yazar, daha doğrusu şair philip larkin'di.

salman rushdie: gerçek her zaman olağanüstü, acayip ve ihtimal dışıdır.

bütün modern ulus-devletlerin doğuşunun arkasında bir çeşit etnik temizlik, dil birliğinin sağlanması ve yerel özelliklerin ve iktidarların tahribi yatar.

başbakan erbakan'ın koltuğuna oturur oturmaz, dünyanın en yalnız, en batı karşıtı ve insan haklarına saygısızlığıyla en ünlü libya, nijerya, iran gibi devletlerine ziyarete gitmesi bu taşralaştırma azminin en belirgin işaretleri.

sinemada yalnızca "öteki" ile yüz yüze gelmeyiz; sinemanın gösterdiği her şey bir anda "öteki" oluverir.

o zamanlar niye mimar olmadığımı bana sordukları vakit aynı cevabı başka bir dille verirdim: "apartman yapmak istemediğim için!" apartmandan kastettiğim bir hayat tarzı, bir mimari anlayışıydı.

çetin altan: bizimki gibi köylü toplumlarında ise cinayetlerin zekaya dayalı bir özelliği pek yoktur. kıskançlıktan kafası bozulan koca, kaptığı gibi bıçağı karısını doğrayıverir orada, iş olup biter. yahut kan davasında hazırlıklı dolaşan kişi hasmını görünce beynine boşaltıverir kurşunları. kırsal kesimlerdeki tarla veya su kavgalarında ise çifteyi alıp pusuya yatma geleneği vardır. herkes de kimin kimi neden öldürdüğünü bilir. baltayla kabak yarar gibi pek kabasından işlenen bu tür cinayetler yazarları etkilemediği için bizde polis romancılığı gelişmemiştir.

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri.

maupassant: paris'in en güzel manzarası eyfel kulesi'nin tepesindedir; çünkü oradan eyfel kulesi görünmüyor.

ben dünyada yazdığı konuyu parmağı ile işaret ederek gösterebilen tek tarihi romancıyım.

türkiye'de özgürlüklerin kısıtlanması, kitapların yasaklanması, farklı düşünenlerin vatan haini ilan edilmesi için her gün çırpınan pek çok gazeteci, köşe yazarı var. sınırlı da olsa zihinsel faaliyet gösterdikleri için bu kişilere entelektüel denebilir belki ama bence onlar entelektüel değil de devleti, hükümeti destekleyen teknisyen konumundalar.

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son yirmi yılda türkiye'nin en önemli üç gazetesinin en önemli üç köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, otuz yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

günümüzün tabii ki en büyük entelektüel zevki iyi edebiyat. iyi edebiyat, iyi entelektüelden de az bulunur.

disiplinli modern ordular gibi rafları dolduran ciltli kitaplara düşkırıklığıyla baktım.

"avrupalılar görse ne der?" bir korku ve bir arzu. onlara benzemeyen yanlarımızı görüp bizi ayıplayacaklar diye hepimiz çok korkarız. hapishanelerde işkencenin azaltılmasını ya da iz bırakmadan yapılmasını bu yüzden isteriz. bazen de onlar gibi hiç olmadığımızı onlara teşhir etmenin zevklerini yaşamak isteriz: islamcı bir teröristin tanınma isteği, papa'yı vuran ilk türk olma isteği böyle duygulardır.

bu içe dönüş tepkim beni hayatın zorluklarından korudu; ama zenginliklerinden de uzak tuttu.

andré gide: bu topraklardan hiçbir şey çıkmamış. onca ırkın, tarihin, inancın ve medeniyetin sürtüşmesinin ve çatışmasının yarattığı kalın köpüğün altında yerli hiçbir şey yok. (istanbul hakkında)

andré gide: türklerin kıyafeti aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafet. ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu ırk da bu elbiseyi hak ediyor.

andré gide: orada yaşayanları sevemeyince, dünyanın en güzel manzaralarına bile gönül veremiyorum.

andré gide: bu seyahatten payıma düşen hisse, ülkeye duyduğum tiksintiyle orantılı. bu ülkeyi daha fazla sevmediğim için memnunum.

gidé'in güncesinden bir seçme türkçeye çevrilmiş ve milli eğitim bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. bu kitapta türkiye hakkında notlar tabii sessizce dışarıda bırakılmıştır.

batılılaşmacı önce avrupalı olmadığı için utanır. sonra avrupalı olabilmek için yaptıklarından utanır (her zaman değil). avrupalı olabilmek için yaptıklarının yarım kalmasından utanır. avrupalı olacağım diye kendi kimliğini kaybetmekten utanır. kendi kimliğine sahip olmaktan ve olmamaktan utanır. zaman zaman şiddetlenip, zaman zaman kabul ettiği bu utançlarından da utanır. bu utançlarından söz edilmesinden de utanır.

israil'in filistin topraklarını zaptettiği, onlara haksızlık ettiği inancındayım. israil'de barışçı, uzlaşmacı bir çevrenin hakim olmasını, anlaşmazlıkların barışla halledilmesini isterim. israil'in filistinlilerden aldığı, üzerinde hala yerleşmiş olduğu topraklardan çıkmasını isterim. ama bu demek değildir ki fkö ile her konuda hemfikirim.

ilk büyük felaketle öğrendiğim şaşırtıcı hayat gerçeği, felaketlerin her zaman mutluluktan daha eğlenceli ve seyredilebilir olmalarıydı.

öte yandan, yakında ama kendisine zarar vermeyecek bir uzaklıkta bir felaket, bir dehşet olduğu hissi gecenin ortasında uyananlar için en iyi uyku ilacıdır.

beklenti gerginliğine, "ne olacağız" havasına karşın, gelecekten hep geçmişte kalmış bir şey gibi söz ediliyor.

sığınmacı kampına giderken, şırnak'ta yaşlı bir kürt bakkalın duvarına asılı bir eski levha görmüştüm: "dilerim benim hakkımda düşündüğünün iki misli senin başına gelir!" kürtlerin hiç bitmeyen çilesi düşünülürse, kötümser bir levha!

bizlere, fotoğraf makinelerine bakan herkes, "gazeteciler yazın!" diye başlayıp devletten, hırsız müteahhitlerden ve belediyelerden haykırarak şikayet ediyorlardı. çıkardıkları şikayet sesleri basında ve medyada iyi yansıtılıyordu; ama büyük ihtimal bütün bu insanlar şikayet ettikleri bu siyasetçileri, devlet adamlarını ve rüşvetçi belediye başkanlarını yeniden seçmeye ve verdikleri oylarla mağrurca övünmeye devam edecekler. ayrıca, bu şikayetçiler de büyük ihtimal hayatlarının bir döneminde yaptırdıkları inşaatların kuraldışı yanlarını onaylatmak için belediyelere rüşvet vermiş, vermemeyi de akılsızlık olarak görmüşlerdi.

cumhurbaşkanlarının rüşveti "pratik" bir iş olarak övdüğü, dolandırıcılarla senli benli olduğu bir kültürde hayali bir gelecekte olacak ve başkalarına zarar verecek depremin korkusuyla müteahhitlerin demir ve çimentodan çalmamalarını, kurallara uymalarını, bunun için fazladan "masraf" etmelerini sağlamak çok zor.

bu yalnızca bir organizasyon sorunu değil! vurmak, bastırmak, korkutmak, yasaklamak ve şiddet kullanmak mantığıyla örgütlenmiş devlet yardım etmeyi, yaraları sarmayı, halka hizmet etmeyi beceremiyor.

ben insanoğluna inanırım ve görüşlerini değiştirdi diye kimseyi ayıplamam.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız.

bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

madımak otelinde, 17. yüzyılda yaşamış, devletçe idam edilmiş sivaslı halk şairi pir sultan abdal'ı anmak için şehre gelmiş 60-70 kişilik bir yazar, müzisyen, gazeteci topluluğu kalıyordu. ama "şeytana ölüm" sloganlarından kalabalığın asıl hedefinin türkiye'nin en ünlü mizah yazarı aziz nesin olduğu anlaşılıyordu. toplantıya katılanlar arasındaki 78 yaşındaki aziz nesin, salman rüşdi'nin şeytan ayetleri'nin bir kısmını çevirtip başyazarlığını ve kısmen sahipliğini yaptığı aydınlık gazetesinde yayımlamıştı.

"halk ile polisi karşı karşıya getirmek" istemeyen hükümet kararsız kalınca, meraklıların, eğlenmek için toplananların katılımıyla iyice büyüyen kalabalık, akşam bastırırken, oteli yaktı. bütün ülkenin televizyonlardan seyrettiği görüntüye, tıpkı basit oryantalist, şematik ve anti-islam nitelikli propaganda filmlerinde olacağı gibi, kalabalığın duaları ve "işte cehennem ateşi" sözleri eşlik etti. aralarında ünlü şair, yazar ve eleştirmenlerin de olduğu otuz yedi kişi yanarak, boğularak öldü. 78 yaşındaki aziz nesin ise, son anda yetişebildiği itfaiye merdiveninden inerek ve bir itfaiyecinin "linç edilsin" diye kendisini kalabalığın ortasına atmasına rağmen, sopa darbeleriyle yaralanmış olarak kurtuldu.

sivas'taki otelin yakılmasından hemen sonra, yalnız ülkenin kadın başbakanının değil, kamuoyu denilen hakim gücü oluşturanların sesleri de, olayı onaylamadılarsa da, fundamentalist öfkeyi sert biçimde kınamaktan kaçındılar. "orada" oteli yakan kalabalıklar kışkırtılmıştı; şeytan ayetleri'ni yayımlayan biri "oraya" gitmemeliydi vs. herkesin bildiği; ama bildiğini bilmediği ya da söylemekten çekindiği şey "orası"nın, "taşra"nın, özellikle orta ve doğu anadolu'nun bambaşka yerler olduğuydu. insan ilişkilerinin, hukukun, demokrasinin, siyasetin, özgürlük düşüncesinin "orada" aldığı biçimler bambaşkaydı. "orası" da türkiye'nin sınırları içindeydi; ama başka bir ülkeydi de "orası".

on yıl önceki askeri darbe döneminde, kürt kelimesinin bile kullanılmasının yasaklandığı, kürt kimliğinin ve kültürünün ortaya konması için gösterilen her türlü demokratik ve barışçı çabanın şiddet ve işkenceyle ezildiği bir dönemde silaha başvuran pkk'nın prestiji ve gücü arttı. ülkenin ekonomik olarak da bu en az gelişmiş bölgesinin, gelişen sanayileşmenin nimetlerinden yararlanması için hiçbir şey yapılmadı ve bu, ülkenin yalnız kültürel olarak değil, ekonomik olarak da bölünmesine, kürt milliyetçiliğinin yeşermesine yol açtı. pkk'nın acımasız terör yöntemlerine aynı acımasızlık ve kanla cevap veren türk ordusunun savaş yöntemleri de, kendini doğu anadolu'da yaşayan kürtlerin en güçlü siyasi temsilcisi olarak sunmak isteyen pkk'nın işine yarıyor. bugün pkk'ya destek veren gençler, kendi kürt kimliklerinin, radyo ve tv'de yasaklanan dillerinin, en basit demokratik haklarının şiddetle ezilmesi, ekonomik adaletsizlik, bölgesel eşitsizlik, işsizlik kadar, inanılmaz boyutlara varan insan hakları ihlallerine, faili belli olmayan siyasi cinayetlere, kürt gazetecilerinin, milletvekillerinin öldürülmesine ve özellikle her iki yandan küçük köyleri, kasabaları sıkıştıran çirkin savaşa isyan ediyorlar. pek çok kürt, evlerini, topraklarını terk ederek doğu'dan batı anadolu'ya göç ediyor.

bir zamanlar askeri darbeciler tarafından radikal sola karşı bir panzehir olarak düşünülen din ise, siyasal islam'ı körüklemeye yatkın olduğunu çoktan ispatladı.

anadolu mutasavvıflarının sık sık kitaplarına aldıkları eski mi eski bir hikaye vardır, severim. aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

on yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

kuzey ırak'ta girişilen en son askeri harekattan çıkan yeni sonuç artık televizyon ekranlarında ceset gösterildiği için üzülmemek değil, gösterilmediği için üzülmek. yıllardır süren savaşın ta hücrelerimize kadar işlemiş zehiriyle kafaları iyice afyonlanmış olan bazıları kuzey ırak'ın işgali sırasında yeterince ceset ele geçirilemediği için bu askeri harekatın başarısından şüpheye düşüyor, kederleniyor, bu üzüntülerini de soğukkanlılığını hızla kaybetmekte olan kamuoyu önünde dile getiriyor, sorular soruyor.

bütün bir kültürün insani değerlerinin ayaklar altına alındığı, binlerce yıldır birlikte dostça kardeşçe aynı topraklarda yaşayan türklerle kürtlerin ağır ağır ve sinsice bir kardeş kavgasına itildiği bir noktadayız.

merkezi bir mantığın olmadığı zamanlarda anadolu'nun tasavvufi şairleri açıklamaktan çok ima etmeyi severlerdi.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden on beş yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

faili meçhul cinayetlere, mafya benzeri ölüm ve uyuşturucu çetelerine bulaşmış eski polis şefleri itibar kazanmak için siyasal islam'a karşı atatürkçü havaları atıyorlar.